BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Beyaz Saray sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Beyaz Saray sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

26 Ocak 2018 Cuma

ABD’den PKK itirafı!

ABD’den bomba itiraf! Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor! | Son dakika haberleri

Uzun zamandır Türkiye-ABD arasında yaşanan PKK/PYD'ye silah desteği tartışması bu açıklamayla birlikte başka bir boyuta taşınacak. Şimdiye dek hep 'PYD ile işbirliği yapıyoruz' diyerek bölgedeki PKK'yı yok sayan Amerika adeta içindeki dile getiremediği gerçeği kustu. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert yaptığı açıklamada "Türkiye dikkatini IŞİD’den ayırdı ve bu zamanda PKK’nın peşine düşüyor" diyerek Suriye'de PKK'nın varlığını kabul etti.



Sözcü Heather Nauert, Başkan Donald Trump ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında önceki günkü telefon görüşmesinin ardından Türk tarafının Beyaz Saray’dan farklı açıklama yapmasıyla ilgili olarak, “Bu beni şaşırtmadı. Hem Dışişleri Bakanlığı hem de Beyaz Saray olarak bu açıklamanın (Beyaz Saray açıklaması) arkasındayız” diye konuştu.

Washington'daki Yabancı Basın Merkezi'nde brifing veren Nauert, Trump-Erdoğan görüşmesinin ardından Beyaz Saray ve Türk yetkililerin yaptığı açıklamalardaki farklılığın sorulması üzerine, “Bu beni şaşırtmadı. Başkan, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a karşı net ve sertti. (Dışişleri) Bakan Tillerson da öyleydi, çünkü (Afrin'de) şiddetin artmasından ve bunun Suriye için ne anlama gelebileceği konusundan olağanüstü endişe duyuyoruz. Dolayısıyla Dışişleri Bakanlığı ve aynı zamanda Beyaz Saray olarak bu açıklamanın arkasındayız” diye konuştu.

Nauert, Türkiye'nin Fırat Nehri'nin öte yakasına geçmesinin Amerika için “kırmızı çizgi” oluşturup oluşturmadığı sorusu üzerine de, Suriye'deki angajmanlarının büyük kısmının IŞİD'in yaygın ve halâ tehdit olduğu Fırat Nehri'nin doğusundaki bölgelerde olduğunu söyledi.

Bu bölgelerin ABD ve koalisyon ortaklarının Suriye Demokratik Güçleri'yle (SDG) birlikte çalıştığı yerler olduğunu ifade eden Nauert, bu güçlerin Araplar, Kürtler, Hıristiyanlar, Türkmenler dahil farklı etnik gruplardan oluştuğuna dikkati çekerek, “IŞİD'in yenilgiye uğratıldıktan sonra geri gelmesini önlemek için onlarla çok sıkı biçimde çalışıyoruz” ifadesini kullandı. Nauert, “İnsanlar ne kadar sevse de kırmızı çizgi ifadesini kullanmayı tercih etmediğini” de söyledi.

Nauert, Suriye'nin kuzeyinde olası bir güvenli bölge oluşturulması konusundaki bir soruyu yanıtlarken de, ABD olarak son zamanlarda Türk hükümetiyle çok sayıda diyaloglarının olduğunu, Trump ve Erdoğan'ın dünkü görüşmesine Tillerson'ın da katıldığını belirtti.

“Çok kararlı ve sert bir görüşmeydi”

Görüşmenin “çok kararlı ve sert” geçtiğini kaydeden Nauert, “Çünkü Afrin'deki durumdan aşırı biçimde kaygılıyız. Herkesin IŞİD'e odaklanmayı sürdürmesi, başka şeylerle dikkatlerini dağıtmaması gerektiğine inanıyoruz” dedi.
Bununla birlikte, Türkiye'nin PKK konusundaki endişelerini anladıklarını ve paylaştıklarını ifade eden Nauert, ABD'nin PKK'yı terör örgütü olarak gördüğüne işaret etti ve Türkiye'nrin önemli bir NATO müttefiki olduğunu vurguladı.
Nauert, Türkiye'nin Afrin'e odaklanmasının dikkatleri IŞİD'den dağıtacağı uyarısını yinelerken, “Sadece ABD değil, koalisyondaki herkes olarak Suriye'de bulunmamızın bütün nedeni, insanların başını kesen, onları çarmıha geren IŞİD'i ortadan kaldırmak. (Türklerle) Bir dizi görüşmelerimiz oldu. Tillerson da Avrupa'da Türk muhatabıyla bir araya geldi, aynı endişeleri aktardı” diye konuştu.

Nauert, Türkiye'yi gerilimi azaltmaya çağırdıkları mesajını da tekrarlayarak, “Bu ciddi bir şey. Bir ülkeye, özellikle de bir NATO ülkesine, ‘gerilimi azalt' çağrısı yaptığımız zaman, bu endişeleri çok ciddiye almalarını ümit ederiz” ifadesini kullandı.

“TÜRKİYE PKK’NIN PEŞİNE DÜŞÜYOR”

Nauert, “Daha önceden çok istikrarlı olarak görülen bir bölgeden şimdi insanların kaçmak zorunda kaldığını görüyoruz. Bu ne kadar utanç verici. Bu ülkenin yaşadıklarını bir düşünün ve şimdi kuzeybatıda yeni bir sorunla karşı karşıyayız çünkü Türkiye dikkatini IŞİD'den ayırdı ve bu zamanda PKK'nın peşine düşüyor. Söylediğim gibi, endişelerimizi paylaşıyoruz ama Suriye'de istikrar istiyoruz. Nihayetinde siyasi bir çözüme ulaşabilmeyi ve insanların evlerine geri dönebilmesini arzuluyoruz” dedi.

Sözcü Nauert, dünkü Beyaz Saray açıklamasındaki, Türk ve Amerikan askerleri arasında çatışma riski doğurabilecek eylemlerden kaçınılması çağrısına atıf yaparak, “Bu da kesinlikle bizim için muazzam bir endişe kaynağı” ifadesini kullandı.

Nauert bir başka soru üzerine, ABD'nin SDG'ye silah teminini Rakka'yı IŞİD'den geri almada kullanmak üzere yaptığını vurgulayarak, “Bunda da başarılı oldular. Bu silahlar belirli bir misyona odaklıydı. Bölgede başka hiçbir gruba herhangi bir şey sağlamıyoruz” diye konuştu.

“OHAL'i sonlandırın” çağrısı

Nauert ayrıca brifingin başında basın özgürlükleriyle ilgili bir açıklamasında Türkiye'deki duruma de değinerek, Türk hükümetini eleştiren gazetecilere yönelik geniş kapsamlı ve yargısız, uzun süreli tutuklamalardan kaygı duyduklarını söyledi.

Nauert, Türkiye'yi OHAL'i sonlandırmaya; ifade özgürlükleri, adil yargılama garantileri, yargı bağımsızlığı, diğer insan hakları ve temel özgürlüklere saygı göstermeye ve OHAL kapsamında “keyfi tutulan gazeteciler ve diğerlerini” serbest bırakmaya çağırdıklarını belirtti.

8 Eylül 2018 Cumartesi

ABD Eski Başkanı Obama'dan, Donald Trump'a Ağır Sözler: Kabadayı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


ABD Başkanı Trump'ın kabadayı gibi davrandığını söyleyen ABD eski Başkanı Obama, "Biz Amerikalılar kabadayılara karşı dururuz. Onları izlemeyiz." dedi.



ABD Başkanı Donald Trump'ın bir kabadayı gibi davrandığını söyleyerek Amerikalıları karşı çıkmaya çağıran ABD eski Başkanı Barack Obama, Trump'ın FBI ve Adalet Bakanlığına sürekli saldırdığına değinerek, "Biz Amerikalılar kabadayılara karşı dururuz. Onları izlemeyiz" dedi


"EVLİLİĞİMİN DEVAMI İÇİN MİCHELLE'E ZAMAN AYIRMALIYDIM"


Illinois Üniversitesinde yaptığı "Demokrasimizin Durumu" programında konuşan eski ABD başkanı Barack Obama, Beyaz Saray'dan ayrıldıktan sonra geçirdiği sessiz dönem için "8 yıllık Beyaz Saray dönemden sonra eğer evliliğimizin devam etmesini istiyorsam biraz Michelle'e zaman ayırmalıydım" demesi gülüşmelere neden oldu.


"KENARDA DURANLAR İÇİN SONUÇLAR ÇOK KÖTÜ OLACAKTIR"


Obama ayrıca bir ABD geleneği olarak eski başkanların sessizce politik sahneden çekildiğini ve kendisinin de bunu yapmak istediğini söyledi. 
Ancak geri dönmek zorunda kaldığını belirten Obama, "Bugün buradayım çünkü bu dönem tarihimizdeki en önemli dönemlerden biri. 
Her ABD vatandaşı kim olduğumuzu ve ne için durduğumuzu belirlemeli" dedi. Risklerin çok yüksek olduğunu ifade eden Obama, "Kenarda duranlar için sonuçlar çok kötü olacaktır" dedi.


"DEMOKRASİYE KARŞI KORKU TRUMP İLE BAŞLAMADI"


ABD Başkanı Donald Trump'ın politikalarına temelden karşı olduğunu bilinen Obama, ABD'de demokrasine karşı olan korkunun Trump ile başlamadığını ifade ederek, "O bir semptom, sebep değil. 
Politikacıların yıllardır oluşturdukları küskünlüğün, geçmişte kalan öfkenin ve korkunun bir göstergesi" dedi. 
Obama ayrıca Amerika'nın ideallere her yaklaştığında değişimden korkan veya ülkenin ayrışmasından fayda sağlayan kişiler tarafından sekteye uğratılmaya çalıştığını anlatarak "Gelecek dönemde bunlardan biri" diye konuştu.


"TRUMP'IN YAPTIKLARI NORMAL DEĞİL"


Trump'ın yönetimi sırasında yaşananları anormal olarak nitelendiren Obama, en son ABD'de ismi açıklamayan bir beyaz Saray çalışanın Trump'ı durdurmaya çalıştıklarını ifade eden yazıya da değinerek, "Bu normal değil. Bu olması gereken kontrol mekanizması değil" diyerek sıra dışı zamanların yaşandığını belirtti.
"Ama iyi haberlerim var" diyen Obama, iki ay içerisinde seçimlerin olduğunu hatırlattı. 
Kötü politikaları durdurmanın tek bir yolu olduğunu söylen Obama, "O da sizsiniz. Siz ve oylarınız" dedi. İnsanların farklı görüşleri olduğunu bunun normal olduğunu söyleyerek kendisinin bir Demokrat olduğunu söyledi. 
Obama seçimlere yaklaşırken Cumhuriyetçilerin ekonomik başarı olarak sunduğu işsizlik rakamlarının, 2015 ve 2016 yılında aynı olduğunu ve kendisinin döneminde yapılanların Trump'a rağmen bu sonuçları ortaya koyduğunu belirtti.


"BİZ AMERİKALILAR KABADAYILARA KARŞI DURURUZ"


Trump'ın bir kabadayı gibi davrandığını söyleyerek Amerikalıları karşı çıkmaya çağıran Obama, Trump'ın FBI ve Adalet Bakanlığına sürekli saldırdığına değinerek, "Biz Amerikalılar kabadayılara karşı dururuz. Onları izlemeyiz" dedi. 
Tüm Amerikalıları "Amerika için en iyi olanı düşünerek" oy kullan
maya çağıran eski Başkan Obama "oturup bir kurtarıcı bekleyemezsiniz. Mükemmel bir adayınız yok diye kenarda duramazsınız. Bu bir rock konseri değil. 
Bir peygambere ihtiyacımız yok. Tüm ihtiyacımız dürüst, çok çalışan, Amerika'yı düşünen kişiler. Demokrasimiz için en büyük tehdit Umursamazlık" dedi. 
Her yeni nesil Amerikalının Amerika'yı bir adım ileri taşıdığını söyleyen Obama, bunu oturup bir şeyler olmasını bekleyerek yapmadıklarını dile getirdi. 
Obama konuşmasını "Değişim gerçekleşir, ümit gerçekleşir. Adillik, adalet, eşitlik ve fırsatlar bizim neslimizin mirası olabilir" diyerek tamamladı. 


Trump, hakkında yazılan isimsiz makale hakkında konuştu


Donald Trump, New York Times'ın isimsiz makalesinde "Trump'a karşı içeriden bir direniş sergilediklerini" yazan kişinin kimliğinin Adalet Bakanlığı tarafından soruşturulması gerektiği söyledi
ABD'nin Montana eyaletinde düzenleyeceği mitinge giderken uçaktan basın mensuplarına açıklamalar yapan ABD Başkanı Trump, gündemdeki yerini koruyan NYT'deki isimsiz makaleyle ilgili eleştirilerini sürdürdü.
Trump, NYT'nin söz konusu makaleyi basmasını "utanç verici" olarak nitelendirdi ve ABD Adalet Bakanı Jeff Sessions'ın makalenin isimsiz yazarı hakkında soruşturma başlatması gerektiğini ifade etti.


ULUSAL GÜVENLİK MESELESİ 


Makaleyi "ulusal güvenlik meselesi" olarak tanımlayan Trump, makaleyi yayımlayan NYT gazetesine karşı nasıl bir adım atacağını ise hala değerlendirdiğini belirtti.
Söz konusu kişinin kimliğini, hangi görevde ne yaptığını ve gazeteye neler verdiğini araştıracaklarını aktaran Trump, üst düzey bir yetkili çıkması halinde bu kişiyi kendisinin katıldığı herhangi bir toplantıda görmek istemediğini söyledi.
Eleştirileri çok önemsemediğine işaret eden Trump, "Ben bunlarla başa çıkarım. Onlara karşı savaşırım, bunu yıllar içinde görmüş olmalısınız." dedi.
Trump ayrıca, gazeteci Bob Woodward'un kendisi hakkında yazdığı kitapla ilgili eleştirilerini de sürdürdü. Trump, kitapta öne sürülen üslubun kendisiyle örtüşmediğini savunarak "Ben öyle konuşmam, beni tanıyorsunuz, o şekilde konuşmam. Kitap tam bir sahtekarlık." dedi.
NYT'de önceki gün "isimsiz" olarak yayımlanan "Trump yönetimi içindeki direnişin bir parçasıyım" başlıklı makaleyi kaleme alan kişinin Trump yönetimindeki üst düzey bir görevli olduğu ileri sürülmüştü.


MAKALEDE ÖNE ÇIKAN KISIMLAR


İmzasız makalede, "Trump'ın tam olarak anlayamadığı şey şu: Kendi yönetimindeki birçok üst düzey görevli, Başkanın gündeminin bazı kısımlarını ve kötü heveslerini bozmak için özenle çalışıyor. Bunu biliyorum çünkü ben de onlardan biriyim." ifadesine yer verilmişti.
Makaleye tepki gösteren Trump, Beyaz Saray’da yaptığı açıklamada, yazıyı "korkak bir makale" olarak nitelemişti. Beyaz Saray Sözcüsü Sarah Sanders da makalenin yazarının derhal istifa etmesi gerektiğini belirtmişti.
Makalenin ardından ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Savunma Bakanı James Mattis ve Trump'ın Özel Kalem Müdürü John Kelly gibi Trump'a yakın birçok isim, makaleyi sert şekilde eleştiren ve metnin kendileri tarafından yazılmadığını savunan açıklamalar yapmıştı.

30 Ocak 2019 Çarşamba

Generallerden sonra yeni ABD dış politikası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Trump yönetimindeki generallerin gitmesi, ABD’de küresel-liberal statükocu dış politika çevrelerinin inanmamızı istediği ‘artık Trump’ı dizginleyecek akil adamlar da yok’ feryadından daha önemli anlamlar taşıyor.

Trump’ın 19 Aralık’ta Amerikan askerlerini Suriye’den çekme kararı, karar momentini aşacak önemli bazı sonuçlar doğurdu. Bu sonuçlardan biri ABD dış politika yapımında generaller sonrası yeni bir döneme girilmiş olmasıdır. Beyaz Saray Genel Sekreteri General John Kelly, Suriye’den çekilme kararına tepki göstererek istifa eden Savunma Bakanı General James Mattis ve en son da ABD’nin bölgedeki en üst düzey bürokratı Brett McGurk’ün yönetimden ayrılması dış politikada yeni bir döneme işaret ediyor. Peki, bundan sonra yeni ABD dış politikası nasıl şekillenecek? Sahada yansımaları ne olacak? Bu yeni süreçte Türkiye’yi bekleyen zorluklar neler? ABD dış politikasında son yıllarda bitmek bilmeyen çelişkili tercihler nasıl izah edebilir?

Yeni ABD dış politikası

İzahı şöyle dursun, anlaşılması dahi zor olan Trump dönemi ABD dış politikasını şekillendiren faktörleri konuşurken ezberlerden uzak durmak ve konuyu iyi etüt etmek gerekiyor. Sıklıkla yapılan hatalardan biri ABD dış politikasının her daim belirli bir jeopolitik mantık ve stratejik hesapla şekillendiği ve karar vericilerin de rasyonel davrandığı varsayımı. Bu önemli bir sorun zira dış politika tercihlerini belirli davranış kalıplarının (büyük strateji, dengeleme, caydırma vb.) içinde değerlendirme refleksi, aktörleri siyasal alanın dışında konumlama yanlışına itebiliyor. Oysa aktörler politik varlıklar ve siyaset üstü/dışı davranma imkânları oldukça sınırlı, çünkü milli çıkar uzun, siyaset kısa vade odaklı bir uğraşı.
Bir örnekle açmak gerekirse, Suriye’de rejim değişikliği adına asker bulundurmak başından beri zaten ABD çıkarlarına uygun gerçekçi ve rasyonel bir seçenek değildi. ABD’yi daha fazla kaygılandırması ve meşgul etmesi gereken başka konular var. ABD hegemonya siyaseti miadını doldurmak üzere. Kendi müttefiklerine bile güven vermiyor. Önünde Çin’in çevrelenmesinden Rusya’nın dizginlenmesine, Çin ile Rusya’nın küresel ittifakına mani olmaya kadar bekleyen bir dizi sorunlar seti var. Üstelik Çin ve Rusya, Venezuela’dan Zimbabve’ye birçok ülkede alternatif küresel müdahale araçları geliştirmiş durumda. Zimbabve’de askeri darbeye zemin hazırlamak, Venezuela’ya ekonomik yatırımlarla yön vermek ABD rakibi iki küresel büyük güç için artık olağan müdahale biçimleri. Geçen yılın aralık ayında Rusya, tartışmaların odağındaki Venezuela’ya uzun menzilli ve nükleer bomba kapasiteli Tu-160 savaş uçaklarını gönderirken, Çin de 17 milyar dolarlık ekonomik yatırımla Venezuela’da küresel rekabeti kızıştırmayı bilmişti. Bu müdahalelere cevaben ABD’li generallerin kontrolündeki Beyaz Saray yönetimi de Rusya ve Çin’i küresel ‘haksız rekabetle’ itham etti, ticaret savaşları ve ambargolarla bu iki ülkeyi hedef tahtası haline getirdi. Peki, o halde generallerin ayrılması ABD’nin büyük güçler arası klasik jeopolitik rekabeti bıraktığı anlamına mı geliyor? Generaller sonrası dönemde Trump yönetimi, hangi şekil ve saiklerle dış politika kararlarını alacak?

Generallerden önce, generallerden Sonra

Trump’ın başkanlığının ilk iki yılı içinde metazori istihdam ettiği ve ABD dış politikasına perde arkasından yön veren kesimlerin başında askeri bürokrasi gelmekteydi. Bu dönemde Trump’ın üst düzey askeri ve sivil bürokrasiye siyasi alan açması onlara gerçekten güvenmesinden değil, bugün bile süregelen kendi insan kaynakları probleminden veya idari kadrosunun yetersizliğinden kaynaklanıyordu. Trump, ‘Washington bataklığı’ diye tasvir ettiği mevcut güvenlik ve dış politika elitlerine savaş açmanın lojistiğini iyi düşünememişti. Sonuçta hedeflerine tezat oluşturacak şekilde komutanlara ve askeri yöneticilere sahada taktikleri uygulama hatta strateji belirlemede fazlasıyla serbestiyet tanımak zorunda kalmıştı. Bu dönemde gelişen temel izlek, Trump’in aykırı söylem ve twitleriyle önce dış politikanın gündemini değiştirmesi, bu aykırı söylemler statükocu elitlerin direnciyle karşılaştığında ise geri adım atmak şeklindeydi. Dolayısıyla bu dönem önceki ABD liberal-hegemonya siyasetinden pek farklı gelişmedi.

Generallerin gitmesi, ABD’de küresel-liberal statükocu dış politika çevrelerinin inanmamızı istediği ‘artık Trump’ı dizginleyecek akil adamlar da yok’ feryadından daha önemli anlamlar taşıyor. Generaller sonrası yeni dönemde başka isimler ön plana çıkmış görünüyor. Özellikle Savunma Bakanı General Mattis’in gitmesiyle eski Kansas vekili Pompeo ve avukat Bolton’un önü daha da açılmış durumda. Trump’ın yönetme ihtirasını ve aykırı gündemini uygulamaya seleflerinden (Mattis, McMaster, Kelly, Tillerson vb.) çok daha fazla özen gösteren isimler (Pompeo, Bolton, Ludlow vb.) kendi özel ajandalarını bırakma pahasına Trump’ın etrafını sarmış bulunuyor. Yeni döneminde (azledilmese en az iki yıl daha) ABD’de hüküm sürmesi beklenen siyaset artık Trump’ın dış politikası.

Bu dönemde Trump’ın yeni güvenlik bürokrasisi marifetiyle nispeten daha bütüncül ve kendi içinde daha az kavgalı bir dış politika yapımı bekleyebiliriz. Başkanla çalışmaya devam etmeleri durumunda Pompeo’nun dini (evanjelik) Bolton’un da ideolojik (milliyetçi) temelli iki sert dış politika dalgası yeni dönemde ön planda olacak. Elbette bu yeni ekip arasında Trump dönemi tipik Beyaz Saray içi taktik kavga ve hamleler devam edebilir. Daha da önemlisi Trump’ın son sözü söyleme iştah ve ısrarı gerek Pompeo gerekse de Bolton üzerinde Demokles’in kılıcı gibi durmaya devam edecektir. Nitekim Pompeo’nun 2020 seçimlerinde Kansas senatörlük yarışına adaylığını koymak istemesi, Trump yönetimiyle arasındaki potansiyel kopuşun varlığını göstermesi açısından da dikkate değer.

Bu şerhle birlikte, askerlerin Beyaz Saray karar mekanizmalarının dışında kalmasıyla ile dış politika yapımında kurumsal-bürokratik sınıfın bıraktığı boşluğu Cumhuriyetçi Parti içi ve dışı (aşırı) sağ yönelimlerin dolduracağı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Generallerin Beyaz Saray'dan ayrılması sadece dış politikada görece vaki rasyonel hesap ve davranış biçimlerinin devreden çıkması anlamına gelmiyor. Bu aynı zamanda ‘Önce Amerika’da ifadesini bulan siyasi/ekonomik milliyetçiliğin dış politikada sahaya inmesi anlamına geliyor.

Yeni dış politika sahada: Venezuela tecrübesi

Venezuela’da yaşanan son gelişmeleri bahsedilen yeni dış politika çerçevesinde değerlendirmek mümkün. Kasım 2018’de Venezuela’yı Latin Amerika’nın ‘3 tiranlığından’ biri olarak mimleyen Bolton ve Pompeo’nun şahin dış politika tercihleri genelde General Mattis ve silah arkadaşlarının engellemelerine takılmaktaydı. Ancak Mattis’in istifasını müteakip ABD’nin Venezuela’da rejimi değiştirmek için açıktan müdahaleye girişmesi, dış politikanın yeni izleğini göstermesi açısından öğretici.
Venezuela, Trump’ın en başından beri hedef tahtasına koyduğu 3 ülkeden biriydi (diğerleri Kuzey Kore ve İran). Trump, başkanlık koltuğuna oturduğu günden hemen bir gün sonra Venezuela ile ilgili brifing talep etmiş, zengin petrol rezervlerinden övgüyle bahsetmişti. Bolton’un ve Pompeo’nun da bu yılın başında Brezilya ve Kolombiya ile birlikte altyapısını itinayla hazırladığı Venezuela’daki malum başkaldırı çağrısı gibi oldukça cüretkâr bu girişimin yönetimdeki generallerin gidişini beklediğinin altını çizmek gerekiyor. Ayrıca, Pompeo şok bir kararla İran-contra skandalının baş aktörlerinden ve El Salvador’da büyük Mozote katliamı sorumlularından biri olduğuna hemen herkesin inandığı Elliot Abrams gibi tehlikeli bir ismi Venezuela’da rejim değişikliğini gerçekleştirmek üzere bizzat görevlendirdi. Bu görevlendirme, generaller sonrası yeni ABD dış politikasının sahada kimler tarafından uygulanacağını göstermesi açısından önemli. Abrams’in dış politika icra heyetine dâhil oluşu, Trump’in etrafını Bolton’un gelişiyle beraber sarmaya başlayan şahin neocon isimlerin etkinliğinin artacağını da gösteriyor. Özetle, Venezuela tecrübesi yeni aykırı dış politikanın koordineli, planlı ve iddialı bir şekilde uygulanacağını gösteriyor ve önümüzdeki dönemde dünya siyasetinde neler yaşanabileceğine dair önemli ipuçları veriyor.

Yeni dönemde Türkiye’yi bekleyen zorluklar

Son dönem Türk-Amerikan ilişkilerini özetleyecek belki de en iyi ifade Henry Kissinger’ın Avrupa ile ilgili sorduğu şu ünlü soruda gizli: "Avrupa’yı aramak istediğimde kimi arayacağım?." Kissinger, küçümsediği Avrupa ortaklığı fikrini zayıflatmak ve Avrupa’nın tek sesle değil çok başlı karar verme potansiyelini eleştirmek için bu soruyu sormuştu. Benzer şekilde Türkiye, izlenen ABD politikaları hakkında kiminle konuşması gerektiği konusunda aynı soruyu sorabilir: "Türkiye derdini kime anlatmalı? Sizde telefon numarası varsa sorun yok, denilen Trump’ın damadına?, Pentagon'a?, Trump ile yıldızı bir türlü barışmayan kariyer diplomatlara?, Trump yönetiminin seçtiği pek çok diplomatı hala atamayan ABD Kongresine?"

Türkiye-ABD ilişkilerinin karşılaştığı bu zorluktan başka bir zorluk da özelde Suriye, genelde Ortadoğu’da ABD’nin hem siyasi hem de kurumsal-bürokratik aktörleriyle aynı anda uğraşmak zorunda kalmasıydı. Generaller sonrası dönemde ise Pentagon'un karar mekanizmalarından görece uzaklaşmasıyla bu ikili kurumsal ve siyasal kıskaçtan biri devre dışı kalmış ve dış politikada belirsizlik nispeten ortadan kalkmış görünüyor. Bunun önemli bir sebebi, ABD yönetiminde yukarda adı geçen grubun ve dini-milliyetçi doktrinin daha fazla alan bulmasıdır. Generaller sonrası dönemde artık Türkiye’nin varoluşsal kaygılarını anlamak istemeyen Pentagon ve dışişleri elitleri Trump nezdinde eskisi kadar belirleyici olmayacaktır.
Ancak bunları ikame edecek yeni ekibin iyi etüt edilmesi şarttır. Türkiye’de bunların sosyolojik tabanlarına vakıf olmak bir yana, politik görüşlerinin bile bilinmemesi önemli bir ihmaldir. Bu grubun Türkiye ile ilgili ideolojik ve dinsel önyargılarının had safhada olduğunu not etmek gerekir. ABD içinde parti siyaseti veya dışında ortaya çıkan yeni etkili aktörlerin kimliği ve pozisyonlarını her zaman hesaba katmak gerekir. Örneğin, son zamanlarda ABD’nin iç siyasi gündemini domine eden ve Trump’ın azlini getirebilecek hukuki süreci iyi takip etmek gerekir. Henüz zayıf bir ihtimal de olsa Trump’ın azledilmesi durumunda sorunlar daha da çetrefilli hale gelebilir. Amerikan Anayasasında 25. Yasa Değişikliğinin 1. Bölümüne göre azil durumunda Başkan Trump’ın yerine Başkan Yardımcısı Pence’in geleceğini öngörmek gerekir. Pence, geçtiğimiz günlerde Venezuela muhalefet lideri Juan Guaido’yu sisteme başkaldırdığı günden önceki gece yarısı arayıp ne yapması gerektiği konusunda talimat veren kişidir. Aynı zamanda evanjelik dini kesimlerin siyasi temsilciliğini iftiharla yürüten Pence’in, Trump’tan daha radikal bir ajanda takip ettiğini hatırda tutmak gerekir. Rahip Brunson’un en büyük destekçisi Pence’in muhtemel başkanlığının Türkiye için ne anlama geleceği tecrübeyle sabittir.


26 Ocak 2018 Cuma

ABD'nin yeni oyunu Türkiye’yi kuşatma koridoru

ABD’nin Suriye sınırında sözde güvenli bölge önerisinin ardındaki kirli plan deşifre oldu. Amaç PKK/PYD koridorunu koruma altına almak.

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın Türkiye’nin güvenliğine yönelik “Suriye sınırında 30 kilometre derinliğinde güvenlik koridoru oluşturma” teklifinin altından da bu ülkenin Akdeniz’e ulaşan PKK/PYD koridoru projesi ve ‘PKK/YPG sınır birliği için oyalama’ çıktı. Zeytin Dalı harekatının hedefindeki Münbiç’in tamamının ve Afrin’in büyük bir bölümünün 30 km’lik hat dışında dolayısıyla kaldığına dikkat çeken diplomasi ve askeri strateji kaynakları, bu teklifin hayata geçmesi durumunda ‘Türkiye güvenlik koridoruna hapsedilirken, ABD’nin Akdeniz’e açılan PKK koridorunun ise önü açılacağına’ ve PKK ordusu için ABD’nin zaman kazanacağına dikkat çekti.
TILLERSON’UN TEKLİFİ
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ABD’li mevkidaşlarıyla yaptıkları görüşmeler ve sonrasında kamuoyuna yansıyan açıklamaları analiz eden uzmanlar, yeni bir ‘Türkiye’yi oyalayıp zaman kazanma hamlesinin’ söz konusu olduğunu kaydetti. Çavuşoğlu, ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın Afrin için 30 kilometrelik bir güvenli hat oluşturulmasını önerdiğini ve bunun teknik heyetler arasındaki görüşmenin ardından tekrar ele alınacağı yanıtı verdiğini aktardı.
DIŞINDA KALIYOR
Suriye konusunda ABD’nin Türkiye’ye verdiği sözlerin hiçbirinin tutulmadığına dikkat çeken ASSAM strateji uzmanı emekli Albay İbrahim Keleş ve Emniyet Genel Müdürlüğü eski İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu, PKK/PYD’nin elinde bulunan Münbiç’in tamamının ve Afrin’in büyük bir bölümünün bu 30 km’lik derinliğin dışında kaldığına dikkat çekti. Türkiye’nin yıllar önce gündeme getirdiği ‘güvenli bölgeyi’ ABD’nin şimdi gündeme getirmesinin arka planındaki amacına dikkat çeken Orakoğlu, “Sayın Cumhurbaşkanımız, yıllarca ‘tampon bölge’ dedi ama dinletemedi. Şimdi onlar ‘güvenli bölge’ diye teklifle geliyor çünkü Akdeniz’e açılan terör koridorunu korumak istiyorlar. TSK ve ÖSO, Suriye’de Zeytin Dalı harekatıyla PKK/PYD’yi Afrin’den süpürmeye başladı, sıranın Münbiç olduğu anlaşıldı. Türkiye’nin güvenliği için Suriye topraklarında 30 kilometre derinliğinde güvenli bölge oluşturmak demek, hemen altında bu hattın dışında kalan ve Türkiye’yi hedef alan PKK/PYD koridoru kurulması demek. Türkiye’de etnik iç savaş çıkarmaya ve ülkeyi bölmeye çalışan bir terör örgütünün koridor devletinin oluşturulmasından bahsediyoruz... Türkiye bu oyalama taktiklerine kanmaz çünkü ulusal güvenliği için ciddi bir tehdit ile karşı karşıya” diye konuştu.
ABD SÖZÜNÜ TUTMADI
Türkiye’nin, 26 Ağustos 2016’da Suriye’de başlattığı Fırat Kalkanı harekatını bu tarihten çok önce başlayarak DEAŞ’ı ve PKK/PYD’yi sınırlarından temizlemeyi amaçladığına dikkat çeken emekli Albay İbrahim Keleş, “ABD daha önce Türkiye’nin ‘DEAŞ’a karşı birlikte mücadele edelim’ teklifini kabul etmeyip PYD ile hareket etti. DEAŞ’la mücadele sonrasında PYD’nin Münbiç’ten çekileceğine ve DEAŞ temizlendikten sonra PYD’nin ellerindeki ağır silahların toplanacağına söz verdi ama bu sözü de tutmadı. Türkiye şimdi neden 30 kilometrelik güvenlik koridoru sözüne inansın. Bunlar hep oyalama taktiği” diye konuştu.
PKK SINIR BİRLİĞİ
ABD’nin, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılan bir PKK/PYD koridoru planını hala Fırat Kalkanı bölgesinin güneyinden gerçekleştirme olasılığı olduğuna ve amacın bu planı diri tutmak olduğuna dikkat çeken Keleş, şunları söyledi: “Türkiye sınırından 30 kilometre derinliğe kadar güvenli bölge oluşturulması demek, bu 30 km dışında kalan Münbiç’teki PKK/PYD’yi Türkiye’nin askeri operasyonuna karşı koruma altına alınması anlamına gelir. PKK/PYD kontrolündeki Afrin’in güneyi de bu güvenli bölgenin dışında kalıyor. Bizi oyalıyor ama bu sırada teröristleri bize karşı güçlendiriyorlar. Şimdi PKK/PYD’yi temizlemezsek, önce 30 bin kişilik PKK/PYD sınır birliğiyle sınırdaş oluruz. Şimdi Afrin harekatı başlayınca, bu oyalama taktiğini yapıyorlar ama DEAŞ bittiğine göre ABD önce YPG’ye verdiği silahları toplasın.”
ÖNCE GÜVENİ TESİS ETMELİYİZ
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, soruları cevaplarken ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un 911 km’de 30 km’lik ‘tampon bölge’ oluşturulması için beraber çalışılabileceğini söylediği kaydetti. Çavuşoğlu, “Güvenli bölgeden ne anlıyoruz? Bizim anladığımız şey farklı, onlarınki farklı olabilir. Ama her şeyden önce bizim ABD ile güvenli bölge veya başka bir konuyu, yani ciddi bir konuyu samimi bir şekilde bırakın kabul etmeyi, görüşebilmemiz için önce güveni yeniden tesis etmemiz lazım. Bir güven bunalımı oldu. Güveni tesis edebilmek için de ABD’den somut adımlar görmemiz gerektiğini söyledik. Bizim neden güven duymadığımızı kendileri de biliyor, halkımız da biliyor” diye konuştu.
MÜNBİÇ MESAJI
ABD’nin teklifi ve Erdoğan-Trump görüşmesinin içeriğinin Beyaz Saray’ca çarpıtılmasının ‘hedefine’ dikkat çeken SETA Uluslararası İlişkiler uzmanı Doç. Dr. Murat Yeşiltaş şunları söyledi: “Afrin harekatı ABD için beklenen gelişmeydi ama sıranın Münbiç olduğu yönündeki açıklamalar karşısında ABD’nin ‘Güvenli bölge’ projesi Türkiye’yi yumuşatmak ve zaman kazanmak amaçlı taktiksel teklif gibi duruyor. 30 kilometre derinliğindeki güvenli bölgenin kimlerca oluşturulacağı, ABD’nin PKK/PYD ile ilişkisinin ne olacağı ve örgütün elindeki ağır silahların toplanması konusunda bir şey söylemiyor. Beyaz Saray açıklamasında yer alan, Trump-Erdoğan görüşmesinde yer almayan konu başlıkları ise, Türkiye’nin Münbiç’i de hedef alması durumunda ABD’nin Türkiye’ye karşı kullanacağı argümanların mesajı yer alıyor. Trump, Türkiye ile çalışmak istiyor ama Türk-Amerikan ilişkilerini sağlayacak ekibi yok. Alt kadroların bu tip çarpıtmaları olabiliyor. Tillerson ve Trump açıklamalarında, Türkiye’nin Münbiç’i hedef almaması, Fırat’ın Doğusu’nu ise hiç hedef almaması mesajı içeriyor.”
AÇIKLAMA GÖRÜŞME ÖNCESİ YAZILMIŞ
Beyaz Saray açıklamasındaki bazı unsurların yalanmasına açıklık getiren Çavuoğlu, “ABD’nin açıklaması (görüşmeden) önceden yazılmış” dedi. Beyaz Saray açıklamasında, “Afrin operasyonunda tırmanan şiddetten kaygı duyuyoruz” denilirken, Cumhurbaşkanlığınca yalanlanan bu açıklamaya dair “Operasyonla ilgili ‘tırmanan şiddetten kaygı’ diye bir şeyden söz etmedi. Operasyonla ilgili görüş teatisinden öte bir şey konuşulmadı” denildi. Görüşmeye dair “ABD tarafı, operasyonun belirli zaman dilimiyle sınırlı tutulması; Münbiç’te az da olsa ABD askerinin mevcudiyetinden bahisle oralarda sıcak çatışma ihtimaline mahal verilmemesi gerektiğine değindi” denilen açıklamada, “Türk tarafı PYD/YPG unsurlarının söz verildiği üzere Fırat’ın doğusuna çekilmeleri gerektiğini; çekilme gerçekleştiğinde Münbiç’in olası DEAŞ tehdidine karşı Türk askeri desteğindeki ÖSO tarafından korunabileceğini belirtti” denildi. Beyaz Saray açıklamasındaki gibi Trump’ın ‘Türkiye’deki OHAL koşullarından’ bahsetmesinin ve ‘Türkiye’den gelen yıkıcı ve yanlış söylemler’ şeklinde ifadesinin olmadığı belirtilirken, konuşmalarda ‘ABD’nin açıkça eleştirilmesinin rahatsızlık uyandırdığına değinildiği kaydedildi.

12 Mayıs 2018 Cumartesi

ABD’nin Ortadoğu’yu kaosla yönetme planı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


WASHINGTON’da çalışmakta olan ulusal güvenlik yazarlarını en fazla meşgul eden konu, Başkan Trump’ın bir konuda karar alırken hangi ilkeler doğrultusunda hareket ettiği ve eğer varsa uyguladığı stratejilerin ana prensiplerini anlayıp netleştirmektir.

Arkadaşlarla aramızdaki sohbetlerin değişmeyen, cevap bulmakta zorlandığımız konusu budur. Bazı arkadaşlar ortada bir strateji, bir düşünce olmadığı ve her kararın işi şansa bırakılarak alındığı görüşünde.

Ben ise görünürde böyle gibi olsa da temelde mutlaka bir yönetim anlayışının bulunduğunu, eğer gerçekten yoksa bile Amerikan devletinin içindeki müesses nizamın temsilcilerinin böylesine gözü kapalı ve işleri şansa bırakan bir gidişatı kabul etmelerinin mümkün olmadığını düşünüyordum.

Bu yüzden ortada hiçbir kural yokmuş gibi olsa da Trump’ın davranışlarını kontrol eden bir strateji kümesi bulunması gerektiğini düşünmekteydim ve bunu bulmak için bayağı kafa yordum. Üzerinde çok çalıştım, insanlarla konuştum ve sonunda Trump’ın yönetim felsefesini anladığımı zannediyorum.

KAOSTAN DÜZEN ÇIKARMAK




Bunun için öncelikle Trump’ın iç politikada yaptıklarına, davranışlarına bakmak ve bunları iyi anlamak gerekiyor. Biraz sonra anlatacağım konuları derinine incelediğimde şu sonuca vardım: Başkan Trump kaostan kendiliğinden bir düzen çıkacağını ve her el attığı işte kaos çıkarırsa sonunda düzeni yakalayacağını düşünüyor İç politikada başlıca iki konuya konsantre oldum:

1- Beyaz Saray’da olanlar: Trump başkanlık koltuğuna oturduğu günden bu yana Beyaz Saray’da bir türlü düzen sağlanamadı. Normalde başkanlar, iyi işleyen bir Beyaz Saray olmadığı takdirde işlerini katiyen götüremezler. Trump ise aksine düzensizlikten, kuralsızlıktan, hiyerarşilerin yıkılmasından hoşlanıyor ve yönetimini böyle sağlıyor gibi görünüyor.

Hatta öyle ki belki inanmayacaksınız ama her başkanın kendisinin olmazsa olmazı olarak gördüğü özel kalem müdürlüğü (chief of staff) görevini bile ortadan kaldırmayı düşünüyor. Yani şu anda bu görevi sürdüren John Kelly’nin gönderileceği zaten konuşuluyordu Washington’da, ama Trump sadece onu göndermekle kalmayıp tarihte ilk özel kalem müdürsüz çalışan başkan da olmak itiyor.

Washington’un iç işleyişlerini iyi bilen kaynaklar, hiçbir başkanın özel kalem müdürü olmadan çalışmasının mümkün olmadığını, işlerin yürümeyeceğini söyleseler de Trump bunun Beyaz Saray içindeki kaotik ortamı şiddetlendirip bu durumdan kendine bir yönetim çıkaracağını düşünüyor.

2- Stormy Daniels olayı: Bir hayat kadınına avukatı vasıtasıyla para verildiği ortaya çıktığından bu yana olay büyüdükçe büyüdü. Trump tartışmaları kontrol altına almak yerine işlerin daha da büyümesini teşvik etmek ister gibi davranıyor. 

Hatta son olarak ekibine dahil ettiği Rudolph Giuliani aracılığıyla işleri daha da karıştırmaya başladı. Giuliani de işleri karıştırmak için göreve geldiğini ağzından kaçırınca Trump’ın kaos çıkarma taktiği bence açığa da çıkmış oldu.

Trump içeride ve dışarıda kaostan hem zevk alıyor hem de kaosu çıkaran ve kuralları koyan kendi olduğu takdirde sonucun da kendi çıkarına olacağını düşünüyor.

SAVAŞ DANSI


Dış politikada da kaosun peşinde olacağının ilk işaretini Başkan olur olmaz ziyaret ettiği Suudi Arabistan’da vermişti. Orada eline kılıcı alıp savaş dansı yapmıştı. Yani savaş düşünebilecek en büyük kaos olduğundan, kaostan düzen çıkarmanın yönetiminin dış politika prensibi olacağını göstermişti.

Son verdiği İran kararı da bunun bir başka örneğini oluşturuyor. Bu konuda kendisine verilen tek makul tavsiye, “Nükleer anlaşmada kalalım ve anlaşmanın daha iyileştirilmesi için çalışalım, aksi halde bölgede kaos çıkabilir” olmuştu. O tabii ki makul olanı değil, kaosa götürecek yolu seçti.

En yakınına atadığı isimler de daima kaostan yana kişiler oluyor. Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, CIA başkan adayı Gina Haspel ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo bu tür insanlar örneğin. Kaostan tabii ki bir düzen çıkması mümkün olabilir, ama bunun hep Trump’ın istediği şekilde sonuçlanıp sonuçlanmayacağını göreceğiz.

6 Aralık 2017 Çarşamba

Korkulan oluyor! ABD, Kudüs kararını bugün açıklayacak

Beyaz Saray, Başkan Trump'ın Ortadoğu'yu yangın yerine çevirecek Kudüs kararını bugün kameralar önünde duyuracağını açıkladı.


ABD liderinin hamlesine karşı neredeyse tüm dünya ayakta... Türkiye, Avrupa Birliği, Fransa, İsveç, Suudi Arabistan, Fas, Irak, Tunus, Katar gibi ülkeler açık bir şekilde ABD'nin karşısında pozisyon aldı.

Kudüs'ü işgal altında tutan İsrail'de ise bayram var. Ülkenin ünlü gazetesi Haaretz'de farklı bir analiz dikkat çekiyor, yazının başlığı "Başkan Trump, bize Kudüs konusunda herhangi bir iyilik yapma."

Dünyanın soluğunu tutup beklediği gün geldi çattı. ABD Başkanı Donald Trump, seçim vaatleri arasında yer alan kutsal kent Kudüs'ün İsrail'in başkenti olarak tanınması adımını bugün atıyor. Beyaz Saray, ABD liderinin kameralar önüne çıkarak bugün korkulan açıklamayı yapacağını duyurdu. Trump'ın vereceği karar, daha açıklanmadan dünyanın en büyük haber organlarında manşetten veriliyor. Al Jazeera, CNN, BBC, The Guardian gibi yayın kuruluşları özel haber ve dosyalarla gelişmeleri aktarırken, BBC 'Trump, 'Kudüs İsrail'in başkentidir' diyecek' manşetini attı.
10.30 : Ürdün, Arap Birliği ile İslam İşbirliği Teşkilatı'na (İİT) olağanüstü toplanma çağrısında bulunuyor. Türk, Cezayir ve Faslı mevkidaşlarıyla görüşen Dışişleri Bakanı Eymen es-Safadi, toplantıların hafta sonu gerçekleşeceği bilgisini verdi.

08.25 : Trump'ın söz konusu açıklamayı yapacağını ilk kez net olarak Beyaz Saray Sözcüsü Sarah Sanders söyledi. ABD liderinin kameralar önüne geçeceğini belirten Sanders, "Başkan çok sayıda liderle konuştu ve konuşmaya devam edecek. Ve bu kararını kendisi açıklayacak" dedi.

08.00 : Sözcü Sanders'tan saatler sonra üç üst düzey Beyaz Saray yetkilisinden konuyla ilgili değerlendirmeler geldi. Adları açıklanmayan yetkililer, Trump'ın ABD Büyükelçiliği'nin Kudüs'e taşınması için hazırlıklara başlaması talimatı verdiğini aktardı. Verilen bilgiye göre, talimata rağmen taşınma yıllar alabilir. Washington yönetimi, sıfırdan bir elçilik binası inşa edecek. ABD'nin Tel Aviv'deki büyükelçiliğinde yaklaşık 1000 personel çalışıyor.

İSRAİL'DE MANŞET

07.55 : Kudüs'ü işgal altında tutan İsrail'de bayram var. Neredeyse tüm gazeteler ABD'nin adımını sevinç çığlıklarıyla manşetlerinden okuyucularına duyururken, Haaretz de yer alan bir analizde İsrail'in Batı Şeria ve Kudüs'te ortaya çıkabilecek şiddete karşı hazırlık yaptığı belirtildi.
Haaretz’e yazan Anshel Pfeffer Trump’ın bu hamlesinin herhangi bir etkisi olup olmayacağını sorgularken, Chemi Shalev’in analiz yazısı da "Başkan Trump, bize Kudüs konusunda herhangi bir iyilik yapma" başlığını taşıyor.
1967'den bu yana Kudüs'ün doğusunu işgal altında tutan İsrail, 37 yıl önce kenti başkent olarak ilan etse de bu dünyada kabul görmedi. Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıyan hiçbir devlet yok.
İsrail 50 yıldır işgal altında tuttuğu bölgede en az 10 yerleşim birimi kurdu, 200 bini aşkın Yahudi'yi Kudüs'e yerleştirdi.

07.50 : Gece saatlerinde Batı Şeria'da gösteri yapan Filistinliler, Trump posterlerini yaktı.

EN SERT TEPKİ TÜRKİYE'DEN

07.45 : ABD'nin hamlesine dünyadan tepki yağıyor. Türkiye, en net pozisyon alan ülkelerden biri olarak öne çıkıyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Kudüs Müslümanların kırmızı çizgisidir" dedi, İsrail'le diplomatik ilişkilerin koparılabileceğini söyledi. Erdoğan, "Böyle bir  şey olamaz. Böyle bir adım atamazsınız. Zira artık dünya bir bütündür. Bu bütünün içerisinde 'Ben istediğim gibi hareket ederim' noktasında hareket ettiğiniz takdirde bu bölgede meydana gelecek sıkıntıları gözardı edemezsiniz" ifadelerini kullandı.

İSVEÇ: BU BİR FELAKETTİR!

07.30 : İsveç Dışişleri Bakanı Margot Wallström, kararı "Bu bir felakettir. Bunun bölgede çok büyük  bir etkisi olacak, kaygıları da artıracaktır" dedi.
07.25 : Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ABD lideri Trump'ı arayarak endişelerini iletti ve söz konusu hamleden vazgeçilmesini istedi.

07.20 : Avrupa Birliği'nden (AB) yapılan yazılı açıklamada, "AB, Kudüs'ün statüsünde değişikliğe neden olacak herhangi bir karar ya da bireysel eylemin ciddi sonuçları olacağını düşünüyor. Böyle bir karar, dünya çapındaki kamuoyunda yankı uyandırabilir" denildi.

07.15 : ABD lideri Trump'la telefonda konuşan Suudi Arabistan Kralı Selman Bin Abdulaziz, girişimin barış müzakerelerine zarar vereceğini ve bölgede gerginliği tırmandıracağını aktardı. Kral Selman, böylesi tehlikeli bir adımın dünyadaki tüm Müslüman halkları tahrik edeceği uyarısını yaptı.

DİĞER ÜLKELER

07.10 : Fas Kralı 6. Muhammed, Trump'a "Arap ve İslam ülkelerinin halkları, ABD'nin Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma niyetinden büyük endişe duyuyor" mesajını gönderdi.
Irak Başbakanı Haydar el-İbadi, kararı kabul etmediklerini belirtti. İbadi, "ABD Büyükelçiliğinin Kudüs'e taşınmasını kabul etmiyoruz. Bunun olumsuz yansımaları konusunda uyarıda bulunuyoruz" diye konuştu.

Katar da, atılacak hiçbir adımı kabul etmeyeceğini duyurdu.
Ürdün Kralı Abdullah, başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulmasını sağlayacak kapsamlı bir çözüm dışında herhangi bir karar alınmasının tehlikeli olduğunu söyledi.

Tunus Dışişleri Bakanlığı, yazılı açıklamasında Kudüs'ün konumunun muhafaza edilmesine vurgu yaptı.
Arap Birliği, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın çağrısı üzerine olağanüstü toplandı. Toplantıdan sonra yapılan açıklamada, barış görüşmelerinin etkileneceği dile getirildi.

07.05 : ABD'nin Tel Aviv'deki büyükelçilik binasını Kudüs'e taşıma kararı, bundan 22 yıl önce Kongre'de onaylandı. Bugüne kadar her altı ayda bir ertelenen adım, Başkan Trump'ın seçim vaatleri arasındaydı.

07.00 : ABD'nin Kudüs kararı ve tepkileri gün boyunca canlı blogla aktaracağız.

4 Haziran 2020 Perşembe

ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Özkan, "ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. " dedi.



Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, ABD'de siyahi George Floyd'un polis şiddetiyle ölmesinin ardından çıkan olaylara ilişkin, "ABD’deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor." dedi.

ABD'de 26 Mayıs'ta başlayan Floyd gösterileri, şiddetini artırarak sürüyor. Eyalet meydanlarını dolduran binlerce gösterici, "Floyd için adalet, adalet yoksa huzur yok, nefes alamıyorum, siyahilerin hayatı önemlidir." gibi sloganlar eşliğinde polis şiddetini protesto ediyor. Bazı eyaletlerde yağma olayları yaşanırken, göstericilerle polis arasında yaşanan çatışmalarda yaralananlar da oluyor.

Washington DC Belediye Başkanı Muriel Bowser, yerel saatle pazar 23.00'ten pazartesi 06.00'ya kadar kent genelinde sokağa çıkma yasağı ilan ettiğini duyurdu. Ayrıca Bowser, gösterilerde güvenliğin sağlanması için Ulusal Muhafızları da görevlendirdiğini bildirdi.

New York Times gazetesi ABD Başkanı Donald Trump'ın cuma gecesi Beyaz Saray önündeki protestolar sırasında yeraltı sığınağa saklandığını yazdı. Gazete, cuma akşamı Beyaz Saray çevresinde protestoların patlak vermesi üzerine "gizli servis ajanlarının Trump ve ailesini geçmişte terör saldırılarında kullanılan yeraltı sığınağına götürdüğünü" belirtti. 2001'deki 11 Eylül saldırılarında dönemin Başkan Yardımcısı Dick Cheney de bu sığınağa saklanmıştı. Sığınağın bir yolcu uçağının Beyaz Saray'a çakılmasına dayanabilecek kadar sağlam olduğu belirtiliyor.

"Siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı"

Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, Afro- Amerikanlara (siyahi) yönelik polis şiddeti üzerine ABD'de yaşanan olayları, "polisi en üst düzeyde koruyan ve devletin bekçisi gibi sahip çıkan siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı" olarak görmek gerektiğini söyledi.

Olayları bu düzeye taşıyan, tetikleyen birkaç önemli faktör olduğuna vurgu yapan Doç. Dr. Özkan, şu görüşleri dile getirdi:

"Yıllardır süren polislerin siyahilere yönelik haksızlıkları, Trump'ın dışlayıcı söylemi, kendilerine siyasal ve sosyal anlamda sahip çıkılmadığını düşünen siyahiler dahil kitleleri harekete geçirdi. Protestocular Amerikan iç siyasetinde kurumsallaşmış olarak normal görülen dışlayıcı yapının değişmesini istiyor, ama bu mümkün değil. ABD'de polis reformu yapmak için öncelikle silahlanma konusuna el atılması lazım. Herkesin rahat silahlandığı bir yerde polis zayıf olursa, içeride muhtemelen sistem çöker; herkes kendisini savunmaya kalkar. Bu anlamda protestocuların haklı isteklerinin kolay bir çözümü yok, doğrudan Amerika'daki iç sistemi dönüştürmek çok da kolay değil. Sırf bu yüzden ümitsizlik içerisinde hayal kırıklığıyla hareket ediyorlar. Kendileri bile değişim olacağına inanmıyor."

Doç. Dr. Özkan, birçok şehirde yaşanan yağmalama olaylarıyla ilgili şu değerlendirmede bulundu:

"Yağmalamalar, yılların bıraktığı hayal kırıklığıyla doğrudan bağlantılı. Protestocular devletten alacakları olduğunu düşünüyorlar. Ama yağmalama başlayınca meşru taleplerine yönelik desteği kaybediyorlar. ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor. Olay yayıldı birçok şehre ama her şehirde şiddetli değil, dolayısıyla ciddi bir sorun olmasına rağmen ben yine de ABD için küçük bir kriz olduğunu düşünüyorum."

Yağmalama yaptıkları için protestoculara siyasilerin hiç sahip çıkmadığını belirten Özkan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Gösterilere sol gruplar da dahil olduğu için ne Demokrat Başkan adayı Joe Biden ne de Cumhuriyetçiler buna sahip çıkıyor. Yani protestocular siyaseten şu an sahipsiz, çünkü olay meşru hak talebinden çıkıp suç işlemeye döndü. Eski Başkan Barack Obama bile sahip çıkamıyor.
Obama ilk başta suskundu, sonradan sakinleştirici bir açıklama yaptı. Son olarak da 'Siyaset ve protesto arasında seçim yapmak zorunda değiliz, ikisi de lazım.' şeklinde bir açıklama yaptı.
Senatör Bernie Sanders ise ortalıkta hiç görünmedi bile. Çünkü zaten kendisi demokratlar içinde bile sol eğiliminden dolayı eleştiriliyor. Eğer öne çıksaydı millet faturayı ona ve demokrat partiye keserdi."

"Trump'ın açıklamaları olayları körükledi"

Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Burak Küntay, ABD'de siyahilere karşı polis şiddetinin mütemadiyen yaşandığını belirterek, daha önceki yıllara oranla olayların bu kadar büyümesinin dikkati çekici olduğunu söyledi.

ABD'deki polis şiddetinin sadece siyahilere karşı değil, aynı şekilde Asya kökenlilere yönelik de sergilendiğini dile getiren Küntay, "Peki son dönemde yaşananlar neden bu boyuta vardı? Trump'ın seçimlere giderken yaptığı körükleyici açıklamaların olayların bu boyuta varmasında büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Olaylar sadece ırkçı bir polis şiddeti ile açıklanmayacak kadar ciddi bir sürece sürükleniyor. Eski liberal düzen ile daha ırkçı bir politika arasında bir kayma yaşanıyor. Son olaylar bu heyelanın dile gelmesi oldu." diye konuştu.

Doç. Dr. Küntay, 3 Kasım'da yapılacak başkanlık seçimlerinin ABD'nin aslında nereye yöneleceğini, nasıl bir hareket içinde olacağını göstereceğini anlatarak, şunları kaydetti:

"Bakın iş nerelere doğru kayacak? Çok basit bir örnek vereyim. Hillary Clinton seçimleri kesin kazanıyor diyorduk. Dünyada bunun aksini iddia eden bilim insanı yoktu. Neden? Çünkü elimizde veriler vardı. Ama Clinton kazanamadı. Bunun en büyük sebebi, bizlerin de ön göremediği şey, Hillary Clinton, eski Başkan Barack Obama'yı iktidara iki kere taşıdı. Üstelik ikincide ekonomi çok kötüydü. Clinton'un yaşadığı hezimet aslında siyahi seçmenin oyunu alma başarısızlığıydı. ABD'de Demokrat Parti'nin iktidara gelebilmesi için Latinler, siyahiler, Asya kökenlilerden oy alması gerekiyor. Bu kitleler oy vermediği zaman Demokrat Parti'nin başkan çıkarması mümkün değil. Bugüne gelelim, enteresan şeyler oluyor aslında. Demokrat aday Joe Biden, Obama'nın yardımcısı olması sebebiyle arkasında Clinton ile kıyaslanmayacak kadar fazla siyahi seçmen var. Bunu da ön seçimlerde de gördük, yani bütün demokrat rakiplerine göre siyahi seçmen desteği Biden'da Trump'a göre fazlaydı. Ama Amerika'daki siyahiler, Asyalılar veya diğer azınlıklar tam anlamıyla Trump'a karşı bir blok oluşturup Biden'ın yanında yer alıyor mu? Cevap hayır. Hala tam anlamıyla yer almıyorlar. Yani hala sandığa gitmiyorlar. Bu olay, önümüzdeki günlerde daha da büyür ve daha büyük bir hezeyana dönüşürse, Amerika seçimlerini etkileyecek bir noktaya gelebilir. Bu sadece bir ırkçılık olayı veya bir polis şiddeti değildir. Belli bir ivme yakalarsa bu süreç Amerika'da ciddi anlamda Biden'ı başkan yapar. Hele Biden yardımcısını azınlık, bilhassa da siyahi bir azınlık kadın seçerse durum çok daha farklı bir noktaya gelir."

"ABD'de Trump gibi düşünen milyonlar var"

Doç. Dr. Burak Küntay, Amerika için Trump'ın bir sebep değil, sonuç olduğunu belirterek, Trump'ın seçim söylemlerinin halkın belli kesimleri tarafından zaten dillendirildiğini, bu söylemin de ilk defa Trump'ta vücut bulduğunu kaydetti.

ABD'de hala bu söylemlerin en üst seviyede dillendirildiğine vurgu yapan Burak Küntay, şunları aktardı:

"Trump'ın bu üslubu ile aynı kanaatte olan milyonlar var. Yine de şu anda yaşanan gerilim Biden'ı başkanlığa taşıyabilir. Trump'a seçmen desteği ocak, şubatta yüzde 65-70 iken şimdi birdenbire yüzde 55'e düştü. Ama Trump yine bunu yüzde 70'e çıkarabilir. Parayı nasıl kullanacağına, salgın sürecinde daralan ekonomi ve 30 milyona yaklaşan işsizliğe ne tür destek paketleri açıklayacağına bağlı. Farkındaysanız seçimlere yaklaşırken Trump yine Çin'i ve İran'ı kendisine hedefe aldı. Öyle görülüyor ki seçimlere yaklaştıkça Hong Kong, Venezuela ve İran meselelerindeki çıkışları orada kalmaz daha da artar."

Doç. Dr. Küntay, iç ve dış politikadaki bu sert tepkilerin, "seçmeni dinamik tutmak için başkanın klasik düşman oluşturma manevrası" olduğu değerlendirmesinde bulunarak, şöyle devam etti:

"Trump içerideki o düşmanı zaten demokratlar ve Temsilciler Meclisi Üyesi Nancy Pelosi üzerinden yarattı. Trump ayrıca 'Demokratlar, işimizi, ekmeğimizi elimizden alıyor.' söylemini çokça kullanmaya başladı. Yani uzun lafın kısası seçimlerin sonuçları için ABD'deki şu an yaşanan olaydan kaynaklı ayrışmanın ne kadar büyüyeceği çok önemli. Eğer ciddi anlamda büyür ve toplumsal olarak bir insiyatif haline gelirse o zaman Trump'ın şansı daha da azalır. Ama bu nerede biter, nerede başlar, birinde vücut bulur mu? Bunlar önemli şeyler. Size çok basit bir şey söyleyeyim, şu an Afro-Amerikan kökenli Demokrat bir kadın siyasetçi bu konuda söylem oluşturacak bir liderlik rolü üstlenirse ve başkan yardımcısı olursa 'yandı gülüm keten helva' olur Trump için."







10 Kasım 2019 Pazar

ABD kendisiyle savaşıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD’nin başlatmış olduğu kontrollü kaos stratejisinde yaşanılan olumsuzluklar, ABD iç siyasetini ve dinamiklerini derinden etkilemeye başladı.


Yaklaşık iki yıl önce, ABD ile tüm seviyelerde “tek sesle” konuştuklarını söyleyen Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ABD yönetimindeki dağınıklığa atıfta bulunarak “Henry Kissinger’ın şakasıydı zannedersem. ‘Avrupa’yı aramak istesem kimi arayayım?’ derdi. Şimdi ABD’de Avrupa’nın numarası var. Sorma sırası bizde: Washington’u aramak istediğimizde kimi arayalım?”
Amerika’nın düştüğü hali çok net bir şekilde özetleyen bu ironi, haliyle birçok soruyu da beraberinde getiriyor. Bunların başında ise şu dört soru geliyor: ABD’de neler oluyor? ABD’yi aslında kim ya da kimler yönetiyor? ABD nereye, nasıl bir geleceğe doğru sürükleniyor? Dünya üzerinde sahip olduğu gücü Roma ile karşılaştırılan ve bu bağlamda “neo-Roma” olarak da adlandırılan ABD miadını doldurdu mu?
Normal şartlarda ABD’deki güç merkezleri arasında yaşanan görüş ayrılıkları ve bunlar arasındaki rekabet sistemi daha güçlü kılarken, bugün bu dinamikler arasında yaşananlar bir güç mücadelesi/kavgası olarak görülüyor ve sistemin çöküş sürecine geçişiyle eşdeğer bulunuyor.
Bu sorulara verilecek cevap, aynı zamanda dünyadaki yeni uluslararası sistemin inşa sürecinin geleceği (ve elbette Türkiye) boyutuyla da önemli. Ne de olsa ABD’nin yaşadığı her bir kriz, kaçınılmaz olarak (sahip olduğu niteliğe/boyuta göre) bölgesel ya da küresel bir kriz doğurma kapasitesine sahip. ABD sonrası dünyanın nasıl bir hal alacağı sorusunun halen cevap bulamamış olması burada önemli. Zira tarihin kaydettiği en güçlü ve en özgün imparatorluk olan ABD’nin dağılmasını ya da çökmesini, Sovyetler örneği ile bir tutmak pek mümkün görünmüyor.
Claude Julien’in Amerikan İmparatorluğu kitabında yer alan “Amerika, sınırları belli klasik imparatorlukların yerini almış, sınırları belirsiz yeni bir imparatorluktur” cümlesi, bu bağlamda çok derin anlamlar ifade ediyor. ABD imparatorluğunun sınırlarının belirsizliği, kendisinden sonrası nasıl bir dünyanın şekillenebileceğiyle ilgili tahminleri de zorlaştırıyor. Bu belirsizlik, hiç kuşkusuz sadece Amerika dışındakileri değil, Amerikalıların bizzat kendisini de derin bir endişeye sevk ediyor. Nitekim yukarıda zikredilen soruları sadece ABD dışındakiler kendilerine sormuyor; başta bu sürecin müsebbibi ya da (en iyimser ifadeyle) hızlandırıcısı konumunda olan Neo-Conlar ve onların arka planında yer alan müesses nizam (establishment) olmak üzere, ABD içindeki farklı dinamikler bu ve benzeri çok sayıda soruyu kendilerine soruyor ve bir cevap arıyorlar.
Karşısındaki blok güçlendikçe ve manevra alanı daraldıkça ABD hem agresifleşiyor hem de buna nasıl bir tepki vereceğini tam olarak kestiremiyor. Çünkü böylesi bir olasılığı öngörmediği gibi, kaybetmeye dair bir tecrübesi de yok.
ABD içindeki sistem çatışması/krizi de zaten büyük ölçüde bunun bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Burada dikkat çeken mevzu, normal şartlarda ABD’deki güç merkezleri arasında yaşanan görüş ayrılıkları ve bunlar arasındaki rekabet, sistemi daha güçlü kılarken, bugün bu dinamikler arasında yaşananlar bir güç mücadelesi/kavgası olarak görülüyor ve sistemin çöküş sürecine geçişiyle eşdeğer bulunuyor. Beyaz Saray merkezli yaşanan gelişmelerin uzun bir süredir Bizans saraylarındaki entrikalarla/komplolarla özdeşleştirilmeye başlanmış olması da belki bundan kaynaklanıyor.

Beyaz Saray mı, “Bizans Sarayı” mı?

ABD’nin başlatmış olduğu kontrollü kaos stratejisinde yaşanılan olumsuzluklar, ABD iç siyasetini ve dinamiklerini de derinden etkilemeye başlamış durumda. ABD siyaseti, güvenlik bürokrasisi ve düşünürleri/entelektüelleri arasında yaşanan, Amerikan demokrasisinin öz denetleme kapasitesine ve karar alıcıların akılcı yaklaşımlarına güveni derinden sarsmaya başlayan görüş ayrılıkları ve çatışmaların temelinde de bu husus yatıyor.
Özellikle Suriye iç savaşı, İran, Rusya ve Türkiye merkezli yaklaşımlar ile İsrail (Büyük İsrail Projesi-Evanjelizm) boyutu, hatta AB ve NATO ile ilişkilerde yaşanan gerilimler, ABD’deki siyaset ve kurumlar arasındaki derin yönetim krizini ortaya çıkaran bir turnusol kâğıdı vazifesi görmüş durumda.
Bu kesimlerden biri ABD’nin 11 Eylül sonrası uygulamaya koyduğu politikaların devam ettirilmesinden yana tavır koyarken diğer kesim bu politikanın/anlayışın ABD’nin sonunu getireceğini düşünüyor ve bir an önce politika değişikliğine gidilmesini istiyor. Birincisi askeri güçle her şeyi yapabileceğine ve bu bağlamda ABD’nin bir küresel imparatorluk olduğuna inanırken, diğer kesim ABD’nin kendi gücüne ve yeni dünya gerçeklerine uygun bir politika izleyerek hâkim güç statüsünü devam ettirebileceğini savunuyor.
“Amerika, kendinden önce gelen tüm imparatorluklar gibi, bir tek düşüncenin esiri olacaktır: Hakimiyetimi sürdürmek için ne yapabilirim, nasıl ayakta kalırım ve bu süreci nasıl uzatabilirim” sözleriyle ifade edilen neo-emperyal anlayış ile Amerika’nın emperyal bir güce sahip olduğunu, fakat emperyalist bir eğilim taşımadığını, zira hiçbir ulusun “dünya jandarması ya da hakemi” rolünü üstlenemeyeceğini iddia eden iki tezat görüş arasındaki bu çatışma, Suriye iç savaşı ve Ortadoğu’da yaşanan diğer gelişmelerle birlikte ayyuka çıkmış durumda.
Burada özellikle Suriye iç savaşı, İran, Rusya ve Türkiye merkezli yaklaşımlar ile İsrail (Büyük İsrail Projesi-Evanjelizm) boyutu, hatta AB ve NATO ile ilişkilerde yaşanan gerilimler, ABD’deki siyaset ve kurumlar arasındaki derin yönetim krizini ortaya çıkaran bir turnusol kâğıdı vazifesi görmüş durumda.
Beyaz Saray/Trump, CIA ve Ordu/Savunma Bakanlığı (Pentagon) arasındaki görüş ayrılıkları aslında bugüne mahsus değil. Söz konusu görüş ayrılıklarını sadece başkan ve diğerleri arasında değerlendirmemek lazım. Kurumlar arasında, hatta kurumların kendi içinde de ciddi görüş ayrılıkları söz konusu. Buradaki kırılma noktasını 11 Eylül ve George W. Bush önderliğinde hayata geçirilmeye çalışılan yeni emperyal kurallar ve buna itiraz eden Trump oluşturuyor. Burada Obama’nın başarısız kalan denemesi ise hiç kuşkusuz Trump’ın işini daha da zorlaştırıyor. Daha da ötesi, Trump’ın 11 Eylül’ü ve bir saçmalık olarak nitelendirdiği “terörle savaşı” hedef alan, “ABD’nin sonu gelmez saçma savaşlardan çekilme vakti geldi, artık eve dönme zamanı” şeklindeki çıkışları, onu hedef haline getirmiş durumda.
Peki, terörle savaş üzerinden Amerikan hegemonyasını inşa etmek ve onu ebedi kılmak kimlerin düşüncesiydi? Elbette Neo-Con'ların! Dolayısıyla Trump Neo-Con politikalara, onun yönlendirmelerine ve bu ekibin arkasındaki derin güçlere bir savaş açmış görünüyor. Bundan ötürü Trump, ABD siyasetinin başat oyuncuları olan müesses nizam (daha somut ifadeyle askeri ve endüstriyel kompleks) karşısında bitirilmeye çalışılıyor. İbre bir kez daha Neo-Con’lar lehine döndürülmek isteniyor. Dolayısıyla ABD dış politikasında yaşanan olumsuzluklar ve bunun ülke ekonomisine ve iç siyasetine yansımaları, seçilmişlerle atanmışlar arasındaki “derin refleksleri” harekete geçirmiş durumda.

WASP-Siyonist Amerikalar savaşı

Peki, Trump ile yeni bir aşamaya geçilmesini kabul etmeye yanaşmayan savaş lobisi ve onun kurumsal uzantıları için, daha önceki örneklerde görüldüğü üzere, Trump engelini ortadan kaldırmak mümkün mü? Açıkçası o kadar kolay görünmüyor. Zira yekpare bir ABD olmadığı gibi, bugün ABD’de yekpare kurumlar da yok. Hatta Neo-Con'lar bile kendi içlerinde fikir ayrılığına düşmüş vaziyette. Örneğin kendisi de aynı zamanda bir Neo-Con olan, sürecin ideologlarından Francis Fukuyama Neo-Con'ların Sonu: Yol Ayrımındaki Amerika adlı eserinde, Amerikan gücünün tüm dünyada yanlış kullanıldığını çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Harvard Üniversitesi’nden Nathan Glazer da Fukuyama’nın “Neo-Con'ların Sonu” başlıklı çalışması hakkındaki değerlendirmesinde “Amerika’nın gücünün sınırlarının daha fazla farkında olan, orduya daha az bağımlı ve diğer ülkelerin çıkarlarına ve görüşlerine, ayrıca ortaya çıkmakta olan uluslararası normlara ve kurumlara daha saygılı bir Amerikan dış politikasına ihtiyaç var” diyor.
Beyaz Saray/Trump, CIA ve Ordu/Pentagon arasındaki görüş ayrılıkları aslında bugüne mahsus değil. Söz konusu görüş ayrılıklarını sadece başkan ve diğerleri arasında değerlendirmemek lazım. Kurumlar arasında, hatta kurumların kendi içinde de ciddi görüş ayrılıkları söz konusu.
Dolayısıyla “Milliyetçi Amerika”, daha somut olarak WASP’lar (White Anglo-Saxon Protestant [Beyaz, Anglosakson ve Protestan]), sistemdeki Siyonist etkiyi/çemberi kırmak için Trump üzerinden bir savaş başlatmış görünüyor. Bundan dolayı Trump da pek geri adım atacağa benzemiyor.
Trump’ın azil süreci, burada kurumların oynadığı rol ve buna Trump’ın verdiği cevap işte bu yüzden çok önemli. Trump yakın çevresinden başlayarak kuşatılmış durumda. Pompeo ve Esper örneklerinde görüldüğü üzere, Trump’ın ekibinde görev yapan isimlerin özgeçmişleri epey dikkat çekici ve aslında bugün yaşanılanlara dair oldukça somut bilgiler içeriyor. Yönetime geldiğinden bu yana Trump'ın ekibinde yaşanan değişimlerin temelinde de bu yatıyor. CIA’nın Trump’a karşı bir tuzağı olarak nitelendirilen bu süreçte, Demokratların ve bazı Cumhuriyetçilerin oynadığı rol de elbette dikkatlerden kaçmıyor.
Adaylık sürecinden bu yana malum bazı çevrelerce hazzedilmeyen ve “istenmeyen adam” olarak ön plana çıkan Trump'ın macerası, birçok açıdan kırılmalara ve ilklere sahne olacağa benziyor. Örneğin düne kadar hiçbir Amerikan başkanı kendisine yönelik bir yargı sürecinin ya da görevden almanın ABD’nin sonu ile eşdeğer olacağını söylememişti. Fakat bugün Trump kendisine yönelik herhangi bir yargı sürecinin başlatılması halinde Amerikan piyasalarının çökeceğini, hatta daha da ötesi, bu durumun ülkede iç savaşa yol açacağını dile getiriyor; hatta dile getirmenin de ötesinde, böyle olacağına dair tehditte bulunuyor. Bu bile ABD’deki sistemin zannedildiğinden çok daha kırılgan bir hale geldiğini ve içerideki savaşın nasıl bir boyut alabileceğini göstermesi açısından fazlasıyla dikkat çekici.
“Washington’da iç savaş” olarak değerlendirilen bu çıkış, önü alınamadığı takdirde, ABD’nin ülke çapında ikinci bir iç savaşı ile eşdeğer olacaktır. Nitekim şu anki gelişmeleri Amerikan İç Savaşı (1861-1865) öncesi, 1850’li yılların sonlarına doğru yaşananlara benzeten birtakım analizler de gündemdeki yerini almaya başlamış durumda.

“America First” politikası bir tercih mi yoksa mecburiyet mi?

Trump’ın kendisi de seçildikten sonra yaptığı balkon konuşmasında bu tehlikeye dikkatleri çekmişti. Dolayısıyla Trump’ın aslında böylesi bir gidişatı engellemek adına “Milliyetçi Amerika” tarafından tercih edildiği, “America First” (Önce Amerika) söylemini gelişigüzel dillendirmediği anlaşılıyor.
Trump Neo-Con politikalara, onun yönlendirmelerine ve bu ekibin arkasındaki derin güçlere bir savaş açmış görünüyor. Bundan ötürü Trump, ABD siyasetinin başat oyuncuları olan müesses nizam (daha somut ifadeyle askeri ve endüstriyel kompleks) karşısında bitirilmeye çalışılıyor.
Düne kadar ABD dış politikasında bir “ulufe” göstergesi olarak kabul edilen “first” tabirini (“Russia First” örneğinde de görüldüğü üzere) artık kendisi için kullanmaya başlaması, ABD’nin içinde bulunduğu zayıflığı gösteriyor. ABD’deki rasyonel akıl, mevcut gidişatın ABD’yi şiddetli bir yıkımla karşı karşıya bırakabileceğini, bundan ötürü de tekrar güç kazanması, toparlanabilmesi için frene basılması gerektiğini öngörüyor.
Fakat bu hususta ne kadar başarılı olunabilir, işte bu büyük bir soru işareti. Zira mevcut konjonktür ABD’nin bu saatten sonra, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve iki savaş arası döneminde olduğu gibi izolasyoncu politikaları bir kez daha uygulamasına imkân tanımayabilir. Çünkü ABD o dönemlerde küresel bir güç değildi ve dolayısıyla kendi kabuğuna çekilme lüksüne sahipti. Şu anda ise kendi istese de, yakın çevresinden başlamak üzere, istediği ortamı bulamayacaktır. Meksika’ya çekmeye başladığı duvarlar, bunun sembolik bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Daha da ötesi, bu politika ABD’nin yenilgisi olarak anlaşılacaktır. Çin’e ve diğerlerine karşı uygulamaya çalıştığı himayeci politikalara verilen tepkiler ortada.

21. yüzyıl ABD yüzyılı olmayacak

Tüm bu gelişmeler şu gerçeği ortaya koyuyor: 11 Eylül sonrası tek kutuplu bir dünya inşa etmek, dünyanın efendisi olmak isteyen ABD, Batı üzerindeki liderliğini tartışmalı hale getirmenin ötesinde, kendi içindeki kontrolü de kaybetme riskiyle karşı karşıya. Karşısındaki blok güçlendikçe ve manevra alanı daraldıkça da ABD hem agresifleşiyor hem de buna nasıl bir tepki vereceğini tam olarak kestiremiyor. Çünkü böylesi bir olasılığı öngörmediği gibi, kaybetmeye dair bir tecrübesi de yok. Dış dünyaya yönelik tepki ve tehditlerin eş zamanlı olarak kendi içerisine kanalize olmaya başlaması, çöküş sürecine girmiş olan büyük güçlerin verdiği refleksi anımsatıyor. Her geçen gün dünyaya ve kendisine yabancılaşan, ötekileşen ABD’nin işi açıkçası hiç de kolay görünmüyor.


26 Eylül 2017 Salı

Erbil'de İsrail bayrağıyla kutlama.

Anayasaya aykırı olarak yapılan tartışmalı referandum sonuçları henüz açıklanmadan Erbil'de İsrail bayraklarıyla kutlamalar yapıldı.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'nin (IKBY) Erbil kentinde, anayasaya aykırı olarak yapılan tartışmalı referandum sonuçları henüz açıklanmadan kutlamalar başladı.


İSRAİL BAYRAĞIYLA KUTLAMA

Tartışmalı referanduma sadece İsrail'in destek vermesinden ötürü bazı kişilerin İsrail bayrakları da taşıdığı görülüyor.
Kent geneli ve özellikle kutlamaların yapıldığı bölgelerde güvenlik güçlerinin olası bir terör saldırısına veya patlamaya karşı güvenlik tedbirlerini en yükseğe çıkardığı kaydedildi.
Erbil'de İsrail ve ABD bayraklı kutlama



IKBY'de referandum sonuçları açıklanmadan İsrail ve ABD bayrakları eşliğinde kutlamalar başladı.
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'nde (IKBY) Barzani yönetimi, illegal bir referandum gerçekleştirdi. Bu referandumla amaç 'bağımsız bir Kürdistan' kurmak.
Ancak henüz bu illegal referandumun sonuçları açıklanamadan Erbil'de sokaklara fırlayıp kutlamalar yapanlar oldu. 'Zafer'i kutlayanların elinde ABD ve İsrail bayrakları da vardı.




ABD DESTEK VERMEDİĞİNİ AÇIKLAMIŞTI

Referandum öncesi Barzani en büyük desteğini İsrail'den aldı. ABD cephesinde ise DEAŞ'a odaklanılması gerektiği ve bu bölgede bağımsızlığı desteklemedikleri yönünde açıklamalar yapıldı. Ancak Erbil'den gelen görüntüler İsrail ve ABD'nin 'iyi polis kötü polis'i oynadığı gerçeğini ortaya çıkarıyor.

BEYAZ SARAY'IN AÇIKLAMALARI

Beyaz Saray Sözcüsü Sarah Sanders "DEAŞ'ı ortadan kaldırmak ve İran'ı püskürtmek için birleşik bir Irak olmasını ümit ediyoruz" dedi.

Barzani, tüm uyarılara rağmen, Birleşmiş Milletler (BM) ve ABD başta olmak üzere birçok ülkenin karşı çıktığı, Irak Federal Mahkemesince "anayasaya aykırı" bulunan referandum kararından geri adım atmadı. Barzani'yi kanun dışı kararından vazgeçirmek için yoğun bir diplomasi trafiği yaşandı.

Erbil yönetimi, tartışmalı referandum gününe kadar merkezi hükümet, BM ve uluslararası toplumdan her seviyede gelen uyarıya kulak tıkadı.

Referandumun gerçekleştirildiği sırada Beyaz Saray, "Irak'ın toprak bütünlüğünden yanayız" açıklaması yaparken, bölgede ABD bayraklarıyla kutlamalar yapılarak bir anlamda Amerikalılara teşekkür ediliyor.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html