BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
FBI sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
FBI sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

8 Eylül 2018 Cumartesi

ABD Eski Başkanı Obama'dan, Donald Trump'a Ağır Sözler: Kabadayı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


ABD Başkanı Trump'ın kabadayı gibi davrandığını söyleyen ABD eski Başkanı Obama, "Biz Amerikalılar kabadayılara karşı dururuz. Onları izlemeyiz." dedi.



ABD Başkanı Donald Trump'ın bir kabadayı gibi davrandığını söyleyerek Amerikalıları karşı çıkmaya çağıran ABD eski Başkanı Barack Obama, Trump'ın FBI ve Adalet Bakanlığına sürekli saldırdığına değinerek, "Biz Amerikalılar kabadayılara karşı dururuz. Onları izlemeyiz" dedi


"EVLİLİĞİMİN DEVAMI İÇİN MİCHELLE'E ZAMAN AYIRMALIYDIM"


Illinois Üniversitesinde yaptığı "Demokrasimizin Durumu" programında konuşan eski ABD başkanı Barack Obama, Beyaz Saray'dan ayrıldıktan sonra geçirdiği sessiz dönem için "8 yıllık Beyaz Saray dönemden sonra eğer evliliğimizin devam etmesini istiyorsam biraz Michelle'e zaman ayırmalıydım" demesi gülüşmelere neden oldu.


"KENARDA DURANLAR İÇİN SONUÇLAR ÇOK KÖTÜ OLACAKTIR"


Obama ayrıca bir ABD geleneği olarak eski başkanların sessizce politik sahneden çekildiğini ve kendisinin de bunu yapmak istediğini söyledi. 
Ancak geri dönmek zorunda kaldığını belirten Obama, "Bugün buradayım çünkü bu dönem tarihimizdeki en önemli dönemlerden biri. 
Her ABD vatandaşı kim olduğumuzu ve ne için durduğumuzu belirlemeli" dedi. Risklerin çok yüksek olduğunu ifade eden Obama, "Kenarda duranlar için sonuçlar çok kötü olacaktır" dedi.


"DEMOKRASİYE KARŞI KORKU TRUMP İLE BAŞLAMADI"


ABD Başkanı Donald Trump'ın politikalarına temelden karşı olduğunu bilinen Obama, ABD'de demokrasine karşı olan korkunun Trump ile başlamadığını ifade ederek, "O bir semptom, sebep değil. 
Politikacıların yıllardır oluşturdukları küskünlüğün, geçmişte kalan öfkenin ve korkunun bir göstergesi" dedi. 
Obama ayrıca Amerika'nın ideallere her yaklaştığında değişimden korkan veya ülkenin ayrışmasından fayda sağlayan kişiler tarafından sekteye uğratılmaya çalıştığını anlatarak "Gelecek dönemde bunlardan biri" diye konuştu.


"TRUMP'IN YAPTIKLARI NORMAL DEĞİL"


Trump'ın yönetimi sırasında yaşananları anormal olarak nitelendiren Obama, en son ABD'de ismi açıklamayan bir beyaz Saray çalışanın Trump'ı durdurmaya çalıştıklarını ifade eden yazıya da değinerek, "Bu normal değil. Bu olması gereken kontrol mekanizması değil" diyerek sıra dışı zamanların yaşandığını belirtti.
"Ama iyi haberlerim var" diyen Obama, iki ay içerisinde seçimlerin olduğunu hatırlattı. 
Kötü politikaları durdurmanın tek bir yolu olduğunu söylen Obama, "O da sizsiniz. Siz ve oylarınız" dedi. İnsanların farklı görüşleri olduğunu bunun normal olduğunu söyleyerek kendisinin bir Demokrat olduğunu söyledi. 
Obama seçimlere yaklaşırken Cumhuriyetçilerin ekonomik başarı olarak sunduğu işsizlik rakamlarının, 2015 ve 2016 yılında aynı olduğunu ve kendisinin döneminde yapılanların Trump'a rağmen bu sonuçları ortaya koyduğunu belirtti.


"BİZ AMERİKALILAR KABADAYILARA KARŞI DURURUZ"


Trump'ın bir kabadayı gibi davrandığını söyleyerek Amerikalıları karşı çıkmaya çağıran Obama, Trump'ın FBI ve Adalet Bakanlığına sürekli saldırdığına değinerek, "Biz Amerikalılar kabadayılara karşı dururuz. Onları izlemeyiz" dedi. 
Tüm Amerikalıları "Amerika için en iyi olanı düşünerek" oy kullan
maya çağıran eski Başkan Obama "oturup bir kurtarıcı bekleyemezsiniz. Mükemmel bir adayınız yok diye kenarda duramazsınız. Bu bir rock konseri değil. 
Bir peygambere ihtiyacımız yok. Tüm ihtiyacımız dürüst, çok çalışan, Amerika'yı düşünen kişiler. Demokrasimiz için en büyük tehdit Umursamazlık" dedi. 
Her yeni nesil Amerikalının Amerika'yı bir adım ileri taşıdığını söyleyen Obama, bunu oturup bir şeyler olmasını bekleyerek yapmadıklarını dile getirdi. 
Obama konuşmasını "Değişim gerçekleşir, ümit gerçekleşir. Adillik, adalet, eşitlik ve fırsatlar bizim neslimizin mirası olabilir" diyerek tamamladı. 


Trump, hakkında yazılan isimsiz makale hakkında konuştu


Donald Trump, New York Times'ın isimsiz makalesinde "Trump'a karşı içeriden bir direniş sergilediklerini" yazan kişinin kimliğinin Adalet Bakanlığı tarafından soruşturulması gerektiği söyledi
ABD'nin Montana eyaletinde düzenleyeceği mitinge giderken uçaktan basın mensuplarına açıklamalar yapan ABD Başkanı Trump, gündemdeki yerini koruyan NYT'deki isimsiz makaleyle ilgili eleştirilerini sürdürdü.
Trump, NYT'nin söz konusu makaleyi basmasını "utanç verici" olarak nitelendirdi ve ABD Adalet Bakanı Jeff Sessions'ın makalenin isimsiz yazarı hakkında soruşturma başlatması gerektiğini ifade etti.


ULUSAL GÜVENLİK MESELESİ 


Makaleyi "ulusal güvenlik meselesi" olarak tanımlayan Trump, makaleyi yayımlayan NYT gazetesine karşı nasıl bir adım atacağını ise hala değerlendirdiğini belirtti.
Söz konusu kişinin kimliğini, hangi görevde ne yaptığını ve gazeteye neler verdiğini araştıracaklarını aktaran Trump, üst düzey bir yetkili çıkması halinde bu kişiyi kendisinin katıldığı herhangi bir toplantıda görmek istemediğini söyledi.
Eleştirileri çok önemsemediğine işaret eden Trump, "Ben bunlarla başa çıkarım. Onlara karşı savaşırım, bunu yıllar içinde görmüş olmalısınız." dedi.
Trump ayrıca, gazeteci Bob Woodward'un kendisi hakkında yazdığı kitapla ilgili eleştirilerini de sürdürdü. Trump, kitapta öne sürülen üslubun kendisiyle örtüşmediğini savunarak "Ben öyle konuşmam, beni tanıyorsunuz, o şekilde konuşmam. Kitap tam bir sahtekarlık." dedi.
NYT'de önceki gün "isimsiz" olarak yayımlanan "Trump yönetimi içindeki direnişin bir parçasıyım" başlıklı makaleyi kaleme alan kişinin Trump yönetimindeki üst düzey bir görevli olduğu ileri sürülmüştü.


MAKALEDE ÖNE ÇIKAN KISIMLAR


İmzasız makalede, "Trump'ın tam olarak anlayamadığı şey şu: Kendi yönetimindeki birçok üst düzey görevli, Başkanın gündeminin bazı kısımlarını ve kötü heveslerini bozmak için özenle çalışıyor. Bunu biliyorum çünkü ben de onlardan biriyim." ifadesine yer verilmişti.
Makaleye tepki gösteren Trump, Beyaz Saray’da yaptığı açıklamada, yazıyı "korkak bir makale" olarak nitelemişti. Beyaz Saray Sözcüsü Sarah Sanders da makalenin yazarının derhal istifa etmesi gerektiğini belirtmişti.
Makalenin ardından ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Savunma Bakanı James Mattis ve Trump'ın Özel Kalem Müdürü John Kelly gibi Trump'a yakın birçok isim, makaleyi sert şekilde eleştiren ve metnin kendileri tarafından yazılmadığını savunan açıklamalar yapmıştı.

28 Şubat 2018 Çarşamba

ABD'nin çarpık terör algısı

Tamer Ashraf
ABD’nin terörizmle mücadele ederken beyazların ülke içinde işlediği katliamlar konusunda hiçbir şey yapmaması ahlaki ve etik bir zafiyeti gözler önüne seriyor.

Yerkürenin herhangi bir yerinde bir vatandaşının öldürülmesi halinde intikam için kıyameti koparmaya hazır bir ülkenin, kendi topraklarında vuku bulan katliamlar karşısında geriye çekilip, günün birinde bu katliamların durması için dua etmesi akıl alır şey değil.
Terörizme karşı haçlı savaşı başlatmayı ve teröristleri yeryüzünden silmeyi vadeden, teröristleri dünya üzerinde nerede olursa olsun vurmak için her türlü askeri teknolojiyi kullanan, DEAŞ’ı alt etmek için "gizli planları" olan ve “Irak’taki bütün petrolü ele geçirmek” isteyen Amerikan liderleri, Amerikalı okul çocukları bir poligondaki karton hedefler gibi silahla vurularak öldürüldüğünde ise sus pus oluyorlar.
ABD’nin terörle mücadele konusundaki kabadayı tavrıyla, ülke içindeki katliamlara kayıtsızlığı arasındaki tutarsızlık, Amerikan başkanlarının, kanun koyucularının ve kanaat önderlerinin içinde bulunduğu ahlaki zafiyeti tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
Bu tutarsızlığın ve ahlak zafiyetinin bir ismi var: Ulusal Silah Birliği (NRA). NRA’nın lobi gücünün siyaset üzerindeki etkisi o kadar fazla ki, siyasiler silahlı şiddeti kınıyor gibi görünmeye dahi çekiniyorlar. Ne zaman beyaz bir çocuk silahlı katliam yapsa, benzer olayların tekerrür etmemesi için dua etmekle yetinip, yas vaktinde tartışmanın uygun olmayacağını söyleyerek, silah düzenlemesi bahsini kapamaya çalışıyorlar.
Ancak katil yeterince beyaz değilse, bir Müslüman Amerikalı veya Afro-Amerikalı aileden geliyorsa o zaman kıyamet kopuyor. Amerikalı siyasiler, yas duygusunun hızla üstesinden gelip, saldırının intikamını almak için yabancı bir ülkeyi bombalayarak yok etmekten tutun, bazı ülke vatadaşlarına seyahat yasağı getirmeye ve hatta İslam’ın kutsal metinlerinin 'daha barışçı' hale getirilmesi için tadil edilmesine kadar baskı ve şiddete dayalı çözümler vadetmekten çekinmiyorlar.
NRA’nın etik dışı siyasetlerinin nelere yol açtığı ortada. Tarafsız bilgi doğrulama sitesi “Politifact”a gör, 2005-2015 yılları arasında silahlı şiddet olaylarında hayatını kaybeden Amerikan vatandaşlarının sayısı 280 bindi. Aynı dönemde terörizm nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı ise sadece 24’tü.

İstihbarat zaafı Washington, Müslüman Amerikalıları izlemek için milyarlarca dolar harcıyor. Başkan Donald Trump, Müslümanların “birbirlerini iyi tanıdıklarını” söyleyerek, ABD’deki Müslümanlar için bir veritabanı oluşturma sözü verdi. Yani iyi olanlar kötüleri ele verecek. Böylece problem çözülmüş oluyor!
Halbuki ABD'nin Müslüman Amerikalılara yönelik takibi, Eylül 2011 öncesinden başladı ve zaman içinde diğer nüfus gruplarının izlenmesine kıyasla daha da arttırıldı.
Eski Senatör Bob Graham, “Intelligence Matters” isimli kitabında, FBI'nın 11 Eylül saldırılarına hazırlanan Arap öğrenciler hakkında ipuçları aldığını yazdı. FBI, anlaşıldığına göre bir muhbir olan ve 11 Eylül saldırısına karışan teröristlerden ikisine ev sahipliği yapan bir cami imamından ipucu aldı. Bu istihbarat bilgileri üzerine harekete geçmekte sergilenen zafiyet, ABD güvenlik birimlerinin 11 Eylül saldırılarına yol açan en büyük başarısızlıklarından biriydi.
Amerikan okullarında yaşanan şiddet olaylarının faillerinin neredeyse tamamı, katliam gerçekleştirme niyetlerini önceden ortaya koyan işaretler sundu. Bununla birlikte, ABD güvenlik kurumları, bu tür saldırıları önlemek için beyaz toplulukların izlenmesine neredeyse hiç ilgi göstermedi, belki de bu konuda asla siyasi talimat almadı.

Teröristler ve akıl hastaları

ABD'nin terörle mücadeledeki teyakkuzu, Amrikalıların hayatlarının kurtarılması yönüyle takdir edilebilir olsa da ABD güvenlik kurumlarının, Müslüman olmayan Amerikalıların işlediği suçlar konusunda benzer bir yetkinliği neden gösteremediği, izah edilebiir bir durum değil.
Müslüman olmayan Amerikalıların, Teksas saldırganı Nidal Hassan veya Florida saldırganı Omar Mateen gibi baştan tehlike işareti sayılan isimleri yok ama bu, Connecticut ve Florida'dan, Adam Lanza ve Nikolas Cruz'un işlediği katliamların daha az menfur olduğu anlamına gelmiyor.
Nidal ve Omar'ın suçları, toplulukları ve dinleriyle ilişkilendirilirken, Adam ve Nikolas'ın işlediği suçlar, ait oldukları toplum kesimleri ya da inançlarıyla ilişkilendirilmedi. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak Nidal ve Omar, Amerikalıların savaşmak için trilyonlarca dolar harcadığı “teröristler” olarak yaftalanırken, Adam ve Nikolas, Amerikalıların sadece benzerlerine tanık olunmaması temennilerine konu olan “akıl hastaları” olarak nitelendirildi.
İster Amerikalı Müslüman kökenliler tarafından, isterse Amerikalı beyazlar tarafından işlenmiş olsun, şiddet şiddettir ve benzer şekilde algılanmalı. ABD hükümeti her ikisine de benzer dikkati göstermeli ve kaynaklarıyla her ikisiyle de mücadele etmeli.
ABD, vatandaşlarını terörizmden korumak için kararlılıkla hareket etti. Ama aynı ABD, saldırı beyazlardan geliyorsa katillerle yüzleşmekte açıklanamaz bir kayıtsızlık gösterdi.
Bu eşitsizlik sadece Müslüman Amerikalıları etkilemiyor, aynı zamanda beyaz olmayan tüm Amerikalıları da etkiliyor, öyle ki bir Amerikalı, Kongre'nin beyaz Amerikalılar arasındaki yaygın silahlanmaya yönelik yasal düzenleme yapması için silahlanma karşıtı kurumların Afrika kökenli Amerikalıların silahlanmasını maddi olarak desteklemesi önerisinde bulundu. Bazı kesimler ise ancak, siyahların da beyazlar gibi tepeden tırnağa silahlanması halinde Kongre’nin, silahlanma konusunda devreye girerek yasal düzenleme yapabileceği görüşünde.
Bu yöndeki düşünceler, mesele, siyahların güvenlik amacıyla takibine gelince beyazların kolluk güçlerine tam destek vermesinden kaynaklanıyor. Ama aynı beyaz Amerikalılar beyazlara yönelik güvenlik takibi söz konusu olunca aniden kolluk kuvvetlerine olan bütün güvenlerini kaybediyorlar. Eğer ki hükümetin, bir tarafında beyaz Amerikalının olduğu herhangi bir e-postaya müdahale ettiği veya telefon konuşmalarınının kaydettiği ortaya çıkarsa beyaz Amerikalılar aniden adaletsizliğe karşı tepki gösteriyor.

Kongrenin, şiddete karşı farklı düzenlemeleri ikiyüzlülüğün tüm sınırlarını aşmıştır. Kongre, beyaz olmayan Amerikalıları kontrol altında tutmaya hevesli görünürken, beyaz Amerikalıların silah sahibi olmalarına karşı herhangi bir denetimi reddediyor. Bu da, birisi polis baskına maruz kalan, diğeri fazla polisin baskı kurmadığı iki farklı Amerika ortaya çıkmasına neden oldu. Maalesef ki aslında polis baskısına maruz kalan ve polisin baskı kurmadığı iki Amerika da kurban veriyor.
Mütercim: Emre Aytekin-Zehra Ulucak-Mustafa Deveci
[Bir dönem Chatham House'da misafir araştırmacı olarak görev yapan ve şu an Washington'da ikamet eden gazeteci Hüseyin Abdül-Hüseyin, Arap medyasının yanı sıra New York Times, Washington Post, Christian Science Monitor, USA Today gibi gazetelere makaleler yazmakta, CNN ve BBC gibi televizyon kanallarında Ortadoğu analizleri yapmaktadır]
“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve T.Diriliş Postası'nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

18 Nisan 2018 Çarşamba

Facebook skandalı: Demokrasiyi bekleyen yeni tehlike

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Amerikalılar ve Avrupalılar yakın zamana kadar sosyal medyanın demokrasiyi ve sivil toplumu zenginleştirdiğini düşünüyordu; ta ki kendilerinin iki kutsalına özel hayatın gizliliği prensibi ve demokrasiye dokunana kadar.

Yakın zamana kadar demokrasiyi ve sivil toplumu zenginleştirdiği düşünülen, "renkli devrimler"deki, "Arap Baharı"ndaki rolü göklere çıkarılan sosyal medya mecraları, son dönemde eleştiri oklarının hedefinde. Bu mecraların en popüleri olan Facebook, ırkçılık ve nefret dilini yaymak veya siyasi manipülasyonlar yapmak isteyenler için de elverişli bir araç haline gelmiş durumda.
Myanmar'daki katliamları tetikleyen nefret dilinin Facebook üzerinden yayılması bu noktada dikkat çekiciydi. Facebook’un fuhuş veya uyuşturucu trafiğinde kullanılması gibi konular da zaman zaman tartışıldı. Ama Amerikalıların ve Avrupalıların Facebook'a şüphe ile bakmaları için bunlar yeterli olmadı. Ta ki kendilerinin iki kutsalına —özel hayatın gizliliği prensibi ve demokrasiye— dokunana kadar. Milyonlarca Facebook kullanıcısının kişisel bilgilerinin İngiltere'deki Brexit oylamasının ile ABD'deki 2016 başkanlık seçimlerinin manipüle edilmesinde kullanıldığı iddialarının ardından, ABD ve Avrupa'da sosyal medya ve özellikle Facebook hakkında hararetli bir tartışma başladı. Ve en nihayetinde bu tartışmalar, Facebook’un kurucusu ve CEO’su Mark Zuckerberg’in geçen hafta Amerikan Kongresi’nde özel bir oturumda sorgulanmasıyla taçlandı.
Konu, milyonlarca Facebook kullanıcısının kişisel bilgilerinin Cambridge Analytica adlı bir data analiz şirketi tarafından ele geçirilip ABD 2016 başkanlık seçimlerini manipüle etmek üzere kullanıldığı iddiasıydı. Bu duruşmanın dört önemli bileşeni vardı: (1) Cambridge Analytica, (2) Facebook, (3) ifade özgürlüğü ve kişisel bilgilerin gizliliği gibi demokrasiyle ilgili bir takım normatif konular ve (4) duruşmanın bizzat kendisi.

Duruşma bir tiyatroydu

Sonuncusundan başlayalım: Formatına bakarsak, bu duruşma, olayı geçiştirmek amacıyla kurgulanmış bir oyun gibiydi. Zuckerberg de oyunun gereğini yaptı: Orta sahada top çevirdi, zamana oynadı, fırsat verildiğinde de Facebook’un derin felsefesiyle ilgili dersler verdi. Yaklaşık 100 Kongre üyesine soru sormak için beşer dakika zaman verilmişti. İki güne yayılan duruşma toplamda on saat sürdü. Beş dakika içinde sorularına ciddi cevaplar alamayacaklarının farkında olan Senatörler ve Temsilciler retorik sorular sorup şakalaştılar, arada ciddileşip aba altından sopa gösterdiler. Kimileri kendince şov yapmaya çalıştı; kimileri de “üyelik sözleşmeniz berbat” deyip konuyu özetledi. Bazı sorular ilginçti; Nefret söylemi veya ayrımcılık hakkında ne düşünüyorsunuz gibi çanak sorular mesela. Sanki Zuckerberg ve Facebook özünde iyi, ama dünyadaki kötü insanlar sistemin açıklarını kullanıyor demeye getiren sorulardı bunlar. Bunlar esnasında, karşımızda dünyanın en büyük tekellerinden birinin patronunun sorgulandığını, bu tekelin elindeki bilgilerle Amerikan başkanlık seçimlerine dışarıdan müdahale edildiğini unuttuk, bir düşünürle fikir alışverişi yapılıyor falan zannettik. Hele ki Kongre’de kişisel bilgilerin kullanımıyla ilgili bir yasa yapılmasını destekler misiniz gibi sorular Zuckerberg’i yasama, yürütme, yargıyla denk bir dördüncü güç gibi büyüttü gözümüzde. Sonuç olarak, hiç kimse Kongre’den bu konuyla ilgili ciddi bir düzenleme beklemiyor. Çünkü öncelikle konu çok karmaşık, internet çok geniş ve Facebook çok popüler. Ayrıca serbest girişimi regüle etmek Amerikan siyasi kültürüne yabancı bir eğilim. Bunların yanında duruşmanın diğer üç bileşeni, meseleyi hem daha da karmaşıklaştırıyor hem de tehlikeli bir oyuna dönüştürüyor.

Psikolojik harp ve algı operasyonu

İkinci bileşen Cambridge Analytica adlı bir data analiz şirketi. Aslında bunlardan çok var. İnsanlarla ilgili bilgiler toplayıp profilleme yapıyor ve bu profillere uygun pazarlama yöntemleri öneriyorlar. Ticari reklam sektöründe bu yöntem uzun zamandır kullanılıyor. Ancak yeni dönemin iki önemli farkı var: Birincisi yaş, cinsiyet, gelir seviyesi gibi klasik demografik veriler üzerinden oluşturulan stratejiler artık çok geride kaldı. Sosyal medya sayesinde demografik verilerin çok daha ötesinde profilleme yapılabiliyor. Cambridge Analytica’nın istifa eden CEO’su Alexander Nix bunu “psikografik” profilleme şeklinde adlandırmıştı. İnsanların kişilikleri ve eğilimleri üzerinden yapılan bu profiller sayesinde çok daha sofistike pazarlama yöntemleri geliştirilebiliyor. Yeni dönemin ikinci farkı ise bu yöntemlerin siyasette çok yaygın olarak kullanılması.
Psikografik profiller sayesinde, sadece siyasal kampanyaların klasik yöntemlerine strateji üretmek değil, sosyal medyada mikro hedefler üzerinde operasyon yapmak da mümkün oluyor. Bu çok etkili bir yöntem; çünkü iletilmek istenen mesaj sanki sizden biri konuşuyor gibi çıkıyor karşınıza, sizinle hemen etkileşime geçiyor. Tekrar Cambridge Analytica’ya dönelim: İngiltere merkezli bu şirketin arkasındaki isimlerden biri Trump’ın eski baş stratejisti Steve Bannon, finansörü ise Cumhuriyetçi Parti’nin en büyük bağışçılarından ve Trump destekçilerinden Robert Mercer. Cambridge Analytica 2013’te kurulmuş, ama öncesinde Strategic Communication Laboratories Group (SCL) isimli çok daha meşhur bir şirket var. İngiltere, Endonezya, Tayland, Kenya ve daha birçok ülkede hükümetlerle ve siyasetçilerle çalışmış, kendi ifadeleriyle “psikolojik harp” ve “algı operasyonu” alanlarında uzman bir şirket. Bu ilişkileri ve becerileri sayesinde Trump’ın kampanyasında rol alan Cambridge Analytica’nın seçimlerin gidişatını ne kadar etkileyebildiği ise bir muamma. Şirketin kullandığı yaklaşık 87 milyon Facebook üyesinin bilgilerinin Rus kökenli bir Cambridge Üniversitesi profesörü tarafından ele geçirildiği bilgisi ise işleri biraz daha karmaşıklaştırıyor. Malum, içinde Rusya geçen cümleler dikkat çekmek için yeterli. Çünkü eş zamanlı olarak, Rusya’nın benzer bir Facebook datasını kullanarak başkanlık seçimlerinde “trol” hesaplarla kimi Amerikan seçmenini manipüle ettiği iddiası ve bunun Trump kampanyasıyla ilişkisi de FBI tarafından araştırılıyor.

İnternet dünyası Facebook’tan büyük mü?

Olayın bir diğer bileşeni Facebook. Bilginin ve düşüncenin serbestçe paylaşıldığı, devletlerin müdahalesinin olmadığı bir mecra, kullanıcılar tarafından oluşturulmuş demokratik bir toplum! En azından hikayesi böyle. Google, Microsoft ve Apple gibi diğer şirketlerin de benzer hikayeleri var. İnternetin serbest ve sınırsız dünyasının devleri bunlar. Peki internetin sınırsız dünyası bu devlerden büyük mü? Hepsinin kendi alanında oluşturdukları tekele bakınca buna olumlu cevap vermek mümkün değil. Ayrıca her birinin kurucuları şirket hisselerinin yarısından fazlasına sahip. Yani bu şirketler hem tekel hem de tam birer otokrasi. İnternetin kökeninde Amerikan savunma sanayisinin olması ve ayrıca bu devlerin büyüyüp rakipleri yutan bir tekele dönüşmesinin Amerikan devletince desteklenmesi hesaba katıldığında fotoğraf biraz daha kararıyor. 11 Eylül’den sonra başlatılan “teröre karşı savaş” konsepti içinde, bu devler Amerikan devletinin adeta ortağı oldular. Özellikle sosyal medyanın başıboş bırakılmasını beklemek saflık olurdu zaten. Sadece Facebook’un dünyada iki milyar, ABD’de 214 milyon aktif kullanıcısı var. Birçok insanın internetle ilişkisi Facebook’tan veya benzer sosyal medya mecralarından ibaret. Yine birçok insan dünyada olup bitenleri geleneksel medyadan değil sosyal medyadan takip ediyor, orada gördüklerine daha çok inanıyor, orada akan söylemlerin bir parçası oluveriyor. Çünkü oranın bizler tarafından şekil verilen özgür bir alan olduğuna inanıyoruz. Orada hepimiz yazar, hepimiz düşünür, hepimiz uzman, hepimiz irili ufaklı fenomenleriz. Oysa aktör olduğumuzu zannederken aslında inşa ediliyoruz; farkında olmadan maruz kalıyoruz. Onun için bu mecralarda dezenformasyon veya manipülatif bilgi çok etkili oluyor; özellikle de ana akım medyaya güvenin azaldığı şu günlerde. Kısacası sosyal medya, özellikle de Facebook hem milyonlarca insan hakkında veri toplanmasını sağlayan hem de manipülasyona son derece açık bir mecra. Yukarıda bahsedilen bu data analizleri, reklam geliri elde etmek ve nüfuz oluşturmak için kullanılıyor. Nüfuz söz konusu olunca da siyaset bir şekilde devreye giriyor.

İfade özgürlüğünün sınırı olmalı mı?

Gelelim Facebook merkezli bu skandal sebebiyle tartışmaya başladığımız demokrasiyle ilgili normatif konulara. Bunları kısa bir yorum yazısının bir paragrafında anlatmak mümkün değil tabii ki. Yine de en azından tartışmanın can alıcı birkaç noktası aktarılabilir. Rusya'nın Facebook üzerinden ABD'nin 2016 başkanlık seçimlerine müdahale ettiği iddiası şunları barındırıyor: (1) “Kutsal” seçmen iradesi manipüle edilmiş, (2) “kutsal” kişisel bilgiler istismar edilmiş, (3) bu sayede otokratik eğilimleri olan bir demagog Amerikan başkanı olmuş ve (4) tüm bunları bir dış düşman yapmış. Yani en demokratik ve özgür alan olarak görülen bir sosyal medya mecrası üzerinden bir demokrasiye darbe vurulmuş. Bunun aslında pek şaşırtıcı olmadığını belirtmek gerekir. Çünkü demokrasiye en yıkıcı zararlar kimi zaman demokratik hakların istismar edilmesinden kaynaklanır. Bunun en çarpıcı örneği ise Nazizmin 1933'te Weimar Cumhuriyeti demokrasisini seçimler yoluyla sona erdirmesidir. Öyle ki Hitler'in propaganda bakanı Joseph Goebbels'in meşhur ifadesiyle, Nazilerin hukuki yollarla gücü ele geçirmesi "her daim demokrasinin en iyi şakası olarak kalacaktır". Evet, demokrasi kendi düşmanlarına gereğinden fazla alan açan bir siyasi sistem. Bu alanı açan en temel demokratik ilke ise ifade özgürlüğü. Belki "özgürlük düşmanlarına özgürlük yok" deyip bir terör rejimi kuran Jakobenlere bir tepki olarak, belki de liberalizmin temel kaidelerinin etkisi sebebiyle, demokrasiler düşüncenin ifadesine bir kutsiyet atfediyor. Özellikle ABD’de en abes düşünceler bile ifade özgürlüğü çerçevesinde kabul ediliyor.

Peki ifade özgürlüğünün bir sınırı yok mu? Demokrasiler kendilerini korumak için bazı düşüncelerin ifadesini engelleyemez mi? Eğer engellemesi gerekiyorsa hangi düşünceleri engellemeli? Buna kim karar vermeli? Bunun kriterleri ne olmalı? Ne tür cezalar verilmeli? İşte bunlar cevaplaması çok zor sorular.
Facebook ile ilgili tartışmalar da en nihayetinde bu sorulara gelip takılıyor. Facebook ve diğer mecralar üyelik sözleşmelerini daha anlaşılır yapmaya veya üyeleriyle ilgili bilgileri üçüncü şahıslarla paylaşma konusunda daha titiz davranmaya zorlanabilirler. Bu mecralarda siyasi reklam vermek de zorlaştırılabilir. Bunlar tüm komplikasyonlarına rağmen işin en kolay tarafları. Ancak düşüncenin ifadesi serbest olduğu müddetçe manipülasyon ve dezenformasyon (veya "psikolojik harp" ve "algı operasyonu") hep olacak. Facebook duruşmasının yukarıda bahsedilen dört ögesi bir arada düşünüldüğünde, iyimser olmak için ortada pek bir sebep yok. Hepimiz fenomen olmak istiyoruz, ama gerçekte birer küçük data parçasıyız.

15 Şubat 2018 Perşembe

ABD, Türkiye'nin güvenini neden kaybetti?

Tamer Ashraf
ABD, Türkiye'nin bekasını tehdit eden terör örgütleri PYD/PKK ve FETÖ'yü koruyup güçlendirerek, Türkiye'nin güvenini kaybetti.
ABD, Türkiye'nin bekasını tehdit eden terör örgütleri PYD/PKK ve FETÖ'yü koruyup güçlendirerek, Türkiye'nin güvenini kaybetti. Türkiye'nin eğittiği Suriyeli ılımlı muhaliflere sırtını dönen ABD, Suriye'nin dörtte birini PYD/PKK'ya kazandırdı. 

ABD, darbe tezgahlayan FETÖ elebaşının hamiliğini üstlenirken, bu örgütün Türkiye'ye yönelik yeni kumpaslarına alet oluyor. 

ABD'nin Türkiye'nin güvenini kaybetme süreci, Washington yönetiminin Suriye politikasındaki dönüşümle başladı.
Amerikalı karar alıcılar, terör örgütü DEAŞ ile mücadele üzerinden Suriye'de nüfuz alanı kurma peşine düştü. Bunun için de PYD/PKK'ya yöneldi.


2014'ün sonunda ABD Başkanı Barack Obama yönetiminin desteğiyle Türkiye ve Ürdün'de ılımlı askeri muhaliflere yönelik eğit-donat programının hazırlıkları başladı. Bu sırada ABD, Aynularab'ın (Kobani) DEAŞ'tan kurtarılması için terör örgütü PYD/PKK'ya yoğun hava desteği sağladı.
Aynularab'taki (Kobani) işbirliği, "büyük ortaklık" için ilk adım oldu. Aynularab PYD/PKK'nın eline geçtikten sonra, ABD-PYD/PKK ortaklığının ikinci sahnesi, Tel Ebyad'da yaşandı. Eğit-donat'ın Türkiye ayağının devreye girdiği mayıs 2015'in sonunda PYD/PKK, Tel Ebyad'ı ele geçirerek, işgal alanını genişletmeye başladı.

Ilımlılara sırt dönüp, PYD/PKK'yı ana müttefik edindi
Ekim 2015'te Obama, ılımlı muhaliflere yönelik eğit-donat programının başarısız olduğunu ve PYD/PKK ile ilişkileri geliştireceklerini duyurdu.

Türkiye'nin tepkisini önlemek için PYD/PKK unsurlarına SDG adı koyarak paravan bir örgütlenme oluşturan ABD'nin Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Raymond Thomas, Temmuz 2017'de "SDG oyunu"nu Türkiye'den çekindikleri için icat ettiklerini itiraf etti.
Ankara'nın tüm uyarılarına rağmen, ABD ordusu PYD/PKK'nın büyümesine ve yayılmasına tüm imkanlarıyla yardımcı oldu.

Fırat'ın batısı ve Menbiç yalanları


ABD, örgütün Fırat Nehri'nin batısına yayılmayacağı sözünü verdi. Ancak sözünde durmayıp örgütü, 2016 yazında nehrin batısına ilerletti. DEAŞ'ın Menbiç'ten çıkartılmasıyla PYD/PKK'nın buradan çekileceği şeklinde Türkiye'ye yeni güvence verdi. Ancak bu güvencesi de boşa çıktı.
Bununla yetinmeyen ABD, Fırat Kalkanı Harekatı'nın dayandığı Menbiç sınırlarında örgütü korumak adına kendi güçlerini konuşlandırdı.

Örgüte destek için üsler kurup binlerce tır silah verdi


ABD, terör örgütüne desteğini artırmak için Haseke ve Aynularab'ta iki hava üssü kurdu. 10 kadar askeri noktada konuşlandı. Nisan 2016'dan itibaren bu üslere inen kargo uçakları ve kuzey Irak'tan giren binlerce tır, PYD/PKK'ya silah ve mühimmat taşıdı.

Amerikalı yetkililerin PYD/PKK'ya doğrudan yardım yapmadıklarını iddia etmesine rağmen yoğun desteğinin sürmesi, Washington'a güveni hızla azalttı.
Obama'nın görevden ayrılmasıyla Türkiye-ABD arasındaki güven ilişkisinin onarılması için dikkatler Donald Trump yönetimine çevrildi.

"DEAŞ bitince destek kesilecek" sözü de yalan çıktı


Ocak 2017'de yönetimi devralan Trump, Obama'nın DEAŞ ve PYD/PKK meselelerinden sorumlu ekibini korudu. Amerikan güvenlik bürokrasisi, 2017'de PYD/PKK'nın Rakka ve Deyrizor'daki operasyonlarını yoğun biçimde destekledi.
Suriye'nin doğusundaki Rakka'nın tamamı ile Deyrizor'un doğusu DEAŞ'tan kurtarıldı ancak topraklar PYD/PKK'ya bırakıldı.

ABD, Suriye-Türkiye sınırının yüzde 65'ini, Suriye topraklarının yüzde 25'ten fazlasını PYD/PKK'ya teslim etti.
ABD, Menbiç için olduğu gibi örgütün Rakka'da da kalıcı olmayacağı sözünü verdi. Verilen silahların geri alınacağını açıkladı.
Ancak Trump yönetimi "DEAŞ'ın geri dönüş tehlikesi" söylemine sarılıp yalanlarını sürdürdü.

PYD/PKK'yı ordulaştırma süreci


ABD, DEAŞ'ın büyük ölçüde ortadan kaldırılmasının ardından PYD/PKK'yı Suriye'nin kuzeyinde kalıcı bir yapıya dönüştürme yoluna girdi.
ABD'nin "sınır güvenliği gücü" ve PYD/PKK'nın "kuzey ordusu" oluşumu dediği yapı, Türkiye ile yeni krizi tetikledi.
Amerikalı yetkililer, ilk olarak AA'nın haberiyle ifşa olan terör ordusu planına dair, içine düştükleri zor durumu izah etmeye çalışan çok sayıda açıklama yaptı.
Fakat ABD yönetiminin, 2019 bütçesinde PYD/PKK'nın ordulaştırmasıyla sonuçlanacak girişimlere 550 milyon dolar ayırdığının ortaya çıkmasıyla Washington'un gerçek niyeti ayan beyan görüldü.

ABD topraklarında FETÖ "karargahı"


Türkiye'nin stratejik müttefik olarak ABD'ye duyduğu güvene büyük darbe vuran diğer neden, Amerikan yönetiminin FETÖ'yü ısrarla himaye etmesi.
ABD'nin, FETÖ'nün Türkiye'deki 15 Temmuz 2016 darbe girişimine oldukça geç ve düşük dozda tepki vermesi Türk halkının kuşkularını artırmıştı. Darbe sırasında "bekle ve sonuca göre davran" duruşu gösteren ABD'li yetkililer, ancak girişimin başarısız kalacağını anlamalarından sonra seçilmiş hükümete destek demeçleri verebilmişti.

Darbe girişiminin ardından FETÖ elebaşı Fetullah Gülen'in ABD'den iadesiyle ilgili süreç başlatıldı. Türkiye, ABD'ye Gülen hakkında gerekli iade dosyalarını gönderdi. Tüm belgeler paylaşıldı. Gülen'in darbe girişimi nedeniyle geçici tutuklanması talebi de iletildi.
Türkiye ile arasındaki suçluların iadesine ilişkin anlaşmayı hiçe sayan ABD, darbe tezgahlayan FETÖ elebaşını iade etmek bir yana, ifadesine dahi başvurmayarak himaye ettiğini açıkça gösterdi.

FETÖ'yü Türkiye'ye karşı kullanmaya devam etti


2017'nin sonuna doğru ABD-Türkiye ilişkilerindeki güven bunalımını perçinleyen bir diğer gelişme de New York'taki Mehmet Hakan Atilla davası oldu.
Atilla'yı Halkbank Genel Müdür Yardımcısı görevinde bulunduğu dönemde ABD ziyaretinden Türkiye'ye dönüşü sırasında tutuklayan Amerikalı yetkililer, FETÖ üzerinden Türkiye'yi hedef aldı.

Davanın, başında ortaya atılan iddialar ile gelişimi, ABD'nin FETÖ'yü Türkiye'ye karşı yeniden kullanabileceğini gösterdi.
İş adamı Rıza Sarraf'ın sanıkken ABD'li makamların baskı ve teşvikiyle tanık konumuna geçirilmesi, FETÖ'cü firari komiser yardımcısı Hüseyin Korkmaz'ın davanın en önemli tanıklarından kabul edilmesi FBI'dan 50 bin dolar alması, davanın hakimi Richard Berman'ın FETÖ'yü destekleyen ve Türkiye karşıtı açıklamalarıyla bilinen kimliği, hadisenin FETÖ-ABD işbirliğinin yeni bir ürünü olduğunu netleştirdi.

14 Mart 2018 Çarşamba

CNN'in Afrin çarpıtmaları



Tamer Ashraf
CNN’in Zeytin Dalı harekatını hedef alması ilk değil. Harekatın başından bu yana, defalarca Türk askerini hedef alarak yayın yaptı.
Afrin harekatının başından bu yana yaptığı yalan, kasıtlı haberler ya da dezenformasyonlarla gündeme oturan CNN International, bugünlerde yine Türk kamuoyunun gündeminde. Bu kez BBC'nin haftalar önce hiçbir delil dahi göstermeden “... olduğu belirtildi” şeklinde servis ettiği “Ain Dara tapınağı yerle bir edildi” haberini, yeniymiş gibi yayınlayarak. Üstelik, yine hiçbir delil göstermeden ve TSK’nın yaptığı hava saldırılarının tamamının yeri bilindiği ve bu bölgenin de hedefler dışında kaldığı apaçık ortadayken, “Türkiye Afrin’de 3 bin yıllık tarihi yok etti” başlığıyla.
CNN’in Zeytin Dalı harekatını hedef alması ilk değil. Harekatın başından bu yana, defalarca Türk askerini hedef alarak yayın yaptı. 29 Ocak tarihinde Washington yönetiminin Menbiç'ten çekilmeyeceğini özel haberi olarak duyurmuştu. Afrin’e ilerleyen ve bölgeden YPG/PKK terörünü kazımak kararlığını gösteren Türkiye, bir sonraki hedefinin Menbiç olduğunu resmi ağızlardan ilan ettiğinde, CNN hemen devreye girmişti.
7 Şubat günü ise Nick Paton Walsh imzasıyla yayınlanan ve bir zafer belgeseli gibi kameraya da alınan haberde, Türkiye’nin Menbiç’te sebep olduğu sözde mağduriyetler dile getirilerek, ABD’li General Paul Funk'ın, Türkiye’nin Menbiç çıkışıyla ilgili olarak “Tuhaf, anlaşılması zor” açıklaması, metin altı mesajlar eşliğinde verilmişti. Funk’ın “Menbiç’ten çekilmeyeceğiz” sözlerinin bir kez daha dünyaya duyurulduğu haberinde CNN, YPG, PKK ve diğer bölgesel terör örgütlerinden hiç bahsetmeden, baştan aşağı terör paçavralarıyla dolu kenti Suriye’nin bir Kürt kenti gibi lanse etmişti. Menbiç’in geçmişte bir Arap şehri olduğu, YPG tarafından işgal edilip şehre girildiğinde ilk yapılan eylemlerin nüfus ve tapu dairelerinin yakılması olduğu da gizlenen haberde, CNN ucuz edebiyat yaparak teröristlerin ağzından “Türkiye’nin çıkışı DEAŞ’ı cesaretlendiriyor” sözlerini dillendirmişti. YPG’nin işgalci tavrı bir yana, Menbiç’teki teröristlerin şehre katma değer kattığını ileri süren CNN, “Burada halk oteller açmak istiyor. Ancak Türkiye’nin müdahale çıkışı nedeniyle buna kimse cesaret edemiyor. Menbiç’in ekonomisi olumsuz etkileniyor” diyerek mağdur edebiyatı da yaptı. Türkiye’nin olası müdahalesinde geleceği nokta olan Kabaşin ve Cerablus’a bakan noktalara konuşlanmış, elleri tetikte ABD askerlerini de göstermeyi ihmal etmeyen CNN, bu çekimleriyle General Funk’ın metin altı mesajlarını da haberine ekledi.
Spekülatif haber yapmaktan hiçbir şekilde çekinmeyen CNN, 1 Şubat günü Afrin’e giren muhabirleri Waffa Munayyer, Joe Sterling ve Eliza Mackintosh vasıtasıyla, savaş döneminde nasıl algı operasyonu yapılması gerektiğinin yeni bir örneğini sergilemişti. Afrin’de meskun mahal çatışmaları için yıllardır özenle hazırlanan terör tünellerini, halkın bombalardan kaçmak için kullandığı sığınaklar olarak gösteren CNN, yapılanları haberleştirirken, “Bu bir katliam” başlığını kullanmıştı. Kanalın cesetler ve yaralılar olarak verdiği görüntülerde de, bu insanların hangi sebeple hastanede olduğuna dair hiçbir somut delil yoktu. Terör için kullanılan mağara ve tünellerden ise “Evimizi terk edip buraya geldik. Türkiye’nin bizi neden öldürmek istediğini anlamıyoruz” diyen insanlar sayesinde, esaslı bir terör propagandası hayata geçirilmişti.
4 Şubat 2018 tarihinde CNN televizyonuna bağlı internet sitesinde yer alan bir haberde, TSK ve ÖSO unsurlarının bölgedeki Suriyeli mültecilerin üzerine ateş açtığı yazıldı. YPG ve terör yandaşlarının, Afrin’de sivillerin vurulduğu iddialarının da ötesine geçen bu yalan, “Bölgeden alınan bilgilere göre çok sayıda sivil bu şekilde hayatını kaybetti. Bölgede durumun daha da kötüleşmesinden endişe duyuluyor” ifadeleriyle pekiştirildi.
CNN 23 Şubat’ta da YPG’li teröristlerin bozguna uğramasından adeta rahatsızlık duyan ABD’nin sözcülüğünü bir kez daha üstlenerek, TSK'nın sivillere yönelik saldırılar düzenlediği yalanını ortaya attı. “Özel haber” ibaresiyle verilen görüntülerde, bir sivilin herhangi bir zarar gördüğüne dair bir görüntüsü bile yoktu.

CNN zaten hep böyle çalışıyor!

Peki Zeytin dalı harekatının başından bu yana Türk askerini hedef alan CNN’in günah yüklü bagajında neler duruyor. İşte cevabı:
ABD’li ünlü yönetmen ve yapımcı Michael Moore, ABD’nin 2003’teki Irak işgalinden önce medya tarafından sürekli olarak gündeme getirilen “Irak’ta kimyasal, biyolojik hatta nükleer silahlar var” iddialarını kendine has bir şekilde hicvetmek için Awful Truth (Çarpıcı Gerçekler) isimli programında bu konuyu işlemişti. Irak’ta bahsi geçen silahlar için hiçbir somut iddia, hatta hiçbir gözlemci raporu yoktu. Oysa Moore, ABD’deki birkaç askeri üssü gezerek buralarda kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlar olduğunu belgeleriyle kanıtladı. Ardından ABD Senatosu’na giderek “Hey millet durun. Silahların nerede olduğunu buldum. Daha fazla aramanıza gerek yok” diyerek senatörlere seslendi. Sonra da “Ama sanırım bu durumda sizin bakış açınıza göre kendi ülkemizi işgal edip, özgürleştirmemiz gerekecek” diyerek Irak işgalinin ne derece yalan sebeplerine dayandığını gözler önüne serdi.
Ama diğer tarafta, belki de dünyanın en etkili televizyon kanalı olarak tanınan CNN, Moore’un denediğinden farklı bir yöntem kullanıyordu. Mart 2003’teki işgalin 10 ay öncesinden başlayarak, CNN’in ekranları ve internet sitesi üzerinden Irak’taki kitle imha silahları hakkında 7 binden fazla haber çıkmıştı. CNN, adeta Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels’i haklı çıkarırcasına “Eğer yeterince büyük bir yalan söyler ve bu yalanı yeterince uzun süre tekrarlarsanız, eninde sonunda insanlar bu yalana inanır” şiarıyla hareket etmiş ve Moore’un çarpıcı gerçeğinin izlerini silmeyi başarmıştı. ABD kamuoyu CNN'in marifetiyle, ABD askerleri Irak’a girdiğinde, Irak halkının kendilerini çiçeklerle karşılayacağını umuyordu.
CNN’in Irak işgali kadar ağır bir propaganda uyguladığı ikinci örnek ise Donald Trump’ın başkanlığı oldu. Kısa süre içince Trump’ın “Fake News” (Yalan Haber) adını koyacağı CNN, gerçekten de Trump hakkında yalan haber yapmakta “elini hiç korkak alıştırmadı”. ABD Başkanı 2017’nin Yalan Haber Ödülleri’ni dağıtırken CNN’i 4 kez “onurlandırdı”.
CNN’e göre başkanın en büyük oğlu Donald Trump Jr., başkanlık seçimi sırasında Demokratik Parti Komitesi'nden hacklenen bir dizi belge yayınlanmadan önce, WikiLeaks tarafından haberdar edilmişti. CNN net bir şekilde haksız çıktı.
CNN'in Trump'ın Japonya ziyaretinde Başbakan Şinzo Abe ile birlikte koi balıklarını beslerken, balıklara fazla yem verdiğine ilişkin bir haber yayınladı. Ancak balıkların beslenmesini Abe'nin yönettiği ortaya çıktı.
Beyaz Saray İletişim Direktörü Anthony Scaramucci'nin bir Rus yetkiliyle görüştüğü haberi çok kısa sürede “yanlışlıkla” denilerek geri çekildi.
CNN’e göre, Trump “Ben soruşturma altında değilim” dediğinde, eski FBI Direktörü James Comey buna itiraz etmişti. Gündemi değiştiren bu sözler ise Comey tarafından yalanlandı.
Ancak tüm bunların yanında, ABD seçimlerine Rusya müdahalesi ve bunun Trump tarafından organize edilmesi iddiası, CNN için tam bir saplantı haline gelmişti. Akıllara yine Goebbels’in sözü geliyordu, zira 2017 Haziran ve Temmuz ayları içinde CNN’de bu konu hakkında bin 500’den fazla haber çıkmıştı.

Yalan makinası CNN

Bir ABD Başkanı tarafından defalarca yalancılıkla suçlanınca, CNN hakkında tüm dünyada kafalarda soru işaretleri oluşsa da, dünyanın en tanınan haber kanalının yalan sabıkası oldukça kabarık.
Mesela 2013’ün başlarında, Connecticut eyaletindeki Sandy Hook İlkokulu'nda gerçekleşen katliamda, Adam Lanza isimli bir genç 26 kişiyi öldürmüştü. Helikopterle okula canlı bağlanan CNN, özel birliklerin yaptığı operasyonu yayınlamıştı. Ama CNN'in yayın yaptığı okulun bambaşka bir yerde bulunduğu ve yayınlanan operasyonun tamamen sahte olduğu çok geçmeden ortaya çıktı.
Eski bir CNN muhabiri olan Lyon Amber, CNN'de bütün haberleri kurgulayarak yaptıklarını iddia ettikten sonra piyasada iş bulamamış ve adeta aç kalmıştı. Amber itirafında şu ifadeleri kullanmıştı: "Birçok ülke CNN'e para gönderiyor. Ve istediği haber yaptırıyor."
Körfez Savaşı’nda ise tüm dünyaya bölgedeki en sıcak gelişmeleri aktaran CNN, kimi zaman Suudi Arabistan’da, kimi zaman ise savaş alanında bulunan muhabiri Charles Jaco aracılığıyla yayın yapıyordu. Ancak Jaco’nun tüm bağlantıları, mavi ekran önüne konulmuş yapay palmiye ağaçları olan bir stüdyodan yaptığı ortaya çıktı.
2012’de ise kanalın başarılı isimlerinden diye lanse edilen Anderson Cooper, Suriye'ye bağlanmış ve İngiliz asıllı Suriyeli Danny Abdul Dayem'i saldırı esnasında yayına almıştı. Ama ortaya çıkan görüntüler, Danny'nin stüdyoda bulunduğunu ve bomba seslerinin efekt olduğunu gösterdi.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html