BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Nato sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Nato sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

8 Şubat 2018 Perşembe

NATO: Türkiye'nin iyi gün müttefiki

Tamer Ashraf
NATO, bugün Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı güvenlik tehditlerinde ya Türkiye’ye doğrudan destek sağlamıyor ya da gecikmiş adımlar atmak suretiyle Türkiye’nin ulusal güvenliğinin altını oyuyor.
Türkiye’nin 1952 yılındaki NATO üyeliği, Ankara’nın güvenlik ve dış politikası açısından sadece Sovyetler Birliği’nin yayılmacı tehditlerine karşı alternatif bir güvence olarak görülmemişti. Bu üyelik aynı zamanda, Türkiye’nin “Batılı kimliğini” ve dış politikasını onaylayan bir mekanizma işlevi de görmüştü. Daha açık bir ifadeyle NATO üyeliği, Türkiye’nin “Batıcı” dış politikasının kurumsal olarak taçlandırılması ve tasdik edilmesi anlamına geliyordu. Üyeliğin üzerinden 65 yıl geçti; fakat ittifakın özellikle Türkiye ile ilişkilerinde hâlâ izaha muhtaç bir zayıflık söz konusu. Türkiye’nin güvenlik mimarisinin en önemli sütunlarından birini oluşturması gereken NATO, bugün Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı güvenlik tehditlerinde ya Türkiye’ye doğrudan destek sağlamıyor ya da gecikmiş adımlar atmak suretiyle Türkiye’nin ulusal güvenliğinin altını oyuyor.
Bu durum konjonktürel ölçekte yaşanan geçici bir durum olmaktan ziyade, tarihsel olarak yapısal bir soruna işaret ediyor. Kuruluşundan bugüne, Türkiye’nin ittifak üyeliğinden kaynaklanan tüm sorumluluklarını yerine getirmesine rağmen, NATO’nun Türkiye’nin güvenlik önceliklerini ya dikkate almadığı ya da ittifakın açık sorumluluk alanında olmasına rağmen, Türkiye’nin güvenliği söz konusu olduğunda isteksiz davrandığı gözlemleniyor.
Her ne kadar NATO anlaşmasının ittifak içi dayanışmayı tanımlayan 5. maddesiyle “Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da, içlerinden birine veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği” ortaya konulsa ve bu bağlamda saldırıya uğrayan tarafa yardımda bulunulacağı ifade edilse de, Türkiye söz konusu olduğunda bu madde genellikle göz ardı ediliyor. Yine benzer şekilde, tarafların Avrupa ya da Kuzey Amerika’daki topraklarına ve Türkiye topraklarına yapılacak her türlü saldırının tüm üye devletlere yapılmış bir saldırı olarak kabul edileceği ittifakın 6. maddesiyle kayıt altına alınmış olsa da, ittifak üyeleri Türkiye’ye karşı yükümlülüklerini sınırlı bir coğrafi alan üzerinden tanımlamayı tercih etti.
İttifak anlaşmasının yukarıda anılan ilgili yükümlülükleri dikkate alındığında, Türkiye’nin NATO’yla ilişkilerinde Batılı müttefiklerinin çekingen davrandığı uzunca bir tarih söz konusu. Bu tarihsel seyir içinde NATO’nun öncelikleri, stratejik konsept ve tehdit algısındaki değişimler, NATO üyesi ülkeler arasında belirlenen askeri görev ve ilişkilerin paylaşımı, örgütün coğrafi odağı ve harekat alanındaki değişimler ve dönüşümler de hesaba katılarak dikkatli bir analiz yapıldığında, karşımıza işbirliği ve ortaklıktan ziyade, birçok krizin yer aldığı bir olaylar manzumesi çıkıyor. Bütün bu süre zarfında Türkiye NATO içinde kendi “özerkliğini” koruyan bir ülke olarak değil, genel olarak Washington ve Brüksel’de alınan kararlara uymak zorunda olan “pasif” bir ortak olarak hesaba katıldı.
İttifakın kurulduğu ilk yıllarda, kalabalık ordusuyla ve “askerlerinin ucuzluğuyla” “maliyet” bakımından ele alınan Türkiye, coğrafi konumuyla da jeopolitik bir değer olarak Sovyet yayılmacılığı karşısında “dış çevreyi” koruyan bir ön hat olarak konumlandırılmıştı. Stratejik önceliğin, kalabalık orduların Sovyetleri ön hatta belli bir süre “tutma” işlevinden caydırıcılık eksenine doğru kaydığı dönemde ise Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla, Sovyetlere karşı nükleer bir savaşta “reaksiyon süresini kısaltan” jeopolitik bir ülke olarak ele alınmıştı. 1962’deki Küba füze kriziyle birlikte, daha önceden Türkiye’ye yerleştirilen Jupiter füzelerinin çekilme kararının verilmesi, belki de NATO ile Türkiye arasındaki en öneli krizlerden biri olarak tarihe geçmiştir.
İttifakın ortak güvenlik sorumluluğunu yerine getirmemesi bununla da sınırlı kalmaz. Bu durumun en somut örneklerinden birini, 1964’te yaşanan “Johnson mektubu” krizi oluşturur. Terör durumu karşısında müdahale hakkını kullanmak isteyen Türkiye, karşısında ABD Başkanı Johnson’ın Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği mektubu bulur: “Amerikan yardımı olarak verilen silahların NATO misyonu dışında kullanılamayacağını” vurgulayan mektupta “Sovyetler Birliği’nin müdahalesi durumunda ABD’nin ve diğer müttefiklerin 5. maddede yer alan ortak savunma prensibiyle hareket etmeyebilecekleri” söylenmektedir. Temmuz 1974’te “garantör” devleti olmasından doğan haklarını kullanarak Kıbrıs’a askeri olarak müdahale eden Türkiye, diğer bir NATO müttefiki olan ABD’nin 1975-78 yılları arasında askeri silah ambargosuna maruz kalır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesi NATO’nun önceliklerinde stratejik düzeyde bir dönüşüme sebep olsa ve Türkiye’nin jeopolitik önemi ittifakın ortak çıkarları açısından hayati bir öneme sahip olsa da, bu dönemin ilk on yılında, Türkiye’nin güvenliğine yönelik işlevsiz kılınan bir durum söz konusudur: Türkiye bütün imkanları ve askeri kapasitesi ile ittifakın bütün askeri misyonlarına ve stratejik önceliklerine katkı sunmaya çalışırken, NATO müttefikleri arasında, güvenlik meselelerine yaklaşımlarındaki önemli yapısal sorunlardan kaynaklanan görüş farklılıkların ortadan kalkmadığı söylenebilir. Ortadoğu merkezli güvenlik sorunlarının, bu anlamda ittifakın Türkiye konusundaki isteksizliğini test eden çarpıcı misaller oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Irak’ın Kuveyt’i işgali ile başlayan Soğuk Savaş sonrası Ortadoğu denkleminde, güvenlik çevresinde yaşanan değişim ve artan riskler karşısında ittifak üyelerinden talepte bulunan Türkiye, bu isteğinin acil karşılanması konusunda da hayal kırıklığına uğramıştı. NATO (özellikle de ittifakın Batı Avrupalı üyeleri) Ortadoğu’nun NATO’nun harekat alanı dışında kaldığını öne sürerek 5. madde ile üstlendikleri sorumlulukları karşılama konusunda isteksiz davranmış, Türkiye’nin acil isteği ancak 1991 yılında hayata geçirilebilmişti. Fakat “alan dışılık” tartışmasını 1999 yılında Kosova müdahalesinde uygularken Türkiye hava operasyonlarına ciddi bir destek sağlamıştı.
Türkiye benzer bir hayal kırıklığını, 2003 yılında ABD’nin Irak işgali sırasında yaşamıştı. Artan risk ve tehditler karşısında NATO’dan 4. maddesini hayata geçirmesini resmen talep eden Türkiye karşısında üye ülkeler, Türkiye’ye yönelik hükümleri ABD’nin Irak’ı işgal planının uluslararası hukuka uygunsuzluğunu gerekçe göstererek işletmemişlerdi. Dolayısıyla, Türkiye’nin 4. madde bağlamında talepte bulunduğu istişare toplantısı da gerçekleşmemişti.
Bütün bu örnekler, Türkiye’nin NATO’dan talep ettiği hava savunma sistemleri konusu da eklendiğinde, İttifak’ın Türkiye’nin güvenliği konusunda hiç de cömert olmadığını gösteriyor.
İttifak Türkiye’ye yönelik sorumluluklarını yerine getirme konusunda isteksiz ya da geç davranırken Türkiye kendi güvenlik sorunlarını kendi başına halletmeye çalışmış, diğer yandan ise NATO’nun ilgi alanına aldığı krizlerde en çok askeri katkıda bulunan ülkelerden birisi olmuştur. Bosna, Kosova, Makedonya, Afganistan ve Libya’da icra edilen NATO harekâtlarında Türkiye hep ön sırada yer almıştır. Bu krizlerden en önemlisi, kuşkusuz Afganistan’da 2001 sonrası yaşanan istikrarsızlıktır. Türkiye Kabil gibi en çok sorun yaşanan şehir ve bölgelerde komutayı üstlenme konusunda tereddüt dahi etmemiştir.

NATO’suz bir terörle mücadele

NATO’nun Türkiye’ye yönelik isteksizliğinin belki de izaha muhtaç en önemli yanlarından birini, terörizmle mücadele konusu oluşturuyor. Türkiye’nin terörle mücadelesi, NATO ittifak sistemi içinde en çok yalnız bırakıldığı alanların başında geliyor. Türkiye’nin “uluslararası terörle mücadele rejiminin” oluşturulmasında kurumsal ve pratik düzeylerde katkı sağlarken, İttifak, Türkiye’nin terörle mücadelesine katkı sağlamak şöyle dursun, Türkiye’nin mücadelesine engel olan bir politika benimsiyor. Kıbrıs’ta yaşanan teröre karşı müdahalede Türkiye’ye yönelik Amerikan ambargosunda sessiz kalan NATO, Ermeni terör örgütü ASALA’nın NATO üyesi ülkelerde Türk diplomatlara karşı gerçekleştirdiği terör saldırılarında da etkisiz kalmıştı.
11 Eylül sonrası uluslararası terörizmle mücadeleyi “İslami terörizm” kavramsallaştırmasıyla tek bir boyuta indirgeyen (başta ABD olmak üzere) NATO’nun Batı Avrupalı üyeleri, Türkiye DEAŞ tehdidiyle karşıya kaldığında, ABD’ye Afganistan’da sağlanan ayrıcalığı, terörden en çok etkilenmiş Türkiye’ye sağlama konusunda da isteksiz davranmıştı. Öyle ki 2016 yılında Türkiye’nin DEAŞ ile mücadele bağlamında hayata geçirdiği Fırat Kalkanı harekatında, Türkiye’nin de içinde yer aldığı DEAŞ karşıtı koalisyon güçleri (ki bir çoğu NATO üyesi ülkelerden oluşmaktadır) hava desteğini dahi minimize etmeyi tercih etmişti.
PKK terörüyle mücadelede ise NATO, PKK’yı terör örgütü olarak tanımanın ötesinde ciddi sayılabilecek bir destekten Türkiye’yi yoksun bırakıyor. PKK’nın Suriye kolu olan YPG’nin (ABD başta olmak üzere) NATO üyeleri tarafından DEAŞ ile mücadele bağlamında “yerel partner” olarak görülmesi, İttifakın zayıflığının ve isteksizliğinin en çarpıcı örneğini oluşturuyor. ABD ve NATO üyesi diğer ülkelerin YPG’ye verdiği silah desteğin, PKK’nın Türkiye’ye karşı yürüttüğü terör eylemlerinde büyük bir etkisi söz konusu. Bununla birlikte, daha çarpıcı olan ise PKK’nın NATO üyesi ülkelerde devam eden aktivitelerinin normalleştirilmesi, meşrulaştırılması, hatta kurumsallaştırılmasına yönelik adımlar atılmasıdır. EUROPOL’un geçtiğimiz yıl yayınladığı yıllık terörizm raporunda, PKK’nın NATO üyesi Avrupa ülkelerinde topladığı para miktarı 513 milyon dolara ulaşmıştır. Bu rakam sadece tespit edilebileni yansıtmaktadır. Bu, NATO’nun terörizmin finansmanın engellenmesi konusunda ortaya koyduğu taahhüdü bile, Türkiye söz konusu olunca hayata geçirme konusunda nasıl isteksiz davrandığının göstergesi niteliğindedir.
Türkiye’nin YPG/PKK terör tehdidi nedeniyle hayata geçirdiği askeri stratejinin bir parçasını teşkil eden Zeytin Dalı harekatına yönelik NATO desteğinin söylem düzeyinde kalması, NATO-Türkiye ilişkilerini daha da sorgulanır yeni bir boyuta taşıyor. Türkiye’nin, Suriye başta olmak üzere geniş bir coğrafyada sahip olduğu “önleyici güvenlik” anlayışı, bundan sonra Türkiye’yi askeri olarak daha aktif olacağı bir döneme taşıyor. Türkiye’nin bu yeni “askeri aktivizmi” NATO’nun, savaşın değişen karakteri bağlamında geliştirmeye çalıştığı yeni stratejisi karşısında bir örnek teşkil edebilir. Bu örneğin ittifakın ortak çıkarlarına dönüştürülebilmesinde bir katkı sağlaması, ancak ve ancak ittifakın (Türkiye söz konusu olunca da) anlaşmadan kaynaklanan yükümlülüklerini tam anlamıyla yerine getirmesiyle mümkün olabilir.
[Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Ortadoğu Araştırmaları Merkezi öğretim üyesi olan Doç. Dr. Murat Yeşiltaş SETA Güvenlik Araştırmaları direktörüdür]

20 Kasım 2017 Pazartesi

NATO'NUN YAPTIĞI HATA DEĞİL AÇIK BİR OPERASYONDUR

Tamer Ashraf
NATO'nun 8-17 Kasım 2017 tarihlerinde Norveç'te düzenlediği bir masa başı tatbikatı sırasında Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk'ün düşman kampta yer alan isimler arasında ve mevcut Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın da düşmanla işbirliği yapan isimler arasında gösterilmesi tam bir rezalet örneği oldu.
NATO gibi kuruluşu oldukça eski bir teşkilatın, ilgilendiği son derece önemli ve stratejik meseleler dikkate alındığında bu durumun bir hatadan kaynaklanmasının söz konusu olamayacağını ifade etmek gerekir.
Dolayısıyla başta NATO Genel Sekreteri Stoltenberg olmak üzere, Norveç makamlarının da özürlerini iletmesinin, ülkemize karşı yapılan ayıbı örtmesi yahut unutturması gibi bir durumun söz konusu olmadığını en başından belirtmeliyiz.
Ortada bulunan gerçeklik, ülkemize karşı yapılan kasti bir girişimin olduğunu her yönüyle gözler önüne seriyor.
NATO, kendi bünyesindeki üye ülkelerle küresel sistem içerisindeki tüm gelişmeleri askeri stratejik pencereden değerlendirmekte mahir bir yapılanmayken, ittifakın en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye konusunda böylesi bir uygulamanın daha açık bir tabirle operasyonun neden yapıldığı üzerinde düşünmek gerekir.
Evvela ilk ve kurucu Cumhurbaşkanımızla beraber, mevcut Cumhurbaşkanımızın isimlerinin aynı anda düşman saflarında gösterilmesi, Türkiye'nin hepten NATO tarafından stratejik düzeyde hedef alındığını gösteriyor.
Aynı anda iki ismin birden hedef seçilmesi, Türkiye'deki tüm toplum kesimlerinin tepkisini çekecek bir sonuç doğurmuştur.
Tatbikat esnasında yapılanın bir hata olmadığı üzerinden düşünürsek, ortaya çıkan sonuç Türkiye ile NATO arasındaki güven bağının tümden ortadan kaldırılmak istendiği sonucunu ortaya çıkarmaktadır.
Özellikle 15 Temmuz FETÖ merkezli gerçekleştirilen askeri darbe girişimi de beraberinde düşünüldüğünde NATO'nun Türk toplumu nezdindeki konumunun, yapılan son saygısızlıkla beraber daha fazla sorgulanmasının kaçınılmaz hale gelmesinin böylesi bir operasyonda hesaplanmamış olması söz konusu dahi olamaz.
Bu çerçevede yapılan ya NATO merkezli bir gözdağı girişimidir ya da Türkiye'nin NATO'da bulunmasını istemeyen diğer bir kesimin NATO içerisine sızarak yaptığı bir operasyondur.
Bir süredir Türkiye'nin kendi hava savunma sistemini bağımsız olarak oluşturma çabaları çerçevesinde, Rusya'dan almak istediği S-400 füzelerinin gerek ABD, gerekse NATO çerçevesinde rahatsızlık uyandırdığı biliniyordu.
Buna paralel olarak ABD, Almanya ve Yunanistan'ın, NATO üyeliklerine açıktan atıf yaparak geride kalan haftalarda Girit adası çevresinde Patriot ve Stinger füzeleriyle "Potansiyel rakipleri caydırmak" ve "Tartışmalı bölgelerde savaşmaya hazır olmak" için ortak tatbikat yapmaları, tatbikattaki hedef ülkenin Türkiye olduğu kuşkusunu uyandırmıştı.
Zira tartışmalı bölge olarak sunulan alanın Ege'deki adaların bulunduğu bölgeyi kapsaması, Türkiye'nin aynı anda tatbikatı icra eden üç ülkeyle kendisine has sorunları bulunması da bu kuşkuyu güçlendirmiştir.
Diğer yandan S-400 füzelerinin alımı konusunda konuşan ABD Hava Kuvvetleri Müsteşar Yardımcısı Heidi Grant'ın da, Norveç'teki NATO tatbikatının sürdüğü günlerde, Türkiye'nin S-400'leri alması karşısında son nesil F-35 bombardıman uçaklarını almasının engelleneceğini söylemesi, zamanlama itibarıyla manidar olan bir başka önemli gelişme olmuştur.
Anlaşılan o ki NATO'nun Norveç'teki toplantısında Türkiye'nin, böyle giderse ittifak içerisinde istenmediği ve dahası düşman ülke sınıfında değerlendirileceği ilk kez somut olarak ilan edilmiştir.
NATO'nun kendi şartları gereğince, ittifaka üye olan bir ülkenin, kendi isteği dışında ittifaktan ayrılması gibi bir durum söz konusu olmadığından, Türkiye'nin özellikle son bir yıldır izlediği bağımsız politikanın NATO nezdinde rahatsızlık uyandırdığı açıktır.
Görünen tabloda var olan gerçeklik Türkiye'nin, NATO'dan ayrılmaya zorlanmasına yönelik atılan adımlardan başka bir sonucu işaret etmemektedir.
Meselenin özüne bakıldığında ise NATO'nun mevcut koşullarda Türkiye'nin güvenliğine ne gibi katkılarının olduğudur.
Suriye'de yaşanan krizden en çok etkilenen ülkenin Türkiye olduğu açıkken, Türkiye'nin savunmasına yönelik, ittifakın kendi hukukundan doğan savunma desteğini esirgeyen NATO'nun, 15 Temmuz'daki rolünün ortaya çıkmış olması ve yine yıllardan bu yana Ege Denizi'ndeki gelişmelerde Yunanistan'dan yana tutum sergilemesi, Türkiye'nin güvenliğine katkıdan çok zarar verdiği sonuncunu doğurmaktadır.
Türkiye yarım asrı geçen süre boyunca NATO'nun en güçlü üyelerinden birisi olarak üzerine düşen her sorumluluğu yerine getirmişken, son yıllarda NATO'nun Türkiye aleyhine olacak adımları atması elbette ittifakı bizim nazarımızda haklı olarak tartışmalı hale getirmiştir.
Soğu Savaşı Batı bloku kazanmışsa, bunda Türkiye'nin asla yadsınamayacak büyük rolünün ve potansiyelinin olduğunu sanırım herkes kabul eder.
Ancak şimdiki şartlar artık eski düzenden çok daha farklı hale gelmişken Türkiye'nin önünde bulunan yegâne yolun her alanda "tam bağımsız" bir kudrete ulaşması gerekliliğini karşımıza getiriyor.
Dünya aradan geçen her gün biraz daha düzensiz bir hale doğru sürükleniyor.
Bu durumda alışılageldik yaklaşımların ve aynı şekilde ittifak ilişkilerinin de sorgulanır hatta zorunluluklar gereğince sonlandırılır hale geldiği, yahut kısa bir süre sonra gelmek durumunda kalacağı bir dönemin içerisinde bulunuyoruz.
Böylesine kaygan zeminde ve belirsizliklerin arttığı bir dönemde kazananlar ise kuşkusuz ki tam bağımsızlık noktasında en ileriye gidebilen ülkeler olacak.
Zira ekonomiden tutun harp sanayine, tarımdan alın ilaç sektörüne varıncaya kadar hemen her alanda kendi ihtiyaçlarını mümkün olan en üst seviyede karşılayabilecek olan ülkeler, olası bir kriz halinde ayakta kalmayı başarabileceklerdir.
Türkiye'nin bu durumdan ibret alması, siyasi yönden yaşanan ve çağın şartlarına uygun hale getirilmeye gayret gösterilen yönetim sistemi çabalarıyla beraber, üretim kanallarımızı artırmamız artık her yönden zaruri bir hal almıştır.
Son olarak unutulmasın ki Türkiye NATO ile doğmamış, NATO ile var olmamış bir ülkedir.
Kendi yolumuzu kendimizin çizeceği bir potansiyele sahip olduğumuz ortadadır ve NATO tarafından bize karşı sergilenmeye başlayan, kabulü mümkün olmayan ayıplarla dolu tutumun esasında da zaten bu gerçeği bilmeleri ve anlamış olmaları yatıyor.

16 Temmuz 2018 Pazartesi

NATO'da ABD-AB gerilimi ve Türkiye'nin konumu

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


ABD Başkanı Donald Trump’ın dış politikada son dönemde attığı adımlar uluslararası sistemde derin kırılmalara yol açtı. Bu durum kendisini Transatlantik ilişkilerde de gösterdi ve Atlantik düzeninin sona erdiği ile ilgili yorumlar arttı. ABD ve Avrupa arasında yaşanan ve giderek daha tehlikeli bir hal alan bu kırılma, geçen hafta gerçekleşen NATO zirvesinde de devam etti.
Ancak bu durum son NATO zirvesine özgü değil zira bir önceki NATO buluşması da benzer gelişmelere sahne olmuştu. Trump, önceki zirvede de ittifakın üyelere düşen mali yükleri eşit şekilde paylaşması gerektiğinden bahsetmiş ve bu konuda özellikle Washington-Berlin hattında yaşanan gerilim zirveye damgasını vurmuştu. Aradan geçen zamana rağmen Trump tavrını değiştirmedi ve NATO’nun geçen haftaki zirvesi de benzer gerilimlere sahne oldu.

Trump neden NATO üyeleriyle gerilim yaşıyor?

Trump, yönetime geldiği ilk günden beri ABD'nin çıkarlarını savunma iddiasıyla içine kapanma stratejisi benimsedi. Daha açık bir ifadeyle Trump, “Önce Amerika” söylemiyle çıktığı yola ülkesini yalnızlaştırarak devam etti. Beyaz Saray bu yaklaşımla, ABD’nin ekonomik göstergelerini düzeltmeyi amaçlamıştı. Trump’ın bu politikasının temelinde ise Obama döneminde kabul edilen ve yeniden mevzilenmeye dayanan 'grand strateji' bulunuyor. Bu anlamda Beyaz Saray’ın yayınladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, Başkanlık Kararnameleri ve Başkanlık Çalışma Direktifleri gibi politika göstergeleri Amerika’nın giderek uluslararası ittifaklardan uzaklaşması gerektiğini söylüyordu.
Trump’ın yeniden mevzilenmeyi revize ederek uyguladığı grand stratejisi NATO gibi ittifakların ABD’ye olan ekonomik maliyetlerine odaklanıyor. Öyle ki ABD Başkanı için büyük ittifaklar yerine bölgesel güç dengelerine dayalı çıkarlarını koruma politikası daha anlamlı. Bu nedenle Trump, NATO’ya karşı söylemlerini gün geçtikçe sertleştirdi ve giderek artan bir ses tonuyla ittifakın eşit ve adaletli bir şekilde ekonomik yükü paylaşması gerektiğini savundu. Dolayısıyla ABD, NATO’nun en güçlü ülkesi olarak ittifakı yeniden dizayn etmek istiyor ve üyelerin bu durumu kabul etmesini bekliyordu. Ancak AB, bu yeni NATO görüşüne karşı çıktı ve ipler gerilmeye devam etti.

AB’nin NATO’dan beklentisi

AB, NATO’nun temel misyonunu önce Sovyetler Birliği sonra da Rusya’ya karşı bir koruma kalkanı olarak görmüştü. Bu bağlamda AB açısından NATO, hayati önem taşıyor. Nitekim Trump’ın ittifakın bu hayati durumunu bilerek attığı sert adımlar AB’de geniş yankı buldu. Bu yankıların en öndeki temsilcisi ise Almanya’ydı ve Trump-Merkel gerilimi ABD-AB gerilimine dönüştü. AB, üzerindeki baskıyı azaltmak için ABD’ye alternatif kartlar gösterdi. Bu kartların ilki Avrupa Ordusu (PESCO)’ydu. Avrupa Ordusu yeni bir girişim olmasa da Trump’ın NATO üzerindeki baskısını azaltma ihtimali taşıyordu. Özellikle Almanya, bu kartı kullanmaya çalışarak NATO yoksa AB içinde biz varız mesajı verdi.
Almanya öncülüğündeki AB, Trump’a karşı birleşmeye çalışsa da tam anlamıyla başarılı olamadı. Zira Trump, Macron görüşmesiyle ön alıcı bir hamle yapmış ve AB içi dengeleri doğru okumuştu. Ayrıca NATO zirvesinden önce ABD Savunma Bakanı Mattis, İngiltere’deki mevkidaşına mektup yazarak ortak hareket etmelerinin önemine dikkat çekmişti. Tüm bu tabloya ek olarak, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton Putin’le görüşmüş ve Avrupa’ya karşı en önemli kart olabilecek Rus tehdidine karşı Washington-Moskova hattını yakınlaştırıcı bir diplomatik hamle yapmıştı. Söz konusu gelişmelere yönelik Avrupa ise cılız tepkiler verebildi. Sadece Almanya, enerji hamlesiyle Kuzey Akım II (Nord Stream) üzerinden Rusya’yla yakınlaşabileceğini ortaya koymuştu. Keza Berlin-Moskova arasında enerji alanında meydana gelen karşılıklı bağımlılık, ikili ilişkileri olumlu yönde etkilemişti. Almanya bu hamlesiyle, ABD’nin NATO’yu Rusya’ya karşı yegane koruyucu olarak resmetmesinin de önüne geçmeyi düşünmüştü. Ancak Almanya’nın bu planına rağmen AB’nin güvenlik kaygıları tamamen ortadan kalkmadı. Zira Rusya’nın hem Doğu Avrupa’daki etkisi hem de Kafkasya’da artan nüfuzu, AB için tehdit olmayı sürdürüyor. Bu zirvede de söz konusu çekinceler devam etti ve buna mukabil Trump’ın sert tepkilerine karşı AB’nin reaksiyonları zayıf kaldı. Ayrıca ABD Başkanı sadece AB’nin güvenlik kaygıları üzerinden değil aynı zamanda ittifakın en önemli ülkelerinden biri olan Türkiye’yle sıcak bir görüntü vererek zirvede yeni bir pozisyon oluşturdu. Bu pozisyon yakından irdelendiğinde yeni şekillenen dengelere ilişkin ipuçları bulunabilir.

ABD-Avrupa geriliminde Türkiye’nin pozisyonu

Trump-Merkel gerginliğiyle derinleşen Transatlantik krizinde Türkiye’nin pozisyonu merak konusuydu. Özellikle Almanya’nın Türkiye’deki seçimlere müdahale girişimleri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğine yönelik saldırıları Ankara-Berlin arasında ciddi bir kopmaya neden olmuştu. Türkiye açısından ABD cephesi de farklı değildi. Zira, FETÖ, PKK/PYD gibi terör örgütleriyle mücadele sürecinde Trump yönetimiyle yaşanan gerilimlere Hakan Atilla Davası, Brunson meselesi ve F-35 uçaklarının teslimi gibi konular eklenince Ankara-Washington ilişkileri tarihinin belki de en zor dönemine girdi. Bu atmosferde gerçekleşen NATO zirvesine Türkiye, 24 Haziran seçimlerinin ardından güçlü bir şekilde katıldı ve Transatlantik geriliminin çözülmesi adına önemli bir aktör haline geldi. Nitekim uzun süredir devam eden ABD-Almanya gerginliğinde Türkiye, yumuşak dengeleyici (soft balancer) olarak yer aldı. Ankara hem Washington hem de Berlin’le aynı anda sorunlar, açmazlar yaşasa da dış politikada attığı sağlam adımlarla imkanlarını genişletti.
Bu sağlam adımların en önemli örneklerine Suriye’de tanık olundu. Türkiye, Rusya ile birçok konuda mutabakat sağlayarak Suriye iç savaşında ulusal güvenliğine yönelik tehditlere karşı önemli kazanımlar elde etti, terörle mücadelesini kararlılıkla sürdürdü. Bu koşullar, Transatlantik ilişkilerde yaşanan kırılmalara karşı NATO özelinde Türkiye’nin desteğinin belirleyici bir önem kazanmasını sağladı. Bu çerçevede Trump, Erdoğan’a yakın durarak NATO zirvesi boyunca Almanya üzerindeki baskıyı artırmaya çalıştı. Zira Türkiye, NATO’nun en güçlü ülkelerinden biri ve askeri anlamda ittifakın Güney Kanadını koruyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan da AB’nin Türkiye aleyhtarı tutumlarına karşı Trump ile yakın ilişki kurarak NATO’nun oyun kurucu aktörü olduğunu gösterdi. Bu bağlamda NATO zirvesine damga vuran gelişme, gelecek dönemde ittifakın ABD ve Türkiye merkezli bir stratejiyle hareket etme ihtimali olmuştur. Fakat bu ihtimalin gerçekleşmesi için ABD ve NATO’nun Türkiye’nin ulusal güvenlik sorunlarına duyarlı olması ve terörle mücadele sürecinde taşın altına elini koyması gerekiyor. ABD’nin Türkiye’ye yönelik son dönemdeki adımları ise tüm eksiklerine rağmen olumlu yönde. Bunun en dikkat çekici göstergesi, ABD’nin PKK/PYD terörüne karşı savaşan Türkiye’ye Münbiç konusunda verdiği destek oldu. NATO ise son zirvede Türkiye’ye Suriye’den gelebilecek füze tehditleri konusunda koruma sağlanacağını taahhüt etti.

NATO zirvesi sonuç bildirgesi ne söylüyor?



Tüm bu siyasi gelişmelerle arkada bırakılan NATO zirvesinde sonuç olarak, ittifak üyelerinin GSMH oranına göre yüzde 2 oranında mali katkı vermesi, terörle mücadelede ortak hareket, nükleer silahlarla ilgili gelişmelerinin yakın takibi, hızlı harekete geçebilecek bir hazır görev gücü oluşturulması ve Rusya’nın Kırım'daki saldırgan eylemlerini sona erdirmesi gerektiği hususlarında mutabakata varıldı. Bunların yanı sıra Afganistan, Libya gibi ülkelerde yaşanan güvenlik sorunlarına da dikkat çekildi. NATO’nun sonuç bildirgesine bakıldığında Trump’ın beklentilerinin karşılandığı ve AB’nin bu karara uymak zorunda kaldığı söylenebilir. Her ne kadar Rusya tehdidine karşı ortak iradenin sürdürüleceği vurgusu yapılsa da Trump için öncelik maliyet paylaşımı olduğundan zirvenin kazananının Trump olduğunu iddia etmek mümkün.
AB ise zirvede beklediğini elde edemedi. Özellikle Almanya, ABD’nin taleplerini kabul etmek durumunda kaldı. AB’nin bu sonuç bildirgesinden sonra Avrupa Ordusunu kurmak için daha gerçekçi adımlar atarak harekete geçip geçmeyeceği merak konusu. Bunun için Almanya’nın Fransa’yla ortak hareket etme zorunluluğu var. Aksi halde, yani Fransa’nın dahil olmadığı bir savunma gücünün kurulamayacağı açık. Ayrıca vurgulamak gerekir ki AB kendi ordusunu kurmayı istese de ABD’nin en fazla askeri Almanya’da bulunuyor. Bu nedenle Almanya’nın Fransa ile anlaşması, AB üyelerini ikna etmesi, Brexit sonrası ayrışan İngiltere’yi bu sürece dahil etmesi ve en önemlisi NATO bünyesinden savunma temelini ayrıştırması gerekecek. Bu sürecin kolay olmayacağı ise aşikar.
AB Konseyi Başkanı Tusk'tan ticaret savaşının önlenmesi için çağrı
AB Konseyi Başkanı Tusk, Çin, Rusya ve ABD arasındaki ticaret savaşının önlenmesi gerektiğini vurguladı.
Avrupa Birliği (AB) Konseyi Başkanı Donald Tusk, küresel düzene zarar verilmemesi için Çin, Rusya ve ABD'ye, ticaret savaşlarının önlenmesi çağrısında bulundu.
Pekin'de bir zirvede konuşan Tusk, Çin, Rusya ve ABD'den, ticaret savaşlarının önlenmesi, çatışma ve kaos yaşanmaması için Avrupa ile ortak çalışmasını istedi.
Dünya düzeninin değiştiği gerçeğinin farkında olduklarını ve bunu daha iyi hale getirmek için ortak sorumlulukları olduklarını kaydeden Tusk, küresel düzene zarar vermemek için uluslararası ticaret kurallarını yeniden şekillendirmenin Avrupa, Çin, ABD ve Rusya için ortak bir görev olduğunu savundu.
Tusk, kaos ve çatışmadan kaçmak için hala zaman olduğunu belirterek, "Çin'in yanı sıra Trump ve Putin'e de bu sürece katkı sağlamaları için çağrıda bulunuyorum." diye konuştu.
Trump'tan Avrupa Birliği'ne 'düşman' nitelemesi
ABD Başkanı Trump, "Bizim çok düşmanımız var. Ticarette bize yaptıkları konusunda Avrupa Birliği'nin düşman olduğunu düşünüyorum." dedi.
ABD Başkanı Donald Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüşmek üzere gittiği Finlandiya'nın başkenti Helsinki ziyareti öncesinde CBS televizyonunda açıklamalarda bulundu.
Trump, "Bizim çok düşmanımız var. Ticarette bize yaptıkları konusunda Avrupa Birliği'nin (AB) düşman olduğunu düşünüyorum. Şimdi Avrupa Birliği'nden beklemezsiniz ama düşmanlar" şeklinde konuştu.

"Bu onların rekabetçi olduğu anlamına geliyor"

Çin'i, ekonomik olarak Rusya'yı da çeşitli şekillerde "düşman" olarak tanımlayan Trump, "Ama bu onların kötü olduğu anlamına gelmiyor. Hiçbir şey demek değil. Onların rekabetçi olduğu anlamına geliyor." dedi.
Avrupa'yı neden düşman listesinin başına koyduğu sorulması üzerine Trump, Avrupa'yı da diğerleri ile zikrettiğini, Avrupa ülkelerinin ABD'den nemalandığını ancak bu ülkelerin bir çoğunun NATO kapsamında taahhütlerini yerine getirmediğini savundu.
Trump geçen hafta NATO Zirvesi'ne katılmak üzere Belçika'nın başkenti Brüksel'deydi. Daha sonra Londra'ya temaslarda bulunan Trump bugün Helsinki'de Putin ile görüşecek.
'AB, Helsinki Zirvesi'nden endişe duyuyor'
Dış politika uzmanları yarın Helsinki'de gerçekleştirilecek Trump-Putin görüşmesini değerlendirdi. EDAM Başkanı Sinan Ülgen, "AB, Trump'ın Putin ile görüşmesi sonucunda tavizler vermesinden endişe duyuyor."
Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Derneği (EDAM) Başkanı Sinan Ülgen, ABD Başkanı Donald Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in yarın Helsinki'deki ikili görüşmesine ilişkin "AB, Trump'ın Putin ile görüşmesi sonucunda, Baltık bölgesindeki askeri tatbikatların askıya alınması, Avrupa'daki ABD askeri varlığının azaltılması veya Rusya'nın Kırım ilhakının tanınması gibi tavizler vermesinden endişe duyuyor." dedi.
Dış politika uzmanları, ABD Başkanı Trump ve Rusya Devlet Başkanı Putin'in, Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de yarın yapacağı ikili görüşmeyi AA muhabirine değerlendirdi.
Brüksel'deki NATO Zirvesi'nde gazetecilere yaptığı açıklamada, Trump'ın, Helsinki'de ABD seçimlerine Putin'in müdahalesi konusunu da gündeme getireceğini söylemesi, ikili görüşmenin sert geçeceği yorumlarına neden oldu. Bu konuda, Amerika'daki araştırma merkezi Brooking Enstitüsü de bu görüşmede Putin'in kaybedeceğinin olmadığını açıklayan "What Putin wants in Helsinki" adlı bir makale yayımladı. Putin'in NATO'nun açık kapı politikasını durdurma, ABD'nin Batı Avrupa'daki askeri varlığını sona erdirme, Baltık'taki ABD varlığını azaltma, Ukrayna'ya desteğini bitirme, Kırım'ı tanıma ve Rusya'daki Batı'nın ekonomik yaptırımlarını ortadan kaldırma gibi birtakım isteklerinin altı çizilen makalede, Trump'ın Putin'in bu taleplerine yeşil ışık yakabileceği ihtimali vurgulandı.
Bu konuda değerlendirmede bulunan Brooking Enstitüsü Araştırmacısı Dr. Alina Polyakova, "Putin'in bu ikili görüşmedeki önceliği, sunacağı 'diplomatik istek listesini' Trump'a kabul ettirmek olacaktır." diye konuştu.

NATO Zirvesi gölgesinde Trump-Putin görüşmesi



EDAM Başkanı Sinan Ülgen, NATO Liderler Zirvesi sonrasında gerçekleşecek Putin-Trump görüşmesi ile ilgili NATO'nun Avrupa kanadındaki son duruma ilişkin bilgi verdi.
Geçen hafta yapılan NATO Zirvesi'nin sonuç bildirisinde, Rusya'nın artan bir tehdit olarak görüldüğü hususunda ABD'nin de onayıyla ortak bir değerlendirmeye imza atıldığını anlatan Ülgen, şu değerlendirmede bulundu:
"Benim de katıldığım bu NATO Zirvesi'nde gözlemlediğim en büyük endişe; Trump'ın Rusya'ya yönelik benimsenen bu ortak tutumu tehlikeye atıp atmayacağı ile ilgili. Trump'ın Putin ile görüşmesi sonucunda, Moskova'ya taviz olarak görülebilecek adımlar atmasından endişe ediliyor. AB, Trump'ın Putin ile görüşmesi sonucunda, Baltık bölgesindeki askeri tatbikatların askıya alınması, Avrupa'daki ABD askeri varlığının azaltılması veya Rusya'nın Kırım ilhakının tanınması gibi tavizler vermesinden endişe duyuyor."
Ülgen, Trump'un savunma ve güvenlik alanında yarattığı bu belirsizliklerin yanı sıra ABD ile AB arasında ticari ilişkileri de çok daha sorunlu bir atmosfere taşıdığının görüldüğünü belirtti.
ABD'nin AB'ye ticari baskı uygulamak adına belirli ürün gruplarında tarifelerin artırılmasını öngören korumacı bir politika benimsediğinin altını çizen Ülgen, şöyle devam etti:
"AB, ABD'nin ticari yaptırımlarına misillemede bulunarak ABD ürünlerine yeni gümrük vergileri getirdi. Ticari ihtilaf ile ilgili olarak 25 Temmuz'da ABD ile AB arasında bir tur görüşme daha yapılacak. Bu görüşmeden de sonuç alınamazsa, dünya uluslararası ticaret sistemi açısından tehlike olarak görülmesi gereken daha kapsamlı bir ticaret savaşına doğru yol almaya başlayacak."
"ABD'nin Suriye'den çekilmesine yönelik bir hamle gelebilir"
SETA Dış Politika Araştırmacısı Can Acun, Trump ve Putin görüşmesinde ele alınacak önemli meselelerden birisinin de Suriye olacağını belirtti.
ABD basınına yansıyan bazı haberlere göre Trump'ın, Rusya ile gerçekleştireceği bir anlaşma ile askerlerini hızlı bir şekilde çekmeyi hedeflediğini vurgulayan Acun, şunları kaydetti:
"Daha önce yaptığı açıklamalar itibarıyla ABD askerlerinin Suriye'den çekilmesi gerektiğini savunan Trump'ın bu arzusu, Pentagon'un kararlı duruşu ile hayata geçirilememişti. Ancak gelinen noktada Trump'ın Ürdün Kralı Abdullah ile yaptığı görüşmede de bu arzusunu dillendirdiği ifade edilirken, ABD'nin mevcut Suriye politikasında temel önceliklerini, İsrail'in güvenliği ve İran'ın bölgedeki nüfuzunun kırılması oluşturuyor. Eğer Rusya bu bağlamda ABD'nin taleplerini karşılamayı kabul ederse Trump'tan ABD'nin Suriye'den çekilmesine yönelik bir hamle gelebilir."
Rejim ve müttefiklerinin Dera'yı hedef alan askeri harekatına ABD ve Ürdün'ün onay vermesinin de bu anlaşma zemininin güçlü olduğunu gösterir nitelikte olduğunu anlatan Acun, şöyle devam etti:
"Yine İsrail'den de son dönemlerde gelen mesajlarda, Esad rejimi ile bir sorunları olmadığını kayda geçirdiler. İsrail için bölgedeki temel öncelik, İran Devrim Muhafızları, Kudüs güçleri ve Hizbullah'ın kendi sınır hattında ve genel olarak Suriye sathının dışında tutulabilmesi. Bunu sağlayabilecek bir anlaşmanın tarafı olmayı isteyecektir. Ancak ABD'nin askerlerini çekerek Suriye'nin kuzeyinde PYD/YPG angajmanı ile oluşturduğu nüfuz alanından hemen vazgeçip vazgeçemeyeceği ciddi soru işaretleri barındırmaya devam ediyor. ABD Münbiç'ten Erbil'e kadar uzanan nüfuz alanıyla Türkiye'ye baskı kurarken, Rusya ve İran'ın bölgedeki nüfuzlarını da dengeliyordu. ABD'nin 2014 yılından itibaren bu bölgeye yaptığı yatırımlardan hemen vazgeçebilmesi zor görünüyor. Ancak ABD Türkiye ile yürütülen Münbiç mutabakatı gibi bölgesel müttefiklerine daha fazla alan açarak bu bölgeden kademeli bir şekilde çıkabilir. Halihazırda Türkiye'nin Afrin harekatının da ortaya koyduğu şekilde mevcut konjonktürünün ABD adına sürdürülebilir olmadığı görülüyor."
Oxford Üniversitesi St. Antony's College Uluslararası İlişkiler Bölümü Ortadoğu Araştırmacısı Samuel Ramani ise her iki liderin de muhtemelen Suriye'nin kimyasal silah kabiliyetlerini sona erdirme taahhüdünde bulunacaklarını söyledi.
Ramani, "2013'teki Rusya ve ABD arasında Suriye'nin kimyasal silahlarına son vermek için imzalanan anlaşmanın başarılı olup olmadığı konusunun yarınki görüşmede tekrar masaya yatırılması muhtemel." dedi

30 Ekim 2017 Pazartesi

Nihat Genç'ten Akşener'e Veryansın: Kontrat imzaladı!



“Batılılar maddecidir. Meral hanıma dediler ki 'kontrata yazacaksın'. 'Hem NATO'yu hem eşit vatandaşlığı yazacaksın ben burada göreceğim' dediler. Akıllı bir Batılı olsa 'bunu buraya yazdırmayalım milliyetçiler şüphelenmesin' der. Ona rağmen yazdırdılar.”
Ulusal Kanal'da çok tartışma yaratan Nihat Genç ile Veryansın programında Ali Türkşen'in Meral Akşener'i savunurken söylediği sözlere tepki gösteren Genç, Akşener'in İYİ Parti’sinin programında yer alan ifadelerin batı dayatması olduğunu belirtti.Nihat Genç şunları söyledi: Ali Türkşen çıkmış diyor ki 'Bu partinin arkasında ABD var diyenlere...' diyor sayıyor. Kimse 'Bu partinin arkasında ABD var' demiyor. Kendisi yazıyor. Parti programına 'NATO'ya bağlıyız' diye yazmış. Kendin yazmışsın, ben iddia etmiyorum. Bu bir iddia değil, yazmışsın oraya. Bu kadar aptallık olur mu? Parti mi kuracaksınız, ne yaparsanız yapın bana ne!'İki tane NATO var' dedik. Bunları yüzlerine karşı söyledik. Soğuk savaş zamanında bir NATO vardı.
Türkiye'deki bütün sağ partilerin ana kucağı. Ama soğuk savaşın da realitesi.
 Şimdi bu NATO başka NATO. Demireller, Özallar, Kenan Evrenler bağlıydı.
'NATO'YA BAĞLILIK FETÖ'YE BAĞLILIKTIR'
Fakat 15 Temmuz'dan sonra bir NATO geldi. Dedi ki NATO 15 Temmuz'dan sonra 'FETÖ benim ordumdur'. FETÖ'ye sahip çıktı. Şimdi NATO'ya bağlılık demek FETÖ'ye bağlılık demektir. Sende bunu diyorsun. Bizde bir yazar olarak çıktık Akşener hanımın öbürlerini yüzüne karşı 'bunu buraya yazmayın, NATO'ya bağlılık FETÖ'ye bağlılıktır' dedik. Geleneksel kurumlara bağlılık değil ama NATO adını geçirmeyin dedik. Kasıtla koydular. Ne gelmişsin bana artistlik yapıyorsun. Sende kalkmış beni mi döveceksin. Terbiyesiz adama bak. Pazusu büyük adamlardan mı korkacağız...
Sonra Apo'nun dile getirdiği, liberallerin söylediği 'Türkiye'de etnik vatandaşlık' gibi tuhaf anlama çıkan, ayrı bir federasyon kurulmasının önünü açan 'eşit vatandaşlık' diye bir şey. Vatandaşlık ayrı, eşit vatandaşlık ayrı. 30 yıl bunu pişirdiler şimdi programa koydular. Daha program yayınlanmadan 'koymayın' dedik.
TÜRK MİLLİYETÇİSİ DEĞİL MİYDİNİZ?
Siz Türk milliyetçisi değil miydiniz. Batı'nın 30 yıldır Türk milletine dayatması neydi. Bir FETÖ, iki PKK. İkisine de imzanı atmışsın. İttifak haline gelmişsin, bunu söylemeyelim mi. Var orada bizim temiz, düzgün milliyetçi arkadaşlarımız; bir şey dediğimiz yok. Var ama PKK'nın FETÖ'nün kucağına oturduktan sonra ne millilik kalır ne bir şey. Sana 'bu ülkede kuruldun, bu ülkenin partisisin' demezler. Sen başka bir yerde kuruldun demektir. AKP'nin kurulduğu yer gibi bir yer burası. Temiz niyetlerle gittik, yüzlerine söyledik...
“AKŞENER BATI İLE KONTRAT İMZALADI”

Batılılar maddecidir. Meral hanıma dediler ki 'kontrata yazacaksın'. 'Hem NATO'yu hem eşit vatandaşlığı yazacaksın ben burada göreceğim' dediler. Akıllı bir Batılı olsa 'bunu buraya yazdırmayalım milliyetçiler şüphelenmesin' der. Ona rağmen yazdırdılar.Bu dayatmaları AKP getirdi koydu. AKP'nin başladığı ama bitiremediği maddeler. Her şeye başından başlama garantisi veriyor. Zaten bu ülke 30 yıldır PKK'dan ve FETÖ'den çekiyor. NATO, FETÖ'ye 'benim ordum' demiş. NATO'ya 'FETÖ oldukça ben yokum' diyeceksin. 'Ben NATO'ya yine bağlanırım ama ya FETÖ ya ben' demeyecek misin? Sözler verilmiş ittifak yapılmış. Kaynak: Nihat Genç'ten Akşener'e Veryansın: Kontrat imzaladı!

14 Şubat 2018 Çarşamba

TERÖR DESTEKÇİSİ NATO ÜYELERİ

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Hiçbir NATO üyesi Türkiye kadar terör saldırısına maruz kalmadı dedi. Peki Türkiye'ye saldıran terör örgütlerinin arkasında kimler var...

Türkiye'ye içeriden ve dışarıdan saldıran terör örgütlerinin arkasında Türkiye'nin NATO müttefikleri var.
İşte Terör destekçisi NATO üyesi ülkeler

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, “Türkiye'nin meşru güvenlik kaygıları bulunuyor. Hiçbir NATO üyesi Türkiye kadar terör saldırısına maruz kalmadı. Türkiye, bu güvenlik endişelerini çözme hakkına sahiptir ancak bunu orantılı ve ölçülü biçimde yapmalılar.” demiş.
 

Ben, en çok “Hiçbir NATO üyesi Türkiye kadar terör saldırısına maruz kalmadı.” cümlesine takıldım. Cümle çok doğru, peki hangi terör örgütleri Türkiye’ye saldırıyor bir bakalım;

- PKK

- PKK’nın Suriye kanadı PYD-YPG

- FETÖ (Fetullahçı Terör Örgütü)

- DEAŞ

- DHKP-C ve bu örgütlerle işbirliği yapan irili ufaklı diğer terör örgütleri

Teröristi kimler koruyor? 

Peki bu örgütleri hangi ülkeler koruyor?

İlk akla gelenler şunlar;

- Amerika Dirleşik Devletleri; FETÖ’yü ülkesinde koruyor, Suriye’de PKK/YPG’ye hem para hem silah desteği veriyor.

- Almanya: PKK,FETÖ ve DHKP-C’yi koruyor

- Fransa: PKK’yı koruyor

- İngiltere: FETÖ’yü koruyor

- Hollanda: FETÖ, PKK’lı ve DHKP-C’lileri koruyor

- Belçika: PKK, DHKP-C ve FETÖ’yü koruyor.

- Yunanistan:FETÖ üyeleri ile FETÖ’cü darbecileri, PKK ve DHKP’cilileri koruyor.

Atatürk’ü hedef yaptılar 

Peki “demokrasi, hukuk, özgürlük” deyince mangalda kül bırakmayan ama bir yandan Türkiye’ye saldırı üzerine saldırı düzenleyen terör örgütlerini koruyan ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika, Yunanistan gibi ülkeler hangi kuruluşa üye: NATO

Peki NATO’nun amaçlarından birisi, üye ülkelere yönelik bir saldırı olduğunda topyekun karşı koymak değil mi?


İşte Batı’nın da NATO’nun da, Avrupa Birliği için “ikiyüzlülüğü” tam bu noktada ortaya çıkıyor. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg,“Türkiye'nin meşru güvenlik kaygıları bulunuyor” diyor, “Hiçbir NATO üyesi Türkiye kadar terör saldırısına maruz kalmadı.” diyor ama NATO ülkelerine, müttefikimiz Türkiye’ye saldıran terör örgütlerini korumaktan vazgeçin demiyor.

Kendi deyimiyle “Türkiye’nin meşru güvenlik kaygılarının” bizzat NATO üyelerinin tutumundan kaynaklandığını görmüyor. Bırakın Türkiye’nin yanında olmayı, NATO’nun üç ay önce Norveç'te gerçekleştirdiği bir tatbikatta,Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın düşman hedefler olarak tanımlanmadı mı?
 


Neyse ki, Türkiye, kendisine saldıran terör örgütlerini de, onları maşa olarak kullanan “müttefik” elleri de çok net görüyor.

Bilgileri Posta yazarı Nedim Şener köşesinden paylaştı

13 Eylül 2017 Çarşamba

S-400 füze savunma sistemi hakkında bilinmesi gerekenler


BBC Türkçe'de yer alan habere göre, çeşitli kaynaklarda, anlaşmanın toplam maliyetinin 2,5 milyar dolar olarak hesaplandığı belirtiliyor. Sistemin teslim edilmesi halinde, Türkiye, S-400 kullanan ilk NATO üyesi olacak.
ABD, daha önce bu anlaşmadan endişe duyduğunu açıklamıştı.

İşte S-400 füze savunma sistemi hakkında merak edilenler:

S-400 sisteminin teknik özellikleri neler?
Şu anda dünyada kullanımda olan en iyi hava savunma sistemlerinden biri olarak gösterilen S-400, Rusya'nın Soğuk Savaş döneminde geliştirmeye başladığı füze savunma sisteminin dördüncü neslini temsil ediyor.
S-400'ün geliştirilmesine 1993 yılında başlandı. Ancak, özellikle Soğuk Savaş sonrası savunma sanayine uygulanan bütçe kesintileri nedeniyle tamamlanması oldukça uzun zaman aldı ve ancak yeni bir teknoloji olarak değil, eski sistemin devamı olarak geliştirilebildi.
Bu nedenle mevcut sistemde kullanılan teknolojinin yüzde 70 ile 80'i bir önceki model olan S-300'den alındı. Bunlar arasında füze depolama sandıkları, fırlatma rampaları ve radarlar bulunuyor.
Sistemin testlerine 1999 sonunda başlandı ve 2007 yılında faaliyete alındı.
Bu sistem, insanlı ya da insansız her türlü hava aracının yanı sıra hem seyir (cruise) hem de balistik füzeleri imha etme kapasitesine sahip. Azami menzili 400 kilometre, ulaşabildiği en yüksek irtifa da 30 kilometre. Ayrıca, her hedefe iki füze kilitleyerek, eşzamanlı olarak 80 hedefi vurabiliyor.
En fazla 3 bin 500 kilometre uzaklıktan fırlatılan orta menzilli balistik füzeleri imha etme kapasitesine sahip. Sistemin içinde yer alan bir füzenin ağırlığı 1,8 ton, uzunluğu sekiz metre ve çapı da yaklaşık 50 santimetre. Ayrıca 145 kilograma kadar savaş başlığı taşıyabiliyor.

SİSTEM NASIL ÇALIŞIYOR?

Uzun menzilli izleme radarı, havadaki nesneleri takip ediyor ve gelen bilgiyi komuta aracına gönderiyor. Potansiyel hedefler, komuta arasında değerlendiriliyor.
Hedef tanımlandıktan sonra komuta aracı füzenin fırlatılmasına karar veriyor. Fırlatmayla ilgili veriler, hedefe göre en iyi konumda bulunan fırlatma aracına gönderiliyor ve buradan karadan havaya füzeler gönderiliyor. Angajman radarı, füenin hedefine ulaşmasına yardımcı oluyor.

S-400 SİSTEMİ NERELERDE KULLANILIYOR?

S-400 sistemi ilk olarak 2007 yılında başkent Moskova'nın savunulmasında kullanılmak üzere devreye alındı.
Ancak daha sonra, özellikle Rusya'nın uyguladığı dış politikaya paralel olarak, bazı kritik noktalarda da konuşlandırıldı.
Bunların başında Suriye'nin Tartus kentinde bulunan Rus hava üssü geliyor. Rusya, 2015 yılında hem kendi hem de Suriye hükümetine ait donanma ve hava unsurlarını korumak amacıyla S-400 savunma sistemi yerleştirdi.
Moskova yönetimi, Kasım 2016'da Baltık Denizi kıyısında Rusya'ya ait olan ancak anakarayla bağlantısı bulunmayan Kaliningrad'a füze savunma sistemi ve İskender füzeleri konuşlandırdı. O dönem, ABD bu kararı, "Avrupa'yı istikrarsızlaştırmaya dönük bir adım" olarak eleştirdi.

Türkiye'nin Rusya'dan S-400 satın alması mümkün mü?

Economist: Türkiye ve Rusya'nın dostluğu NATO'yu kaygılandırmalı
Rusya'nın ayrıca Ukrayna'dan ilhak ettiği Kırım'da da S-400 savunma sistemi bulunuyor.
Son dönemde Rusya, çeşitli ülkelerle bu füze savunma sistemini satmak üzere anlaşmalar da yapmaya başladı. Rusya, 2015 yılında Çin'e altı tabur, 2016'da da Hindistan'a 6 milyar dolar karşılığında beş tabur satılması konusunda anlaşma imzalandı. Bir tabur, sekiz fırlatıcıdan oluşuyor.

Türkiye'nin Rusya'dan S-400 satın alması mümkün mü?

Economist: Türkiye ve Rusya'nın dostluğu NATO'yu kaygılandırmalı
Rusya'nın ayrıca Ukrayna'dan ilhak ettiği Kırım'da da S-400 savunma sistemi bulunuyor.
Son dönemde Rusya, çeşitli ülkelerle bu füze savunma sistemini satmak üzere anlaşmalar da yapmaya başladı. Rusya, 2015 yılında Çin'e altı tabur, 2016'da da Hindistan'a 6 milyar dolar karşılığında beş tabur satılması konusunda anlaşma imzalandı. Bir tabur, sekiz fırlatıcıdan oluşuyor.
17-09/12/1026786696.jpg

S-400 'Zafer' Füze Sisteminin Künyesi:
Üreticisi: Almaz-Antey silah şirketi
Konuşlandığı Yerler: Moskova, Suriye, Kaliningrad, Kırım
Kullanılmaya BaşlanmaTarihi: 2007
Menzil: 400 kilometre
Hız: Saniyede 4,8 km
Azami Hedef İrtifası: 30 km
Eşzamanlı Takip: 80 hedef
Hedef Türü: Uçak, seyir füzesi, orta menzilli füzeler, İHA ve diğer havadan izleme sistemleri

17-09/12/1806856_7_1505221361vfi7v.jpg

TÜRKİYE NEDEN S-400 SİSTEMİNİ ALMAK İSTİYOR?

Türkiye, uzun bir zamandır kendisine ait bir hava savunma sistemi kurmak istiyor. Bunun için de daha önce çeşitli girişimlerde bulundu.
İlk olarak, 2015 yılında uzun menzilli füze savunma sistemi satın almak için bir ihale açtı. İhaleyi, 3,4 milyar dolar ile Çinli bir şirket kazandı ve şirket aynı zamanda Türkiye'ye teknoloji transfer etmeyi de kabul etti.

Ancak, o dönemde ABD ve NATO'nun tepki gösterdiği bu ihale daha sonra iptal edildi.
İhalenin iptal edilmesinin ardından Türkiye, farklı ülkelerle füze savunma sistemi için görüşmeler yapmaya başladı.
O dönemde ABD savunma şirketi Lockheed Martin ve Avrupa füze ortak girişim grubu MBDA tarafından geliştirilen Orta Menzilli Hava Savunma Sistemi (MEADS) satın alması gündeme geldi. Kasım 2016'da Rusya ile S-400 için görüşmeler yapıldığı açıklandı.
Eski Savunma Bakanı Fikri Işık, Nisan 2017'de yaptığı açıklamada, Türkiye'nin "acilen" hava savunma sistemine ihtiyacı olduğunu ve NATO üyesi olarak öncelikle ittifak içerisinde bu ihtiyacını gidermeye çalıştığını ancak bunun mümkün olmaması üzerine farklı arayışlara gidildiğini söyledi.

17-09/12/_97146316_s400_getty.jpg
Işık, NATO üyesi ülkelerin "mali açıdan etkili bir teklif sunmadıklarını" da ifade etti.
Türkiye'nin ayrıca kendi füze savunma sistemini geliştirme planı da bulunuyor.

Türkiye ile Rusya arasındaki anlaşmanın ayrıntıları hakkında ne biliniyor?

Çeşitli kaynaklarda, söz konusu anlaşmanın toplam maliyetinin 2,5 milyar dolar olabileceği belirtiliyor. Yerli ve yabancı basın organlarında çıkan haberlerde, hava savunma sisteminin balistik ve seyir füzeleri de dahil hem kara hem de havadaki hedefleri yok etme kapasitesine sahip olacağı ifade ediliyor.
Türkiye'nin satın alacağı sistemin 24 batarya ve 96 uzun menzilli füzeden oluşması ve ilk teslimatın da 2019 yılında yapılması bekleniyor.
Türkiye'nin satın almayı planladığı sistem, NATO'nun savunma sistemleriyle uyumlu değil. Ayrıca, NATO, Türkiye'ye uyguladığı savunma alanında bazı kısıtlamalar da uyguluyor.

Bu kısıtlamalar arasında, Türkiye'nin bu tarz füze sistemlerini Ermenistan ve Yunanistan sınırlarına yakın bir noktaya konuşlandırmaması da yer alıyor. Rusya'nın Türkiye'ye bu tarz bir kısıtlama getirmesi ise beklenmiyor.

NATO ve ABD neden bu anlaşmaya tepki gösteriyor?

Şu anda elinde S-400 füze sistemi olan bir NATO üyesi bulunmuyor. Türkiye'ye bu sistemin konuşlandırılması halinde, bu açıdan bir ilk olacak.
Bununla birlikte, Yunanistan'ın elinde bir önceki versiyonu olan yine Rus yapımı S-300 füzeleri var. Yunanistan, bu füzeleri NATO üyesi olmayan Güney Kıbrıs'tan satın almıştı.
ABD ve diğer başka NATO üyeleri, bu anlaşmaya iki açıdan karşı çıkıyor. İlk olarak askeri açıdan, bu sistemin NATO sistemleriyle uyumlu olmayacağı ve bunun da pratikte bazı sıkıntıları beraberinde getirebileceği uyarıları yapıyor.
Uzmanlar, NATO'nun birbirine entegre hava savunma sisteminin bulunduğunu ve Türkiye'nin S-400'ü satın almasının maliyet, nitelik ve teknoloji transferi gibi birçok teknik sorunu beraberinde getirebileceğini ifade ediyor.
17-09/12/_97771648_3085d2f2-c9fc-4abe-9ab9-1f928f428bf5.jpg

NATO UYELERİ

Ayrıca, NATO sistemleriyle ilgili bazı teknik detayların Rusya'nın; Rusya'nın savunma sistemiyle ilgili bazı bilgilerin de NATO'nun eline geçmesinden endişe ediliyor.
Yapılan itirazın ikinci nedenini ise siyasi gerekçeler oluşturuyor. Bu alımın tamamlanması halinde bunun Türkiye'nin NATO ile ilişkilerini yeniden tanımlamak adına attığı bir adım olarak yorumlanabileceği de belirtiliyor.
ABD Savunma Bakanlığı'ndan Ağustos ayında yapılan açıklamada, bu anlaşmadan "endişe duyulduğu" ve NATO müttefiklerinin ittifakı daha ileriye götürecek şeylere yatırım yapmasının beklendiği ifade edilmişti.

20 Kasım 2017 Pazartesi

HAÇLININ ÇOCUKLARI HEP KAYBEDECEK!

Tamer Ashraf
Avrupa ve özellikle ABD müttefikimiz falan değil...
NATO'nun da güvenilecek bir teşkilat olmadığı kaçıncı defadır görülüyor.
Kahpelikleri bir değil, iki değil…
Vazgeçilmez olduklarını sanıyorlar…
Haçlının Bozkurt bakışlı Atatürk'ün zaferinden beri bitmeyen kini, Türk'ü Anadolu'dan atma histerisi açıktan doruğa ulaşmış vaziyette…
12 Eylül'de, 28 Şubat'ta kazandıklarını sanıyorlardı.
Türk milliyetçiliği karşılarına yine dikildi…
MHP lideri Bahçeli, "Teröre net tavır alamayan, mazeret üreten ülkeler bilsin ki; zulme ortak olan potansiyel düşmanlardır" uyarılarını sık sık yapmıştı!
Ayrıca şu ikazlarda da bulunuyordu:
"NATO bugüne kadar herhangi bir yaramıza merhem olmuş değildir. Üstelik Türkiye'ye kurulan tuzaklarda adı sıklıkla geçmiştir. Bilhassa darbeler tarihi incelendiğinde henüz aydınlanmamış çok sayıda iddia ve itham NATO'yu direkt kapsamına almıştır."
Mübalağa değil…
Ülkücü Hareket ve Türkmen Beyi'nin yıllardır süren direnişiyle…
Arap baharı'nın Türkiye ayağı çuvalladı, BOP tökezledi…
"Çocukları 15 Temmuz'da kaybeden" Coni, yine olmadık hileler peşinde…
Ama "Türkiye'nin üyesi olduğu uluslararası ittifaklar, yüzümüze gülerken sırtımıza hançeri saplamak, ayağımıza ve bahtımıza pranga vurmak için çalışmış, çabalamış ve oyun içinde oyun planlamışlardır. Açıkça ifade etmem gerekirse NATO bunlardan birisidir. NATO yıllardır altımızı oymuş, hassasiyetlerimizi kaşımış, siyasal ve toplumsal kaosların kışkırtıcısı, azmettiricisi olmuştur" diyebilen bir Bozkurt yine dikildi karşılarına…
İlk denemeleri askerin başına çuval geçirmekti.
Mukabilinde sessizliği, çözüm süreci hikâyelerini görünce "çocukları FETÖ'nün alçakları"nı devreye soktular.
CIA'in cemaatçi ve liberal solcularla işbirliği aşikâreydi artık…
Türkiye FETÖ alçağı ile mücadele ederken giden ABD büyükelçisi, vize çomağı soktu.
Amerikalı papaz ve konsolosluk görevlisi 2 hainin tutuklanması olay oldu…
Alçak Barzani'nin referandum oyununa çanak tuttular…
Biz "Afrin" dedikçe, ABD, "YPG/PYD" inadındaydı…
Sonunda Erdoğan "IŞİD'le PYD'yi icat eden aynı" diyordu.
Coniler, züzlerce katil IŞİD'linin Rakka'dan çıkışına izin verdi.
ABD'li küstah bir Albay, "Türkiye'nin Afrin'deki PYD/YPG'lileri hedef alması halinde karşısında kendilerini bulacağı" tehdidini bile savurdu...
Yine Devlet Bey, "Terör örgütleriyle NATO'nun ne işi var?" uyarısını yapıyordu!
Peş peşe Türk ve Türkiye düşmanlığı sahnelenir oluverdi.
AB, almamak için fırıldak üzerine fırıldak çeviriyor.
Almanya, Ermeni anıtı dikip iğrenç bir Erdoğan karikatürüne ödül verirken…
Suudi Arabistan ve Lübnan'da yeni bir tezgâh çıktı…
Doların ateşi çıkarıldı, Halkbank hisseleriyle oynanıyor…
ABD'de Zarrab davası çetrefilli hale geldi.
ABD'de Erdoğan'lı, Fethullah'lı dizi televizyonlara sürüldü…
ABD'nin taşeronu NATO için Bahçeli'nin dedikleri bir bir çıktı…
NATO, FETÖ üssü gibiydi.
Rus'un S-400'lerine NATO rest çekerek, Türkiye'yi tehdit etmeye kalktı.
ABD'li Heidi Grant, "Rusya'dan S-400 füze savunma sistemleri satın alması halinde Türkiye'nin NATO teknolojilerine erişiminin kısıtlanacağını ve Türkiye'nin F-35 tipi 5. nesil bombardıman uçaklarını edinme ve kullanma imkânlarına yönelik tedbirler alınacağı" tehdidinde bulunmaya kalktı…
Devlet Bey, yine "Türkiye bağımsız bir ülkedir ve kimden istersek alırız" restiyle hükümete destek verdi.
Norveç'teki NATO tatbikatında kahpelik doruğa çıktı…
Gerçek yüzlerini gösterdiler.
Tam bir Türkiye husumetiydi!
Norveçli bir FETÖ'cü Kürtçü, bile bile Atatürk ve Erdoğan'ı "düşman hedef tahtası" yapmıştı…
Kıyamet koptu!
Türk askeri çekildi.
Erdoğan en sert şeklide cevap verdi.
NATO Genel Sekreteri özür diledi, Norveç özür diledi…
Atatürk ve Erdoğan fotoğrafını seçen alçağın işten atıldığını açıkladılar…
Olan biten Devlet Bey'in deyimiyle "Tamir ve telafisi olmayan bir rezillik"ti…
Biz alttan aldıkça bunların devam edeceği yine ispatlanmıştı…
Edirne'de "sandalyede namaz gösterisi" yapan "NATO'cular"a inat…
Bu korkunç kumpastan çıkışta Türkiye'nin güvencesi…
MHP ve Bahçeli'nin "ittifak"ı Türk milleti üzerine kurulu kirli oyunu bozmak içindir…
Bunu Ülkücü Hareket iyi kavramalıdır!
Devlet Beyin şu sözleri "Türk'ün özgüveni"nin ta kendisidir:
"NATO yokken biz vardık, şayet ve gerekirse biz bu yapının içinde olmazsak da dünyanın sonu değildir."

13 Eylül 2017 Çarşamba

ABD S-400'lü Türkiye'den neden korkuyor?

Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın, Ankara ve Moskova'nın imza aşamasına geldiği S-400 anlaşmasına ABD'nin gösterdiği tavrı değerlendirdi. Türkiye'nin tüm tehditlere açık olmasına rağmen NATO'dan destek görmediğine işaret eden Caşın'a göre ABD'nin itirazları ile Türkiye'nin savunma konusunda öncelikleri çakışır vaziyette.

Başta ABD olmak üzere NATO üyesi ülkelerinin tepkilerine rağmen Türkiye ve Rusya'dan imza aşamasında olan S-400 anlaşmasına ilişkin peş peşe olumlu açıklamalar geliyor. 

Rusya'nın askeri ihracat şirketi Rosoboronexport'un CEO'su Aleksandr Miheyev, Türkiye'yle S-400 füzesi anlaşması üzerinde uzlaşı sağlandığını söylerken Milli Savunma Bakanı Fikri Işık da füze anlaşmasında imza aşamasına gelindiğine vurgu yaptı.

Moskova ve Ankara'nın açıklamaları, ABD Savunma Bakanı James Mattis'in Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemleri satın alımının Türkiye-NATO arasındaki askeri iş birliğini olumsuz etkileyeceği yönündeki açıklamasını takip etti. 

Ancak Romanya, Bulgaristan, Yunanistan ve Almanya başta olmak üzere çeşitli NATO üyesi ülkelerin S-200 ve s-300 gibi füze savunma sistemlerini elinde bulundurmasına karşın ABD'nin Türkiye'nin Rusya'dan yapacağı bu satın almadan neden bu kadar endişe duyduğu halen bir soru işareti.

Üstelik Mattis, S-400'lerin "her türlü hedefe karşı kullanılabileceği" yönünde açıklama yapsa da; Sputnik'e konuşan Özyeğin Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın'a göre bu bilgi teyide muhtaç.

‘TÜRKİYE, BALTIK ÜLKELERİNDEN DAHA MI AZ ÖNEMLİ?'


Bu tür silahların dost-düşman hedef tanıma sistemi olması itibarıyla Mattis'in açıklamalarına mesafeli yaklaştığına işaret eden Caşın, ABD'nin Ankara ve Moskova arasındaki anlaşmaya yönelik tavrını şu sözlerle değerlendirdi:

"Türkiye, NATO'dan hava savunma sistemleri göndermeleri konusunda ricada bulunmuştu. Almanya, Patriot füzelerini siyasi nedenlerden dolayı geri çekerek bu füze sistemlerini siyasal baskı yöntemi olarak kullandı. 

Üstelik yerleştirilen Patriot sistemleri zaten Türkiye'nin tehdit alanlarını kapsamıyordu. Halbuki S-400 maliyet ve operatif harekat yeteneği yönünden bakılırsa S-400 son derece modern bir hava savunma füzesi, 400 kilometre menzilli ve 30 kilometre irtifası var. 

Aynı anda 36 ve gerektiğinde de çift batarya ile 72 hedefe bağlanabiliyor. Bu Türkiye için önemli bir parametre. Amerikan Savunma Bakanı çok iyi tanıdığımız deneyimli bir asker, orgeneral rütbesine sahip. O da bunların eminim farkındadır."

Casın "Amerika, Polonya ve Baltık ülkelerine Patriot füzeleri yerleştiriyor. Bu noktada sorulması gereken tek soru var, o da şu: Acaba, Türkiye NATO içerisinde Polonya'dan ya da diğer ülkelerden daha mı az önemli?" dedi.

‘TÜRKİYE YAKLAŞIK 30 YILDIR CİDDİ TEHDİT ALTINDA'


Türkiye'nin hava savunma sistemleri konusu 1990'lardan bu yana karara bağlayamadığını ve savunma sisteminin yenilenmesinin öncelikli ihtiyaç olduğunu savunan Caşın "Türkiye'nin çok acil şekilde en modern teknoloji ürünü hava savunma füzelerine ihtiyacı olduğu aşikar. 1980-88'deki İran-Irak savaşı esnasında, Irak'ın İran'a füze attığını biliyoruz. Burada kimyasal silah kullanımı da oldu. 

1991 Körfez Savaşı esnasında ve 2003'teki Irak işgalinde Bağdat'ın elindeki füzeleri müessiriyetini gördük; 2003'te Irak işgalinde bunu gördük. Ve 2015 Suriye kriziyle beraber oradaki DEAŞ terör örgütünün attıkları füzeler Türkiye'de vatandaşlarımızı öldürdü. 

Yani Türkiye'nin toprak bütünlüğü ve milli güvenliğine aykırı bir saldırıyla karşı karşıya kaldı. Üçüncüsü İran ve komşu ülkelerdeki balistik füze tehdidi çok çok önemli. Yani hali hazırda İran'daki Şahab füzeleri ve Suriye'nin füzeleri Türkiye'yi tehdit eder durumda. 

Dördüncü husus ise kimyasal silah saldırı tehdidi." ifadelerini kullandı.

Türkiye'nin savunma sistemi anlaşması kapsamında AR-GE ortak üretimini yapmak istediğine işaret eden Caşın "İki önemli nokta var: Birincisi savunma sisteminin aciliyeti; ikincisiyse teknoloji transferinin Türkiye için önemi.

 Bunların Türkiye açısından önemi, 1974 Kıbrıs Harekatı sonrasında Türkiye'ye uygulanan silah ambargosu ve 90lı yıllardan sonra PKK'yla yapılan mücadelede bazı NATO ülkelerinin Türkiye'ye ambargo uygulaması gibi önemli etmenlerle ilişkili" dedi.

‘S-400 NATO'YA ENTEGRE OLAMAZ DİYE BİR ŞEY YOK'

ABD Savunma Bakanı'nın S-400 anlaşması karşıtı sözlerine sert tepki gösteren Caşın " Türkiye egemen ve bağımsız bir devlettir. Eğer NATO müttefiki istediği silah envanterini elde edebilir. Ayrıca Türkiye' sahip olduğu sistemi NATO'ya tahsis eder; sistemden faydalanıp faydalanmamak NATO'nun işidir" diye konuştu.

ABD'nin Türkiye'ye destek vermediği halde karşıt tavır göstermesini eleştiren Caşın "Amerika Patriot'lar için Türkiye'nin koşullarını kabul etmemişti. 

Pekin ile silah anlaşmasına da karşı çıkmıştı. Türkiye bundan sonra yeniden ihaleye çıkmıştı aynı şartları koymuştu ve yine Patriot istediğimiz teknoloji transferini vermemişti" dedi.

S-400'lerin istenildiği takdirde NATO envanterine entegre olabileceğine işaret eden Caşın "Türkiye'nin hava savunması güçlü olursa Amerika'ya zararı değil faydası olur. Bunu Doğu Akdeniz'de gördük. Ama ben şunu soruyorum. 

Neden diğer NATO ülkeleri silahları uyumlu da s-400 uyumsuz olsun? Bu bir kere teknik olarak bana göre doğru değil. Yani her türlü silah sistemi NATO'ya entegre olabilir" diye ekledi.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html