BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Somali sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Somali sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

7 Ağustos 2018 Salı

TSK'nın eğittiği Somalili astsubaylar mezun oldu

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Somali'deki Türk Görev Kuvveti Komutanlığı'ndan ilk astsubaylar İzmir Marşı, Mehter Marşı ve Kur'an tilavetleriyle mezun oldu.


Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurt dışındaki en büyük askeri eğitim merkezi Somali Türk Görev Kuvveti Komutanlığı'ndaki (STGK) eğitimlerini başarıyla tamamlayan 47 astsubay mezun oldu.
Başkent Mogadişu'daki STGK'de düzenlenen mezuniyet töreninde 37'si kara, 5'i deniz, 5'i de hava kuvvetlerinden 47 astsubay diplomalarını aldı.
Törende STGK Komutanı Kurmay Albay Mehmet Yasin Kalın'ın yanı sıra, Türkiye'den Genelkurmay İstihbarat Başkanı ve Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral İrfan Özsert, Türkiye'nin Mogadişu Büyükelçisi Olgan Bekar, Somali'den Parlamento Başkanı Muhammed Mursel Şeyh, Savunma Bakanı Hasan Ali Muhammed ve Somali Genelkurmay Başkanı Abdulveli Cami Gurd hazır bulundu.

TÜRKİYE, SOMALİ ORDUSUNUN EĞİTİMİ İÇİN ÇABALIYOR 

Törende konuşma yapan Kurmay Albay Kalın, Somali'deki Türk Görev Kuvveti'nin Somali ordusunu güçlendirmek amacıyla eğitim ve mezunlar vermek üzere çalışmalarına devam ettiğini söyledi.
Mezun astsubayların bir yıldır aldıkları eğitimi tamamladıklarını belirten Kalın, Somali bayrağı altında halklarının onuru ve ülkelerini savunmada görevlerini yerine getireceklerini vurguladı.
Tümgeneral Özsert, Türkiye'nin 30 yıl boyunca çeşitli krizlerden büyük sıkıntılar çeken Somali ordusunun eğitimi için çaba gösteren ülkelerin başında geldiğine dikkati çekti.

TÜRKİYE'NİN DESTEĞİNDEN MEMNUNLAR

Somali'deki Türk Görev Kuvveti'nin ülkedeki tüm askeri kurumlarda sistemin ve gücünün artırılmasını hedeflediğini belirten Özsert, bunun Türkiye ve Somali arasındaki ilişkilerin gücünü yansıttığını dile getirdi.
Öte yandan törende konuşma yapan Somali Savunma Bakanı Muhammed, Türkiye'nin ülkesinin ordusuna verdiği destekten duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

"TÜRK ASKERİ SAYESİNDE DAHA TERÖRİSTLERLE GÜÇLÜ MÜCADELE EDECEĞİZ"

Somali Parlamento Başkanı Şeyh ise birçok alanda Somali'nin yanında olan Türkiye'ye teşekkür etti.
Şeyh, "Türk askeri sayesinde silahlı kuvvetlerimiz teröristlerle daha sert ve güçlü bir şekilde mücadele edecektir." dedi.
Törende mezun astsubaylar ve piyade birlikleri askeri geçit yaptı. Mezuniyet töreninde ayrıca dönem birincilerine ödüller verildi.
Somali Türk Görev Kuvveti Komutanlığı, Eylül 2017'de dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar tarafından açılmıştı.

10 Mart 2019 Pazar

Dünya Gündemi Haber - Analiz

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


                                           

İstifa restinde ilk raund Zarif'in


Dini lider Hamaney’in de istifa kararına olumsuz bakması sonucu yaşanan geri dönüş, Dışişleri Bakanı Zarif’i, adeta “seçilmiş” bakandan “atanmış” bakan statüsüne yükseltti.

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, Şubat ayının sonlarına doğru görevinden istifa ettiğini açıkladı. Üstelik bu kararını, ülkede kullanımı yasak olan Instagram’daki hesabından duyurdu. İstifa haberinden iki gün sonra Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Zarif’in istifasını kabul etmedi ve Zarif, ülkeye gelen Ermenistan heyetini karşılamak suretiyle görevine devam etti. İranlı bakan daha önce de istifa etmiş ancak Ruhani tarafından vazgeçirilmişti. Ancak bu seferki istifa açıklaması, zamanlaması ve içeriği bakımından diğerlerinden çok daha fazla anlam ve önem arz ediyor.


İran'ın Kafkaslarda nüfuz arayışı

İran, Kafkas ülkeleri üzerindeki etkisini artırmak, bölgedeki güç dengesini kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarını maksimize edecek şekilde yeniden dizayn etmek için bölgede daimi ve yakın ilişkiler kurma mücadelesini diri tutmakta.

“Halkımız çok iyi biliyor ki, İran’ın kuzey bölgeleri ve Kafkaslar 205 yıl önce sadakatsiz Kaçar Hanedanı döneminde İran’dan koparıldı. Hatta 47 yıl önce, İslam Devrimi gerçekleşmeden yedi yıl evvel, Pehlevi rejimi döneminde coğrafya kitaplarında İran’ın 14. vilayeti olarak nitelendirilen önemli bir güney parçamız (Bahreyn) bizden koparıldı...” Bu sözler, 11 Şubat’ta İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani tarafından İran İslam Devrimi’nin 40. yıldönümü kutlamaları kapsamında toplanan kalabalığa seslenirken kullanıldı. Kullanılan ifadeler coşku verici bulunabilir ancak İran’ın günümüzde Kafkas devletlerine yönelik izlediği dış politika ve hak iddialarına ilişkin önemli mesajlar vermektedir.


Orta Asya: Avrasya'daki fay hatlarının birleştiği nokta

ABD'nin askeri, ekonomik ve siyasal anlamda en az görünür olduğu bölge olarak ön plana çıkan Orta Asya, aynı zamanda bu ülkenin bölgedeki enerji rezervlerini Batılı müttefiklerine yönlendirmeye yönelik çabalarına da sahne oluyor.

Jeopolitik teorileri içinde en bilinen teori olan “kara hakimiyeti” teorisine göre dünyanın merkezi olarak görülen Avrasya anakarasının en önemli bileşenlerinden biri de Orta Asya’dır. Avrasya’nın dünyanın jeopolitik merkezi olduğuna dair anlayış, Avrasyacılık düşüncesi tarafından da kabul görmektedir. Türkiye’nin de bir parçasını oluşturduğu, güney sınırı Ortadoğu ve Hint alt kıtasında, batı sınırı Doğu Avrupa’da ve doğu sınırı ise Çin’de biten bu alan, dünyanın en büyük coğrafi bileşenlerinden biri olmanın yanı sıra, içerdiği toplumsal, sosyokültürel ve siyasal çeşitlilik açısından da sorunlar ekseninde algılanmaya oldukça açık bir bölgeyi ifade ediyor. Bir dönem büyük bir bölümü SSCB kontrolü altında kalan Avrasya’nın temel bir bileşeni olan ve Türk kökenli halkların yoğunlukla yaşadığı bir bölge olması hasebiyle “Türkistan” olarak da adlandırılan Orta Asya, Hazar denizi kıyılarından Çin’e kadar olan bölgeyi içerir. Hatta Çin’in en batı eyaleti olarak bilinen, bu ülkenin topraklarına en son katılmış toprak parçası olan ve Doğu Türkistan olarak adlandırılan Sincan Uygur Özerk Bölgesi de Türkistan coğrafyasının ve genel itibarıyla Orta Asya’nın önemli bir parçasıdır.

Ortadoğu: Yeni dünya düzeninin adının konulduğu, oyun bozucucoğrafya

Yeni uluslararası sistemin adı, büyük ölçüde Ortadoğu merkezli yaşanan güç mücadelesiyle birlikte şekillenmiş görünüyor. Bu bağlamda ABD’nin tek kutuplu bir dünya inşa edemeyeceği anlaşılmıştır.
Aralık 2018’in son günlerinde Bağdat’ın batısındaki el-Esed hava üssünde görevli Amerikan askerlerine Noel dolayısıyla sürpriz bir ziyaret gerçekleştiren Donald Trump’a uçuşu sorulduğunda, “Endişelerim mi vardı; evet endişelerim vardı” cevabını vermişti. Oysa söz konusu ziyaretin sadece 3,5 saat sürmesi, Bağdat’a gidilmemesi ve Irak başbakanıyla yapacağı görüşmeyi iptal etmesi, endişeden öte bir şeye, korkuya işaret ediyordu. Ortadoğu tüm gerçekliğiyle Trump’a soğuk bir “hoş geldin” demişti.

Somali'de yeni yönetim beklentileri karşılayamadı

Somali Cumhurbaşkanı Farmajo’nun iktidardaki iki yılı hiç de kolay geçmedi. Terör, Farmajo’nun cumhurbaşkanı seçilmesi halinde kısa sürede Eş-Şebab'ı bitireceğini taahhüt etmesine rağmen ülkenin en önemli sorunu olmaya devam ediyor.

Somali Cumhurbaşkanı Muhammed Abdullah Muhammed Farmajo, 8 Şubat 2019 itibarıyla Somali cumhurbaşkanlığı yerleşkesi Villa Somali'deki görev süresinin 2’nci yılını geride bıraktı. Ülkede son dönemde yaşanan gelişmeler dikkate alındığında bu iki yılın hem Somali hem de Farmajo için hiç de kolay geçmediği söylenebilir. Somali’de birlik ve beraberliği sağlama, yoksulluğa çare bulma ve kısa sürede terörü bitirme vaadiyle iktidara gelen ve ABD vatandaşlığı da bulunan Farmajo, dengelerin hızla değiştiği Afrika Boynuzundaki ülkede bu iki yıllık süre zarfında neler yaptı?


Esed'in Tahran ziyareti ne anlama geliyor?

Esed’in Tahran ziyareti ve İran makamlarıyla gerçekleştirdiği görüşmeler, şu aşamada İran’a ait kuvvetlerin Suriye’den çıkma niyetinde olmadığını ve bilakis Esed’in ülkesindeki İran varlığını desteklediğini gösteriyor.
Basına haber verilmeksizin 25 Şubat Pazartesi günü Tahran’ı ziyaret eden Beşşar Esed, İran devrim rehberi ve cumhurbaşkanıyla ayrı ayrı görüşmeler gerçekleştirdi. İran ve müttefiklerinin, Esed’in bu ziyaretini “direniş ekseninin bir zaferi” olarak kutlamalarına rağmen Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in beklenmedik istifası soğuk duş etkisi yaparak söz konusu ziyareti tartışmaya açmış bulunuyor.


2011 yılında Suriye’de protesto ve çatışmaların başlamasından bu yana Esed iki defa Rusya’yı ziyaret etmiş olsa da bu İran’a gerçekleştirdiği ilk ziyaretti. Her ne kadar Tahran’ı çok daha önce ziyaret etmesi ve kendisinden askerî ve iktisadi olarak hiçbir şey esirgemeyen İran makamlarına şükranlarını arz etmesi beklense de Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin daveti üzerine gerçekleştiği söylenen bu ziyaretin birçok hedefi bulunuyor.

Tunus siyasetinde Körfez gölgesi

Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlere hazırlanan Tunus'ta siyaset, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın seçimlere eski rejim ve Nida Tunus lehine müdahale etmeye çalıştığı iddiaları ile daha da karmaşık bir hal alıyor.

Tunus siyasetinde yıl içerisinde gerçekleşmesi beklenen cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler nedeniyle 2019 yılı şimdiden önemli bir dönüm noktası olacağa benziyor. Ülke siyaseti, 2011 sonrası dönemde siyasette kutuplaşmanın en üst seviyelere taşındığı nadir dönemlerden birine tanıklık etmekte. Her ne kadar taraflar henüz devlet başkanı adaylarını resmi olarak açıklamamış olsa da, karşılıklı suçlamaların arttığı Tunus’ta tüm siyasi aktörler seçim hattına girmiş bulunuyor. Ancak seçim yarışı, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’ın seçimlere eski rejim ve Nida Tunus lehine müdahale etmeye çalıştığı iddiaları ile daha da karmaşık bir hal alıyor.


Gündem

Türkiye ve dünya gündemi, lider programları ve uluslararası etkinlikler.


1- TBMM Başkanı Mustafa Şentop, hukukçularla kahvaltılı toplantıda bir araya gelecek, Çorlu Bakkallar Odası'nın onuruna vereceği akşam yemeğine iştirak edecek.

2- Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Çekmeköy’de halkla buluşacak, Eyüp’te Yozgatlılar Konfederasyonu Buluşması'na katılacak.

3- Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Çerkezköy Mimarlar Mühendisler Yapı Denetimler ile kahvaltılı toplantıya katılacak, Roman vatandaşlarla bir araya gelecek, Süleymanpaşa 100. Yıl Mahallesi Seçim Ofisi'nin açılışını gerçekleştirecek, AK Parti Büyükşehir Belediyesi Başkan Adayı Mestan Özcan'ın tanıtım toplantısı ile Çorlu aday tanıtım toplantısına katılacak.

4- İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, şehit aileleri, muhtarlar ve STK temsilcileriyle öğle yemeğinde bir araya gelecek, Kongre Müzesi bahçesinde halka hitap edecek. Kahramankazan Kent Meydanı'nda vatandaşlara seslenecek Soylu, "Ankara'daki Karadenizliler Buluşması"na iştirak edecek.

5- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Bayburt Yazyurdu Köyü Kalkındırma ve Yardımlaşma Derneği ile İstanbul Bilecikliler Yardımlaşma ve Kalkındırma Derneğini ziyaret edecek.

6- MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Söğüt'te Ertuğrul Gazi Türbesi'ni ziyaret edecek, açık hava toplantısında partililere seslenecek, Eskişehir'de Cumhur İttifakı toplantısına katılacak.

7- Suriye iç savaşındaki gelişmeler ile bölgedeki durum izleniyor.

8- Spor Toto Süper Lig'de 25. haftaya Aytemiz Alanyaspor-Büyükşehir Belediye Erzurumspor, Göztepe-Kasımpaşa, Çaykur Rizespor-İstikbal Mobilya Kayserispor, Beşiktaş-Atiker Konyaspor maçlarıyla devam edilecek.





27 Aralık 2017 Çarşamba

Sevakin askeri gemi bakım üssü olacak

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Sudan'da gerçekleştirdiği girişimler ile Türkiye'ye kazandırılan ve stratejik değeri oldukça yüksek olan Sevakin adası, askeri önemli bir rolü üstlenecek.
Türkiye'nin son dönemlerde yaptığı uluslararası atılımlar, askeri olarak elini kuvvetlendirmeye yönelik önemli yatırımlara dönüşüyor. Katar ve Somali'de bulunan askeri üslerin ardından Türkiye'nin askeri üslerine Sevakin'de katılıyor.
Sudan Dışişleri Bakanı İbrahim Ghandour, ülkenin Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalma Sevakin liman kentiyle ilgili açıklama yaparak, Türkiye’nin Kızıldeniz kıyısındaki bu liman kentini yeniden onaracağını, sivil ve askeri gemilerin bakımı için bir rıhtım inşa edeceğini belirtti.

Sevakin askeri gemi bakım üssü olacak

GEMİ BAKIM ÜSSÜ OLACAK

Somali Dışişleri Bakanı İbrahim Ghanhour, Sevakin'in geleceğine ve Türkiye'nin kullanımına ilşikin, İngiliz haber ajansı Reuters'a açıklamalarda bulundu.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Sudan hükümetinin ada hakkında mutabakata vararak 650 milyon dolarlık (2.4 milyar TL) sözleşmelerin imzalandığını açıkladı.
Bakan Ghandour, iki ülke arasında varılan anlaşmanın ‘her türlü askeri işbirliği ile sonuçlanabileceğini’ de sözlerine eklerken, kullanım hakkını Türkiye'nin aldığı adanın askeri gemi bakım rıhtımı olacağını belirtti.
Sevakin askeri gemi bakım üssü olacak

SEVAKİN'İN KONUMU

Sevakin adası yalnızca bir Osmanlı mirası ada olarak görülmüyor. Stratejik açıdan da önemli bir gücü barındırıyor. Osmanlı'nın Hac yolunun en önemli merkezlerinden olan Sevakin'in tam karşı istikametinde İslamiyet'in kutsal şehri Mekke yer alıyor.
Sevakin askeri gemi bakım üssü olacak

YALNIZCA BİR ÜS DEĞİL

Sevakin adasının stratejik konumu yalnızca Mekke'ye komşu olmasıyla sınırlı değil. Bulunduğu bölge açısından Hem Kızıldeniz'e hem de Basra'ya yakında bulunan Türkiye, askeri güç bulundurma halinde Körfez'e de anlık müdahalede bulunabilme imkanı sağlayacak.

Sevakin askeri gemi bakım üssü olacak
Kara komşularının bir kısmı Afrika bir kısmı ise Körfez ülkeleri, ancak onlar içinde en önemli iki ülke Katar ve Somali. Adanın stratejik önemine ilişkin çizilen bir haritada, adanın, bölgede bulunan Katar ve Somali üsleri ile birlikte 1 milyon 689 bin kilometrekarelik alana etki sağladığı, bölgede adeta bir "güç üçgeninin" oluşturulduğu görülüyor. Sevakin ile birlikte Türkiye önemli bir "karakol" elde edilmiş oldu.
Sevakin askeri gemi bakım üssü olacak

TÜRKİYE'NİN ULUSLARARASI GÜCÜ

Türkiye Dış politika ve askeri dış politikada sağlam adımlar atıyor. Son dönemde Orta Doğu ve Afrika'daki Türk üslerinin sayısında önemli ölçüde artış gösteren Türkiye, sayı haricinde nitelik bakımından da bu üsleri kuvvetlendiriyor.
Bilindiği üzere Katar'da TSK üssü, Somali'de Anadolu Kışlası var ve askeri üslerde Türkiye ile devamlı bir mühimmat trafiği gerçekleştiriliyor.

Sevakin askeri gemi bakım üssü olacak

BAE'li Bakan'ın Türkiye korkusu

Türkiye'nin Sudan'dan aldığı Sevakin Adası ile bölgede elde ettiği güç BAE'yi tedirgin etti. BAE Dışişlerinden Sorumlu Bakan Enver Gargaş, Suudi Arabistan ve Mısır'a acil birleşme çağrısı yaptı.
Türkiye'nin son dönemde dış politikada attığı emin adımlar meyvelerini vermeye başladı. Bu doğrultuda Katar ve Somali'de askeri üs sahibi olan Türkiye, bugün itibariyle Sudan'da da Sevakin adasını üs olarak elde eden Türkiye'nin yükselişteki grafiği bazı devletleri rahatsız ediyor.

BAE'Lİ BAKAN TÜRKİYE'DEN RAHATSIZ

BAE Dışişlerinden sorumlu Devlet Bakanı Enver Gargaş, Türkiye'nin bölgedeki hakimiyetine karşı Suudi Arabistan ve Mısır'a birleşme çağrısında bulundu.

BAE'li Bakan'ın Türkiye korkusu

Gargaş, "Arap dünyası bir çıkmaza girdi ve çözüm çevredeki bölgesel hırslar karşısında işbirliğinde. Mezhepsel ve partizan yaklaşımı kabul edilebilir bir alternatif değildir. Arap dünyası Tahran ve Ankara tarafından yönetilmeyecektir." diyerek korkusunun sebebini açıkca beyan etti.

TÜRKİYE TEDİRGİNLİĞİ

Katar, Somali ve Sudan'da üsleri bulunan Türkiye'nin bölgede bir güç üçgeni oluşturduğu bölge ülkelerinin de dikkatinden kaçmazken, BAE'li bakan "acil" koduyla Türkiye'nin bölgede oluşturabileceği tek tip güce karşı durmaları gerektiğini belirtti.
Bakan Gargaş ayrıca, "bölgede yaşanan jeostratejik rekabette Arap dünyasına Suudi Arabistan ve Mısır önderliğinde acilen birleşme" çağrısı yaparak, bölgedeki güç tekelinin Türkiye'ye bırakılmaması için birlik olmaya çağırdı.


BÖLGEDEKİ TEHDİT: TÜRK ÜSLERİ

Türkiye'nin Somali, Katar ve Sevakin hamleleri, Suud-BAE-Bahreyn-Mısır bloğunun tasarladığı Afrika boynuzu-Yemen projesine (Etiyopya- Ogedan petrol sahası üzerinden Afrika boynuzunun birleştirilmesi -Cibuti ve Yemen arası Nur hattı) tehdit olarak görüyorlar.
Bu tehdit bölge planlarını alt üst ederken, Türkiye karşısında birliği sağlayarak etkinliği yıkmaya çalışıyorlar.

24 Aralık 2018 Pazartesi

Ortadoğu’da krizin şifresi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Körfez bölgesi Ortadoğu’nun bir alt bölgesi olarak nitelendirilir. Bu özellik bölge siyasetinin en azından iki temel dinamikle açıklanmasına olmasına yol açmıştır. Bunlardan ilki, küresel aktörlerin devamlı olarak bölgeye yönelen ilgisinin bölge siyasetini etkileme potansiyeline sahip olmasıdır. Bu anlamda Osmanlı, İngiltere ve ABD hegemonyaları, bölge ülkelerinin iç ve dış politikalarında önemli ölçüde etkinlik sağlamıştır. İkinci dinamik ise çok fazla dile getirilmeyen bölge içi güvenlik dönüşümleri ve güç mücadeleleridir. Bu anlamda bölge ülkeleri arasında yaşanan rekabetler, bölge siyasetini önemli ölçüde etkilemiştir. Rekabetin yanı sıra ittifaklar ve işbirlikleri de bölge siyasetinin şekillenmesinde rol oynamaktadır. Bu noktada özelde Körfez ve genelde Ortadoğu siyasetinin, veliahtlar üzerinden yapılan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan ittifakından etkilendiği söylenebilir.
Fakat bu ittifakta Abu Dabi veliaht prensi Muhammed bin Zayid’in (MbZ) “üst” (superior), Suudi Arabistan I. Veliahtı Muhammed bin Selman’ın (MbS) “ast” (subordinate) olduğu bir hiyerarşik ilişki söz konusu. Öyle ki 2017’de MbS’nin iç siyasette ve ekonomide güç konsolidasyonunu sağlama amacıyla başlattığı, “yolsuzlukla mücadele” adı altında siyasi muhalif ve gazetecilerin tutuklanması operasyonları da MbZ’nin telkinleriyle yapılmıştı. Bu durum, MbS’nin akıl hocasının MbZ olduğunu gösteriyor. Peki MbZ kim?

Asker siyasetçi MbZ

Muhammed bin Zayid, bugün BAE denilince akla gelen ilk isim. El-Ayn (göz) şehrinde doğan MbZ, kariyerine küçük yaşlarda askeri eğitimlerle başladı. İngiltere’deki Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi’nden 1979 yılında mezun oldu. Ülkeye döndüğünde, Emirlikleri oluşturan 7 eyaletten birisi olan Şarika’daki eğitim kursuna katıldı ve daha sonra ilk görevini helikopter filosunda komutan olarak icra etmeye başladı. Daha sonra 1986’da hava kuvvetleri komutanı, 1992’de ise genelkurmay başkan yardımcısı oldu. BAE Hava kuvvetleri pilotluğu, BAE’nin elit güvenlik gücü olan Amiri Birliği’nde memurluk gibi birçok askeri görev alan MbZ, siyasete Emirliklerin kurucusu ve babası Şeyh Zayid’in 2004’te vefat etmesiyle girdi. Üvey kardeşi ve BAE Emiri olan Şeyh Halife’nin sağlık sorunlarından faydalanarak ülke içinde gittikçe güçlenen MbZ, bugün Abu Dabi’nin Veliaht prensi olmasına rağmen, ülkenin de facto kralı olarak anılıyor. MbZ’nin de facto lider olarak Abu Dabi merkezinden BAE siyasetine yön vermesini, bölge siyasetine yön veren liderlerle kurduğu yakın temaslar sağlıyor. Bu yakın temasların bir göstergesi olarak, Abu Dabi Louvre Müzesi’nin açılışına birçok yabancı devlet adamı katılmıştı. Uzman Alexandre Kazerouni’ye göre söz konusu müzenin açılışın, Beni Fatıma kabilesinin lideri olan MbZ’nin aile içindeki hükümdarlığını ve ülke içindeki askeri, ekonomik, istihbari ve dış politik otoritesini ispatlama açısından sembolik bir önemi var.

ABD’nin peşine takılarak gidilen yol

MbZ’nin hiçbir siyasi projesi, ABD’den bağımsız değil. Bu anlamda, Trump dönemi ABD’nin bölge politikasının, İran’ın çevrelenmesi, İsrail’in güvenliğinin artırılması ve Türkiye’nin sınırlandırılması etrafında şekillendiğini ve her üç sütunda da BAE’nin önemli rol oynadığının altı çizilmeli. Üç sütun üzerinden gerçekleşecek gelişmelerin Türkiye’nin bölge politikasını zayıflatacak potansiyele sahip olması Türkiye’yi kaygılandırmıştır. Bu minvalde Türkiye inisiyatifler alarak, Suriye özelinde Rusya ve İran ile masaya oturarak işbirliği yapmaya başlamıştır. Söz konusu “ortaklık” BAE yönetimi tarafından olumsuz karşılanmıştır. Bu anlamda BAE- Türkiye ilişkilerindeki potansiyel gerilimli alanlardan birisi de Türkiye’nin İran politikasıyla yakından alakalıdır. Ankara’nın Tahran’a yönelik ABD yaptırımlarına uymaması ve Suriye’de Rusya paralelinde İran ile belli ölçüde birlikte hareket ediyor olması, BAE’yi ciddi manada rahatsız etmektedir. Bu bağlamda Ankara’nın BAE, İsrail ve Suudi Arabistan’ın “hasım” olarak gördüğü Tahran’a yönelik politikası ikili ilişkileri etkileyecektir.

Üç siyasi prensip

MbZ’nin bölge siyasetinde en az üç ana prensibin varlığından söz etmek mümkün. Her üç prensip de MbS’nin politik hamlelerinin anlaşılması açısından önemli. Bunlardan ilki, kurulan bölgesel ve uluslararası iletişim ağlarının korunması, sağlamlaştırılması ve bölge ülkelerinin mobilize edilerek BAE’nin dahil olduğu siyasi kamplaşmada yer almasının sağlanmasıdır. Bu noktada ABD ve İsrail ile yakın temasları olan MbZ, bölgede agresif politikalar izlemektedir. Söz konusu agresif politikalar birçok ülkede BAE’nin askeri üs edinmesinden rahatlıkla anlaşılabilir. Suudi Arabistan’dan sonra Körfez’in askeri anlamda en büyük ikinci gücü olan BAE, söz konusu askeri üslerle en azından üç politik hedefi gerçekleştirmektedir. Bunlardan ilki, Abu Dabi- BAE ve Körfez’in güvenliğini sağlamlaştırmak, ikincisi, Türkiye başta olmak üzere Ortadoğu’da bölgesel güç mücadelesine girdiği ülkeleri sınırlandırmak ve üçüncüsü de uluslararası ticaret açısından önemli noktalara inşa edilen askeri üslerle, ABD’nin ticaret savaşına girdiği Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol” projesine engel olmaktır. MbS de MbZ’nin peşinden giderek her üç politik hedefe de hizmet etmektedir.
Ayrıca BAE birçok ülkenin iç siyasetine müdahil olma çabası içindedir. Örneğin BAE 9,4 milyon dolar civarında parayı kaçak yollardan Somali’ye sokmaya çalışmıştı. Paraların BAE tarafından eğitilen Somalili askerlerin maaşı olduğu iddia edilse de açıklama pek inandırıcı değildi. Nitekim MbZ’nin Somali’de gerçekleşen birkaç terör saldırısında destekçi olarak ismi geçmiş ve söz konusu durum Somali’nin 2014’te BAE ile imzalanan anlaşmayı iptal etmesine yol açmıştı. MbZ’nin bölge ülkelerinin iç siyasetlerine müdahil olma politikasının bir diğer aracı da Muhammed Dahlan’dır. MbZ Dahlan gibi karanlık yüzleri kullanarak bölgede sayısız suikast ve saldırı gerçekleştirmiştir. Tam da bu noktada, Yemen’deki Islah Parti’sine mensup önemli siyasetçilere yönelik suikastları fonlayan MbZ’nin izinden giden MbS, Suud rejiminin Yemen ve Katar politikalarını eleştiren gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı vahşi şekilde öldürtmüştür. Dolayısıyla MbS, MbZ’nin ekseninde hareket ederek bir cinayetin azmettiricisi olmuştur.

İhvan düşmanlığı

MbZ’nin ikinci siyasi prensibi, bölgesel ölçekte Müslüman Kardeşler düşmanlığıdır. Özellikle Mısır’da Muhammed Mursi ile iktidara gelen İhvan’ın bölgesel mobilizasyon potansiyeli, Abu Dabi gibi monarşileri ciddi anlamda rahatsız etmişti. Bu noktada BAE ve Suudi Arabistan gibi ülkeler 3 Temmuz darbesinin en önemli finansörü olmuşlardı. MbZ’nin İhvan düşmanlığı politikasının bir ayağını da Katar düşmanlığı oluşturmaktadır. İhvan’ın bölgedeki destekçilerinden olan Katar, MbZ’nin bölgenin karanlık yüzlerini kullanmasıyla bir karalanma kampanyasına maruz kalmıştı. 5 Haziran 2017’de başlatılan Katar ambargosu, bu anlamda MbZ’nin agresif politikalarının bir çıktısı olarak görülebilir. Dolayısıyla MbS’nin mimarı olduğu Körfez krizinin, MbZ’nin İhvan düşmanlığı çerçevesinde şekillendiğinin altı çizilmelidir. Nitekim MbS, Katar’a yönelik sert adımlarını MbZ’nin telkinleri doğrultusunda atmıştır. Katar’ın, BAE’den ve Suudi Arabistan’dan bağımsız bir şekilde İran ile yakınlaşması, MbZ’nin yeni bir ittifak zinciri kurmasına neden olmuştur. Bu noktada, İran’a karşı kurulan cephede MbS ve Sisi kolay yönlendirilen iki aktör olarak görüldü. Sisi’nin BAE’yi rahatsız eden bir takım İran yanlısı politikaları olsa da, MbS tam anlamıyla MbZ’nin kontrolünde hareket etti ve halen de ediyor. Türkiye ise İran karşıtı kurulan cephede yer almadı. Söz konusu durum MbZ’yi rahatsız etmişti. Öyle ki Katar’a yöneltilen 13 maddelik talep listesinde, Türkiye’nin askeri üssünün kapatılması, ablukanın kaldırılması için şart olarak koşulmuştu. Söz konusu durum, MbS’nin Türkiye karşıtlığının arkasında da MbZ’nin olduğunu gösteriyor.

Bölgenin sekülerleştirilmesi

MbZ’nin üçüncü siyasi prensibi ise bölgeyi sekülerleştirmek [1] ve bu sekülerleştirme projesine katılmayan İslami akımları ve onları destekleyen ülkeleri karşısına almak. BAE, Arap Baharı'yla aktifliği kurumsallaşan ve mobilize olan İslamcı grupların ve ABD hegemonyasından bağımsız olarak yürütülen siyasal projelerin karşısında durmuştur. Dolayısıyla gerek İslamcı gruplar gerekse ABD’den bağımsız siyasi projeler bağlamında Türkiye, Abu Dabi için bölgede önüne geçilmesi ve sınırlandırılması gereken bir aktör olarak görülmüştür. Bu noktada, son dönemde bir hayli gerilimli olan Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerindeki sorunlar önem arz etmektedir. MbZ’nin ABD hegemonyasından bağımsız siyasal projelerin karşısında durma politikasına paralel olarak Türkiye’yi karşısına alan MbS, Türkiye’yi İran ve Katar ile birlikte “şer ekseninde” görmüştür. Ayrıca Erdoğan’ı karalamak için “hilafeti geri getiriyor” şeklinde iddialarda bulunmuştur.
MbS’nin Türkiye karşıtı bölgesel hamleleri de MbZ’nin üç siyasi prensibine paralel doğrultuda ilerlemiştir. Suriye’de Esed rejimi ile istihbari işbirliğinde bulunan, Şam’a tekrar büyükelçilik açma planları olan ve PKK-PYD’ye sempati duyan BAE’nin peşinden giden Suudi Arabistan birçok üst düzey PKK’lı teröristle görüşmüştür. Türkiye’nin Suriye’de desteklediği gruplar, BAE’nin seküler Ortadoğu vizyonuna uymadıklarından dolayı, BAE ve Suudi Arabistan, ABD’nin İran’ı ve Türkiye’yi sınırlandırmak için en elverişli gördüğü “seküler” PYD’yi desteklemiştir. Bu noktada Enver Gargaş’ın BAE’nin Suriye politikasına dair açıklamaları önem arz etmektedir. Gargaş, BAE’nin Suriye’de Esed ve muhalifler arasında bir yerde durduğunu ve çözümün askeri yollarla değil, siyasi yollarla gerçekleşebileceğini dile getirmiştir.
Bölgenin sekülerleştirilmesi hususunda ABD’ye bağımlı siyasal projeler üreten MbZ, Türkiye’deki iktidarın İhvan ile yakın ilişkiler kurmasından rahatsızlık duymaktaydı. Bu noktada MbZ’nin 15 Temmuz darbe girişiminde ciddi anlamda rol oynadığı iddia edilmekteydi. BAE’nin Washington büyükelçisi Yusuf el-Uteybe’ye ait maillerin basına sızdırılmasıyla, Abu Dabi’nin darbe sürecindeki pozisyonu ortaya çıkmıştı. BAE, 15 Temmuz darbe girişimini destekleyerek, bir süredir bölgedeki politikasından rahatsızlık duyduğu Ankara hükümeti yerine, ABD ve Siyonistlerle yakın işbirliğinde olan FETÖ’yu iktidara getirmeyi hedefledi. Ayrıca BAE güdümünde siyaset izleyen ve veliaht prens MbZ ile yakın ilişkilerini sürdüren Muhammed Dahlan da, girişim öncesi darbecilere maddi destek sağladı ve örgüt lideri Fetullah Gülen ile görüştü. Öte yandan BAE merkezli Skynews gibi haber kanalları, darbenin başarılı olduğuna ve Erdoğan’ın yurtdışına kaçtığına dair asılsız haberler yaptı. BAE hükümetinin darbe girişiminden 16 saat sonra darbeyi kınayıcı açıklamalar yapması da ilişkilerin daha kötü bir hal almasına neden oldu.
Tam da bu noktada, MbS’nin de MbZ’ye paralel politikalar izlediği görülebilir. De facto lider MbS kontrolündeki Suudi Arabistan da 15 Temmuz darbe girişimini 15 saat sonra kınamıştı. Ayrıca Somali, Sudan, Filistin, Libya ve Yemen gibi bölgesel meselelerde Türkiye’den farklı politikalar izleyen Suudi Arabistan’ın dış politikası da MbZ’nin üç siyasi prensibinden etkilenmektedir. MbS, MbZ’yi takip ederek bölge politikasını şekillendirmektedir.
MbZ’nin İngiltere’de askeri okullarda okuyup bölge siyasetini etkileyen şahıslarla yakın ilişkiler kurmasının aksine, MbS Riyad’da Kral Suud Üniversitesi’nde okumuştur. Söz konusu durum, 32 yaşındaki MbS’nin küresel çapta tanınmasının önünde bir engel oluşturmuştur. Tam da bu noktada, MbZ’nin uluslararası bağlantıları yardımıyla tanıtım çalışmaları yaparak Batı’da ve ABD nezdinde imaj tazeleyen MbS, “ılımlı İslam” söylemleriyle de BAE’nin bölgenin sekülerleştirilmesi projesine hizmet etmektedir. Fakat 2 Ekim’de Suudi Arabistan’ın İstanbul konsolosluğunda gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın vahşice öldürülmesi, Batı’ya şirin görünen MbS imajını yerle bir etmiştir. Bu noktada MbZ, Kaşıkçı cinayetinde MbS’yi savunan bir pozisyon almıştır. Dolayısıyla bölgesel ve küresel ölçekte MbS’nin MbZ tarafından kontrol edildiği ve MbZ’ye endeksli bir siyaset izlediği söylenebilir. Kaşıkçı cinayeti sonrası iç siyasette eleştirilen ve ABD tarafında da soru işaretlerine konu olan MbS’nin, elde ettiği gücü kaybetmemesi için MbZ’ye bağımlı politikalara devam etmesi gerekmektedir.


28 Eylül 2017 Perşembe

DÜNYA'DA TERÖRÜN HAMİSİ AMERİKA

SADECE HAKİKAT VE GERÇEKLER
Tamer Ashraf
AMERİKA VE TERÖRİST GURUPLAR
Amerika Birleşik devleti Dünya’nın jandarmalığına soyundunduğundan bu yana Dünya’da terör hiç bitmiyor.
Gelin şimdi bu konuyu biraz açıp analiz edelim;
Dünyanın jandarması ABD
ABD, Kore Savaşı'ndan başlayarak dünyanın 14 ayrı bölgesinde askeri operasyonlar düzenledi.Kore Savaşı'ndan bu yana başlıca Amerikan askeri operasyonları şöyle sıralanıyor:
KORE SAVAŞI: (1950-1953) Savaş, BM himayesinde gibi görünse de ABD'nin idaresindeydi. Amerikalılar, 33 bin kadar kayıp verdi.
SÜVEYŞ KANALI: (1956) Süveyş Kanalı çatışmaları boyunca Amerikan 6. Filosu bölgede bulunan 2 bin 500 Amerikan askerini tahliye etti. Amerikalılar, Fransız-İsrail-İngiliz koalisyonunu kanal bölgesinden çekilmeye zorladı.
LÜBNAN: (15 TEMMUZ 1958) ''Amerikalıların yaşamını korumak ve Lübnan hükümetine yardım etmek'' amacıyla 3 bin 200 Amerikan askeri Lübnan plajlarına çıktı.
KÜBA- DOMUZLAR KÖRFEZİ: (17 NİSAN 1961) Amerikan Merkezi HaberalmaTeşkilatı (CIA) tarafından yönetilen ve Küba'daki Castro rejimini devirmeye hedefleyen Domuzlar Körfezi operasyonu başarısız oldu.
VİETNAM: (1961-1975) ABD tarafından yönetilen ve 550 bin kişinin katıldığı savaş Amerikan ordusunun hezimetiyle sonuçlandı. ABD, 55 binaskerini kaybetti.
DOMİNİK CUMHURİYETİ: (NİSAN-EYLÜL 1965) ''Komünist tehlike'' adına 30 bin donanma askeri ve paraşütçüsü Saint-Dominique'e çıkarma yaptı.
LÜBNAN: (EKİM-ARALIK 1983) 23 Ekim'de 230 askerin hayatını kaybetmesine yol açan Beyrut'taki Amerikan karargahına yönelik saldırının ardından Amerikan ordusu, Lübnan'daki Suriye mevzilerini bombaladı.
GRANADA: (1983) Başbakan'ın, aşırı solculardan oluşan cunta tarafından 25 Ekim'de öldürülmesinin ardından yaklaşık bin 900 asker  Granada'ya çıktı. Müdahale, Batı Karaib Devletleri Örgütü'nün talebi üzerine kararlaştırıldı.
PANAMA: (1989) Panama'daki Amerikalıların hayatını korumak ve ülkenin güçlü ismi Manuel Noriega'yı iktidardan uzaklaştırmak amacıyla20 Aralık'ta başlatılan operasyonda, Amerikan ordusu ülkeyi işgal etti.
KÖRFEZ SAVAŞI: (OCAK-ŞUBAT 1991) "Çöl Fırtınası" operasyonu, 17Ocak'ta Kuveyt'i Irak işgalinden kurtarmak amacıyla BM himayesinde başladı. Operasyona, 500 binden fazla Amerikan askeri katıldı. 28 Şubat'ta Bağdat, BM'nin krizle ilgili bütün kararlarını kabul etti ve birliklerine ateşkes emri verdi. O zamandan beri Amerikan ve İngiliz uçakları Irak'ın askeri, sanayi tesislerini hedef alan sayısız hava vedeniz operasyonu düzenledi.
SOMALİ: (1992-1993) İç savaş ve açlığın hüküm sürdüğü Somali'de, insani yardım örgütlerine destek amacıyla Aralık 1992'de ''Restore Hope'' (Umut Operasyonu) başlatıldı. ABD, Mart 1994'te çekildi. Amerikan kuvvetleri, Şubat 1995'te 8 bin mavi berelinin çekilmesine yardım amacıyla kısa süreliğine başkent Mogadişu'ya yeniden ayak bastı.
HAİTİ: (1994) Amerikan birlikleri, 1991'de devrilen ve sürgüne zorlanan Devlet Başkanı Jean Bertrand Aristide'in iktidara dönüşünü sağlamak için 19 Eylül'de Haiti'ye girdi. Temmuz sonunda BM, ABD komutasında askeri harekata yeşil ıl yakmıştı.
SIRBİSTAN VE KOSOVA: (MART-HAZİRAN 1999) NATO himayesindeki Amerikan birlikleri, Sırp güçleri 20 Haziran'da Kosova'dan çekilene kadar eski Yugoslavya cumhuriyetlerini bombaladı.
AFGANİSTAN: (AĞUSTOS 2001) ''Sonsuz Özgürlük'' harekatı başladı. 7 Ekim'de Amerikan-İngiliz birlikleri, El Kaide terör örgütü kamplarına ve Taliban rejiminin askeri tesislerine yönelik ilk dalga bombardımanı başlattı. Haftalar süren askeri harekat sonunda, Taliban rejimi devrildi. Operasyondan 1 yıldan fazla zaman geçmesine karşın, Afgan topraklarında yaklaşık 10 bin asker bulunuyor.
"Tarihî incelemeler ve mevcut vesikaların tutarlı bir dökümü, ABD'nin gerek güvenlik ve gerekse uluslar arası politikasının esasını, bizim "Beşinci Özgürlük" olarak isimlendireceğimiz özgürlüğün korunmasının ve bu iş için de anavatanda güç esasına dayalı bir düzenin kurulmasının oluşturduğunu göstermektedir. "Beşinci Özgürlük" de nedir diye soracak olursanız... "Beşinci Özgürlük" soyma, sömürme ve hüküm altına alma ve sonuç alabilmek için her türlü güce başvurma özgürlüğüdür."
İşde ABD’nin Özgürlük ve Demokrasi adı altında yaptığı jandarmalık Beşinci özgürlüktür.Girdiği Sözde koruduğu ülkelerde soyma, sömürme ve hüküm altına alma ve sonuç alabilmek için her türlü güce başvurmuştur.Hatta Irak’ta Suriye’de Kendi politika ve çıkarları İçin dev bir Terör örgütü dahi kurmuştur.(DEASH)
Bugün Dünya’da hiçbir terör örgütünün silah fabrikası yoktur.Peki Terör örgütleri bu silahları nereden nasıl temin ediyor.
Başta Amerika olmak üzere gene Amerika’nın kontrolünde ki silah üreten devletlerden temin ediyor.
Yani terörle mücadele eden Amerika gene Terörü desdekleyen ve yaratan Amerika.
Burada Amerika’nın karı nedir;
1:Silah ticareti Milyar dolarlardır.Hem Teröristlere hemde Terörle müdacede eden devletlere Abd silah satmaktadır.
2:Terörün genellikle en çok yaşandığı bölge Ortadoğu Arap ve Müslüman Ülkelerdir,Bunun sebebide Amerika öncelikle Terör yolu ile bu ülkeleri yıpratıp sonra jandarmalık yani demokrasi ve halka özgürlük adı altında müdahale eder işgal etmeden ülke lideri ile anlaşmalar yaparak yer altı ve yer üstü zenginliklerine ortak olur.Amerikan şirketleri bu bölgelerde petrol,gaz,elmas,altın gibi değerli madenlere ortak olur.Aslında bu işgaldir,Çünkü Zavallı ülke yaptığı antlaşmalar ile ABD’nin bilgisi ve ya isteği dışında hareket edemez.
3:ABD’nin kontrol ve yönetimini red eden ülkeler çok geçmeden kendi içinde ayrılıkçı,etnik ve ya dini mezhebi çatışmalara giriyor ve ülke içinde terör ve kaos yaratılıyor.Sonra ABD görevini yapıyor.Demokrasi ve Özgürlük.
4:Amerika’yı kimler yönetiyor derseniz hemen söyleyim.Dünyan’ın 3/1’ine sahip Osmanlı Devletine bile borç para verebilecek kadar zengin olan Yahudi İş adamları.
Amerika’da milliyet olarak Dünyanın her milletinden oluşan karma bir yapı vardır.Bütün dinler vardır.Bu şekilde olmasından dolayı Etnik veya dini çatışmalar çıkmaz çünkü hepsi başka topraklardan geldiği için Topraklarda hak ilan edebilecek tek kesim yerli halk (Kızılderili’lerdir) Bu toprakların asıl sahibi bunlardır.
Kızılderili’ler Amerika’da kendi topraklarında en fakir kesimdir.Onların güçlenmesi,zengin olması,Dini ve kültürel olarak Atalarının yaşadığı gibi olmalarına müsaade edilmez zaten %90’ı Hristiyanlaşmıştır.
Bugün Günümüze geldiğimizde,ABD artık hiçbir yaptığı cinayet,katliam ve terör örgütlerine yaptığı desdeği saklayamıyor.Özellikle Ortadoğu’da Artık ABD sevilmiyor,Bunun neticesinde Amerika ve İsrail Yeni kontrol edilebilir küçük devletler kurma peşinde.Bugün DEASH’ın ABD tarafından kurulduğu ve desdeklendiği çok açıktır.Aslında bu olayların arkasında İsrail vardır.Arap ve Müslümanların tam ortasında bulunan 8 Milyonluk İsrail bir kaos olmasın diye  Amerika üzerinden gerçekleştiriyor bu eylemlerini.
DEASH bahanesi ile Irak’ta Abd Kürt,Türkmen,ve Araplar arasında bölgesel yönetimler kurdu,desdekledi,İran,Türkiye ve suriye arasına Kürdistan Devleti kurmak istiyor.Bu şekilde hem Irak Petrolünü kullanmak hemde daha sonra kurulacak Suriye Kürdistanı’ın alt yapısını oluşturuyor.
Gene DEASH bahanesi İle Suriye’de Bütün Dünya’nın Terör Örgütü olarak kabul ettiği PKK’nın Suriye kolu PYD ve YPG’ye DEASH ile savaşıyor bahanesi ile Son teknolojik 5000 Tır Silah verdi.Bir devlet’te olması gereken silahlar Bugün Bir terör örgütünde ve Çevre Ülkeleri,Özellikle Türkiye Tehdit altında.
Suriye’de 2.Kürdistan kurulduktan sonra Irak İle birleşecek,3.Ayak Türkiye .
Türkiye’de 26 ili kapsayan 3.Kürdistan projesi ise tam 35 yıldır devam ediyor.Suriye ve Irakta olduğu gibi Türkiye’de bu proje başarılı olmadı.Bunun Sebebi Türkiye rejimi Etnik veya dini kimlik siyaseti üzerine kurulu olmamasıdır.Kürtler Ülke yönetiminde Türkler’le aynı hakka sahiptir.
Fakat kültürel ve Dini oyunlar ile Pkk’ya yandaş toplaması için 100’lerce Amerikan,Alman,Fransız dernek ve STK’lar bölgede faaliyet gösterip kürt gençleri üstünde aslında siz Müslüman değildiniz Türkler sizi zorla Müslüman yaptı,Sizin kültürünüz bu değil gibi yapay dinler ve kültürler icat edip fitne peşindeler.
Irak ve Suriye’de kurulacak Kürdistan ister istemez Türkiye’ve İran’ıda etkileyecektir.Çünkü Alt yapı yaklaşık 150 yıldır hazırlanıyor.Burada amaç 4 ülkeden koparılıp bir Kürdistan kurmak değildir.
Kurulacak Kürdistan Kurulduktan sonra İsrail ve Ermenistan arasında paylaşılacak.Böylelikle herşey uluslararası yasalara da uygun olacak.Burda yaklaşık 100 yıllık kan akacak İsrail ile ABD için akan kanın kimin olduğu önemli değil Onlar sadece çıkarlarına bakıyorlar.Asıl Amaç Bögenin son damla kanına kadar emmek sömürmek. Gelin bunu biraz daha açalım.

Terör ve Amerika siyaseti

Özellikle soğuk savaş döneminden sonra Rusya’nın dağılması sonucu olarak ABD  dünyanın süper güçlü ülkesi olmasını beraberinde getirerek artık gücünün kendisine verdiği güvenle dünyanın jandarması görevini üstlenerek yeni bir dönemi başlatmış oldu. Özellikle 11 eylül terör saldırılarından sonra bütün stratejilerini değiştirerek dünyadaki dengeleri değiştirmeye başladı. Özellikle El kaide bağlantısı var diye önce Batının kontrol edemediği nükleer güce sahip Çin, Hindistan ve Pakistan gibi ülkelerin ortasında bulunan Afganistan dağlarındaki Usame bin ladin adlı Suudi bir teröristi bahane ederek Afganistan’a  yerleşerek karakolun birini buraya koyarak yukarıda isimlerini zikrettiğimiz devletlere komşu oldu, ardından tekrar  El kaide bağlantısı bahane edilerek Irak ile savaşa giren ABD , bu ülkeye  sözde demokrasi getireceğini vaad ederek kaos ortamına girmesine sebep oldu.  ABD tüm bunları yapmasına sebep olarak 11 eylül terör saldırısını gösterince  tüm dünya buna ses çıkarmadı hatta destek verdi. Buradan hareketle ABD kendisine  yapılan terör saldırısının olumsuz sonuçlarını kendi lehine çevirerek bu durumdan kendisine olumlu bir geri dönüş ve politika sinsilesi sağladı. Bu da Suriye’de ortaya çıkan kaos ortamından sonra çeşitli  terör gruplarının türemesine sebep oldu. Bu terör grupları arasında en önemlisi DAEŞ’dir , ancak ABD  11 eylülde  kendisini vuran terörü  unutarak düşman ilan ettiği bir örgütü yine başka bir örgütle mücadele yolunu seçmesi  hala Amerika’nın  orta doğu üzerindeki politikalarının tutarsızlığını göstermesi açısından önemlidir. Bu ya bir tutarsızlık veya bir plan bunu önümüzdeki yıllar gösterecek.  Peki bu politika ile neyi amaçladığı konusu ise ileriki  dönemlerde mutlaka  ortaya çıkacaktır ancak hangi ülkeleri etkileyeceği ve içine alacağı belirsiz bir politika . Amerika bu politikaları ile bölgede Müslüman ülkelere  tek model olan Türkiye’nin istemediği terör örgütü PYD’ye destek politikasının da bizi endişelendirdiği bir gerçektir. PYD’nin  Suriye’nin kuzeyinde bir devlet oluşumu hayal ettiğini tüm dünya bilirken neden Türkiye gibi bir müttefikinin itiraz etmesine karşın ısrarla  PYD’ye destek vermesinin  sebebi nedir? Türkiye’nin ısrarla güneyinde bir oluşuma izin vermeyeceğini ilan etmesine karşılık ABD  bu  itirazlara , DAEŞ ile mücadele de başarılı olan PYD’dir demesi yine aklımıza başka oyunları ve olması muhtemel politikaları  getirmektedir.

DÜNYA JANDARMALIĞI OSMANLI VE ABD GERÇEĞİ

Amerika bugün için tek başına kimsenin kafa tutmaya cesaret edemediği bir “Büyük” devlet kabul ediliyor. O kabulleniş sebebiyledir ki, herkesin gözü önünde Afganistan işgal ediliyor, Irak işgal ediliyor, Putin’in gözünün içine baka baka Eski Sovyetler Birliğinden bakiye kalan Cumhuriyetlerde renk renk sivil devrimleri mısır patlatır gibi patlatıyor.
Şu Amerika gezilerine illet oluyorum. Gezinin başlamasına günler kala bütün medya bu konuya kilitleniyor. Gezinin bitiminde yine günlerce haftalarca bu konu manşetlerde.
Yavuz Sultan Selim’in meşhur bir sözü vardır. “Bu dünya bir pâdişaha çok, iki pâdişaha az.”
Gerçekten şimdiye kadar hemen her “milletin” mefkûresi cihan hâkimiyetine ulaşmak olmuştur. Bugün de ABD’nin nihaî hedefi Dünya’ya hâkimiyet kurmaktır.
Bush da, bu amacını terör mücadelesi bağlamında şu açıklamalarla ortaya koymuştur.
“Ya benden olursun ya da karşımda!”
Yavuz Sultan Selim’in vecize olup asırlar boyu dillerde dolaşacak estetikliği yanında, bu açıklama karga gaklaması gibi kalsa da, yine de Dünyaya meydan okumak değil midir?
Amerika bugün için tek başına kimsenin kafa tutmaya cesaret edemediği bir “Büyük” devlet kabul ediliyor. O kabulleniş sebebiyledir ki, herkesin gözü önünde Afganistan işgal ediliyor, Irak işgal ediliyor, Putin’in gözünün içine baka baka Eski Sovyetler Birliğinden bakiye kalan Cumhuriyetlerde renk renk sivil devrimleri mısır patlatır gibi patlatıyor.
Dünyaya hâkimiyet yolunda kullandığı önemli argümanlardan biri olan Evangelizm, Katolik dünyasına lanse edilen Haçlı seferi duygusu, Türkiye’de Bartholomeos’a ekümeniklik atfedilmesi ve böylece Ortodoks âlemine göz kırpması, “Dinlerarası Diyalog” yapılanmasını himaye ederek, Türkiye’deki cemaatleri, “Ilımlı İslâm Projesi” ile de Müslüman ülke halklarının öfkesini yatıştırmayı istemesi, hep dünya egemenliği için kullandığı argümanlardandır.
Osmanlı, eşref-i mahlûkat olarak gördüğü ve kabul ettiği insanlık adına hizmete müteallik vakıflar kurarak, samimi yardımlar yaparak, dil din ırk ayrımı yapmadan insanlığa hizmet etmeyi amaçlamıştır.
Amerika ise I. ve II. Dünya savaşında yorgun düşen Avrupa ve Asya’nın kendi derdine düşmüşlüğünü fırsat bilip dünyanın her noktasına Osmanlı’nın yaptığı yardımlara benzer yardımlar yapmış ama iplerini CIA vasıtasıyla elinde tuttuğu yüzlerce sivil toplum örgütü ile de amacının insan hakları ve demokrasi peşinde değil, Dünya hâkimiyeti peşinde koşmak olduğunu göstermiştir.
ABD, Cihan hâkimiyeti mefkûresi sebebiyle kendisi tüm dünyanın yer altı ve yerüstü zenginliklerine aç kurtlar gibi saldırırken, bir yandan da, bu saldırısında kendisine engel olabilecek yegâne duygu olan milli devlet ve milli yapılanma duygusunu köreltmek, zedelemek, hatta mümkünse ortadan kaldırmak için her türlü enformasyona baş vurmaktadır.
Dünyanın global bir köy olarak söylenmesi, ekonominin globalleştiğinin altının çizilmesi, kazan kazan isimli formüllerin geliştirilmesi, karşılıklı birbirine bağımlılık mutabakatlarının savunulması gibi görünüşte hoş ama içi boş söylemlerin hepsi, teyakkuz halindeki milli ruha sahip dinamiklerin gönlünü almaktan ibarettir.
Bu dezenformasyon, bilerek bilmeyerek özellikle bizim ülkemizdeki lider kadrosu gibi kadroları ve medyadaki tetikçileri, bir kısım aydını vb etkilemekte ve birçok ülkenin ekonomisinden daha büyük ekonomisi, onlarca ülkenin gücünden daha büyük askeri gücü ve teknolojisiyle ABD’yi karşısında ram olunması lazım gelen bir güç olarak görüyorlar. Bu vehim ne yazık ki üç kıvrımlı beyinlileri hakikaten korkutuyor. Dolayısıyla Amerika’nın kendilerine uzattığı zeytin dalına tutunmak için can atan, ona şirin gözükmek için ellerinden geleni yapan zavallı birer güvercin durumuna düşüyorlar.
Bugün kendi kişisel menfaatini, ülke menfaatinin önünde tutabilecek kadar haysiyetsizlikle suçlananların aslında yüreklerini kaplayan korku Amerika’nın bu dezenformasyonundan etkileşimdir.
Bu sebeple eli kalem tutan korkaklar entelektüellik adına, eli silah tutan korkaklar stratejik ortaklık adına, eli dosya tutan bürokratlar müttefiklik adına, eli para tutan tüccarlar global ekonomi adına bu kartondan kaleye benzeyen devletin taşeronluğuna teşne olup, aşağılık korkularını kamufle etmeye çalışıyorlar.
Oysa bu korkulan devin (!) bugün kendi kendini yiyip bitiren; ekonomik darboğaz içinde oraya buraya saldıran hantal yapısını, birbiriyle çelişmeye başlayan kokuşmuş istihbarat düzenini, dünya gelirinin yüzde 40’na el atmış olmasına rağmen doymak bilmeyen iştah ile çıldırmak üzere oluşunu, kendi büyütüp beslediği terör örgütlerinin hışmıyla tir tir titrediğini, büyük bir devlete yakışmayacak derecede, bırakın küçük devletleri, aşiretlerle bile ahbap çavuş ilişkiler içinde bulunacak derecede tezellül durumuna düştüğünü göremeyenler, ABD’nin cihan hâkimi, Dünyanın jandarması olduğunu vehmederler.
Oysa cihan hâkimiyeti olabilmek için Conilik tek başına yetmez. Conilikle değil Dünyaya hâkim olmak, Irak’a dahi hâkim olunamaz. Cihana hâkimiyet, tarihinde medeniyet bulunmasını da gerektirir. Millet olma hasletini de gerektirir.
Menfaatler topluluğu, bırakın millet olmayı, menfaat için yarın birbirini boğazlar.
Örneğin bir Çanakkale savaşında “Size ölmeyi emrediyorum!” denildiğinde, hiç itirazsız ve sanki ölüme değil de düğüne gidermişçesine düşmana hücum eden Türk askerinin inancı, cesareti, yüreği, vatan sevgisi var mıdır Coni’de?
Bir elektrik kesintisiyle hayatı felç olabilen, neye uğradığını şaşıran bir devlet nasıl dünyaya hükmetmekten söz edebilir.
Bugün Amerika’da çalışmakta olan binlerce yabancı, yarın kendi ülkelerinin menfaatini ön plana çıkardığında ABD’nin menfaati kalır mı?
Öyleyse bu teslimiyetçilik neden? Bu korku neden bu ağzının içine bakış neden? İnsanda biraz haysiyet olur be… Nerde kaldı Yavuz Sultan Selim’in torunluğu? Nerde kaldı Mustafa Kemal’in bağımsızlık karakteri?.

Peki  ABD, dünyanın jandarması mı magandası mı?


ABD’nin Cumhuriyetçi başkanı Trump, Bush’un izinden giderek sert bir politika uyguluyor. Kavga etmeye, vurmaya, kırmaya, bombalamaya mazeret arıyor. Bulamazsa kendisi üretiyor. Peki, ABD Bush’tan neden vazgeçmişti? Biraz hafızamızı yoklayalım. 11 Eylül saldırılarını bahane ederek İslam coğrafyasına çullanan Bushlu ABD, Afganistan’da, Irak’ta tam bir vahşet sergiledi. Milyonlarca masum sivili tüm dünyanın gözü önünde acımasızca katletti. Ebu Garip’teki iğrenç görüntüler, Felluce’de, Tel Afer’de köpeklere bırakılan cesetler hala hafızalarda… Dolar ve imajla ayakta duran ABD’nin imajı yerle bir oldu. Batılı ülkelerde bile ABD karşıtlığının seviyesi yüzde 90’ları buldu. Tabi bu saldırganlığın ABD’ye de faturası vardı, binlerce askerini kaybetti ve bu savaş politikaları içeriden, ABD halkından da büyük tepki çekti. Dışarıda imajın sıfırlanmasına ve içeride yaşanan tepkilere daha fazla dayanamayan ABD politika değişikliğe gitmek zorunda kaldı. Siyahî bir başkan; hedefte olan ülkeleri direkt işgal yerine, içerideki isyanların teşvik edilmesi gibi kılıfına uydurulmuş, insan hakları postuna bürünmüş sinsi politikalara geçiş yaşandı. Yanlış anlamayın, Obama döneminde Bush döneminden daha az işgal yaşanmadı, ama görüntüye dikkat edilmeye çalışıldı. Yani ABD’nin Bush’tan vazgeçmesinin nedeni bu saldırgan politikaların ABD’ye de büyük darbe vurmasıydı. Şimdi ABD, Trump’la aynı sert politikalara döndü. Önce Meksika sınırını kapatmakla, dışarıda yapılan üretimlere kısıtlama getirmekle, İslam ülkelerinden ABD’ye gelenlere ABD vatandaşı da olsa engel koymalarla başlayan ve büyük tepki çeken Trump, sağa sola saldırmayla, vurmayla, öldürmeyle Bush’u aratmayacak şekilde devam ediyor.  Musul’da son 5 ay içinde 4000’i aşkın sivili katletti. Üstelik bunu normal kabul ederek, özrü kabahatinden büyük açıklamalarla… Neymiş efendim, bir teröristle birlikte 10 sivili öldürmek normalmiş. Gerçi, bir anda 500’ü aşkın sivili öldürdüğü saldırılarda 1’e 100 katletti. Suriye’de camide, okulda katlettikleri yüzlerce sivil ise cabası… ABD pervasızca sivilleri katlediyor, hatta bazen hızını alamayıp “en iyi müttefikim” dediği YPG’lileri de vuruyor, geçen 18 tanesini katletti, “pardon” dedi. Alışkanlık işte… Demokrasi bahaneleriyle Suriye’yi bölüp parçalayan ABD, kimyasal saldırı bahanesiyle de Suriye’nin üssünü vurdu. Kimyasal saldırının Suriye tarafından yapıldığını kanıtlayan bir delil sundu mu, hayır. Soruşturmaya bile mahal vermeden 59 füzesini gönderdi. Daha bu konu aydınlanmamışken, Afganistan’da nükleer olmayan en güçlü bombasını denedi. Yanlış anlamayın, ABD’nin derdi IŞİD değil, bombasını denemek. ABD’yi iyi tanıyın. 2. Dünya Savaşı’nda da bunu yaptı. Japonlar pes etmelerine rağmen Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombalarını attı, yüzbinleri katletti. Hedefi atom bombasının etkisini test etmekti. Canlı denek de Japonlar oldu. Bugün de Afganlılar… Görünen o ki ABD, git-gel yaşıyor. Dünya Bush’tan bıkmıştı, şimdi Trump Bushlaştı. Bu sertlik, kabadayılık, küresel magandalık Bush’a fayda sağlamadı ki Trump’a sağlasın. Göreceksiniz çok yakında buna şahit olacaksınız. ABD Obama’yla da yapamadı, çünkü sömürü sistemi olan Kapitalizmle adamlar diplomasiyi fazla yürütemiyorlar, hemen sağa sola saldırma gereği duyuyorlar. Ama bir gerçek var ki zulümle asla payidar olunmaz. Eğer olunsaydı bugün Roma İmparatorluğu hala var olurdu, şimdi sadece filmlerde görüyoruz. Payidar olmak; adaletle, hakları vermekle, paylaşmayla, saygı duymakla, milli ve bağımsız olmakla mümkün olabilir, bunun adı da Milli Ekonomi Modeli’dir, Sosyal Devlet-Milli Devlet’tir.

8 Aralık 2018 Cumartesi

Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen kaosundaki rolü

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

BAE Yemen’de çeşitli yerel milis güçleri ve kendi askerî birliklerini kullanırken Blackwater ve Reflex Responses gibi güvenlik şirketleriyle de işbirliği yapıyor.
Geride bıraktığımız yaklaşık 8 yıllık Yemen krizinde, siyasi ve insani durum ciddi şekilde karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hal almış durumda. Yemen’in stratejik önemi ve ülkenin ticari geçiş güzergahında olması, küresel güçler kadar bölgesel aktörlerin de iştahını kabartmış durumunda. Bugün Yemen küresel ve bölgesel aktörlerin ticari ve hegemonik mücadelelerinin tam ortasında kalmış durumda.
2011 yılında Yemen’de yükselen özgürlük ve eşitlik taleplerinden Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) pek memnun olmadığı aşikar. Bu bağlamda BAE, statükonun sürmesi için bir yandan özgürlük taleplerinin önünü kesmeye çabalarken öte yandan da Husilerin yeni işgallerini durdurmak için askeri operasyonların başını çekiyor.
Arap isyanları ve BAE: Yumuşak güçten askeri müdahalelere Modern Ortadoğu’nun kuruluşunda Basra körfezinde yer alan 7 emirliğin anlaşmasıyla kurulan BAE’nin uluslararası politikasını karakterize eden, petrolden sağladığı gelirle dış yardımları, yatırım projelerini finanse etmesi ve uluslararası misyonlara finans sağlamasıydı.
2011 yılıyla birlikte “Arap Baharı”nın bölgede yol açtığı yeni dinamiklere karşı BAE’nin ve genel olarak Körfez ülkelerinin finansal ve diplomatik arayışların yanı sıra askeri harekâtlarla sert müdahalelere başlamış olması, özellikle BAE açısından yeni bir evreye geçildiğine işaret ediyor. Mısır, Suriye ve Irak’ta finans endeksli politikaları aşan bu yeni yaklaşımla Libya’da uçaklarını Mısır Hava Kuvvetleri ile yan yana havalandıran BAE, Kızıldeniz’e ve Aden körfezine kıyısı olan birçok ülkede askeri üs kurma peşinde. Cibuti, Somali ve Eritre’deki hamlelerinin ardından, Yemen krizindeki askeri müdahalesi, BAE’nin dış politikada yeni müdahaleci askeri yaklaşımını tarif ediyor.
BAE’nin güvenlik endeksli bu yaklaşımının altında birden fazla motivasyon yatıyor. Geleneksel BAE dış politikasında İran önemli bir yer tutsa da, özellikle Libya, Mısır ve Yemen askeri müdahalelerinde, İslami gruplara karşı hareket etmek temel teşkil ediyor. “Arap Baharı”ndan sonra, özgürlük yanlısı gruplar da (en az İran kadar) BAE tarafından ulusal güvenliğini tehdit eden temel unsurlar olarak algılandı. BAE yöneticileri bunu birçok defa dile getirmişlerdi. Körfez monarşilerinin meşruiyetine meydan okuyan bu gelişmelere karşı BAE Suudi Arabistan, Mısır ve statüko yanlısı diğer aktörlerle birlikte bölgesel bir ittifakın kurulması girişiminin başını çekiyor.
BAE’nin bu yeni yaklaşımını destekleyen birçok Batılı müttefiki de var. Askeri doktrinini büyük ölçüde ABD’den alan BAE, ABD’nin resmi kurumlardan olduğu kadar, aynı zamanda birçok Batılı güvenlik şirketinden de askeri danışmanlık hizmeti alıyor. BAE Yemen’de çeşitli yerel milis güçleri ve kendi askerî birliklerini kullanırken Blackwater ve Reflex Responses gibi güvenlik şirketleriyle de işbirliği yapıyor.
Husi karşıtı Arap Koalisyonu’nda yer almasına rağmen çoğu zaman tek başına hareket eden BAE, Yemen’e ait birçok stratejik noktayı ve limanı tek taraflı olarak ele geçirdi. BAE bugün Yemen kıyılarında (başta Aden körfezi olmak üzere) birçok limanını ele geçirmiş durumda. Babü’l Mendep deniz trafiğini kontrol altına almaya çalışan BAE, Eritre’de bir askeri tesis kurdu ve 2017 yılında Somali’de de aynı girişimde bulundu. Bu noktada BAE’nin bir diğer hedefi de Kızıldeniz’in en büyük limanı olan Hudeyde limanını ele geçirmek.
BAE bu yeni vizyonunda yerli silah endüstrisiyle askeri caydırıcılığını geliştirmeyi amaçlıyor. 2011 yılında Arap Baharı ile birlikte bölgesel düzeninin temelleri sarsılan Körfez’in, BAE önderliğinde yeni bir düzen kurma peşinde olduğunu görmek mümkün.
BAE’nin Yemen stratejisi
Arap Baharı sürecinden sonra askeri anlamda bölgeye angaje olan BAE, Arap Koalisyonu’nun motor gücü konumunda. Suudi Arabistan ile birlikte hareket eden BAE’nin Suudi Arabistan’dan farklı bir yaklaşımı var. BAE’nin amacı Yemen’in toprak bütünlüğünün sağlanması değil, o güvenlik, ekonomi ve bölgenin statükosunu korumak gibi motivasyonlarla Yemen’e yaklaşıyor.
Bu çerçevede makro planda baktığımızda, Yemen krizinde Çin ve ABD gibi küresel güçlerin yanında, bölgesel anlamda İran, Suudi Arabistan ve BAE önemli aktörler olarak ön plana çıkıyor. Yemen'deki askeri varlığı ve taşıyıcı rolünden dolayı BAE, kimi zaman Suudi Arabistan’ın yaklaşımını da yönlendiren bir aktör haline geldi.
Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin mutlak ticari hakimiyetine meydan okuma niteliği taşıyan Çin’in yeni ipek yolu projesinin, Ortadoğu’da da önemli bir değişime yol açacağı öngörülüyor. Çin’in söz konusu projesinden etkilenecek ülkelerin başında BAE var. Yemen’in kıyılarından geçen uluslararası ticari rotaları ve uluslararası petrol nakliyatı, söz konusu krizi Çin’in yeni ticari planlarıyla yakından ilişkilendirilebilir. Dubai ve Abu Dabi gibi ticari merkezlerinin cazibeli konumlarını kaybetmesi korkusuyla BAE, Yemen’e ait sahil kentlerini ve limanlarını ele geçirmeye çalışıyor. Yemen’in istikrara kavuşması halinde, buradaki limanların potansiyel olarak BAE limanlarının yerini alabileceği senaryoları ileri sürülüyor. Bu çerçevede BAE, hâlihazırda başta stratejik Sokotra adası ve Aden körfezinin girişinde bulunan Miyun adası olmak üzere, Aden, Duba, Belhaf, Meha limanlarını ve son olarak Hudeyde limanını ele geçirmek için mücadele veriyor.
BAE 2015 yılından itibaren birçok sivilin ölümüne sebep olduğu gibi, başta stratejik adaları olmak üzere, Yemen’in limanlarını ve yer altı zenginliklerini de ele geçirmiş durumda. BAE’nin Yemen’deki askeri varlığı, ele geçirdiği enerji kaynakları ve geçiş yolları, Husi karşıtlığı retoriğini aşan bir durum sergiliyor. Bu bağlamda, BAE’nin Yemen’deki temel motivasyonunun esasında Aden körfezi ve Hint okyanusundaki çıkarlarını garanti altına almak olduğunu görülüyor.
BAE ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği Arap Koalisyonu’nun askeri müdahalesini meşrulaştıran en önemli gerekçe ise İran’ın Yemen’deki varlığı. BAE’nin İran’la ticari ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda, Yemen’in İran’la kurduğu ilişkinin bahane edilmesine şüpheyle yaklaşmak gerekiyor.
BAE Yemen'de Sünni gruplara da karşı
Öte yandan, BAE’nin Yemen’e müdahalesindeki gerekçelerinin en önemli unsurunu özgürlük yanlısı grupların varlığı oluşturuyor. 2011 yılından itibaren bölgede yaşanan değişim ve özgürleşme ortamından rahatsız olan BAE, statükonun korunmasının en etkili aktörleri arasında yer alıyor.
Bir devlet olarak kuruluşundan itibaren gerek askeri gerekse siyasal elitler özelinde Batı etkisinin en açık ve net görüldüğü Körfez ülkesi BAE. Bu anlamda, statükonun ve mevcut konjonktürün muhafaza edilmesinin BAE’nin en önemli görevi olduğunu görmek mümkün. Bölgesel statükoya meydan okuyan özgürlük yanlısı yerli grupları bastırmaya çalışan BAE, son olarak Taiz ve Aden kentlerinde Sünni siyasal güçlere karşı operasyonlar başlattı. BAE Yemen projeksiyonunda kendisiyle aynı fikirde olmayan çeşitli yerel gruplara karşı da savaş açmış durumda.
Yemen’de 2015 yılında başlayan Arap Koalisyonu’nun askeri operasyonunda BAE’nin askeri varlığı 30 adet F-16 savaş uçağı, 4 bin asker, yaklaşık bin 500 özel harekât mensubu ve yüzlerce yabancı şirket “danışmanı”ndan oluşuyor. BAE Yemen’deki askeri varlığının yanı sıra binlerce yerel silahlı milisi de eğitiyor. Alternatif olarak eğitilen ve maaşı ödenen Hadi’ye bağlı bu birlikler, BAE’nin Yemen’in geleceğiyle ilgili uzun vadeli planları hakkında fikir verebilir. Birleşik bir Yemen’den ziyade kendi jeopolitik çıkarlarını önceleyen BAE’nin, eğittiği milisler sayesinde, başta liman kentleri olmak üzere, Yemen’in stratejik noktalarını elinde tutmak istediği görülebilir. Savaş sonrası güç dengelerinin şekilleneceği Yemen’de, desteklediği söz konusu gruplar sayesinde BAE’nin, “Yemen paylaşımında” payını maksimum düzeyde tutmak isteyeceğini söylemek mümkün.
BAE Yemen’de her ilde farklı yerel askeri ve siyasi grupları destekliyor, askeri eğitim vererek silahlandırıyor. Birbirinden kopuk ve habersiz bu yerel askeri gruplar, birleşik Yemen fikrini zayıflattığı gibi, orta vadede önemli sorunlara yol açacak gibi görünüyor. Kimi zaman kendi aralarında çatışan bu güçler, son olarak Hadi hükümetine bağlı devlet ordusuna karşı Aden havalimanın kontrolüyle ilgili olarak şiddetli çatışmalar yaşamıştı.
BAE’nin Yemen’deki gizli hapishaneleri
Yemen’in güney bölgelerindeki en etkin yabancı güç olan BAE ile ilgili en önemli endişe kaynağı ise başta Sokotra adası olmak üzere güney illerinde işkenceyle dolu gizli hapishanelerin varlığı. Uluslararası medyanın gündeme getirdiği gizli hapishaneler, henüz Arap Baharından önce, ABD tarafından El-Kaide’ye karşı mücadelenin bir parçası olarak kurulmuştu. 2009 yılında Obama hükümetinin kapattığı bu gizli işkence merkezlerini BAE’nin tekrar aktif hale getirdiği ifade ediliyor. Haziran ayında İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün yayınladığı raporda, BAE’nin “güvenlik operasyonları” sırasında onlarca kişiyi zorla kaybetme ve keyfi gözaltında tutma gibi uygulamalar gerçekleştirdiği ifade ediliyor. Temmuz ayında benzer iddiaları Uluslararası Af Örgütü de raporlamıştı. Husiler’den ziyade, güneydeki Sünni gruplar arasında siyasi muhaliflikleriyle tanınan ve kimi zaman da BAE’nin politikalarına itiraz eden Hadi hükümetine bağlı güvenlik güçlerinin ve yerel hükümet görevlilerin bu tür gizli hapishanelerde tutulduğu ifade ediliyor. Öte yandan BAE’ye itaat etmeyen kimi kabilelerin önde gelenlerinin, gazeteci ve aktivistlerin de hukuksuz bir şekilde gözaltına tutulduğu kaydediliyor. Meşru Yemen hükümetinin soruşturulmasını istediği bu iddialar karşısında, BAE’li yöneticiler gizli hapishaneler ve işkence merkezlerin varlığını reddetmişti.
BAE’nin kontrolündeki güney bölgelerinde farklı isimler altında binlerce kişiden oluşan onlarca milis grubu var. Çoğu zamanda yerel çetelerden ve başıbozuk sokak kabadayılardan oluşan bu tür gruplar, Yemen’in birlik fikrini tehdit eden önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. Yemen’in geleceği hakkında bir tasavvura sahip olmayan bu grupların, savaş sonrası dönemde de Yemen’in güvenliği ve genel asayişi için önemli bir sorun kaynağı olarak kalacağı düşünülüyor.
BAE’nin Yemen müdahalesinin iç yansımaları
BAE’nin son dönemde askerileşme eğilimi gösteren dış politika yaklaşımının, emirliklerin içinde süregelen bazı iç problemlerin ve sıkıntıların ortaya çıkmasına sebep olacağı fikri giderek güçleniyor. Aşırı askeri harcamaların ve özellikle Yemen’deki insan hakları ihlallerinin, birçok emirlikte ciddi endişeler uyandırdığı söyleniyor. Endişelerini ifade eden Dubai eski polis müdürünün, Muhammed bin Zayid’e açık bir uyarısı olmuştu. Polis müdürüne göre, uzun süren söz konusu askeri müdahale Yemen’i “başarısız devlet” haline getirecek ve sonu gelmeyen bir savaş ihtimalini doğuracaktır.
Sonuç olarak, BAE’nin Yemen’e askeri müdahalesi ve yol açtığı insan hakları ihlalleri, birliği oluşturan emirliklerin bazılarında ciddi rahatsızlık meydana getirmiş durumunda. Yedi emirlikten oluşan BAE’nin anayasal kurumları başta olmak üzere, mevcut askeri harcamalardan ve müdahaleci politikalarından memnun olmayan bir kitle var ve bu kitle giderek daha da büyüyor. Abu Dabi Emiri Muhammed bin Zayid’e karşı muhalefetin ve itirazların giderek artacağını öngörmek de mümkün. Zira siyasal temsil sisteminden memnun olmayan olan kimi emirliklerin, BAE’nin federal yapısını yeni bir sınav alanı haline getirme ihtimali de kuvvetli görünüyor.

26 Eylül 2018 Çarşamba

Başkan Erdoğan, BM Genel Kurulu'nda, ABD ve BM'ye Sert Mesajlar Verdi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Başkan Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler 73. Genel Kurulu'nda konuştu. Erdoğan, BM'nin yapısını eleştirerek başladığı konuşmasında FETÖ üzerinden ABD'ye de sert mesajlar verdi.


ABD'nin New York kentinde yapılan Birleşmiş Milletler 73. Genel Kurulu'nda Başkan Recep Tayyip Erdoğan bir konuşma yaptı. Erdoğan'ın, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndaki konuşmasında, Birleşmiş Milletler ve ABD'ye verdiği sert mesajlar dikkat çekti.

Erdoğan'ın konuşmasından satırbaşları:


"BM ZAMAN İÇİNDE İNSANLIĞIN BEKLENTİLERİNİ KARŞILAMAKTAN UZAKLAŞMIŞTIR"


Bu yılki Genel Kurulumuzun tüm dünya halkları için hayırlı olmasını diliyorum. Bu toplantıyı 1. Dünya Savaşı'nın bitmesinin 100. yılında gerçekleştiriyoruz. 

BM, 73 yılda hiç de küçümsenemeyecek çalışmalar yürütmüştür. Ancak BM'nin zaman içinde insanlığın beklentilerini karşılamaktan uzaklaştırmıştı.


"BİZ MAZLUM FİLİSTİNLİLERİN YANINDA DURMAYA DEVAM EDECEĞİZ"


Geçmişte Ruanda'da, Somali'de hala Filistin'de yapılan katliamlar BMGK izlerken gerçekleştirmiştir. Tüm dünya arkasını dönse bile Türkiye olarak biz mazlum Filistinlilerin yanında durmaya devam edeceğiz. 

Böyle önemli bir yapının adı sürekli başarısızlıklarla anılan bir kurum haline gelmesine bizim gönlümüz rıza göstermiyor. Bu nedenle BM'nin yapısında kapsamlı bir reforma gidilmesi gerektiğini söylüyoruz. 

Dünya 5'ten büyüktür diyoruz. Dünya 2. Dünya Savaşı sonrasındaki gibi değil. Ne için 194 ülkenin tamamı daimi üye olma konumuna gelmesin. Sadece 5 üye ve diğerleri geçici ve onların da orada hiçbir inisiyatifi yok.


"DÜNYANIN KURTULUŞUNU SAĞLAYACAK OLAN ADALETTİR"


Dünyanın geleceği için çok önemli olarak gördüğüm bu kurumun güvenlik ve sosyal eşitlik alanlarında etkinliği artmalıdır. Türkiye olarak, BM vasıtasıyla yapılabilecek çok önemli işler olduğunu görüyoruz. 

Dünyanın kurtuluşunu ve mutluluğunu sağlayacak olan adalettir. Bugün dünyamızın siyasi, sosyal ve ekonomik istikrarsızlıkların pençesinde olmasının nedeni adaletsizliktir.


"ZALİM ÜZERİNE DÜŞEN GÖREVLERİ YERİNE GETİRMEYEN KİŞİDİR"


Bugün dünyanın en zengin 62 kişisinin mal varlığı, toplam nüfusun yarısına denk ise burada bir sorun var demektir. 

Dünyada 821 milyon insan her gece aç bir şekilde uykuya dalarken, 621 milyon kişiye obezlik teşhisi konuyorsa burada bir sorun var demektir. 68 milyon kişi yerlerinden ediliyorsa burada bir sorun var demektir. Hz. Mevlana adaleti bir şeyi yerli yerine koymak olarak tanımlıyor. 

Gelin bu dünyada her şeyi yerli yerine koymak için BM'yi adaletin sözcüsü haline getirelim. Gelin gelecek nesillere umut aşılayacak bir küresel yönetim şekli kuralım. Yine Hz. Mevlana'ya göre, zalim üzerine düşen görevleri yerine getirmeyen kişidir.


"TÜRKİYE'YE DAHA ETKİN VE DAHA ESNEK YARDIM BEKLİYORUZ"


Değerli delegeler, hala uyguladığı küresel insani diplomasiyle adil bir dünya için elinden geleni gösteriyor. 4 milyon mülteciyi misafir ediyoruz. Sadece Suriyeli sığınmacılar için harcadığımız tutar 32 milyar doları bulmuştur. 

Ayrıca Suriye'de kontrol altına aldığımız bölgelerde her türlü insani yardımı yapıyoruz. Vatandaşlarımıza verdiğimiz ilaçlar dahil, tüm sağlık hizmetlerinden sığınmacılar faydalanabiliyor. 

Buna karşılık dışarıdan aldığımız destek, uluslararası kuruluşlardan 600 milyon dolar, AB'den ise 1.7 milyar euro düzeyindedir. AB'nin 3+3 milyar euro destek vaadi yeteri kadar etkin şekilde kullanılmamaktadır. Halbuki biz sığınmacılara verdiğimiz desteği her gün devam ediyoruz. 

Dünyanın mülteci akınına uğramamasını sağlayan Türkiye'ye daha etkin ve daha esnek yardım bekliyoruz. Bugün itibariyle Türkiye, toplam kalkınma yardımlarında 6. sırada, insani yardımlarda ilk sırada bulunmaktadır.


"SURİYE'DEKİ GELİŞMELER KARŞISINDA AKTİF TUTUM İÇERİSİNDEYİZ"


Değerli delegeler, dünyamızın barışçıl, eşitlikçi toplumlar için sorumluluğa daha fazla ihtiyacı var. Halen dönem başkanlığını yürüttüğümüz İİT bünyesinde çok ciddi adımlar attık. Açlıkla boğuşan Somali için kalkınma programı uyguluyoruz. 

Körfez krizinin çözümü için samimi çaba sarf ettik. Irak'ta tüm tarafları teşvik ediyoruz. Irkçılık, yabancı düşmanlığı, İslam karşıtlığı gibi konularda gayret gösteriyoruz. Suriye'deki gelişmeler karşısında da aktif tutum içerisindeyiz. Gerek Cenevre ve Astana süreçlerine verdiğimiz destekle, gerekse sahadaki varlığımızla Suriye'de huzur oluşturmaya çalışıyoruz.


"HEDEFİMİZ SURİYE TOPRAKLARININ TAMAMINI TERÖRİSTLERDEN TEMİZLEMEKTİR"


Son olarak Rusya ile birlikte imzaladığımız, Soçi mutabakatıyla rejimin İdlib'e yönelik kanlı saldırılarının önüne geçtik. Daha önce yaşanan katliamların İdlib'de yaşanmasını engelleyerek Suriye'de siyasi çözüm yolunu açık tuttuk. 

Hedefimiz Suriye topraklarının tamamını teröristlerden temizlemektir. Terör örgütlerine karşı ilkeli bir yaklaşım geliştirilmesini istiyoruz. Terör örgütlerini silahlarla donatanlar, gelecekte bunun acısını mutlaka çekeceklerdir.

Gelin Suriye, Irak, Yemen, Afganistan, Ukrayna, Libya gibi fiili, Balkanlar, Kafkasya, Doğu Akdeniz gibi potansiyel sorun alanları için daha samimi çabalar ortaya koymalıyız. 

Terör örgütlerinin hepsi tüm güçlerini silahlı yöntemlerden almıyor. Ülkemizi 15 Temmuz gecesi darbe gecesi vatandaşlarımızı öldüren FETÖ böyle bir örgüttür. Peki bunun başı nerdedir? Bunun başı Amerika'dan dünyanın 160 ülkesine terör ihraç etmektedir.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html