BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
2. Dünya Savaşı sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
2. Dünya Savaşı sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

13 Kasım 2017 Pazartesi

Asıl Savaş şimdi başlıyor! Dünyada sular ısındı

Yazar Ercan Yıldırım,

Bugün Ortadoğu'da cereyan olayları dünya perspektifi açısından değerlendirdi.Yıldırım, asıl medeniyetler çatışmasının şimdi başladığını ve dünyadaki yerleşik güçlerin kurdukları kukla örgütlerle yeni bir din inşa ettiklerini vurguladı.
MEDENİYETLER ÇATIŞMASI ŞİMDİ BAŞLIYOR
MEDENİYETLER ÇATIŞMASI’NIN HASILASI TOPLANIYOR
Suudi Arabistan’da yakın zamanda gerçekleşen ve “Saray Darbesi” olarak tarihe geçen olayda sadece Aramco şirketinin ABD’ye kazandırılması ve Amerika’ya milyarlarca petro-doların akması mı hedeflenmiştir?
Ortadoğu’da ya da dünyada meydana gelen olayları kendi başına ele alma gibi bir hatamız var. Bu tür çok yönlü, çok fonksiyonlu coğrafyaları dünyadaki eko-politikten ayıramazsınız. Bu ülkelerdeki siyasi olayları, değişimleri kendi dinamiklerine bağlayamazsınız. Saray darbesi kavramı görüntüde çok doğru fakat özüne baktığınızda en azından bir yüzyıllık dönüşümün fitilinin ateşlenmesidir. İktisadi açıdan petrol gelirlerinin Amerika’ya bağlanması da bir yönüyle haklı... Fakat bu sebeplerin hiçbiri kendi başına süreci izah etmeye yetmiyor. Suudi Arabistan’ın Arap Baharı aşamasına geçtiği yorumları elbette önemli...
Esasında mesele hususen Ortadoğu’nun, genel manada İslam aleminin, İslam düşüncesinin toptan değiştirilmesi, kapitalist zihni dönüşümü her yönüyle tamamlamasıyla ilgili...
FİNANS KAPİTALİZM GÜÇLÜ SİYASAL ALANLARA TAHAMMÜL EDEMEZ
Sizin sürekli üzerinde durduğunuz yeni dünya düzeninde istenen mikro devletçikler meselesinde şimdi olay Suudi Arabistan’a mı geldi?
Yeni sınırların oluşmasının önünde hiçbir engel yok. Açıkça söylemek gerekir ki sadece İslam ülkelerinde değil dünyada da ulus devletler çatırdıyor, çatırdayacak ve güçlü devletler kendilerini koruyabilecek. Arabistan’ın 4’e bölüneceğine dair haritalar yayınlandı bile... Zaten ortalıkta bildiğimiz manada bir Arabistan devleti “Suudi milleti” yok... Milliyet, din, mezhep, etnik aidiyetleri bir şekilde tutabilen devletler geleceğe bütün olarak kalabilecek. Bu sağlam bir tarih, bilinç, aidiyet gerektiriyor... Daha özelde ise dünya sisteminin gittiği yeri doğru anlayıp ona entegrasyonu tam sağlayıp sağlayamamayla da ilgili...
Nasıl bir entegrasyon?
Şimdi 1. Dünya Savaşı, endüstriyel kapitalizmden finans kapitalizme geçiş sürecinde İmparatorluk yapılarının tasfiyesiyle ilgiliydi, bunu sağladı. Finans kapitalizm büyük ve güçlü siyasal alanlara tahammül edemez...
2. Dünya Savaşı ise sömürge altındaki etnik yapıların “özgürleşmesi”ni, bağımsızlıklarını kazanmasını beraberinde getirdi. Görüntüde bağımsızlık savaşları verildi, ulus devletler kuruldu yeni yeni... Bunların pek çoğu Mısır, Cezayir gibi İslam ülkeleri. Birleşmiş Milletler kurulduğunda 50 civarında üyesi vardı, bugün 200’ü buldu...
İçinde bulunduğumuz savaş belirli bir statükoya oturduğunda bu sayının 500’lere çıkmayacağını kimse söyleyemez.
1. Dünya Savaşı faşizmleri üretmişti, 2. Dünya Savaşı demokrasileri getirdi. Bir farkla... bugünkü Ortadoğu-Kuzey Afrika coğrafyasında yani postkolonyal sahalarda demokrasi şekillenmedi, diktatörlükler kuruldu.
YENİ BİR DİN ANLAYIŞI İNŞA ETMEK İSTİYORLAR
Soğuk Savaş şartları bunların yaşatılmasını gerektiriyordu. Duvar yıkıldıktan sonra Saddam’ın, Esed’in, Kaddafi’nin meşruiyetleri tartışıldı, çatışmalar başgösterdi. Yeni süreç sadece Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesini değil İslam düşüncesinin şekillenmesini de beraberinde getirecek.
Yeni bir din anlayışına doğru mu gidiyoruz?
Elbette... DAEŞ, selefi hareketler, Batılı yıkımcıların sevdiği ve etkili kullandıkları radikal hareketler İslam ülkelerini, Müslümanları kapitalistleştirecek. Burada hiç şu yoruma girmeyelim; zaten diktatörler döneminde de Batıya bağlıydılar, gibi... Bu farklı... artık yapısal dönüşümden söz etmeliyiz.
Unutmayalım Soğuk Savaş sonrasında tüm Avrupa kapitalistleşti... 2. Dünya savaşı sonrası ABD dünya sistemi Avrupa’da finans kapital dışında düşünme şartlarının tümünü tüketti, bitirdi. Prag Baharı’nı Sovyetlerin bastırdığını mı zannediyorsunuz; Dubcek başarılı oldu.
VAROLUŞ SORUNUYLA KARŞI KARŞIYAYIZ
“Güler yüzlü sosyalizm” sloganının karşılığı ılımlı İslam... İktisadi açıdan merkez-çevre modeli üzerinden bir entegrasyon var ama bir gün Müslümanlar tamamıyla, zihnen, psikolojik, epistemolojik açıdan İslami olandan uzaklaşacak, belki de ontolojik olarak.
Çok ciddi bir varoluş sorunuyla karşı karşıyayız, anlaşılan...
Öyle tabi... Soğuk Savaş’ı iyi okumalıyız... Jan Palach Wenceslas Meydanı’nda kendini yaktıktan yaklaşık 20 yıl sonra tüm Avrupa Amerikan hinterlandının üyesi oldu; bugüne de Tunus’ta kendini yakan Muhammed Buazizi’nin eylemi getirdi, kıvılcımı çaktı. Komünizm çöküşüne Batı, Tarihin Sonu dedi... sonrasında da bugünleri anlatan bir Medeniyetler Çatışması tezi geldi.
Şu anda Medeniyetler Çatışması’nın tam içindeyiz, bir farkla, çatışan taraflar yok, Batı, İsrail-ABD cephesi İslam’ı, Müslümanları dönüştürüyor.
Amerika ve diğer güçler bir yandan İran karşıtı görülürken bu tür bölünmeler bir tek bölgeyi Şiileştiren İran’a yaramaz mı; ya da İran için plan ne zaman işler?
İran için plan işliyor, önceden başlamıştı zaten. Bugünü ister Medeniyetler Çatışmasının fiilen başlaması ister hasatlarının alınması olarak yorumlayın, bölgede üç önemli gelişme olacak.
İSRAİL TOPRAKLARINI GENİŞLETECEK
İlkin İslam düşüncesi dizayn edilecek –İslam dünyası demiyorum, İslam düşüncesi.
İkinci olarak klan-kabile devletler kurulacak.
Son olarak İsrail yavaş yavaş toprak genişletmeye başlayacak.
Şimdiye kadar Batı, İran ve Suudiler “kendi toprakları dışında” savaşıyorlardı, bu tersine işleyecek gibi... DAEŞ, Barzani, Esed vasıtasıyla zaten taraflar birbirini iyice kırdı, İsrail kendini unutturdu, hiç ses çıkarmadı. Şimdi herkes zayıfladı, İran ve Suud birbirine girince topraklarını genişletecek muhtemelen.
Bu olayın Türkiye’ye yansıması ve etkisi ne olur?
Türkiye, gavurların ve onların distribütörlerinin sıkça dediği gibi seküler-laik damarıyla bu “radikallerin temizliği”nden uzak kalabilir. Fakat ben burada temel amacın “Türkiye’nin çevrelenmesi” olduğunu düşünüyorum.
DÜNYA SİSTEMİNİN KARŞISINDAKİ TEK ÜLKE TÜRKİYE
Türkiye çevreleniyor, Balkanlardan, Kafkaslardan ve Ortadoğu’dan.
Türkiye hala dünya sistemine karşı bilkuvve potansiyel taşıyan tek ülke, biz Türkler Batı dışı dünyayı geliştirecek tek milletiz. Bu çevrelemeden her şey çıkar, Barzani gitti diye Kürt devleti ihtimali ortadan kalkmadı, daha da güçlendi bence, unutmayalım ki PYD özerkliğine Esed bile rıza gösteriyor.
JAPONLAR TEKNOLOJİ KÖLELİĞE İTİLİYOR
Şimdi pek sevdiğimiz Japon modernleşmesinden söz etmek istiyorum; 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Japonların kimliklerine işleyen “milli dini” Şintoizm devletin resmi dini olmaktan çıkarıldı, ona özgü ritüeller, kutlamalar yasaklandı. Japonlar şu an harıl harıl kapitalist merkeze teknoloji köleliği yapıyor.
İran malum kendini Şiilikle bütünleştirip ifade eder, Suudi Arabistan dediğimiz yapı Suud aşireti ve Vehhabilik mezhebi-doktrini üzerine kuruludur. Mısır bir anlamda selefilikle özdeşleştirilmiştir, Suud’dan ayrı bir selefilik, tabi Müslüman Kardeşler daha farklı bir ekoldür.
YASAKLAR TÜRKLÜĞÜMÜZÜ ENGELLEMEDİ
Süreç milli kimliklerle dini anlayışlarının arasındaki bağlantıları da çözecek... Aynen Türkiye’de yapıldığı gibi...
Cumhuriyet inkılapları bizim Türklüğümüzü çözmüştü, Anayasamızda dinimiz yazmıyordu, Hilafet elimizden alınmıştı, Türklük etnik kimliğe indirgenip gaza fikri yok edilmişti. Yasaklar Türklüğün bilkuvve uhdemizde kalmasını engellemedi.
Bu çevreleme hareketi uhdemizdeki bu varlığı tamamen almak isteyecektir; onu “açığa” çıkarmadıkça çevreleme işgale dönüşür!

26 Şubat 2018 Pazartesi

Geçmişten Günümüze ABD’nin Ortadoğu Politikası


ABD’nin Ortadoğu’ya ilgisi, kuruluşundan önce başlayan misyonerlik faaliyetlerine dayanmaktadır. Bu faaliyetler, I. Dünya Savaşı’na kadar ticari ve kültürel alanda, fazla bir gelişme göstermeden devam etmiştir. II. Dünya Savaşından sonra İngiltere’nin bölgeden çekilmesi ile tamamen bu bölgeye yerleşmiştir. ABD’nin Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu politikası, başkanlarının adları ile anılan doktrinler çerçevesinde gerçekleşmiştir. ABD’nin Soğuk savaş döneminde Ortadoğu’daki muhtemel politikaları Sovyetler Birliği eksenli şekillenmiş ve Sovyetler Birliği Parçalandıktan sonra ise temel politikası ‘terörizmle mücadele’ şeklinde değişmiştir.
11 Eylül saldırıları sonucunda ABD’nin günümüze kadar geçerliliğini koruyan politikaları değişmiş ve Başkan Bush’un ‘Ya bizimlesiniz ya teröristlerle’ şeklindeki söylemi ile dünyayı adeta Soğuk Savaş dönemi gibi iki kutuplu bir şekle sokmuştur. Ardından gelen Afganistan ve Irak saldırıları ile terörizm ile mücadele dönemini başlatmış olduğu açıkça görülmüştür. Uluslararası siyasal sistemi temelinden sarsan bu olaylar ABD’nin uzun zamandan beri denetlemeye çalıştığı enerji kaynaklarına (petrol) da hâkim olmasını sağlamıştır. ABD sözde ‘demokratikleştirme, özgürleştirme’ sloganları ile girdiği Irak’ta halen varlığını devem ettirmekte ve uluslararası toplumda her alanda hegoman güç olduğunu kanıtlayana kadar da duracağa benzemektedir. ABD son zamanlarda da İran’ın nükleer santralleri konusunda tereddütlü olduğunu uluslararası topluma açıklaması akla “Afganistan ve Irak’tan sonra İran’a mı saldıracak” sorusunu getirmektedir.
Gerçekleşen bu olaylar bağlamında çalışmada ilk olarak Ortadoğu’nun jeopolitik durumu ve II. Dünya Savaşının bitimine kadar Ortadoğu’daki genel durum analiz edilecektir. Daha sonra değişen uluslararası sistem bağlamında ABD’nin Ortadoğu’da şekillenen politikasından ve SB ile giriştiği mücadelelerin Ortadoğu boyutunun ekonomik ve politik yanı çözümlenmeye çalışılacaktır. Bu bağlamda bir diğer durum ise; Sovyetler Birliğinin dağılması ile Soğuk Savaş dönemine hâkim olan Uluslararası sistemin çökmüş olması ve ABD’nin bölge ile olan bağlantılarının ‘yeni dünya düzeni’ bağlamında yeni bir şekil almış olmasıdır. Son olarak da 11 Eylül olaylarının patlak vermesi ile Amerikan güvenlik stratejilerinin çökerek yeni bir yapı alması ve bu bağlamda hayalini kurduğu ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ bağlamında Afganistan ve Irak işgalleri incelenecektir. Bunun yanında ABD’nin Afganistan ve Irak’a müdahalesinin günümüzde ortaya çıkan ve ileride ortaya çıkması muhtemel bölgesel ve bölge dışı uluslararası siyasi etkilerinin neler olacağının tartışılması ve günümüzdeki Amerikan askerlerinin bu bölgede gerçekleştirdiği eylemleri açıklamak açısından önemlidir.
I- Ortadoğu’nun Jeopolitik Konumu ve Soğuk Savaş Öncesi Ortadoğu’daki Genel Durum
Coğrafi, ekonomik ya da siyasi olarak bölgeler özelliklerine göre şekil alırlar. Aynı zamanda diller, dinler ya da mezhepler bölgeye şekil vermede ve tanımlamada esas alınabilir. Kısaca bir bölgeyi tanımlamada anlamlı ve sistemik ortak özellikler bulunmalıdır. Bu esasları göz önüne aldığımızda Ortadoğu diye bir bölge tanımlaması olmamaktadır. Günümüzde ‘Ortadoğu’ olarak adlandırılan coğrafya; Türk- İran havzası (Türkiye, İran, Afganistan) Arap Yarımadası (Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Umman, Katar, Yemen) Bereketli Hilal diye tabir edilen bölge (Irak, İsrail, Ürdün, Lübnan, Suriye) ve Afrika kıtasındaki Mısır‘dan müteşekkildir. Orta Doğu, oldukça geniş bir alana sahip ve barındırdığı petrol rezervleri sebebiyle büyük devletlerin ilgisini daima üzerine çekmiş bir bölgedir. Yaklaşık olarak 15 milyon km² alana ve 450 milyon nüfusa sahiptir. Bölgenin sınırları net bir şekilde çizilememekte, ancak sınırların belirlenmesinde en büyük etken Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) değişik zamanlardaki stratejileri olmaktadır. Ortadoğu adeta medeniyetlerin beşiği durumunda olup başta İslam dini olmak üzere Hristiyanlığın, Yahudiliğin ortaya çıktığı ve yayıldığı bir bölgedir. Deniz havzası bakımından dünyada çok önemli geçiş yollarının bulunduğu ( Süveyş, boğazlar, Basra körfezi vb..) önemli bir alandır. Ayrıca bölgenin bu özellikleri yanında ekonomik anlamda da son derece hayati bir öneme sahiptir. Dünya petrol rezervlerinin %70’i doğal gaz rezervlerinin ise %35’i bu bölgede bulunmaktadır. Bu bölgede egemenlik sağlama bir devlete dünya hegemonyasını ele geçirme ya da sürdürme; kimin ne kadar üreteceğine ya da tüketeceğine karar verme yetkisini elinde bulundurma olanağını vermektedir.[1]

Çok uzun bir süre Osmanlı yönetimin çerçevesinde kalan Ortadoğu, Osmanlı’nın yıkılış sürecinde Batılı emperyalist güçlerin eline geçmeye başlamış, I. Dünya Savaşı sonunda da tamamen Batı kontrolüne girmiştir. Osmanlı’yı bu bölgeden sürmek ve kendi egemenliklerini bölgeye yaymak isteyen İngiltere ve Fransa, özellikle Ortadoğu’nun dünyanın en zengin petrol yataklarını barındırdığının fark edilmesiyle birlikte Ortadoğu’yu paylaşma yarışına giriştiler. Bölge üzerinde benzeri hayalleri olan Almanya ve Rusya’yı I. Dünya Savaşı ile diskalifiye ettikten sonra bölgeyi gerçekten paylaştılar. 20. yüzyılda bölgeye üçüncü bir güç daha girdi: Siyonizm, yani Filistin’de bir Yahudi Devleti kurma hedefindeki radikal Yahudi milliyetçiliği. Siyonistler Ortadoğu’ya henüz Sultan Abdülhamit zamanında girmek istemişler ama Sultan’ın sert tepkisi nedeniyle beklemek zorunda kalmışlardı.[2] Bölgenin Osmanlı İmparatorluğu‘nun egemenliğinden çıkması, onlar için altın bir fırsat oldu. Ortadoğu’da, özellikle Ortadoğu’nun doğusunda hâkim güç İngiltere olmuştur. II. Dünya Savaşı’nın sonunda, İngiltere İmparatorluğunu tasviye ederken, yavaş da olsa terk ettiği bölgelerden birisi Ortadoğu’dur.
II. Dünya savaşından sonra bölgeyle ilgilenmeye başlayan ABD ve Sovyetler Birliği (SB) olmuştur. Ama ABD ve SB’nin bölge ile II. Dünya Savaşı’ndan sonra ilgilenmeye başladıkları gibi bir görünüm varsa da, bu ABD için geçerli değildir. ABD’nin bölgeye yönelik politikası 1920’lerde bölgede petrolün varlığının fark edilmesiyle ve buna paralel olarak Amerikan petrol şirketlerinin bölgedeki petrol ayrıcalıklarından pay kapma yarışına dâhil olmalarıyla beraber başlamıştır. ABD’yi orta doğuda başat güç haline getiren durum ise 1956 Süveyş Bunalımı‘dır. Ancak ABD’nin bölgeyle askerî angajmanı esas olarak II. Dünya Savaşı sonrası yıllara, yani Soğuk Savaş XE “Soğuk Savaş” yıllarına rastlamaktadır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalist dünyanın askeri, ekonomik ve siyasi liderliğini üstlenen ABD, savaştan önce İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Japonya ve diğer kapitalist ülkelerden doğan boşluğu doldurmaya başlamıştır. ABD’nin 19. ve 20. yüzyıllarda zenginleşmesi ile birlikte biriken sermayenin dışa açılması sağlanmış ve yatırım amacı dışında kar amacı da güdülmüştür. Bu çerçevede Ortadoğu petrollerine ilgisinin artması söz konusu olmuştur.
ABD’nin Ortadoğu bölgesinde kendisinin de bulunması gerektiğini anlaması 2. Dünya Savası sonrasına rastlar. Bunun en önemli nedeni Soğuk Savaşın getirdiği algılama sonucu ABD, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin bölgeye inmesini önlemek istemesiydi. SB’nin Ortadoğu’ya yönelişi II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Türkiye üzerinden olmuştur. SB’nin 19 Mart 1945’de Türkiye’ye verdiği nota ile iki ülke arasında büyük bir gerginlik başlatmıştır. SB boğazlardan üst istemeye başlamış ve gelişen bu olaylar sonrasında ABD gelişmelere müdahale ederek Postdam konferansında Sovyet girişimini gündeme getirmiştir.[3] Neticede iki kutuplu dünya sisteminde kutbun birini oluşturan ABD, bu özelliğine uygun bir rolü uluslararası arenada oynamak zorundaydı, bunun için de enerji kaynaklarına ya sahip olmalı ya da yakın olmalıydı. Kısaca ya bu kaynakları kontrol etmeliydi ya da en azından kutbun diğer ucunun stratejik hedeflerini gerçekleştirmesine mani olmalıydı. II. Dünya Savaşı sona ermiş ve dünya sistem olarak iki kutuplu bir yapı almıştır. Soğuk Savaş yılları da başlamış ve dünya yeni bir şekle bürünmeye hazırlanmıştı.
II-Soğuk Savaş Dönemi ve ABD’nin Ortadoğu Politikası


Soğuk savaşın ortaya çıkardığı durum çift kutuplu bir yapı teşkil ediyordu ve ABD Batının önderliğini üslenmişti. Karşısında ise komünizmin öncülüğünü yapan SB vardı. Zaman zaman değişiklikler göstermesine rağmen, II. Dünya Savaşı sonuna kadar Ortadoğu ile ilgili genel politikasını değiştirmeyen ABD, bu tarihten sonra, Sovyetlerin bir tehdit olarak ortaya çıkmasıyla birlikte, Ortadoğu politikasını, Sovyetler Birliği’nin yayılmasını engellemek şeklinde değiştirmiştir. Bu politika soğuk savaş döneminde devam etmiş ve SSCB’nin dağılmasıyla birlikte yeni bir boyut kazanmıştır.[4] ABD’nin uluslararası sistemde lider konumunu kazanmaya başlaması, II. Dünya Savaşı sonrasında bir yandan liberal düşünce ve değerlerin Batı Avrupa ve büyük ölçüde de Üçüncü Dünya ülkeleri elitlerince benimsendiği, diğer taraftan da, bunları reddeden karşı kampın etkin biçimde çevrelendiği döneme denk düşmektedir. ABD soğuk savaş yıllarında üstlendiği Batı Bloku liderliğini iyi bir şekilde yerine getirmesi için ekonomik ve stratejik öneme sahip olan petrole sahip olması gerekiyordu.

Soldan sağa, ABD başkanı Truman, George C. Marshall, Paul Hoffman ve Averell Harriman (Oval Ofis)

Amerika’nın 2. Dünya savası sonrası güvenlik politikasını Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi stratejisi oluşturmuştur. Çevreleme doktrini gereği, İkinci Dünya Savası’ndan harap olarak çıkan Batı Avrupa’nın toparlanmasına yönelik bir ekonomik yardım yapılması planlanıyordu. ABD Dışişleri bakanı George Marshall sıkıntıdaki Batı Avrupa ülkelerini savaş sonrası durumlarını düzeltmek için bir program hazırlamaya davet etti. Ayrıca Avrupa ülkelerinin ekonomik sıkıntıları uzun dönemde ABD içinde kötü sonuçlar doğurabilirdi. Bu bağlamda Marshall planı ABD kongresinde kabul ediliyordu. Bu plan ekonomik anlamda Sovyetleri çevrelemeye yönelik ve ekonomik sıkıntı çeken devletlerin komünizmin etkisi altına girmesini önlemek içindir. Zaten Truman Doktrini‘nin temeli, Amerikan yöneticilerinin sürekli ve ağır bir Sovyet tehdidi altında bulundukları korkusudur.
Truman Doktrini’nin uygulanmasında Sovyet tehdidini engellemek ve ekonomik kaygıların oynadığı rol kadar, Wilson ilkelerine dayalı bir dünya oluşturmak da vardır. Truman Doktrini’nin ilanından sonra, ABD bu doktrini Ortadoğu’ya da genişletmek için İngiltere ile birlikte girişimlerde bulundu. Ancak bu dönemde SB’nin sınır komşusu olduğu Türkiye ve İran dışında Ortadoğu’da etkinliği çok azdı. Bu yüzden kendilerini Türkiye gibi tehdit altında hissetmeyen Arap devletleri doktrinin Ortadoğu’ya genişletilmesine izin vermediler.[5]
SB’nin Ortadoğu’ya yönelik diğer harekâtı ise İran üzerinden olmuştur. Alman ordularının 1941’de SB’ne saldırmaları üzerine, SB’ de İngiltere ile arasındaki irtibatı sağlamak için İran’ı işgal etmişler ve aralarında 29 Ocak 1942’de imzaladıkları anlaşma gereği savaşın sona ermesinden itibaren 6 ay içinde birliklerini bu bölgeden çekeceklerini taahhüt etmişlerdir. Savaş sona erdikten sonra İngiltere İran’dan askerlerini çekmiş, fakat SB çekmemiştir. Daha sonra İran ile SB arasında yapılan anlaşma sonucu Mayıs 1946’da İran’dan tamamen çekilmişlerdir.[6]
İran olayından iki yıl sonra 1948’de İsrail devleti kurulmuş ve Ortadoğu’daki çatışmalar Arap-İsrail eksenli olarak günümüze kadar süre gelmiş ve bundan sonraki süreçte de adil bir çözüm bulunana kadar devem edeceğe benzemektedir. ABD’nin Ortadoğu politikasının devem etmesinde kilit bir role sahip olan İsrail saat 16.00’da kurulmuş ve aradan yarım saat bile geçmemesine rağmen saat 16.30 civarlarında ABD tarafından tanınmıştır. SB tarafından da saat 17.00’de tanınmış ve “manda” yönetimi bitmiştir. İsrail Devletinin kurucusu Ben Gurion, Tel-Aviv’den Amerikan halkına teşekkür mesajı gönderirken, Arap uçakları kenti bombalamağa başlamışlardı.[7]
Yıllardır bölgenin liderliğini üstlenen İngiltere ve bölge ülkelerinin birbiriyle ters düşmeye başlamasıyla ABD yavaş yavaş bölgenin koruyuculuğunu üstlenmeye başladı. Bu nedenle ABD, Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’ya doğru yayılmasını önlemek için bölge ülkelerini Batı destekli bir savunma örgütü içinde bir araya getirme kararı aldı. ABD, örgüte liderlik yapacak ülke olarak laik ve demokratik Türkiye’yi görmekteydi. İlk olarak Nisan 1954’te Pakistan ile Türkiye arasında Dostluk ve Güvenlik İşbirliği Anlaşması imzalandı. Bu antlaşma her ne kadar diğer Arap devletlerinin katılımına açık olsa da Arap devletleri, bu işbirliği anlaşmasını Batılı devletlerin yeni bir oyunu olarak gördüklerinden Pak’ta katılmadılar. Bağdat Paktı 1955 yılında Türkiye ve İran arasında imzalandı. Daha sonraları pakta Irak, Pakistan ve İngiltere de katılmıştır. ABD Bağdat Paktına üye değildir çünkü diğer Ortadoğu ülkeleri ile zıtlaşmak istemiyordu. Irak anlaşmaya ek bir madde koydurarak İsrail’in pakta girmesini istememiştir. Bu gelişme sonrasında İsrail kurulan paktın kendisine karşı kurulmuş bir ittifak olarak algılıyor. Ayrıca Pakt’ın üyelerinden olan Irak’ta meydana gelen darbe sonucu ve Irak’ın giderek SSCB’nin etkisine girmesinden sonra Irak darbeden bir yıl sonra, yani 1959 yılında Bağdat Pakt’ından ayrıldı. Irak’ın paktan ayrılması ile diğer ülkeler bir araya gelerek paktın adını Merkezi Anlaşma Örgütü (Central Treaty Organization CENTO 1959) olarak değiştirdiler.
1952 Mısır’da Nasır’ın iktidara gelmesi ile Batı yanlısı bir politika izlemeyen Mısır, Bağdat Paktı’nın kurulmasından sonra Anti-Batı Arap kamuoyu’nun temsilcisi durumuna yükselmiştir. 1955 yılında Gazze şeridinde İsrail-Mısır çatışmalarının başlaması üzerine Mısır, İngiltere ve ABD’den silah satın alma talebinde bulunmuştur. SB’nin silah satma teklifi de ABD ve İngiltere’yi harekete geçirmemiştir. Bunun üzerine Mısır Çekoslovakya’dan silah satın alma anlaşması yapmış ve böylelikle SB de tekrar Ortadoğu politikasına dönmüştür. Mısır Nil nehri üzerinde yapılması planlanan Avsan barajı için ABD’’nin zorluk çıkarması üzerine[8] Süveyş kanalını millileştireceğini ilan etmiştir. Bunun üzerine İngiliz-Fransız-İsrail görüşmeleri sonucunda, İsrail Mısır’a saldıracak ve İngiliz-Fransız birlikleri müdahale edecek bu şekilde kanaldaki çıkarları güvence altına alınacaktı. 1956’da İsrail Sina yarım adasını işgale başladı ve İngiltere ve Fransa mısıra bir nota göndererek çatışmaların durdurulmasını istedi. Mısır’ın notayı reddetmesi üzerine İngiliz ve Fransız kuvvetleri 5 Kasım’da müdahalede bulunmuştur. ABD ve SB’nin Birleşmiş Milletler’de baskı yapmaları ve veto hakkını kullanmaları sonucunda İngiltere ve Fransa saldırıları durdurdu. İngiltere ve Fransa’nın bu veto karşısında çekilmeleri bir bakıma onların ‘büyük güç’ olmaktan çıkmasına sebep oldu. Aslında başkan Eisenhower’ın bu üç saldırgan devlete karşı tutumu görüntüyü kurtarmaktan başka bir şey değil ve tamamen taktik gereğiydi. Zira ABD’nin bu devletlerle temel konularda bir anlaşmazlığı yoktu ve millileştirme girişimi Eisenhower’ın da hoşuna gitmemişti.[9] 1956 Süveyş buhranının en önemli neticesi, Sovyet Rusya’nın Mısır’ı bir kez daha kurtarmasıydı. Dolayısı ile Sovyetlerin Arap dünyasında prestiji artmıştır. Başka bir ifade ile İngiltere ve Fransa kaş yapayım derken göz çıkarmıştır. Nasırın ve SB’nin Ortadoğu’daki prestijini ve tesirini yok etmek isterlerken, büsbütün artırmışlardır. [10]



Bütün bunlara rağmen Süveyş krizinin ardından bölgede Sovyet etkisinin artması üzerine Başkan Eisenhower, kendi adı ile bilinen bir doktrin ilan etmiştir. Eisenhower 5 Ocak 1957’de kongreye gönderdiği mesajında şu konularda kendisine yetki verilmesini istemekteydi. Bağımsızlığını korumak için ekonomik kalkınma çabası içinde olan Ortadoğu ülkelerine ekonomik yardım yapılması; bunlardan askeri yardım isteyen ülkelere askeri yardım da yapılması; uluslararası komünizmin kontrolü altında bulunan herhangi bir devletten gelecek silahlı, bir saldırıya karsı ve bölge devletleri istediği takdirde Amerikan Silahlı Kuvvetlerinin kullanılması.[11] Eisenhower Doktrinin asıl amacı, İngiltere’nin zorunlu olarak bıraktığı boşluğu doldurmak ve batılı ülkeler için son derece önemli olan petrolün düşman eline geçmesini önlemek olsa gerekir. Ayrıca bu bölgeye komünist etkisinin girmesinin önlenmesi ve ilerde büyük anlaşmazlıklar çıkarabilecek Arap-İsrail savaşını, komünist müdahalesi olmadan serbestçe çözebilmek olanağının yaratılması da düşünülmüş olabilir. Kısaca Eisenhower Doktrini’nin tüm Ortadoğu ya yaygınlaştırılması çabası olarak değerlendirilebilir. Eisenhower Doktrininin en önemli sonucu, soğuk savaşın yeniden hızlanmasında bir basamak oluşturması ve ABD’nin Ortadoğu’ya müdahale olanaklarını artırması aynı zamanda da Ortadoğu da İngiltere ve Fransa’dan bağımsız politika izleme olanağını sunmasıdır.[12] Bunun sonucunda Ortadoğu’da Avrupa devri kapanıyor ve süper güç devri başlıyordu.
Nixon, 1970’lerdeki dünyanın 1960’lardaki dünyadan çok farklı olduğunu görmüş ve Amerika’nın eskiden olduğu gibi dünyanın her yerinde komünist güçlerle çatışma içine girmesinin ve silahlı çatışmalara sürükleyecek sorumluluklar almasının mümkün olamayacağını görmüştür. Bu düşüncelerden sonra yumuşama(detant) dönemi başladı ve bir başka olarak da Nixon Doktrini ortaya çıkmıştır. 18 Şubat 1970’de Kongreye gönderdiği raporda dile getirilen ve kendi adı ile anılan Doktrin de Nikson, “uluslararası ilişkilerde II. Dünya savaşı sonrası dönemin sona ermiş olduğunu ve yeni bir dönemin gereklerini karşılayacak şekilde bir dış politika oluşturulmasının gerektiğini” ifade ederek, “ABD’nin özgür ulusların savunulması ile ilgili bütün kararları, bütün planları ve programları yalnız başına yürütmek durumunda olmadığını, yükün bir kısmını ABD dost ve müttefiklerinin üstlenmesi gerektiğini” belirtmekteydi. Zaten Nixon Doktrini’nin özü, “Bundan böyle bölgesel çatışmalara ABD’nin doğrudan askeri müdahalelerde bulunmayacağını ve yerine askeri ve ekonomik yardımla yetineceği” oluşturmaktadır.[13] Nitekim koşullar dikkate alındığında Nixon Doktrini’nin önemli bir nitelik de kazandığını ve bölgede Irak’ın dışında iki büyük devlet olan İran ve Suudi Arabistan’a silah transferini artırılmasını öngören ‘İki Ayaklı’ politika uygulamaya konulmuştur.[14] 1979’daki İran devrimi ve Afganistan’ın SB tarafından işgaline kadar devem eden süre içerisinde bu politika egemen olmuştur.
Bunlardan hariç Ortadoğu bölgesinde gerilim durmuyordu ve Ekim 1973’de bölge için iki önemli hadise gerçekleşmiştir. Arap orduları ilk kez İsrail karşısında sınırlı da olsa başarı kazanmışlardır. Bunun yanısıra 19 Ekim 1973’de petrol üreten Arap ülkeleri ortak hareket ederek petrol ambargosunu başlatmışlardır. Ambargo batılı ülkelere petrolün güvenli akışından sorumlu olan Birleşik Devletleri Arap-İsrail uyuşmazlığına çözüm aramaya itmiştir. Ama sonuçta petrol şirketlerinin çoğunun Amerikan şirketleri olduğu düşünülecek olursa bu ambargodan ABD’nin çok fazla etkilendiği düşünülemez. Ancak petrol fiyatlarındaki ani artıştan sağlanan petro dolarlar tekrar Batı’ya yatırım olarak dönerken gelişmiş ülkeler kısa bir süre sonra maliyet artışını mamül malların fiyatlarına yansıtarak bunu telefi etme yoluna gitmeye başladılar ve bu durumda bunlardan en fazla etkilenen de sonuçta yine az gelişmiş yoksul ülkeler, yani üçüncü dünya ülkeleri olmuştur.
1979 sonlarında Sovyetler’in Afganistan’a askeri müdahalede bulunarak ülkeyi kontrol altına alması ve İran’da meydana gelen gelişmeler çerçevesinde ABD dış politikasında önemli değişikler yapacak olan Carter Doktrini ilan ediliyor ve 1970-1980 dönemine hakim olan Nixon Doktrini dönemi kapanmış ve yeni bir döneme girilmiş olunuyordu. Bunun sonucunda Başkan Carter 1980 de kongrede yapmış olduğu konuşmada, “Basra Körfezinin denetimini ele geçirmek amacıyla herhangi bir yabancı güç tarafından yapılacak müdahaleler ABD’nin yaşamsal çıkarlarına bir saldırı olarak dikkate alınacağını ve böyle bir saldırıya askeri güç de dahil olmak üzere gerekli her türlü araçla müdahale edileceğini” belirtmiştir. Bu çerçevede, ABD’nin Irak-İran Savaşının başlaması üzerine bölgede askeri varlığını arttırdığı görülmektedir. Savasın yayılması üzerine petrol yatakları ve dolum tesislerinin İran’ın hava saldırısına uğraması üzerine savunma kapasitesini artırma amacıyla AWACS uçaklarını Suudi Arabistan’a göndermiştir.[15]
İran’da ABD yanlısı bir politika izleyen Şah rejimi Humeyni ve yandaşları tarafından yıkılınca bölgede sorunlar hat safhaya ulaşmıştır. Devrimin %90’ı şii olan bir ülkede gerçekleşmesi, %60’ı Şii olan Irak’ta tedirginlikle karşılandı ve Saddam’ın rejiminde değişiklik yapacağı korkusu açısından Baas rejimi açısından oldukça önemlidir. İran’da başlayan bu yeni akım Irak dışında diğer Ortadoğu ülkelerinde de etkisini gösterdi. Devrim sonucunda İran-Irak ilişkileri boyut değiştirmiş Şatt-ül Arap’ın denetim hakları, Basra körfezinde söz sahibi olma mücadelesi ayrıca din ve etnik konulardaki farklılıklar iki ülke arasındaki gerginliği artırdı. Körfez bölgesinde denetim Şah Pehlevi zamanında ABD ile işbirliği içinde olan İran’ın elinde bulunuyordu. Devrim sonrası ABD-İran ilişkileri bozulmuş ve körfez denetimine Irak ve Suudi Arabistan’da talip oldu. Sorunların başlaması üzerine Irak-İran arasında 22 Eylül 1980′de savaş başladı.
Amerika Birleşik devletleri,, İran’daki müttefiki Şah’ı devirip iktidara gelen İslami rejimden hiçbir zaman hoşnut olmamıştı. Bu sebeple, 1967 yılında diplomatik ilişkilerini kestiği Irak ile tekrar yakınlaşmaya çalıştı. Çeşitli kanallardan Irak’a silah yardımı yaptı ve büyük miktarda borç para sağladı. Irak’ın biyolojik ve kimyasal silahlar üretmesine yardımcı oldu. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere 1986 Mart’ında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Irak’ın İran’a karşı kitle imha silahları (kimyasal ve biyolojik silahlar) kullanmasını eleştiren kararlar almasını, karşı oy kullanarak engelledi.[16] ABD savaş sırasında iki ülkeyi de dengeleme anlamında politika izlemiştir. Savaş sırasında kim yenilgi halindeyse ona yardım etmiş ve körfez bölgesinde güçlü bir devletin ortaya çıkmasını istememiştir.
Soğuk Savaş’ın ve SSCB’nin sona ermesi ile çift kutuplu sistem sona ermiş ve tek kutuplu sistemin başlaması bütün dünyada istikrarsızlıklara yol açmıştı. Ortadoğu bölgesine de ABD’nin Soğuk Savaş sonrasında en çok sorunla karsı karsıya kaldığı ancak hayati çıkarlarını da korumak zorunda olduğu bir bölgeydi. Bu nedenle Irak’ın Kuveyt’i işgaline de hiçbir ses çıkarmamıştır. Soğuk savaşın sona ermesi ile ABD’nin Ortadoğu’da ki durumu ve Ortadoğu da ki sorunlar yeni bir hal almıştır.
III- Soğuk Savaş Sonrası Dönem ve ABD’nin Ortadoğu Politikasi
Soğuk Savaş sonrası ABD, ‘Büyük Tasarım’ diye adlandırdığı ve dünya sistemindeki tüm ülkelerde Serbest Piyasa Ekonomisine bağlı, liberal değerleri benimsemiş parlamenter demokratik siyasal modelin hâkim kılınmasını içeren bir hareket benimsemiştir. Bu söylem ABD’nin Soğuk Savaş sonrası uyguladığı politikalarda da açıkça görülmektedir. ABD’nin tek süper güç olduğu Soğuk Savaş sonrası dünya sistemi, ekonomik ve siyasal açıdan çok kutuplu, askeri açıdan ise tek kutuplu bir şekil almış durumdadır. Batı dünyası Soğuk Savaş yılların da tüm kötülüklerin kaynağında Sovyet ideolojisini görmüştür. Soğuk savaş sonrası dönemde ise bu durumdan çok farklı olarak özellikle Ortadoğu ve Balkanlar ekonomik ve askeri açıdan çözülmemiş sınır sorunları ve dinsel fanatizm gibi olaylarla sürekli savaş halinde olmuştur. ABD soğuk savaş yıllarında devletleri, Sovyet ideolojisinden duydukları korku nedeni ile korumak ve demokratik bir yapı vaadiyle kendi etrafında toplamış ve onları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmiştir.
Irak-İran savaşı sırasında Batı dünyasının tamamı, Arap dünyasının büyük çoğunluğu, Sovyet Rusya ve sosyalist ülkeler, Irak’ı desteklemişlerdir. Çünkü 1979 Şubatında İran da kurulan teokratik, Şii ve İslami radikal rejimin, daha ilk günden bütün komşularına ‘devrimci ihracı’ çabasına girmesi büyük endişe yaratmıştır. Savaşı her iki tarafta kazanamamış ise de savaşın sonunda İran tehlikesinin de ortadan kalktığı bir gerçektir. Ne var ki, bir İran tehlikesi ortadan kalkarken, hiç kimse bir Irak tehlikesinin ortaya çıkabileceğini düşünmemiştir.[17] Soğuk savaş sonrası bölgesel nitelikli başlayan ama daha sonra küresel bir boyut alan en önemli gelişme Irak’ın Kuveyt’e saldırısıdır. Burada akla gelen soru Saddam’ın Kuveyt’i neden işgal ettiği ve ne düşünceleri olduğudur. Saddam en başta soğuk savaş sonrası gelişmelerini kendi üzerindeki denetleyici faktörün kalkması şeklinde yorumlamıştır. Bir diğer sebep ise İran-Irak savaşı sırasında Kuveyt, Suudi Arabistan gibi ülkeler Irak’a yüklü miktarlarda para vermişlerdi ama 1988 de savaş bitince bu paraları geri istemişler ve Saddam da paraların geri istenmesini hazmedememesi ve en önemlisi de Irak’ın Kuveyt’i kendi toprakları üzerinde İngiltere tarafından kurulmuş yapay bir devlet olarak görmesi ve Kuveyt ‘in Osmanlı zamanından beri Irak topraklarında olduğunu idda etmesi gibi sebepler Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesine sebep olmuştur.
Bunlardan başka ekonomik olarak; Kuveyt’in 1980’den bu yana kendisine ait olan el-Rumeyla petrol bölgesinde petrol kuyuları açarak, diğer taraftan petrol üretimini artırması nedeniyle petrol fiyatlarının düşmesi ve Irak’ın ekonomik kayba uğramasıdır. Irak’ın ABD’nin kendisini İran-Irak savaşında desteklemesi nedeniyle bu konuya ılımlı yaklaşacağını sanması, sekiz yıl süren bir savaştan sonra İran’ın kendisine bir cephe açamayacağını düşünmesi ve son olarak da İran tehlikesinden Arap dünyasını kurtaran bir devlet olarak bölge devletlerinin bu işgale ses çıkarmayacağını düşünmüştür. Bir diğer ekonomik sebep ise Kuveyt’e olan borçlarından kurtulmak istemesidir.[18]
ABD savaşa neden müdahale etti? ABD ilk başta Kuveyt’i işgal eden Irak’ı cezalandırmazsa biliyor ki Irak bölgede 260–270 milyar varil petrole sahip olan Suudi Arabistan’ı da rahatça işgal edebilecekti. Bir diğer neden ise Ortadoğu’da uyguladığı politikasının temel taşı olan İsrail’in de Irak tarafından işgal edilebilmesi ihtimalidir. Bir de SB’nin yıkılması ile artık Ortadoğu’ya müdahaleyi kolayca gerçekleştirebilmesidir. Bunun en açık kanıtı da Irak’ın Kuveyt’e saldırmasına tepki gösteren ülkeler arasında Sovyetlerin de olmasıdır. ABD körfez savaşı nedeni ile Suudi Arabistan’a daha çok kuvvet yığdı ve politikasını da bir bakıma sağlamlaştırmış oldu.


Irak’ın Kuveyt’i işgali ile ortaya çıkan Körfez Krizi sırasında BM örgütü ve özellikle Güvenlik Konseyi uluslararası soruna yönelik olarak, 1945’den sonraki dönemden beri, hiç olmadığı kadar etkin bir konumdaydı. Bu doğrultuda ABD’nin öncülüğünde BM Güvenlik Konseyi 660, 661, 662, 664, 665, 666, 667, 669, 670, 674 ve 677 sayılı kararları alarak Irak’ın Kuveyt’ten koşulsuz olarak derhal çekilmesini ve sorunun taraflar arasında görüşmeler yoluyla çözülmesini istemiştir. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 6 Ağustos’ta aldığı 661 sayılı karar, Irak ile her türlü ticareti yasaklarken, meşru Kuveyt Hükümeti’nin mal varlıklarının korunması için üye ülkelere çağrıda bulunuyordu. Bütün çabaların sonuç vermemesi üzerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Irak’a karşı güç kullanılmasına izin veren 678 sayılı kararı kabul etti. Bu karara göre Irak’a 15 Ocak 1991’e kadar BM’nin kararlarına uyması için süre tanınmaktaydı. Ama Irak verilen süre içinde çekilmemiş körfez savaşı başlamıştır. Görüldüğü gibi ABD artık giriştiği eylemlerde BM’i arkasına alarak hareket etmiş ve yaptığı eylemleri meşrulaştırmak için kullanmıştır. Körfez savaşı sonrası ABD bölgede en etkin güç konumuna gelmiş ve Ortadoğu politikasını oluşturan; İsrail’in güvenliği, kendi çıkarlarına başkası tarafından gelebilecek engellemeleri ve petrolün uygun bir fiyattan dünyaya açılması sağlamıştır. Kendi stratejik ve ekonomik çıkarları doğrultusunda bölgenin korumacılığını üstlenen ABD yaptığı müdahale ile bölgenin tepkisini çekmiştir ve bölgede anti-amerikan bir dalganın esmesine sebep olmuştur. Uluslararası politika açısından ise soğuk savaş sonrası uluslararası politikada meşru olmayan kuvvet kullanımına karşı, ABD dış politika yöneliminin uluslararası toplumda bulduğu destek, yeni dünya düzeninin belirsizliklerine karşın, güvenlik risklerinin en aza indirgendiğinin varsayılmasına yol açmıştır. Adım adım 11 Eylül olaylarına gelirken Clinton’la beraber başlayan, barış içinde bir dünya atmosferi beklentisi George W. Bush dönemiyle birlikte tarihe karıştı. IRA silah bırakmaya girişirken, Barak-Arafat görüşmesinin ucunda Nobel Barış Ödülü beklenmeye başlanmışken önce İsrail’deki seçimlerde Şaron’un kazanması ve hemen onu takip eden 11 Eylül şoku ABD’nin bütün savunma algısını değiştirmiştir.[19]
IV- 11 Eylül ve ABD’nin Ortadoğu Politikası
11 Eylül 2001 tarihi hem uluslararası ilişkiler hem de ABD’nin Soğuk Savaş döneminden itibaren izlediği stratejiler açısından önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Bu tarihten sonra uluslararası sistemde yaşanan somut gelişmeler akademik ve siyasi çevrelerde yoğun tartışmalara neden olmuştur. Bu açıdan pek çok şeyi değiştiren, 11 Eylül, her şeyden önce Amerikan güvenlik algılamalarını da değişikliğe uğratmıştır. Soğuk Savaş sonrasın da ABD’nin bu ana kadar karşılaşmış oldukları sorunlar doğrudan kendi ulusal güvenliğine yönelmiş tehditler değildi. Ama bu tarihten sonra artık sorunları yanı başında hisseder duruma gelmişti ve bunun içinde 11 Eylül gerisinde izlemiş olduğu parametreleri artık değiştirmesi gerektiğini milyonların gözleriyle gördüğü ‘ikiz kuleler’ saldırısı ile görmüştür. 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında ABD, soğuk savaş yılları boyunca çok boyutlu bir temele oturtmaya çalıştığı güvenlik stratejilerini tek bir noktaya odaklamıştır: Terörizm ile mücadele. Bu gelişme aynı zamanda 2001 Ocağında işbaşına gelen Bush yönetiminin Clinton sonrası dış politikaya getirdiği daha agresif ve müdahaleci üsluba yeni bir meşruiyet de kazandırmıştır.[20] Beyaz Saray dünyayı adeta, ‘bizden yana olanlar ve olmayanlar’ diye ikiye ayırıyordu. 11 Eylül 2001’de meydana gelen trajik olayların ve Irak’tan algılanan tehdidin sonucu olarak, 20 Eylül 2002 tarihinde “Amerika Birleşik Devletleri’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi” başlıklı yeni ulusal güvenlik stratejisi yayınlanmıştır. Bush yönetiminin 20. ayında ve 11 Eylül saldırılarından bir yıl sonra kaleme alınan stratejinin amacı, dünyayı sadece daha güvenli değil, aynı zamanda daha iyi yapmaktır.[21] 11 Eylül sonrasında Amerikan dış politikasının temel felsefesini oluşturan ‘Bush Doktrini’ açıkça dünyayı dünya’yı soğuk savaş yıllarında olduğu gibi ikili bir ayrıma tabi tutmaktadır. Bush, 26 Eylül’de kongredeki mesajında tüm ülkelere bir seçim yapması gerektiğini, ya bizimlesiniz, ya teröristlerle ifadesi ile ikili ayrım yaptığını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Soğuk savaş sonrası ABD, tehdidi soğuk savaş yıllarındaki gibi Sovyet tehdidinden almıyordu. Yeni tehdit terör… Nitekim Başkan Bush; 14 Eylül 2001’de The National Cathedral’da yaptığı konuşmada, “ABD’nin, küresel uzantıları olan teröristlere karşı savaş yaptığı” ve bu savaştaki “düşmanın, masum kişilere karşı yürütülen önceden tasarlanmış siyasi amaçlı şiddet anlamında, terörizm” olduğu belirtildikten sonra, teröristler ve bilerek bunları barındıranlar veya yardım edenler arasında bir ayırım yapılmayacağı ve bunlar arasından da özellikle kitle imha silahlarını edinmeye veya kullanmaya çalışanların hedef alınacağı; ABD’nin, vatandaşlarını, nerede olursa olsun çıkarlarını korumak için “tehdit sınırlarına ulaşmadan teşhis ve imha” yoluna gidileceği ve bu konuda “gerekli olduğunda tek başına hareket etmekte” tereddüt etmeksizin “kendini koruma hakkını kullanarak bu teröristlere karşı önceden davranıp (by acting preemptively)” ülke ve halka zarar vermelerinin önleneceğini açıklamıştır.[22]
Bush Doktrini’nin, zaman içinde yeni ilavelerle uygulama alanının genişletildiği görülmektedir. ‘Önleyici savaş stratejisi’ adı verilen politika çerçevesinde ABD yönetimi önleyici savaş ve önceden saldırı kavramları doğrultusunda artık çok taraflı işbirliği yerine tek taraflı inisiyatif kullanarak Amerikan çıkarlarını ve güvenliğini savunmaya dönük bir strateji izleyeceğini ortaya koymaktadır. Bu stratejinin özü, tehdidin niteliğine de kullanılacak silahların insiyatifine de ABD yönetiminin karar vereceğidir.[23] ABD’nin geliştirdiği bu yeni stratejiyi 11 Eylül ile birlikte Afganistan’da Taliban’a, Irak’ta Saddam’a yönelik hamlelerin yanı sıra bu terörü desteklediğini düşündüğü belli başlı ülkelere yönelik sert bir tutum takındığından görmekteyiz.


a. 11 Eylül ve ABD’nin Afganistan işgali
ABD; 11 Eylül saldırıları ile yaşadığı şaşkınlığı üzerinden attıktan sonra, bu saldırılarda yirmi binden fazla kişinin ölümüne neden olduğundan dolayı, bir zamanlar Afganistan’daki Rus işgaline karsı kullandığı yani kendisinin yetiştirdiği terörist Usame Bin Ladin’i suçlamıştı. ABD yönetimi, 11 Eylül 2001 saldırısını düzenleyen El-Kaide yöneticilerinin ve militanlarının barındığı yer olarak gösterdiği Afganistan’ı hedef almıştı. ABD’nin 11 Eylül sonrası geliştirdiği stratejiler açısından talibanın Afganistan’da barınması ABD için tamamen bir savaş nedeni olarak değerlendirilmiş ve 7 Ekim 2001’de Afganistan’ı işgal etmiştir. ABD Afganistan’a yönelik bir askeri girişimi meşrulaştırmak için BM Güvenlik konseyinden 14 Kasım 2001 tarihinde 1378 sayılı kararı çıkartmış ve ABD liderliğinde NATO kuvvetlerinin 2001 yılındaki Afganistan’da başlattığı askeri harekâtı meşru kılmıştır. ABD’nin NATO öncülüğünde başlattığı harekâta “Kalıcı Özgürlük Harekâtı” ismini vermiştir. 12 Eylül 2001 günü ABD, NATO teşkilatının kurucu anlaşmasında yer alan ve müttefiklerden herhangi birine yapılan saldırının tüm ittifaka yapılmış bir saldırı olarak kabul edilmesini öngören 5’inci [24] maddeyi isletme kararı almasını istedi ve NATO gücü harekete geçmiştir. Usame bin Ladin ele geçirilememiş ama Afganistan kuzey ittifakının eline geçmişti. ABD daha Afganistan saldırısında Irak’a saldırma planları yapmış ve Irak liderliğinin iç ve dış politikada ortaya koyduğu tavırları eleştirmeye başlamışlardı. Irak’ın uluslararası barış ve güvenliğe karşı büyük bir tehlike olduğunu ileri sürüyordu. Günümüz itibari ile ABD halen Afganistan’da bulunmakta ve tehlikeleri önlemek için NATO bünyesine daha fazla asker göndermesini talep etmektedir. Türkiye’den de Türk askerlerinin çatışmalara katılmasını istemektedir.
b. 11 Eylül ve ABD’nin Irak’ı İşgali
Bush yönetimi Afganistan operasyonunun ardından Saddam Hüseyin’in liderliğindeki Irak’a yöneldi. Irak’ta kitle imha silahlarının bulunduğuna dair elinde kanıt belgeler olduğunu savunan Bush yönetimi, uluslararası arenada istediği desteği tam olarak alamasa da Irak Savaşı’na girmekten çekinmedi. Kitle imha silahlarından umduğu durumu alamayan Bush demokratikleştirme ve insan hakları sloganlarını kullanarak uluslar arası toplumdan umduğu desteği almaya çalışmıştır. 2002 Eylül‘ünde W.George Bush’un Genel Kurulunda yaptığı açılış konuşmasında Irak’ın uluslararası toplum için bir tehdit arz ettiğini ileri sürmesi savaşın olacağının en yakın sıcak bir kanıtıdır. Ve bir hafta sonra yaptığı açıklamada Amerikan ulusal güvenlik stratejisini Amerikan çıkarlarına yönelebilecek tehditlere karşı tek taraflı “ Önleyici Müdahale” üzerine kurduklarını beyan etmiştir.[25] ABD Saddam yönetimini, komşuları için tehdit oluşturmakta, teröristleri desteklemekle, kendi halkı üzerinde baskı uygulamakla, nükleer enerji programını denetime sokmamakla, kimyasal ve biyolojik silah üretmekle suçlamaktadır. ABD bütün bunlar olurken Irak sorununu daha fazla karışmadan bir çözüme kavuşturmak istemiştir. Bu çerçevede 8 Kasım 2002 tarihinde BM güvenlik konseyinden 1441[26] sayılı kararı çıkartmıştır. 1441 sayılı karar bölgede uluslar arası örgütlerin görevlerini serbestçe yerine getirmeleri çağrısını yapmıştır.
ABD Başkanı George W. Bush’un 18 Mart Salı günü, yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında Saddam ve ailesinin Irak’ı terk etmesi için 48 saatlik bir ültimatom vermiştir. Irak yönetiminin 1441 sayılı kararda yapılan çağrıları dikkate almadığından ve Saddam Hüseyin ve ailesine Irak’ı terk etmeleri için verdiği 48 saatlik sürenin dolmasından sonra, “Irak’ı özgürleştirme Harekatı” olan saldırıyı resmen başlatmış ve günümüzde de halen devam eden kaos ortamının oluşmasına sebebiyet vermiştir.
Savaşın başlamasından sonra Irak yönetimi yıkılmış ve ülke Amerika’nın kontrolüne geçmiştir. Daha sonra Saddam Hüseyin doğum yeri olan Tikrit’te 600 askerin katıldığı bir operasyonla yakalanmış ve insan haklarını hiçe saymak ve terörizme destek vermesi gibi suçlardan yargılanarak idam edilmiştir. 2004 Haziran’ın da egemenlik Irak geçici hükümetine devredilmiştir. Bu arada kaos ortamı devem ederken 30 Ocak 2005’te, direnişçilerin tehditleri altında Irak’da genel seçimler düzenlenmiş, Sünnilerin büyük oranda boykot ettiği seçimlerde Şii birleşik ittifakı, sandalyelerin çoğunu alırken ikinci sıradaki Kürt partileri de meclisin dörtte birini oluşturmuştur.[27] Irak’ta 2003 Mart’ında başlayan değişim halen sürmektedir. Ülkedeki diktatör rejim son bulmasına rağmen iç karışıklıklar, bombalamalar devam etmektedir. Amerikan Askerleri halen Irak topraklarında dolanmakta ve her gün haklı ya da haksız olarak insanların üzerine gitmekte ve acımasızca öldürmeye devem etmektedir. ABD dünya petrol rezervlerinin büyük bir çoğunluğunu bulunduran Irak’ı işgal ederek Irak petrollerini ele geçirmiş ve batıya daha kolay ulaşmasını sağlamıştır ve dünya hegomanyalığını büyük bir oranda perçinlemiştir.
c. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)
Büyük Ortadoğu Projesi, ABD’nin batıda Fas, Moritanya, doğuda Orta Asya ve Moğolistan, kuzeyde Kafkasya ve Türkiye, güneyde Arap Dünyası’ndan Somali’ye kadar uzanan bir coğrafyada yer alan ülkelere yönelik siyasi, hukuki, bilgi/eğitim, ekonomi, sosyal ve güvenlik boyutlarını içeren kapsamlı bir “İslam coğrafyası” dönüşüm stratejisi olup, bu alanlarda uzun vadeli bir değişimi hedeflemektedir.[28] ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ aslında Soğuk Savaşın bitmesi ve Sovyet Bloğu’nun dağılmasıyla tek süper güç haline gelen ABD’nin bir Pax Americana oluşturma düşüncesidir[29]. Büyük Ortadoğu Projesi sadece Ortadoğu bölgesine ait bir şey değildir. Bu kavram geniş anlamda Orta Doğu tanımında bulunan tüm ülkeleri kapsamakta ve bu geniş tanımın içinde Avrasya ve Kafkasların da olduğu unutulmamalıdır.
21. yüzyılın başlarında Amerika’ya karşı düzenlenen 11 Eylül saldırısı insanlık tarihindeki ekonomik, siyasi ve askeri bakımdan en kapsamlı değişikliklerin başlangıcı olmuş ve yeni milat olarak tanımlanmıştır. Özellikle 2002 yılından itibaren daha yoğun tartışılmaya başlayan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bir anlamda 11 Eylül saldırısı sonrasında küresel bağlamda yaşanan değişikliklerin başlangıcı olma özelliğini taşımaktadır.[30] ABD’nin, enerji ihtiyacının büyük bir bölümü Ortadoğu’dan karşılandığı için petrolün sorunsuz ve devamlı şekilde akışını sağlamak ve bölgede ABD’yi tatmin edebilecek şekilde istikrar ve güvenliğin sağlanması hayati önem taşımaktadır. Ancak İsrail – Filistin/Arap dünyası karşı durmasının yaklaşık 50 yıldır devam etmesi, Irak’ta ABD’nin taleplerine boyun eğmeyen Saddam Hüseyin’in dikta rejiminin devam etmesi (İkinci Körfez Savaşı’nda devrilmiştir), İran ve Suriye’nin kitle imha silah projesi çalışmalarına hız vermesi, ABD’nin bölgedeki çıkarlarını tehdit eden en önemli konular olmuştur. Bu konuları uygun bir ortamda çözmek ve soğuk savaş sonrası kazandığı hegomonik gücünü devem ettirmesi için BOP’ni yeni dünya düzeni kavramı içinde Ortadoğu başta olmak üzere Avrasya ve Kafkasya’yı da içine alan bölgeye dikte etmeye çalışmıştır. 2001 yılında Amerikan Yönetiminin başına geçen yeni muhafazakarlar 21. Yüzyılın ABD’nin yüzyılı olacağına inanarak politikalarını yürütmeleri, dünya üzerinde askeri bir politika izlemeleri, ABD’nin küresel liderliği elde etme yolunda, güç politikası izlemekten kaçınmayacağının en açık bir izi olmuş ve uygulamaya konulan BOP’ni gerçekleştirme yolunda daha agresif bir tavır alınmıştır.
Dünya’nın ekonomik değerleri üzerinde egemenlik tesis etmek, tarihin her döneminde büyük devletlerin başlıca amaçlarından biri olmuştur. Bugün ABD, Rusya, AB, Çin, Japonya gibi küresel devletler egemenliklerini tesis etmişler ve ekonomik açıdan da hegomonik bir yapıya sahip olmuşlardır. İşte tam bu noktada ABD’nin BOP’si devreye girmektedir. Bu küresel devletlerin sahip olduğu özelliklere sahip olmayan ve birçok gelirleri de petrole dayalı olan, ekonomik açıdan olmasa da kültürel ve siyasal açıdan üçüncü dünya ülkeleri diye tabir ettiğimiz Ortadoğu, Orta Asya ve Afrika ülkeleri gelmektedir. İşte bu sebeplerden dolayı, ABD’nin tarif ettiği BOP’si, saydığımız bu bölgelerdeki ülkeleri kapsamaktadır. Çoğunluğunu Müslüman halkların oluşturduğu bu geniş coğrafya insanlık tarihi kadar eski bir mücadele ve rekabete konu olmuş bir bölgedir. Bu rekabet zaman zaman askeri ve stratejik bir boyut kazanmış özellikle I. Dünya Savaşı sonrası dönemde petrolün varlığının değerinin anlaşılması ekonomik unsurları bölgeye ilişkin rekabetin temel parametresi haline getirmiştir.[31]
Dünya petrol rezervleri açısından da oldukça önemli bir kaynağa sahip olan Büyük Ortadoğu daima küresel uluslararası aktörlerin ilgisini çekmiş ve uzun mücadelelerine sahne olmuştur. Zira dünya petrol rezervlerinin yaklaşık %70’i doğalgaz rezervlerinin ise yüzde %40’ı bu bölgede bulunmaktadır. Bu orana Büyük Ortadoğu Projesini içeren yaklaşık 27 devleti de katarsak daha da yükselmektedir. Küresel güçler büyük oranda petrol ihtiyaçlarını Ortadoğu bölgesinden sağlamaktadır. Petrole sahip olmayan büyük devletlerin bu enerji kaynaklarına harcadıkları para büyük oranlara ulaşmış bulunmakta ve bunu da açık olarak ABD’nin dünya petrol tüketiminin %25’ini yapmasından anlıyoruz. Bu rakam Avrupa, Rusya ve Orta Asya ülkelerinin toplam tüketimine, ya da Çin ve Japonya’nın da içinde bulunduğu Asya Pasifik bölgesinin payına eşittir. Dolayısıyla, ABD toplam ithalatının yüzde 25’ini bölgeden gerçekleştirirken, Japonya yüzde 70’ini Avrupa ülkeleri ise yaklaşık yüzde 55-60’ını bölgeden karşılamaktadır.[32] ABD bu oranları dikkate alınca bölgeye olan ilgisi daha da artmakta ve dünyadaki hegomonik gücünü sürdürmek için bölgeyle her zaman ilgilenmiş ve halende kanlı bir şekilde ilgilenmektedir.


V- SONUÇ
Sonun başlangıcı olarak nitelendirilen 11 Eylül 2001 saldırıları her ne kadar terörist lider Usame Bin Ladin tarafından gerçekleştirilse de, Amerika’nın 2. Dünya Savasından beri kurmaya çalıştığı hegemonyasını gerçekleştirmesi açısından bir koz olmuştur. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri terörizmle mücadele, halklara özgürlük, kitle imha silahlarını yok etmek gibi söylemlerin arkasına saklanarak çıkarlarına göre hareket etmiştir. ABD’nin 11 Eylül terörist saldırıları sonrasında gerçekleştirdiği eylemler ve yaptığı söylemler, açıklanan doktrin gereği icra ettiği Irak harekâtı, 2. Dünya Savası sonrasında uluslararası barış ve güvenliğin bir daha bozulmaması amacıyla oluşturulmaya çalışılan ve etkinlikleri bazen sorgulansa da genel anlamda kabul gören uluslararası kurallar ve kurumların sonunu getirmiştir. Her ne kadar 11 Eylül’den sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dense de, tıpkı 2. Dünya Savaşından önce yaşananlar gibi, dünya egemenlik savaşlarına neden olmuş ve olmaya da devam edecektir. Bugün yine ekonomik ve siyasi pastadan en büyük payı almayı hedefleyen Amerika ve büyük payı kaptırmak istemeyen AB, Rusya, Çin ve Japonya arasında mücadele yaşanmaktadır. ABD 11 Eylül sonrası dünya üstünlüğünü sağlamlaştırmak amacıyla bölge petrollerini hâkimiyeti altına almış ve bundan da en büyük pastayı Amerikan petrol şirketlerine bırakmıştır. Bütün bu gelişmeler, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde bir bir hayata geçirilmiştir ve bu süreç halen devem etmektedir. ABD’nin, Afganistan ve Irak’tan sonra yeni hedefleri haline gelen ve nükleer çalışmaları dolayısıyla İran ve Suriye’yi hedef alacağı yönünde yorumlar yapılmaktadır. Ama dünya kamuoyunda yapılan tartışmalara bakarsak Beyaz Saray‘ın Irak operasyonu bitmeden ve dünyadaki konjonktür gereği bu işe kalkışamayacağı yönündedir. ABD’nin demokratikleşme söylemleri ile girdiği Afganistan ve Irak’ta kaos ortamı ve iç çatışmalar devam etmekte ve güncel basından her gün ölüm haberleri alınmaktadır. Dünyada var olan uluslararası sistem gereği ve ABD’nin sisteme hâkim olma çabaları nedeni ile genelde Ortadoğu özelde de Irak’ta çatışma ve kargaşanın uzun bir müddet daha dinmeyeceği gözükmektedi

9 Ocak 2018 Salı

KENDİ ÖLÜMÜNÜ BİLE BİLEN KAHİNDEN KORKUNÇ 3. DÜNYA SAVAŞI KEHANETİ!

Kendi Ölümünü Bile Bilen Kahinden Korkunç 3. Dünya Savaşı..

KENDİ ÖLÜMÜNÜ BİLE BİLEN KAHİNDEN KORKUNÇ 3. DÜNYA SAVAŞI KEHANETİ!

Sıradan bir maden arayıcısı, 3. Dünya Savaşı'nın çıkacağını söylese ve gelecekle ilgili kehanetlerde bulunsa ne kadar inanırdınız? Kehanetlere inanın veya inanmayın Alois Irlmaier'ın gelecekle ilgili söyledikleri, siyasi durum ve dünyanın belli bölgelerindeki dini çatışmalar göz önüne alındığında, çok rahatsız edici geliyor. İlginç ve merak uyandıran Irlmaier'ın kısa hikâyesine bir göz atalım...
1894 yılında Almanya'da doğan Irlmaier (ölümü 1959) profesyonel bir sondaj kuyu kazıcısıydı ve çubuk ile maden arayıcısı olarak çalışıyordu. Aynı zamanda gelecekten haber veren biri olan Irlmaier'in, 2. Dünya savaşı boyunca bombalanacak bölgeleri ve birkaç kayıp kişiyi bulma konusunda oldukça isabetli kehanetleri vardı.
Bu sıra dışı yeteneği onun çok ün kazanmasını sağladı ve daha sonra da, bu ünü sayesinde, çeşitli suçların soruşturulmasına yardım etti. Ancak bu ün başına iş açmakta gecikmedi. Sadece şöhreti nedeniyle olmasa da, Irlmaier birkaç düşman da edindi ve daha sonra da şarlatan ve büyücü olarak suçlandı.
Şunu da ekliyor: "3. dünya savaşı kesinlikle gelecek ama yılını öngöremiyorum. Milyonlarca insan tarafından da gözlemlenecek, gökyüzündeki işaretler öncesinde olacak. Savaş, hasat zamanından hemen önce, yağmurlu bir gecede başlayacak."
Son sözleri ise 'Gördüğüm şeyleri yaşamak zorunda kalmayacağım için, gidebileceğime (öleceğime) seviniyorum.' oldu.
3. dünya savaşı ile ilgili kehanetine gelince, savaşın Orta Doğu'da başlayacağını söylüyordu: 'Her şey barışı çağırıyor. Şalom (Shalom – İbranice barış ve esenlik demek)! Sonra her şey ortaya çıkar ve açık olur; Orta Doğu'da aniden yeni bir savaş alevlenir, büyük deniz güçleri Akdeniz'de düşmanlarla karşı karşıya kalır! Durum oldukça gergindir! Fakat asıl kıvılcım Balkanlar'da ateşlenir.
Büyük bir şeyin düştüğünü görüyorum. Hemen yanında kanlı bir hançer duruyor. Sonrasında da darbe etkisi çok açık olacaktır. İki kişi hiyerarşik sıralamada üçüncü sırada olan birini öldürecek. Bu iki kişi başkalarından para aldılar o yetkiliyi öldürmeleri için. Katillerden birisi ufak-tefek siyahi bir adam ve diğeri ise biraz daha uzun ve açık renkli saçı olan birisi! Bence bu olay Balkanlar'da gerçekleşecek fakat bunu tam olarak söyleyemiyorum. Bu olayın intikamı hemen gelecek bu uçsuz-bucaksız su üzerinden…'
Irlmaier'ın 3. dünya savaşı ile ilgili ürpertici kehaneti dünyamızın nasıl sonlanacağı konusunda bir hatırlatma gibi.
Ancak sarı ejder (Çin veya kimyasal silah olabileceği ön görülüyor) Alaska ve Kanada'yı aynı günlerde işgal edecek. Gelişleri çok da uzak değil. Ve sonra sarı toz yağmuru yağacak. Altın şehir yok edildiğinde bu olay başlayacak. Amerika Birleşik Devletleri'nin “Büyük Şehri” (Başkent olabilir) roketlerle yok edilecek ve Batı Bölgeleri Asyalılar tarafından işgal edilecekler. Fakat bu işgalciler geri püskürtülecekler.”
Irlmaier, gelecekle ilgili bilgileri bazen bir film izliyormuşçasına sinema ekranında beliren rakamlar, şifreler ya da tamamlanmamış veriler şeklinde görüyordu. Kendisinin 1959 Temmuz'undaki ölümünü de tahmin etmişti.
Bu olaylar onun büyücülük ve sahtekârlık nedeniyle mahkemeye verilmesi ve davanın düşmesinden sonra değişmeye başladı. Irlmaier, bu davada kendisinin bir sahtekâr ve şarlatan olmadığını kanıtladı. Mahkemede hâkimin karısının o gün ne giydiği ve ne yaptığını söylemişti ve hâkimin karısını hiç görmemesine rağmen, tamamen doğru bilgileri vermesi hâkimi ikna etti ve dava düşerek Irlmaier, serbest bırakıldı.

26 Eylül 2018 Çarşamba

Başkan Erdoğan, BM Genel Kurulu'nda, ABD ve BM'ye Sert Mesajlar Verdi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Başkan Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler 73. Genel Kurulu'nda konuştu. Erdoğan, BM'nin yapısını eleştirerek başladığı konuşmasında FETÖ üzerinden ABD'ye de sert mesajlar verdi.


ABD'nin New York kentinde yapılan Birleşmiş Milletler 73. Genel Kurulu'nda Başkan Recep Tayyip Erdoğan bir konuşma yaptı. Erdoğan'ın, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndaki konuşmasında, Birleşmiş Milletler ve ABD'ye verdiği sert mesajlar dikkat çekti.

Erdoğan'ın konuşmasından satırbaşları:


"BM ZAMAN İÇİNDE İNSANLIĞIN BEKLENTİLERİNİ KARŞILAMAKTAN UZAKLAŞMIŞTIR"


Bu yılki Genel Kurulumuzun tüm dünya halkları için hayırlı olmasını diliyorum. Bu toplantıyı 1. Dünya Savaşı'nın bitmesinin 100. yılında gerçekleştiriyoruz. 

BM, 73 yılda hiç de küçümsenemeyecek çalışmalar yürütmüştür. Ancak BM'nin zaman içinde insanlığın beklentilerini karşılamaktan uzaklaştırmıştı.


"BİZ MAZLUM FİLİSTİNLİLERİN YANINDA DURMAYA DEVAM EDECEĞİZ"


Geçmişte Ruanda'da, Somali'de hala Filistin'de yapılan katliamlar BMGK izlerken gerçekleştirmiştir. Tüm dünya arkasını dönse bile Türkiye olarak biz mazlum Filistinlilerin yanında durmaya devam edeceğiz. 

Böyle önemli bir yapının adı sürekli başarısızlıklarla anılan bir kurum haline gelmesine bizim gönlümüz rıza göstermiyor. Bu nedenle BM'nin yapısında kapsamlı bir reforma gidilmesi gerektiğini söylüyoruz. 

Dünya 5'ten büyüktür diyoruz. Dünya 2. Dünya Savaşı sonrasındaki gibi değil. Ne için 194 ülkenin tamamı daimi üye olma konumuna gelmesin. Sadece 5 üye ve diğerleri geçici ve onların da orada hiçbir inisiyatifi yok.


"DÜNYANIN KURTULUŞUNU SAĞLAYACAK OLAN ADALETTİR"


Dünyanın geleceği için çok önemli olarak gördüğüm bu kurumun güvenlik ve sosyal eşitlik alanlarında etkinliği artmalıdır. Türkiye olarak, BM vasıtasıyla yapılabilecek çok önemli işler olduğunu görüyoruz. 

Dünyanın kurtuluşunu ve mutluluğunu sağlayacak olan adalettir. Bugün dünyamızın siyasi, sosyal ve ekonomik istikrarsızlıkların pençesinde olmasının nedeni adaletsizliktir.


"ZALİM ÜZERİNE DÜŞEN GÖREVLERİ YERİNE GETİRMEYEN KİŞİDİR"


Bugün dünyanın en zengin 62 kişisinin mal varlığı, toplam nüfusun yarısına denk ise burada bir sorun var demektir. 

Dünyada 821 milyon insan her gece aç bir şekilde uykuya dalarken, 621 milyon kişiye obezlik teşhisi konuyorsa burada bir sorun var demektir. 68 milyon kişi yerlerinden ediliyorsa burada bir sorun var demektir. Hz. Mevlana adaleti bir şeyi yerli yerine koymak olarak tanımlıyor. 

Gelin bu dünyada her şeyi yerli yerine koymak için BM'yi adaletin sözcüsü haline getirelim. Gelin gelecek nesillere umut aşılayacak bir küresel yönetim şekli kuralım. Yine Hz. Mevlana'ya göre, zalim üzerine düşen görevleri yerine getirmeyen kişidir.


"TÜRKİYE'YE DAHA ETKİN VE DAHA ESNEK YARDIM BEKLİYORUZ"


Değerli delegeler, hala uyguladığı küresel insani diplomasiyle adil bir dünya için elinden geleni gösteriyor. 4 milyon mülteciyi misafir ediyoruz. Sadece Suriyeli sığınmacılar için harcadığımız tutar 32 milyar doları bulmuştur. 

Ayrıca Suriye'de kontrol altına aldığımız bölgelerde her türlü insani yardımı yapıyoruz. Vatandaşlarımıza verdiğimiz ilaçlar dahil, tüm sağlık hizmetlerinden sığınmacılar faydalanabiliyor. 

Buna karşılık dışarıdan aldığımız destek, uluslararası kuruluşlardan 600 milyon dolar, AB'den ise 1.7 milyar euro düzeyindedir. AB'nin 3+3 milyar euro destek vaadi yeteri kadar etkin şekilde kullanılmamaktadır. Halbuki biz sığınmacılara verdiğimiz desteği her gün devam ediyoruz. 

Dünyanın mülteci akınına uğramamasını sağlayan Türkiye'ye daha etkin ve daha esnek yardım bekliyoruz. Bugün itibariyle Türkiye, toplam kalkınma yardımlarında 6. sırada, insani yardımlarda ilk sırada bulunmaktadır.


"SURİYE'DEKİ GELİŞMELER KARŞISINDA AKTİF TUTUM İÇERİSİNDEYİZ"


Değerli delegeler, dünyamızın barışçıl, eşitlikçi toplumlar için sorumluluğa daha fazla ihtiyacı var. Halen dönem başkanlığını yürüttüğümüz İİT bünyesinde çok ciddi adımlar attık. Açlıkla boğuşan Somali için kalkınma programı uyguluyoruz. 

Körfez krizinin çözümü için samimi çaba sarf ettik. Irak'ta tüm tarafları teşvik ediyoruz. Irkçılık, yabancı düşmanlığı, İslam karşıtlığı gibi konularda gayret gösteriyoruz. Suriye'deki gelişmeler karşısında da aktif tutum içerisindeyiz. Gerek Cenevre ve Astana süreçlerine verdiğimiz destekle, gerekse sahadaki varlığımızla Suriye'de huzur oluşturmaya çalışıyoruz.


"HEDEFİMİZ SURİYE TOPRAKLARININ TAMAMINI TERÖRİSTLERDEN TEMİZLEMEKTİR"


Son olarak Rusya ile birlikte imzaladığımız, Soçi mutabakatıyla rejimin İdlib'e yönelik kanlı saldırılarının önüne geçtik. Daha önce yaşanan katliamların İdlib'de yaşanmasını engelleyerek Suriye'de siyasi çözüm yolunu açık tuttuk. 

Hedefimiz Suriye topraklarının tamamını teröristlerden temizlemektir. Terör örgütlerine karşı ilkeli bir yaklaşım geliştirilmesini istiyoruz. Terör örgütlerini silahlarla donatanlar, gelecekte bunun acısını mutlaka çekeceklerdir.

Gelin Suriye, Irak, Yemen, Afganistan, Ukrayna, Libya gibi fiili, Balkanlar, Kafkasya, Doğu Akdeniz gibi potansiyel sorun alanları için daha samimi çabalar ortaya koymalıyız. 

Terör örgütlerinin hepsi tüm güçlerini silahlı yöntemlerden almıyor. Ülkemizi 15 Temmuz gecesi darbe gecesi vatandaşlarımızı öldüren FETÖ böyle bir örgüttür. Peki bunun başı nerdedir? Bunun başı Amerika'dan dünyanın 160 ülkesine terör ihraç etmektedir.

11 Kasım 2018 Pazar

Nükleer savaş, nükleer silahlar ve INF anlaşması

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD aslında başlangıçta INF Anlaşması’yla Rusya’nın füzelerinin üretilmesini önlemeyi amaçlıyordu. Dolayısıyla bu anlaşma, o zamanlar böylesine bir tehdit haline gelen Çin’i kapsamıyordu.

Yazılı kısmı 5200 seneyi geçen insanlık tarihinde savaşsız geçen süre yaklaşık 200 senedir. Bu da şu demek: Tarih, aslında çoğunlukla savaşların tarihidir. Nitekim gerek dünyada, gerek Türkiye’de tarihte ve tarih derslerinde sosyal konulardan daha çok savaşların anlatıldığı iddia edilir. Bu fikir doğru kabul edilirse ortaya çıkması gereken durum şu: Müfredatlar, savaşın ne olup olmadığını Dünya’da da Türkiye’de de bütün bireylere öğretmektedir. Peki gerçek öyle mi? Gerçekten de biz savaşları ne kadar idrak edebiliyoruz? Savaşların başlangıcı olan siyaset ve sürdürücüsü olan orduların ve donanmaların (Bundan sonra makalenin geri kalanında “ordu” ve “donanma” kavramlarının toplamı için “Silahlı Kuvvetler” kavramı kullanılacaktır) en vurucu gücünü tam olarak anlayabilmiş miyiz? Silahlı kuvvetler, sadece savaşmak için mi vardır? Yoksa aslında savaşmadığımız zamanları da mı “silahlı kuvvetler” bize temin ediyor? Yani “barış” şartları altında oturmamız, bize barışın mı, yoksa savaşın sonucundaki bir anlaşmanın getirmiş olduğu bir lütuf mu?




Harita: Dünyada ordular tarafından tesis edilmeyen “barış bölgeleri” kırmızı çerçeve içinde (Harita, http://cografyaharita.com adresinden temin edilerek düzenlenmiştir).
Dünyada kutup bölgeleri hariç hemen hemen her yer, orduların koruduğu güvenlikli bölgelerdir. Yani bu aslında şu anlama geliyor. Barış için silahlı güçlerin varlığını istemeyen ve ortadan kalkması gerektiğini savunan herhangi bir kimse, güvenliğini orduların sağladığı bir alandan bu ifadesini sarf etmiş oluyor. Diyelim ki bir kimse, silahlı güçlere karşı olarak bu ifadesini “asker karşıtı biri olarak silahlı güçlerin korumadığı bir bölge”de yapmak istiyor. Bu durumda bu kişinin isteğini gerçekleştirmesi için ya kuzey kutup bölgesine, yahut güney kutup bölgesine gitmesi gerekiyor. Fakat çok yakın bir gelecekte de buzulların erimesiyle buralar da tamamen askerî bölgeler haline gelecek. Buraların “donanma yürüyecek” hale gelmesi ve bunun için de “buz kırma gemileri” ile mücehhez deniz güçlerinin buralarda “cirit atması” yakın gelecekte muhakkak, ki buna Rusya başladı bile. Buradan şu sonuç çıkıyor: Her türlü silahlı gücün ortadan kalkmasını isteyen herhangi bir fikir sahibi, bu ifadelerini silahlı güçlerin muhafazasını sağlamadığı bir alandan yapmak gibi bir ideale sahipse, bunu dünyanın dışından yapması gerekecek. Bu da şu anda mümkün değil, çünkü SLV adını verdiğimiz teknoloji, tamamen askerî teknolojinin üzerine inşa edilmiş vaziyettedir.
Buradan çıkan bir diğer sonuç şudur: Savaşların olmaması veya silahlı güçlerin yok olmasını istemek, hastalıklara karşı bir tepki olarak hastaneleri kapatmaya benzer. Sorun ortadan kalkmayacağı gibi, sorunlara karşı tek çözüm yönteminden de feragat edilerek tamamen savunmasız kalınmış olur. Yeryüzündeki bütün konforun (ve tabi bütün üzücü durumların) yaşandığı yerler, aslında güvenliğini bir silahlı gücün sağladığı ve bir savaşın sonunda yapılan anlaşma ile savaşın üzerine inşa edilmiş barış alanlarıdır. Örneğin şu anda üzerinde bulunduğumuz ülkemiz, İstiklal Harbi’nin tesis ettiği bir barışı yaşamaktadır. Fransa II. Dünya Savaşı’nın tesis ettiği bir barışın üzerinde oturmaktadır vs.
Buradan “Dolayısıyla silahlı kuvvetler her zaman var olmalı ve savaşmalıdır” sonucu çıkmaz. Ama “Savaş için de, barış imzalayabilen taraf olmak için de, imzalanan bu barışı korumak için de silahlı kuvvetlere ihtiyaç vardır” sonucu rahatlıkla çıkabilir. İdeal olan savaş değil, mecburî bir durum olan savaşın ardından, ortaya kalıcı ve insanlığın yararına bir barış koyabilmektir. Sanırım okullarımızda öğretilmeyen, ama öğretilmesi gereken en temel tarih bilgisi bu olmalı. Şimdi makalemizin asıl konusuna girelim. Bu savaşlar için en belirleyici sonuca sahip olan silah nedir?

Dünyanın en caydırıcı silahı olarak “Nükleer silah”ın tanımı

Dünyada orduların ve donanmaların etkisini anladığımıza göre artık bu silahlı kuvvetlerin “en vurucu” ve “en kritik” silahlarına geçebiliriz.
Silahlar, kullanım amaçlarına göre teknik silahlar, taktik silahlar ve stratejik silahlar şeklinde tasnif edilebilir. Kesin olarak ifade edilemese de teknik bazlı silahlar daha çok basit ve “1 personeli devre dışı bırakan” silahlar iken, taktik silahlar bir kerede “1’den fazla personeli devre dışı bırakan” bir konsepte sahiptir. Stratejik silahlar ise bütün bir silahlı kuvvetleri, hatta bütün bir ulusu savaş esnasında “devre dışı bırakabilen” özelliğe sahiptir. Daha iyi anlaşılması için bunlara örnek verelim: Teknik silahlar, beylik tabancası, makineli tabanca vs.; taktik silahlar ANKA “Taktik” İHA, T-129 ATAK Taarruz-“Taktik” Keşif Helikopteri vs. gibi silahlardır. Stratejik silahlar ise bir savaşı sonlandırabilecek kadar büyük bir etkiye sahip olan silahlardır. Örneğin B-52 “Stratejik” Uzun Menzilli Ağır Bombardıman Uçağı veya nükleer başlık taşıyan “Kıtalararası Balistik Füze (ICBM-Inter-Continental Ballistic Missille)”.
Bu tasniften de anlaşılacağı üzere “savaş bitirici” özelliği ile “nükleer başlık taşıyan kıtalararası balistik füzeler “stratejik&rdqurdquo; silah konumundadır. Şimdi kısaca bu “dehşet verici” silahın kısa mazisine bakalım. Bunun için de önce bu silahın temel fırlatma prensibi olan “balistik füze” konseptine göz atalım. Dünyadaki ilk “balistik füze”, II. Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından geliştirilmiştir. Almanlar konvansiyonel harp başlığını taşıması için önce araziye paralel seyreden “seyir füzesi” olan Vergeltunswaffe-1 (İntikam-Silahı-1)’i icad etmişler, ardından yerden dik bir açıyla gökyüzüne doğru fırlayan ve yay şeklinde parabolik bir rota takip eden yeryüzündeki belirli bir hedefe inerek parabolik bir rota takip eden Vergeltunswaffe-2 (İntikam-Silahı-2)’yi geliştirmişlerdir. Bu silah, tarihteki “ilk balistik füze” olup, günümüzde dünyanın en tehlikeli silahı olan “nükleer silah”ların başlıca taşıyıcısı durumundadır. Almanlar bu silahla İngiltere, Fransa ve Belçika üzerinde “geniş kitlelerde dehşet uyandıracak” bir etki yapmıştır. Fakat “balistik füze”nin icad edilmesi ve daha sonraki yıllarda nükleer başlığın bu silahın üstüne oturması, II. Dünya Savaşı sonuna yetişememiştir. Savaş sonunda Almanların bu silahlarını, projelerini ve mühendislerini iki ülke ele geçirmiştir: ABD ve Rusya. Dolayısıyla bugün bu iki ülkenin en büyük iki nükleer güç fırlatan füze teknolojisine sahip olması, bir tesadüfün sonucu değildir. Nitekim ABD, o sırada balistik füze teknolojisine sahip olmadığı için geliştirmiş olduğu nükleer silahları, yani o dönemki “atom bombaları”nı Japonya’nın iki şehri olan Hiroşima ve Nagazaki’ye uçaklar vasıtasıyla atabilmiştir. Dolayısıyla ilk kullanımı itibariyle uçaklar aracılığıyla hedefe bırakılan nükleer silahlar, bu özelliğini hala korumaktadır. Fakat artık temel angajman yöntemi, nükleer başlıkların hiçbir personel zayiatına sebep olmayacak şekilde balistik füzeler ile fırlatılması olmuştur. Fakat ilk ve son defa kullanıldığı 1945 yılından günümüze değişen tek şey fırlatılma mekanizmaları değil, aynı zamanda nükleer başlığın niteliği de olmuştur. 1945’te kullanılan nükleer silahlar birer “atom bombası” iken; günümüzde kullanılan nükleer silahlar “termonükleer başlık/hidrojen bombası” olmuştur. Atom bombasından termonükleer bombaya geçiş ile nükleer silahlar etkisini yaklaşık 20 kat daha arttırmıştır.
Bu hususu kapatmadan şunu da belirtmek gerekir ki günümüzde nükleer silahlar iki farklı şekilde görülmektedir. Biri uçaklardan atılabilen ve “bomba” özellikli silahlar, ikincisi ise bir balistik füze tarafından “harp başlığı” şeklinde hedefe fırlatılan silahlar. Biz bu makalede “nükleer silah” tanımı içinde daha çok bu ikinci versiyonu irdeliyoruz.

Dünyada nükleer silah (nükleer harp başlığı) sahibi güçler

Bir diğer önemli soruya geçelim. Dünyada bu zor ve uzun süreçleri aşmış ve nükleer silah sahibi olmuş kaç devlet vardır? Herhangi bir diplomatik masaya diğerlerinden “daha ağır” bir şekilde oturacak olan bu 9 devlet şunlardır:
  1. ABD
  2. Rusya
  3. İngiltere
  4. Fransa
  5. Çin
  6. İsrail
  7. Kuzey Kore
  8. Hindistan
  9. Pakistan
Burada bir not düşelim. Pakistan, diğerlerine göre bu güce daha kolay sahip olmuştur. Pakistan’ın Rusya ve Hindistan, biraz da Çin blokunun arasında “ezilmesini” siyasî menfaatlerine aykırı olarak gören ve bu menfaatleri doğrultusunda bölgede bu güçlere karşı Pakistan’ı destekleyen ABD, bir “oldu bittiye getirerek” Pakistan’ın nükleer silah sahibi olmasını sağlamıştır.

Nükleer angajman konsepti ve savunma

Nükleer silahlar, üç farklı platformla kullanılabilir:
  1. Uçak
  2. Balistik Füze
  3. Seyir Füzesi
Bunlardan ilki olan uçak ile bir nükleer silahı hedefe göndermenin ilk örneği 1945’te, Japonya’da görülmüştür. Bu konsept hala geçerli olup, tesiri diğerlerine göre daha az olan B-61 türevleri gibi savaş uçaklarından atılabilmeye devam etmektedir. Fakat bu silahlar artık günümüzde atom bombası değil, termonükleer silahlardır.
Nükleer silahların fırlatılmalarını sağlayan bir diğer platform, balistik füzelerdir. Bir haznenin içerisinde yanan yakıtın oluşturduğu itki gücü sayesinde havalanarak kimi zaman atmosfer içinde, kimi zaman ise atmosfer dışında parabolik bir ivme takip ederek uçuşunu yay çizer gibi tamamlayan bir roketin başına yerleştirilen nükleer harp başlığından müteşekkildir.
Nükleer savaşın gelecekteki en problemli çözüm gerektiren meselelerinden biri de, bir nükleer harp başlığının takıldığı seyir füzeleridir. Seyir füzeleri, balistik füzelerden farklı olarak uzaya doğru çıkmadan, yeryüzüne karşı alçak bir irtifa kazandıktan sonra yer küreye paralel bir şekilde seyreder. Bu özelliği ile gökyüzüne doğru yükselen balistik füzelerden farklı olarak radarlara karşı engebeli arazinin perdelemesinden istifade eder.



google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html