BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Yemen sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Yemen sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

8 Aralık 2018 Cumartesi

Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen kaosundaki rolü

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

BAE Yemen’de çeşitli yerel milis güçleri ve kendi askerî birliklerini kullanırken Blackwater ve Reflex Responses gibi güvenlik şirketleriyle de işbirliği yapıyor.
Geride bıraktığımız yaklaşık 8 yıllık Yemen krizinde, siyasi ve insani durum ciddi şekilde karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hal almış durumda. Yemen’in stratejik önemi ve ülkenin ticari geçiş güzergahında olması, küresel güçler kadar bölgesel aktörlerin de iştahını kabartmış durumunda. Bugün Yemen küresel ve bölgesel aktörlerin ticari ve hegemonik mücadelelerinin tam ortasında kalmış durumda.
2011 yılında Yemen’de yükselen özgürlük ve eşitlik taleplerinden Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) pek memnun olmadığı aşikar. Bu bağlamda BAE, statükonun sürmesi için bir yandan özgürlük taleplerinin önünü kesmeye çabalarken öte yandan da Husilerin yeni işgallerini durdurmak için askeri operasyonların başını çekiyor.
Arap isyanları ve BAE: Yumuşak güçten askeri müdahalelere Modern Ortadoğu’nun kuruluşunda Basra körfezinde yer alan 7 emirliğin anlaşmasıyla kurulan BAE’nin uluslararası politikasını karakterize eden, petrolden sağladığı gelirle dış yardımları, yatırım projelerini finanse etmesi ve uluslararası misyonlara finans sağlamasıydı.
2011 yılıyla birlikte “Arap Baharı”nın bölgede yol açtığı yeni dinamiklere karşı BAE’nin ve genel olarak Körfez ülkelerinin finansal ve diplomatik arayışların yanı sıra askeri harekâtlarla sert müdahalelere başlamış olması, özellikle BAE açısından yeni bir evreye geçildiğine işaret ediyor. Mısır, Suriye ve Irak’ta finans endeksli politikaları aşan bu yeni yaklaşımla Libya’da uçaklarını Mısır Hava Kuvvetleri ile yan yana havalandıran BAE, Kızıldeniz’e ve Aden körfezine kıyısı olan birçok ülkede askeri üs kurma peşinde. Cibuti, Somali ve Eritre’deki hamlelerinin ardından, Yemen krizindeki askeri müdahalesi, BAE’nin dış politikada yeni müdahaleci askeri yaklaşımını tarif ediyor.
BAE’nin güvenlik endeksli bu yaklaşımının altında birden fazla motivasyon yatıyor. Geleneksel BAE dış politikasında İran önemli bir yer tutsa da, özellikle Libya, Mısır ve Yemen askeri müdahalelerinde, İslami gruplara karşı hareket etmek temel teşkil ediyor. “Arap Baharı”ndan sonra, özgürlük yanlısı gruplar da (en az İran kadar) BAE tarafından ulusal güvenliğini tehdit eden temel unsurlar olarak algılandı. BAE yöneticileri bunu birçok defa dile getirmişlerdi. Körfez monarşilerinin meşruiyetine meydan okuyan bu gelişmelere karşı BAE Suudi Arabistan, Mısır ve statüko yanlısı diğer aktörlerle birlikte bölgesel bir ittifakın kurulması girişiminin başını çekiyor.
BAE’nin bu yeni yaklaşımını destekleyen birçok Batılı müttefiki de var. Askeri doktrinini büyük ölçüde ABD’den alan BAE, ABD’nin resmi kurumlardan olduğu kadar, aynı zamanda birçok Batılı güvenlik şirketinden de askeri danışmanlık hizmeti alıyor. BAE Yemen’de çeşitli yerel milis güçleri ve kendi askerî birliklerini kullanırken Blackwater ve Reflex Responses gibi güvenlik şirketleriyle de işbirliği yapıyor.
Husi karşıtı Arap Koalisyonu’nda yer almasına rağmen çoğu zaman tek başına hareket eden BAE, Yemen’e ait birçok stratejik noktayı ve limanı tek taraflı olarak ele geçirdi. BAE bugün Yemen kıyılarında (başta Aden körfezi olmak üzere) birçok limanını ele geçirmiş durumda. Babü’l Mendep deniz trafiğini kontrol altına almaya çalışan BAE, Eritre’de bir askeri tesis kurdu ve 2017 yılında Somali’de de aynı girişimde bulundu. Bu noktada BAE’nin bir diğer hedefi de Kızıldeniz’in en büyük limanı olan Hudeyde limanını ele geçirmek.
BAE bu yeni vizyonunda yerli silah endüstrisiyle askeri caydırıcılığını geliştirmeyi amaçlıyor. 2011 yılında Arap Baharı ile birlikte bölgesel düzeninin temelleri sarsılan Körfez’in, BAE önderliğinde yeni bir düzen kurma peşinde olduğunu görmek mümkün.
BAE’nin Yemen stratejisi
Arap Baharı sürecinden sonra askeri anlamda bölgeye angaje olan BAE, Arap Koalisyonu’nun motor gücü konumunda. Suudi Arabistan ile birlikte hareket eden BAE’nin Suudi Arabistan’dan farklı bir yaklaşımı var. BAE’nin amacı Yemen’in toprak bütünlüğünün sağlanması değil, o güvenlik, ekonomi ve bölgenin statükosunu korumak gibi motivasyonlarla Yemen’e yaklaşıyor.
Bu çerçevede makro planda baktığımızda, Yemen krizinde Çin ve ABD gibi küresel güçlerin yanında, bölgesel anlamda İran, Suudi Arabistan ve BAE önemli aktörler olarak ön plana çıkıyor. Yemen'deki askeri varlığı ve taşıyıcı rolünden dolayı BAE, kimi zaman Suudi Arabistan’ın yaklaşımını da yönlendiren bir aktör haline geldi.
Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin mutlak ticari hakimiyetine meydan okuma niteliği taşıyan Çin’in yeni ipek yolu projesinin, Ortadoğu’da da önemli bir değişime yol açacağı öngörülüyor. Çin’in söz konusu projesinden etkilenecek ülkelerin başında BAE var. Yemen’in kıyılarından geçen uluslararası ticari rotaları ve uluslararası petrol nakliyatı, söz konusu krizi Çin’in yeni ticari planlarıyla yakından ilişkilendirilebilir. Dubai ve Abu Dabi gibi ticari merkezlerinin cazibeli konumlarını kaybetmesi korkusuyla BAE, Yemen’e ait sahil kentlerini ve limanlarını ele geçirmeye çalışıyor. Yemen’in istikrara kavuşması halinde, buradaki limanların potansiyel olarak BAE limanlarının yerini alabileceği senaryoları ileri sürülüyor. Bu çerçevede BAE, hâlihazırda başta stratejik Sokotra adası ve Aden körfezinin girişinde bulunan Miyun adası olmak üzere, Aden, Duba, Belhaf, Meha limanlarını ve son olarak Hudeyde limanını ele geçirmek için mücadele veriyor.
BAE 2015 yılından itibaren birçok sivilin ölümüne sebep olduğu gibi, başta stratejik adaları olmak üzere, Yemen’in limanlarını ve yer altı zenginliklerini de ele geçirmiş durumda. BAE’nin Yemen’deki askeri varlığı, ele geçirdiği enerji kaynakları ve geçiş yolları, Husi karşıtlığı retoriğini aşan bir durum sergiliyor. Bu bağlamda, BAE’nin Yemen’deki temel motivasyonunun esasında Aden körfezi ve Hint okyanusundaki çıkarlarını garanti altına almak olduğunu görülüyor.
BAE ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği Arap Koalisyonu’nun askeri müdahalesini meşrulaştıran en önemli gerekçe ise İran’ın Yemen’deki varlığı. BAE’nin İran’la ticari ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda, Yemen’in İran’la kurduğu ilişkinin bahane edilmesine şüpheyle yaklaşmak gerekiyor.
BAE Yemen'de Sünni gruplara da karşı
Öte yandan, BAE’nin Yemen’e müdahalesindeki gerekçelerinin en önemli unsurunu özgürlük yanlısı grupların varlığı oluşturuyor. 2011 yılından itibaren bölgede yaşanan değişim ve özgürleşme ortamından rahatsız olan BAE, statükonun korunmasının en etkili aktörleri arasında yer alıyor.
Bir devlet olarak kuruluşundan itibaren gerek askeri gerekse siyasal elitler özelinde Batı etkisinin en açık ve net görüldüğü Körfez ülkesi BAE. Bu anlamda, statükonun ve mevcut konjonktürün muhafaza edilmesinin BAE’nin en önemli görevi olduğunu görmek mümkün. Bölgesel statükoya meydan okuyan özgürlük yanlısı yerli grupları bastırmaya çalışan BAE, son olarak Taiz ve Aden kentlerinde Sünni siyasal güçlere karşı operasyonlar başlattı. BAE Yemen projeksiyonunda kendisiyle aynı fikirde olmayan çeşitli yerel gruplara karşı da savaş açmış durumda.
Yemen’de 2015 yılında başlayan Arap Koalisyonu’nun askeri operasyonunda BAE’nin askeri varlığı 30 adet F-16 savaş uçağı, 4 bin asker, yaklaşık bin 500 özel harekât mensubu ve yüzlerce yabancı şirket “danışmanı”ndan oluşuyor. BAE Yemen’deki askeri varlığının yanı sıra binlerce yerel silahlı milisi de eğitiyor. Alternatif olarak eğitilen ve maaşı ödenen Hadi’ye bağlı bu birlikler, BAE’nin Yemen’in geleceğiyle ilgili uzun vadeli planları hakkında fikir verebilir. Birleşik bir Yemen’den ziyade kendi jeopolitik çıkarlarını önceleyen BAE’nin, eğittiği milisler sayesinde, başta liman kentleri olmak üzere, Yemen’in stratejik noktalarını elinde tutmak istediği görülebilir. Savaş sonrası güç dengelerinin şekilleneceği Yemen’de, desteklediği söz konusu gruplar sayesinde BAE’nin, “Yemen paylaşımında” payını maksimum düzeyde tutmak isteyeceğini söylemek mümkün.
BAE Yemen’de her ilde farklı yerel askeri ve siyasi grupları destekliyor, askeri eğitim vererek silahlandırıyor. Birbirinden kopuk ve habersiz bu yerel askeri gruplar, birleşik Yemen fikrini zayıflattığı gibi, orta vadede önemli sorunlara yol açacak gibi görünüyor. Kimi zaman kendi aralarında çatışan bu güçler, son olarak Hadi hükümetine bağlı devlet ordusuna karşı Aden havalimanın kontrolüyle ilgili olarak şiddetli çatışmalar yaşamıştı.
BAE’nin Yemen’deki gizli hapishaneleri
Yemen’in güney bölgelerindeki en etkin yabancı güç olan BAE ile ilgili en önemli endişe kaynağı ise başta Sokotra adası olmak üzere güney illerinde işkenceyle dolu gizli hapishanelerin varlığı. Uluslararası medyanın gündeme getirdiği gizli hapishaneler, henüz Arap Baharından önce, ABD tarafından El-Kaide’ye karşı mücadelenin bir parçası olarak kurulmuştu. 2009 yılında Obama hükümetinin kapattığı bu gizli işkence merkezlerini BAE’nin tekrar aktif hale getirdiği ifade ediliyor. Haziran ayında İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün yayınladığı raporda, BAE’nin “güvenlik operasyonları” sırasında onlarca kişiyi zorla kaybetme ve keyfi gözaltında tutma gibi uygulamalar gerçekleştirdiği ifade ediliyor. Temmuz ayında benzer iddiaları Uluslararası Af Örgütü de raporlamıştı. Husiler’den ziyade, güneydeki Sünni gruplar arasında siyasi muhaliflikleriyle tanınan ve kimi zaman da BAE’nin politikalarına itiraz eden Hadi hükümetine bağlı güvenlik güçlerinin ve yerel hükümet görevlilerin bu tür gizli hapishanelerde tutulduğu ifade ediliyor. Öte yandan BAE’ye itaat etmeyen kimi kabilelerin önde gelenlerinin, gazeteci ve aktivistlerin de hukuksuz bir şekilde gözaltına tutulduğu kaydediliyor. Meşru Yemen hükümetinin soruşturulmasını istediği bu iddialar karşısında, BAE’li yöneticiler gizli hapishaneler ve işkence merkezlerin varlığını reddetmişti.
BAE’nin kontrolündeki güney bölgelerinde farklı isimler altında binlerce kişiden oluşan onlarca milis grubu var. Çoğu zamanda yerel çetelerden ve başıbozuk sokak kabadayılardan oluşan bu tür gruplar, Yemen’in birlik fikrini tehdit eden önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. Yemen’in geleceği hakkında bir tasavvura sahip olmayan bu grupların, savaş sonrası dönemde de Yemen’in güvenliği ve genel asayişi için önemli bir sorun kaynağı olarak kalacağı düşünülüyor.
BAE’nin Yemen müdahalesinin iç yansımaları
BAE’nin son dönemde askerileşme eğilimi gösteren dış politika yaklaşımının, emirliklerin içinde süregelen bazı iç problemlerin ve sıkıntıların ortaya çıkmasına sebep olacağı fikri giderek güçleniyor. Aşırı askeri harcamaların ve özellikle Yemen’deki insan hakları ihlallerinin, birçok emirlikte ciddi endişeler uyandırdığı söyleniyor. Endişelerini ifade eden Dubai eski polis müdürünün, Muhammed bin Zayid’e açık bir uyarısı olmuştu. Polis müdürüne göre, uzun süren söz konusu askeri müdahale Yemen’i “başarısız devlet” haline getirecek ve sonu gelmeyen bir savaş ihtimalini doğuracaktır.
Sonuç olarak, BAE’nin Yemen’e askeri müdahalesi ve yol açtığı insan hakları ihlalleri, birliği oluşturan emirliklerin bazılarında ciddi rahatsızlık meydana getirmiş durumunda. Yedi emirlikten oluşan BAE’nin anayasal kurumları başta olmak üzere, mevcut askeri harcamalardan ve müdahaleci politikalarından memnun olmayan bir kitle var ve bu kitle giderek daha da büyüyor. Abu Dabi Emiri Muhammed bin Zayid’e karşı muhalefetin ve itirazların giderek artacağını öngörmek de mümkün. Zira siyasal temsil sisteminden memnun olmayan olan kimi emirliklerin, BAE’nin federal yapısını yeni bir sınav alanı haline getirme ihtimali de kuvvetli görünüyor.

25 Ekim 2018 Perşembe

İran-Körfez rekabetinin Yemen'e ağır bedeli

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Ortadoğu genelinde nüfuzunu artırmaya çalışan İran ile bu ülkeye karşı mücadele ettiğini ileri süren Suudi Arabistan ve müttefiklerinin Yemen’deki askeri varlıkları, ülkeye kaos ve acıdan başka bir şey getirmedi.



Yemen’de, Şubat 2011’de başlayan halk devrimi, Suudi Arabistan tarafından doğrudan desteklenen 32 yıllık Ali Abdullah Salih yönetiminin değişmesine sebep olsa da, bu değişim yine Riyad ve Körfez'deki destekçilerinin eliyle kaotik bir sürece kapı araladı. İran ise bu kaosa Yemen’deki Zeydi azınlığın içinden siyasallaşarak kendisiyle yakın ilişkiler kuran Husi cemaati aracılığıyla katkı sağladı.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) başını çektiği Körfez ülkeleri, Yemen’deki durumun kontrollerinden çıkmasını engellemek ve ülkenin devrim sonrası geçiş sürecini yönetmek amacıyla 2011 yılı sonunda Körfez Girişimi adı altında bir çözüm girişimi başlattı. Buna göre, Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in, yetkilerini yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi’ye devretmesi ve buna karşılık Salih’e siyasi dokunulmazlık verilerek ülkede kalmasının sağlanması öngörülüyordu. Ayrıca iki yıl içinde seçim düzenlenerek, iktidarın seçilmiş hükümete devredilmesine dek ülkeyi Hadi yönetecekti. Bu süre zarfında, seçimler öncesi ulusal mütabakat için bütün tarafların katılacağı bir Ulusal Diyalog Kongresi düzenlenmesi de kararlaştırılmıştı.
Körfez Girişimi’nin Suudi Arabistan’ın zaman kazanma taktiği olduğunu söylenebilir. Zira Suudi Arabistan, Yemen’deki devrim süreci boyunca Ali Abdullah Salih’i desteklemişti. Salih, 4 Nisan 2011’de başkent Sana’daki başkanlık sarayını hedef alan bombardımanda ağır yaralanmış ve tedavisi Riyad’da tamamlamıştı. Salih, bütün istifa beklentilerine rağmen Yemen’e dönerek görevini sürdürmüştü. Riyad ve destekçilerinin iktidarı yardımcısına devreden Salih’i, siyasi korumayla Yemen’de tutması, Salih’in ülkedeki rolünün henüz bitmediğini gösteriyordu.
Riyad yönetiminin Salih’in tamamen devredışı kalmasını engellemesinin sebebi, siyasi olarak kendisine rakip gördüğü İhvan-ı Müslimin menşeli Islah Partisi’nin güç kazanmasından ya da Yemen’de kendi etkisi dışında kalan alternatif bir yönetim kurulmasından duyduğu endişeyle açıklanabilir. Zira Salih, iktidarı devretmesine rağmen iktidar arzusundan vazgeçmemişti.

Tarafların nüfuz mücadelesi
Yemen, sahip olduğu stratejik önemin yanı sıra, İran’ın bu ülkede de Irak, Suriye ve Lübnan’da sahip olduğu etkinliğin bir benzerini oluşturmaya çalışması nedeniyle Suudi Arabistan açısından kontrolden çıkmaması gereken bir ülke. Kuzey sınırlarının tamamı Suudi Arabistan’a komşu olan Yemen, güneyde dünyanın en önemli petrol yollarından biri olan Aden Körfezi ve Babu’l Mendeb Boğazı nedeniyle uluslararası petrol ticareti açısından önemli bir yere sahip. Bu stratejik konumu, Basra Körfezi’nden, Aden Körfezi ve Babu’l Mendeb Boğazı aracılığıyla dünyaya petrol ihraç eden Suudi Arabistan ve İran açısından, Yemen'i önemli bir konuma oturtuyor.
Öte yandan, ülkedeki Zeydi topluluk içinde sayılan ancak siyasallaşarak farklı bir hareket olması nedeniyle İran ile yakın ilişkilere sahip olan Husi cemaati de Lübnan’daki Hizbullah hareketine benzer bir güce kavuşmak istiyor. İran, Husilerin bu amacını desteklerken, Suudi Arabistan ise uzun yıllardır, Husilerin silahlı kolu Ensarullah hareketine karşı savaşıyor.
Suudi Arabistan’ın ve Körfez’deki ortaklarının hedefi, Körfez Girişimi ile artan uluslararası baskılara karşı, Yemen’deki krizin kontrolünden çıkmasını engellemek için zaman kazanmaktı. Sonrasında yaşanan gelişmeler, Suudi Arabistan ve BAE’nin Yemen’de demokratik yollarla bir çözüm arzulamadığını ortaya koydu. İran ise geçiş dönemindeki siyasi boşluktan yararlanarak, Husiler aracılığıyla Yemen’de güç elde etmek istemekte.
Körfez Girişimi kararlarının uygulanmaya başlandığının ilan edilmesinden üzerinden iki yıl geçmesine rağmen, Genel Halk Kongresi’nin (GHK) ayak diremesi ve BAE’nin Sana’daki ortakları aracılığıyla süreci baltalaması, geçiş sürecinde ciddi bir ilerleme sağlanamamasına sebep oldu.
Bütün bu gelişmelerden sonra Husiler, 2014 yılının eylül ayında, merkezleri konumundaki Yemen’in kuzeyinde bulunan Sada ilinden harekete geçerek, başkent Sana’yı ele geçirdi. Bu noktada dikkat çekici olan Suudi Arabistan tarafından desteklenen Salih’e bağlı kuvvetlerin Husilere karşı herhangi bir direniş göstermemesiydi. Ahmet Ali Abdullah Salih’e bağlı ordu birlikleri Sana’daki en etkin askeri güç olmasına rağmen bu birlikler başkente doğru ilerleyen Husi militanların önünü açtı.
Husi militanların, Ali Abdullah Salih’e bağlı birliklerle ortak hareket etmesi ve Salih liderliğindeki GHK ile ortak bir yönetim oluşturma yoluna gitmesi, darbenin İran ve Suudi Arabistan’ın ortak bir hareketi olma ihtimalini akla getiriyor. Ortadoğu’nun tamamında dış politikalarını birbirlerine karşıtlık üzerinden açıklayan bu iki ülkenin her ne kadar Yemen’de birlikte bir darbe planlaması, komplo teorisi olarak görünse de, Yemen’in özgür ve şeffaf bir siyasi süreç sonunda sivil ve ulusal bir idareye geçmesi her iki ülkeyi de memnun etmeyecek.
Bu durumda, iki ülkenin de Yemen’deki uzantıları aracılığıyla ortak düşman olan Islah Partisi’ne karşı birbirine göz yumarak süreci engelleme yoluna gitmiş olması uzak bir ihtimal değil. Suudi Arabistan’ın Sana’nın Eylül ayında Husilerin kontrolüne geçmesine rağmen, Yemen’e müdahale için Mart 2015’i beklemesi ve bu tarihte Husilerin Sana’yı işgalini bahane göstererek, Körfez’deki ortaklarıyla birlikte Kararlılık Fırtınası operasyonunu başlatması bu ihtimali güçlendiren bir gelişme olarak gösterilebilir.
Eylül 2014 ile Mart 2015 arasında geçen altı aylık süreçte, Husiler Sana’daki etkinliklerini artırmakla birlikte ilerleyişlerini sürdürmeleri, Suudi Arabistan-BAE ittifakının Yemen’e müdahalesini beraberinde getirdi.
Suudi Arabistan, BAE ve İran’ın Yemen’deki askeri rolü
Yemen’de, 2015 yılının başından beri Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap Koalisyonu tarafından desteklenen Yemen Ulusal Ordusu ve İran’ın silah ve askeri eğitim yardımı sağladığı Husiler arasında şiddetli çatışmalar devam ediyor. 1979'daki devrimi Ortadoğu’ya ihraç etmeyi dış politikasının başlıca hedeflerinden biri olarak belirleyen Tahran yönetimi, bu amaçla Lübnan’da başarıya ulaştığını düşündüğü Hizbullah modelini Yemen’de de Ensarullah üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyor.
Arap ve dünya basınında çıkan birçok haber, Husilerin İran Devrim Muhafızları ve Hizbullah’a bağlı askeri yetkililer tarafından eğitildiğini ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı Hadi de, 14 Ekim günü yaptığı konuşmada, “Yemen’de birçok devrim muhafızı subayını kendi gözlerimle gördüm” demiştir.
İran tarafından desteklenen Husilerin, darbenin ardından Sana ile yetinmeyerek Aden hariç neredeyse bütün kentleri ele geçirmesi ve Aden’i de kuşatma altına alması, Suudi Arabistan açısından kontrolün kaybedildiğini göstermişti. Bu gelişme üzerine Suudi Arabistan’ın öncülüğünde, Mısır, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Ürdün’ün katılımıyla oluşturulan Arap Koalisyonu kuvvetleri, Mart 2015’te Yemen’e yönelik “Kararlılık Fırtınası” adlı bir askeri operasyon başlattı. Operasyon sonrası gelinen aşamada, savaşın Yemen’in batı sahilindeki stratejik Hudeyde kentinde kilitlendiğini görebiliriz. Arap Koalisyonu ile hareket eden Yemen Ulusal Ordusu’na bağlı kuvvetler, geçtiğimiz haziran ayından beri Hudeyde’yi ele geçirmek amacıyla başlattığı saldırılardan henüz bir sonuç elde edemedi. Husi militanlar ise İran’dan aldıkları destekle Hudeyde’de ciddi bir direniş örgütlemeyi başardı.
Yemen’de vekalet savaşı yürüten iki bölgesel aktör olan Suudi Arabistan-BAE ittifakı ve İran, ciddi insan hakları ihlallerine imza atmakla birlikte zaten dünyanın en fakir ülkesi olarak gösterilen Yemen’deki insani dramı derinleştirdi. Birleşmiş Milletler (BM) raporlarına göre, Husiler, savaşta cephelere sürmek üzere çok sayıda çocuğu da silah altına aldı.
Yemen’de, çatışmaların başlamasından bu yana onbinlerce sivil yaşamını yitirirken, yine BM tarafından geçtiğimiz cuma günü yapılan açıklamada, ocak ayından bu yana Yemen’de 570 bin sivilin mülteci durumuna düştüğü ifade edildi. Ülkede, binlerce insan ise kolera ve veba salgınlarına maruz kaldı. Ayrıca, BM’nin Yemen’deki insani yardım faaliyetleri koordinatörü, savaşın devam etmesi halinde 12-13 milyon arası insanın açlıktan ölme riski ile karşı karşıya kalacağını ve ülkenin üç ay içinde insani olarak tamamen çökeceğini söyledi. BM’ye göre, Yemen krizi dünyanın en dramatik krizidir ve 22 milyonu aşkın insan acil yardıma ihtiyaç duymaktadır.

BAE'den terör örgütüne destek
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Kararlılık Fırtınası operasyonunun bir hafta içinde Yemen’i Husilerden kurtaracağını söylese de geçen dört yıllık sürede savaş tüm şiddetiyle devam ediyor.
Savaşın uzun sürmesi Arap Koalisyonunu Yemen’de çıkmaza sürükledi. BAE’nin çeşitli adımlarla Yemen’deki siyasi etkinliğini artırma yoluna gitmesi, Aden’de gerilimlere ve hatta çatışmalara sebep oldu. Abu Dabi yönetimi, Aden’de kendisine yakın grupları yönetime getirmeye çalışınca geçici başkent olarak ilan edilen kentte çatışmalar yaşandı ve nihayetinde Arap Koalisyonu’nun girişimleriyle kriz sonlandırılıldı. Sokotra adasında ise adaya çıkan BAE güçleri, Aden hükümetinin itirazları ve gerekirse savaşırız resti karşısında adadan çekilmek zorunda kaldı.
BAE yönetimi, son günlerde şiddetli çatışmaların yaşandığı ülkenin en büyük kenti Taiz’de de uluslararası toplum tarafından terör örgütü olarak nitelenen Ebu Abbas örgütünü destekliyor. Bu örgüt, Taiz’de sivil yerleşim alanlarını bombalamakla birlikte gasp, yağma ve tecavüz gibi suçlara karıştı. BAE, buna rağmen Ebu Abbas örgütünü desteklemeyi sürdürüyor. Devrim sürecinde önemli rol oynayan Tevekkül Kerman gibi önemli muhalifler Aden’de yaşanan suikastlerden BAE’yi sorumlu tutuyor.
Bununla beraber Husiler, Suudi Arabistan’ın güney şehirlerindeki yerleşim birimlerini hedef alan balistik füze saldırıları gerçekleştiriyor. Arap Koalisyonu Sözcüsü Albay Turki el-Maliki, üç gün önce yaptığı açıklamada, Husilerin şu ana kadar Suudi Arabistan topraklarına gerçekleştirdiği balistik füze saldırısı sayısının 204’e yükseldiğini bildirdi.
Diğer yandan, Arap Koalisyonuna ait savaş uçaklarının operasyonlarda sivilleri de hedef alması çok sayıda sivilin ölümüne sebep oluyor. Koalisyona ait savaş uçakları, geçtiğimiz ağustos ayında Yemen’in kuzeyindeki Saada kentinde öğrencileri taşıyan bir servisi hedef alarak çok sayıda öğrencinin ölümüne sebep olurken, BM yayınladığı raporla Arap Koalisyonunun sivilleri kasıtlı olarak hedef aldığını ortaya çıkardı.
Tabloya baktığımızda, Ortadoğu genelinde nüfuzunu artırmaya çalışan İran ile siyasi olarak kendisine rakip gördüğü İran ve İhvan-ı Müslimin’e karşı mücadele ettiğini ileri süren Suudi Arabistan’ın Yemen’deki askeri varlıklarının, ülkeye kaos ve acıdan başka bir şey getirmediği açıkça görülebilir. Yemen, Suudi Arabistan ve İran arasındaki savaş nedeniyle büyük bir siyasi istikrarsızlığa sürüklenmiş, altyapısı büyük oranda tahrip olmuş ve ülkede 21. yüzyılda görülmemiş açlık ve salgın hastalıklar başgöstermiştir. Ne Suudi Arabistan iddia ettiği gibi uluslararası suların güvenliği sağlayarak İran etkisini kırabilmiş ne de İran Husiler üzerinden Yemen’de güç elde edebilmiştir.
Buna karşılık BM Yemen Özel Temsilcisi Martin Griffiths ve çok sayıda batılı ülkenin, Aden yönetimini meşru görmekle birlikte, Yemen’deki taraflara siyasi çözüm ve müzakere çağrıları yapması, batı ülkelerinin de ne Suudi Arabistan ne de İran’a Yemen’de askeri bir başarı şansı tanımayacağını en azından şimdilik gösteriyor.
Sonuç olarak, Körfez Girişimi’nin sonuçsuz bir girişim olduğunu, İran ve Suudi Arabistan’ın ortak düşmana karşı her ne kadar planlı olarak olmasa da birbirine kimi zamanlar göz yumarak aynı amaç için hareket ettiği ve Arap Koalisyonunun Yemen’de başlattığı askeri operasyonların hedefine ulaşmasının zor olduğunu söylenebilir.

16 Şubat 2019 Cumartesi

Yemen Krizi: Stratejik hesapların girdabında 8. yıl

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Yemen’de dört yılı aşkın süredir devam eden iç savaş ve siyasal yönetimin sekizinci yılına giren meşruiyet krizi henüz bir çözüme varmış değil.
Yemen’de dört yılı aşkın süredir devam eden iç savaş ve siyasal yönetimin sekizinci yılına giren meşruiyet krizi henüz bir çözüme varmış değil. Yemen’deki kriz mezhepsel bir iç çatışma gibi gözükse de, ülkede devam eden çatışmalar asılında jeopolitik çekişme, hakimiyet kurma mücadelesi, küresel ticaret savaşlarının yansımaları ve Yemen’in altın ve petrol gibi ekonomik zenginliklerini ele geçirme arzusundan kaynaklanıyor. Üstelik önümüzdeki dönemde, özellikle Ortadoğu’nun güney bölgesinde, daha doğrusu Kızıldeniz jeopolitiğinde olası krizlerin şekillenmesi ve önceden pozisyon almanın gereği gibi durumlardan da söz edilebilir.
Çin ve ABD gibi küresel ticari ve askeri aktörler açısından Yemen’in önemi -daha çok Babu’l Mendeb boğazının taşıdığı jeopolitik önem- Hint okyanusunda ve Doğu-Batı tarihi ticaret rotalarının kontrolüyle alakalı. Çin’in “yeni ipek yolu” projesi şüphesiz ABD’nin bölgeye ilgisini arttıran diğer bir etken oluşturuyor. Söz konusu proje ABD’nin dünya üzerindeki mutlak ticari hegemonyasına bir meydan okuma özelliği taşıdığı için, Çin ile ABD’yi Yemen’deki krizin dolaylı aktörleri olarak görmek mümkün.
Krizin küresel boyutunun yanında, savaşın devam etmesine neden olan yerel sebepler de mevcut: Yemen’deki iç savaş ülkede yolsuzluğa sebep olduğu gibi, savaş ekonomisinden beslenen ve krizin sonlanmasına sıcak bakmayan çıkar gruplarını da beraberinde getirdi.
Öte yandan, Yemen’deki siyasal sınıf, süregelen vekalet savaşından dolayı vaat ettiği barışı, refahı ve ekonomik istikrarı tesis etmeyi başaramadı. Hakeza, Hadi hükümetinin meşruiyeti sağlanamadığı gibi, devam eden mücadelede çeşitli milis grupları ve başıbozuk milis güçler üredi. Söz konusu gruplar varlıklarını İran, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) doğrudan veya dolaylı olarak gelen silah yardımı ve lojistik ve maddi yardımlar sayesinde devam ettirebiliyor.
Mevcut durumda Yemen, fiilen kuzey ve güney olarak ikiye bölünmüş durumda. Bu bölünmüşlük Yemen’in üniter yapısını tehdit ettiği kadar, insanların günlük yaşamını sürdürmesini de imkânsız hale getiriyor.

Vatandaşların zorlaşan günlük hayatı 

Gerek Birleşmiş Milletler’in (BM) gerekse diğer kriz izleme kuruluşlarının verdiği bilgilere göre, Yemen’de mevcut koşullarda halkın yüzde 70’i gıda, sağlık ve hijyen gibi temel yaşam unsurlarına muhtaç durumunda. Başka bir ifadeyle, 29 milyonluk nüfusun 22 milyonu insani yardıma, 12 milyonu da acil insani yardıma muhtaç.
Yerel kaynakların verdiği bilgilere göre, mevcut koşullarda Yemen halkı hayata çok büyük zorluklar içinde tutunmaya çalışıyor. Hemen her ilde farklı isimler altında örgütlenen yerel milis güçlerinin ve onları destekleyen ülkelerin oluşturdukları “kontrol noktaları” nedeniyle yerel halkın günlük hayatı felç olmuş durumda. Bazı yerlerde kilometrede bir rastlanan bu noktalar, gıda ve sağlık hizmetlerinin sağlanmasını imkansızlaştırıyor. Söz konusu grupların yol boyunca bekletmeleri ve uzun süren kontrolleri Yemen vatandaşlarını bıktırdığı gibi, zaman zaman “komisyon” ve “vergi” adı altında eşyalara el konulması, halkın hayatını olumsuz etkiliyor. İnsanlar “kontrol noktalarında” saatlerce sebepsiz yere bekletildiği gibi, sebep gösterilmeden gözaltına da alınmakta. Bunun yanında, BM’nin de insan hakları raporlarında dikkat çektiği gibi, gözaltına alınanlar “işkence merkezlerine” götürülüp esir olarak tutuluyor, hatta çeşitli işkencelerle maruz kalıyor. Bu noktada hem Husilerin hem de BAE’ye bağlı askerler ve milis güçlerinin bu yönteme sık sık başvurduğu belirtiliyor.
Yemen’de araçla yaklaşık bir saat süren bir yolun, kontrol noktaları nedeniyle en az dört saate uzadığı ifade ediliyor. Bu nedenle hastanelere zamanında nakledilemeyen çok sayıda hasta ve yaralı hayatını kaybediyor. Nitekim yetersiz tıbbi kaynaklar nedeniyle hastanelerin bir çoğu da hizmet veremiyor.
Yemen’de bir diğer önemli meseleyi esir ve tutsaklar oluşturuyor. Her iki tarafın elinde de esir ve mahkûm statüsünde binlerce suçsuz vatandaşın olduğu ifade ediliyor. Daha önce Yemen’de resmi olarak 70 bin kişinin kayıp olduğu raporlanmıştı. Söz konusu kayıp insanların çoğu hukuksuz bir şekilde esir olarak tutuluyor ve barış görüşmelerinde karşılıklı esir değişimi için bir pazarlık unsuru olarak gündeme getiriliyorlar.

İran’ın demografik hesapları

Yemen krizinde Husileri destekleyerek doğrudan taraf olan İran, 2011 yılından beri bölgede en önemli aktörler arasında yer alıyor. 2015 yılında Husilerin başkent Sana’yı ele geçirmesinde, İran’ın başta lojistik olmak üzere her türlü askeri, teknik ve personel desteği etkili olmuştur. Kısa sayılabilecek bu dört yıllık zaman zarfında İran, Yemen’deki kültürel ve sosyolojik yapıyı etkilemeyi ve hatta değiştirmeyi başarmıştır. Yemen’de uzun vadede etkin olabilmek için İran’ın demografik anlamda toplumsal yapıyı değiştirmeye yönelik ciddi kültürel ve toplumsal çalışmalar içinde olduğu anlaşılıyor.
Husiler açısından İran’ın dış dünyaya açılan tek kapı olması, Yemen’in kuzey bölgelerinde İran’a ideolojik ve kültürel politikalarını uygulamak için uygun bir ortam hazırlamıştır. Bu ortam Husilerin siyasi ve kültürel izolasyonuna neden olduğu gibi, dış dünyayla iletişim ve alışveriş konusunda da onları İran’a mahkum ediyor. Bu durum ise İran’a Yemen’de bariz bir üstünlük sağlıyor.
Mevcut koşullarda Yemen’deki demografi iki şekilde dönüşüme uğruyor: Klasik dönemde fıkhi anlamda Ehl-i Sünnete yakın olarak bilinen Zeydilerin bir kısmının İran Şiiliğine kaydığı ifade ediliyor. Dinî-siyasî propaganda ile mağduriyetin mezcedildiği ortam, varlıklarını sürdürebilme kaygısıyla Zeydilerin çoğunun başka inançlara kaymasına sebep olan bir zemin oluşturuyor.
Öte yandan yalnız Zeydiler değil, Yemen’deki Sünnilerin bazıları da benzer bir mezhepsel ve sosyolojik baskıyla karşı karşıya bırakıldı. Husiler ele geçirdikleri yerlerde direnç gösterebilecek kişileri ya tutukluyor ya da sürgün ediyor. Yurtlarında kalan insanlar da Şiileştirilme politikalarına maruz bırakılıyor. Bu anlamda, bir süre Husilerin kontrolünde kalan Taiz kentindeki nüfusun yüzde 10’unun böyle bir kültürel baskının sonucunda mezhep değiştirdiği ifade ediliyor.
Bu durum orta ve uzun vadede Körfez’in demografik dokusunu değiştirme ihtimalini de beraberinde getirecektir.

Suudi Arabistan’ın enerji hesapları 

Suudi Arabistan devleti kuruluş aşamasında Yemen ile çeşitli çatışmalar yaşamış, başta sınır sorunu olmak üzere iki ülke arasında çeşitli gerginlikler olagelmiştir. Bugün Suudi Arabistan, “Arap koalisyonunun” Yemen’de üçüncü seneyi aşan askeri müdahalesine öncülük ediyor. Riyad yönetimi buna rağmen kayda değer bir başarı sağlayamadığı gibi, aksine birçok yeni risklerle karşı karşıya kalmış durumda. Mevcut koşullarda Suudi Arabistan, desteklediği grupların (başta İsveç olmak üzere, Ürdün ve Umman’ın arabuluculuğunda) Husilerle masaya oturmasına izin verdi.
Suudi Arabistan’ın etkin olduğu bölgelere dikkatle baktığımız zaman, BAE’den farklı olarak Yemen’in doğusunda hakimiyet kurmaya çalıştığı fark edilebilir. BAE Yemen’in sahil kentlerinde ve stratejik noktalarında hakimiyet kurarken, Suudi Arabistan’ın özellikle Hadramut ve Vadi Hadramut gibi doğu bölgesinde kuzeyden güney sahiline kadar büyük bir askeri ve kültürel hakimiyet peşinde olduğu görülüyor.
Yemen konusunda Suudi Arabistan’ın geleceğini de şekillendirecek en önemli meselelerin enerjiyle ilgili konular olacağı söylenebilir.
Suudi Arabistan’da çıkan petrolün yataklarının Yemen’in Hadramut bölgesine yakın bir coğrafyada olduğu biliniyor. Yemen devletinin bu petrolü çıkarmaya karar vermesi halinde Suudi Arabistan’daki kaynakların azalacağı tahmin ediliyor. Gerçekten de istikrarlı ve güçlü bir siyasi sınıfa sahip bir Yemen’in söz konusu kaynaklarını işletebilmesinin, sınırın öte yakasındaki petrol verimliliği azalacağı için, Suudi ekonomisini dolaylı da olsa tehdit edeceği muhakkak. Buna karşı Suudi Arabistan da Yemen devletini ya kontrol altına almaya ya da doğu bölgelerini doğrudan nüfuzu altında tutmaya çalışıyor.
Enerji bağlamında Suudi devletinin Yemen’e ilişkin ikinci önemli meselesi de Suudi Arabistan topraklarından başlayarak Yemen üzerinden (kuzey-güney koridoru) Hint okyanusuna açılan bir petrol boru hattı inşa etme olasılığı. Bu durumda Suudi Arabistan’ın enerji kaynakları Basra ve Aden körfezine bağımlılıktan kurtulmuş olacaktır. Dikkatlice bakıldığında, askeri faaliyetlerinin yanı sıra Suudi Arabistan’ın odaklandığı kültür, kalkınma ve imar çalışmalarının da bu bölgede olduğunu görülüyor. 
Suudi Arabistan’ın söz konusu enerji projelerine karşı duran Umman’ın bu durumda nasıl bir pozisyon alacağı da merak konusu. Zira Umman Yemen’in doğu bölgelerindeki kabilelerle ve çeşitli gruplarla yakın bir ilişki içinde olduğunu biliniyor. Umman Körfez’in güneyinde yer alan en istikrarlı ülkelerden biri ve Yemen’in doğusundaki görece sakinliğini korumak istiyor.

BAE’nin “Sokotra Emirliği” hayali

Yemen krizinin en etkili aktörlerden biri olan BAE, başta Aden olmak üzere, Mukalla ve Muha gibi Yemen’in tüm liman kentlerini ve sahil bölgelerini ele geçirmiş durumunda. Aden körfezindeki dolaşıma hakim olan BAE’ye en büyük destek ise ABD’den geliyor. BAE son olarak Sokotra adasını ele geçirmiş ve asker çıkarmış durumda. Sokotra adası Hint okyanusundaki ticaret dolaşımını kontrol etmek açısından önemli bir nokta. BAE’nin uzun vadedeki planlarında, UNESCO’nun koruması altındaki coğrafi ve doğal güzellikleriyle dünyanın en güzel yerlerinden bir olan Sokotra adasını federasyonun bir parçası olarak ilhak etmek olduğunu anlaşılıyor.
Meşru Hadi hükümetinin tüm itirazlarına rağmen, yerel kabilelerle de ilişkiler geliştiren BAE’nin, bin kilometre uzaklığındaki adaya sürekli asker takviyesi yaptığı ifade ediliyor. Öte yandan BAE bir yetkilinin Sokotra ziyareti esnasında yaptığı “Yemen’deki Sokotra eyaletinde yaşayanlar BAE’nin bir parçası olacak ve talepte bulunmadan bile vatandaşlık hakkı kazanacaklar” açıklaması, BAE’nin asıl niyetinin adayı tamamen ele geçirmek olduğunu gösteriyor. BAE’li yetkili ve bazı tarihçiler, Acman Emirliği’nde yaşayan vatandaşlarının kökeninin Sokotra olduğunu ve BAE ile Sokotra arasında tarihi bir bağın bulunduğunu iddia ediyor.
Sokotra adası 3 yılı aşkın bir süredir BAE’nin kontrolü altında bulunuyor. Hukuki olarak adayı da ilhak etmek için, Halife bin Zayed Vakfı ve BAE Kızılayı gibi birçok kuruluş ekonomik ve kültürel çalışmalar yürütüyor.
Adanın tahmini nüfusu 60 bin. Gıda ve insani yardım malzemelerinin yanı sıra, sağlık ve eğitim alanında da her şey BAE’nin elinde. BAE 220 öğretmen atamış, 200 yüksek öğrenim öğrencisine ekseriyette kendi ülkesinde burs olanakları sağlamış durumda. Tüm bu çalışmalar BAE’nin Sokotra ile ilgili hayaline işaret ediyor.

Barış görüşmeleri ve Hudeyde limanı düğümü

Yemen’deki krizi aşmak ve iç savaşa son vermek için tarafları barıştırmak amacıyla, 2018 yılının son çeyreğinde, BM Özel Temsilcisi Martin Griffiths’in arabuluculuğunda, meşru Hadi hükümeti ile Husileri temsil eden heyetler ilk defa ortak bir masada oturmaya ikna oldular. İsveç’teki görüşmelerde, esirlerin salıverilmesi, muhasara altındaki bölgelerde ablukanın kaldırılması, mayınlanan arazilerin haritasının hükümete teslim edilmesi, Sana havalimanının ve Merkez Bankası’nın Hadi hükümetine teslim edilmesi ve en önemlisi de stratejik Hudeyde limanının hükümete devredilmesi maddeleri üzerinde müzakere edildi.
Esirlerin takası konusunda bir anlaşmaya varılmasının ve 5 bin esirin karşılıklı olarak serbest bırakılmasının ardından, son olarak Ürdün’ün başkenti Amman’da devam eden pazarlıklarda bir neticeye varılmadığını açıklandı. Fakat Yemende esir meselesinden ziyade, esas sorunun Hudeyde limanı ve kentiyle ilgili olarak devam ettiğini görülüyor. Yemen’deki barışın geleceğini ve savaşın sonlanması büyük ölçüde Hudeyde limanın geleceğinin şekillendireceğini söylemek mümkün. Zira Hudeyde limanı Kızıldeniz’in en büyük ve stratejik limanlardan birini oluşturuyor. Yemen’in kuzeyine giren gıda, silah ve yakıtın yüzde 70’i bu limandan ulaşıyor. Husilerin dış dünyayla bağlantısı bu liman üzerinde sağlanıyor. Hadi hükümeti Hudeyde limanın, en azından bağımsız üçüncü bir tarafa geçmesi gerektiğini savunurken, ellerindeki üstünlüğü kaybetmek istemeyen Husiler ise buna karşı çıkıyor. İsveç’teki barış görüşmelerinde her ne kadar Hudeyde ile ilgili bir anlaşma yapıldığı açıklansa da, kapsamlı ve nihai bir anlaşma yapılmadan Hudeyde sorunun çözülmesi kolay görünmüyor.
Yemen’deki savaş gerçekten uzadı. Belki savaş, ekonomik ve jeopolitik hegemonya peşindeki bölgesel ve küresel aktörlerin lehlerine olabilir, fakat Yemen halkının değil. Yemen’deki kriz 4 yıla yakın bir sürede binlerce insanın hayatını aldığı gibi geleceğini de almaya devam ediyor. Tünelin sonunda ise henüz bir ışık görünmüyor.


5 Şubat 2018 Pazartesi

BAE'nin hamleleri Ortadoğu’yu kaosa sürüklüyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Ortadoğu'da tamamıyla seküler bir vizyon benimseyen BAE, Suudi Arabistan'dan bağımsız bir dış politika geliştiriyor.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ABD Büyükelçisi Yusuf el-Uteybe, geçtiğimiz aylarda yaptığı bir açıklamada, Arap dünyasında sekülerizmin zaferinin, Ortadoğu’da uzun dönemli barış ve istikrarın temeli olduğunu söylemişti. Bu beyan, BAE’yi, İslami hareketlerle bağlantılı olduğu gerekçesiyle Körfez İşbirliği Konseyi'nden (KİK) çıkarılan Katar ile arasına mesafe koyarken, Mısır ve Bahreyn gibi anti-İslamcı ülkelere yaklaştırıyordu.

BAE’nin Ortadoğu’da seküler güçleri destekleme tavrı, son altı ayda ülkenin dış politikasının ana itici gücü haline geldi. BAE bu dönemde, Katar’ı bölgede izole çabaları, Yemen’de askeri operasyon ve Suudi Arabistan’a İslamcı gruplarla ilişkisini kesme çağrısı yaparak, hem Sünni İslamcı birlikteliklerin hem de İran destekli Şii militan grupların bölgedeki etkisini kırmaya yönelik ikili bir kuşatma stratejisi benimsedi. 

Bu ikili kuşatma stratejisi, aynı zamanda BAE’nin, Suudi Arabistan’ın destekçi müttefiki konumundan bağımsız jeopolitik hedefleri olan bölgesel bir güce dönüşümünü tamamlar nitelikteydi.

Katar’ın Ortadoğu meselelerinde etkisini kırmak, BAE’nin ikili kuşatma stratejisinin en önemli ayağı. Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed, Katar’ın İslamcı gruplarla bağlantısının ve İran’la güçlü diplomatik ilişkilerinin, bölgesel istikrarı tehdit ettiğini düşünüyor. Katar’ın bu ilişkilerinin sonlanması için BAE, Doha yönetimine karşı zorlayıcı diplomasi uyguluyor. 

Ülke, KİK’in Katar’a ambargo uygulamasını sağladı, ayrıca sahte bilgi yayarak Katar’ın mali sistemini istikrarsızlaştırmaya, uluslararası yatırımcıların Katar ekonomisine güvenini zedelemeye çalıştı.
Bu zorlayıcı diplomasi, Katar’ın Yemen’deki Müslüman Kardeşler fraksiyonu El-Islah ile askeri bağlarını kesmesi dışında, pek bir etki meydana getiremedi. Katar, son birkaç ay boyunca hem İran’la ticari ilişkilerini geliştirdi, hem ABD’nin Doha’daki Taliban irtibat bürosunu kapatma konusundaki baskılarına direndi, hem de Gazze Şeridi’ndeki Hamas destekli kurumlara yardımını sürdürdü.

Tüm bu olumsuz gelişmeleri dengelemek için BAE, ABD’deki lobi gücünü kullanarak Trump yönetimini Katar destekli Müslüman Kardeşler gruplarını terör örgütü ilan etmeye ve Taliban ile bağlarını koparması için Katar’a baskı yapmaya ikna etmeye çalıştı. 

Her ne kadar Katar, tüm bu baskılara direnmeyi ve ABD ile yakın ilişkilerini sürdürmeyi başarsa da, BAE ortak diplomatik baskıların, Doha yönetimini BAE’nin seküler bölge vizyonuna yönelik bir tehdit olmaktan çıkaracağını düşünüyor.

BAE'nin kendi dış politika vizyonunu gerçekleştirmek açısından kritik addettiği bir diğer cephe de Yemen. Çünkü Yemen’deki iç savaşı seküler güçler, Sünni militanlar ve İran destekli Husi milisleri arasında üçlü bir çatışma olarak görüyor. 

Bu, Yemen savaşını KİK ülkeleri ile İran arasında bir jeopolitik güç savaşı olarak gören Suudi Arabistan’ın bakışından tamamıyla farklı bir algı. Suudilerin ve Emirliklerin, Yemen savaşı konusundaki farklı perspektifleri, Abu Dabi yönetimini İslamcı düşmanlara karşı seküler güçleri desteklemeye yönelik tek taraflı askeri ve diplomatik girişimlere yöneltti.

BAE, Aralık 2017’deki ölümüne dek eski Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih’e askeri destek sağladı. 

Çünkü Abu Dabi yönetimi Salih’in geçmişte ülkedeki farklı mezheplerin çıkarları arasında pragmatik bir denge kurma konusunda sergilediği becerinin, Yemen’in siyasi yeniden inşasına yardımcı olabileceğini düşünüyordu. Salih’in ölümünden sonra BAE, Yemen'i bu kez ülkenin uluslararası toplum tarafından tanınan Devlet Başkanı Abdrabbu Mansur Hadi öncülüğündeki seküler bir ulusal koalisyon etrafında birleştirme girişiminde bulundu.

Abu Dabi yönetimi, Yemen’de belirleyici rol oynamak ve ülkede seküler otoriter yönetime dönüşü sağlamak üzere, askeri güç kullanarak, sahada kendine etki alanları oluşturdu. BAE’nin Yemen’in güneyindeki milliyetçi hareketlerle güçlü bağları ve petrol zengini Hadramevt bölgesinde sürekli güçlenen varlığı, ona bölgeye doğrudan kuvvet aktarım imkanı sağlıyor. Suudi Arabistan daha çok ülkenin kuzey sınırlarına hava saldırıları düzenlerken, BAE karada stratejik cepler oluşturarak, hedeflerini daha kolay gerçekleştiriyor. Emirlik Kara Kuvvetleri, bu yolla bir yandan seküler milliyetçi güçlere doğrudan lojistik destek sağlarken, diğer yandan El Islah ve Husiler’e karşı Riyad’ın hava akınlarından çok daha hedefe yönelik saldırılar gerçekleştirebiliyor.

Askeri saldırıların yanı sıra BAE, Yemen’deki İslamcıları siyasi çözüme ikna etmek üzere diplomatik girişimlerde bulundu. Muhammed bin Zayed, 13 Aralık’ta Husi tehdidine karşı birlikte hareket etmek ve istikrarsızlık oluşturmaya yönelik hareketlerden kaçınmaya ikna etmek üzere El Islah hareketi lideri Muhammed Abdullah El-Yedumi ile bir araya geldi.

BAE, ayrıca Husi gruplar arasındaki bölünme meydana getirmeye yönelik gizli diplomatik faaliyetler de yürütüyor. Bu gizli diplomatik inisiyatifler, 8 Ocak’ta Yemen’in Hüdeyye bölgesindeki önde gelen Husi komutanlardan Şeyh Emir İbrahim komutasındaki güçlere KİK tarafına geçme talimatı verdiğinde büyük bir başarı kazanmış oldu. Husiler’e yönelik halk desteği giderek azalırken, BAE, benzer taraf değiştirme vakalarının artacağını, böylece seküler koalisyonun elinin güçleneceğini umuyor.

Her ne kadar BAE’nin Katar’ı dışlama ve Yemen’deki İslamcı grupların etkisini kırma yönündeki tek taraflı çabaları, ikili kuşatma stratejisinin en önemli unsuru olsa da, Abu Dabi yönetimi bu çabaları, Suudi Arabistan’la yakın işbirliği içinde yürütmeye dikkat etti. BAE, Suudi Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman’ın Suudi devletini bir “ılımlı İslam” rejimi olarak yeniden kurma iradesini, olumlu bir adım olarak görüyor. Emirlik yetkilileri, bu sekülerleşme retoriğini dış politikaya yansıtma konusunda Suudi muhataplarını ikna etmeye çalışıyor.

BAE’nin Suudi Arabistan’ın dış politikasını sekülerleştirme ve ikili kuşatma stratejisini ikili işbirliği yoluyla yürütme çabaları belirgin bir başarı elde etmiş durumda. BAE’nin Katar’ın Hamas ile bağlarını kınayan tavrı, Suudi Arabistan’dan büyük destek görüyor. Bu retorik destek, Riyad ve Abu Dabi yönetimlerinin Ekim 2017’deki Hamas-Fetih uzlaşma anlaşmasının desteklemek için yakın işbirliği yapma cesareti verdi. Her ne kadar Suudi Arabistan’ın El Islah’a askeri desteği BAE’deki siyasi karar vericileri rahatsız etse de, Muhammmed bin Selman, Muhammed Bin Zayed’in 13 Aralık’ta El Islah liderleriyle Yemen’de siyasi istikrarın sağlanması için yaptığı görüşmelere katıldı.

Her ne kadar BAE’nin dış politika yönelimi, Suudi Arabistan’dan çok daha belirgin şekilde seküler olsa da, Abu Dabi ve Riyad, İran’ın Ortadoğu’daki istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerine karşı çıkılması gerektiği konusunda görüş birliği içinde. Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri ittifakı, İran’ın güdümlü füze programının bölgede meydana getirdiği güvenlik tehdidine dikkat çekerek, Trump yönetimine İran’ın 2015 nükleer anlaşmasında yaptığı ihlallerini tanıma konusunda baskı yaptı.

İki ülke arasında artan işbirliğine rağmen, BAE, ılımlı Şii gruplarla uzlaşma fikrine Suudi Arabistan’dan daha yakın ve Riyad yönetiminin İran yanlısı güçlere karşı tüm Sünni milisleri ayrım gözetmeden silahlandırma politikasına karşı duruşunu sürdürüyor. Buna karşın BAE ve Suudi Arabistan arasında ikili kuşatma stratejisi konusunda orta yol bulmak için yeterince ortak zemin mevcut.

[Oxford Üniversitesi St. Antony’s College Uluslararası İlişkiler Bölümünde doktora çalışmasına devam eden Samuel Ramani, düzenli olarak Washington Post ve The Diplomat’ta Ortadoğu ve Rusya politikası odaklı yazılar kaleme almaktadır]tercim: Emre Aytekin

2 Ocak 2019 Çarşamba

2019’da yakından takip edilecek 10 bölge

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Dünyada bu yıl uluslararası alanda Suriye, Yemen, Afganistan ve İran’ın aralarında olduğu 10 bölgede yaşanacak gelişmelerin kamuoyunda öne çıkması öngörülüyor.

Merkezi Brüksel’de bulunan sivil toplum örgütü Uluslararası Kriz Grubu, dünyada 2019 yılında takip edilmesi gereken 10 bölge ve buralarda beklenen ihtilafları derledi.

Yazıda, ABD‘nin dünyadaki tartışmasız gücünün sorgulanır hale geldiği belirtilerek, uluslararası düzenin kargaşa içindeki haline dikkat çekildi.

Birleşmiş Milletler (BM) gibi ortak eylem araçlarının işlemez hale geldiğinin altı çizilen yazıda, “Uluslararası Ceza Mahkemesi dahil hesap verilebilirliği sağlayan kurumlar göz ardı ediliyor ve küçümseniyor.” ifadelerine yer verildi.

Yazıda, 2019’da Yemen, Afganistan, ABD-Çin gerginliği, İran’a karşı Suudi Arabistan-ABD-İsrail ekseni, Suriye, Nijerya, Güney Sudan, Kamerun, Ukrayna ve Venezuela gibi ihtilaflı konular ve bölgeler, uluslararası alanda takip edilmesi gereken başlıklar şeklinde sıralandı.

Yemen
Yemen’in 2018’de uluslararası hukuksuzluğun odak noktası haline geldiğini vurgulanan yazıda, Yemen’deki krizin 2019 yılında daha da kötüleşebileceği ve 16 milyon Yemenlinin kıtlık tehdidi altında olduğu kaydedildi.

Yazıda, yardımların geldiği Hudeyde limanının kontrolü için Husiler ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) destekli Yemenli militanlar arasındaki çatışmalara yer verildi. Hudeyde’de çatışmaların sonlandırılması için taraflar arasında kararlaştırılan “Stokholm Anlaşması” hatırlatıldı.

Ocak ayından itibaren ABD’de Demokratların Temsilciler Meclisinde ağırlık kazanmasıyla, ABD’nin Yemen’de çatışmanın önlenmesi için baskılarını artırması ihtimaline vurgu yapıldı.

Yemen’de çatışmanın sonlanması veya azalması için tüm taraflara baskı uygulanması gerektiği ifade edilen yazıda, “Avrupa, Umman ve İran’dan Husiler üzerine, ABD’den Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne, Körfez ülkelerinden Yemen hükümetine ve Kongreden ABD yönetimine yapılacak baskılar değişime yol açılabilir.” değerlendirmesine yer verildi.

Suriye
Suriye’ye ilişkin 2018’dekine benzer bir durum öngörülen yazıda, Rusya ve İran’dan destek alan Esad rejiminin muhaliflere karşı güçleneceği öngörüsü yer aldı.

Yazıda, DEAŞ’a karşı yürütülen mücadelenin sona yaklaştığı belirtilerek, terör örgütü PKK/YPG işgali altındaki bölgede Türkiye’nin operasyonunun beklendiği kaydedildi.

Suriye’de taraflar arasında bir uzlaşının, Esad rejimi ve PKK/YPG arasında yapılacak anlaşmayla sağlanabileceği belirtilerek, aksi halde DEAŞ’ın yeniden canlanabilme ihtimaline vurgu yapıldı.

Afganistan
Yazıda Afganistan’ın 2018’de dünyada çatışmalar nedeniyle en fazla ölümün görüldüğü ülke olduğunun altı çizilerek, geçen yıl içinde 40 bin savaşçı ve sivilin öldüğü belirtildi. Afganistan’da ABD müdahalesinin ardından en fazla kaybın 2018’de yaşandığı ifade edildi.

Taliban militanlarının ülkenin hemen hemen yarısını kontrol ettiği ifade edilerek, ana yollardaki ulaşımı kapattığı, şehirleri ve kasabaları kuşattığı bilgisine yer verildi.

ABD birliklerinin yarısının Afganistan’dan ayrılmasının etkisi değerlendirilen yazıda, bu yöndeki olası kararın mevcut belirsizliği artırdığı ifade edildi.

ABD-Çin gerginliği
ABD ve Çin arasındaki gerginlik için “silahsız bir ticaret savaşı” ifadelerine yer verilen yazıda, Washington ve Pekin arasındaki restleşmenin karşılıklı açıklamalarla yükseldiğine işaret edildi.

Yıllardır terörün en üst sırada yer aldığı ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisinde, 2018’de en üst sırada Rusya ve Çin’in bulunduğuna vurgu yapıldı.

Washington ve Pekin arasında bir uzlaşının gerginliği azaltacağı belirtilen yazıda, aksi halde jeopolitik ve ekonomik rekabetin bir kırılma noktasına doğru gittiği bilgisine yer verildi.

İran’a karşı Suudi Arabistan, ABD ve İsrail ittifakı
İran’a karşı Suudi Arabistan, ABD ve İsrail’in ortak tehdit algılamasına işaret edilen yazıda, Suudi Arabistan ve İsrail’in bölge ülkelerinde İran’a karşı operasyonlar yürütme sinyalleri verdiği kaydedildi.

Romanya AB Konseyi Dönem Başkanlığı’nı devraldı            Romanya AB Konseyi Dönem Başkanlığı’nı devraldı
ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilerek ve ekonomik yaptırımlar uygulayarak, Suudi Arabistan ve İsrail’in yanında İran’ın bölgesel gücünü kırmayı amaçladığı ifade edildi.

İran’ın bu çatışmalara karşı hazırlık yaptığı belirtilerek, Tahran yönetiminin Suriye’deki çıkarlarının tehlikeye düşmesinden endişe duyduğu belirtildi.

Nijerya
Nijerya’da siyasi istikrarsızlığın çatışmaya dönüşme riskine işaret edilen yazıda, 2019’un şubat ayında yapılacak seçimlerde ülkenin yeni cumhurbaşkanının ve federal meclisinin, mart ayında da eyalet valileri ve meclislerinin seçileceği hatırlatıldı.

Nijerya’da daha önceki birçok seçimde şiddet olaylarının yaşandığı hatırlatılan yazıda, mevcut Cumhurbaşkanı Muhammadu Buhari ile eski yardımcısı Atiku Abubakar arasında çetin bir yarış geçeceği öngörüldü.

Seçime hazırlanan Nijerya’daki gerilim noktaları olarak Boko Haram terörü, Hristiyan çiftçiler ve hayvancılıkla uğraşan Müslümanlar arasındaki çatışmalar, petrol zengini Nijer Deltasındaki güvenlik sorunları gösterildi.

Yazıda, yerel güçlerle federal hükümet arasındaki çatışmaların alevlenme ihtimaline dikkat çekildi.

Güney Sudan
Güney Sudan’da 5 yıl önce patlak veren iç savaşın ardından 400 bin kişinin öldüğü belirtilerek, Cumhurbaşkanı Salva Kiir Mayardit ile rakibi Riek Machar arasında 2015 bir ateşkes anlaşması imzalandığı hatırlatması yapıldı.

Bu anlaşmanın 2016’da sekteye uğradığı ifade edilen yazıda, 2022’de yapılacak seçimlere kadar Kiir ve Machar arasındaki çekişmenin devam edeceği öngörüsünde bulunuldu.

Anlaşmanın taraflar ve bölgesel aktörler tarafından olumlu karşılandığına vurgu yapılan yazıda, şiddet oranının azalmasının bu anlaşmayı desteklemek için yeterli bir neden olduğu değerlendirmesinde bulunuldu.

Kamerun
Yazıda, Kamerun’un İngilizce konuşulan bölgelerindeki iç savaş tehlikesine yer verilerek, bölgede 2016’da başlayan Fransız eğitim ve hukuk sistemine yönelik protestoların artarak devam ettiği belirtildi.

Kamerun’daki çatışmalarda en az 500 sivilin yaşamını yitirdiği kaydedilen yazıda, 30 bin kişinin Nijerya’ya göç ettiği ve yaklaşık 437 bin kişinin Kamerun içinde bir yerlere göç ettiği bilgisi yer aldı.

Ayrılıkçı bir hareket halini alan Kamerun’daki olayların, eğer kapsamlı bir uzlaşı sağlanamazsa, büyük çapta ve istikrarsızlığa yol açan bir çatışmaya dönüşeceği ifade edildi.

Ukrayna
Yazıda, Rusya’nın 2014’te Kırım’ı ilhakının ardından başlayan savaşın Ukrayna’da sonunun görünmediği ifade edildi.

Ukrayna’nın doğusundaki Donbas bölgesinde Rusya yanlısı ayrılıkçıların desteğiyle olayların şiddetlendiği belirtilen yazıda, Rusya ve Batı ülkeleri arasında bir jeopolitik bir ihtilafa dönüştüğü kaydedildi.

Gelecek yıl ise Ukrayna’da seçimler öncesinde hareketliliğin yaşanabileceği belirtilirken, diğer yandan seçim sonuçlarının iç barışı veya Rusya ile uzlaşıyı sağlayabileceği ihtimaline yer verildi.

Venezuela
Yazıda Venezuela’nın zengin petrol yataklarının önceleri komşularını kıskandırırken, ekonomik sorunların toplumsal etkisiyle Venezüela halkının komşu ülkelere göç ettiği belirtildi.

Venezuela’nın toplam nüfusu 31 milyon nüfusunun 3 milyonunun ülkeyi terk ettiği belirtilen yazıda, BM’nin 2019 sonuna kadar bu sayının 5,3 milyonu bulacağını tahmin ettiği bilgisine yer verildi.


ABD ve Avrupa’nın hedefinde Maduro yönetiminin olduğu ve hükümete yönelik yaptırımların Venezüela’nın komşularıyla ilişkilerine ve halkına zarar verebileceği vurgulandı.

8 Kasım 2017 Çarşamba

SUUDİ ARABİSTAN'DA GERÇEKTE NELER OLUYOR?

Ortadoğu oldukça hareketli günler yaşıyor. Özellikle Irak'ta düzenlenen korsan referandum sonrasında başlayan süreç, IŞİD sonrasına endekslenen ağır hesapların birbiriyle karşı karşıya gelerek çatışması seçeneğini doğurdu.

Mevcut gündemde hemen herkes haklı olarak Suudi Arabistan'da birbiri ardına yaşanan siyasi depremler, tasfiyeler ve yönetimin içte ve dışta yeni bir sürece geçileceğine dair gelişmeleri okumakla meşgul.
Peşinen söylemek gerekir ki kaynayan sadece Suudi Arabistan değildir.

Doğrudur, bu ülkede Haziran ayında Veliaht Prens olarak tayin edilen Kral Selman'ın, 31 yaşındaki oğlu Muhammed şu günlerde kendisine rakip olabilecek ya da gerek şimdiki konumuna, gerekse ilerideki Krallığına itiraz eden kim varsa onları bir çırpıda tasfiye ediyor.

Bu tasfiye sürecinin ana gerekçesi ise ülkede yolsuzluk yapıldığı, devletten vergi kaçırıldığı ve haksız kazanç elde edildiği yönünde.

Aralarında 11 prensin, 4 mevcut bakan ve onlarca eski bakanın olduğu şahıslar bir çırpıda tutuklanarak, yine bir gecede hapishaneye dönüşen 7 yıldızlı Ritz Carlton Oteli'ne konuldu.

Hepsinin milyarlarca dolar değerindeki mal varlığına ise el konulmasına kesin gözüyle bakılıyor.

Ülkesindeki petrole dayalı ekonomiyi teknolojik yatırımlar ve tarım politikalarına çevirerek yaklaşık 20 yıl sonraki şimdiki değerinden oldukça düşük bir seviyeye inecek olan petrol yerine yeni gelir kalemleri oluşturmaya çalışan Prens Muhammed için, el konulacak bu gelirlerin anlamı büyük.
Çünkü Arap yarımadasını Yemen üzerinden inşa edilecek köprüyle Afrika kıtasına bağlamak isteyen, aynı çabayı Mısır'dan alınan iki ada vasıtasıyla Kuzey Afrika için de gerçekleştirerek yeni yatırım kanalları oluşturmaya çalışan zihniyet için büyük miktarda kaynak gerekliydi.

Ayrıca bundan sonra daha çok İsrail ve ABD yanlısı politikalar takip edecek anlayışın savunma bütçesini artırarak, Ortadoğu'daki krizlere Arap NATO'su adıyla oluşturulacak askeri yapılanma için de ilave finans kaynağına sahip olması gerekiyordu.

ABD Başkanı Trump'ın, olan bitenler karşısında Kral Selman'ı telefonla arayarak destek mesajları vermesini, ayrıca Trump'ın damadı ve İsrail'in büyük bir dostu olan Jared Kushner'in tutuklamalar öncesinde Suudi Arabistan'ı ziyaret etmesi doğru anlamlandırılmalı.

Yemen savaşının mimarı olan Kral Selman'ın oğlu Muhammed'in, Yemen'den atılan bir balistik füzenin Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'ı vurmasının hemen ardından bu tutuklamaların yaşanması ve akabinde yine Yemen sınırında içerisinde Prens Selman'a yakınlığıyla bilinen Prens Mansur'un da olduğu helikopterin düşerek içerisindeki herkesin hayatını kaybetmesi tesadüf olmasa gerek!
Diğer yandan tesadüflerle açıklanamayacak bir başka gelişme daha mevcut ki, bu da meselenin sadece Suudi Arabistan'la sınırlı kalmadığının, kalmayacağını göstergesi olmuştur.

Suudi Arabistan'da yaşanan siyasi darbeyle eşzamanlı olarak Lübnan Başbakanı Saad Hariri'nin, İran ve Hizbullah'ı suçlayarak, can güvenliğinin olmadığı gerekçesiyle görevinden istifa ettiğini duyurması tesadüfi olmayan silsilenin bir başka boyutudur.

Meseleyi daha ilginç hale getiren asıl konu ise Hariri'nin istifasını Suudi Arabistan'ın Körfez İşlerinden Sorumlu Bakanı olan, bugünlerde ABD'nin isteği ile Suriye'de PKK/PYD'yi Rakka'da donatmak ve Irak politikalarını aynı bakış açısıyla yürütmekte olan Samir es Sebhan ile yaptığı görüşmenin hemen ardından ve Suudi Arabistan'dan duyurmasıdır.
Çünkü bu durum akıllara Yemen'de yaşanan süreci getirmiş, benzeri bir süreç Yemen'de de yaşanmış, bu ülkenin Cumhurbaşkanı olan Mansur Hadi istifa etmesinden kısa bir süre sonra ülkesinde yaşananlarla ilgili Suudi Arabistan'a müdahale çağrısında bulunmuş ve ardından Suudi Arabistan'ın başını çektiği ülkeler Yemen'e müdahale etmişti.
Dolayısıyla Suudi Arabistan'da olup bitenlerin Yemen'in ardından Ortadoğu'da yeni bir sıcak cephenin açılma ihtimalini akıllara getiriyor.

Özellikle Suriye'de rejimin Deyr ez Zor'u alması ve Irak'taki Haşdi Şabi güçlerinin Suriye ile olan sınırdaki IŞİD teröristlerini temizledikten sonra ilk kez Suriye topraklarına girerek Ebu Kemal bölgesini kuşatmasından sonra.
Zira bu hattı batıdan kuşatan Suriye rejimi de, doğudan kuşatan Haşdi Şabi de İran'ın yoğun desteğini alan iki kesimdir ve iki kesimin kısa süre sonra birleşmesi demek, İran'ın kendi topraklarından başlamak üzere Lübnan'a kadar uzanan alanda kendince sağlıklı bir kara bağlantısı kurması demektir.

Bu mevzu İsrail ve Suudi Arabistan için tehlikeli olarak görülürken, ABD de bunun gerçekleşmemesi için şimdiye kadar yoğun gayret sarf etmişti.

Ne var ki çabaların başarılı olmadığı, İran'ın hedefine ulaşmak üzere olduğu her yönüyle, herkesin karşısında bulunan bir gerçekliktir.

İsrail Başbakanı Netanyahu'nun, "Hariri'nin istifası ve dikkati çektiği noktalar, uluslararası camiaya Suriye'yi ikinci bir Lübnan'a çevirmeye çalışan İran'ın saldırılarına karşı gerekli önlemleri alması için bir çağrı niteliğindedir" yönündeki sözleri bir bakıma İsrail, Suudi Arabistan ve ABD ekseninin Lübnan'a odaklandığını işaret ediyor.

İstenmeyen ana konu İsrail'in yanı başında, Lübnan'da bulunan İran desteğindeki Hizbullah'ın varlığıdır.
Bu varlığa yönelik İsrail'in doğrudan müdahalesi söz konusu olabilecektir ancak sonuç olarak Müslüman ülkeler Filistin'in ardından İsrail'in Lübnan'da yürüteceği askeri operasyonlar karşısında ortak bir tepki verebileceklerdir.

Bunun olması istenmediğinden şuanda Lübnan'a müdahale için gerekli olan sözde meşru olan yolun taşları döşenirken, müdahalede öncülük yapacak Suudi Arabistan da her yönüyle aynı hedef için içeriden başlamak suretiyle hazırlanmakta, buna zorlanmaktadır.

Yaşananlar karşısında İran ve Hizbullah'ın da bu saatten sonra boş duracağını söylemek mümkün değildir.
Neresinden bakarsak bakalım Ortadoğu yeni krizlerin yaşanmasına gebe bir haldedir.

Özellikle de IŞİD sonrasında yaşanacak süreç, kendisinin son derecede hareketli ve bir o kadar da riskli bir dönem olacağını şimdiden işaret ediyor.

17 Ocak 2020 Cuma

Körfez diken üstünde

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İran’ın Süleymani suikastı sonrası, kendisine bağlı vekilleri eliyle, bölgedeki gerginlikleri tırmandırma siyaseti gütmesi, Körfez ülkelerinin İran karşısındaki "yumuşak karınlarını" bir kez daha ön plana çıkardı.





Son dönemde Körfez bölgesinde meydana gelen birtakım gelişmeler bölge ülkelerini derin bir endişeye sevk etti. Söz konusu gelişimlerin en önemlisi hiç şüphesiz Haşdi Şabi komutanlarından Ebu Mehdi el-Mühendis ile birlikte İran Devrim Muhafızları Ordusunun en üst düzey komutanlarından ve İran’ın son dönemde Orta Doğu bölgesindeki askeri operasyonlarını yöneten General Kasım Süleymani’nin ABD silahlı kuvvetlerinin düzenlediği saldırıda hayatını kaybetmiş olmasıdır. ABD’nin, İran’da dini lider Hamaney’den sonra en önemli figür olarak kabul edilen Süleymani’ye yönelik düzenlediği bu suikasta, İran’ın kendi topraklarından Irak’taki ABD üslerine yönelik düzenlediği misilleme saldırısı ile ABD ve İran, tarihleri boyunca ilk defa askeri alanda karşı karşıya gelmiş oldu.
İran her ne kadar içerideki prestijini korumak için bir misilleme saldırısı düzenlese de, ABD ile askeri çatışma için askeri ve teknik kapasitesinin yetersiz olduğu bilinen bir gerçek. Ukrayna uçağının kazara vurulması, İran’ın askeri ve teknik kapasite yetersizliğini göz önüne seren en önemli gelişmedir. Her ne kadar askeri ve teknik açıdan ABD ile çatışma konusunda yetersizlikleri olsa da İran, bölge genelindeki vekilleri aracılığıyla ABD ve ABD’nin bölgesel müttefiklerine önemli ölçüde zarar verebilecek bir kapasiteye sahiptir. İran Devrim Muhafızları Komutanı Hacızade’nin suikasttan kısa bir süre sonra Devrim Muhafızları, Besic, Hizbullah, Ensarullah, Hamas, Liva Fatimiyyun ve Liva Zeynebiyyun gibi İran’ın bölge genelindeki vekillerinin bayrakları önünde verdiği mesaj önümüzdeki süreçte bölgedeki gerginliğin istikameti hakkında önemli ipuçları vermektedir. Bu durum başta Suudi Arabistan olmak üzere ABD askeri üslerinin yoğun olarak bulunduğu Körfez bölgesindeki ABD müttefiki rejimlerin tedirginliğini artırdı.
Bölgede tırmanan ve sıcak çatışmaya evirilme ihtimali olan ABD-İran gerilimi Körfez-İsrail ittifakını da yaralayabilir. Dolayısıyla Arap Baharı sürecinde artan İran tehdidi karşısında, geçmişte örtülü devam eden, İsrail-Körfez işbirliğinin alenileşmesi son dönemde yaşanan ARAMCO ve Süleymani suikastı ile de yeni bir sürece girecektir. 
İran yönetimi uzun yıllardır kendisine yönelik ABD kaynaklı bir saldırı durumunda bu saldırıdan ABD askerlerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerini de sorumlu tutacağını, tüm ABD askeri üsleri ve İsrail’in İran’ın hedefi olacağını deklare etmekteydi. İran açısından Orta Doğu’da bölgesel istikrar ancak ABD’nin bölgedeki askerlerini çekmesi ile mümkün olacaktır. Süleymani suikastından iki gün sonra Irak parlamentosunun, Şii vekillerin oyuyla, ABD askerlerinin ülkeden ayrılmasını öngören bir karar tasarısını oylaması ve Irak hükümetinin ABD makamlarına bu talebi iletmesi, İran’ın ABD’yi bölgeden uzaklaştırma stratejisinin önemli bir sonucu olmuştur.
İran’ın Süleymani suikastı sonrası, kendisine bağlı vekilleri eliyle, bölgedeki gerginlikleri tırmandırma siyaseti gütmesi, Körfez ülkelerinin İran karşısındaki “yumuşak karınlarını” bir kez daha ön plana çıkardı. Körfez’in İran ile bölgesel rekabette maruz kaldıkları kırılganlıklar olarak ifade edilen bu yumuşak karınlar; Yemen, Suudi Doğu Vilayeti, Bahreyn ve Hürmüz Boğazı olarak sıralanabilir.

Suudi Arabistan'ın Yemen bataklığı

Yemen, Arap Baharı sürecinin başından itibaren BAE-Suudi ekseni ile İran arasında yoğun bir vekalet savaşına sahne olmakta. İran yanlısı Husilerin ülkenin önemli bir kısmını kontrol etmesi BAE-Suudi eksenini, ülkeyi Husilerin denetiminden çıkarıp bozulan statükoyu yeniden onarmak için doğrudan askeri müdahale etmeye zorladı. 2015 yılından bugüne devam eden bu askeri müdahale, BAE-Suudi ekseninin önemli miktarda askeri ve ekonomik kaynaklarını tüketmesine rağmen, BAE-Suudi ekseni lehine politik bir sonuç açığa çıkarmaktan oldukça uzak. Yemen’den yansıyan insani krizlerin Suudilerin uluslararası itibarına indirdiği darbe bir yana uzayan kriz, BAE-Suudi ekseninde bir çatlağa yol açtı ve nihayetinde iki ülkenin Yemen’de çatışmanın eşiğine gelmesi ile sonuçlandı. Son dönemde Suudiler düzenledikleri barış girişimleri ile Yemen’de Riyad yanlısı Hadi yönetimi ve BAE yanlısı Güney Geçiş Konseyi arasında bir anlaşma sağlayarak krizi stabil tutma gayreti içinde oldular. Bu süreçte İran yanlısı Husilerin de bu barış sürecine katılacaklarına ve askeri seçeneklerle çözüm umudu kalmayan Yemen iç savaşının barışçıl görüşmelerle sona ereceğine dair bir beklenti oluştu. Özellikle ARAMCO saldırıları sonrası Suudilerin İran’a gönderdiği sıcak mesajlar Orta Doğu’daki köklü bölgesel krizlerin diplomatik yollarla barışçıl bir şekilde çözümlenebileceğine dair umutları ortaya çıkardı.
Husilerin İran yönetiminin bölgesel rekabette kullandığı etkili bir unsur olması Süleymani suikastı sonrası dikkatlerin yeniden Yemen’e odaklanmasına yol açtı. Çünkü İran Husileri kullanarak ABD ve ABD’nin bölgedeki en önemli müttefikleri olan Suudi Arabistan ve BAE’ye yönelik eylemler düzenleyebileceği gibi BAE-Suudi ekseninin askeri üslerine ve petrol tesislerine yönelik bu kanaldan bir eylem gerçekleştirebilir. Geçmişte havalimanları ve petrol tesisleri gibi çok sayıda noktaya Husiler tarafından saldırılar düzenlendi. ARAMCO gibi Suudi petrol endüstrisinin kalbi konumundaki bir tesise Husiler üzerinden düzenlenen saldırı İran’ın vekilleri eliyle üreteceği eylemlerin boyutunu göstermesi açısından önemlidir. Yine Yemen’in Kızıldeniz ve Bab el-Mendeb boğazı üzerindeki jeopolitik konumu İran’ın Husiler eliyle bu suyolu üzerinde birtakım eylemler gerçekleştirmesine de imkan sağlamaktadır.

İran’ın politik ve ideolojik nüfuzundaki Şiiler

Yalnızca Suudi Arabistan’ın değil dünyanın en önemli petrol sahası konumundaki Suudi Doğu Vilayetinin nüfusu yüzde 55 oranında Şiilerden oluşmaktadır. Petrol üretimi ve ihracatının ülkenin ekonomik güvenliği için hayati önemi ve bölgenin Suudilerin Körfeze açılan kapısı olması Doğu Vilayetini Suudi yönetimi için çok değerli kılmaktadır.
Yönetim tarafından ayrımcılığa maruz kaldıklarını ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüklerini düşünen bölgedeki Şiilerin ise Suud yönetimi ile köklü sorunları bulunmaktadır. Suud vatandaşı Şiilerin yönetimden duydukları bu hoşnutsuzluk, Orta Doğu’da her ideolojik ve askeri gerginlik atmosferi oluştuğunda yönetim karşıtı sokak gösterileri ve isyanlar ile kendini göstermiştir. Örneğin 1960’lı yıllarda Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın liderlik ettiği Pan-Arabizm, 1980’li yıllarda Humeyni’nin devrimci İslam politikası, her iki politikanın temelde çok sayıda uyuşmazlığı olmasına rağmen, Suudi Arabistan vatandaşı Şiileri etkilemiş ve her iki dönemde de Doğu Vilayetinde çok sayıda yönetim karşıtı isyan çıkmıştır. Özellikle İran devrimini takip eden süreçte başta Suudi Arabistan vatandaşı Şiiler olmak üzere tüm Körfez bölgesindeki Şii unsurların İran’ın ideolojik ve politik nüfuzuna girmeleri, bölgedeki Şiileri İran dış politikası için çok önemli bir araç haline getirirken Suudi yönetimi için de önemli bir kırılganlık haline getirmiştir.
Ülkesindeki Şii vatandaşlarının İran’ın ideolojik ve politik nüfuzunda olması ABD-İran geriliminin had safhaya ulaştığı şu günlerde ABD müttefiki Suudi yönetimini oldukça tedirgin etmektedir. İran, bölgedeki nüfuzunu kullanarak Suudi askeri üslerine, ABD petrol şirketlerine, petrol üretim ve nakil tesislerine yönelik eylemler gerçekleştirebilir. Olası bir ABD-İran çatışmasında Suudi vatandaşı Şiilerin ülkelerinden çok İran’a sadık kalacağının bilinen bir gerçek olması, bölgede yükselen tansiyonu Suudi Arabistan’ın ekonomik güvenliği ve siyasi istikrarı için önemli bir tehdit haline getirebilir. Üstelik Şiiler arasında Suudi Arabistan’dan ayrılarak ülkenin petrol zengini Doğu Vilayetinde bağımsız bir Şii devleti (Şiistan) kurma fikri oldukça popülerdir. Nitekim 2016 yılı başlarında idam edilen Suudi vatandaşı Şii din adamı Ayetullah Nimr el-Nimr 2000’li yılların başlarından itibaren Suudi Doğu Vilayetinde bağımsız bir Şii devletini savunan önemli bir figürdü ve ülke sınırlarını aşan ününü bu ayrılıkçı fikirlere borçluydu.

Bahreyn ilk kıvılcım olabilir

Bahreyn’de Arap Baharı sürecinde Şiiler tarafından Suudi müttefiki El-Halife rejimini devirmeye yönelik çok büyük ayaklanmalar yaşanmış, El-Halife rejimi ancak Suudilerin Bahreyn’e yönelik askeri müdahalesi ile ayakta kalabilmişti.
Bahreyn, yaklaşık yüzde 85 ile nüfusuna oranla İran’dan sonra en yoğun Şii nüfusun yaşadığı ülke. 1986 yılında inşa edilen 25 km uzunluğundaki Kral Fahd Köprüsü, Bahreyn ile Suudi Arabistan’ın Doğu Vilayeti arasındaki karayolu bağlantısını sağlamaktadır. Bahreyn’in önemi, Şiilerin yoğun olarak yaşadığı Suudi Doğu Vilayetine olan coğrafi ve siyasi yakınlığı, Körfez petrol üretim ve nakil güzergahları açsından jeopolitik önemi ve ABD’nin Orta Doğu’daki en önemli deniz üssü olan 5. Filoya ev sahipliği yapmasından kaynaklanmaktadır. Bahreyn’in durumu İran için de çok özeldir. El-Halife hanedanı Bahreyn’e yerleşmeden önce bu topraklara İran hükmediyordu. 1970’li yıllara kadar da İran hükümeti Bahreyn’i topraklarının ayrılmaz bir parçası olarak gördü ve onu ülkesinin 14. eyaleti olarak kabul etti. 1979 yılında İran’da devrim gerçekleştiğinde, İran benzeri bir devrim yapma fikrine istinaden Bahreyn’de de çok geniş katılımlı gösteriler, isyan girişimleri oldu.
Bahreyn’de Arap Baharı sürecinde Şiiler tarafından Suudi müttefiki El-Halife rejimini devirmeye yönelik çok büyük ayaklanmalar yaşanmış, El-Halife rejimi ancak Suudilerin Bahreyn’e yönelik askeri müdahalesi ile ayakta kalabilmişti. Her ne kadar 2011 yılında Suudilerin liderlik ettiği askeri koalisyon rejimin isyancı Şiiler eliyle devrilmesini engellemişse de aradan geçen on yıla rağmen ülkede bir türlü siyasi istikrar sağlanamadı. Basına çok fazla yansımasa da Bahreyn’de Şiiler tarafından oluşturulan yeraltı örgütlenmelerinin rejimin güvenlik unsurlarına yönelik silahlı saldırıları on yıldan beridir devam etmektedir. Suudiler Arap Yarımadası Hizbullahı diye adlandırdıkları ve İran tarafından eğitilip desteklendiğini iddia ettikleri bu silahlı unsurları, hem Bahreyn’deki hem de Suudi Doğu Vilayetindeki güvenlik kuvvetlerine yönelik sık sık silahlı saldırılar düzenlemekle suçlamaktadır. Dolayısıyla Bahreyn İran-Suudi, İran-ABD rekabetinde önemli bir alan olarak durmaktadır. İran hem içerideki vekilleri aracılığıyla Bahreyn’deki Suudi müttefiki El-Halife rejimini istikrarsızlaştırabilecek hem de ülkedeki ABD üslerine yönelik eylemler gerçekleştirebilecek kapasiteye sahip görünmektedir. Bahreyn’in ABD-İran gerilimine sahne olması, siyasi ve coğrafi yakınlığı dikkate alındığında, bu gerginlik ve çatışmaların Suudi Doğu Vilayetine sıçrama ihtimalini de kuvvetlendirmektedir.

Hürmüz; küresel petrol ticaretinin can damarı

Hürmüz Boğazı, günlük 20 milyon varil petrolün uluslararası piyasalara aktığı bir su yolu olması ve İran’ın bu su yolu üzerindeki hakimiyeti sebebiyle küresel enerji güvenliğinin en önemli fay hatlarından birini temsil etmektedir. Bugüne kadarki politikalarına bakıldığında İran’ın Hürmüz’ü önemli bir dış politika aracı olarak kullandığı rahatlıkla söylenebilir. Örneğin geçtiğimiz aylarda İngiltere’nin Cebel-i Tarık boğazında bir İran gemisine el koymasına müteakiben İran’da Hürmüz’de bir İngiliz gemisine el koyarak misillemede bulunmuştu. Halihazırda bölge petrol kaynaklarının büyük bir çoğunluğunun Hürmüz’de İran donanmasının gözetiminde uluslararası piyasalara taşınması Hürmüz’ü bölgenin en büyük petrol ihracatçısı olan Suudi Arabistan’ın ekonomik güvenliği için hayati kılmaktadır. Her ne kadar BAE-Suudi ekseni İran’ın Hürmüz’deki kontrolünü bay-pas etmek için petrolü boru hatları ile Kızıldeniz’e taşıma girişimlerinde bulunsa da söz konusu boru hatları da İran saldırılarına karşı çok korunaklı değildir. Nitekim Arap Baharı’nın Yemen’e sıçramasını takip eden süreçte bu boru hatlarına yönelik Yemen kaynaklı çok sayıda saldırı gerçekleşmiştir.
Uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında varlığını sürdüren, içeriden ve dışarıdan rejimlere yönelik saldırıları ABD askeri desteği ile caydıran BAE-Suudi ekseni açısından bölgede tırmanan gerginlik yukarıda sayılan kırılganlıklardan ötürü ciddi bir tehdit teşkil etmektedir. Yönetici elit zaman zaman İran’a yönelik bir ABD askeri müdahalesini destekler görünse de aslen bölgede bir sıcak çatışmanın uzun vadede kendi çıkarına olmadığını bilmektedir. İran en önemli rakibi/düşmanı olduğu ve İran’a yönelik bir ABD müdahalesinin BAE-Suudi ekseninin lehine olduğu değerlendirilse de İran’ın yukarıda sayılan alanlarda askeri cevap üretebilme kapasitesi her biri ekonomik birer dev olmasına rağmen askeri ve politik açıdan zayıf Körfez ülkelerinde paniğe sebep olmaktadır. Ayrıca çıkması muhtemel bir sıcak çatışmanın petrol üretim ve ticareti üzerinde yaratacağı olumsuz etkiler ekonomileri büyük oranda petrole bağlı bu ülkelerin ekonomik güvenliklerini de tehdit edecektir.
Bölgede tırmanan ve sıcak çatışmaya evirilme ihtimali olan ABD-İran gerilimi Körfez-İsrail ittifakını da yaralayabilir. Dolayısıyla Arap Baharı sürecinde artan İran tehdidi karşısında, geçmişte örtülü devam eden, İsrail-Körfez işbirliğinin alenileşmesi son dönemde yaşanan ARAMCO ve Süleymani suikastı ile de yeni bir sürece girecektir. Bu durumun iki sebebi bulunmaktadır. İlk olarak İsrail uzun yıllardır İran’a yönelik bir ABD müdahalesini hararetle destekliyor. İran’a yönelik askeri bir müdahalenin Körfez’e yönelik askeri misillemeler ve Körfez’de iç isyanlara yol açabilme ihtimali, bölgeye siyasi ve coğrafi açıdan uzak sayılan, İsrail için ciddi bir sorun değilken BAE-Suudi ekseni için hayati bir sorundur. İkinci olarak olası bir Hizbullah-İsrail çatışması genel olarak Orta Doğu bölgesinde, 2006 yılındaki İsrail-Hizbullah çatışmasında olduğu gibi, Batı ve Batı yanlısı rejimler karşıtı bir toplumsal bir reaksiyon üretebilir.
Körfezde artan paniğin en önemli göstergesi Suudi Arabistan Dışişleri Bakanının gerginliğin düşürülmesinin bölgesel güvenlik ve istikrar açısından gerekliliğine yönelik açıklamaları ve Suudi Savunma Bakan yardımcısı ve Muhammed bin Selman’ın küçük kardeşi Halid bin Selman’ın ABD ve İngiltere başkentlerini kapsayan ziyaretleri ve bu ziyaretlerin gündemidir. Ayrıca Suudiler, parası Suudi Arabistan tarafından ödenme koşuluyla, ABD’den çok sayıda asker de talep etmişlerdir. Burada Halid bin Selman’ın ABD ziyareti büyük önem arz etmektedir. Daha önce Suudi Arabistan’ın ABD büyükelçisi olarak görev yapan ve Suudi Arabistan’ı Yemen bataklığından çıkarmak üzere Savunma Bakan yardımcılığına getirilen Halid bin Selman, Şarku’l Avsat’ın aktardığına göre, Suudi Arabistan’ın, bölgenin güvenlik ve istikrarını artırma amacıyla gerginliğe yol açan her şeyden uzak durma, sükûnet ve itidal sağlama çabası çerçevesinde, Beyaz Saray'ın yanı sıra Dışişleri ve Savunma Bakanlığı’ndaki üst düzey yetkililer ile görüşecek. Suudiler bir taraftan Batı başkentlerinde sükûnet ve itidal çağrıları yaparken diğer taraftan da bölgesel aktörlere gerginliği tırmandırmama yönünde telkinlerde bulunmakta. Çünkü olası bir sıcak çatışma durumunda ilk kurban olmaktan korkmaktalar.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html