BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Baas rejimi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Baas rejimi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

20 Eylül 2018 Perşembe

Suriye'de rejimin sinsi planı: Demografik dönüşüm

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri'nin sinsi bir planı var. İktidardaki dar zümre, ülkenin demografik yapısını zorla değiştirebilmek için yerlerinden edilmiş herkesi 'sürekli mülteciler' haline getirmeyi planlıyor.

Başlarken şu noktayı açıklığa kavuşturalım: Baas rejimi ve sahada onun askeri ajandasını yürüten Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri, İdlib'i, aralarında terör örgütlerinin de olduğu devlet dışı aktörlerden temizleme maksadı taşıyan bir savaşa falan hazırlanmıyor. Var olduğunu varsaysak dahi bu hedef, şehrin Sünni sakinlerini sistematik şiddet eylemleriyle kovma ve bölgede etno-mezhepsel temizlik icra etme esas hedefinin yanında ancak ikincil kalıyor.
Bu mahut kavram -depopülasyon; bir bölgedeki nüfusu zorla yerlerinden etme- rejimin operasyonel ve stratejik hesaplarından kaynaklanıyor.
Operasyonel düzeyde, rejim kendi personel eksikliklerini telafi etme mücadelesi veriyor. Askeri bilimlerdeki istatistiki çalışmalar, düşük yoğunluklu çatışma ortamlarında icra edilen istikrarı tesise yönelik operasyonların, asgari düzeyde, 1,000 mukim kişi başına 20 askeri personel gerektirdiğini gösteriyor. Dolayısıyla, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin İdlib'i kati bir surette kontrol altına alabilmek için yaklaşık 60 bin askeri personele ihtiyacı olacaktır. Oysa Baas rejiminin bu büyüklükte bir askeri birliği sürekli tahsis etme lüksü bulunmuyor. Esed'in askeri insan kaynağı, kağıt üzerinde 100 bin civarında olmasına rağmen, gerçekçi olarak rejimin elinde taarruzi harekatlar için kullanabileceği, 20 bin kadar olduğu tahmin edilen, elit ve güvenilir asker var. Ayrıca, elit birliklerini başkentten ve diğer çok önemli merkezlerden yüzlerce kilometre uzakta uzun süreler boyunca konuşlandırması da mümkün değil. İşte bu yüzden Esed, İran tarafından beslenen Şii milislere, Devrim Muhafızları Kudüs Güçleri’ne ve Lübnan Hizbullahı'na da muhtaç; bu unsurlar fazladan 30 bin kişilik bir savaş gücü anlamına geliyor.
Stratejik düzeyde ise rejimin daha sinsi bir planı var. Aralarında Suriye Arap Hava Kuvvetleri İstihbaratının başında olan General Cemil Hassan'ın da olduğu bazı üst düzey Suriyeli generallerin işaretlerini verdiği gibi, iktidardaki dar zümre, ülkenin demografik yapısını zorla değiştirebilmek için yerlerinden edilmiş herkesi ‘sürekli mülteciler’ haline getirmeyi planlıyor.
Birleşmiş Milletler terminolojisiyle söyleyecek olursak, böyle bir operasyonel konsept, insanlığa karşı işlenen suçlar kategorisinde değerlendiriliyor. Şu an Suriye yaşanan şey, özü itibariyle, budur.
Sorunlu komuta yapısı
Açık kaynaklı istihbarat verilerine göre Suriye Arap Kara Kuvvetleri’nin çok sayıda muharebeye girip çıkarak tecrübe kazanmış elit unsurları, İdlib ve mücavir bölgelerde taarruz düzenine geçmiş halde bulunuyorlar. Cumhuriyet Muhafızları, Kaplan Kuvvetleri ve 4. Zırhlı Tümen gibi birliklerden oluşan bu rejim muhafız güçleri, Baas rejiminin dayandığı siyasi temellerle uyum içinde, mezhepçi bir tarzda örgütlenmiştir.
Birkaç isim verecek olursak; Gen. Süheyl Hassan, Gen. Talal Mahluf, Gen. Evs Aslan ve Gen. Mahir Esed gibi önde gelen birlik komutanlarının çoğu, ayrım gözetmeksizin kuvvet kullanımından, varil bombalarına ve kimyasal silah kullanımına kadar sistematik suçlar işleme konusunda kabarık sicillere sahip. Böylesine sorunlu bir askeri komuta yapısı, hem Suriye halkına hem de bölgeye dönük önemli riskleri de beraberinde getirecektir.
Ayrıca, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri, kendisini destekleyen çeşitli paramiliter gruplarla birlikte ilerliyor. Bu eşkıya profilli yardımcı unsurlar, düzenli bir askeri birliğin aksine, katı angajman kurallarıyla tam olarak kontrol altında tutulamazlar. Suriye'nin birçok köşesinde, bu mezhepçi paramiliter güçlerin yaptıklarını tarif etmede kullanılabilecek en uygun tabir, etno-mezhepsel temizliktir; bu grupların faaliyetlerini salt askeri harekat olarak tanımlamak teknik açıdan mümkün değil.
Neticede, Suriyeli mültecilerin Avrupa'ya akın akın gitmesi problemi, esas olarak Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerinin hedef ayrımı yapmaksızın sistematik şiddet içeren askeri operasyonlarından kaynaklanıyor. İdlib sadece bu operasyonların gerçek yüzünü ortaya koyan bir örnek. Özetle, Baas rejiminin ülkede zor kullanarak kendi işine gelecek bir demografik yapı inşa etme niyetlerine engel olunmazsa, açık konuşalım, Suriyeli mülteciler ülkelerine asla geri dönemeyeceklerdir.
Geçmişin hayaletleri
İdlib'deki mevcut durum geçmişin bir kalıntısı olduğu kadar geleceğin de belirleyicisi.
Trump yönetimi, daha görevi yeni üstlendiğinde, altı oyulmuş ve kötü yönetilmekte olan bir Suriye dosyası bulmuştu. Trump'ın selefi olan Obama, dış politikasını ve güvenlik stratejisini Bush döneminden kalan mirası tamamıyla değiştirmek anlayışı üzerine inşa etti. Bunu yapabilmek için Obama yönetimi, temel güvenlik meselelerini belirleyen neo-con Cumhuriyetçi politikaları tersine çevirmeyi tercih etti. 2013 yılı bu açıdan tarihi bir dönüm noktası, kimyasal silahların kullanımını yasaklayan son derece gerekli bir uluslararası normun belki de çöküşüne sebebiyet vermiş olabilecek bir kilometre taşı oldu. O sene Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri, Guta'da 1,500'den fazla insanın ölümüne sebep olan kimyasal saldırıyı gerçekleştirdi. Sonuç olarak Başkan Obama'nın gündemi diğer bir Baas rejimi, bir kitle imha silahları dosyası ve Ortadoğu'da yeni askeri müdahale ihtimalleri gibi konularla dolu idi. Sadece Suriye halkını değil, silahlı çatışmanın küresel normlarını da kurtarmak için 'peki şimdi ne yapmalıyız' diye sormak yerine Obama yönetimi kendisine 'acaba Bush yönetimi nasıl davranırdı’ sorusunu sorup bunun tam da aksini yapmışa benziyor.
Isaac Asimov'un 1980 tarihli, meşhur "Bir Cehalet Kültü" başlıklı makalesine benzer şekilde, Washington, 2013 senesinde, bir idealist iyimserlik kültüne tanıklık etti (kimisi buna 'naif’ veya 'gerçekçilikten uzak' da diyebilir); bu kült, şartlar ne olursa olsun çok ciddi güvenlik meselelerinde askeri olmayan çözümleri öne çıkarma konusunda bir saplantı -bir tercih değil- ile birlikte kendini gösterdi.
2012 yılında, yani 2013'teki Guta saldırılarından önce, Suriye Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cihad Makdisi, rejimin kendi halkına karşı kimyasal veya biyolojik silahlar kullanmayacağını vurgulamıştı. Nitekim, bu beyanat Şam'ın elinin altında nükleer olmayan Kitle İmha Silahları envanterinin varlığını ortaya koyan ilk net itiraf olma özelliği de taşıyor idi. Konuyla ilgili bilhassa hatırlanan, Başkan Obama'nın, daha iç savaşın başlarında, bu terör silahlarının kullanımına yönelik bir kırmızı çizgi çekmiş olması. Bu kırmızı çizgi hiçbir karşılık bulmadan ihlal edildiğinde, ABD Silahlı Kuvvetleri harekete geçmeye hazırlanıyordu. Fakat Rusya, aracı olarak devreye girerek Washington'ı, Suriye'nin kimyasal silahlardan arındırılması karşılığında, yaptığı askeri yığınağı durdurmaya ikna etmesiyle Esed'i kurtarmış oldu.
Bu kritik noktada, bazı uzmanlar ABD yönetimini böyle bir 'yumuşak ve naif’ yaklaşımın getirebileceği ciddi dezavantajlar konusunda uyardı. Ancak, iyimserlik semalarında kanat çırpılan o günlerde, oksimoron kavramına klasik bir örnek teşkil edecek şekilde, neredeyse tüm uluslararası bilimsel toplantılarda dahi 'liberal bir baskı' hakimdi. Açıkçası, Suriye rejiminin kimyasal silah kullanımının cezalandırılmaması, Bush dönemi mirasının geriye döndürülmesinin artık bir dış politika tercihi olmadığını, fakat analitik patolojiler doğuran bir saplantı haline geldiğini ortaya koymuş oldu. Çarpıcı biçimde, Obama başkanlığı devretmeden önce, ABD istihbarat çevreleri Suriye rejiminin silahsızlanma planını ihlal ettiği neticesine çoktan varmış bulunuyordu.
Daha sonra 2017'de Han Şeyhun'da gerçekleştirilen kimyasal saldırı ve sonrasındaki gelişmeler, görevdeki ABD yönetimini, uluslararası müttefikleriyle birlikte askeri bir müdahaleye artık mecbur bıraktı. Fakat çok geç kalınmıştı. Bir başka deyişle, 2013'te yaşananlar sadece Suriye'nin kimyasal silah envanterini bertaraf etme konusunda başarısız olmakla kalmadı, aynı zamanda Suriye rejimine, böyle suçların yanına kâr kalacağını da göstermiş oldu.
Türkiye'nin karşılık verme kapasitesi var
İdlib'deki mevcut sıkıntılı meseleye dönecek olursak; 'Pandora'nın kutusunu açmanın', sadece insani bir felaketin daha berbat bir hale sokulması anlamına gelmeyebileceği vurgulanmalı.
Avrupa'yı mülteci akınından koruyan ve halihazırda sayıları yaklaşık 4 milyonu bulan mülteciye yıllardır ev sahipliği yapan Türkiye, yeni bir kitlesel göç dalgasını kaldıramaz. Kontrolsüz bırakılırsa, Baas rejiminin İdlib'de gerçekleştirdiği acımasız saldırılar bölgesel bir çatışmaya sebep olabilir. Bu açıdan, yaşanma ihtimali bulunan iki kritik gelişme, Türkiye'den çok güçlü bir tepki alabilecektir.
İlk olarak, kimyasal saldırı durumunda sınır aşan bir kontaminasyon tehlikesi bulunuyor. Nüfusu göçe zorlama ve İdlib'i, altyapısını tamamen tahrip etmeden ele geçirme yolunu tutması durumunda rejim, bir kez daha kimyasal yeteneklerine başvurabilir. Esed'in askeri planlamacıları da, muharip insan kaynağı alanındaki dezavantajlarını kapatmak için kimyasal silah kullanmayı düşünebilir. Hava koşulları ve tercih edilecek kimyasal harp ajanına bağlı olarak, Türkiye toprakları veya Türkiye'nin ileri konuşlandırılmış askeri birlikleri İdlib'de yaşanacak bir kontaminasyondan etkilenebilir. İç savaş boyunca, Suriye’nin balistik füzeler ve hava savunma füzeleri gibi çeşitli konvansiyonel silahları Türkiye'ye birkaç kez düştü. Fakat, kitle imha silahlarının Türkiye'nin yanı başında kullanılması, çok tehlikeli bir eşiğin aşılması anlamına gelecektir. Böylesine tehlikeli bir hamle, büyük ihtimalle Ankara'yı, Baas rejiminin stratejik varlıklarını vurmak veya doğrudan İdlib harekatının operasyonel komuta merkezlerini hedef almak gibi çok büyük bir tepki vermeye zorlayacaktır.
İkincisi, Türkiye'nin İdlib'deki ileri-konuşlu askeri unsurları provokasyonlara maruz kalabilir. Halihazırda, 12 Türk karakolu, Astana çatışmasızlık anlaşması dâhilinde, İdlib vilayetini güneybatı-kuzeydoğu aksında çevreliyor. Suriye Arap Hava Kuvvetlerinin, (büyük ölçüde el yapımı olan varil bombaları gibi) güdümsüz mühimmatlarla ayrım gözetmeksizin yaptığı bombardımanlar Türk zayiatına da yol açabilir. Aynı şekilde Türkiye'nin gözlem unsurlarına, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri ile birlikte ilerleyen paramiliter güçler tarafından saldırılabilir. Her iki senaryoda da Türk yönetimi tepkisini güçlü biçimde, askeri olarak verecektir. Nitekim, bu yazının kaleme alındığı sıralarda, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) söz konusu gözlem unsurlarını ve sınır birliklerini zırhlı araçlar ve ağır silahlarla tahkim etmiş bulunuyordu.
Daha da önemlisi, çatışmasızlık kontrol merkezlerine Baas rejimi tarafından saldırılacak olursa, bu, Rusya'nın Suriye'deki siyasi çabalarıyla birlikte Astana müzakerelerini de tamamen bir çıkmaza sokacaktır.
Yeni 2013 dönüm noktası önümüzde duruyor
Şu anda Suriye'de yeni bir 2013 anına şahit oluyoruz. Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri, planlarını herhangi bir müdahaleyle karşılaşmadan uygulamasına izin verilirse, Suriye'nin demografik yapısını değiştirmenin eşiğinde bulunuyor. Neticede ortaya çıkacak mülteci dalgası yüzbinlerce insanı Türkiye'ye itecek, bu gelişme bölgedeki terörist hücreler için bir taşıyıcı vazifesi de görecektir.
Uluslararası toplum ya durup izleyecek ya da harekete geçerek bu konuda birşey yapacak; Baas savaş makinesini durdurabilecek birşey... Suriye halkını mezhepçi, Soğuk Savaş artığı bir rejimden koruyacak birşey; ve daha da önemlisi, silahlı çatışmaları yasal ve insani normlarla sınırlandırarak insanlığın kazanımlarını muhafaza edecek birşey…

29 Ocak 2019 Salı

Güvenli bölge: Türkiye başından beri haklıydı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Washington’un bir yandan PYD / YPG’yi savaş sonrası siyasi-askeri bir rol için desteklerken diğer yandan da Ankara’yı sadık bir NATO müttefiki olarak yanında tutabileceğini söyleyen herkes -tek kelimeyle- mevcut gerçeklikten kopuk bir hayalperesttir.

ABD Başkanı Trump'ın geri çekilme kararının ardından Türkiye, Suriye'nin kuzeyinde, geniş kapsamlı bir sınır ötesi terörle mücadele harekatı için hazırlıklarını artırdı. Olayların baş döndürücü bir hızda geliştiği şu günlerde, Ankara ve Washington (Anadolu Ajansı verilerine göre 460 kilometre genişliğinde ve yaklaşık 30 kilometre derinliğinde olacak) güvenli bölgeye dair müzakereleri sürdürüyorlar. Bu arada Türk yönetimi, güvenli bölge planını hayata geçirmek için, uygulanabilir ve karşılıklı bir anlayış tesis etmesi gereken Kremlin ile de üst düzey diplomatik temaslarda bulunuyor.

Açıkça ifade edelim, güvenli bölge düşüncesi, Ankara tarafından daha ilk savunulduğunda destek görse idi, bugün Suriye’de güvenlik ortamı çok daha iyi olabilirdi.
2013 yılında Guta'da yaşanan kimyasal saldırıların ardından Ankara, Baas rejimini benzer suçlar işlemekten kesin biçimde caydırabilmek için askeri müdahale seçeneğine yakın duruyordu. Washington'un, Baas’ın anlayabileceği dilden konuşmak için, yani Tomahawk füzelerini, ilham verici ancak icraata konulmayan, içi boş "kırmızı çizgi" nutuklarına tercih etmesi için dört sene geçmesi ve Beyaz Saray'da görev değişikliği yaşanması gerekti.
Türk dış politikası, Suriye’de Rusların ortalıklarda olmadığı, İranlıların sınırlı derecede müdahil olduğu ve DEAŞ'ın da henüz ülkenin başına bela olmadığı daha başlangıç safhasında güvenli bölge fikrini savunuyordu. 

Türkiye’nin farklı dönemlerdeki Suriye politikalarına ilişkin elbette birçok husus tartışılabilir, ancak bir şey son derece açık: Ankara'nın vizyonu daha 2013'te onaylanmış olsaydı, Avrupa, 21. yüzyılın zorlu insani kriziyle karşı karşıya kalmamış olacaktı. Dahası rejim, uluslararası normları hiçe sayarak kimyasal saldırılar ve sistematik varil bombası saldırılarını sürdürmeye cüret edemeyecekti. Son olarak, üst düzey NATO yetkilileri, bugün Doğu Akdeniz'deki kısıtlayıcı askeri kabiliyetlerden de (A2/AD anti-access / area-denial) endişe ediyor olmayacaktı.
Yine de, geçmişte olanlar geçmişte kaldı. Şimdi daha karmaşık bir gündemle ilgilenmek durumundayız. Türk-Amerikan güvenlik işbirliğini, Ankara-Moskova hattındaki yakınlaşmayı bozmadan artıracak bir güvenli bölge tesis etmemiz gerekiyor. Bunu yaparken, PYD / YPG konusuyla ilgili büyük anlaşmazlıklar da denklemin en riskli kısmı olmaya devam ediyor.

Basit gerçekler: Türkiye, meşru kaygıları olan bir NATO müttefikidir

PYD / YPG konusunun stratejik bağlamına yeniden, soğukkanlı biçimde göz atalım.
Amerikalı yetkililer, ABD tarafından da bir terör örgütü olarak kabul edilen PKK’yla (eski Savunma Bakanı Ashton Carter'ın ifadesiyle) "önemli bağları" bulunan PYD / YPG ile ilişkinin sadece taktik ve DEAŞ’a karşı terörle mücadele çabalarıyla sınırlı olduğunun altını defalarca çizmişlerdi. 
ABD'nin, YPG'ye (Suriye Demokratik Güçleri kapsamında) silah verdiği de iyi bilinen bir gerçek. Bunların arasında güdümlü tanksavar füzeler gibi işin rengini değiştirebilecek silahlar da var. Yine, bazı Amerikalı yetkililer, hiçbir tarih veya yol haritasına atıfta bulunmaksızın, DEAŞ ile mücadele sonrasında bu silahların geri alınması planlarından bahsetmişlerdi. Henüz ortada bir geri alım çalışması ya da planı da yok…

Bu noktada basit ancak kritik bir hususun da altını çizelim.
Washington’un, Suriye'nin kuzeyinde kalıcı, etnik bir özerklik oluşturmaya ve PYD'nin silahlı kanadı YPG'yi Lübnan Hizbullah'ı gibi bir şeye dönüştürmeye yönelik ilan edilmiş bir niyeti de –resmi kaynakların açıklamalarından bildiğimiz kadarıyla– yoktu. 
ABD'nin resmi planı, en başından beri, DEAŞ'ı ağır bir yenilgiye uğratıp, bir terör devletçiği oluşturmasının önüne geçmekti. Şimdi şayet baştaki plandan bir U dönüşü olduysa, yani Suriye’nin kuzeyinde, PYD / YPG kontrolünde etnik bir otonomi kurma stratejisi oluşturuldu ise, iki net sonucun farkında olunmalıdır.
Birincisi, böyle bir jeopolitik değişim, ancak çok önemli bir NATO müttefikini kaybetmek pahasına hayata geçirilebilir. Bunun başka bir yolu yoktur. Bu ikilemin iyi anlaşılması önemli, zira ABD basınında, Türkiye ve Suriye’ye ilişkin, jeopolitikten ve Orta Doğu’nun dinamiklerinden bihaber, güya Türkiye uzmanları tarafından çok yanıltıcı analizler yapılıyor. Washington’un, bir yandan PYD / YPG’yi savaş sonrası siyasi-askeri bir rol için desteklerken, diğer yandan da Ankara’yı sadık bir NATO müttefiki olarak yanında tutabileceğini söyleyen (hatta bunun için de PKK terör örgütüne ilişkin bazı açılım olanakları gibi ‘havuçlar’ sunan) herkes -tek kelimeyle- mevcut gerçeklikten kopuk bir hayalperesttir. Hiçbir devletin milli güvenlik değerlendirmesi bu şekilde çalışmaz... 

Gerçekçi tüm uzmanlar, Suriye’deki yeniden inşa sürecinin, bölgeyi on yıllarca şekillendirecek en önemli dinamik olduğunu da bilir.
İkincisi, Amerikalı müttefiklerimize PYD / YPG konusunda, Türkiye’yi kaybetme pahasına akıl verenlerin atladığı bir pratik de var. Tıpkı, ABD’nin askeri müdahalesinden sonra Irak'ta nüfuzu en çok artan gücün İran olduğu gerçeği gibi; PYD'nin başını çektiği bir özerkliğin ne tek ne de en müessir hamisinin Washington olacağına dair bir garanti yok. Yakın geçmişe bakılırsa, Suriye Baas rejimi ve onun kötü şöhretli istihbarat aparatı olan Muhaberât, PKK ve onun uzantıları üzerinde kontrol kurma konusunda çok daha köklü bir tecrübeye sahip. 
Ayrıca, Tahran'ın, 'vekalet savaşı oyuncusu devşirme' alanında sergilediği kabiliyet de dikkate alınması gereken bir husus. Yani, Türkiye’yi küstürürken karşılığında pek bir şey elde edememek de ihtimal dahilinde...
Ayrıca, yine fazlaca şişirilen 'Türkiye uzmanlarının' attıkları twitlerde ve yazdıkları görüş yazılarında değinmedikleri, konuşulmayan bir mesele var. ABD'nin geri çekilmeye dair verdiği ilk işaretlerin ardından, PYD, hemen Baas rejimine yanaşarak Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’ne, Münbiç'te YPG'nin elinde bulunan mevzileri devralma çağrısında bulundu. Şimdi açık konuşalım: ABD Donanmasına ait destroyerler USS Porter ve USS Ross Nisan 2017'de 59 Tomahawk seyir füzesi ateşleyerek Suriye rejiminin Eş-Şayrât üssünü hedef almıştı. 
Obama yönetiminin çok değerli bir uluslararası normu koruyamamasının ardından nihayet bu füze taarruzu, kimyasal silah kullanımını caydırmaya yönelik sınırlı da olsa gerçek kırmızı çizgiler çekmeye yönelik bir adım oldu. Esed mesajı alamadı ve evvelden vermiş olduğu silahsızlanma taahhütlerini ihlal etmeye devam etti. Bu yüzden, Türkiye’nin üç NATO müttefiki, ABD, İngiltere ve Fransa, daha güçlü bir uyarıda bulunmak amacıyla Nisan 2018'de bir müşterek müdahale daha gerçekleştirdiler.
Şimdi, romantik bir coşkuya kapılarak Suriye Demokratik Güçlerini ve onun nüvesini oluşturan grupları "şövalye-vari DEAŞ avcıları" olarak görecek kadar büyülenmiş bazıları (PYD / YPG’yi kabullenmesi için ABD’nin Türkiye’ye nasıl yaklaşması gerektiği hakkında akıl verenler) acı gerçeği görmeyi istemeyebilirler. Fakat, ABD'nin DEAŞ karşısında, sahadaki ana 'müttefiki', yukarıda bahsi geçen Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri ile –yani, sistematik kimyasal silah kullanımı dolayısıyla ABD Donanması tarafından bombalanan Esed güçleriyle– göz açıp kapayıncaya kadar bir yakınlaşma içine girdi.
Şunu da belirtelim, Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerinin üst düzey kadroları içerisinde, sistematik varil bombası saldırıları gerçekleştirme, hedef gözetmeksizin orantısız güç kullanımı, sivillere yönelik işkenceler ve kimyasal silah kullanma gibi gerekçelerle ABD veya AB tarafından yaptırıma tabi tutulmayan neredeyse bir tane general yok. 
ABD çekildiğinde Türkiye sınırındaki kilit yerleşimleri kontrol altına almaları için PYD / YPG tarafından davet edilenler, işte bu Suriyeli askeri kadrolar...
Ne de olsa, hem Baas hem de PYD / YPG, Sünni Arap demografisini zorla değiştirmeyi amaçlıyor (bundan şüphe duyanlar BM Genel Sekreteri'nin raporlarına göz atabilir) ve müşterek düşmanları da tek: Türkiye. Bu yüzden, ironik bir şekilde, bu işbirliği gerçekten de mantıklı bir zemine oturabilir. Ankara'nın bu konuyla ilgili endişeler taşımak için ise her hakkı saklıdır.

Bir daha asla: Esed klanı ve vekaleten savaş alışkanlıkları

Aslında, rejimin tutumu, Suriye Baası’nın iç yüzüne ve kullanışlı silahlı gruplara yaklaşımına vakıf olan uzmanlar açısından bir sürpriz olmamalıdır. Hafız Esed'in iktidarı, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından resmen 'terör destekçisi devlet' olarak tanımlanmıştır. Şam 1980 ve 1990'larda PKK'yı beslemiş, terör örgütünü, Türkiye'ye karşı sürdürdüğü vekalet savaşında bir araç olarak kullanmıştır. 

Öyle ki, tecrübeli Türk diplomatlar, Suriye Baas rejiminin temsilcilerinin, Türkiye'de teröre verdikleri desteği kesme karşılığında müzakere masasına sınır-aşırı su kaynakları meselesini koymaya cüret ettiklerini dahi hatırlayacaktır.
1990'ların sonlarında Türk hükümeti, Silahlı Kuvvetler tarafından desteklenen sağlam bir zorlayıcı diplomasiyi hayata geçirir. Şam'daki seçkinler ve iktidara bir darbeyle gelerek mezhepçi bir diktatörlük tesis eden Hafız Esed, ancak o zaman Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tehdit etmekte ısrar edecek olurlarsa rejimlerini devam ettiremeyebileceklerini anladılar. Sonuç olarak Suriye, 1998 yılında, Türkiye'de teröre verdiği desteği sonlandırma taahhüdünü vurgulayan Adana Protokolünü imzalamak zorunda kaldı.
Soğuk Savaş döneminde tam bir Sovyet uydusu olan, Orta Doğu'daki en büyük kimyasal silah envanterine sahip olan, ayrıca bu tarihe kadar sağlam bir Kuzey Kore müttefiki olarak kalan Baas rejimi, 20 yıl boyunca bir NATO ülkesine karşı vekalet savaşı verirken Türkiye'nin bazı geleneksel müttefikleri, Ankara’ya yardımcı olma konusunda aşırı istekli de olmadılar. Şüphesiz ki Türk yönetimi bu sefer daha büyük bir dayanışma görmek istiyor.

Geri çekilme tartışmalarının devam ettiği şu günlerde Suriye Baas rejimi, Ankara’nın Hafız Esed’in kötü şöhretli mirasına geri dönme konusunda taşıyabileceği bir niyete zerre müsamaha göstermeyeceğini çok iyi anlamalıdır. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Rusya Devlet Başkanı Putin’le yaptığı görüşmede Adana Protokolünü vurgulaması bir tesadüf değil. Basitçe söyleyecek olursak Türkiye, hortlatılmış bir vekalet savaşının milli güvenliğine bir tehdit olarak geri dönmesine izin vermeyecektir. Ankara'nın kuzey Suriye'deki güvenli bölge planlarının altında yatan jeopolitik sebeplerden biri de işte budur.


28 Aralık 2017 Perşembe

Esed'den tehlikeli hamle!

Esed rejimi, Astana’da Türkiye, Rusya ve İran arasında varılan anlaşmayla ilan edilen çatışmasızlık bölgelerine saldırıları artırdı. Son günlerde özellikle Mehmetçiğin konuşlandığı İdlib’i hedef alan rejim uçak ve helikopterleri, yoğun bombardıman sonucu birkaç günde 130’dan fazla sivilin ölümüne yol açtı. İdlib ilinde kuzeyden güneye doğru 5 köyü de ele geçiren Baas rejimi, Astana’da varılan uzlaşmayı sabote etmek için her yolu deniyor. Rejim, kentte güvenliği sağlamak amacıyla 12 noktada üstlenecek Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en önemli yerleşim noktaları olacak Taftenaz ve Ebu ed-Duhur havaalanlarına da yöneldi. Esed birlikleri, Ebu ed-Duhur hava üssü çevresindeki Cercenaz, Etarip, Ebu Dali, Melluh, Sincar, Zeytun ve Mesluhiye gibi yerleşim birimlerine yönelik yoğun bombardıman gerçekleştirdi.
DEAŞ’LA BİRLİKTE SALDIRIYOR
Türkiye’nin intikal faaliyeti kapsamında kontrol noktaları tesis etmeye çalıştığı bölgelere dönük rejim saldırılarına DEAŞ terör örgütü de destek veriyor. Yeni Şafak’a bilgi veren İdlib Ordusu Komutanı İbrahim Rahcan, ABD’nin İdlib kırsalına taşıdığı DEAŞ’lı teröristlerin rejimle eşzamanlı olarak muhalif gruplara saldırdığını söyledi. Suriye rejiminin, 2015’te muhaliflerin aldığı Ebu ed-Duhur havaalanını ele geçirmek istediğini belirten muhalif komutan, bölgede Hadır, Tel Daman, Ruveyda, Şutayb, Aziziye ve Iys’ın cephe hattı olduğunu, rejimin buralara hava destekli kara saldırılarına devam ettiğini kaydetti.
4 NOKTA ÇOK ÖNEMLİ
Savaş uçakları ve kargo jetlerinin iniş yapabildiği Ebu ed-Duhur havaalanı, helikopterlerin inebildiği Taftenaz bölgesiyle birlikte TSK’nın İdlib’deki en önemli konuşlanma noktaları olacak. Bunların yanında Dayf Vadisi ve Hamidiye askeri kışlaları da Mehmetçiğin muhaliflerle birlikte önemli kara konuşlanma garnizonları. İdlib, Afrin’de işgalci güç olan PKK/PYD’nin Halep üzerinden Ayn el-Arab-Münbiç-Haseke bağlantı hattını kontrol açısından da stratejik önem arzediyor. Şam yönetimi bölgede başlayan operasyonun kırsaldan ibaret kalmayacağını, İdlib için büyük çaplı hazırlık yaptıklarını duyurdu. Muhalifler, son saldırıları Esed rejiminin Soçi’de elini güçlendirme ve Türkiye’nin etkisini kırma amaçlı taktik hamleler olarak yorumluyor.
SIRADA FIRAT’IN DOĞUSU VAR
Suriye ordusunun sıradaki hedefinde ise Deyrezor’daki petrol ve doğalgaz bölgeleri var. Deyrezor, Suriye’deki en zengin petrol ve doğalgaz yataklarına sahip bölge olarak biliniyor. Bölgede 11 önemli petrol yatağı bulunuyor. Deyrezor’u ikiye bölen Fırat Nehri’nin doğusundaki El Ömer, Tanak, Vard, Afra, Kevari, Cafra, Carnuf, Azrak, Kahar, Şueytat ve Galban petrol sahaları, Suriye’nin enerji kaynaklarının yaklaşık üçte birini oluşturuyor.

28 Şubat 2018 Çarşamba

Suriye hava sahasının kontrolü

Suriye hava sahasının kontrolü: Mayın tarlasında uçmak
Tamer Ashraf
Suriye’de savaşın ve savaş sonrasında kurulacak olan siyasi düzenin çok tartışılmayan unsurlarından biri de hava sahası kontrolü.Suriye hava sahası, önümüzdeki on yılların statükosunu oluşturacak şekilde yeniden biçimlendiriliyor.
Hemen yanı başımızda bir zaman makinesi olduğunu farzedelim ve bu zaman makinesi ile çok eskilere değil, sekiz sene öncesine, 2010 yılına seyahat ettiğimizi varsayalım. 2010 yılında, dünyanın herhangi bir düşünce kuruluşunda ya da istihbarat servisinde çalışan, portföyünde hava ve füze savunmasına ilişkin dosyalar olan bir analisti düşünelim. Normal koşullarda, bahse konu hayali karakterin, NATO’nun 2010 Lizbon Zirvesi sonrasındaki füze savunma duruşunu, 2008 yılında, Gürcistan müdahalesi sırasında Rus hava gücünün performansını ya da İran’ın orta menzilli balistik füze denemelerini değerlendirmesi beklenebilir.

Dünyanın en tehlikeli hava sahası

Ancak biz, söz konusu analistin, daha 2010 yılının başlarında, şöyle bir tahmin yaptığını hayal edelim: “Önümüzdeki iki yıldan başlayarak, Suriye hava savunma sistemleri uluslararası hava sahasında keşif görevindeki bir Türk savaş uçağını düşürecek, aynı yıl Baas rejimine bağlı kuvvetler Halep’e yönelik yoğun bir balistik füze kullanımına başlayacak; NATO, Ankara’nın talebi üzerine Türkiye’de üç şehirde füze savunma sistemleri konuşlandıracak; yine 2012 yılında, Suriye Arap Hava Kuvvetleri’ne ait bir Mig-23 muhaliflerce düşürülecek, bir yıl sonra Suriye Arap Hava Kuvvetleri ülke topraklarında sistematik bir kimyasal harp faaliyetine başlayacak; 2013 yılı içinde, rejimin bazı hava üsleri çeşitli devlet-dışı silahlı gruplarca kontrol altına alınmış ya da kuşatılmış olacak; Suriye’de rejim güçlerinin envanterinde bulunmadığı açık-kaynaklarca bilinen silahlar da dahil olmak üzere, personel tarafından kullanılan hava savunma sistemleri (MANPADS) kullanılarak birçok helikopter düşürülmüş olacak; 2014 yılına gelindiğinde İsrail’e ait bir Patriot hava ve füze savunma sistemi bir Suriye Su-24’ünü Golan Tepeleri üzerinde düşürecek; aynı yıl, Ürdün Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne ait bir F-16, Rakka üzerinde düşecek ya da düşürülecek, pilotu teröristlerce ele geçirilip trajik bir şekilde hayatını kaybedecek; bir yıl sonra, 2015’te, bu kez Rusya Federasyonu’na ait aynı tipte bir uçak NATO üyesi bir ülke olan Türkiye tarafından hava sahasını ihlal ederken düşürülecek; Ruslar, Suriye’ye S-400’ler konuşlandırmaya başlayacak; aynı yıl, Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri, ABD’ye ait bir MQ-1 Predator insansız hava aracını Lazkiye üzerinde düşürecek; 2016 yılında Ruslar, tek uçak gemileri olan Amiral Kuznetsov’u Doğu Akdeniz’e gönderecek; 2017 yılında ABD Donanma Havacılığına bağlı uçaklar bir Suriye Su-22’si düşürecekler, ayrıca ABD Donanması, Suriye’nin önemli hava üslerinden Şayrat’a yönelik Tomahawk seyir füzeleri ile bir taarruz düzenleyecek. Aynı yıl, İran kendi topraklarından Suriye’nin doğusundaki terörist hedeflere bir balistik füze taarruzu düzenleyecek. Dahası, 2018 yılında, bir hafta içinde, Türk Kara Havacılığı’na ait bir T-129 taarruz helikopteri, bir Rus Su-25’i, İsrail Hava Kuvvetleri’ne ait bir F-16I ve İran Devrim Muhafızlarına ait bir insansız hava aracı, Suriye’deki çatışma ortamında düşecek ya da düşürülecek.
Acaba, 2010 yılında, hemen birkaç yıllık bir dönemi tahmin eden bu hayali analist ve yazdığı rapor hakkında ne düşünürdünüz? Zira, sekiz yıl içinde, yukarıda örnek olarak verilen olaylardan çok daha fazlası gerçekleşti.

Hava sahası kontrolü haritayı da belirleyecek

Suriye’de savaşın ve savaş sonrasında kurulacak olan siyasi düzenin çok tartışılmayan unsurlarından biri de hava sahası kontrolü. Açıkçası, uluslararası toplum Suriye ‘topraklarında’ neler olduğu ile ilgilenirken, Suriye ‘semalarında’ önemli bir jeostratejik mücadele yaşanıyor. Konunun mahiyetini anlatmak için birkaç örnek verelim:
Aralık 2017’de, ABD Hava Kuvvetleri’nin en kıymetli platformlarından biri olan ve stealth yeteneği de bulunan bir F-22, Suriye hava sahasında, Rusya’ya ait, yakın hava desteği görevlerinde kullanılan iki Su-25 tipi savaş uçağına önleme yaptı. Bunun üzerine, gelişmiş Rus avcı uçağı olan bir Su-35, duruma müdahale etti ve tehlikeli bir gerilim yaşandı. Konuyu daha da ilginç kılan, Rusya Federasyonu ve ABD makamlarının, tıpkı milli hava sahalarına ilişkin bir anlaşmazlık yaşayan iki ülke gibi, -çatışmasızlık mutabakatı gereği- karşı tarafı, sorumluluğunda bulunan hava sahasını ihlal etmekle suçlayan farklı diplomatik retorikler kullanması idi.

Benzer şekilde, geçtiğimiz haftalarda ABD, Suriye’nin doğusunda bulunan Deyr ez-Zor’da Baas rejimine bağlı kuvvetleri bombaladı. İddialara göre, hayatını kaybedenler arasında Rus özel askeri şirketleri bünyesinde faaliyet gösteren çok sayıda personel de bulunmakta idi.
Son olarak, 2017 yılında, yine Deyr ez-Zor üzerinde, Baas rejimine ait bir Su-22, ABD desteğindeki -nüvesini YPG’nin oluşturduğu -Suriye Demokratik Güçleri’ne bağlı unsurları bombaladığı gerekçesiyle düşürüldü.
Yukarıda betimlenen tablo, basit bir anlaşmazlıklar dizisinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Suriye hava sahası, önümüzdeki on yılların statükosunu oluşturacak şekilde yeniden biçimlendiriliyor. Tüm bu transformasyon esnasında, Rusya’nın Suriye’ye konuşlandırdığı stratejik silah sistemleri ise oyun-değiştirici nitelikte.

Rus ‘A2/AD’ Kapasitesi

Rusya’ya ait bir Su-24’ün, Türkiye hava sahasını ihlal ettikten sonra düşürülmesi, Moskova’nın Suriye’ye, yüksek irtifa hava ve füze savunma sistemlerini (örn. S-400, S-300V4) konuşlandırmasını beraberinde getirmişti. Bu stratejik silah sistemleri, orta ve alçak irtifalarda etkili SA-17 ve Pantsir S-1 gibi diğer karadan-havaya füzeler (SAM) ile çok katmanlı bir mimari oluşturacak şekilde tamamlandı. Ayrıca, Krasukha-4 elektronik harp sistemleri, hava üstünlüğünü tahkim etmek üzere Su-35 avcı uçakları, SS-26 İskender kısa menzilli balistik füzeleri gibi birçok sofistike unsur da Suriye’ye gönderilmişti.
Dönemin NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı General Philip Breedlove, Suriye’deki Rus askeri varlığını açıkça Doğu Akdeniz’de bir A2/AD (anti-access / area denial -bir bölgeyi düşman unsurlarına kapatma ya da o bölgede düşman unsurlarının hareketlerini kısıtlama) merkezi olarak tasvir etmişti.
Bu yeteneklere, Rus hava savunma sistemleri ile enteroperabilite gösterebilen Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetlerini eklemekte de yarar var. Zira, Şayrat Üssü’ne yönelik ABD taarruzundan sonra Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı, açıkça, Suriye’nin askeri yeteneklerinin geliştirileceğini vurgulamıştı. Kimi uzmanlar, İsrail uçağının düşürülmesinin de, Suriye’nin, Rusya tarafından desteklenen imkan ve kabiliyetlerinden kaynaklandığını öne sürüyorlar.
Suriye hava sahasının öncelikle Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetlerinin bölgedeki A2/AD unsurları sayesinde, ikincil olarak da Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri’nin tahkim edilmiş yetenekleri nedeniyle giderek daha tehlikeli bir hal almasının jeopolitik sonuçları olacaktır.

Begin Doktrini risk altında mı?

Bu sonuçlardan en çarpıcısı, İsrail Hava Kuvvetleri’nin Suriye’ye olan müdahalelerinde daha zor bir güvenlik ortamı ile karşı karşıya kalması. İsrail’in 2007 yılında, Deyr ez-Zor’da inşa edilen el-Kibar nükleer tesisine yönelik hava harekatı, esasen, eski Başbakanlardan Menahem Begin’in adıyla anılan Begin Doktrini’nin Suriye’de kısmen de olsa askıya alınması anlamına gelecek. Bilindiği gibi Begin Doktrini, İsrail Devleti’nin bölgedeki rakiplerinin kitle imha silahları elde etme çabalarına, askeri güç kullanımı da dahil olmak üzere, doğrudan müdahaleyi öngörmekte. 1981 yılında Irak’ta bulunan Osirak Reaktörü’ne yönelik hava harekatı, 2007 yılında Suriye’de bulunan el-Kibar nükleer tesisine yönelik müdahale ve hatta İran’ın nükleer programını akamete uğratmak için gerçekleştirilen siber saldırılar hep söz konusu doktrin çerçevesinde icra edilmişti. Dahası İsrail, Suriye’de savaşın başından itibaren Lübnan Hizbullahı’na yönelik silah sevkıyatlarına, Baas rejiminin kimyasal harp kapasitesi başta olmak üzere stratejik silah sistemlerine ve son olarak da, İran’ın Suriye’de kalıcı olma çabalarına yönelik önleyici askeri müdahalelerde bulunmuştu.
Suriye hava sahasının İsrail Hava Kuvvetleri açısından giderek daha tehlikeli hale gelmesi, elbette İsrail’in müdahalelerini tamamen durdurması anlamına gelmiyor. Zira, karadan-karaya güdümlü silah sistemleriye de bir müdahale kapasitesi var. Ancak, Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri’nin gösterdiği ivme ve son yaşanan F-16I hadisesi, gerçekten sarsıcı oldu. Bundan sonra, İsrail Hava Kuvvetleri’nin operasyonel seyrini izlemekte yarar var.

Yarından sonrası

Elbette, bu makalenin girişinde verilen örnek gibi geleceği görmek veya zamanda yolculuk, mevcut teknolojiler ve bilgi birikimi ile mümkün değil. Ancak, Suriye hava sahasında ciddi fay hatlarının olduğunu söyleyebiliriz. Bu fay hatları, Rusya ile ABD arasındaki mücadele nedeniyle, Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri’nin, Türkiye’ye karşı girişmeye cesaret edebileceği bir macera ile ya da İsrail’in, İran’ın Suriye’de inşa ettiği üsleri topyekun hedef alma girişimi ile tetiklenebilir.
Son notu da, özel olarak Türkiye’ye ayıralım.
Türk Hava Kuvvetleri, Zeytin Dalı Harekatı’nın başındaki yüksek operasyonel tempo ile Fırat Kalkanı’ndan alınan derslerin etkin biçimde özümsendiğini ortaya koydu. Öte yandan, hava gücünün kullanımının arkasında Ankara’nın Moskova ile yürüttüğü üst düzey temaslar ile elde edilen diplomasi başarısı var. İlginçtir ki, Zeytin Dalı Harekatı Fırat Nehri’nin doğusunda yürütülüyor olsa idi, bu kez aynı diplomatik zemini ABD ile oluşturmak gerekecekti. Suriye hava sahasının gerçekliği artık budur. Bir de elbette alçak irtifada dikkat çekilmesi gereken MANPADS tehdidi var, ancak o, ayrı bir çalışmanın konusu.
Suriye’nin kuzeyinde PKK terör örgütünün ve uzantılarının varlığı, Türkiye’nin milli güvenliğine yönelik en ciddi tehdit niteliğinde. Bu tehdidi bertaraf etmek için de Zeytin Dalı icra ediliyor. Bu makalenin yayıma hazırlandığı sıralarda, Baas rejimi -ve iddialara göre İran- destekli militanlar ise PKK/YPG terörist unsurlarının konuşlandığı Afrin kent merkezine girmeye çalışıyordu. Türk basını, kara çatışmaları ile değişen haritalara ve Afrin’e girmeye çalışan rejime bağlı milis kuvvetlerine odaklansa dahi, Türkiye’nin savunması açısından çok kıymetli olan Zeytin Dalı Harekatı’nım güvenliği için şu soruların çalışılmasında büyük yarar var: İsrail’e ait F-16’yı düşüren Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri, bunu Rusya ile bir koordinasyon halinde mi gerçekleştirdi? (açıkçası aksini düşünmek pek mümkün değil.) Daha da önemlisi, Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri üzerindeki Rusya-İran dengesinin etkileri nasıl?
Bu soruların yanıtları, yakın dönemde Türkiye’nin Suriye stratejisinde de önemli yer tutacaktır.

[Dr. Can Kasapoğlu İstanbul merkezli bir düşünce kuruluşu olan Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi'nde (EDAM) savunma analistidir]

10 Mayıs 2018 Perşembe

Suriye'de İsrail-İran savaşına doğru

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İran ve İsrail’in Suriye’de bir çatışmaya sürüklenmesi için iki kritik eşik vardı ve halihazırda bu iki eşik de fazlasıyla aşıldı.


Bu yazıya konu olan açık-kaynaklı istihbarat analizi ve stratejik tahmin, iddialı bir araştırma sorusuna dayanıyor: İran ve İsrail’in Suriye’de bir çatışmaya sürüklenmesi mümkün mü?
Açıkçası, bundan birkaç yıl önce bahse konu olasılık üzerine bir profesyonel bir çalışma hazırlasaydık, bu senaryo için geçilmesi gereken en önemli eşik olarak, İsrail’in Suriye’de İran’ın müttefiklerini değil, doğrudan Devrim Muhafızları personelini hedef almasını ifade edebilirdik. Muhtemelen ikinci ciddi eşik de Tahran’ın Baas rejimini ve Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin muharip kapasitesini desteklemenin ötesine geçerek, LübnanHizbullahı’na açılan kapısını İsrail’e karşı kalıcı ve agresif bir hibrit harp tahkimatı haline getirmeye başlaması olacaktı. Halihazırda bu iki eşik de fazlasıyla aşıldı. Dolayısıyla, gelinen merhalede daha detaylı bir değerlendirme yapmak gerekiyor. Fakat baştan söylemeliyiz ki Suriye’de İsrail-İran çatışması artık çok güçlü bir olasılık ve Suriye’de etkin tüm aktörler, hesaplarını bu ihtimalin üzerinde durarak yapmalı.

Neden şimdi?

Zamanlamayla başlayalım: İsrail Suriye’deki İran ve Lübnan Hizbullahı varlığına yönelik kapsamlı bir harekatı neden şimdi –ya da yakın gelecekte– başlatsın? Çünkü söz konusu harekatı ertelediği her gün, durum kendisi açısından biraz daha riskli hale geliyor.
İsrail Hava Kuvvetleri Suriye’de halihazırda bir F-16 kaybetti. Üstelik, tıpkı Şayrat taarruzundan sonra gerçekleşen Pantsir S-1 kısa-orta menzilli gelişmiş hava savunma sistemleri transferi –ve muhtemelen, Sovyet döneminden kalan uzun menzilli S-200 sistemlerinin modernizasyonu– gibi, bu kez de ABD, Fransa ve Birleşik Krallık tarafından icra edilen son askeri müdahaleden sonra, Rusya Federasyonu Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri’ne S-300 transferini gündeme getirdi. Ayrıca birçok gelişmiş elektronik harp sistemi de bölgede konuşlu vaziyette. Özetle, Suriye hava sahası İsrail Hava Kuvvetleri açısından giderek daha riskli bir profil sergiliyor.
Elbette İsrail için Suriye’de en büyük değişimi beraberinde getiren gelişme, Rusya Federasyonu’nun savaşın gidişatına müdahil olması, daha da önemlisi, Tartus ve Hmeymim üslerine dayanarak Suriye’de caydırıcı bir A2/AD (anti-access/area denial) sahası oluşturması.
Moskova ile kurulan kırmızı hat şimdiye dek işledi ve İsrail ile Rusya’yı bir çatışmadan uzak tuttu. Bu çok önemliydi; zira İsrail’in vurduğu bazı Suriye ve İran hedefleri, bölgedeki Rus birliklerine gerçekten yakındı. Ancak elbette Netanyahu yönetiminin Rusya ile diplomatik çabalara sonsuza kadar güvenebileceğine işaret eden herhangi bir garanti yok. Ayrıca İran ile nükleer antlaşmadan çekilen ve Tahran’a karşı sert bir tutum takınan Trump yönetimi de önemli bir cesaretlendirici faktör. Dolayısıyla Suriye hava sahasına ilişkin parametreler daha fazla karmaşık hale gelmeden ve Beyaz Saray’daki mevcut duruştan da yararlanarak, İsrail’in İran’ı ve Lübnan Hizbullahı başta olmak üzere müttefiklerini Suriye’den çıkarmak hedefiyle önleyici bir müdahalede bulunması, artık ciddiye alınması gereken bir olasılık.

Risk ve tehdit analizi



Şimdi ikinci kritik soruya geçelim: Peki, İsrail açısından Suriye’de İran ve Lübnan Hizbullahı, varlığı gerçekten bir askeri harekat riskini alabilecek kadar önemli bir tehdit düzeyinde mi? İsrail strateji çevrelerinin bu soruya yanıtı “evet”.
Suriye’nin ve daha da önemlisi İran’ın Suriye’yi kalıcı bir hibrit harp tahkimatı haline getirmesinin, İsrail savunma elitleri açısından gerçekten ne anlama geldiğini görebilmek için sırasıyla 1973, 2006, 2007 yıllarına gitmemiz gerekiyor.
1973 yılı Arap-İsrail Savaşı sırasında, güney cephesi olan Sina’da, İsrail Savunma Kuvvetleri karşılarında, gelişmiş hava savunma sistemlerinin harp sahasına getirdiği yenilikleri çok iyi kavramış, ayrıca personel tarafından kullanılan tanksavar füzelerinin piyadeye zırhlı birlikler karşısında önemli avantaj sağladığını bilen, 1967’nin hatalarını tekrarlamayan Mısır Silahlı Kuvvetleri’ni buldu. Ortadoğu için kullanılan tabirle “füzelerin Kalaşnikof’u” haline gelen Scud füzeleri de gerçek harp koşullarında ilk defa 1973’te Mısır tarafından kullanıldı. Üstelik Sovyetler tarafından Kahire’ye yapılan sevkiyatın konvansiyonel harp başlıklarından farklı seçenekler içerip içermediği de bilinmemekteydi. Son olarak, bahse konu askeri gücün ardında, Enver Sedat gibi, savaşın siyasetin farklı araçlarla icra edilen bir uzantısı olduğunu iyi bilen bir stratejik akıl vardı.
İşte tüm bu koşullar altında, iki cepheli bir savaşa sürüklenen İsrail’in yapması gereken şey, kuzeyde Hafız Esed’in ordularına karşı direnmekti. Aksi durum, İsrail için yaşamsal bir tehdidi beraberinde getirebilir ya da stratejik silah sistemlerine başvurulmasını zaruri kılabilirdi. İkinci olasılık gerçekleşseydi, Sovyetlerin vereceği tepki yıkıcı olacaktı. İsrail Savunma Kuvvetleri kuzey cephesine ilk başta büyük bir güç ayıramadı. Küçük bir zırhlı birlik, müdafaa hattını 1967’den itibaren fiili olarak kontrol edilen Golan tepelerinde kurmuştu ve Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri taarruzunu durdurmayı başardı. Harp tarihi açısından bir ders niteliğinde olan 1973 Harbi, Sina’da başlayarak gelişmiş, ancak savaşın kaderini Golan tepeleri belirlemişti. Harp tarihine kalanlar açısından savaşın iki kazananı vardı: İlki Süveyş’in doğusuna geçişi başarıyla planlayan Mısır komuta kademesi, diğeri ise güney cephesinde yaşadığı krizi kuzey cephesinde çözen İsrail kriz yönetimiydi. Nitekim her iki durum da özü itibariyle, askeri zekanın coğrafyaya ilişkin analitik yaklaşımına dayanmaktaydı.
Askeri-jeostratejik önemi bir kez daha anlaşılan Golan tepeleri, halen sözü edilen referanslarla, İsrail strateji çevreleri için, ifade ettiği önemi koruyor. Bölgedeki en hakim arazi olan bahse konu yükselti, İsrail için herhangi bir barış anlaşmasından daha kritik. Zira askeri coğrafya bağlamında bir alternatifi yok ve İsrail’in jeopolitik derinliği de yeterli değil. Dolayısıyla, Devrim Muhafızları Kudüs Güçleri’nin ve Lübnan Hizbullahı’nın söz konusu alanda etkinliğini arttırması –hatta insansız hava aracı uçuracak düzeye gelmeleri– İsrail’in İran’a yönelik daha ciddi bir askeri reaksiyonuna neden olabilir.
İkinci olarak, olası bir çatışmanın köklerini 2006 yılında aramamız gerekiyor. Hatırlanacağı üzere, İran’ın roket ve balistik füze alanındaki deneyimlerinden de yararlanan Lübnan Hizbullahı, 34 gün boyunca kesintisiz biçimde İsrail’i baskı altında tutmuş, Hava Kuvvetleri kökenli General Dan Halutz’un Genelkurmay Başkanlığı’ndaki İsrail Savunma Kuvvetleri ve Ehud Olmert hükümeti, söz konusu tehdidi, kalıcı olarak bertaraf edememişti. Aradan 12 yıl geçti ve bugün Lübnan Hizbullahı’ndan kaynaklanan füze ve roket tehdidi hem niteliksel hem de niceliksel olarak çok daha kritik bir düzeye erişti. İsrail, Iron Dome (Demir Kubbe) ve David’s Sling gibi sistemlerle roketlere ve taktik balistik füzelere yönelik ciddi kabiliyetler geliştirmiş olsa da, füze ve roket savunmasına ilişkin birkaç teknik detayı anımsatmakta yarar var. İlki, roket ve füze operasyonlarının “taarruz-dominant” karakterine sahip olduğu gerçeği. Daha açık ifade etmek gerekirse, roket ve füzelere karşı savunma yapan taraf, tehdit arz ettiği hesaplanan unsurlar karşısında, söz gelimi, yüzde 70 oranında havada imha performansına ulaşsa dahi –ki bu üst düzey bir orandır– popülasyon merkezlerine ve kritik milli altyapıya düşecek geriye kalan yüzde 30’luk paketin sonuçları hem psikolojik hem de kinetik olarak yıkıcı olabilir. Taarruz-dominant karakteristiğin bir diğer etkisi de, gelen roket ve füze tehdidinin tamamen havada imha edildiği hayali bir durumda dahi, taarruz altındaki ülkede sosyal ve ekonomik yaşamın durmasıdır. Dolayısıyla, taarruz eden taraf taarruzun şiddetini koruyabildiği sürece, büyük olasılıkla kazançlı olacaktır. Son olarak, savunma ekonomisi açısından roketlere ve taktik balistik füzelere yapılan yatırımın, roket ve füze savunması için birkaç kat daha fazla yatırımla karşılanması gerektiğinin de altını çizelim.
2006 senesini hatırlamak, bugün Suriye’de İran-İsrail çatışmasını anlamak açısından üç nedenle önem taşıyor. Öncelikle, açık-kaynaklı istihbarat verileri, Tahran’ın balistik füze üretim kapasitesinin bir bölümünü Suriye’ye taşıma gayreti içinde olduğunu gösteriyor. Özellikle Banyas yakınlarında hızla inşa edilen tesise ilişkin uydu verileri, bu hususta oldukça düşündürücü. Tahran doğrudan Suriye topraklarında füze ve roket üretim kapasitesine erişirse, vekaleten harp yetenekleri açısından çok büyük avantaj sahibi olacaktır. İkincisi, İran’ın geçtiğimiz yıl Deyr ez-Zor’a yönelik kendi topraklarından düzenlediği füze taarruzu, Batılı strateji çevreleri Şahab ve Sejil gibi daha uzun menzilli balistik füze ailelerine odaklanmışken, İran’ın güdümlü roketler ve taktik balistik füzeler alanında (özellikle quasi-ballistic uçuş yolu olan sistemlere ilişkin) gerçek bir atılım yaptığını ortaya koydu. Bu tip sistemler, harp sahasında kullanılabilen taktik nitelikleri ve hassas isabetleri ile dikkat çekiyor. İran’ın Fatih-110, Fatih-330 ve Zülfikar merhaleleriyle gelişen güdümlü roket/taktik balistik füze ailesi, Suriye’de üretilir ve Lübnan Hizbullahı’na transfer edilirse, İsrail 2006 yılından çok daha zor bir tabloyla karşı karşıya kalacaktır. Bu nedenle İsrail, işler bu düzeye gelmeden müdahaleyi seçebilir.
Son olarak 2007 yılına giderek, İsrail Hava Kuvvetleri’nin Suriye’nin el Kibar nükleer tesisini vurduğu hava saldırısını anımsamak gerekiyor. Meir Dagan liderliğindeki İsrail istihbaratının, Kuzey Kore ile Suriye Baas rejimi arasındaki kritik işbirliğini çözmesiyle ortaya çıkarılan bu gizli tesis, 2007 yılında vurulmuştu. Söz konusu nokta harekatı, İsrail makamlarınca resmi olarak ancak kısa bir süre önce sahiplenildi. Stratejik olarak 2007 müdahalesi, İsrail’in Begin Doktrini’ne dayanmakta idi. Eski Başbakan Menahem Begin’in adıyla anılan doktrin, İsrail’in çevresinde ofansif stratejik silah sistemleri üretimine, özellikle de nükleer silahlara yönelik önleyici müdahaleyi öngörüyor. 1981 yılında Irak’ın Osirak nükleer tesisine yönelik taarruz ve geçtiğimiz yıllarda İran’ın nükleer programında çalışan kilit personele yönelik faaliyetler Begin Doktrini çerçevesinde gerçekleştirildi,
Halihazırda Suriye Baas rejiminin kimyasal silahsızlanma rejimine muhalefet ettiği kesinleşti. Ayrıca ABD liderliğindeki Suriye’yi hedef alan son harekata ilişkin yapılan açıklamalarda, biyolojik silahlardan açıkça söz edilmesi de anlamlı. Dahası, Suriye’de silahsızlanma rejimi çok dar bir çerçevede uygulandığı için, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri balistik füze yeteneklerini korudu, hatta önemli bir muharip tecrübe de edindi. Dolayısıyla Kuzey Kore ile yakın ilişkilerini sürdüren, kimyasal harp faaliyetlerine ara vermeyen Suriye’de, nükleer antlaşmayla kontrol edilemediği düşünülen İran’ın varlığı, İsrail açısından stratejik silah sistemleri segmentinde de kritik bir konu.

Felakete doğru adım adım



Lübnan Hizbullah’ına yönelik kritik silah sevkiyatlarına, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin kimyasal harp kapasitesinin bazı eşikleri aşmasına ve Golan tepelerindeki fiili duruma yönelik herhangi bir tasarrufa karşı askeri müdahalede bulunacağını ilan eden İsrail’in, son beş yılda 120 kadar hava ve füze taarruzu gerçekleştirdiği biliniyor.
Konunun önemli veçhelerini analiz edebilmek için, bu müdahaleler sonucunda İsrail Savunma Kuvvetleri’nin neleri başardığına değil, nelere engel olamadığına bakalım. Öncelikle açık-kaynaklı istihbarat verileriyle teyit edebildiğimiz üzere, İsrail İran’ın Banyas yakınlarında gelişmiş bir füze üretim tesisi inşa etmesine engel olamadı. T-4 (Tiyas) üssünde İranlıların insansız hava araçları üretmesini ve Suriye’de kullanmasını akamete uğratamadı. Devrim Muhafızları’nın dünyanın dört bir yanından Şii milisleri sistematik biçimde Suriye’ye yönlendirmesinin, Lübnan Hizbullahı’nın ülkede en ciddi askeri belirleyenlerden biri olmasının ve Başkent Şam’ın önemli noktalarına kalıcı görünen biçimde yerleşmesinin, Kudüs Güçleri’nin –fiili olarak– Golan tepelerine çok yakın askeri üsler kurmasının da önüne geçemedi.
Açıkçası Suriye’de savaşın ilk yıllarında, İsrail strateji çevrelerinde ve siyasa yapıcılarında gözlemlenen eğilim, oyun-değiştirici bir müdahaleden kaçınmak, Golan tepelerine komşu alanlarda krizleri engellemek ve en nihayetinde, Saddam Hüseyin’in savaş makinesinden sonra bir başka Baas Arap ordusunun, hatta İsrail’i dengelemeye yönelik gerçek bir stratejik silah sistemleri programı olan son Arap silahlı kuvvetlerinin, tedrici olarak yok oluşunu seyretmek idi. Gerçekten de 2011-2012 yılları anımsandığında rejimin, elindeki mezhep esasına göre kurgulanmış birkaç birlikle hareket etmeye çalıştığı, askeri istihbarat başkanı, savunma bakanı gibi üst düzey figürlerin başkent Şam’da suikasta uğradığı, neredeyse her gün Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin bir generalinin muhalefet saflarına geçtiğini belirten videolar yayımladığı bir dönem akla geliyor.
Öte yandan, 2013-2015 yılları arasında yaşanan gelişmeler, İsrail açısından farklı anlamlar taşıyor. İran Suriye’ye tüm gücüyle yerleşti ve kolay sökülebilecek gibi de durmuyor. Benzer şekilde, Lübnan Hizbullahı da yeteneklerini ve Suriye’deki yerini konsolide ediyor.
İran ve İsrail arasında Suriye’de yaşanan gerilimlerin daha da tehlikeli bir hal alması, hatta Orta Doğu’da bölgesel bir savaşı tetikleyecek mahiyete ulaşması mümkün. Bu hususta önümüzde iki önemli eğilim bulunuyor. Bunlardan ilki, İsrail’in Suriye’de nokta taarruzları bırakıp İran ve Lübnan Hizbullahı’nı hedef alan geniş çaplı bir harekata girişmesi. İkincisi de İran topraklarını doğrudan, mahdut hedefli bir taarruzla vurması. Her iki durumda da olayların kontrolden çıkması kaçınılmaz.
Peki, İsrail böyle bir harekatı başarabilir mi? Bu sorunun yanıtı ayrı bir değerlendirmeyle bulunabilir. Ancak, konuyla profesyonel seviyede ilgilenenler için birkaç ipucu verelim. Öncelikle, İsrail strateji çevrelerinin, Tahran’ın nükleer programını akamete uğratmak için gerçekleştirilen Stuxnet siber saldırısının askeri-teknik hedefinde İran bulunsa da, siyasi hedefinde İsrail olduğuna ilişkin değerlendirmelerinin üzerinde durmak gerekiyor. Bu yaklaşım çerçevesinde, İsrail’in o dönemde önleyici bir taarruza karar verdiği, böyle riskli bir girişimin önüne geçmek için de ABD’nin kinetik etkileri olan siber seçeneğe yöneldiği belirtiliyor.
İkinci olarak da böyle bir müdahale için sadece İsrail Hava Kuvvetleri’ne bakmamak gerekiyor. Taktik balistik füzeler, denizaltı platformlarından ateşlenen akıllı mühimmat yetenekleri ve elektronik harp kabiliyetleri, dikkatle izlenmesi gereken diğer unsurlar.

Suriye'de İsrail'in istedikleri oluyor 

ABD'li kurt politikacı Henry Kissinger'in "Her şey yolunda giderse, yakında Ortadoğu'nun yarısı İsrail'in olacaktır" sözü Suriye bağlamında gerçekleşmek üzere.

Demokrasi getirmek bahanesiyle 6 yıldır taşeron teröristler aracılığıyla yakılıp yıkılan Suriye, adım adım Yahudilerin Arzı Mevud hedefine hazırlanıyor. Bu hedefe ulaşmak için öncelikle Suriye'nin kuzeyinde bir federasyon ilan edilmesi planlanıyor. Reuters’a açıklamalarda bulunan Suriye'nin kuzeyindeki Kobani kentinin dış ilişkiler yetkilisi İdris Nassan, Suriye’de Kürtlerin kontrolündeki bölgelerde yakın bir zamanda federal sistem ilan edilmesini beklediğini söyledi. Federasyon ilanının özyönetim çerçevesinin genişletilmesi anlamına geldiğini ifade eden Nassan, bölgenin adının ‘Kuzey Suriye Federasyonu’ olacağını ve burada yaşayan tüm etnik grupların temsil edileceğini duyurdu. Suriye'nin kuzeyinde, Türkiye sınırı boyunca yer alan Cezire, Kobani ve Afrin olarak adlandırılan üç bölge PYD unsurlarının kontrolünde bulunuyor.

19 Eylül 2017 Salı

Kerkük'ün önemi

Peşmergebaşı Barzani'nin referandum oyununun merkezinde Kerkük yer almaktadır. Tarihi, kültürel ve siyasi olarak Kerkük'ün Barzani Peşmergesiyle hiçbir ilgisi ve alakası olmadığı halde, bütün plan, bu kadim Türk yurdu üzerinden yapılmaktadır. Barzani'nin asıl sahipleri olan ABD ve İngiltere referandumun ertelenmesini istemelerinin temel amacı, Kerkük'ü bu kanlı plana dahil edebilmektir. Nitekim, bunu ifşa etmişlerdir. Barzani'ye ertelemenin karşılığı olarak Kerkük teklifi yapılmıştır. Sanki babalarının malını bağışlıyorlar. Bütün dertleri, bütün çabaları ikinci bir İsrail olacak terör devletine, Kerkük'ü dahil etmektir. Barzani'nin bu plana itirazı tamamen kendi durumuyla alakalıdır. Siyasi olarak Kuzey Irak'da hiçbir gücü ve karşılığı olmayan Barzani için bu referandum son ve tek çıkış kapısıdır.Kendisiyle birlikte Irak'ı da, bölgeyi de ateşe sürüklüyor.
TÜRKİYE'NİN FELAKETİ OLUR                         
          Kuzey Irak'da bu referandumun yapılmasına ve buna bağlı olarak bağımsız bir Kürt devleti, daha doğrusu İsrail uydusu bir terör devleti kurulmasına izin vermek, Türkiye'nin felaketi olur. Nihayet bu gerçek fark edilmiş ve harekete geçilmiştir. Keşke en başında sayın Devlet Bahçeli'nin teklifi dikkate alınsa ve bu referandumun bir savaş sebebi sayılacağı ilan edilseydi. Emin olun, bu kalleş peşmergebaşı şimdiye kadar çoktan sinmiş ve geri çekilmiş olurdu. Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakandan gelen açıklamalar önemlidir, ama yeterli değildir. 22 Eylül'de toplanacak Milli Güvenlik Kurulu adres gösterilmiştir. Bu kadar hayati bir meselede zaman kaybetmenin sebebini anlamamakta güçlük çekiyoruz. Toplantıdan Barzani peşmergesinin anlayacağı dilden bir kararın çıkması yüksek beklentimizdir. Böyle bir karar almaya her türlü hakkımız vardır. Tarihten gelen haklarımızın yanında Ankara antlaşmasının da bize böyle bir imkan sağladığı unutulmalıdır. 1926 Tarihli Ankara antlaşmasına göre, Irak toprak bütünlüğünü kaybettiği an, Türkiye'nin Musul ve Kerkük üzerinde hakkı doğuyor.
KERKÜK HER ZAMAN HEDEFTE OLDU
         Bu kanlı planın hedefinde olan Kerkük her yönüyle bir sembol şehirdir. Binlerce yıllık Türk yurdudur. Bizim için hayati önemdedir. Irak petrollerinin yüzde 40'ı bu bölgededir. Bu özellikleriyle son yüz yılda hep hedefte olmuştur. Kahpe bir İngiliz planıyla elimizden alınmış ve bu alçak oyunu bozmak için yapılan bütün hamleler içimizdeki kalleşlerin çıkardığı isyanlarla sonuca ulaşamamıştır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün gözünü arkada bırakan hazin bir geçmişe sahiptir. Kerkük'ün tarih boyunca nüfusun ezici kısmını, özbeöz Türk olan ve bölgede "Türkmen" olarak değerlendirilen kardeşlerimiz oluşturmuştur. Arap, Kürt ve Süryaniler'de bu şehirde yüzlerce yıl hiçbir sorun yaşamadan varlıklarını sürdürmüşlerdir. Irak'ta Baas Partisi'nin 1968 yılında askeri darbe ile hükümeti ele geçirmesinden ve Saddam'ın başa geçmesinden sonra Kerkük'te yoğun şekilde "Araplaştırma" politikaları uygulandı. O zaman da Türkmen kardeşlerimiz büyük kıyama uğradı. Yıldırma ve yok etme gayretlerinin yanı sıra toplu katliamlar yapıldı. Hatta, Baas rejimi 1972 yılında kentin ismini "Temim" olarak değiştirdi. Ardından Irak Petrol Şirketi'nde çalışan Türkmen ve Kürtler görevlerinden uzaklaştırılıp yerlerine dışarıdan getirilen Araplar yerleştirildi.
TÜRKMEN SOYKIRIMI YAPILDI
          Irak'ın 2003 yılında ABD tarafından işgalinin ardından Kerkük yine hedef şehir oldu. Bu işgalin asıl sebebine uygun olarak yine Türkmenler yok sayılırken, planlı biçimde Peşmergebaşı Barzani'nin kontrolündeki Kürtler, Kerkük'e yoğun şekilde yerleştirildiler. Şeytanın diğer oğlu Talabani'de bu kanlı oyunda yer almakta gecikmedi ve şehrin demografik yapısını değiştirmek için akla gelebilecek her türlü kahpelik yapıldı. Nüfus daireleri yakılıp Türkmen tapuları ve kayıtları yok edildi. Sahipsiz kalan ve Türkmen kardeşlerimizin bu kalleşlik karşısındaki feryadını, zamanın hükümeti ne yazık ki yeteri kadar duymadı ve bütün uyarılarımıza rağmen, bu kepazeliğe müdahale edilmedi. O zaman sesimizi yükseltebilseydik, bugün durum çok farklı olurdu.  ABD işgali öncesi 850 bin kişinin yaşadığı Kerkük'ün nüfusu, 2003 sonrası Barzani ve Talabani'nin yaptırdığı gayrimeşru göçle neredeyse ikiye katlandı. Türkmenler yine sistemli bir şekilde soykırıma tabi tutulurken, şehrin mahalle, cadde ve sokak isimleri dahi değiştirildi.             
SURİYE'DE AYNI OYUN
          ABD'nin kanlı planının son aşaması ise IŞİD üzerinden gerçekleşti. Bu kanlı örgütü piyasaya salan ABD, sonra da mücadele maskesiyle Barzani ve Talabani'ye her türlü imkan ve desteği verdi. ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Joseph Dunford, Kerkük'de Barzani'yi ziyaret ederek, cüretini daha da arttırdı. Yeri gelmişken bu kanlı planın aynıyla Suriye'yi de hayata geçirildiğini hatırlatalım. Barzani'nin yerinde Salih Müslim, KDP'nin yerinde PYD var. Aynı oyun, aynı kalleşlik, aynı sonuç. Her ikisi de Türk düşmanı, her ikisi de PKK uzantısı, her ikisi de ABD uşağı, her ikisi de İngiliz ajanı, her ikisi de İsrail piyonu.
    YANINIZDAYIZ GARDAŞ

         Şimdi son darbe indirilmek istenmektedir. Türkiye bu hazin ve hain gidişi daha fazla seyredemez. Mutlaka harekete geçilmeli ve bu kanlı tezgah bozulmalıdır. Türkmeneli namusumuza, Misak-ı Milli'nin hiç unutmadığımız  çağrı ve sınırlarına emanettir. Daha önce Barzani'den asla dost olmayacağını, olsa olsa yalnızca üzerine basıp geçeceğimiz post olacağını söyleyen Sayın Devlet Bahçeli'nin şu sözlerini hiç kimse unutmamalıdır: "Irak'ın toprak bütünlüğü bozulamayacaktır. Türk devletinin kırmızıçizgileri örtbas edilemeyecektir. Irak Türkmenleri yok sayılamayacaktır. Niyet sahiplerini uyarıyorum, gayri meşru referandum yapılırsa bölgesel ve küresel fay hatları kırılacak, azdan az, çoktan ise çok gidecektir. Ama unutulmasın ki, Kerkük'ün Türklük ruhu gasp edilemeyecek, Türklükle özdeşleşen adını hiçbir alçak emel silemeyecektir. Tarihi Türkmen yurtlarının statüsünü değiştirmek maksadıyla açık veya örtülü hiçbir pazarlık, arayış, çaba, proje kabul edilemeyecektir. 'Gavim gardaş neredesin' diyor Kerkük? Biz de; 'buradayız, yeri ve zamanı gelirse koşa koşa yanınızda oluruz gardaş' diyoruz."

5 Temmuz 2018 Perşembe

Savaş, barış ve yeni denge arayışları

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Gelinen aşamada İkinci Dünya Savaşı ve müteakiben Soğuk Savaş sonrası sistemin doğal ömrünü tamamladığı ve dünyanın yeni bir siyasi-askeri dengeyi kurana kadar kaotik bir süreçten geçeceği anlaşılıyor.
Tarihin en önemli dönemeçlerinde, siyasi-askeri düzenler harp yoluyla ya da harbin dolaylı etkileri ile kurulur ve yıkılırlar. Üstelik, bu önermeyi test etmek de oldukça kolaydır. Örneğin, bu makalenin aslını ya da çevirisini okuyan her entelektüel, kendi devletinin ve devletinin tarihteki öncüllerinin nasıl kurulup yıkıldığını kısaca gözden geçirdiğinde, birçok durumda bir ya da bir dizi savaş ile karşılaşacaktır. Esasen, ilk bakışta iddialı gibi görünse de, savaş, sosyolojik temelleri kadar, biyolojik kökleri de olan bir olgu. Zira, kaynaklar üzerinde kontrol sağlamak için bir hiyerarşi içinde, sistematik şiddet uygulama eylemi sadece insanda değil, çeşitli karınca ve arı türleri başta olmak üzere doğada koloni halinde yaşayan birçok canlıda gözlemlenebilir. Elbette, insan topluluklarının kurdukları karmaşık siyasal yapılar, bu yapıların kendi içlerinde ve birbirleriyle etkileşimleri, insanın teknoloji üretme ve kullanma becerisi, onu bildiğimiz diğer canlı türlerinden ayırıyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan uluslararası sistem de -Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısından Kuzey Atlantik İttifakı Örgütü’ne (NATO) kadar- çok geniş coğrafyalarda vuku bulan bir savaşlar ve çatışmalar sürecin ürünü olmuştur. Gelinen aşamada İkinci Dünya Savaşı ve müteakiben Soğuk Savaş sonrası sistemin doğal ömrünü tamamladığı ve dünyanın yeni bir siyasi-askeri dengeyi kurana kadar kaotik bir süreçten geçeceği anlaşılıyor.

Yeni küresel savaş dinamikleri

İçinde bulunduğumuz yüzyılda yeni bir savaşın olup olmayacağı konusundaki tartışmaları pesimist -ya da gerçekçi- bir yaklaşımla değerlendiren uzmanlar, siyasal tarih boyunca hemen her yüzyılda büyük çaplı bir harp yaşandığını vurguluyor, 21. yüzyılda böyle bir olayın tekrar etmeyeceğini ileri sürmenin, bizatihi bu yüzyılda bir istisna yaşanacağını söylemek anlamına geleceğini, böyle bir iddianın ise izaha muhtaç olduğunu belirtiyorlar. Zira, siyasi tarihte geriye dönüp bakıldığında, sistemin büyük güçleri arasında kanlı savaşlar yaşanan dönemlere birçok örnek verilebilirken, tümüyle bir barış yüzyılı bulmak gerçekten zor ve istisnai. Ayrıca, dünyanın halihazırda bir ‘barış’ dönemi geçirdiğini öne sürmek de kolay değil.
Ukrayna’dan Suriye’ye kadar geniş bir hat üzerinde çatışmalar devam etmekte, Suriye Baas rejimi örneğinde görüldüğü üzere, kitle imha silahlarının kullanılmamasına ilişkin yaklaşık bir yüzyıl önce ulaşılan uluslararası normlar hiçe sayılabilmekte. Dahası, devlet dışı silahlı gruplar, insansız hava araçları, gelişmiş el yapımı patlayıcılar, personel tarafından kullanılan hava savunma sistemleri (MANPADS), güdümlü anti-tank füzeleri (ATGM) gibi taktik oyun-değiştiricilere rahatlıkla ulaşabiliyor. Bu durum, 20. yüzyılın düşük yoğunluklu çatışmalarının yerini, 21. yüzyılın hibrit harplerinin almasına neden oldu. İçinde bulunduğumuz dönem, ilan edilmeyen ve jeopolitik etkileri tahmin edilemeyen savaşların yükselişine tanıklık ediyor.

Küresel rekabet yeniden şekilleniyor

Dünyadaki tehlikeli gidişatın durdurulması da bir o kadar zor. Silahsızlanma ve silahların kontrolü rejimleri belirtilen duruma açıklayıcı bir örnek teşkil ediyor. Söz gelimi, nükleer silahsızlanmaya ilişkin düzenlemelerde stratejik harp başlıklarını ve bu silahların atış vasıtalarını net biçimde tanımlamak, tanımlarla ilgili denetim mekanizmalarını işletmek mümkün. Ancak, 20. yüzyılın silahsızlanma ve silahların kontrolü paradigmasını 21. yüzyıla, söz gelimi siber harbe teşmil etmek ne kadar gerçekçi? Siber harp ajanlarını, tıpkı top bataryalarını ya da ana muharebe tanklarını ‘sayar‘ gibi ‘saymak‘, bir ülkenin taarruzi siber harp yeteneklerinin envanterini çıkarmak pratikte neredeyse imkansız…
İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş sonrası statükonun önce bir çatışma sonra da yeniden denge ile yeni bir boyut kazanacağı hipotezini, muhtemel aktörlerin durumları ve kapasiteleri ile de desteklememiz gerekiyor.
ABD ve NATO’nun Avrupalı üyeleri, özellikle Irak ve Afganistan deneyimlerinin ardından, stratejik düzeyde kuvvet kullanarak müdahalede bulunmaktan çekinir durumdalar. Suriye’de, Baas rejiminin kimyasal silah kullanımına karşı Başkan Obama dönemindeki -anlamsız- çekingen tutum ve Başkan Trump döneminde sembolik düzeyde kalan askeri müdahaleler bu analizi doğrular nitelikte. Dahası, DEAŞ terörüne karşı sınırlarının ötesinde birkaç tugay büyüklüğünde konvansiyonel kuvvet konuşlandırabilen tek NATO üyesi ülkenin Türkiye olması da dikkat çekici. Öte yandan, 2018 ABD Milli Savunma Strateji Belgesi’nde belirtildiği üzere, Washington’un küresel liderliğine meydan okuyan Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu, askeri kapasiteleri -henüz- ABD’nin altında olsa da, cüretkar hamleler ile çok kutuplu dünya düzenini tahkim etmeyi sürdürüyorlar. Ayrıca, Rusya Federasyonu’nun Ukrayna müdahalesinde ve Suriye’deki askeri faaliyetlerinde gözlemlendiği üzere, bu önemli aktör, savaş ile barış dönemi arasında gri bir alanda kalan yeni müdahale konseptleri geliştirmeyi başarmış görünüyor. Kimi zaman Rus Genelkurmay Başkanı Valery Gerasimov’un adıyla da anılan söz konusu doktrinin özellikle NATO ve ittifakın doğu kanadı açısından kritik bir de niteliği var. Teknik olarak açık bir savaş durumu söz konusu olmadığı için, NATO kurucu antlaşmasının 5. Maddesi ile tanımlanan casus foederis de şok edici bir sürpriz faktörüyle etkisizleştirilebilir. Tüm bunlar olurken belki de en ilginç gelişme, Washington’dan ABD dış politikasına ilişkin kafa karıştırıcı emareler gelmesi. Açıkçası, Trump yönetiminin içe kapanık bir tavırdan mı daha sert uluslararası rekabetten mi yana olduğunu anlamak kolay değil. Bu kafa karışıklığı, özellikle Baltık ülkeleri gibi NATO’nun göreli daha zayıf devletlerinde endişelere yol açıyor.

Öncekilere benzemeyen bir savaş

Bir gerçeğin altını çizmemiz gerekiyor, yeni bir uluslarası sistem inşasına yol açması muhtemel küresel çatışma, Birinci Dünya Savaşı ya da İkinci Dünya Savaşı örneklerinden çok farklı tezahür edecektir. Çünkü, 21. yüzyılda güç parametrelerinde önemli değişimler yaşandığı gibi, uluslararası mücadelenin zemin ve nitelikleri de ciddi biçimde değişiyor. Uzay ve siber-uzaydaki mücadele giderek artarken, teknolojik rekabet insansız sistemler ve otonomi etrafında oluşuyor.
Önümüzdeki on yıllarda, teknolojik gelişmelerin askeri, ekonomik, sosyal ve dolayısıyla siyasal boyutlarda köklü değişimlere neden olması kaçınılmaz. En önemlisi de, bilgisayar trendlerinde ve dijital alanda yaşanan ilerlemelerin, yapay zeka atılımı ile çok farklı bir boyut kazanıyor olması. Yapay zeka devriminin doğal askeri sonuçlarından en seçilebilir olanı, robotik harbin yükselişi. Öte yandan küresel olarak yapay zeka uygulamalarının yaygınlaşmasına ilişkin sosyo-ekonomik projeksiyon çalışmaları, bir diğer sonucun da makinelerin insana dayalı işgücünün yerini almasıyla kitlesel düzeyde artan işsizlik dalgası olacağını belirtiyor. Güvenlik bilimlerinin, neredeyse fen bilimlerini andırır şekilde, doğrusal denklem ile ifade edilebilen kuralını anımsamakta yarar var; işsizlik, özellikle de genç işsizliği, radikal ideolojiler ile birleşince ortaya çıkan sonuç terörizm oluyor. Burada radikal ideolojilerin yayılmasında gelişen enformasyon teknolojilerinin ne denli önemli olduğunu, terör örgütlerinin internet üzerinden yaptığı propogandanın etkilerini de göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bu nedenle, 2020’ler ve 2030’larda DEAŞ benzeri terör örgütlerinin insan kaynağı bulmada zorlanmayacaklarını da söyleyebiliriz.

Bir diğer konu da, bilgisayar ve enformasyon teknolojilerine bağlı olarak verilerin ve dijitalize sistemlerin korunmasına ilişkin zorlukların giderek daha ciddi bir boyut kazanacak olması. Sadece son yıllarda Batı dünyasındaki demokratik süreçlere olan siber ve enformasyon müdahaleleri iddialarına, sosyal medyanın manipülatif amaçlarla kullanımına ya da bilgi güvenliğinin içinde bulunduğu riskli duruma bir göz atmak dahi mevcut durumu özetliyor. Somut olarak ortaya koymak gerekirse, 2020’lerde ve 2030’larda yaşanacak savaşların hem çok ileri seviyede açık kaynaklı istihbarat faaliyetini hem de milyonları yanıltabilecek biçimde enformasyon harekatlarını yoğun biçimde beraberinde getirmesi kaçınılmaz. Bu nedenle, çağın gereklerini anlayamayan aktörler için, bir zamanlar “harp meydanında kazanıp, diplomasi masalarında kaybetmek” formülasyonunu, “harp meydanında kazanıp, küresel iletişim zeminlerinde kaybetmek” şeklinde yenilemek gerekecek.


Tekno-bilimsel paradigma kayması ve Türkiye

Yukarıda tartışılan hususlardan sonra sıra Türkiye’ye geldiğinde kendimize iki basit ancak kritik soru sormamız gerekiyor. Birincisi, dünyada belirtilen değişimler yaşanırken Türkiye nerede duruyor, ikincisi ve daha önemlisi, 21. yüzyıl bir önceki yüzyılın küllerini üzerinden atarken Türkiye’nin milli stratejisinin ne olması gerekiyor?
Bu sorulara tek bir yazıda yeterince yanıt vermek zor. Bununla birlikte, dışarıdan bakılınca görülen manzarayı özetlemeye çalışalım. Birincisi, Türk savunma sanayiinin ve Türkiye’nin askeri-endüstriyel kompleksinin yakaladığı ivme, ilk bakışta tahmin edilenden çok daha önemli sonuçlar doğuruyor. Ankara, Zeytin Dalı, Fırat Kalkanı gibi harekatları yürütürken, 1990’ların sınır ötesi harekatlarından farklı olarak ciddi ölçüde kendi ürettiği silah sistemlerine ve milli envanterine dayandı. Bu nedenle, yine 1990’lı yıllardan farklı şekilde, diplomatik bir ‘sopa‘ olarak kullanılan adı konulmamış silah ambargolarına karşı bağışıklığını ciddi biçimde tahkim etmiş oldu. Elbette, bu başarılı resmin tamamlanması için Altay ana muharebe tankının envantere girmesi, Akıncı gibi daha stratejik İHA sistemlerinin kullanılmaya başlanması, milli çok katmanlı hava savunma mimarisinin inşa edilmesi, temel güç projeksiyonu unsuru olacak çok maksatlı amfibi hücum gemisi projelerinin hayata geçirilmesi ve diğer birçok ciddi eşiklerin daha aşılması gerekiyor. Ancak, milli askeri kapasite inşasına ilişkin gelişmelerin oldukça başarılı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
İkinci olarak, Türk savunma duruşu, artık, Somali’den Katar’a kadar geniş bir eksende bölgesel bir stratejiye dayanıyor. Bu strateji sadece sert güç unsurlarından da oluşmuyor. Yumuşak güç unsurlarını da kapsayacak şekilde, Ankara, Türkiye’yi çevreleyen coğrafyada bir akıllı güç potansiyeli oluşturmayı hedefliyor.
21. yüzyılın belirginleşen rekabet ortamında Türkiye’yi yeni oluşacak statükonun kazananlarından yapmanın en önemli şartı ise, dünyada baş döndürücü hızla süren tekno-bilimsel dönüşümü takip edecek ve hatta belirli segmentlerde yönetecek beyin gücünün, hem üst düzey eleştirel düşünce kültürü hem de milli güvenlik hassasiyetlerini taşıyacak şekilde yetiştirilmesi… Burada, altını önemle çizmemiz gereken husus şu: Tarıma dayalı üretim sisteminde ekilebilir arazi ve tarım ekonomisinde üretici olabilecek, yani bahse konu araziyi işleyebilecek nüfusun sayısı bir devletin güç kapasitesi üzerinde doğrudan belirleyici iken, sanayi devrimi toplumunda benzer bir denklem askeri gücü destekleyecek fabrikalara ve bu fabrikalarda çalışan işgücüne dayanmakta idi. Konuyla ilgili birçok çalışma, sanayi devrimi sonrası toplumlarda eğitim sisteminin dahi barış zamanında fabrikada disiplin içinde verimlilikle çalışacak işçiler, savaş zamanında da aynı disiplinle birliğinde faaliyet gösterecek askerler yetiştirmek üzere kurgulandığını analiz ediyor. Günümüz enformasyon toplumlarında ise ülkenin milli güç kapasitesini destekleyecek vatandaş profili, sanayi devrimi toplumlarından farklı olarak, girişimci, bilgiye erişimi ve kullanmayı iyi bilen, teknoloji üretimine inovatif katkıda bulunmaya uygun bir eğitim almış bireylerden oluşuyor.
Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş sonrası oluşacak yeni uluslararası denklemde belirleyici olması için, savunma sanayii alanındaki başarılı atılımının bir benzerini, insansız sistemlerdeki teknoloji üretimine ilişkin ivmeden de yararlanarak, gerekli beyin gücünü oluşturacak şekilde tekrarlaması zaruri. Üstelik, dünyadaki tekno-bilimsel trendlerin geldiği nokta, stratejik farkındalığı yüksek devletlere, sanayi devrimi sonrası eksikliklerini yeni paradigmadan yararlanarak telafi etmek gibi büyük bir şans tanıyor. Yani, henüz ana muharbe tankı üretmemiş bir devlet, insansız hava aracı ve akıllı mühimmat üretir, hatta ihraç eder duruma gelebiliyor. Bu nedenle, önümüzdeki on yıllar için iki somut hedef koyulmasında fayda var: Türk savunma sanayiinin dünyada robotik harp trendlerini sürüklemesi ve genç Türk girişimcilerin teknoloji start-up’larında, özellikle yapay zeka alanında, ciddi başarılar yakalaması… Bu iki hedefin gerçekleştirilebilmesi halinde, Türk milli güç kapasitesinin jeopolitik etkilerinin çok geniş bir coğrafyada hissedilmesi kaçınılmaz olacaktır.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html