BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Trump yönetimi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Trump yönetimi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

27 Eylül 2018 Perşembe

Suudi Arabistan Trump’a güvenebilir mi?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Trump dönemi Washington’ın politikaları, uluslararası sistemdeki güç dağılımını sarstı. Göreceli güç artırımına giden Trump yönetimi, uluslararası sistemdeki diğer aktörlerin ABD’ye bakışını da etkiledi.




ABD Başkanı Donald Trump’ın beklenmedik ve rasyonel olmayan hamleleri, geleneksel uluslararası ilişkiler ittifaklar mefhumunu yerle bir etti. Başkanlık seçimleri boyunca kullandığı söyleme bakılacak olursa, Trump’ın yeni bir dünya düzeni kurma planı olduğu görülmekte. “Amerika’yı yeniden büyük yap” veya “Amerika’yı yeniden harika yap” diye tercüme edebileceğimiz “Make America great again” sloganı aslında bu dünya düzenin ilk işaretçisiydi. Ayrıca Trump’ın selefi Obama’yı şiddetle eleştirmesi de söz konusu yeni dünya düzenini inşa etmenin bir parçası olarak görülebilir.

Trump başkanlık seçimleri boyunca mültecilere yönelik ırkçı söylemler geliştirirken bazı ülkelere yönelik de ağır söylemlerde bulunmuştu. Söz konusu söylemlerden ABD’nin geleneksel müttefikleri olan Körfez ülkeleri de nasibini almıştı. Trump “Borcumuzu Körfez ülkeleri ödeyecek. Onlar bizsiz yoklar” ifadelerini kullanırken, söz konusu söylemler, Körfez’de soğuk duş etkisi meydana getirmişti. Gerek Wikileaks belgelerinin basına sızması sonucu gerekse çeşitli medya organlarının yaptığı haberler, Körfez ülkelerinin seçimler boyunca Hillary Clinton’ı desteklediklerini ortaya çıkarmıştı. Dolayısıyla Körfez ülkeleri gerek destekledikleri adayın kazanamaması gerekse kendilerine yönelik beklenmedik söylemlerle iktidara gelen bir ABD başkanıyla karşı karşıya gelmişti. Trump söylem bazında Körfez’i kaygılandırsa da selefi Obama eylem bazında Körfez ülkelerinin endişelerini hadsafhaya çıkarmıştı. Suudi Arabistan Obama döneminde ABD’ye güvenilmemesi gerektiğini anlamıştı.


Obama’dan Körfez’e ders: ABD’ye güven olmaz


Barack Obama dönemi ABD dış politikası, başkanın demokrat olması hasebiyle, daha çok müdahalecilikten uzak olmuştu. Obama ve ekibi daha çok uluslararası hukuk, insan hakları gibi yumuşak güçle yakından alakalı unsurları siyasete alet ederek, ABD’nin uluslararası sistemdeki pozisyonunu değiştirmeye yönelik ilk adımları atmıştı. Diğer bir deyişle Obama dönemi ABD, gerek Ortadoğu’dan gerekse dünya siyasetinden bir hayli geri çekilmişti.

Arap ayaklanmaları süresince Washington’ın takip ettiği politika da Riyad’ın ABD’ye olan güvenini sarsmıştı. Mübarek gibi uzun süredir müttefiki olan bir diktatörün iktidardan gitmesine göz yuman ABD, gerekirse Körfez’deki monarşilerin demokrasiye geçişine ve iktidardaki monarşilerin devrilmesine de göz yumabilirdi. Genelde Körfez’in özelde ise Suudi Arabistan’ın bu kaygısı, ABD’nin grand stratejisindeki değişiklikle daha da şiddetlendi. Obama döneminde Irak’tan askeri olarak çekilmeye başlayan Washington için Ortadoğu, daha çok “uzaktan dengelenecek” bir bölge olarak görüldü. Bu durum en çok ABD’ye güvenlik konusunda son derece bağımlı olan ülkeleri ciddi şekilde kaygılandırmıştı. ABD’nin güvenlik şemsiyesi olmaksızın Ortadoğu’da varlıklarını sürdürmesi neredeyse imkansız olarak görülen Körfez ülkeleri (özellikle Suudi Arabistan), Obama’nın söz konusu politikasından memnun değildi. 

Üst düzey Suudi yetkililer söz konusu rahatsızlığı defalarca dile getirmiş, Obama yönetiminin insiyatif alıp bölgesel gelişmelere kayıtsız kalmamasını ve aktif müdahil olmasını açıkça deklare etmişlerdi. Fakat Obama yönetimi askeri müdahale gibi seçeneklerden uzak durdu. Suudi Arabistan özellikle Suriye bağlamında Obama’nın çok geç olmadan müdahil olmasını istemişti. Suriye’de kimyasal silah kullanılması durumunda “kırmızı çizgileri”nin ihlal edileceğini ve askeri müdahalenin mümkün olabileceğini söyleyen Obama, Guta ve diğer birçok şehirde sivillere yönelik kimyasal saldırılar olmasına ve uluslararası toplum tarafından bu saldırılar teyit edilmesine rağmen herhangi bir adım atmadı. Dolayısıyla Riyad yönetimi ABD’ye olan güvenini yitirdi.

Öte yandan ABD’nin Suudi Arabistan’ın 1979’dan beri bölgesel rekabet içinde olduğu İran’a yönelik politikası da Riyad’ın Washington’a bakışını tamamen değiştirdi. Nitekim Obama döneminde İran ile P5+1 anlaşması imzalanmış ve İran “normal” bir Ortadoğu ülkesi olmak yolunda önemli adımlar atmaya başlamıştı. Artık el-Suud ailesi ve Suudi yöneticiler İran’ı uluslararası sisteme entegre etmeye çalışan ve Tahran’ı şer ekseninde görmeyen bir yönetimle karşı karşıyaydı. Obama döneminde Suudi Arabistan ABD’ye güvenmemesi gerektiğini anlamıştı. 11 Eylül saldırıları ile zedelenen, ABD’nin Irak işgaliyle çatlamaya başlayan ABD- Suudi Arabistan ittifakı Obama döneminde derinden sarsılmıştı.


Trump’ın Riyad’a biçtiği rol


Trump iktidarıyla ise ikili ilişkilerdeki yaralar sarılmaya başlanmıştı. İlk yurtdışı ziyaretini Suudi Arabistan’a yapan Trump, İran karşıtı söylemleriyle Arabistan için umut ışığı olarak görülmüştü. Trump’ın politik tavırları Suudi Arabistan’ın (her ne kadar şu an için iyi ilişkilere sahip olsalar da) ABD’ye güvenmemesi gerektiğini ortaya koyuyor. Nitekim Trump dönemi Washington’ın politikaları uluslararası sistemdeki güç dağılımını sarstı. Göreceli güç artırımına giden Trump yönetimi, uluslararası sistemdeki diğer aktörlerin ABD’ye bakışını da etkiledi. Bu noktada Trump yönetiminin Çin, Rusya, Almanya, Fransa, İran, Türkiye gibi ülkelere başlattığı ekonomik savaş, söz konusu ülkeler tarafından saldırgan bir tavır olarak okunabilir ve uluslararası sistemdeki ABD müttefiklerinin kaygılarını artırabilir. 

Bu bağlamda, Suudi Arabistan ABD’yi karşısına almadan Çin ve Rusya gibi ülkelerle yakınlaşarak Washington’a olan bağımlılığını azaltabilir. Trump’ın ABD’yi bir şirket gibi yönetme istediğinin aşikar oluşu, müttefikleri ve uluslararası aktörlerle yaşadığı problemler, Riyad’ın devlet aklıyla hareket etmesini gerektiriyor. Trump döneminde, ABD’nin yıllardır “stratejik ortağı” olarak tanımladığı Türkiye ile olan ilişkilerinin birçok boyuttan krizlerle karşılaşması, ABD’nin yıllardır geleneksel müttefiği olan Riyad’ın da krizlerle karşılaşabileceğini gösteriyor.

Arabistan’ın de facto lideri birinci veliaht ve savunma bakanı Muhammed bin Selman ile Trump ve damadı Kushner’in güçlü bağlara sahip olduğu biliniyordu. Fakat Selman’ın Washington’dan (Kushner’dan uzaklaşarak) bağımsız hareket etmeye çalıştığı, dolayısıyla da Trump’ın Riyad yönetimini cezalandırabileceği düşünebilir. Söz konusu cezalandırmanın Türkiye veya İran ile ABD’nin yaşadığı kriz derecesinde olmayacağı söylenebilir. “ABD Suriye’ye yönelik yıllık 230 milyon dolarlık saçma kalkınma ödemesini sonlandırdı. 

Suudi Arabistan ve Ortadoğu’daki diğer zengin ülkeler ABD yerine ödeme yapacaklar” şeklinde açıklamalar yapması, Trump’ın gerekirse Suudi Arabistan’ın imajını zedeleyeceğini ve Riyad’ı bir banka olarak kullanabileceğini göstermektedir. Bu durum da Riyad’ın ABD’ye güvenmemesi gerektiğini ortaya koyuyor. Arabistan’ın ABD’yi dengeleyecek aktörlerle yakınlaşması da söz konusu. Artık sadece ABD’ye endeksli bir dış politika izlemek zorunda olmayan Riyad, aktör çeşitlendirerek Trump’a güvenmemesi gerektiğini anladığını gösteriyor. Nitekim Kral Abdullah’ın veliahtlık döneminden itibaren başlatılan, ABD’ye olan bağımlılığı azaltma ve dış politikada aktör çeşitliliğine gitme politikası halen sürdürülüyor. Suriye müdahalesiyle bölgesel etkinliği artan Rusya ile Körfez ülkelerinin yakınlaşması, ekonomik olarak gittikçe güçlenen ve Ortadoğu’da aktif rol almaya çalışan Çin’in Körfez ile gittikçe sağlam ilişkiler inşa etmesi Riyad’ın elini güçlendirdi.

Suudi Arabistan’a yönelik Trump’ın söylemleri ve hamleleri düşünülecek olursa, Riyad’ın Trump’a güvenmemesi gerektiği kolaylıkla söylenebilir. Trump’ın hiyerarşik ilişki türünü benimsemiş olması ve bunu sıklıkla dile getirmesi ve Suudi Arabistan’ı ve Körfez ülkelerini “sağımlık inek” olarak görmesi de Riyad’ı rahatsız etmektedir. Öte yandan Trump’ın azlinin konuşulduğu ve akıl sağlığıyla ilgili raporların ortaya konulduğu konjonktürde Suudi Arabistan’ın Trump’a güvenmemesi daha rasyoneldir. Uluslararası ilişkiler literatüründe ilişkiler güven üzerinden değil, çıkar üzerinden kurulur. 

Bu noktada Riyad yönetiminin de Trumplı bir Washington’a soru işaretleriyle yaklaşması elzemdir. Zaten 2015 sonrası pro-aktif bir dış politika izleyen Riyad yönetimi, eleştirel bir dil kullanan ve hiyerarşik pozisyon alan ülkelere yönelik sert adımlar atmıştı. Bu noktada Almanya, İsveç ve Kanada ile yaşanan krizler bu minvalde okunabilir. Ayrıca gerek Katar krizi gerekse Yemen politikasında Suudi Arabistan’ın Trump yönetiminden beklediği desteği alamaması da, tek sesli olmayan Washington yönetimiyle karşı karşıya olan Riyad’ın Trump’a güvenmemesi gerektiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla Trump’ın yeni dünya düzenindeki Suudi Arabistan’a bakışı ve Riyad’a biçtiği rol, Suudi Arabistan’ın neden Trump’a güvenmemesi gerektiğini açıklıyor.

9 Nisan 2018 Pazartesi

Trump dönemi ABD dış politikasını anlamak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Trump dönemi ABD dış politikasının nasıl şekillendiği, cevabı en çok merak edilen sorulardan biri olmaya devam ediyor.

Trump’ın bütünlüklü bir dış politikasının olmadığı, mevcut güvenlik bürokrasisinin halihazırda yetersiz ya da başkan karşısında etkisiz olduğu yönünde yoğunlaşan tartışmalar sürüyor. Atanamayan onlarca diplomat, sadece bir yıldan biraz fazla görevde kalabilen bir dışişleri bakanı ve kaotik yönetim, ABD devlet stratejisi hakkında kafa karışıklığını artırıyor. Trump’ın günlük politikada bir silah gibi kullandığı alışılmadık siyasal söyleminin abartılı ve aldatıcı yönleri de bu konudaki belirsizliği fazlalaştırıyor. Bürokratik keşmekeşin üstüne kurumsal iç savaşı da ekleyince, anlama çabası iyice zorlaşıyor. Öte yandan, eldeki nadir verilerden olan ve Trump yönetimince geçtiğimiz aylarda açıklanan Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nin de dış politika yapımı ve istikameti hakkında bir fikir verdiğini söylemek zor. Dolayısıyla kesin kanaat belirtmek için elimizde yeterince belge/veri yok.
Bu tür durumlarda yazılı veya sözlü kaynaklara değil icraata bakmak gerekir. Biriken icraatlarına baktığımızda, Trump dönemi ABD dış politikası hakkında söylenmesi gereken ilk şey, karşımızda sanılanın aksine izolasyoncu veya içine kapanan bir Amerika değil, bilakis mevcut hegemonyasını koruyup kollamak adına uluslararası alanda çeşitli hamlelerde bulunan bir ABD yönetimi var. Trump yönetiminin seleflerinden temel farkı şu: Hegemonyasını korumak için yerleşik kural ve normlara uymayan, uluslararası toplumun rızasını önemsemeyen, müttefiklerinin çıkarlarını gözetmeyen ve sırf maddi kazançlarını artırmak adına her yolu mübah gören bir Amerika var artık.
Trump, kerhen kucağında bulduğu ABD’nin hegemonya siyasetini ve dünya jandarmalığı “hizmetini” artık belli bir ücret/bedel mukabilinde sürdüreceğini söylüyor; Çin, Kuzey Kore ve Rusya üzerinden pozisyon alıyor. Katar krizi, uluslararası tüm itirazlara rağmen aldığı Kudüs büyükelçiliği kararı, Suriye’deki askeri varlığı, Çin ile ticaret savaşları gibi dış politika tercihlerinden de anlaşılacağı gibi, Obama döneminin aksine ABD dünyada çok daha aktif. Peki, bu şaşırtıcı dış politika aktivizminin kaynakları neler?


Aktörler ve bağlantılar

ABD’de dış politika yapımı, teoride başkanın tasarruflarıyla şekillenense de, 1970’lerde Vietnam savaşının bitişinden bugüne, başka etkili aktörler de ön plana çıkmış durumda. ABD dış politikasında karar alma mekanizmalarını etkileyen temel aktörler hükümet (başkan ve ekibi/Milli Güvenlik Konseyi), formel siyasal kanallar (Kongre, Senato) ve hükûmetin görece özgür dış politika yapımını etkileyen (ekonomik elit, mevcut bürokratik sınıf gibi) aktörlerdir. Günümüz dış politika yapımını anlamak için, bu tarihsel ve geleneksel denge siteminin yanına, Trump dönemine ait bir takım hususi dinamikleri eklememiz gerekir. Bunlardan birincisi Trump’ın insan kaynakları sorunu. Her ne kadar Trump her daim kendi dış politika ajandasını ortaya sürmek istese de, boş duran bürokratik kadroları doldurma konusunda yaşadığı sorunlar ve yetersizlikler elini kolunu bağlıyor. Çünkü dünya siyasetini yönlendirirken ihtiyaç duyduğu tecrübeli insan kaynağını kendi parti tabanından değil, kariyer diplomatlardan, lobilerden, bankalardan, hukuk firmalarından, şirketlerden ve siyaset bilimcilerden seçmek zorunda kalıyor. Bu kesimlerin çıkarları ve dünyaya bakışları farklılık gösterse de ortak bir ideolojik paydaları var: Liberal siyasal çatı. Yansımasını demokrasi ihracı, serbest ticaret anlaşmaları, insan hakları rejimleri gibi liberal değerler etrafında bulan bu çatıyla mücadele, Trump’ın dış politikasını şekillendiren dinamiklerden biri.
Başka bir ifadeyle, Trump emrindeki uzman dışişleri personelinden hiç memnun olmasa da mevcut askeri ve sivil devlet bürokrasisine muhtaç. Trump yönetimi, dışişlerinde iki bakan yardımcısı (Sullivan ve Goldstein) hariç, üst düzey görevleri yürütecek büyükelçi atamalarının çoğunu hâlâ yapamadı. Elbette bunun bir sebebi Demokratların, Trump’ın adaylarını onaylamaması. Ancak daha önemli bir sebebi de bizzat Trump’ın milli güvenlik ve dış siyaset yapımını sahadaki kariyer diplomatlardan alıp güvenebileceği kesimlere vermek istemesi. “Benim generallerim” dediği kişilerle çalışmayı tercih eden Trump’ın Beyaz Saray özel kalem müdürü orgeneral John Kelly, eski Ulusal Güvenlik Danışmanı tuğgeneral Herbert Raymond McMaster ve eski CENTCOM komutanı orgeneral James Mattis bunlara örnek olarak anılabilir. ABD dış politikasının genel hatları bu dar çekirdek kadronun tasarrufuna bırakılmış durumda. Bizi ilgilendiren bir örnek vermek gerekirse, ABD’yle yaşanan vize krizi, sanılanın aksine Trump’a rağmen değil, Trump’ın A-takımından McMaster ve Mattis’in onayıyla meydana gelmişti. Türkiye ve İran’ı radikal ideolojilerin kaynağı olarak zihninde mimleyen, İran’ı Ortadoğu'da istikrarın önündeki en kalıcı tehdit olarak tanımlayan nispeten ılımlı Mattis, CENTCOM komutanıyken Obama’nın İran politikalarını kamuoyu önünde eleştirmiş bir savaşçı “keşiş” idi.
Özetle, Trump dönemi ABD dış politikasını anlamak için, Amerikan politik sisteminde karar alma mekanizmalarını etkileyen hegemonik blokun sadece hükümet veya formel siyasal kanallardan oluşmadığını, ekonomik elit ve mevcut bürokratik sınıf çıkarlarını kapsadığını görmemiz gerekir. Daha somut söylemek gerekirse, askeri bürokrasi (Pentagon’un Irak-Suriye bölge mümessilleri ve onların kalıplaşmış bazı davranışları), politik toplum (Kongre’deki Çay Partisi ve Evanjelik temsilcilerin baskıları), yeni ekonomik elitlerin (Kudüs kararında etkili Sheldon Adelson veya Cambridge Analytica’nın sahibi Robert Mercer) ve sivil toplumun (Council on Foreign Relations ve Demokrasiyi Savunma Kurumu gibi kuruluşların) Trump dönemi dış politika yapımını etkilediğini söylememiz gerekir.


Parametreler ve örüntüler

Trump yönetiminde kristalize olmuş bir dış politika örüntüsü veya “tarzı” bulmak zorsa olsa da, dünya siyasetinin muhtelif konu veya alanlarında uygulanmak üzere, Başkan Trump ve Pentagon arasında (metazori) bir iş bölümünden bahsedebiliriz. Bu iş bölümün en belirgin niteliği ideolojik ve kurumsal aygıtlarla yürütülüyor olması. İdeolojik açıdan Trump ve yönetici ekibinin paylaştığı zemin, ifadesini “Önce Amerika” söyleminde bulan (beyaz) milliyetçi ideoloji. Bu ideolojik çerçeveyi kısmen paylaşsa da bazı alanlarda onu sürecin dışına itebilen ve özellikle çatışma bölgelerinde, dış politika yapımına ipotek koyan Pentagon bürokrasisinin etkisini unutmamak gerekir. Başkanlık sisteminin kendisine verdiği siyasi imtiyazı kullanabildiği zamanlarda, Trump’ın dış politika davranışlarında öne çıkan temel saik ideolojik ve özünde Obama/Demokrat Parti dönemi dış politika tercihlerini tahrip veya sabote etmeyi amaçlıyor. Küba ile ilişkilerde eskiye dönüş, Venezuela’ya ve İran’a yeniden ambargo uygulama çabaları, Kuzey Kore ve Çin ile ilişkilerde şahin politikalar ve Kudüs kararı gibi örneklerde, bu ideolojik bakışın yansımalarını bulmak mümkün. Ancak konu çatışma bölgelerine gelince, dış politika yapım sürecinde imtiyazlı konum, başta Pentagon olmak üzere kurumsal aygıtlara geçiyor.
Bu geçiş kurumsal/bürokratik siyasetin gidişatına uygun, ancak siyaseten beklenmedik bir sonuç üretiyor: Trump dönemi ABD dış politikası Bush/Obama hegemonya siyasetini geri getiriyor. Yani, Trump dönemi sanılanın aksine ABD’nin dünya siyasetinden elini ayağını çektiği değil, daha fazla müdahil olduğu bir dönem oluyor. 2017’de nükleer silah modernizasyonu programına trilyonlarca dolar aktarmayı düşünen, müttefikleriyle beraber Asya-Pasifik’te yıllık ortalama 160 tatbikat yapan, Rusya’ya karşı Doğu Avrupa ülkelerinin güvenliği için “Avrupa Güvencesi İnisiyatifi” adı altında binlerce yeni askeri bölgeye gönderen, Ukrayna’ya tanksavar füze satışını onaylayan bir dış politikası var, Trump yönetiminin. Geçtiğimiz günlerde Japonya’da konuşlanmış 7. filoya ait 4 geminin, tarihte ilk kez fazla mesaiden dolayı birbiriyle çarpışması, Trump dönemi dış politika aktivizmini anlatmak için yeterli olacaktır.
Trump döneminde sürpriz bir şekilde karşımıza çıkan bu dış politika aktivizmini ideolojik ve kurumsal parametrelerle açıklamak daha faydalı olacaktır. İdeolojik olarak beyaz milliyetçi bakışın yansımasını, Çin ile ticaret savaşlarında veya siyasal İslam’ın taşıyıcısı olarak suçlanan ülkelere karşı Amerika ve Suudi Arabistan yakınlaşmasında görebiliriz. ABD Trump döneminde “Suudiler Ortadoğu’yu İranlılarla paylaşmalı” diyen Obama’nın tercih ettiği Şii-Sünni güç dengesi politikasından, seçili bazı Sünni ülkelerin İsrail lehine İran’ı sınırlama politikasına geçmiş bulunuyor. Hatırlamak gerekirse, Obama döneminde ABD’nin sıklet merkezini Asya-Pasifik’e kaydırması ve Suriye savaş alanından büyük ölçüde çekilmesi sonucunda, Ortadoğu’da manevra alanı genişleyen İran bölgesel güç dengesini lehine çevirmesini bilmişti. İran’ın özellikle devlet dışı aktörleri kullanarak başta Suriye ve Irak olmak üzere tüm bölgede etkisini artırması, İsrail’in ve baş destekçisi Trump yönetiminin dikkatinden kaçmamıştır. Kurumsal açıdan ise Suriye, Türkiye (Trump’ın şahsi karşı hamlelerine rağmen) ve Rusya’nın dâhil olduğu dünya nüfuz bölgelerinde ABD’nin askeri-sivil bürokratik hâkimiyetini gözlemlemek mümkün.
ABD dış politikasına daha pratik ve küresel bir düzlemden bakarsak, ideolojik olarak 2016 Amerikan seçimlerine müdahale ettiği gerekçesiyle tepki çeken Rusya Federasyonu, Beyaz Saray hariç diğer etkili tüm dış politika elitlerinin (soğuk savaştan kalma) reflekslerini, yeniden ateşlemiş görünüyor. Geçtiğimiz günlerde Rusya ile yaşanan siber savaş ve casus krizlerinde, başta İngiltere Başbakanı Theresa May olmak üzere nerdeyse tüm Batı kampının Rusya’yı hedef almasını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. İran ve Rusya’nın Ortadoğu politikalarından pek hazzetmeyen ve Suriye’de Astana sürecinin karşısına ısrarla Cenevre sürecini çıkaran Pentagon’un da Rusya karşıtlığını paylaştığı görülebilir. Türkiye’nin Rusya ve İran ile son dönemlerde işbirliğini artırması, ABD’li ve Batılı dış politika elitlerinin uzun yıllardır içinde yetiştiği ve büyük oranda Rusya ve İran karşıtlığına dayalı ideolojik ve kurumsal kültürün dışına çıkmasından ötürü tepki çekiyor.
Özetle, aktif çatışma bölgesi olmayan ve kurumsal hafızanın pekişmediği alanlarda Trump yönetiminin ideolojik tercihlerinin daha fazla öne çıkmasını bekleyebiliriz. Aktif çatışma bölgelerinde ve bürokratik aktörlerin uzun yıllardır baskın olduğu alanlarda ise Trump yönetimi ideolojik tercihlerini ya ötelemekte ya da tamamen bir kenara bırakabilmektedir. Örneğin İran’da baş gösteren hükümet ve rejim karşıtı gösterilere demokratik haklar temelinde açıktan destek verip İran rejimi aleyhine pozisyon alırken, aynı hassasiyeti Rusya’da Putin karşıtı gösteriler için göstermemektedir. Aktif çatışma bölgesi olmayan ve dışişleri bürokrasinin hâkimiyetinin pekişmediği İran ve Venezuela’ya ambargo, Küba’da ilişkileri tekrar dondurmaya yönelik ideolojik tercihlerde bulan Trump, Suriye ve Irak’ta kurumsal tercihlerden yana tavır almaktadır. Detayları başka bir yazının konusu olsa da, Trump’ın yeni ulusal güvenlik danışmanı olarak general McMaster yerine avukat John Bolton’ı seçmesi, bahsi geçen kurumsal parametrenin, ideolojiyle dengelenmesidir.

4 Ekim 2018 Perşembe

Trump, Kral Selman'ı açık açık tehdit etti

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Dünyanın yarısından çoğu ile kavgaya tutuşan ABD Başkanı Trump, son olarak Suudi Arabistan yönetimini açık bir dille tehdit etti. Mississippi’deki mitingte konuşan Trump, “Kral Salman’ı severim, ama ona dedim ki, ‘Bak Kral seni koruyoruz. Biz olmasak orada (iktidarda) 2 hafta bile duramazsın. Ordun için ödeme yapmalısın” dedi.




“10 yıl boyunca bedava petrol vermezseniz…”

ABD Başkanı Donald Trump bir süredir Suudi Arabistan’ı tehdit ediyor. Son olarak direk Kral Selman’ı hedef aldı, “ben olmasam orada 2 hafta duramazsın” dedi. Trump’ın geçtiğimiz yıl Riyad’daki Saray krizinde göz altına alınan Türkiye yanlısı prensleri de tehdit ettiği ortaya çıktı.


TRUMP SUUDİ ARABİSTAN’I TEHDİT EDİYOR


Tarih: 20 Eylül. Donald Trump Suudi Arabistan başta olmak üzere körfez ülkelerine yönelik petrol fiyatları konusundaki ilk sert çıkışını yaptı. “Sizin güvenliğiniz biz sağlıyoruz ama siz petrol fiyatlarını düşürmüyorsunuz” dedi.
Tarih: 3 Ekim Donald Trump, Mississippi’de mitingde konuştu. Ve Suudi Arabistan Kralı Selman’a tehdit ağzıyla “Suudi Arabistan’ı koruyoruz, biz olmasak o koltukta 2 hafta oturamazsın, o kadar çok paranız var, ordunuz için para harcayın” dedi.




Trump tehdit yoluyla Suudi Arabistan’dan para koparmaya çalışıyor. Bu çok açık. Bunu ABD seçimlerinden önce de yapmıştı. Bir örnek verelim.


BAŞKANLIKTAN 2 YIL ÖNCE DE BEDAVA PETROL İSTEYİP, TEHDİT ETMİŞTİ


Tarih: 10 Eylül 2014 Yani Trump o günlerde ABD Başkanlığına aday bile değil. Ama Suudi Arabistan’ı tehdit ediyor ve “Suudi Arabistan’la diğerlerine anlatın, önümüzdeki 10 yıl boyunca bedava petrol istiyoruz yoksa özel Boeinglerinizi korumayız” diyor. 
Yani Trump başkanlıktan önce Suudi Arabistan’a kafayı takmış. Açık açık bedava petrol istemiş, verilmezse kralların özel uçaklarının düşürebileceğini ima etmiş.


BAŞKAN OLUNCA SUUDİ ARABİSTAN’I ELE GEÇİRMEYE KALKTI


Trump başkan olduktan sonra ilk ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdi. Sisi ve Kral Selman’la birlikte meşhur küre pozunu verdi. Ardından da Suudi Arabistan’da garip şeyler olmaya başladı.

Tarih: 6 Haziran 2017 
O gün Suudi Arabistan ile Katar arasında diplomatik kriz patlak verdi. Krizin sonunda ABD, Suudi Arabistan’a milyarlarca dolar silah sattı.
Trump kaynaklı krizler bununla sınırlı değildi. Bir sonraki aşamada Trump, kendi politikalarına karşı çıkan Suudi prenslerin hedef alınmasını sağladı.




O isimlerin başında da Türkiye’de yatırımları olan Türkiye’yle ilişkilerin daha iyi hale gelmesi yönünde politikalar uygulayan Velid bin Talal’dı. Trump Talal’a daha seçim sürecindeyken kafayı takmıştı.


TÜRKİYE YANLISI PRENSE YÖNELİK TEHDİTLER


Tarih: 12 Aralık 2015 
Trump başkan aday adayıyken, Suudi Arabistan prensi Velit bin Talal’ı tehdit ediyor ve “salak prens Talal, babasının parasına güvenerek Amerikan politikalarını kontrol etmeye çalışıyor, ben başkan seçilince bunu yapamayacak” diyor.


TÜRKİYE’DE YATIRIM YAPAN TALAL’I DİREK HEDEF ALDI


Trump Velit bin Talal’ı hedef alan bu açıklamasından yaklaşık 2 yıl sonra düğmeye basıyor. Tarih: 5 Kasım 2017 Trump’ın damadı Kushner’in Riyad’da olduğu gün Suudi Arabistan’da ABD destekli veliaht Prens Muhammed Bin Selman’a muhalif olan onlarca prens göz altına alındı. O prenslerin çoğu Türkiye’de yatırımları olan Türkiye ile yakın ilişkileri destekleyen isimlerdi. En başta da Velit bin Talal geliyordu.

SİLAH SATTI YETMEDİ ARAMCO’YA GÖZ KOYDU

Trump bununla da yetinmedi. Suudi Arabistan petrol şirketi Aramco’nun hisselerine göz dikti. Yine damadı Kushner vasıtasıyla Kral Selman’ın oğlunu etki altında tutup, BAE baskısını da kullanarak, Aramco’nun ABD’de halka açılma sürecini başlattı. Tabi bu arada Trump yönetimi ile Suudi Arabistan arasında 110 milyar doları silah satışı olan toplam 350 milyar dolarlık anlaşma yapıldı.


KATALOGDAN SİLAH SATIŞI BARDAĞI TAŞIRDI


Tarih: 21 Mart 2018 
Trump Suudi Arabistan’a yönelik bu tutumunu öylesine abarttı ki, Beyaz Saray’da konuk ettiği veliaht prens Selman’a katalogdan silah satışı yapmaya bile kalktı.

Elinde silah kataloğuyla Suudi Arabistan prensine silah satan ve “siz de para çok” diye konuşan Trump’ın o tavrı belki de bardağı taşıran son damlaydı. Trump, damadı Kushner, onun yakın dostu BAE veliaht Prensi Muhammed bin Zayed ve Muhammed bin Selman dörtlüsü Suudi Arabistan’a dayatma, tehdit ve şantajla her istenileni yaptırma şansı verse de Riyad yönetimi ve bilhassa da Kral Selman “bir yere kadar” dedi.
İşte bu noktada Suudi Arabistan Kralı Selman, ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditlerine karşı önemli bir hamle yaptı.


KRAL SELMAN’DAN TRUMP’I ŞOK EDEN HAMLE, TAM 2 TRİLYON DOLAR 


Tarih: 28 Ağustos 2018 
Trump’ın Kasım 2017’de dayattığı Aramco anlaşmasını Kral Selman iptal etti. Petrol şirketinin ABD’de halka arzını içeren süreç bu şekilde sonlandı. Trump’ın hayali Aramco üzerinden tam 2 trilyon dolarlık gelir elde etmekti. Ancak Kral Selman buna “hayır” dedi.
Aramco hayali sona eren Trump Eylül ayına gelindiğinde petrol üzerinden Suudi Arabistan’ı tehdit etmeye başladı. Petrol fiyatlarının düşürülmesi için yaptığı baskıya Rusya da karşı çıktı.
2015’te ABD’nin petrol fiyatlarına yönelik spekülasyonu sonrası Ruslar ağır ekonomik krize girmişlerdi. Putin bu nedenle Trump’ın Suudi Arabistan’a yönelik tehditlerine tepki gösterdi.

8 Eylül 2018 Cumartesi

ABD Eski Başkanı Obama'dan, Donald Trump'a Ağır Sözler: Kabadayı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


ABD Başkanı Trump'ın kabadayı gibi davrandığını söyleyen ABD eski Başkanı Obama, "Biz Amerikalılar kabadayılara karşı dururuz. Onları izlemeyiz." dedi.



ABD Başkanı Donald Trump'ın bir kabadayı gibi davrandığını söyleyerek Amerikalıları karşı çıkmaya çağıran ABD eski Başkanı Barack Obama, Trump'ın FBI ve Adalet Bakanlığına sürekli saldırdığına değinerek, "Biz Amerikalılar kabadayılara karşı dururuz. Onları izlemeyiz" dedi


"EVLİLİĞİMİN DEVAMI İÇİN MİCHELLE'E ZAMAN AYIRMALIYDIM"


Illinois Üniversitesinde yaptığı "Demokrasimizin Durumu" programında konuşan eski ABD başkanı Barack Obama, Beyaz Saray'dan ayrıldıktan sonra geçirdiği sessiz dönem için "8 yıllık Beyaz Saray dönemden sonra eğer evliliğimizin devam etmesini istiyorsam biraz Michelle'e zaman ayırmalıydım" demesi gülüşmelere neden oldu.


"KENARDA DURANLAR İÇİN SONUÇLAR ÇOK KÖTÜ OLACAKTIR"


Obama ayrıca bir ABD geleneği olarak eski başkanların sessizce politik sahneden çekildiğini ve kendisinin de bunu yapmak istediğini söyledi. 
Ancak geri dönmek zorunda kaldığını belirten Obama, "Bugün buradayım çünkü bu dönem tarihimizdeki en önemli dönemlerden biri. 
Her ABD vatandaşı kim olduğumuzu ve ne için durduğumuzu belirlemeli" dedi. Risklerin çok yüksek olduğunu ifade eden Obama, "Kenarda duranlar için sonuçlar çok kötü olacaktır" dedi.


"DEMOKRASİYE KARŞI KORKU TRUMP İLE BAŞLAMADI"


ABD Başkanı Donald Trump'ın politikalarına temelden karşı olduğunu bilinen Obama, ABD'de demokrasine karşı olan korkunun Trump ile başlamadığını ifade ederek, "O bir semptom, sebep değil. 
Politikacıların yıllardır oluşturdukları küskünlüğün, geçmişte kalan öfkenin ve korkunun bir göstergesi" dedi. 
Obama ayrıca Amerika'nın ideallere her yaklaştığında değişimden korkan veya ülkenin ayrışmasından fayda sağlayan kişiler tarafından sekteye uğratılmaya çalıştığını anlatarak "Gelecek dönemde bunlardan biri" diye konuştu.


"TRUMP'IN YAPTIKLARI NORMAL DEĞİL"


Trump'ın yönetimi sırasında yaşananları anormal olarak nitelendiren Obama, en son ABD'de ismi açıklamayan bir beyaz Saray çalışanın Trump'ı durdurmaya çalıştıklarını ifade eden yazıya da değinerek, "Bu normal değil. Bu olması gereken kontrol mekanizması değil" diyerek sıra dışı zamanların yaşandığını belirtti.
"Ama iyi haberlerim var" diyen Obama, iki ay içerisinde seçimlerin olduğunu hatırlattı. 
Kötü politikaları durdurmanın tek bir yolu olduğunu söylen Obama, "O da sizsiniz. Siz ve oylarınız" dedi. İnsanların farklı görüşleri olduğunu bunun normal olduğunu söyleyerek kendisinin bir Demokrat olduğunu söyledi. 
Obama seçimlere yaklaşırken Cumhuriyetçilerin ekonomik başarı olarak sunduğu işsizlik rakamlarının, 2015 ve 2016 yılında aynı olduğunu ve kendisinin döneminde yapılanların Trump'a rağmen bu sonuçları ortaya koyduğunu belirtti.


"BİZ AMERİKALILAR KABADAYILARA KARŞI DURURUZ"


Trump'ın bir kabadayı gibi davrandığını söyleyerek Amerikalıları karşı çıkmaya çağıran Obama, Trump'ın FBI ve Adalet Bakanlığına sürekli saldırdığına değinerek, "Biz Amerikalılar kabadayılara karşı dururuz. Onları izlemeyiz" dedi. 
Tüm Amerikalıları "Amerika için en iyi olanı düşünerek" oy kullan
maya çağıran eski Başkan Obama "oturup bir kurtarıcı bekleyemezsiniz. Mükemmel bir adayınız yok diye kenarda duramazsınız. Bu bir rock konseri değil. 
Bir peygambere ihtiyacımız yok. Tüm ihtiyacımız dürüst, çok çalışan, Amerika'yı düşünen kişiler. Demokrasimiz için en büyük tehdit Umursamazlık" dedi. 
Her yeni nesil Amerikalının Amerika'yı bir adım ileri taşıdığını söyleyen Obama, bunu oturup bir şeyler olmasını bekleyerek yapmadıklarını dile getirdi. 
Obama konuşmasını "Değişim gerçekleşir, ümit gerçekleşir. Adillik, adalet, eşitlik ve fırsatlar bizim neslimizin mirası olabilir" diyerek tamamladı. 


Trump, hakkında yazılan isimsiz makale hakkında konuştu


Donald Trump, New York Times'ın isimsiz makalesinde "Trump'a karşı içeriden bir direniş sergilediklerini" yazan kişinin kimliğinin Adalet Bakanlığı tarafından soruşturulması gerektiği söyledi
ABD'nin Montana eyaletinde düzenleyeceği mitinge giderken uçaktan basın mensuplarına açıklamalar yapan ABD Başkanı Trump, gündemdeki yerini koruyan NYT'deki isimsiz makaleyle ilgili eleştirilerini sürdürdü.
Trump, NYT'nin söz konusu makaleyi basmasını "utanç verici" olarak nitelendirdi ve ABD Adalet Bakanı Jeff Sessions'ın makalenin isimsiz yazarı hakkında soruşturma başlatması gerektiğini ifade etti.


ULUSAL GÜVENLİK MESELESİ 


Makaleyi "ulusal güvenlik meselesi" olarak tanımlayan Trump, makaleyi yayımlayan NYT gazetesine karşı nasıl bir adım atacağını ise hala değerlendirdiğini belirtti.
Söz konusu kişinin kimliğini, hangi görevde ne yaptığını ve gazeteye neler verdiğini araştıracaklarını aktaran Trump, üst düzey bir yetkili çıkması halinde bu kişiyi kendisinin katıldığı herhangi bir toplantıda görmek istemediğini söyledi.
Eleştirileri çok önemsemediğine işaret eden Trump, "Ben bunlarla başa çıkarım. Onlara karşı savaşırım, bunu yıllar içinde görmüş olmalısınız." dedi.
Trump ayrıca, gazeteci Bob Woodward'un kendisi hakkında yazdığı kitapla ilgili eleştirilerini de sürdürdü. Trump, kitapta öne sürülen üslubun kendisiyle örtüşmediğini savunarak "Ben öyle konuşmam, beni tanıyorsunuz, o şekilde konuşmam. Kitap tam bir sahtekarlık." dedi.
NYT'de önceki gün "isimsiz" olarak yayımlanan "Trump yönetimi içindeki direnişin bir parçasıyım" başlıklı makaleyi kaleme alan kişinin Trump yönetimindeki üst düzey bir görevli olduğu ileri sürülmüştü.


MAKALEDE ÖNE ÇIKAN KISIMLAR


İmzasız makalede, "Trump'ın tam olarak anlayamadığı şey şu: Kendi yönetimindeki birçok üst düzey görevli, Başkanın gündeminin bazı kısımlarını ve kötü heveslerini bozmak için özenle çalışıyor. Bunu biliyorum çünkü ben de onlardan biriyim." ifadesine yer verilmişti.
Makaleye tepki gösteren Trump, Beyaz Saray’da yaptığı açıklamada, yazıyı "korkak bir makale" olarak nitelemişti. Beyaz Saray Sözcüsü Sarah Sanders da makalenin yazarının derhal istifa etmesi gerektiğini belirtmişti.
Makalenin ardından ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Savunma Bakanı James Mattis ve Trump'ın Özel Kalem Müdürü John Kelly gibi Trump'a yakın birçok isim, makaleyi sert şekilde eleştiren ve metnin kendileri tarafından yazılmadığını savunan açıklamalar yapmıştı.

17 Ağustos 2018 Cuma

Trump döneminde ABD yalnızlığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Görevinin ikinci yılında olan ABD Başkanı Donald Trump, uyguladığı dış politika ve ticaret yaklaşımlarıyla ülkesini uluslararası arenada giderek yalnızlaştırıyor.

Mevcut dünya siyasetinin en tartışmalı ismi ABD Başkanı Donald Trump, henüz görevdeki ikinci yılında uyguladığı dış politika ve ticaret yaklaşımlarıyla ülkesini uluslararası arenada giderek daha fazla yalnızlaştırıyor.
"Amerika'yı yeniden büyük yapalım" sloganıyla Beyaz Saray'da göreve başlayan Trump, başkanlığının henüz ilk döneminde ülkesini uluslararası sisteme ciddi şekilde yabancılaştırdı Soğuk Savaş'ın ardından uluslararası sisteme liderlik yapıp yapamadığı tartışılan ABD'yi "kendi müttefikleriyle bile anlaşamayan bir ülke" haline getiren Trump, adeta "züccaciye dükkanına giren fil" gibi ülkesinin ikili ilişkilerini teker teker sarsıyor.
Uluslararası kurum ve anlaşmaları tanımıyor Göreve geldiğinden bu yana ABD'yi Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA), Paris İklim Anlaşması, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması (TTIP) ve son olarak da İran'la nükleer anlaşmadan tek taraflı olarak çeken Trump, "uluslararası kurum ve anlaşmaları tanımayan bir lider" profiliyle dünya kamuoyunda hayli eleştiri topluyor.

ABD'nin bu tutumunu AA'ya değerlendiren Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı Washington Ofisi (SETA DC) Koordinatörü Kadir Üstün, durumu, "Trump, ABD'nin müttefikleriyle bir arada çalışmak istemiyor; bunu Kudüs ve İran kararlarında açıkça görebilirsiniz. Trump, hem müttefikleriyle hem de rakipleriyle birebir çalışmak istiyor." şeklinde nitelendiriyor.
ABD'nin ekonomik gücünü müttefikleri de dahil her ülkeye karşı kullanılabilecek bir silah gibi gören ve bunu sivri şekilde dile getiren Trump'ın bu yaklaşımı, yeniden büyük olacağı iddia edilen ABD'yi uluslararası arenada yalnızlığa itiyor.

Kudüs kararında tek başına kaldı Kötü yönetilen Obama'nın 2. döneminin ardından ABD'de göreve gelen Trump, dış politikada İsrail'i baş dost, İran'ı da baş düşman olarak gören bir yaklaşımı benimsedi.
Orta Doğu barışı ile ilgili tüm müzakereleri ve Filistin tarafını hiçe sayan Trump'ın "Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma" adımı karşısında, İsrail ve birkaç ada ülkesi dışında neredeyse tüm dünya birleşti. 6 Aralık 2017'de bu karar açıklanırken, 21 Aralık'ta Türkiye'nin de girişimiyle hazırlanan ve ABD'nin kararını eleştiren tasarı, Trump'ın "ekonomik yardımları kesme" tehdidine rağmen BM Genel Kurulunda 9’a karşı 128 oyla kabul edildi.
Hemen tüm AB ülkelerinin desteklediği tasarıda ABD ve İsrail;  Guatemala, Honduras, Marshall Adaları, Mikronezya, Nauru, Togo ve Palau ile baş başa kaldı.
Böylece Washington yönetimi, sadece İslam dünyasını değil, neredeyse İsrail dışında tüm dünyayı karşısına almış oldu. Trump’ın bu kararı, Orta Doğu barışında ABD’yi denklemin dışına itti.
Bu süreçte iki kez Orta Doğu’ya giden ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, hiçbir Filistinli yönetici ile görüşemeden eli boş döndü. Bu durum, Orta Doğu barış sürecindeki arabulucu rolünü giderek kaybeden ABD’nin bölgedeki diplomatik meşruiyeti açısından kritik bir eşik oldu.

İran konusunda AB ile ayrıştı


Trump liderliğindeki ABD, "tarihi" olarak nitelendirilen İran nükleer anlaşmasından ayrılma konusunda da İsrail dışında güçlü bir destekçi bulamadı.
8 Mayıs 2018'de bu uluslararası anlaşmadan tek taraflı ayrıldığını açıklayan ABD'ye, anlaşmanın diğer paydaşları İngiltere, Fransa, Rusya, Çin ve Almanya'dan güçlü itirazlar geldi.
Özellikle AB ülkelerinin "anlaşmanın yeniden müzakere edilmesi" yönündeki çağrılarına kulak tıkayan Trump yönetimi, ağustos ve kasım aylarında iki paket halinde yürürlüğe girecek İran yaptırımlarıyla "tek taraflı bir yaptırım rejimi" için ilk adımı attı.
Ancak AB Komisyonu'nun, İran'a yönelik uygulanan yaptırımlardan Avrupa şirketlerini koruyabilmek amacıyla hazırladığı Engelleme Mevzuatı'nı güncelleyerek yürürlüğe koyması, ABD'nin tek taraflı yaptırım rejiminden AB'nin duyduğu rahatsızlığı net bir şekilde ortaya koydu.

BM ve NATO rahatsızlığı

BM'de yalnız kalan ABD, BM'ye ayırdığı bütçede 285 milyon dolar kesintiye giderken de BM Filistinli Mültecilere Yardım Ajansına (UNRWA) ve BM Nüfus Fonuna aktarılan kaynakları keserken de "ekonomik cezalandırma" yöntemini seçti.
Bu yöntemin ne kadar işe yaramaz olduğu, Saddam dönemi Irak'ına karşı hem de BM şemsiyesi altında uygulanan yaptırımlarda da görülmüştü. Ekonomiyi bir "terbiye aracı" olarak kullanmak, sadece bunu yapanlara karşı o toplumdaki tepkiyi artırıyordu.
Trump'ın NATO konusunda da sürekli "biz daha fazla para veriyoruz, diğerleri de versin" şeklindeki ittifakı ticari bir işletmeye indirgeyen yaklaşımı, NATO üyeleri arasında ciddi rahatsızlığa neden oldu.
BM'de olduğu gibi NATO konusunda da Trump, uluslararası ittifak ruhu yerine ABD'nin günlük ekonomik çıkarını önceleyen bir şirket yöneticisi gibi hareket etmekle eleştirildi.
Bu yaklaşımın dünyada ne kadar kabul gördüğünü anlamak için Kanada'daki son G-7 Zirvesine, Trump'ın İngiltere ziyaretine, Münih'teki güvenlik konferansına ve daha birçok benzer skandal fotoğrafa bakmak yeterli. Hepsinde de müttefikleriyle kavga eden, onların liderlerini söz ve eylemleriyle "aşağılayan", diplomatik nezaket konusunda sorunlar yaşayan bir lider profili öne çıkıyor.

"ABD'nin güvenilirliği büyük ölçüde azaldı"

Nitekim Washington merkezli Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü Kıdemli Uzmanı Jacob Kirkegaard, Trump yönetimi sırasında ABD'nin dünya genelinde güvenilirliğinin azaldığını vurguluyor.


YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ

15 Eylül 2018 Cumartesi

Türk-Amerikan ilişkileri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Trump büyük ihtimalle en az iki sene daha başkan kalacağı için, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politikalarında büyük bir değişim bekleyemeyiz.
ABD'de Kasım ayında yapılacak ara seçimler yaklaştıkça, Donald Trump yurtiçi haberlere giderek daha çok kulak kabartıyor. Bu nedenle, öngörülmüş olması gerektiği gibi, Trump'ın Türk hükümetiyle ve rahip Brunson'ın tutukluluk halini devam ettiren Türk yargısıyla meşguliyeti ancak iki hafta sürebildi. Türk liderliğini zorbalıkla bezdiremeyeceği ve Türk ekonomisinin liraya zarar vermeye yönelik aşikar bir siyasi girişimden sağ çıkacağı da kendisine ayan olunca Trump hızla başka konulara yöneldi.
Geçtiğimiz 18 ay boyunca Trump, siyasi açıdan her ne zaman çıkarlarına uygun bulduysa, bir konudan diğerine atlama eğilimi gösterdi. Belli bir konu siyaseten veya medya sahasında arzu edilen neticeyi veremediğinde, bu konuda arzu ettiği neticeyi vermesini umut ettiği başka bir konu, genellikle sabah erken saatlerde atılan “tweet”lerle alelacele kamunun gözüne sokuldu. Trump yönetimini sarıp sarmalamış bulunan kaos, Türk yetkililer sakin kalarak Türk ekonomisini koruyacak ölçülü adımlar attığı takdirde, netice itibariyle fırtınanın bir müddet sonra dineceği anlamına geliyordu. Bu adımları attılar ve fırtına da geldi geçti. Fakat özellikle Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton'ın ve Başkan Yardımcısı Mike Pence'in kendisine Türkiye'yle ilgili iğvalar vermeye devam ettiğinden emin olabileceğimiz için, bu aynı kaosun şu anlama geldiğini de söyleyebiliriz: Trump hemen hiçbir uyarıda bulunmadan, fevri bir şekilde yeni bir saldırı başlatabilir.
John Bolton ve Yeni Muhafazakarlar geri döndü
Yaklaşmakta olan ara seçimler, Trump'ın Türkiye'ye karşı aniden daha düşmanca bir tavır almasının tek nedeni değil. Bolton'ın Trump'ı “gaza getiren” temel bir unsur olduğu su götürmez. Daha Temmuz ayındaki NATO konferansında Trump'la Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında (ikisinin de hoşuna gidiyor gibi görünen) uyum ve ahengi bazı yorumcular ballandıra ballandıra anlatırken, bazıları da bundan şikayet ediyorlardı. Ancak o zaman dahi Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'la münasebetinde gösterdiği samimiyet ikna edicilikten uzaktı. Yabancı toplumlara yönelik son derece sınırlı bir anlayışı olan ve rutin bir şekilde genel olarak yabancıları, özellikle de Müslümanları hor gören bir yönetimin başında bulunan Trump'ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la içi dolu bir çalışma ilişkisi kurabileceği fikri, her türlü rasyonel beklentinin askıya alınmasını icap ettiriyordu zaten. Bu denli habis olacağı zaten beklenen Boltun'ın nüfuz gücü ise sadece bu gerçeği ön plana çıkarmış oldu.
Pek çok gözlemci, George W. Bush yönetiminden kalma açıkgöz bir “neocon” olan Bolton yeniden Beyaz Saray'a girmeyi başardığında, olabileceklerin en kötüsünü bekledi. Trump ilk olarak Bolton'ı dışişleri bakanı olarak düşünüyordu, fakat Bolton'ın neticede elde ettiği konum, daha bir hoşuna gitmiş olabilir. Ulusal güvenlik danışmanı Kongre'nin onayına tabi değildir, boğuşmak durumunda kalacağı bir bürokrasi yoktur, Ulusal Güvenlik Konsey'ine katılır ve Başkan'a doğrudan ulaşabilme imkanına sahiptir.
Nihayetinde Bolton'ın siyasi bir atamaya nail olmasını sağlayan şey, Trump'ın siyasi tecrübesizliğidir. Trump başkanlık yarışına girdiği sırada hiçbir siyasi tecrübesi bulunmadığı gibi, Amerikan siyaset yelpazesinin aşırı sağından başka siyasi bir tabanı da yoktu. Kendisiyle birlikte seçime girecek aday olarak Mike Pence'i seçmesi bu tabana Evanjelikleri ekledi; fakat her iki seçmen tabanı da, seçilmiş bir yetkili tarafından ancak zaman içinde inşa edilebilecek olan ve taze seçilmiş başkanların normalde kendisiyle birlikte Washington D.C.'ye geldiği 'network'ü Trump'a sağlayamadılar ki birçok adaya yapacakları siyasi atamalar konusunda spesifik beceriler ve tecrübe sağlayan şey de bu ağdır.
Korkulan oldu ve Trump'ın siyasi bir ağa sahip olmaması personel tercihleri konusunda felaketlere yol açtı ve bunun en doğrudan neticesi ise Trump yönetiminde daha önce eşi benzeri görülmemiş derecede fireler verilmesi oldu. Tercih ettiği kişilerin çoğu kifayetsiz çıktı ve kovuldu; yahut cürümleri kısa sürede ifşa edilecek derecede yolsuzluğa bulaşmış kişiler oldukları için hemen azledildiler. Diğerleri ise siyasi tercihleri üzerinden Trump'la çatıştı ve koltuğundan oldu. Trump'ın döner personel kapısının sürekli hareket halinde olması, doğrudan doğruya siyasi bir tabana ve ağa sahip olmayışının belirtisi.
Bu yokluğun ikinci neticesi ise Trump'ın ilk yaptığı personel tercihlerinin başarısız olarak sahneden inmesi üzerine, Cumhuriyetçi Parti'nin Washington ağından yerleşik unsurların yeniden sahnede boy gösterecek fırsatları yakalaması oldu. John Bolton işte bu şekilde Trump'ın sağ kolu derecesinde bir konuma erebildi. Washington D.C.'deki neocon topluluğunun şimdilerde bundan faydalanabilmek için elinden geleni ardına koymadığından emin olabiliriz. Böyle bir neticeye dair uyarıları 2016'da, seçimlerin hemen ardından yapmıştık.

“Derin devlet” darbesi muhtemel değil

Fakat bunca kargaşaya rağmen, hiç kimse Trump'ın yakınlarda gideceğini beklememeli. Washington'ı en son New York Times tarafından yayınlanan imzasız bir mektup sarstı. Mektup Trump yönetiminin en üst kademelerinde yer aldığını iddia eden bir kişi tarafından yazılmıştı. Bu kişi, yönetimdeki birçok ferdin, Trump'ın kifayetsiz olduğunu bildiğini, bu yüzden de ya siyaset yapma girişimlerini sınırlandırdıklarını veya bastırdıklarını, yahut kendisini tamamen görmezden geldiklerini söyledi.
Bu mektup, Amerika'nın eli kalem tutan, ağzı laf yapan sektörlerinin hepsinde çok enerjik tepkiler husule getirdi. Amerikan “derin devletinin” Trump'a yönelik bir darbe sürecinde olduğu iddiaları dahi dillendirildi. Bu iddia Türkiye'de, onu kabule dünden razı taraftarlar buldu. Aynı gazete, Bob Woodward'ın Trump yönetimi hakkında henüz basılmamış kitabından çarpıcı bölümler de yayınladı; bu ise yönetimi zaten sarmış bulunan alevli tartışmaların hararet dozunu artırdı. Sonuçta, geçtiğimiz hafta Trump'ın rezil olmasının ve iktidardan düşmesinin yakın olduğuna dair yeni bir beklenti dalgasını tetiklemiş oldu.
Ama bütün bu histerinin ve abartıların ötesine bakıldığında, Trump'ın Beyaz Saray'dan ayrılması, vukuu an meselesi bir şey gibi görünmüyor. Cumhuriyetçi Parti Kasım seçimlerinde Kongre'nin her iki kanadında da üstünlüğünü muhafaza edebilirse, Trump'a normal süresinin sonuna kadar görevde kalacağına dair adeta bir garanti verilmiş olacak.
Konunun özü, Cumhuriyetçi Parti'nin kendi gündemini Kongre üzerinden gerçekleştirebiliyor olması. Trump dikkatleri dağıtan bir unsur, hatta bir utanç kaynağı; ama günün sonunda onlarla aynı safta. Amerikan ana-akım medyasındaki liberal kanadın Trump'a önyargıyla davrandığına dair çok üst perdeden dile getirilen iddialara rağmen gerçek şu ki Trump Cumhuriyetçi Parti seçmenlerinin okuduğu veya izlediği medya kuruluşlarından gayet olumlu muamele görüyor. Bu sebeplerden ötürü, Demokratlar Kongre'nin bir ya da her iki kanadını birden kazansa da Trump'ı görevden aldırmak için yargılatabilmeleri son derece zor olacaktır. Ve Trump yargılansa ve neticesinde görevden alınsa bile, Amerikan evanjelik topluluğuna yakın Başkan Yardımcısı Pence başkan olacaktır. Demokrat Parti,Pence'in başkan olmasına müsaade etmenin Trump'ın görevde kalmasından daha da kötü olacağına kanaat getirebilir.
Ayrıca Trump yönetiminin çeşitli veçhelerine ilişkin süregiden hukuki soruşturmaların (şu anda en yakın işbirlikçilerinden kimisine hapis cezaları veriliyor olsa da) Trump hakkında resmi suçlamalarla neticelenmesi garanti edilemez. Görevdeki bir başkanın mahkemeye çıkarılıp çıkarılamayacağına ve Trump'ın aleyhinde resmiyete dökülebilecek herhangi bir suçlamanın, onu mahkemeye çıkartmaya yetip yetmeyeceğine dair tartışmalar sürüyor.
Aynı şekilde, ABD'de Trump'a karşı bir tür darbe yapmayı planlayan bir “derin devlet” yok. New York Times'da yayınlanan mektubun ismini vermeyen yazarı “derin devlet” yerine “istikrarlı devlete” işaret etmişti. “İstikrarlı devlet” ifadesiyle yazarın kastettiği şey, son yüz senedir her bir başkanın karşı karşıya geldiği siyasi atanmışlar ve bütün kariyerini bürokraside geçirmiş kadrolardır. Herhangi bir modern devlet büyük bir derinliğe sahiptir ve bütün kariyerini bürokraside geçiren kadrolar da haklı olarak, geliştirme ve/veya tatbik etme yükümlülüğünü taşıdıkları politikalarda kendi hakları ve yetkileri olduğunu düşünüyorlar. Politikaların üstünde nüfuz sahibi olabilmek için siyasi atanmışlar ve bürokrasideki kadroların arasında yaşanan rekabet, normdur; zira bürokrasideki kadrolar atanmışları, kendi işlerine burnunu sokuyor olarak görürler.
Atanmışlarda da kendilerini bağımsız hissetme ve hususi menfaat alanlarında kendilerini başkandan daha bilgili görme eğilimi olur. Modern bürokrasilerde müştereken görülen siyasi ve bürokratik iç çatışmalar, Başkan Harry Truman'a bundan 75 sene önce şöyle dedirten şeydir: “Washington'ın kamusal alanında her bir metrekareye düşen Prima Donna'ların sayısı, şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün opera topluluklarında bulunanlardan daha fazladır”. Truman, ismine (Washington D.C.'nin güneybatı sınırını belirleyen Potomak nehrine atfen) “Potomak humması” denilen halden de şikayet etmişti. Truman'a göre bu “Potomak humması”, hükümette kariyer yapmak için Washington'a gelenlere bulaşan bir hastalıktır. Her bir yönetimde bürokratların, siyasi atanmışların ve başkanın arasında sürtüşmeler olur.Diğer bir deyişle “istikrarlı devlet”, Türklerin “derin devlet” dediklerinde kastettikleri şeyden tamamen farklı bir kavram. Böyle bir “derin devlet”, kısmen birden çok devlet kurumunda temelleri olan, fakat aynı zamanda istihbarat, askeriye, paramiliter gruplar ve organize suç yapılarıyla da bağlantılı, adaletin önüne çıkartılamayan, hukuk dışı bir suç ve şiddet ağıdır. Buna benzer bir şey ABD'de kesinlikle mevcut değil.Son olarak, aynı anonim yazar ABD anayasasındaki 25. değişiklik maddesine işaret ediyor. Bu değişiklik, başkanın, kendi yönetimindeki asli üyeler tarafından, Kongre'ye bir dilekçe sunmak suretiyle görevden nasıl alınabileceğini belirten bir madde ihtiva ediyor. Bu maddeye şimdiye kadar hiç müracaat edilmedi, zira başkanın ciddi şekilde yaralandığı veya sağlık problemleri veya hastalık nedeniyle iş göremez hale geldiği durumlar için düşünülmüştü. Dolayısıyla böyle bir adım da ancak Cumhuriyetçi Parti'nin üyeleri tarafından atılabilir; bu ise ABD tarihindeki gelmiş geçmiş en ciddi siyasi krizlerden birini tetikleyecektir. Cumhuriyetçi Parti Kongre'nin kontrolünü hâlâ elinde bulundurduğu ve kendi gündemlerini gerçekleştirebildiği için, neticeleri kestirilemeyen büyük bir siyasi krizi kasten tetiklemek, açıkçası gereksiz ve aşırı bir adım olacaktır.

Süreklilik ummalı

Trump büyük ihtimalle en az iki sene daha başkan kalacağı için, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politikalarında büyük bir değişim bekleyemeyiz. Dışişleri bakanlığına Mike Pompeo'nun tayin edilmesi ABD hariciyesinin azalan itibarını artırmış ve Türkiye'ye yönelik politika oluşturulmasındaki ilgisizliğini değiştirmiş değil. ABD Türkiye'ye hâlâ bir büyükelçi tayin etmedi. James Jeffrey'in Suriye'yle ilgili özel temsilci olarak atanması, genel itibariyle iç karartan ilişkilerdeki tek ümit ışığı. Jeffrey 2008-2010 yıllarında ABD'nin Türkiye büyükelçisi olarak olaysız bir şekilde görev yaptı ve son zamanlarda yaptığı yorumlar bölgeyi ve Türkiye'nin endişelerini iyi anladığını gösteriyor.
Öte yandan, ABD'nin Suriye politikası hâlâ ABD ordusunun kontrolünde. Türkiye ve ABD'nin Münbiç'teki ortak devriyeleri devam ediyor, fakat Türk yetkililer ABD'nin son zamanlarda ayak sürümesi olarak algıladıkları bir hale işaret ettiler. Muhtemeldir ki bu durum, ABD'nin planlarında gerçekleşen yeni gelişmelerle ilgili: Trump'ın açıktan ifade ettiği, ABD'nin Suriye'deki operasyonlarını alelacele sona erdirme isteğine rağmen, ABD ordusu Suriye'de daha uzun bir süre kalmaya hazırlanıyor gibi.
Genel olarak, ABD Suriye'deki olayların akışı üstündeki nüfuzunu uzun bir süre önce kaybetti. Nasıl bir işbirliği içinde olmaları gerektiğine dair sıkça görüş ayrılığı yaşıyor olsalar da Rusya ve İran hâlâ Suriye'deki ana güçler ve Esed rejimine aşikâr bir şekilde payanda oluyorlar. Türkiye her ikisiyle de müzakere ediyor ve bazen somut sonuçlar elde edebiliyor. Halbuki ABD'nin etkisi askeri birimlerini bulundurduğu küçük bölgelerle sınırlı ve oralarda dahi müttefiki olan PKK/PYD'nin davranışları üzerinde tam bir kontrol sağlayamıyor.

30 Ocak 2019 Çarşamba

Generallerden sonra yeni ABD dış politikası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Trump yönetimindeki generallerin gitmesi, ABD’de küresel-liberal statükocu dış politika çevrelerinin inanmamızı istediği ‘artık Trump’ı dizginleyecek akil adamlar da yok’ feryadından daha önemli anlamlar taşıyor.

Trump’ın 19 Aralık’ta Amerikan askerlerini Suriye’den çekme kararı, karar momentini aşacak önemli bazı sonuçlar doğurdu. Bu sonuçlardan biri ABD dış politika yapımında generaller sonrası yeni bir döneme girilmiş olmasıdır. Beyaz Saray Genel Sekreteri General John Kelly, Suriye’den çekilme kararına tepki göstererek istifa eden Savunma Bakanı General James Mattis ve en son da ABD’nin bölgedeki en üst düzey bürokratı Brett McGurk’ün yönetimden ayrılması dış politikada yeni bir döneme işaret ediyor. Peki, bundan sonra yeni ABD dış politikası nasıl şekillenecek? Sahada yansımaları ne olacak? Bu yeni süreçte Türkiye’yi bekleyen zorluklar neler? ABD dış politikasında son yıllarda bitmek bilmeyen çelişkili tercihler nasıl izah edebilir?

Yeni ABD dış politikası

İzahı şöyle dursun, anlaşılması dahi zor olan Trump dönemi ABD dış politikasını şekillendiren faktörleri konuşurken ezberlerden uzak durmak ve konuyu iyi etüt etmek gerekiyor. Sıklıkla yapılan hatalardan biri ABD dış politikasının her daim belirli bir jeopolitik mantık ve stratejik hesapla şekillendiği ve karar vericilerin de rasyonel davrandığı varsayımı. Bu önemli bir sorun zira dış politika tercihlerini belirli davranış kalıplarının (büyük strateji, dengeleme, caydırma vb.) içinde değerlendirme refleksi, aktörleri siyasal alanın dışında konumlama yanlışına itebiliyor. Oysa aktörler politik varlıklar ve siyaset üstü/dışı davranma imkânları oldukça sınırlı, çünkü milli çıkar uzun, siyaset kısa vade odaklı bir uğraşı.
Bir örnekle açmak gerekirse, Suriye’de rejim değişikliği adına asker bulundurmak başından beri zaten ABD çıkarlarına uygun gerçekçi ve rasyonel bir seçenek değildi. ABD’yi daha fazla kaygılandırması ve meşgul etmesi gereken başka konular var. ABD hegemonya siyaseti miadını doldurmak üzere. Kendi müttefiklerine bile güven vermiyor. Önünde Çin’in çevrelenmesinden Rusya’nın dizginlenmesine, Çin ile Rusya’nın küresel ittifakına mani olmaya kadar bekleyen bir dizi sorunlar seti var. Üstelik Çin ve Rusya, Venezuela’dan Zimbabve’ye birçok ülkede alternatif küresel müdahale araçları geliştirmiş durumda. Zimbabve’de askeri darbeye zemin hazırlamak, Venezuela’ya ekonomik yatırımlarla yön vermek ABD rakibi iki küresel büyük güç için artık olağan müdahale biçimleri. Geçen yılın aralık ayında Rusya, tartışmaların odağındaki Venezuela’ya uzun menzilli ve nükleer bomba kapasiteli Tu-160 savaş uçaklarını gönderirken, Çin de 17 milyar dolarlık ekonomik yatırımla Venezuela’da küresel rekabeti kızıştırmayı bilmişti. Bu müdahalelere cevaben ABD’li generallerin kontrolündeki Beyaz Saray yönetimi de Rusya ve Çin’i küresel ‘haksız rekabetle’ itham etti, ticaret savaşları ve ambargolarla bu iki ülkeyi hedef tahtası haline getirdi. Peki, o halde generallerin ayrılması ABD’nin büyük güçler arası klasik jeopolitik rekabeti bıraktığı anlamına mı geliyor? Generaller sonrası dönemde Trump yönetimi, hangi şekil ve saiklerle dış politika kararlarını alacak?

Generallerden önce, generallerden Sonra

Trump’ın başkanlığının ilk iki yılı içinde metazori istihdam ettiği ve ABD dış politikasına perde arkasından yön veren kesimlerin başında askeri bürokrasi gelmekteydi. Bu dönemde Trump’ın üst düzey askeri ve sivil bürokrasiye siyasi alan açması onlara gerçekten güvenmesinden değil, bugün bile süregelen kendi insan kaynakları probleminden veya idari kadrosunun yetersizliğinden kaynaklanıyordu. Trump, ‘Washington bataklığı’ diye tasvir ettiği mevcut güvenlik ve dış politika elitlerine savaş açmanın lojistiğini iyi düşünememişti. Sonuçta hedeflerine tezat oluşturacak şekilde komutanlara ve askeri yöneticilere sahada taktikleri uygulama hatta strateji belirlemede fazlasıyla serbestiyet tanımak zorunda kalmıştı. Bu dönemde gelişen temel izlek, Trump’in aykırı söylem ve twitleriyle önce dış politikanın gündemini değiştirmesi, bu aykırı söylemler statükocu elitlerin direnciyle karşılaştığında ise geri adım atmak şeklindeydi. Dolayısıyla bu dönem önceki ABD liberal-hegemonya siyasetinden pek farklı gelişmedi.

Generallerin gitmesi, ABD’de küresel-liberal statükocu dış politika çevrelerinin inanmamızı istediği ‘artık Trump’ı dizginleyecek akil adamlar da yok’ feryadından daha önemli anlamlar taşıyor. Generaller sonrası yeni dönemde başka isimler ön plana çıkmış görünüyor. Özellikle Savunma Bakanı General Mattis’in gitmesiyle eski Kansas vekili Pompeo ve avukat Bolton’un önü daha da açılmış durumda. Trump’ın yönetme ihtirasını ve aykırı gündemini uygulamaya seleflerinden (Mattis, McMaster, Kelly, Tillerson vb.) çok daha fazla özen gösteren isimler (Pompeo, Bolton, Ludlow vb.) kendi özel ajandalarını bırakma pahasına Trump’ın etrafını sarmış bulunuyor. Yeni döneminde (azledilmese en az iki yıl daha) ABD’de hüküm sürmesi beklenen siyaset artık Trump’ın dış politikası.

Bu dönemde Trump’ın yeni güvenlik bürokrasisi marifetiyle nispeten daha bütüncül ve kendi içinde daha az kavgalı bir dış politika yapımı bekleyebiliriz. Başkanla çalışmaya devam etmeleri durumunda Pompeo’nun dini (evanjelik) Bolton’un da ideolojik (milliyetçi) temelli iki sert dış politika dalgası yeni dönemde ön planda olacak. Elbette bu yeni ekip arasında Trump dönemi tipik Beyaz Saray içi taktik kavga ve hamleler devam edebilir. Daha da önemlisi Trump’ın son sözü söyleme iştah ve ısrarı gerek Pompeo gerekse de Bolton üzerinde Demokles’in kılıcı gibi durmaya devam edecektir. Nitekim Pompeo’nun 2020 seçimlerinde Kansas senatörlük yarışına adaylığını koymak istemesi, Trump yönetimiyle arasındaki potansiyel kopuşun varlığını göstermesi açısından da dikkate değer.

Bu şerhle birlikte, askerlerin Beyaz Saray karar mekanizmalarının dışında kalmasıyla ile dış politika yapımında kurumsal-bürokratik sınıfın bıraktığı boşluğu Cumhuriyetçi Parti içi ve dışı (aşırı) sağ yönelimlerin dolduracağı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Generallerin Beyaz Saray'dan ayrılması sadece dış politikada görece vaki rasyonel hesap ve davranış biçimlerinin devreden çıkması anlamına gelmiyor. Bu aynı zamanda ‘Önce Amerika’da ifadesini bulan siyasi/ekonomik milliyetçiliğin dış politikada sahaya inmesi anlamına geliyor.

Yeni dış politika sahada: Venezuela tecrübesi

Venezuela’da yaşanan son gelişmeleri bahsedilen yeni dış politika çerçevesinde değerlendirmek mümkün. Kasım 2018’de Venezuela’yı Latin Amerika’nın ‘3 tiranlığından’ biri olarak mimleyen Bolton ve Pompeo’nun şahin dış politika tercihleri genelde General Mattis ve silah arkadaşlarının engellemelerine takılmaktaydı. Ancak Mattis’in istifasını müteakip ABD’nin Venezuela’da rejimi değiştirmek için açıktan müdahaleye girişmesi, dış politikanın yeni izleğini göstermesi açısından öğretici.
Venezuela, Trump’ın en başından beri hedef tahtasına koyduğu 3 ülkeden biriydi (diğerleri Kuzey Kore ve İran). Trump, başkanlık koltuğuna oturduğu günden hemen bir gün sonra Venezuela ile ilgili brifing talep etmiş, zengin petrol rezervlerinden övgüyle bahsetmişti. Bolton’un ve Pompeo’nun da bu yılın başında Brezilya ve Kolombiya ile birlikte altyapısını itinayla hazırladığı Venezuela’daki malum başkaldırı çağrısı gibi oldukça cüretkâr bu girişimin yönetimdeki generallerin gidişini beklediğinin altını çizmek gerekiyor. Ayrıca, Pompeo şok bir kararla İran-contra skandalının baş aktörlerinden ve El Salvador’da büyük Mozote katliamı sorumlularından biri olduğuna hemen herkesin inandığı Elliot Abrams gibi tehlikeli bir ismi Venezuela’da rejim değişikliğini gerçekleştirmek üzere bizzat görevlendirdi. Bu görevlendirme, generaller sonrası yeni ABD dış politikasının sahada kimler tarafından uygulanacağını göstermesi açısından önemli. Abrams’in dış politika icra heyetine dâhil oluşu, Trump’in etrafını Bolton’un gelişiyle beraber sarmaya başlayan şahin neocon isimlerin etkinliğinin artacağını da gösteriyor. Özetle, Venezuela tecrübesi yeni aykırı dış politikanın koordineli, planlı ve iddialı bir şekilde uygulanacağını gösteriyor ve önümüzdeki dönemde dünya siyasetinde neler yaşanabileceğine dair önemli ipuçları veriyor.

Yeni dönemde Türkiye’yi bekleyen zorluklar

Son dönem Türk-Amerikan ilişkilerini özetleyecek belki de en iyi ifade Henry Kissinger’ın Avrupa ile ilgili sorduğu şu ünlü soruda gizli: "Avrupa’yı aramak istediğimde kimi arayacağım?." Kissinger, küçümsediği Avrupa ortaklığı fikrini zayıflatmak ve Avrupa’nın tek sesle değil çok başlı karar verme potansiyelini eleştirmek için bu soruyu sormuştu. Benzer şekilde Türkiye, izlenen ABD politikaları hakkında kiminle konuşması gerektiği konusunda aynı soruyu sorabilir: "Türkiye derdini kime anlatmalı? Sizde telefon numarası varsa sorun yok, denilen Trump’ın damadına?, Pentagon'a?, Trump ile yıldızı bir türlü barışmayan kariyer diplomatlara?, Trump yönetiminin seçtiği pek çok diplomatı hala atamayan ABD Kongresine?"

Türkiye-ABD ilişkilerinin karşılaştığı bu zorluktan başka bir zorluk da özelde Suriye, genelde Ortadoğu’da ABD’nin hem siyasi hem de kurumsal-bürokratik aktörleriyle aynı anda uğraşmak zorunda kalmasıydı. Generaller sonrası dönemde ise Pentagon'un karar mekanizmalarından görece uzaklaşmasıyla bu ikili kurumsal ve siyasal kıskaçtan biri devre dışı kalmış ve dış politikada belirsizlik nispeten ortadan kalkmış görünüyor. Bunun önemli bir sebebi, ABD yönetiminde yukarda adı geçen grubun ve dini-milliyetçi doktrinin daha fazla alan bulmasıdır. Generaller sonrası dönemde artık Türkiye’nin varoluşsal kaygılarını anlamak istemeyen Pentagon ve dışişleri elitleri Trump nezdinde eskisi kadar belirleyici olmayacaktır.
Ancak bunları ikame edecek yeni ekibin iyi etüt edilmesi şarttır. Türkiye’de bunların sosyolojik tabanlarına vakıf olmak bir yana, politik görüşlerinin bile bilinmemesi önemli bir ihmaldir. Bu grubun Türkiye ile ilgili ideolojik ve dinsel önyargılarının had safhada olduğunu not etmek gerekir. ABD içinde parti siyaseti veya dışında ortaya çıkan yeni etkili aktörlerin kimliği ve pozisyonlarını her zaman hesaba katmak gerekir. Örneğin, son zamanlarda ABD’nin iç siyasi gündemini domine eden ve Trump’ın azlini getirebilecek hukuki süreci iyi takip etmek gerekir. Henüz zayıf bir ihtimal de olsa Trump’ın azledilmesi durumunda sorunlar daha da çetrefilli hale gelebilir. Amerikan Anayasasında 25. Yasa Değişikliğinin 1. Bölümüne göre azil durumunda Başkan Trump’ın yerine Başkan Yardımcısı Pence’in geleceğini öngörmek gerekir. Pence, geçtiğimiz günlerde Venezuela muhalefet lideri Juan Guaido’yu sisteme başkaldırdığı günden önceki gece yarısı arayıp ne yapması gerektiği konusunda talimat veren kişidir. Aynı zamanda evanjelik dini kesimlerin siyasi temsilciliğini iftiharla yürüten Pence’in, Trump’tan daha radikal bir ajanda takip ettiğini hatırda tutmak gerekir. Rahip Brunson’un en büyük destekçisi Pence’in muhtemel başkanlığının Türkiye için ne anlama geleceği tecrübeyle sabittir.


29 Temmuz 2018 Pazar

ABD'nin İsrail'e desteği Ortadoğu barışını tehdit ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İsrail’in ırkçı Ulus Devlet Yasası Trump’ın barış planına hazırlık mı? 

ABD’deki Evanjelistler ve İsrail,’deki Yahudilerin bir kısmı için Trump asla sıradan bir ABD başkanı değil. İsrail’deki Tapınak Enstitüsü Keyhüsrev ve Trump’ı yan yana gösteren bir hatıra parası bile bastırdı.


Pers Kralı Keyhüsrev’le ABD Başkanı Donald Trump’ın nasıl bir alakası olabilir ki? İlk duyulduğunda kulağa alakasız gelse de ABD’deki Evanjelik Hıristiyanlar ve İsrail’deki Dindar-Siyonist Yahudiler için kesinlikle öyle değil. Özellikle ABD’deki Evanjelik güruhtan bazıları Trump’ın başkanlığına Tevrat’tan deliller getiriyor ve dahası pek çok “Televanjelist” vaize göre Donald Trump, moden çağın Keyhüsrevi.
Tevrat’a göre Keyhüsrev, Kudüs’teki tapınakları yıkılan ve vadedilen topraklardan Babil’e sürülen Yahudileri, Babil’i ele geçirerek kurtarmıştı. Dahası o dönem, kendisinin yakınında olan Yahudi peygamberi Ezra’ya ciddi imkanlar verip Kudüs’teki tapınağın yeniden inşasını sağlayarak sürgüne giden Yahudilerin yeniden kendilerine vaadedilen topraklara geri dönmelerine yardım etti. Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan ve yakın bir zamanda İsrail’in Batı Şeria’daki işgalini uluslararası düzlemde legalize edecek bir planla gelmeye hazırlanan Trump, neden modern çağın Keyhüsrevi olmasın ki? Tapınak hayalleri kuran Dindar-Siyonist kamp için dahası da var. Onlara göre Kubbetu's Sahra’nın yerinde yükselecek Yahudi tapınağı da Trump’ın başkanlığı sırasında inşa edilecek. Tapınakçı Yahudiler için Trump’ın Kudüs’ü başkent olarak tanıması yeterli bir 'mucize'. Bunun anısına İsrail’deki Tapınak Enstitüsü Keyhüsrev ve Trump’ı yan yana gösteren bir hatıra parası bile bastırdı. Yani ABD’deki Evanjelistler ve İsrail’deki Yahudilerin bir kısmı için Trump asla sıradan bir ABD başkanı değil.
İsrail merkeze alınarak bakıldığında 21. yüzyılın -şimdilik- ilk çeyreğine İsrail’in altın dönemi demek hiç de yanlış olmaz. İkinci Irak savaşından bu yana hemen hemen bütün bölgesel değişimler, İsrail’in güvenliğine doğrudan katkıda bulundu. Saddam rejiminin Amerikan işgaliyle son bulmasından İran’a uygulanan yaptırımlara, Mısır’daki darbeden Suriye’deki kaosa kadar birçok gelişme İsrail’i tehdit eden unsurları saf dışı bıraktı. İsrail’in bu mevcut konumunu komplo teorilerine başvurmak yerine İsrail’in Batılı ülkelerle kurduğu ittifaklar ve ABD’nin verdiği koşulsuz destek bağlamında düşünmek gerekiyor. Barack Obama’nın başkanlığının son döneminde İsrail’e sağlanan mali ve askeri destek, ABD-İsrail ilişkilerinin tarihindeki en yüksek miktara ulaşırken, Donald Trump’ın ABD başkanı olmasıyla, İsrail’e verilen politik ve finansal destek yeni zirveleri gördü. Bugün İsrail’in gerek dış politika söylemi gerekse içeride yaptığı çeşitli düzenlemelerin hiçbiri ABD desteğinden bağımsız olarak anlaşılamaz. Birkaç gün önce İsrail Parlamentosu'nda oylanan Ulus Devlet Yasası da buna dahil. Yasanın hem içeriği hem de zamanlaması ABD’nin Kudüs hamlesi ve ardından gelecek olan “Yüzyılın Anlaşması” için bir hazırlık olarak görülebilir.

Yüzyılın Anlaşması'nın ayrıntıları

Her ne kadar detayları kamuoyuyla paylaşılmamış olsa da Yüzyılın Anlaşması’na dair pek çok kanaldan çeşitli yorumlar geliyor. Bu da aslında detayların yavaş yavaş siyasetçilerle paylaşılarak suyun ısıtıldığının bir göstergesi. Bir yandan İsrail’in yanında duran Suudi Arabistan, Filistin meselesinde barışı savunur bir söylem benimserken, diğer yandan Filistinli yetkililer Trump’ın önerisinin kabul edilemeyeceğini söylüyor. İsrailli yorumculara göre İsrail’in işleri yolunda. Yüzyılın Anlaşması kabul görecek bir öneri olmasa bile ABD’nin İsrail’e Batı Şeria’nın İsrail egemenliğine girmesi ve Kudüs’ün hızla Yahudileştirmesi konusunda engel olmayacağı yorumları yapılıyor. Trump’ın Ortadoğu diplomasisi açısından bu kötü ihtimal. İyi ihtimalse Yüzyılın Anlaşması’nın çeşitli baskılarla masada tutularak uluslararası topluma yegâne meşru çözüm şeklinde sunulması. Halihazırda şimdiden anlaşma merkezli bir koalisyon oluşmuş gibi bir görüntü mevcut. İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün’ün Amerika’nın liderliğinde bir araya geldiği henüz adı konmamış koalisyona, Trump’ın planını Müslümanlara empoze edecek ittifak gözüyle bakılıyor
Geçtiğimiz aylarda Ramazan’dan sonra açıklanacağı söylenen ama açıklanmayan planın içeriği çokça tartışılırken, kimi yorumcular da ABD’nin detayları kontrollü olarak çeşitli politik çevrelerde sızdırıp içeriği gelen tepkilere göre belirlediğini söylüyor. Şimdiye dek farklı çevrelerde konuşulan ve birbirini doğrulayan ayrıntılar da mevcut. Bunlardan biri şehrin doğusunu da içine alacak şekilde Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak taraflarca tanınması. Bu zaten ABD’nin büyükelçilik hamlesiyle de facto olarak dayattığı bir durumdu. Aynı derecede kritik bir madde de Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimleriyle alakalı. Yüzyılın Anlaşması’yla mevcut yerleşimlerin İsrail’in tam egemenlik alanına dahil edilmesi öngörülüyor. İsrail halihazırda yerleşimleri sadece yerleşimcilerin üzerine ev inşa edip kullandığı araziden ibaret görmeyip, güvenliklerini sağlamak bahanesiyle etraflarındaki arazileri de yerleşime dahil ediyor. Her ne kadar anlaşma, Batı Şeria’da “Filistin Devleti’nin egemenliğinde” olacak bir miktar toprak öngörse de bu önceki barış planlarında Batı Şeria’da gelecekteki bir Filistin devletine bırakılacak toprak miktarının yüzde sadece 11’ine tekabül ediyor. Diğer yandan Gazze’ye “özel bir statü verilerek” orada ayrı bir devletin kurulması ve güvenliğinin de Mısır’a devredilmesi öngörülüyor. Son olarak da İsrail’in kuruluşundan bugüne sürgün ettiği Filistinli mültecilerin geri dönüşüne dair umutlar da son buluyor. Trump’ın planına göre konunun gündeme gelmesi bile imkansız gibi.

Trump'ın planı İsrail'in tarihsel eğilimine uygun

Trump’ın planının İsrail’in kuruluşundaki vizyonla uyuşan bir yönü var. İsrail’in kurucuları, yani ilk Başbakan David Ben Gurion ve etrafındakiler İsrail’in bağımsızlığı ilan ederken aslında devletin konvansiyonel manada devlet özellikleri taşımadığının farkındaydı. Yeni devletin sınırları, nüfusun nitelikli bir çoğunluk oluşturmaması ve mevcut Yahudi toplumunun kolektif kimlikler bakımından görece homojen bir görünüm vermemesi gibi meseleler, Ben Gurion’un İsrail’i yerli yerinde bir devlet olarak görmesine imkan vermiyordu. Bu sorunların çözümlenerek, İsrail’in bütünleşmiş bir devlet olarak ortaya çıkışı zaman alacak bir meseleydi.
Diğer yandan David Ben Gurion, o dönemde sayıları 1000’i bulmayan ve Siyonizmi reddeden ultra-Ortodoks Yahudilere bazı imtiyazlar vermişti. Bu imtiyazların temelinde de ulusal bütünlüğü sağlama noktasında desteklerinin alınmasıydı. Ben Gurion zaman içerisinde ulusun gittikçe sekülerleşeceğini ve bütünleşeceğini düşünüyordu. Ne var ki süreç öyle gelişmedi ve günümüz İsrail’i, aşırı sağın gittikçe yükseldiği ve çeşitli Yahudi grupların bile birbirini dışladığı bir yapıya dönüştü. Ancak Ben Gurion’un bu bütünleşme beklentisinin sonuçlarından birisi de kuruluşun hemen sonrasında yapılacak bir anayasaya karşı çıkmasıydı. Böyle bir anayasa sınırları, vatandaş tanımını ve başka birçok unsuru sabitleyerek tamamlanma sürecinde İsrail devletinin esneklik göstermesini engelleyecekti. Sabit bir hukuki metnin varlığında, sınırlar bu metinle sabitlenmiş olacak ve Doğu Kudüs’ün ya da Batı Şeria’nın İsrail topraklarına katılması mümkün olmayacaktı. Dolayısıyla bir anayasa devletin tamamlanmasının önündeki en büyük engeldi.
Gerek jeopolitik olarak İsrail’in güvenliği gerek de tarihsel miras Batı Şeria’nın ve Kudüs’ün tamamının İsrail egemenliğine girmesini gerektiriyordu. Bu noktadan bakıldığında İsrail’in attığı adımlar; 67 Savaşı, sonrasında Yahudi yerleşimlerinin genişlemesi, Doğu Kudüs’te İsrail egemenliğinin sağlanması ve bu çerçevede İsrail’in attığı uluslarası adımlar İsrail’in jeopolitik olarak sürekli tamamlanma arayışında olduğunu gösteriyor. Bu durum kolektif kimlikler için de geçerli. İsrail’deki güvenlik söylemiyle iç içe geçen kimlik politikaları 67 Savaşı’ndan bugüne Dindar-Siyonist Blok’un kontrolsüz yükselişini beraberinde getirdi ve toplumdaki temel siyasi blok sağın sağında konumlandı. Bu çerçevede Donald Trump’ın gerek Kudüs hamlesi gerekse “Yüzyılın Anlaşması” gibi bir planla gelmesi, İsrail’in bu tarihsel eğilimine ciddi bir katkı sağlıyor.
Ulus Devlet Yasası Trump’ın barış planına İsrail içinde hukuki bir zemin hazırlamak bağlamında incelenebilir. Ulus Devlet Yasası’yla vatandaşlık tanımının üstü örtük bir şekilde değiştirilerek “ülkenin kaderini belirleme hakkının Yahudilere münhasır” hale getirilmesi ve Arapça’nın devletin resmi dillerinden biri olmaktan çıkarılması, Arapların tehcirini kolaylaştırıp toplumun Yahudileştirilmesini ve böylelikle nitelikli Yahudi çoğunluğun sağlanmasını kolaylaştıracaktır. Diğer yandan yasada Yahudi yerleşimlerinin geliştirilip güçlendirilmesi milli bir değer olarak belirlenmektedir. Bu çerçevede yasa bir türlü açıklanamamış “Yüzyılın Anlaşması’na” İsrail iç hukukunda bir hazırlık olarak görülebilir. Nitekim mevcut yasa ilk defa 2011 yılında parlamentoya getirilmişti ve ancak Trump’ın ABD başkanı olduğu bir konjonktürde parlamentodan geçirilebilirdi.

ABD'nin İsrail'e desteği Ortadoğu barışını tehdit ediyor



ABD yönetimi, maddi ve askeri yardımlarının yanı sıra BM'de İsrail'in koruyucu kalkanı gibi davranarak Ortadoğu barışını sekteye uğratan en önemli konulardan Filistin meselesinin çözümüne engel oluyor.
Ortadoğu'nun "şımarık çocuğu" olarak tabir edilen ve Filistinlilerden gasbedilen topraklar üzerine kurulan İsrail'in en büyük destekçilerinin başında ABD geliyor.
Washington yönetimi, maddi ve askeri yardımlarının yanı sıra Birleşmiş Milletler'de (BM) İsrail'in koruyucu kalkanı gibi davranarak Ortadoğu barışını sekteye uğratan en önemli konulardan Filistin meselesinin çözümüne engel oluyor.
Beyaz Saray'daki başkanlar, yıllar içinde değişse de ülkedeki güçlü Yahudi lobisi sayesinde ABD'nin İsrail politikasında kayda değer bir değişiklik gözlenmiyor.
Başta İsrail'in yasa dışı Yahudi yerleşim birimleri politikası olmak üzere Filistinlilerin topraklarından sürülmesi ve her geçen gün İsrail işgalinin artması gibi konularda Washington yönetimi Tel Aviv'e bazen açıktan bazen de gizliden destek veriyor.
Uzmanlara göre, Beyaz Saray'ın İsrail'e verdiği bu destek, Filistin meselesinin gün geçtikçe daha da içinden çıkılmaz bir hâl almasına ve Ortadoğu, dolayısıyla da dünya barışının bir türlü sağlanamamasına neden oluyor.

İsrail'i tanıyan ilk ülke ABD oldu

İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour'un, 2 Kasım 1917'de siyonizmin ünlü hamisi Lord Rothchild'e gönderdiği ve "Balfour Deklarasyonu" olarak bilinen mektup, Yahudilerin Filistin toprakları üzerinde bir İsrail devleti kurma hayalini gerçekleştirmeleri için atılan en önemli adımlardan biri olarak gösteriliyor.
Balfour mektubunda, "Majestelerinin hükümeti, Yahudilere Filistin'de bir yurt tesisi fikrini hararetle desteklemektedir. Bu maksatla her ne gerekiyorsa yapılacaktır." cümleleriyle İsrail'in kurulmasına İngiltere'nin vereceği desteği açıkça ifade etti.
İngilizlerin desteği, 2. Dünya Savaşı sırasında yaşanan ve Holokost olarak adlandırılan Yahudi soykırımı olayları, Filistin üzerinde bir İsrail devletinin kurulması sürecini hızlandırdı.
BM Genel Kurulu'nda 29 Kasım 1947'de Filistin topraklarının ikiye ayrılarak İsrail ve Filistin'in kurulması planı, dönemin ABD Başkanı Harry S. Truman'ın bizzat yürüttüğü lobi faaliyetleri sayesinde kabul edildi.
İngilizlerin Filistin'deki manda yönetimine son vermesiyle 14 Mayıs 1948'de İsrail'in ilk başbakanı David Ben Gurion, beraberindeki 25 kişiyle Tel Aviv Müzesi'nde İsrail'in Bağımsızlık Bildirgesi'ni dünya kamuoyuna ilan etti.
Bildirgenin yayımlanmasından saatler sonra Başkan Truman, gasbedilen Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail'i tanıdıklarını duyurdu. Böylece, İsrail'i tanıyan ilk ülke ABD oldu.
ABD'nin bu adımı, Ortadoğu'daki barış sürecini ateşe atan ve onlarca yıldır çözüme kavuşturulamayan Filistin meselesinin başlamasına neden oldu.
Bağımsızlık ilanından kısa süre sonra Mısır, Suriye, Ürdün ve Lübnan, İsrail'e karşı savaş ilan etti.
Ancak savaş sonrası kazanan taraf İsrail, Filistin topraklarının bir kısmını işgal etti.
Bu savaşın ardından İsrail, 5 Haziran 1967'de de Mısır'a saldırdı. Daha sonra Suriye ve Ürdün'ün de katıldığı ve "Altı Gün Savaşı" olarak bilinen bu savaşa hazırlıksız yakalanan Arap ülkeleri hezimete uğradı.
Savaşı kazanan İsrail, Sina Yarımadası, Golan Tepeleri'nin yanı sıra Doğu Kudüs ve Batı Şeria'yı işgal ederek Filistin topraklarında iki devletli çözüm olasılığının ortadan kalkmasına giden yolu başlatmış oldu.
Ayrıca Golan Tepeleri'nin işgal edilmesi, İsrail ile Suriye arasındaki düşmanlığı daha da pekiştirdi.
İsrail, işgal ettiği Mısır toprağı Sina Yarımadası'ndan 1979'da imzalanan Camp David Barış Antlaşması'yla çekildi.
ABD yardımları sayesinde İsrail, işgal politikalarını pekiştiriyor
Bağımsızlığını ilan ettiği günden bu yana ABD'nin İsrail'e yaptığı finansal ve askeri yardım tutarının 120 milyar dolardan fazla olduğu belirtiliyor.
Bu yardımlar sayesinde bugün İsrail ile Filistin arasındaki güç dengesi yok olmuş durumda. Bir tarafta ABD yardımlarıyla Ortadoğu'nun en güçlü ülkelerinden biri hâline gelen İsrail, diğer tarafta ise 6 milyona yakın insanı mülteci konumunda olan, işgal altındaki bir Filistin bulunuyor.
Bu orantısız güç dengesi ve ABD'nin desteği sebebiyle İsrail, Filistin meselesinin çözümü için olumlu adımlar atmak yerine her geçen gün işgal politikalarına bir yenisini ekliyor.

İsrail'in koruyucu kalkanı: "ABD vetoları"

Washington yönetimi, yaptığı finansal ve askeri yardımların yanı sıra BM'de elindeki veto kartını kullanarak İsrail'in Filistin'deki işgalini daha da pekiştiriyor ve her fırsatta Tel Aviv'in hamiliğini üstleniyor.
BM'de bugüne kadar veto kartına 80'den fazla başvuran Washington yönetiminin, bu vetoların yarısından çoğunu İsrail'i korumak için kullanması dikkati çekiyor.
ABD'nin bu tutumu, İsrail'in Filistin üzerindeki işgalinin güçlenmesine yol açtığı gibi Tel Aviv'in uluslararası baskı altına alınmasına da engel oluyor.

Trump yönetiminin İsrail'e açık desteği

ABD Başkanı Donald Trump'ın Beyaz Saray'daki koltuğuna oturduktan sonra Filistin meselesinde attığı adımlar, işgali devam ettirmesi konusunda İsrail'i daha da cesaretlendirdi.
Trump, ilk olarak Aralık 2017'de Kudüs'ü "İsrail'in başkenti" olarak tanıdıklarını açıklayarak, Tel Aviv'deki ABD büyükelçiliğinin Kudüs'e taşınmasına onay verdi.
Bu karar, yeni ABD yönetiminin Filistin'de iki devletli çözüm yerine İsrail'in işgal politikalarına destek vereceğinin ilk sinyali oldu. Trump'ın bu adımı bölgede az da olsa devam eden barış umutlarını tamamen suya düşürdü.
Nitekim, 14 Mayıs 2018'de ABD'nin Kudüs'teki elçilik açılışı için Amerikalı ve İsrailli yetkililerin katılımıyla görkemli bir tören düzenlenirken, aynı esnada abluka altındaki Gazze Şeridi sınırında kararı protesto eden 60 Filistinli, İsrail askerleri tarafından şehit edildi.
ABD'nin, İsrail'in barışçıl göstericilere karşı kullandığı orantısız gücü eleştirmek yerine Hamas'ı suçlaması, Trump yönetiminin meselenin çözümünde ara bulucu özelliğini yitirdiğini ve açıkça taraf olduğunu ortaya koydu.
Filistin meselesinde tarafını belli eden Trump yönetimi, Gazze sınırında İsrail'in uyguladığı orantısız gücün önüne geçmek için 1 Haziran'da Filistin halkı için koruma talep eden Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) tasarısını da veto etti.

"Yüzyılın Anlaşması" ya da "Yüzyılın Şamarı"

ABD yönetiminin, Filistin-İsrail sorununun çözümü için yeni bir plan hazırlığında olduğu biliniyor. Başkan Trump'ın "Yüzyılın Anlaşması" dediği plan henüz açıklanmasa da ayrıntıları basına sızmış durumda.
Basında yer alan iddialara göre, hazırlanmaya devam edilen "Yüzyılın Anlaşması" planı, Filistin tarafına getirdiği ağır şartlar nedeniyle meseleye çözüm olmaktan çok İsrail işgalini pekiştiriyor.
Söz konusu iddialara göre plan, "Kudüs'ün tamamının İsrail'in başkenti olması, Batı Şeria'daki yasa dışı Yahudi yerleşim birimlerinin büyük kısmının boşaltılmaması" gibi İsrail'in lehine maddeler içeriyor.
Planda ayrıca İsrail'in topraklarından çıkardığı 6 milyona yakın Filistinli mültecinin geri dönüş hakkına değinilmediği dile getiriliyor. Bu da Trump yönetiminin yurtlarından olan milyonlarca Filistinlinin topraklarına geri dönme hayalini görmezden geldiği şeklinde yorumlanıyor.
İsrail işgalini pekiştireceği dile getirilen planın, Filistin halkına bazı ekonomik yardımların dışında bir şey vadetmediği belirtiliyor.
Bu nedenle "Yüzyılın Anlaşması" Filistin meselesine çözümden çok sorunun daha da derinleşmesine ve bölgedeki gerginliğin giderek artmasına neden olacak gibi gözüküyor.
Plana karşı çıkan ve "Yüzyılın Anlaşması" planını "Yüzyılın Şamarı" olarak nitelendiren Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, planla ilgili ABD'li yetkililerle görüşmeye yanaşmıyor.

Trump'ın Filistin politikası Yahudilere emanet



ABD Başkanı Trump'ın Filistin politikasına yön veren kişilerin çoğunlukla Yahudi olması dikkati çekiyor. Bu kişilerin başında Trump'ın damadı Jared Kushner geliyor.
New York'un önde gelen Yahudi ailelerinden birine mensup Kushner, ABD yönetiminin İsrail-Filistin politikalarını belirlemede en etkili isimlerden biri olarak gösteriliyor.
ABD'nin Tel Aviv'deki büyükelçiliğinin 14 Mayıs'ta Kudüs'e taşınma törenine de katılan Kushner'in Trump'ın elçilik kararını almasında büyük etkisi olduğu belirtiliyor.
Daha önce hiçbir diplomatik tecrübesi olmayan 36 yaşındaki Yahudi damadı Kushner'i işaret eden Trump, "Jared (Kushner) çok iyi bir çocuktur. İsrail ile kimsenin yapamayacağı anlaşmayı yapacaktır. Pazarlık yeteneği ona doğuştan verilmiş. Ortadoğu'da barışı Kushner sağlayamazsa hiç kimse sağlayamaz." ifadelerini kullanmıştı.
Trump'ın Filistin politikasına yön veren bir diğer önemli isim ise ABD'nin İsrail Büyükelçisi David Friedman. ABD'de aşırı sağ kanada yakın duran ve yine Yahudi bir aileden gelen Friedman'ın da ABD'nin büyükelçiliğini Kudüs'e taşımasında etkili olan bir diğer isim olduğu dile getiriliyor.
Seçim kampanyası boyunca Trump'a İsrail konusunda danışmanlık yapan Friedman, yaptığı bir açıklamada, "İsrail hükümetinin işgal altındaki Filistin topraklarında yeni yerleşim birimleri inşa etmesinin barışın önünde engel olmadığını" savunmuştu.
ABD Başkanı'nın Filistin politikasına yön veren diğer bir isim ise Trump'ın Uluslararası Müzakereler Özel Temsilcisi Jason Greenblatt. New York'ta yıllarca Trump'ın avukatlığını yapan Greenblatt, Haredim Yahudisi bir aileden geliyor.
Washington yönetiminin İsrail ile gündelik iletişimini de organize eden isim olarak bilinen Greenblatt da Kushner gibi Filistin konusunda diplomatik bir tecrübeye sahip değil.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html