BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Demokrasi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Demokrasi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

26 Kasım 2017 Pazar

Prof. Celal Şengör: Türkiye'nin tamamı cahil

Profesör Celal Şengör, dünyada eğitim seviyesinin düştüğünü söylerken "istemeyen adamın eğitimde yeri yoktur." dedi.
Dünyada Jeoloji ve doğa tarihi konusunda akla gelen ilk isimlerden olan Profesör Celal Şengör, Türkiye’deki eğitim düzeyi konusunda çarpıcı açıklamalarda bulundu. "
"Dünyada jeoloji ve doğa tarihi deyince akla gelen ilk isimlerden çılgın profesör Celal Şengör, yeni bir başarıya daha imza atarak 2018 Arthur Holmes Madalyası’nı kazandı. Madalyayı bahane ederek Celal Hoca’yı içinde nadide jeolojik taşlar ve müthiş bir kütüphanenin de bulunduğu evinde ziyaret ettim; hem yakın arkadaşı İlber Ortaylı ile bize niye durmadan “Cahil” dediklerini hem de eğitim sistemine dair eleştirilerini sordum... Yine çok tartışılacak şeyler söyledi, eğitimdeki kalitesizliğin kökeninde demokrasinin yattığını, ideal sistemin monarşi olduğunu iddia etti... - Tebrikler, adını dünyanın yaşının tespit edilmesine öncülük eden İngiliz jeolog Arthur Holmes’tan alan Avrupa Yerbilimleri Birliği’nin verdiği Arthur Holmes Madalyası almışsınız... İnsanın arkadaşı çok olunca madalyası da çok oluyor! (Gülüyor) - Sizin için en önemlisi hangisiydi? Steinmann Madalyası’ydı. Çünkü İhsan Ketin de aldı. 20 sene arayla aynı kürsüdeydik. Hoca onu aldıktan sonra, “Ben de alırım” demiştim. - Celal Bey, siz de arkadaşınız İlber Ortaylı gibi herkesin cahil olduğunu söylüyorsunuz. “Türk halkı kravat takıp Mercedes’e binince, kadınlarıkızları bikini giyince kendisini medeni zannediyor” diyorsunuz. Cahillik konusunda sekülermuhafazakâr ayrımı yapmıyorsunuz, değil mi? Hayır, fark etmiyor. Tamamı cahil, çünkü eğitim yok. Atatürk’ün devraldığı 18 lise epey iyi eğitim yapıyormuş. Sonra liseler yayılınca her şey bitmiş. - “Herkese eğitim verirseniz eğitimin kalitesi düşer” demek mi istiyorsunuz? Evet, olmuyor. Düşüyor çünkü ortalama düzeye iniyorsun. İnsanların ortalaması altta, ne yapacaksın? - Türkiye’deki bütün liseler kötü mü? Evet, kötü. Robert Kolej dahil, hepsi birer felaket. Bunun sebebi dünyada eğitim seviyesinin çok düşmüş olması, bir de Milli Eğitim Bakanlığı. Talim Terbiye Kurulu’nun kaliteli ders kitabı yaptırabilecek adamı yok. AKP’den bağımsız bir örnek vereceğim. Sırrı Erinç coğrafya kitabı yazıyor, kitapta “İzlanda’da Gece Yarısı Güneşi” diye bir fotoğraf var. Talim Terbiye Kurulu, fotoğrafın adını “İzlanda’dan Bir Manzara” olarak değiştiriyor! Ders kitaplarının kalitesizliğini size anlatamam; düpedüz yanlışlarla dolu.
 ‘TEOG’UN KALDIRILMASI İYİ OLDU’
 - TEOG’un kaldırılmasını nasıl karşıladınız? TEOG’un kaldırılması çok iyi bir şey çünkü eğitim bir yarışma değildir. Eğitim, bir “edinme”dir. Edinmek istemeyen adamın eğitimde yeri yoktur. Dolayısıyla, herkesi alırsın, bir senenin sonunda istemeyeni elersin. Ama acımasızca elersin. Fransa’da üniversite imtihanı yok. Herkes üniversiteye giriyor ve 1 senenin sonunda yüzde 70’ini döküyor. O yüzde 70 bir daha da üniversiteye gidemiyor. Böyle bir sistem lazım. - Bu, kitleleri daha da cahilleştirmez mi? Hayır, tersine. İyi bir muslukçu cahil adam demek midir? Herkes üniversite bitirmek zorunda mıdır? Lisede tarih, coğrafya, biyoloji boşuna mı okutuluyor. Ama “Lisede evrimi kaldırıyorum” dersen, zırcahil adam çıkar. Bu, bize demokrasinin hediyesidir. - Türkiye’deki üniversiteleri de yerden yere vuruyorsunuz! Türkiye’de üniversite yok, fakat İstanbul Teknik Üniversitesi’nin bana sağladığı imkânları sağlayabilecek üniversite de dünyada yok. İstanbul Teknik Üniversitesi kötülerin en iyisi. - Peki, İstanbul Teknik Üniversitesi dünyada çalıştığınız diğer üniversitelerde bulamadığınız ne sağlıyor? Özgürlük sağlıyor. Bir bilim adamı olarak istediğimi yapabiliyorum. İstediğimi söyleyebiliyorum. Rektörüm, bir gün telefon açıp da bana “Aman Celal, ne olur söylediklerine dikkat et” demedi. Hoca-öğrenci ilişkileri de Amerika’dakinden çok daha sağlıklı. Son olarak bir de asker tarafım Türkiye’den gitmeme mani oluyor. Önceki gün Sayın Genelkurmay Başkanı’yla yemek yedik. Oturduk, sohbet ettik. Oradan ayrılırken, “Komutanım, şu nizamiyenin dışına çıkmak istemiyorum, eve gitmiş gibi hissediyorum” dedim. 
 ‘İDEAL YÖNETİM MONARŞİDİR’
 - Askeri liselerin kapanması meselesine ne diyorsunuz? Askeri liselerin kapanması, harp okullarına sivil dekanların atanması bir faciadır. Askerlik mesleğinde esas olan şeref için, vatan için icap ederse ölmektir. Sivil adama bunu anlatamazsın. Bunun anlaşılabilmesi özel bir halet-i ruhiyedir, küçük yaşta edinilir. O törenler, marşlar boşuna mı yapılıyor; hepsinin psikolojik nedenleri var. Bir sivil bunları anlayamaz. Ayrıca ülkemizde askeri okulları yönetecek kalitede sivil üniversite, sivil kuruluş yok. Yıllardır, “Türkiye’de 1 tane üniversite yok. Üniversiteye gitmeyi çok istiyorsanız Kara, Deniz ve Hava Harp Okullarına gidebilirsiniz” diyorum. Efendim, “İçine Fethullahçı sızdı, bilmem ne sızdı” diyorlar. Kim sızdırdı? Siviller sızdırdı. Bu adamlar, askeri şûralarda “Şunları atalım” diye yırtınıyordu. Askerliğin canına okundu.
 ‘ORDUNUN BAŞINDA İYİ Kİ HULUSİ AKAR VAR’
 - Genelkurmay Başkanı’yla yemek yediğinizi söylediniz. “Genelkurmay Başkanı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la birlikte çok görünüyor” diye eleştirenler var. Delilik! Genelkurmay Başkanı kimin emrinde? Cumhurbaşkanı’yla birlikte çalışmak zorunda. Yatın kalkın şükredin ki beraber gidiyor. Cumhurbaşkanı askeri konuları bilebilir mi? Sosyal hayatta da bir yakınlık oluşturmaya çalışıyorlar. Bugüne kadar, “Askerler girmişler lojmanlarında oturuyorlar, sivilleri tanımıyorlar” şeklinde bir tenkitimiz vardı. Akar General, benim tanıdığım en entelektüel insanlardan biri. “Ordunun başında iyi ki bu adam var” diyorum. Ne yazık ki Fethullah yüzünden, siviller ordunun bu hale gelmesine alet oldular. Ta Özal’dan beri oldular. Bu sırf Tayyip Bey’in, AKP’nin işi değil. Ondan önce Ecevit, Fethullah’la kol kola dolaşıyordu. İlk olarak Özal bunların sızmalarına onay verdi. “Anayasa’yı bir defa delersek ne olur?” laflarıyla bu işler başladı. Halbuki asker, o Anayasa’yı korumak için orada. Herkes Kenan Paşa’ya küfür ediyor. 1980’de Kenan Paşa televizyonlara çıkıp “Özal’a oy vermeyin” dedi. Teknik adam olarak onu kullandı ama Başbakan olarak olmayacağını söyledi. Haklı da çıktı. - Demokrasiyi de eleştiriyorsunuz değil mi? Benim demokrasiye karşı bir sempatim yok. Demokrasi ile ohlokrasiyi birbirinden ayırmak lazım. Bizde ohlokrasi var. Demokrasi, halkın da onayladığı belirli yasalar çerçevesinde bir toplumun yönetimidir. Boğaz’da 10 katlı ev yapamazsın, değil mi? Ama sen bilmem kime rüşvet verip onu kandırabiliyorsan ve o adam da “Ben buraya seçilerek geldim, benim dediğim olur” diyorsa bu ohlokrasidir. Yani kanunların değil, güruhun yönetimidir. Benim demokrasiye olan itirazımın ne kadar haklı olduğu ABD’de karşımıza çıktı. Yalnız Trump değil, Bush için de geçerli. Afganistan’ı, Irak’ı, Suriye’yi politikacı yalanlarıyla mahvettiler. - Celal Şengör’e göre ideal yönetim nedir? Aristo bunun cevabını vermiş. İdeal yönetim monarşidir. Yani bir kişi veya grup olacak. - Ama o azınlığın çoğunluğa hükmetmesi... Hayır. Mesela İngiltere’de halkın temsil ettiği Avam Kamarası var. Bir de Lordlar Kamarası var. Bu lordların pek çoğu ırsi, seçilmiyorlar; büyükbabaları da lord olduğu için orada oturuyorlar. Avam Kamarası bir şeyi kabul edince kanun olmuyor, önce Lordlar’dan geçiyor. Denge denetlemeyi yapacak değişik kurumlar lazım. Sen yüksek mahkemenin atamasını politikacıya yaptırırsan, o yüksek mahkeme istediğin kadar bağımsız değildir. Monarşi bağımsızdır, tamamen bağımsızdır. - Ama monarşide kötü yönettiğinde halkın değiştirme şansı yok. Oluyor. Hiçbir kötü yönetim ilâ yevmil kıyame kalamaz. Halk bu kadar aptal değil. Alman üniversiteleri neden iyi? Almanya parçalı, 1870’e kadar yamalı bohça; Württemberg var, Vestfalya var, Bavyera var. Her birinin başında ya bir dük ya bir prens var. Bunların her biri, “En iyi üniversite bende olsun” diyor. Göttingen, Heidelberg nasıl ortaya çıktı; Humboldt, Berlin’deki üniversiteyi nasıl kurdu; hepsi en iyi üniversiteyi istediler. Monarşi yüksek kültür getirir. - “Türkiye’de gerçek entelektüel yok” demişsiniz. Maalesef yok. Olsa, bu zırvalıkları konuşuyor olmazdık, değil mi? Sevgili arkadaşım İlber (Ortaylı) var, abide gibi bir adam. Murat (Bardakçı) var, ondan çok şey öğrendim. Rahmetli İhsan Ketin var. Bunlar entelektüel adamlar, onlarla bir arada olmaktan keyif alıyorum. Ama mesela topluma sunulan ve “aydın” geçinen takım yerlerde sürünüyor. Bir felaket. Bu beni korkutuyor. 
 ‘OXBRİDGE MEZUNU DEĞİLSEN BAŞBAKAN OLAMIYORDUN, LİSE MEZUNUNU YAPTILAR’ 
- Peki size göre demokrasi geldikten sonra kültür azaldı mı? Evet, bir çöküş yaşıyoruz. “Hayır efendim, topluma yayıldı. Fırsat eşitliği oldu” şeklinde bir iddia var. Amerika’daki adama “Türkiye nerede?” diye soruyorsun, hangi kıtada olduğunu bilmiyor. Üniversite öğrencisinden bahsediyorum. İngiltere’de Oxbridge mezunu değilsen başbakan olman biraz zordu. Böyle okullardan çıkmış olman lazımdı. Filozof matematikçi Bertrand Russell’ın şatolarının bulunduğu malikânede bir göl var. Russell da bir gün orada yüzerken, sahilden Başbakan Gladstone’un (William Ewart Gladstone) yürüdüğünü görüyor. Russell’ın ailesini ziyarete geliyor, seviyeye bak! Bu tip adamların yönettiği toplumlar çok başka oluyor. - Kitlelerin cahil kalması demokrasilerde mi daha yüksek ihtimal, yoksa monarşilerde mi? Demokrasilerde. Bugün bunu yaşıyoruz. Çünkü aristokratik sistemlerde geniş bir cahil kütle var ama muazzam eğitimli bir kütle de var. Ortalamasını al. Demokrasilerde herkes cahil, sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Eğitemiyorsun ve eğitmenin değeri yok. Senden oy alacağım ve bir şekilde seni kandırmam lazım. Bunu yapabilmem için senin seviyene inmem gerekiyor. Sana zorla eğitim veremem, verirsem sen bana oy vermezsin. Dünkü New York Times’ta, Amerika’da evrim karşıtı eğitimin hortladığı yazıyor. Öğrenciler karşı çıkıyor ama politikacılar“Biz ilgilenmiyoruz” diyorlar. Demokrasilerde buna mani olmak mümkün değil. Popüler demokrasiyle insanlığın emniyeti bağdaşmıyor. Popüler demokrasi insanları cehalete mahkûm ediyor. Cahil toplumlar çöker. - Şu an özendiğimiz Batı’da da demokrasi var. Amerika’da da var ve Trump başkan seçildi. Al, tepe tepe kullan! Avrupa’da demokrasi böyle değildi. Oxbridge mezunu değilsen başbakan olamıyordun. Bunu ilk delen John Major olmuştur. Lise mezunu adamı başbakan yaptılar, “İngiltere’de nasıl böyle bir şey olabiliyor?” diye şoke olduydum. Ama Almanya’da Frau Merkel bu takımda değil. Frau Merkel, fizik doktoru. Alman toplumuna bakıyorsun, ötekilerden farklı; müthiş bir gelenek var. 
 ‘KENDİ ÜNİVERSİTELERİNİ KURMAK YERİNE MEVCUTLARA YATIRIM YAPSINLAR’ 
- Celal Şengör tam manasıyla bir elitist değil mi? Evet, Yüzde 100! Elitizmin olmadığı her toplum çöker. Türkiye’de elit de yanlış anlaşılıyor. Türkiye’de elit deyince, “parası olan, politikada bir yere gelen insanlar” anlaşılıyor. Ne kadar parası olursa olsun, zırcahil insanın elitlikle bir ilgisi olamaz. İhsan Ketin’in beş kuruş parası yoktu ama elitti. - Peki, bizim sermaye sahibi ailelerimizden elit çıkıyor mu? Henüz çıkmadı, inşallah çıkacak. - Var olanları neden yeterli bulmuyorsunuz? Bulmak mümkün değil. Bunların hepsi kendilerine bir üniversite yaptılar. İyi üniversiteler olan Columbia, Harvard, Cambridge’i düşünelim. Bunların bütçelerini al, birkaç tane Koç Ailesi yetmiyor. Tüm servetlerini verdikleri halde yetmiyor. Birleşip mevcut bir üniversiteye yardım etsinler. Mesela Koç’lar Harvard’da bir kürsü kurdular. Türkiye’de niye yapmıyorsunuz? Köklü bir üniversiteye git, “Burayı ayağa kaldıralım” de. Üniversite, kütüphanesiyle vesaire 100 seneden önce oluşmaz. 
 ‘IRAK DEPREMİ YEDİSU FAYINI YA DA İSTANBUL’U TETİKLEYEBİLİR’ 
- Celal Şengör’ü bulmuşken deprem konuşmamak olmaz. Geçen hafta Irak’taki 7.3’lük depremin Türkiye’ye etkisi ne olur? Arabistan, İran ve Türkiye’ye nazaran senede 1.5 santim yukarı gidiyor. Yukarı giderken bazen takılıyor. Takıldığı yerlerde enerji birikiyor ve ondan sonra tak diye kırıyor ve deprem oluyor. Bu yukarıya giderken takılması demek, bir yerde durması, kırıldığı anda da pat yukarı gitmesi anlamına geliyor. 7.3’te de aşağı yukarı 5-6 metre gitti. Türkiye’yi sıkıştırıyor. Tabii ki buraya etkisi olacak. Yavaş yavaş Kuzey Anadolu fayını yüklemeye devam ediyor. - “Enerjinin Erzincan’dan çıkma ihtimali var” demişsiniz. Ya Erzincan’la Karlıova arasındaki Yedisu fayı ya da İstanbul gidecek. Belki ikisi birden gidecek, çünkü ikisinde de çok uzun zamandır deprem yok. "

1 Mayıs 2018 Salı

Türkiye'de Siyasi Partiler MHP

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türkiye siyaset sahnesinin milliyetçi partisi, Alparslan Türkeş tarafından kuruldu. 12 Eylül 1980'in ardından kapatılan parti, en yüsek oy oranına Devlet Bahçeli liderliğinde 1999'da ulaştı.

MHP'nin sembolleri

Partinin amblemi kırmızı zemin üzerine beyaz üç hilalden oluşuyor ve üç kıtada hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nu sembolize ediyor. Hilal içinde bozkurt ise MHP’nin gençlik kolları tarafından kullanılıyor. Ergenekon Destanı’nda bozkurtun Türklere Ergenekon’dan çıkarken yol gösterdiğine inanılıyor.
Türkiye’yi 12 Mart (1971) ve 12 Eylül’e (1980) götüren süreçte sağ-sol çatışmalarında ön saflarda bulunan önemli partilerden birisi olan Milliyetçi Hareket Partisi, siyasi söylemine komünizm karşıtlığı ile başladı. Türkiye’de 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından güçlenen milliyetçi taban, kurulduğu 1969 yılından itibaren MHP çatısı altında toplandı.
Komandoları ve ülkü ocaklarıyla, öğrenci eylemleri gibi toplumsal çatışmaların odağında yer alan MHP, onlarca kişinin ölümüne neden olan kanlı çatışmaları tetiklediği gerekçesiyle 12 Eylül 1980 darbesinin ardından kapatıldı.
Partinin yargılanan lideri Alparslan Türkeş, dört buçuk yıl süren tutukluluğun ardından 1985’te beraat etti. Kadro, Milliyetçi Çalışma Partisi adı altında 1987’de siyaset hayatında yeniden kendini gösterdi. Parti, 1992 yılında eski ismine tekrar kavuştu. Bugün, Türkiye’nin önde gelen partilerinden biri olan MHP’nin Genel Başkanlığını Devlet Bahçeli yürütüyor.

Dokuz Işık Doktrini

Günümüzde ılımlı bir milliyetçilik sergileyen MHP, zaman içinde çizgisinde çeşitli kaymalar yaşadı. Partinin yola çıkışında benimsediği ideoloji ise Türkçü-Turancı ideolojiydi.
Kurucu Alparslan Türkeş, ideolojisini Milliyetçilik, Ülkücülük, Ahlakçılık, İlimcilik, Toplumculuk, Endüstri ve Teknikçilik, Köycülük, Gelişmecilik ve Halkçılık, Hürriyet ve Şahsiyetçilik olmak üzere dokuz ilkeyle açıkladı.
Türkeş, MHP’nin öğretisini, “Türk milletinin özelliklerine uygun Müslüman ve Türk realitesini göz önünde bulunduran, modern ilim ve tekniği yol gösterici olarak kabul eden milli bir doktrin” olarak tanımladı.
MHP’nin kurucusu, Türklerin bir bayrak altında toplanmasının uzak ama mümkün olan bir hedef olduğu görüşündeydi.
MHP, emekli albay Alparslan Türkeş tarafından kuruldu.
[MHP]

Türkçü-Turancı ideoloji

Türkeş’in bu Türkçü-Turancı vizyonunun ilk yansımalarına, memleketi Kıbrıs’ta Türklerin azınlık muamelesi görmesine duyduğu tepkiye karşı kaleme aldığı yazılarda rastlanıyor.

Çeşitli dergilerde Pantürkist ideolojiyi savunan yazılar yazan Türkeş’in düşünceleri, 2. Dünya Savaşı sırasında öne çıkan radikal milliyetçilik akımından da etkilendi. Türkiye’de Türkçülüğün yükselişine büyük katkı sağlayan unsurlardan biri de Sovyetler Birliği’nin (SSCB) yıkılacağı ve Türki cumhuriyetlerin bağımsız kalacağı düşüncesiydi.
Türkeş’in ideolojisinin gelişmesinde dönemin önde gelen yazar, şair ve tarihçisi Nihal Atsız’ın da büyük etkisi var. Cumhuriyet devri Türkçülüğü’nün öncüsü olan Atsız’ı takip eden Türkeş, 1944’te Atsız ve arkadaşlarıyla birlikte Türkçülük-Turancılık davasında yargılandı.
Türkeş’in ismi kamuoyunda ilk olarak bu davayla duyuldu. İlerleyen yıllarda ise önce darbecilerin arasında, daha sonra da sivil bir parti lideri olarak Türk siyaset sahnesinde yerini aldı. Lideri olduğu MHP ise yıllar içinde değişen iç ve dış konjonktüre göre şekil aldı.
TARİHÇE
Türkiye siyasetinde 1960’tan itibaren öne çıkan isimlerden biri olan Alparslan Türkeş’in kurduğu Milliyetçi Hareket Partisi, 1969 yılından itibaren siyasi yelpazenin sağ tarafında, milliyetçi bir parti olarak yerini aldı.
27 Mayıs 1960 darbesini Türkiye’ye duyuran bildiriyi okuyan isim olan Alparslan Türkeş, Türkçü-Turancı ideolojisini bu partiyle Türk siyasetine tanıttı.
Darbenin ardından yaşanan süreçte sürgüne gönderilen ve siyaset sahnesinden bir süre uzak kalan Türkeş, önce Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne (CKMP) üye oldu. 1965’te Osman Bölükbaşı’nın ölümüyle lidersiz kalan CKMP’nin başkanlık koltuğuna aynı yıl içinde oturmayı başardı. 1969’da partinin ismi MHP olarak değişti. Böylece, Türkiye’nin önde gelen milliyetçi partisinin temeli atılmış oldu.

12 Mart Muhtırası


Türkeş’in partisi CKMP’nin sözcüsü Rıfat Baykal, partinin kamplarda gençlere komando eğitimi vereceğini açıkladı. Bu dönemde sol ideolojideki gençler ise İsrail’e karşı gerilla yetiştiren Filistin kamplarında eğitim görüyordu.
1971’e giden dönemde sağcı ve solcu bu gruplar arasında çok sayıda çatışma yaşandı. Bunların ilki, 1969’da ABD Altıncı Filosu'nun ülkeye gelişini protesto etmek isteyen gruplar arasında yaşandı. Solcu gençler meslek kuruluşlarıyla birlikte İstanbul Taksim Meydanı'nda buluştu. Sağcılar ise Dolmabahçe Sarayı önünde toplandı. İki grup Gümüşsuyu’nda karşı karşıya geldi. Olaylarda iki kişi öldü, 114 kişi ise yaralandı.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) 12 Mart 1971 muhtırasında MHP, nasyonal sosyalistlikle, ırkçılık ve faşistlikle suçlandı. Bu tarihte solcuların Dev-Genç örgütü ve sağcıların Ülkü Ocakları kapatıldı.
Türkeş, 1980'in ardından dört yıl, yedi ay hapis yattı. [AA]

Milli Cephe hükümetleri

Muhtıranın ardından MHP, 1977 yılına kadar oylarını yüzde yedinin üzerine çıkarmayı başardı. Parti, Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi ile oluşturduğu koalisyon olan Milliyetçi Cephe (MC) hükümetleriyle iki kez iktidar ortağı olma fırsatı yakaladı.
Alparslan Türkeş, 31 Mart 1975’te kurulan birinci MC hükümetinde Başbakan Yardımcısı oldu, MHP’li M. Kemal Erkovan ise Devlet Bakanı olarak görev aldı. Bu hükümet 21 Haziran 1977’ye kadar görevde kaldı.
Türkeş, 21 Temmuz 1977’de göreve başlayan ikinci MC hükümetinde de Başbakan Yardımcılığı görevini üstlendi ve bu kez MHP hükümete dört bakan daha gönderdi. 5 Ocak 1978’de ikinci MC hükümetinin dağılmasının ardından Türkiye’de sağ-sol çatışmaları hızla yükselişe geçti. Parti, toplumsal gerilimi tırmandırmakla suçlandı ve 1980 darbesinin önünü açan en önemli aktörlerden biri olarak görüldü.
Türkeş, darbe sonrası tutuklanarak dört yıl yedi ay 25 gün hapis yattı. Sağlık sebeplerinden ötürü 1985’te tahliye edildi ve 4 Ekim 1987’de Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) Genel Başkanlığı'nı Abdülkerim Doğru’dan devralarak siyaset sahnesine geri döndü.

İslamcılarla görüş ayrılığı

MÇP, 1991 genel seçimlerinde Refah Partisi (RP) ve Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP) ile ittifak kurdu. Sonuçlar, 19 MÇP üyesinin meclise girmeyi başardığını gösterdi, ancak parti mecliste grup kurmak için gerekli 20 sandalyeyi elde edemedi. Bu arada üyeler arasındaki ideolojik farklılıklar çeşitli bölünmelere yol açtı. Bunların en önemlisi 9 Aralık 1991’de yaşanan ayrılık oldu. Parti içindeki İslamcı kesim, Muhsin Yazıcıoğlu liderliğinde gruptan ayrıldı.
Alparslan Türkeş 4 Nisan 1997'de hayatını kaybetti. [AA]
Türkeş’in partisi bu arada yeniden MHP ismini aldı ve 1995 seçimlerine tek başına katıldı. Ancak parti yüzde 8,18 oranında oy alarak yüzde 10 olan seçim barajının altında kaldı ve meclise giremedi. Partinin kurucusu Alparslan Türkeş ise 4 Nisan 1997’de geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

Türkeş sonrası

Destekçileri tarafından ‘Başbuğ’ olarak adlandırılan Alparslan Türkeş’in ardından MHP’de yeni bir dönem başladı. 6 Temmuz 1995 Genel Kurultayı’nda Alparslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş ile yarışan Devlet Bahçeli partinin ikinci genel başkanı oldu.
Parti, 1999 yılında yapılan genel seçimlere Bahçeli liderliğinde girdi ve yüzde 17,98’la Demokratik Sol Parti’nin (DSP) ardından en çok oy alan ikinci parti oldu. 129 milletvekili çıkardı ve DSP-ANAP-MHP koalisyonunda 12 bakanlık elde ederek hükümetin ikinci büyük ortağı oldu.

İdam cezasının kaldırılması

Koalisyon, iktidarı süresinde Avrupa Birliği'ne adaylık statüsü kazanan Türkiye ile örgüt arasındaki müzakereler gereğince ilk üç uyum paketini yasalaştırdı. Bunlar uyarınca ana dilde öğrenim ve yayın hakkı ile idam cezasının kaldırılması uzun tartışmalara neden oldu, ancak MHP'nin muhalefetine rağmen kabul edildi. PKK lideri Abdullah Öcalan'ın da bu kanundan yararlanarak idam edilememesi ise tartışmaları iyice tırmandırdı. Hükümet bu süreçte yaşanan sürtüşmeler nedeniyle zayıfladı.
MHP, 1999 seçimlerinde tarihindeki en yüksek oy oranına
ulaştı. [AA]
3 Kasım 2002’de yapılan erken seçim ise MHP’nin beklentisinin altında oranlarla sonuçlandı. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) dışındaki partiler ile birlikte MHP, yüzde 10'luk seçim barajının altında kalarak meclise giremedi. AKP tek başına iktidar oldu.

Meclis'e geri dönüş

MHP, 2007 seçimlerinde ise oy oranını yüzde 6 civarında arttırarak yüzde 14,29 ile 71 milletvekilliği kazandı ve yeniden mecliste grup kurdu. Parti, 2009 yerel seçimlerinde ise biri büyükşehir, 10 ilin belediye başkanlığı ile toplam 490 belediye başkanlığı kazandı. MHP, 2011 seçimlerinde ise yüzde 13,01 oranında oy aldı. Partinin TBMM'deki şu anki sandalye sayısı ise 52.
4 Kasım 2012’de yapılan 10. Olağan Büyük Kurultay’da Devlet Bahçeli, 1241 delegeli seçimde 725 oy alarak en yakın rakibi Koray Aydın’ı geride bıraktı. Bahçeli daha önce 2000, 2003, 2006 ve 2009 yıllarındaki kurultaylarda da koltuğunu korumuştu.
PARTİNİN TEMEL KONULARDAKİ DURUŞU

Temel hak ve özgürlükler


MHP'nin kurucusu Alparslan Türkeş'e göre toplum ve birey arasındaki ilişkide milletin menfaatleri öne çıkar, bireyin hak ve özgürlükleri ikinci planda kalır. Bu düşünce totaliter ve hiyerarşik bir ideolojinin önünü açtığı gerekçesiyle çeşitli kesimler tarafından eleştirilmiştir.
MHP'nin parti programında yer alan açıklamada insan hak ve özgürlükleri “Her insanın insan olması sıfatından kaynaklanan, şahıslara bağlı, dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez niteliklere sahip temel hak ve özgürlükleri bulunur" şeklinde ifade edilmiştir.
Ancak kişisel hak ve özgürlüklerin sınırı olması gerektiğinin altını çizen MHP, “Partimiz, bireyin haklarını kullanma özgürlüğünün sınırını aynı zamanda diğer bireylerin haklarını kullanma özgürlüğünün de sınırı olarak kabul eder” demektedir.
MHP, insan hak ve özgürlüklerini güvence altına almayı amaçlayan evrensel hukuki normların geliştirilmesi, güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılmasına katkı sağlamayı benimsediğinin altını çizer. Parti, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı davranış ve uygulamaları ise bu kişisel hak ve özgürlüklerin dışında tutuyor.

Hukuk ve adalet

MHP'nin parti programında haklıyı koruyan bir adalet sisteminin önemine vurgu yapılıyor. Parti, adaleti, temel hak ve özgürlüklerin güvencesi ve devletin temeli olarak gördüğünü ifade ediyor.
Bu bağlamda, MHP, hukukun üstünlüğü prensibinin hâkim kılınmasını, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasını, çeşitli güç unsurlarının hukuk devleti kurallarına göre sınırlandırılmasını devletin temel görevi olarak görüyor.
MHP'ye göre hukuk ve adalet alanında yargı hizmetlerinde etkinlik, hızlı ve adil yargılanma, yargı bağımsızlığı, suç ve ceza arasında denge sağlanması, kesin hüküm olmadan suçlu gösterilmenin önlenmesi, suçlunun topluma kazandırılması gibi esaslar öne çıkmalı.

'Milli demokrasi'

'Milli demokrasi'yle her bireyin kendi sosyal sınıfı çerçevesinde temsil edileceğini söyleyen Türkeş'e göre Türk halkı için en uygun yönetim şekli ise başkanlık seçimi. Türkeş bununla ilgili olarak “Cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık yetkileri tek şahısta toplanarak temelinde otorite, güven, disiplin olan bir hükümet doğacaktır" demişti.

Demokratikleşme ve sivil toplum

Parti programında MHP'nin demokrasiyi, hukukun üstünlüğünün, insan hak ve özgürlükleri ile fikir, teşebbüs ve vicdan özgürlüğünün en geniş anlamda teminat altına alındığı bir sistem olarak gördüğü belirtilmekte. MHP'nin kurucusu Alparslan Tükeş, 'Türkiye'nin Meseleleri' adlı kitabında milli devlet ve milli demokrasi anlayışını anlatmıştır. Türkeş'e göre Batılı anlamda temsili demokrasi belirli bir sınıfı temsil etmesinden dolayı Türk milletine uygun değil. Ona göre, Türk milletine en uygun demokrasi, milli demokrasidir.
MHP'ye göre ideal bir demokrasi ancak vatandaşların hak ve menfaatlerinin korunması, siyasi ve sosyal katılımlarının sağlanması, fırsat eşitliği tanınması ve ekonomik değerlerin eşit paylaşımı halinde gerçekleşebilir.
MHP, yine parti programındaki açıklamalarına göre çoğunluk iktidarı prensibinin çoğunluk diktasına dönüşme ihtimalinin önlenmesi gerektiğini savunuyor.

Medya ve basın

MHP, tutuklu gazetecilerin de içinde bulunduğu sorunların tespit edilmesi için TBMM’ye CHP tarafından 2011 yılında sunulan araştırma önergesine destek verdi.
Önergede, tutuklu gazeteciler ve basın özgürlüğüne engel olan diğer sorunların tespiti, bunların ortadan kaldırılarak basın özgürlüğünün iyileştirilmesi için bir komisyon kurulması teklif edilmişti.
MHP'li Şandır Parlamento Muhabirleri Derneği'nde.[AA]
MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır, önergeyle ilgili mecliste yaptığı konuşmada Türkiye’de basın özgürlüğünün gittikçe gerilediğini savundu. Ergenekon Davası kapsamında tutuklanan gazetecilerle ilgili olarak, silahlı örgüt kurmak ve darbecilik yapmakla suçlanan gazetecilerin tutukluluklarının cezalandırmaya dönüşmesinin kabul edilemez olduğunu söyledi.
Şandır, TBMM’de yaptığı konuşmada “Milletin iradesini savunalım, terörle mücadeleye koşulsuz destek verelim ama bu iki ortak değer adına biz basın özgürlüğünü kısıtlamayı bir yol olarak görürsek yanlış yapmış oluruz” ifadelerini kullandı. CHP tarafından sunulan bu önerge TBMM Genel Kurulu tarafından reddedildi.

Azınlıklar ve Kürt Sorunu

Dokuz Işık Doktrini'nin birinci ilkesi olan milliyetçilik Türkeş’in ideolojisinin temelini oluşturur. Bunun diğer parti programlarındaki milliyetçilikten farkı Türk’ün nasıl tanımlandığıyla alakalıdır.
Türkeş'e göre "Türküm diyen ve Türk milletinin çıkarları için çalışan herkes Türktür. Yine de Türküm demekle Türk olunmamaktadır, ona göre Türk milleti aynı tarihten gelen ve tarih bilincine sahip olan, aynı dinden olan, aynı kültürde yoğurulmuş, aynı devleti kurmuş ve yaşatmış, bugün de aynı devletin sahibi ve aynı bayrağın altında yaşayan insan topluluğudur."
Bu anlayışa göre farklı dinlerdeki Türkiye vatandaşları Türk olarak görülmez yani Türkiye’de yaşayan azınlıklar bu tanımlamanın dışında kalır.
Ancak Türkeş'in görüşünde katı İslamcı tutum yoktur. Türkeş'in İslamiyete mesafeli olmasının nedeni Türk milliyetçiliğini de içinde eriten ümmetçilik anlayışının İslamı benimsemesidir. Türkeş, almış olduğu askeri eğitimin de etkisiyle dinin siyasete karıştırılmasına karşıdır.

Türk azınlığa bakış

MHP, AB’nin Türkiye’ye tam üyelik müzakereleri süresince dayattığı tüm uygulamaların Yunanistan gibi Türk azınlığın yoğun olarak bulunduğu ülkelerde aynen uygunmasını istiyor. Bahçeli, Haziran 2012'de Batı Trakya’ya yaptığı ziyaret sırasında "Türkiye'ye [AB tarafından] dayatılan ne varsa, [aynı haklar] Batı Trakya'da da kabul edilmeli. Batı Trakya Müslüman Türk azınlığın hakları Yunanistan tarafından garanti altına alınmalı, geliştirilmeli" diye konuşmuştu.

Partinin günümüzdeki çizgisini ise şimdiki lideri Devlet Bahçeli'nin 4 Kasım 2012’de MHP 10. Olağan Kurultayı’nda Kürtlerle ilgili söylediği sözlere bakarak anlayabiliriz:
Bahçeli kurultayda, “Sözde Kürt Sorunu kanlı emperyalistlerin tuzağıdır. Sözde Kürt Sorunu bölücü terörün hain ve kanlı eylemlerini sakladığı ihanet kılıfıdır” diye konuştu.
Bahçeli ve MHP’nin bakış açısıyla Türkiye’de Kürtlerin durumu bir ‘sorun’ teşkil etmiyor. Aynı konuşmada Kürtlerin siyaset, iş hayatı, ticaret, spor, sanat gibi toplumun hiçbir alanında haklarının yenmediğini öne süren Bahçeli, hakkı yenen vatandaşlar için MHP’nin de sonuna kadar mücadele edeceğini söyledi.
Ancak Bahçeli, AKP hükümetinin 'demokratik açılım' konusunda attığı adımları da bu konuşmada sert şekilde eleştirdi. Kürtlerin silahlı örgütü PKK’nın İmralı Adası’nda ev hapsinde bulunan lideri Abdullah Öcalan için ‘İmralı canisi’ hitabını kullanan Bahçeli, Öcalan’ın ev hapsine alınması ve ardından serbest bırakılması ihtimalinden duyduğu kaygıyı dile getirdi.
Türkiye’nin yakın vadede Büyükşehir Belediyesi Kanun Tasarısı yoluyla federatif yapı kazanacağını ve anayasa değişikliğiyle Türklük kavramının tasfiye edileceğini söyleyen Bahçeli, bu şekilde ortaklık devleti tesis edileceğini öne sürdü. Anadilde eğitim hakkının verilmesinin ‘Türk milletinin kanını emecek’ bir adım olduğunu söyleyen Bahçeli, PKK üyelerini kapsayacak genel affın da Türkiye’yi karanlığa sürükleyeceğini öne sürdü.
Bahçeli “Ve nihayet sözde Kürt Sorunu yakıtıyla dört parçalı Kürdistan'ın kurulması kaçınılmaz olacaktır" ifadelerini kullandı.

Ekonomi

MHP’nin ekonomi programı içinde önem verdiği hususlar arasında, yerli üretimin desteklenmesi ve dış kaynaklara bağımlılığın azaltılması önde geliyor. MHP bunu, "ihracatın ithalat bağımlılığını azaltmak amacıyla ithal girdilerin yurtiçinde üretiminin teşvik edilmesi" olarak formüle ediyor.
Parti, “Türk Malı” imajının yerleşmesi için moda-marka oluşturulması ile tanıtım ve tasarım faaliyetlerinin desteklenmesini de istiyor.
Parti programında ekonomi hedefi olarak, kamu ve özel sektör borç stoğunu sürdürülebilir bir seviyeye indirmek, rekabetçi piyasa ekonomisini güçlendirmek, küçük yatırımcının korunması, kayıt dışı ekonomiyle mücadele, tarım sektörünün modernize edilmesi, enerjide dışa bağımlılığın azaltılması maddeleri yer alıyor.
Vergi siteminin de daha adaletli hale gelmesi gerektiğini savunan MHP, bu sistemin, ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel yapısını dikkate alan dinamik bir yapıya kavuşturulmasını öngörüyor. Bu çerçevede yatırım yapanlara, istihdam, üretim ve ihracat artışı sağlayanlara yönelik vergi indirim ve kolaylıklarını içeren bir program uygulamaya konulmasını planlıyor.

Kamu yönetimi



MHP kadroları, yerel yönetimlerin hizmet kapasitesinin artırılması ile bu hizmetlere erişimin kolaylaştırılması, bunların kalitesinin ve etkinliğinin arttırılması gerektiğini düşünüyor. Parti, bu alanda denetimin daha iyi yapılması, alternatif politikalar üretilmesi, vatandaşın kendisiyle ilgili karar süreçlerine iştirakının sağlanması gerekliliğini öne çıkarıyor.
Uluslararası normlarda sendikalaşma, çalışanların uluslararası normlara uygun şekilde sendikal haklara sahip olması da MHP’nin bu alanda öngördüğü öncelikler arasında.
Bu bağlamda parti, nüfuz ve güç kullanımının önlenmesi ile yolsuzluk ve adam kayırmanın önüne geçilmesini istiyor ve sivil oluşumların kamu hizmetlerinin denetimine iştirakının gerekliliğine inanıyor.
Bahçeli, Ülkü Ocakları'nın yaptırdığı ilkokulun açılışında. [AA]

Eğitim

MHP’nin ideolojisi gereği eğitim alanında en fazla önem verdiği konu eğitim ve öğretim dilinin Türkçe olması. Parti programında bu, “Eğitimin her kademesinde eğitim dili Türkçe olup, Türkçe’den başka hiçbir dil eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” şeklinde ifade ediliyor.
MHP’nin eğitim alanındaki hedefleri arasında okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması, zorunlu temel eğitim süresinin arttırılması, mesleki ve teknik eğitime ağırlık verilmesi var.
Parti, e-öğretim imkanlarının geliştirilmesi, şehit ve gazi çocuklarının eğitim harcamalarının devlet tarafından karşılanması, yurtdışındaki Türk çocukları için eğitim imkanlarının artırılmasını da istiyor.

Sağlık

MHP, sağlık ücretlerinin hizmetsiz olması ve bu alandaki hizmetlerin kolay ulaşılabilir, kullanılabilir ve hasta haklarına saygılı hale getirilmesini hedefliyor.
Aile hekimliği uygulamasının yaygınlaştırılmasını isteyen MHP, hastanelerin teknolojik alt yapısı ve insan gücünün arttırılarak tam gün tam kapasite çalışmasının sağlanmasını istiyor. Özel sağlık kurumlarının teşvik edilmesi gerektiğini savunan MHP, sağlık turizminin geliştirilmesi için serbest bölgeler oluşturulmasını da planlıyor.
Sağlık sigortasının bütün nüfusa yaygınlaştırılması ve tüm vatandaşların hastane ile hekim seçme hakkına sahip olması da MHP’nin hedeflerinden.
MHP, ilaç, aşı, serum ve tıbbi araç üretimine destek vererek, bunların Türkiye’de üretilmesi konusunda yapılacak AR-GE çalışmalarının teşvik edilmesi gerektiği görüşünde.

Çalışma hayatı ve sosyal güvenlik

MHP’nin çalışma hayatının düzenlenmesiyle ilgili önde gelen hedefleri arasında sosyal sigorta sistemini ‘uygulanabilir’, ‘sürdürülebilir’ ve ilgili taraflarca ‘kabul edilebilir’ hale getirmek başta geliyor.
Sigortasız çalışmayı ve kayıtdışı istihdamı önlemek ve ücret dengesizliğini gidermek isteyen MHP, sendikal haklar ile sosyal güvenlik sisteminin bilgi teknolojileri altyapısını çağa uygun hale getirmeyi hedefliyor.

Dış politika

‘Lider Türkiye Ülküsü’nden yola çıkan MHP, Türkiye’nin Kafkasya ve Balkanlar bölgesinde lider ülke olmasını hedefliyor. MHP’nin dış politika hedefleri ağırlıklı olarak Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Kıbrıs, Kafkasya coğrafyasında kurulacak stratejik ve ekonomik ortaklık ile kültürel ve siyasi işbirliği yapılması üzerinde yoğunlaşıyor. MHP, Orta Doğu’da ise işbirliği ve istikrar sağlayıcı politika üretilmesini amaçlıyor.
Kıbrıs’ı ‘Türkiye’nin en önemli milli meselesi’ olarak değerlendiren parti, siyasi çözüm kapsamında Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin sulandırılmasının kabul edilemez olduğunu belirtiyor. MHP, Kıbrıs’ta tek gerçekçi uygulanabilir ve yaşayabilir çözümün iki bölgeli, iki milletli ve iki devletli bir ortaklık yapılanma olduğu görüşünde.
Bahçeli 2012'de Batı Trakya'daki Türklerle bir araya geldi. [AA]
MHP, Türkiye-AB ilişkilerinin “kimlik ve kader sorunu” olarak görülmemesi gerektiğini savunuyor. Parti, Türkiye’nin AB'nin yörüngesinde sürüklenmeye mecbur, mahkum ve muhtaç olmadığı görüşünde. Tam üyelik dışındaki yaklaşımların kabul edilmemesi gerektiğini savunan MHP, birliğin Kıbrıs, Yunanistan ve Ermenistan konularındaki yaklaşımının da Türkiye’nin çıkarlarına zarar vermemesi gerektiğini, ancak bu koşulla müzakerelerin sürdürülebileceğini söylüyor.
ABD ile ilişkilerde ‘karşılıklı çıkar’ ilkesini savunan MHP, ekonomik, siyasi ve güvenlik alanlarında bu esasa bağlı kalınmasını hedefliyor.
Rusya ve İran gibi Karadeniz ve Hazar havzası ülkeleri ile Balkan ve Orta Doğu ülkeleriyle ortak projeler geliştirilmesini savunan MHP, Afrika, Uzak Doğu ve Güneydoğu Asya ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilerek ekonomik işbirliğinin sağlanmasını önemsiyor.
MHP, Irak’ın toprak bütünlüğünün ve bu ülkedeki Türkmenlerin haklarının korunması gerekliliğine dikkat dikkat çekiyor. Parti, bu ülkeyle ilgili politikasının temelinin buradaki durumun Türkiye için güvenlik tehdidi oluşturmaması üzerine kurulu olduğunu belirtiyor. MHP, Bu gibi tehditler karşısında Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını kullanması gerektiğini savunuyor.
Kaynak: Al Jazeera ve ajanslar








Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.

2 Şubat 2018 Cuma

Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul'a büyük şok

Cumhuriyet savcılığınca, ihbarlar doğrultusunda Kuytul hakkında daha önce "Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme" ve "Cumhurbaşkanına hakaret" suçlarından başlatılan soruşturmalar tamamlanıp 2 ayrı iddianame hazırlandı. Adana 2. ve 22. Asliye Ceza Mahkemelerince kabul edilen iddianamelerde Kuytul için 7 yıl hapis cezası istendi.
Adana 2. Asliye Ceza Mahkemesindeki iddianamede, Kuytul'un video paylaşım sitesinde 1 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan konuşmasında Cumhurbaşkanına hakaret ettiği iddia edildi.
Adana 22. Asliye Ceza Mahkemesince kabul edilen iddianamede ise Kuytul'un vakfa ait sosyal paylaşım sitelerine yüklenen video görüntülerinde, Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) darbe girişimini destekler mahiyette açıklamalar yaptığı ileri sürüldü.
İddianamede, Kuytul'un konuşmalarında darbe girişimi sonrası tutulan demokrasi nöbetlerine de tepki gösterip "Demokrasi dediğiniz zaman tüm haramları da kabul etmiş oluyorsunuz. Ben söylüyorum kim demokrasi için sokaklara çıkarsa gayri İslami bir düzeni savunmuş olur. Bunun da hesabını Allah'a verir." diyerek halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiği aktarıldı.

Kuytul'un, halk arasında dini inanç ve siyasi düşünce ayrımı yaptığı belirtilen iddianamede, şu ifadeler kullanıldı:
"Halkın bir kesimini ve özellikle kendi etrafına topladığı taraftarlarını diğer kesim aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik ettiği, taraftarlarının gerçekleştirdiği izinsiz gösteriye emniyet güçlerinin müdahale etmesi üzerine yaptığı konuşmalarda insanların dini inanç ve duygularını da kullanarak taraftarlarını halkın bir kesimi ve olaya müdahale eden emniyet güçleri aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik ettiği, kamu barışına zarar verdiği, 15 Temmuz hain darbe girişiminde bulunanlara karşı halkın direnmesini ve demokrasi nöbetlerini tutmalarına karşı gelen konuşmalarda bulunduğu, Cumhurbaşkanına hakaret ederek ülkemizin ve bölgemizin içerisinden geçtiği süreçte kaos ve kargaşa yaratmaya yönelik olduğu, şüphelinin son zamanlardaki söylemlerinde kin ve düşmanlık tahrikinin daha da arttığı, bu itibarla halkımız arasında yaratılmaya çalışılan ayrımcılık, kin ve düşmanlık tahrikinin kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkmasına neden olduğu anlaşılmıştır."
Sanık Kuytul'un önümüzdeki günlerde 2 ayrı davadan yargılanmasına başlanacağı öğrenildi.
Vakfa yönelik operasyon
Adana Cumhuriyet Başsavcılığınca, "vakıf faaliyeti adı altında kuruluş amacı dışında anayasal düzene karşı fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek kamu güvenliğine karşı faaliyet yürütme ve suç örgütü" iddiasıyla Furkan Eğitim ve Hizmet Vakfı yönetici ve sorumluların arasında yer aldığı 27 kişi hakkında gözaltı kararı verilmişti.
İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince 30 Ocak'ta 33 adrese eş zamanlı operasyon düzenlenmiş, kurucu başkan Alparslan Kuytul'un da aralarında yer aldığı 25 vakıf yöneticisi ve üyesi gözaltına alınmıştı.

Vakfın genel merkezinin bulunduğu binada yapılan aramalarda, bir kasa ve dolapta kayıt dışı olduğu belirlenen 364 bin lira ele geçirilmişti.
Kuytul ve diğer şüphelilerin emniyetteki sorgusu sürüyor.

6 Kasım 2017 Pazartesi

Batının iki yüzlülüğünü yüzlerine vuran Türk

Türk yazar Tuğrul Selmanoğlu, Türkiye'deki terörle mücadeleyi eleştiren batılı konuşmacılara yanıt verdi.

Almanya'nın başkenti Berlin'deki The General Assembly'de konuşma yapan Türk yazar Tuğrul Selmanoğlu, batıdaki insan hakkı ihlallerini ve halen süren soykırımları görmezden gelerek Türkiye'deki terörle mücadeleyi, demokrasiyi eleştiren ve soykırım iddialarını sürdüren batılı konuşmacıları sert sözlerle eleştirdi.
Selmanoğlu, dünya genelinde batılı ülkelerin yaptıklarını tek tek sayınca konuşmacılar suspus oldu. Seyirciler arasından laf atmaya kalkan provokatörlere ise verilerle yanıt verdi.
"Bu nasıl bir demokrasi? Yoksa Amerika'nın Irak'a getirdiği türden bir demokrasi mi? 1,5 milyon insanın canına kıyan türden bir demokrasi mi? Siz demokratsınız biz değiliz öyle mi?
Srebrenitsa'da 5.000 masum insanın katlinden sorumlu ve her geçen gün güçlenen ırkçı bir lidere sahip Hollanda demokratik, biz değiliz öyle mi?
Sizin Ortadoğu'da tek demokrasi olarak gördüğünüz İsrail'in Gazze'deki Müslümanlara bomba olarak yağdırdığı demokrasiden mi bahsediyorsunuz? İsrail demokratik biz değiliz öyle mi?
Sizin bahsettiğiniz türden demokrasiyi biz çoktan geride bıraktık.
Sizin "demokratik değil" dediğiniz Türkiye son yıllarda AB devletlerinin tamamından daha fazla insani yardım yapmıştır. Sizin demokratik değil dediğiniz Türkiye 4 milyon mülteciye vatan oldu. Bu AB'nin tamamının 5 katı.

Sadece konuşmuş olmak için konuşmayın. Demokrasiden değil anladığınız şeylerden bahsedin."

11 Ekim 2017 Çarşamba

PKK'yı NATO kurdu, yeni patronu Amerika olacak


Abdullah Öcalan yakalanıp Türkiye'ye getirildiğinde kendisinin avukatlığını üstlenen Ahmet Zeki Okçuoğlu, PKK ve Öcalan hakkında ezber bozacak iddialarda bulundu. PKK'nın NATO tarafından kurulan bir Kürt Gladyosu olduğunu söyleyen Okçuoğlu, Karar.com'a konuştu. Okçuoğlu, "PKK YPG’leştirilecek, yeni patron Amerika olacak" dedi.
PKK taşerondur diyorsunuz. Hatta bunu Öcalan'ın kendisi söylüyor diyorsunuz? Neyin kimin taşeronu?
Abdullah Öcalan'ın 
Almanya'da yaşayan 
eski Avukatı 
Ahmet Zeki Okçuoğlu,
Açıklamaları 
01 Eylül 2015 Salı

Evet, “PKK taşerondur" sözü onun kurucusu ve halen lideri olan Abdullah Öcalan'a ait. Öcalan bunu, İmralı’ya getirildikten sonra, sorgulama adı altında çekilen ve Aydınlık Gazetesi tarafından deşifre edilen video kayıtlarından birinde söylüyor. Ancak ben bu sözü, Türk yönetim çevrelerinin yıllardır tekrarladığı, PKK'nin TC'ye karşı bazı dış mihrakların taşeronluğunu yaptığı anlamında ifade etmedim. Tam tersine PKK kurulduğu günden beri TC devletinin güdümünde. PKK kurulduğu günden beri Kürdistan'ı kolonileştirerek paylaşan bölgesel ve milletlerarası güçlerin taşeronluğunu yapıyor.
PKK'yı NATO kurdurdu
PKK'nın kuruluşu nasıl oldu bu durumda? Öcalan kimdir?
PKK’nin kuruluşuyla ilgili iki resmi, bir de gayrı resmi üç hikaye var... Resmi hikayelerden biri TC'ye ait. Bu hikayede PKK, bölücü ve terörist bir organizasyon olarak tarif ediliyor. Bu organizasyonun amacı son Türk devletini bölerek yok etmek. İkinci resmi hikaye PKK’ye ait… Bu hikayede PKK, klasik bir milli kurtuluş organizasyonu olarak tarif ediliyor. Hikayeye göre, parçalanan ve milletlerarası koloni statüsüne mahkum edilen Kürdistan'ı kurtarmak ve bağımsız-birleşik Kürdistanı kurmak amacıyla kurulan PKK, bu amacı gerçekleştirmek için TC devletine karşı silahlı mücadele başlatıyor. Karşıt gibi görünse de bu iki resmi hikaye aşağı yukarı aynı.
Gerçek hikaye nedir sizce?
PKK’nin gayrı resmi hikayesi ise tamamen farklı. Bu hikayenin de müellifi yine Abdullah Öcalan. Öcalan, kitaplaştırılan konuşmalarında (Erkeği Öldürmek, Devrimin Dili ve Eylemi) ve Türk gazetecileriyle yaptığı muhtelif röportajlarda PKK’yi MİT’in talimatı ve onun verdiği paralarla kurduğunu açıklıyor. PKK'nin ikinci adamı Cemil Bayık, gazeteci İsmet İmset'in "PKK" adlı kitabında yer verdiği beyanında, PKK’yi kurmak için MİT’in kendilerine verdiği süreyi geçirdiklerini ve bu yüzden MİT mensubu Ağrılı Abdurrahman’ın yanlarına gelerek kendilerini azarladığını ve kendilerine altı aylık ek bir süre verdiğini ve kendilerine, "Bu süre zarfında da kurmazsanız öldürülülürsünüz!” dediğini söylüyor. 12 Mart askeri darbesinin ünlü savcısı Baki Tuğ, 12 Mart’ta bir bildiri nedeniyle tutuklanan Öcalan’ı, MİT’ten gelen “Elemanımızdır!” yazısı üzerine serbest bıraktıklarını müteaddit defa açıkladı. Bu derin ilişkinin derin bir arka boyutu daha var: NATO… Abdullah Öcalan MİT’le ilişkisinden söz ederken NATO’dan da söz eder.
Bu konuyu biraz açar mısınız?
Bu gibi durumlarda NATO deyince akla GLADIO gelir. Geçmişte Gladio, Kontr Gerilla adıyla anılıyordu. Öcalan’ın verdiği bilgilerden yola çıkarak PKK için, NATO’nun Kürdistan planı çerçevesinde evrensel Gladio sistemi içinde Türk Gladio’suna bağlı olarak oluşturulan bir birim (Kürt Gladiosu) olduğunu söyleyebiliriz. PKK’nin Batı dünyasında gördüğü büyük hoşgörü, Öcalan'ın bu beyanını desteklemektedir. PKK, NATO’ya bağlı Türk Gladiosu tarafından kurulduktan sonra Kürdistan’ı bölüşen diğer bölge devletleri ve Barzaniler (PDK) ve daha sonra da Talabani (YNK) bu projeye dahil edildi. PKK lideri bu büyük mutabakata bağlı olarak Suriye'ye, ondan sonra da Güney Kürdistan’a yerleştirildi. Daha sonra yine aynı mutabakatla Suriye’den çıkarılarak TC’ye getirildi. Şu günlerde ise PKK için, tarihinin yeni bir döneminin hazırlıkları yapılıyor.
Taşeronun amacı olmaz
PKK'nın amacı nedir peki?
PKK'nin bir amacı yok, onu kuranların amacı var. Taşeronun amacı olmaz. Patronu önüne ne koyarsa o, onu yapmakla mükelleftir. Yap der yapar, yık der yıkar. Bu yüzden de PKK zaman zaman farklı (hatta tamen zıt) şeyler savunuyor. Bu organizasyon, Kürt milliyetçisi ve Marksist bir kimlikle sahneye çıkarıldı ve Kuzey Kürdistan’da 15 yıl bu kimlikle silahlı faaliyet yürüttü. Abdullah Öcalan TC’ye getirildikten bir süre sonra, sözde Kürt milliyetçisi ve Marksist PKK’nin siyasi çizgisi Türk milliyetçiliğine, Ergenekon’un tasfiyesinden ve AKP iktidara hakim olmasından sonra da İslamcılığa evrildi.
Hedef düşük yoğunlukta çatışmaydı
Öyleyse şöyle sorayım, PKK’yi kuranların amacı nedir?
ABD Kürt milliyetçiliğini 1960 ve 1970'li yıllarda Mustafa Barzani vasıtasıyla kontrol ediyordu. 1975’te Güney Kürdistan’da Mustafa Barzani liderliğinde silahlı direniş hareketi tasfiye edilince ABD'nin kontrol mekanizması çöktü ve Kürt milliyetçiliği hızla Sovyetler Birliği'ne yönelmeye başladı. Jeopolitik bakımdan Ortadoğu'nun en önemli ve en dinamik bölgesi olan Kürdistan’daki bu gelişme bölgede güç dengesini ABD aleyhine çevirecek bir nitelikteydi. Bunun önüne geçmek için bir dizi tedbirin yanında PKK projesi devreye kondu. PKK vasıtasıyla Kuzey Kürdistan’da (gerektiğinde Kürdistan’ın diğer parçalarında da) “düşük yoğunlukta çatışma” ortamı yaratılacak ve bu sayede bu coğrafya kontrol altına alınacaktı. O dönemde ABD ve NATO’nun “düşük yoğunlukta çatışma” stratejisiyle Kürdistan'da ulaşmak istediği bir başka hedef de, bu çatışmaya bağlı olarak bu coğrafyada nüfus göçü, ekonomik ve sosyal çöküntü yaratarak Kürdistan meselesinin çapını küçültmekti. Proje NATO gözetimi altında TC tarafından uygulamaya kondu. Bu, TC'nin arayıp da bulamadığı bir şeydi. 12 Eylül askeri darbesiyle start verildi. Askeri darbeden kısa bir süre sonra Kuzey Kürdistan’da “düşük yoğunluklu çatışma” ortamının psikolojik şartları yaratıldı. Geriye PKK'nin "ilk kurşun"u patlatması kalıyordu. O zaman henüz çok zayıf olduğu için PKK, Barzani peşmergesinin de yardımıyla, 14-15 Ağustos 1984'te "ilk kurşun"u patlattı. PKK'nin ilk kurşunu patlattığı gün PDK'nin kuruluşu ve Mesut Barzani'nin doğum gününe denk geliyordu.
Soğuk Savaş'tan sonra Batı çözüme odaklandı
Peki ya Soğuk Savaş'tan sonra?
PKK'nin kurulması ve Kürdistan'da "düşük yoğunlukta çatışma" stratejisinin uygulanması Soğuk Savaş politikasıydı. Soğuk Savaş bitince, bu politikaya da ihtiyaç kalmadı. Başka bir deyişle Amerika ve AB, Körfez Savaşı’ndan sonra, Kürdistan için güvenlikçi politika yerini çözüm yanlısı bir politika izlemeye başladı. Ancak bunu TC’ye kabul ettirmek kolay değildi. Daha doğrusu TC onların her dediğine tamam diyordu, ama uyulamaya gelice ipe un seriyor ve verdiği sözlerden hiçbirini yerine getirmiyordu. PKK, TC'nin geleneksel politikasını sürdürmesi için ele geçmez bir enstrümandı ve bu mesele var oldukça onu yitirmek istiyordu. Kürdistan konusunda ABD ve AB'nin TC’den istediği bir şey de, Körfez Savaşı’ndan sonra yarı bağımsız bir statü kazanan Güney Kürdistan’ın federal bir statüyle TC’ye bağlanmasıydı. TC buna da yok demiyordu, ama bu konuda da bugüne kadar kayda değer bir adım atmadı. Türk yönetiminin ipe un serme politikasını uygulamasında Abdullah Öcalan ve PKK bugüne kadar ona paha biçilmez yardımlarda bulundu. TC devleti, Abdullah Öcalan ve PKK’nin kendisine sunduğu bu fırsatlar sayesinde “çözüm süreci”ni yirmiyedi yıl sürüncemede bırakma imkanına sahip oldu.
PKK'nın dış mihraklarca Türkiye'yi zayıflatmak için kullanıldığına katılıyor musunuz?
PKK'nin sahneye çıkarıldığı günden beri söylenen bu sözün gerçekle bir alakası yok. TC devleti Lozan statükosunun aynen devam etmesini istiyor. Bu yüzden de Kürdistan meselesi konusunda herhangi bir çözüm önerisini, varlığına yönelik bir komplo olarak görüyor. PKK’nin yukarda gerçek öyküsünü anlattım. PKK NATO’nun icazetiyle Türk Gladio’su tarafından kuruldu ve halen de ipleri Türk yönetiminin elinde. “Düşük yoğunlukta çatışma” tamamen Kürdistan’la sınırlı bir proje. Kürdistan’ın ötesi PKK’nin askeri faaliyetlerine yasaklıydı. Otuz yıl süren bu savaş süresince PKK Kürdistan dışında Türklere yönelik infial uyandıracak kanlı bir eylem gerçekleştirmedi.
HDP kirli kimliğini demokrasi ile gizliyor
HDP'yi denklemin neresinde tutuyorsunuz?
HDP, adında "demokrasi" olan bir parti. Parti programının neredeyse her satırında "demokrasi" sözcüğü var. Üstelik diğer partilerden farklı olarak demokrasiyi, tavandan değil, tabandan inşa etmekte söz ediyor. HDP'de demokrasi aşkı, ultra demokratik “öz yönetim”i savunacak kadar ileri bir boyuta. Şüphesiz bu tamamen sahte bir görüntü. HDP’nin gerçek zihniyetinde demokrasinin "d"si bile yer yok. Terörizm yardakçısı, hileli ve gizli servis güdümlü olan HDP, demokrasi kavramıyla bu kirli kimliğini gizlemeye çalışmaktadır.
Öcalan'ın avukatı oldum, çünkü...
Sizin Öcalan'ın avukatlığını üstlenmeniz nasıl oldu? O zamanlar kendisine inanıyor muydunuz?
Öcalan'ın devlet görevlisi olduğunu silah patlattığı ilk günden beri söylüyorum. Bu nedenle ona karşı hep sert bir muhalefet yürüttüm. Öcalan beni açıkça ölümle tehdit etti. Bunlara rağmen rağmen Öcalan TC'ye getirildiğinde iki nedenle onun avukatlığını üstlendim… Birincisi, o günlerde herkes gibi bende de TC'nin Öcalan'ı artık gözden çıkardığı kanaati hakimdi. Onun bu durumundan yararlanarak mahkemede en azından Kürt karşıtı bir tutum izlemekten onu alıkoymayı umuyordum. Çünkü getirilirken uçakta sözler ve video kayıtları çok ürkütücüydü. Gerçek kimliği ne olursa olsun Öcalan mahkemede Kürtleri temsil edecekti. Onun göstereceği olumsuz bir tutum hem Kürtler arasında büyük bir moral çöküntüsü yaratacaktı, hem de onların dünya alem nezdinde Küçük düşmesine neden olacaktı. Beni onun avukatlığını üstlenmeye sevk eden ikinci ve asıl neden, PKK'nin onun ve Türk gizli servislerinin güdümünden kurtulmasına katkıda bulunmaktı. Şüphesiz benimkisi ham bir hayaldi. Mahkeme tiyatroydu ve senaryosu çok önceden hazırlanmıştı. Beni de oyuna dahil etmek istiyorlardı. Bunu farkettiğim an Öcalan'ın avukatlığını bıraktım.
Bağımsız Kürdistan'ı destekliyorsunuz. Bunun Kürtlere ve bölgeye ne katkısı olabilir sizce?
Bağımsızlık her milletin hakkıdır. Kürtler de bir millet olduğu için doğal olarak onların da hakkı. Üstelik Kürtler Ortadoğunun en kadim halkı. Çağımız millet-devlet çağı. Bağımsızlık mücadelesinde hukukun sınırları içinde kalınmalı. Kürtler büyük bir millet. Barışçıl yöntemlerle bu hakkı elde etmesi çok daha rahat olacaktır.
PKK YPG’leştirilecek, yeni patron Amerika olacak
Peki PKK'nın bundan sonrası ne olacak? Tahmininiz var mı?
PKK ile ilgili gelişmeleri sadece bu organizasyonla TC arasında ilişkilerle sınırlı ele alırsanız doğru sonuçlara ulaşamazsınız. Gelişmeler daha çok kapalı kapılar arkasında cereyan ediyor. Bize yansıyan devede kulak. Ayrıca bu ilişkinin bir de milletlerarası boyutu var. Gelişmeleri değerlendirirken Amerika’yı ve Avrupa Birliğini mutlaka hesaba katmanız gerekiyor. Son yıllarda TC'nin PKK siyasetinde çok önemli bir değişim oldu ve hiç kimse bunun üzerinde durmadı. Türk yönetimi eskiden, PKK’nin silah bırakması, kendisini feshetmesi ve üyelerinin teslim olmasını istiyordu. Son yıllarda Türk yönetimi bu şartlarından vazgeçti ve yerine, PKK'nin TC’ye karşı silahlı faaliyetlerini sona erdirmesi ile sınırlı bir talepte bulunmakla yetindi. Başka bir ifadeyle Türk yönetimi PKK'ye, "Bana dokunma, nereye gidersen git beni ilgilendirmez” diyordu. PKK öyle nereye gidersen gitsin denecek bir organizasyon değil. Ayrıca TC de bunu kolay kolay söyleyecek bir devlet değildi. Rolü gereği PKK, "Türkün karşı durulmaz gücü" karşısında bir kez daha diz çökecek ve sonra da silahlı güçlerini Kuzey Kürdistan’dan (muhtemelen Güney Kürdistan’dan da) Batı Kürdistan'a kaydırılacak. Bu PKK için hem bir son, hem de yeni bir başlangıç. Rojava’da PKK tarihinin yeni bir dönemi başlıyor. PKK, YPG’leştirilecek. Yeni oluşumun patronu ise NATO adına Amerika olacak.
HDP’ye ne olacak sizce?
PKK’nin silahlı gücünün Kuzey Kürdistan’dan çıkarıldıktan sonra TC’nin elinde ondan geriye, lideri Abdullah Öcalan ve onun legal boyutu olan HDP kalacak. Abdullah Öcalan liderliğinde devletin Kürt partisi olarak Türk siyaset sahnesine katılacak. Bunun için de Öcalan “ev hapsi”ne alınacak ve oradan partisini ve Kürtleri yönetmeye devam edecek.

26 Ocak 2018 Cuma

BARIŞ GÜVERCİNİ KILIĞINDAKİ KARGALAR!

Bu toprakların kahpe ve hainlerini göreceksiniz, milletin ve ülkenin geçtiği zor dönemlere iyi bakın…

Tamer Ashraf
İstiklal Harbi döneminden Kıbrıs Harekâtı'na, 12 Eylül ve sonrasından 17/25'e, Ergenekon ve Balyoz'dan 15 Temmuz'a, geçirdiğimiz her bunalımlı dönemde hep yüzlerini gösterdiler, milleti zehirlemeye, gerçekleri altüst etmeye kalkıştılar…
Afrin harekâtı da yine kahpelikler ve ihanetleri hortlattı
Ülkenin güvenliği söz konusu…
Terör, sınırınızın dibine yerleşiyor…
Milletin geleceği tehdit altında…
Adamlar bildiri yayınlıyor…
Bunca şehit ve kayıp önemli değil!
Sahte bir "barış" masalıyla sahnedeler!
İnanılır gibi değil…

Kimi Yankeelerin taşeronu, kimi Almanın, kimi Soros'un paralı askeri, kimi bölücülüğün maşası, kimi ihtirasının kölesi…
Sorsanız "aydın"!
Millet dışında her kesimin "demokrasi", "barış" ve "özgürlük" bülbülü!
Sorsanız "sanatçı"!
Sinemalarda halkın parasıyla palazlanıp halkının değerlerine söven görgüsüz…
Sorsanız "gazeteci" ya da yazar-çizer"!
Ama tasmaları hep başkasının elinde… 
Hükmetmeye kalkıştıkları "Türk milleti"yle hiçbir bağı bulunmayan bir avuç şarlatan…
Lobilerin, sermayelerin köşklerinde kemik yalayıcılar…
Kendi başlarına "kimlik" problemi yaşayan bir avuç omurgasız…

O kadar ruhsuzlar ki, Afrin'de teröristle mücadele eden Mehmetçik'e sessiz kalıp Alaska'daki depreme ağlarlar…
Para, koltuk, şöhret dışında ideolojileri bulunmayan sırça köşk liboşlarıdırlar…
"Kızılelma'ya gidiyoruz" diyen askerimize "müşrik" diyerek, dini ideolojisinin oyuncağı yapacak kadar "Allah'tan korkmaz kripto"lardır…
"Demokrasi havarisi" kesilip siyasi partilerde bir baltaya sap olamayan, milli görev verilince kaçıp giden kelli felli adam müsveddeleridirler…
Sömürüp durdukları Atatürkçülük sahtekârı ve kendilerinden başkasına hayat hakkı tanımayan "demokrasi ve özgürlük" şarlatanıdırlar…
Köhnemiş, demode olmuş, kirlenmiş, ihanete bulaşmış, çağdışı Marksist ve bölücü taşeronluktan başka çareleri olmayan bir güruhtur bu zavallı kitle…
Burada sıkılırlarsa Almana, Fransıza, Amerikalıya sığınıp kalleşliğe devam etmeye alışkındırlar…

Viskilerini yudumlarken "bildiri" diye neler yazmışlar bakın:
"Ülkemizde ve bölgemizde savaş değil sulh ve sükûn istiyoruz. Sınırlarımızı korumanın ve beka sorunu yaşamamanın en iyi yolunun karşılıklı dostluk ve iyi komşuluk bağlarını güçlendirmek olduğuna inanıyoruz."
Ve diyorlar ki bu aklı evveller:
"Yurttaş kimliğimiz ve sorumluluğumuzla, halkımızın ve tarihin önünde siz yetki sahiplerini uyarıyor, sesimize kulak vererek sağduyulu davranmaya, savaşı derhal durdurmaya ve sorunu diyalogla çözmeye davet ediyoruz."
Buna ancak çüüüüş denebilir!
Barış güvercini kılığındaki kargalardan ancak bu çıkar…
Bu bir şuursuzluk, aymazlık ve kahpelik bildirisidir.

Bu bir savaş değildir!
Kimsenin toprağıyla derdimiz yoktur.
Milli bekamız söz konusu olduğunda, savaş da ilan edilir!
Bu, ABD'nin ülkemiz ve bölge üzerinde oynadığı kirli oyuna son verme hamlesidir.
Karşımızdaki devlet veya millet değil, taşeron ve devşirme katil sürüsüdür!
AKP'nin "çözüm süreci"nde memleketin hendek ve ihanet şehirlerine dönüşmesinden memnun, akil adam kılığında bölünmeye davetiye çıkarmak hoşnuttular.
Sonu "kan gölü"ne, bölünmeye, 15 Temmuz'da da halkın asker üniformalı kahpelerin tankları altında ezilmesine kadar gitti.
Sonu Diyarbakır'da ağırladıkları postal yalayıcı Barzani'nin referandum küstahlığına kadar gitti…
Bu iş 15 Temmuz gecesi bitti…
Bu iş 16 Nisan'da "Devlet aklı"yla bitti…
Bu iş "Yenikapı ruhu"nu işbaşına getiren Devlet Bey'in milli direnci ile bitti!
Artık Türk milleti siz arsızları tanıyor…
Yakında bu kahpeliklerinizin hesabını da vereceksiniz!

BARIŞ GÜVERCİNİ KILIĞINDAKİ KARGALAR!


KÖŞE YAZILARI / 2018-01-26 09:05:43-MUSTAFA ÖNDER/ORTADOĞU GAZETESİ
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html