BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Afganistan sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Afganistan sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

2 Ocak 2019 Çarşamba

2019’da yakından takip edilecek 10 bölge

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Dünyada bu yıl uluslararası alanda Suriye, Yemen, Afganistan ve İran’ın aralarında olduğu 10 bölgede yaşanacak gelişmelerin kamuoyunda öne çıkması öngörülüyor.

Merkezi Brüksel’de bulunan sivil toplum örgütü Uluslararası Kriz Grubu, dünyada 2019 yılında takip edilmesi gereken 10 bölge ve buralarda beklenen ihtilafları derledi.

Yazıda, ABD‘nin dünyadaki tartışmasız gücünün sorgulanır hale geldiği belirtilerek, uluslararası düzenin kargaşa içindeki haline dikkat çekildi.

Birleşmiş Milletler (BM) gibi ortak eylem araçlarının işlemez hale geldiğinin altı çizilen yazıda, “Uluslararası Ceza Mahkemesi dahil hesap verilebilirliği sağlayan kurumlar göz ardı ediliyor ve küçümseniyor.” ifadelerine yer verildi.

Yazıda, 2019’da Yemen, Afganistan, ABD-Çin gerginliği, İran’a karşı Suudi Arabistan-ABD-İsrail ekseni, Suriye, Nijerya, Güney Sudan, Kamerun, Ukrayna ve Venezuela gibi ihtilaflı konular ve bölgeler, uluslararası alanda takip edilmesi gereken başlıklar şeklinde sıralandı.

Yemen
Yemen’in 2018’de uluslararası hukuksuzluğun odak noktası haline geldiğini vurgulanan yazıda, Yemen’deki krizin 2019 yılında daha da kötüleşebileceği ve 16 milyon Yemenlinin kıtlık tehdidi altında olduğu kaydedildi.

Yazıda, yardımların geldiği Hudeyde limanının kontrolü için Husiler ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) destekli Yemenli militanlar arasındaki çatışmalara yer verildi. Hudeyde’de çatışmaların sonlandırılması için taraflar arasında kararlaştırılan “Stokholm Anlaşması” hatırlatıldı.

Ocak ayından itibaren ABD’de Demokratların Temsilciler Meclisinde ağırlık kazanmasıyla, ABD’nin Yemen’de çatışmanın önlenmesi için baskılarını artırması ihtimaline vurgu yapıldı.

Yemen’de çatışmanın sonlanması veya azalması için tüm taraflara baskı uygulanması gerektiği ifade edilen yazıda, “Avrupa, Umman ve İran’dan Husiler üzerine, ABD’den Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne, Körfez ülkelerinden Yemen hükümetine ve Kongreden ABD yönetimine yapılacak baskılar değişime yol açılabilir.” değerlendirmesine yer verildi.

Suriye
Suriye’ye ilişkin 2018’dekine benzer bir durum öngörülen yazıda, Rusya ve İran’dan destek alan Esad rejiminin muhaliflere karşı güçleneceği öngörüsü yer aldı.

Yazıda, DEAŞ’a karşı yürütülen mücadelenin sona yaklaştığı belirtilerek, terör örgütü PKK/YPG işgali altındaki bölgede Türkiye’nin operasyonunun beklendiği kaydedildi.

Suriye’de taraflar arasında bir uzlaşının, Esad rejimi ve PKK/YPG arasında yapılacak anlaşmayla sağlanabileceği belirtilerek, aksi halde DEAŞ’ın yeniden canlanabilme ihtimaline vurgu yapıldı.

Afganistan
Yazıda Afganistan’ın 2018’de dünyada çatışmalar nedeniyle en fazla ölümün görüldüğü ülke olduğunun altı çizilerek, geçen yıl içinde 40 bin savaşçı ve sivilin öldüğü belirtildi. Afganistan’da ABD müdahalesinin ardından en fazla kaybın 2018’de yaşandığı ifade edildi.

Taliban militanlarının ülkenin hemen hemen yarısını kontrol ettiği ifade edilerek, ana yollardaki ulaşımı kapattığı, şehirleri ve kasabaları kuşattığı bilgisine yer verildi.

ABD birliklerinin yarısının Afganistan’dan ayrılmasının etkisi değerlendirilen yazıda, bu yöndeki olası kararın mevcut belirsizliği artırdığı ifade edildi.

ABD-Çin gerginliği
ABD ve Çin arasındaki gerginlik için “silahsız bir ticaret savaşı” ifadelerine yer verilen yazıda, Washington ve Pekin arasındaki restleşmenin karşılıklı açıklamalarla yükseldiğine işaret edildi.

Yıllardır terörün en üst sırada yer aldığı ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisinde, 2018’de en üst sırada Rusya ve Çin’in bulunduğuna vurgu yapıldı.

Washington ve Pekin arasında bir uzlaşının gerginliği azaltacağı belirtilen yazıda, aksi halde jeopolitik ve ekonomik rekabetin bir kırılma noktasına doğru gittiği bilgisine yer verildi.

İran’a karşı Suudi Arabistan, ABD ve İsrail ittifakı
İran’a karşı Suudi Arabistan, ABD ve İsrail’in ortak tehdit algılamasına işaret edilen yazıda, Suudi Arabistan ve İsrail’in bölge ülkelerinde İran’a karşı operasyonlar yürütme sinyalleri verdiği kaydedildi.

Romanya AB Konseyi Dönem Başkanlığı’nı devraldı            Romanya AB Konseyi Dönem Başkanlığı’nı devraldı
ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilerek ve ekonomik yaptırımlar uygulayarak, Suudi Arabistan ve İsrail’in yanında İran’ın bölgesel gücünü kırmayı amaçladığı ifade edildi.

İran’ın bu çatışmalara karşı hazırlık yaptığı belirtilerek, Tahran yönetiminin Suriye’deki çıkarlarının tehlikeye düşmesinden endişe duyduğu belirtildi.

Nijerya
Nijerya’da siyasi istikrarsızlığın çatışmaya dönüşme riskine işaret edilen yazıda, 2019’un şubat ayında yapılacak seçimlerde ülkenin yeni cumhurbaşkanının ve federal meclisinin, mart ayında da eyalet valileri ve meclislerinin seçileceği hatırlatıldı.

Nijerya’da daha önceki birçok seçimde şiddet olaylarının yaşandığı hatırlatılan yazıda, mevcut Cumhurbaşkanı Muhammadu Buhari ile eski yardımcısı Atiku Abubakar arasında çetin bir yarış geçeceği öngörüldü.

Seçime hazırlanan Nijerya’daki gerilim noktaları olarak Boko Haram terörü, Hristiyan çiftçiler ve hayvancılıkla uğraşan Müslümanlar arasındaki çatışmalar, petrol zengini Nijer Deltasındaki güvenlik sorunları gösterildi.

Yazıda, yerel güçlerle federal hükümet arasındaki çatışmaların alevlenme ihtimaline dikkat çekildi.

Güney Sudan
Güney Sudan’da 5 yıl önce patlak veren iç savaşın ardından 400 bin kişinin öldüğü belirtilerek, Cumhurbaşkanı Salva Kiir Mayardit ile rakibi Riek Machar arasında 2015 bir ateşkes anlaşması imzalandığı hatırlatması yapıldı.

Bu anlaşmanın 2016’da sekteye uğradığı ifade edilen yazıda, 2022’de yapılacak seçimlere kadar Kiir ve Machar arasındaki çekişmenin devam edeceği öngörüsünde bulunuldu.

Anlaşmanın taraflar ve bölgesel aktörler tarafından olumlu karşılandığına vurgu yapılan yazıda, şiddet oranının azalmasının bu anlaşmayı desteklemek için yeterli bir neden olduğu değerlendirmesinde bulunuldu.

Kamerun
Yazıda, Kamerun’un İngilizce konuşulan bölgelerindeki iç savaş tehlikesine yer verilerek, bölgede 2016’da başlayan Fransız eğitim ve hukuk sistemine yönelik protestoların artarak devam ettiği belirtildi.

Kamerun’daki çatışmalarda en az 500 sivilin yaşamını yitirdiği kaydedilen yazıda, 30 bin kişinin Nijerya’ya göç ettiği ve yaklaşık 437 bin kişinin Kamerun içinde bir yerlere göç ettiği bilgisi yer aldı.

Ayrılıkçı bir hareket halini alan Kamerun’daki olayların, eğer kapsamlı bir uzlaşı sağlanamazsa, büyük çapta ve istikrarsızlığa yol açan bir çatışmaya dönüşeceği ifade edildi.

Ukrayna
Yazıda, Rusya’nın 2014’te Kırım’ı ilhakının ardından başlayan savaşın Ukrayna’da sonunun görünmediği ifade edildi.

Ukrayna’nın doğusundaki Donbas bölgesinde Rusya yanlısı ayrılıkçıların desteğiyle olayların şiddetlendiği belirtilen yazıda, Rusya ve Batı ülkeleri arasında bir jeopolitik bir ihtilafa dönüştüğü kaydedildi.

Gelecek yıl ise Ukrayna’da seçimler öncesinde hareketliliğin yaşanabileceği belirtilirken, diğer yandan seçim sonuçlarının iç barışı veya Rusya ile uzlaşıyı sağlayabileceği ihtimaline yer verildi.

Venezuela
Yazıda Venezuela’nın zengin petrol yataklarının önceleri komşularını kıskandırırken, ekonomik sorunların toplumsal etkisiyle Venezüela halkının komşu ülkelere göç ettiği belirtildi.

Venezuela’nın toplam nüfusu 31 milyon nüfusunun 3 milyonunun ülkeyi terk ettiği belirtilen yazıda, BM’nin 2019 sonuna kadar bu sayının 5,3 milyonu bulacağını tahmin ettiği bilgisine yer verildi.


ABD ve Avrupa’nın hedefinde Maduro yönetiminin olduğu ve hükümete yönelik yaptırımların Venezüela’nın komşularıyla ilişkilerine ve halkına zarar verebileceği vurgulandı.

25 Aralık 2017 Pazartesi

TERÖRİST DEVLET AMERİKA VAZGEÇMİYOR

10 bin DAEŞ'li orada! Sayı giderek artıyor
Suriye ve Irak’tan tahliye edilen DEAŞ’lı teröristler Afganistan’a yerleştiriliyor. Rusya, Afganistan’da 10 bin DEAŞ’lı olduğunu ve sayının arttığını açıkladı.
ABD'nin Suriye ve Irak'tan gizli anlaşmalarla tahliye ettiği DAEŞ'li teröristler Afgansitan'a yerleştiriliyor. ABD'nin bu hamlesinin asıl hedefi ise Türkiye, Avrupa, Orta Asya Cumhuriyetleri, Afganistan ve Pakistan’ı birbirine bağlayacak, dünyanın en büyük ulaşım ve ticaret projesi olarak görülen Çin’in ‘Tek Kuşak- Tek Yol projesi olduğu üzerinde duruluyor.
HEDEF DEV PROJE
Zira geçtiğimiz hafta ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde de Pakistan’da terör örgütlerinin faaliyet gösterdiği iddiası yer almıştı. Son gelişmeler, bu projenin tahtasına konulduğunun, Afganistan’a yerleştirilen DEAŞ militanları ile projenin baltalanmak için harekete geçeceği üzerinde duruluyor.

Konuyla ilgili tehlikeye ilk dikkat çeken ülke ise Rusya oldu. Rusya, Afganistan’da 10 bin civarında DEAŞ militanının bulunduğunu tahmin ettiğini, Suriye ve Irak’tan kaçan militanların gelmesiyle bu sayının daha da artmakta olduğunu açıkladı.Afganistan’ın eski Devlet Başkanı Hamid Karzai de bir süre önce yaptığı açıklamada ülkesinde terör örgütü DEAŞ’ın varlığının ABD’nin projesi olduğunu söylemiş, DEAŞ üyelerinin hepsinin yurt dışından bazı hedefler için getirildiğini ve terör örgütünün ABD tarafından desteklendiğini ifade etmişti.

26 Şubat 2018 Pazartesi

Geçmişten Günümüze ABD’nin Ortadoğu Politikası


ABD’nin Ortadoğu’ya ilgisi, kuruluşundan önce başlayan misyonerlik faaliyetlerine dayanmaktadır. Bu faaliyetler, I. Dünya Savaşı’na kadar ticari ve kültürel alanda, fazla bir gelişme göstermeden devam etmiştir. II. Dünya Savaşından sonra İngiltere’nin bölgeden çekilmesi ile tamamen bu bölgeye yerleşmiştir. ABD’nin Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu politikası, başkanlarının adları ile anılan doktrinler çerçevesinde gerçekleşmiştir. ABD’nin Soğuk savaş döneminde Ortadoğu’daki muhtemel politikaları Sovyetler Birliği eksenli şekillenmiş ve Sovyetler Birliği Parçalandıktan sonra ise temel politikası ‘terörizmle mücadele’ şeklinde değişmiştir.
11 Eylül saldırıları sonucunda ABD’nin günümüze kadar geçerliliğini koruyan politikaları değişmiş ve Başkan Bush’un ‘Ya bizimlesiniz ya teröristlerle’ şeklindeki söylemi ile dünyayı adeta Soğuk Savaş dönemi gibi iki kutuplu bir şekle sokmuştur. Ardından gelen Afganistan ve Irak saldırıları ile terörizm ile mücadele dönemini başlatmış olduğu açıkça görülmüştür. Uluslararası siyasal sistemi temelinden sarsan bu olaylar ABD’nin uzun zamandan beri denetlemeye çalıştığı enerji kaynaklarına (petrol) da hâkim olmasını sağlamıştır. ABD sözde ‘demokratikleştirme, özgürleştirme’ sloganları ile girdiği Irak’ta halen varlığını devem ettirmekte ve uluslararası toplumda her alanda hegoman güç olduğunu kanıtlayana kadar da duracağa benzemektedir. ABD son zamanlarda da İran’ın nükleer santralleri konusunda tereddütlü olduğunu uluslararası topluma açıklaması akla “Afganistan ve Irak’tan sonra İran’a mı saldıracak” sorusunu getirmektedir.
Gerçekleşen bu olaylar bağlamında çalışmada ilk olarak Ortadoğu’nun jeopolitik durumu ve II. Dünya Savaşının bitimine kadar Ortadoğu’daki genel durum analiz edilecektir. Daha sonra değişen uluslararası sistem bağlamında ABD’nin Ortadoğu’da şekillenen politikasından ve SB ile giriştiği mücadelelerin Ortadoğu boyutunun ekonomik ve politik yanı çözümlenmeye çalışılacaktır. Bu bağlamda bir diğer durum ise; Sovyetler Birliğinin dağılması ile Soğuk Savaş dönemine hâkim olan Uluslararası sistemin çökmüş olması ve ABD’nin bölge ile olan bağlantılarının ‘yeni dünya düzeni’ bağlamında yeni bir şekil almış olmasıdır. Son olarak da 11 Eylül olaylarının patlak vermesi ile Amerikan güvenlik stratejilerinin çökerek yeni bir yapı alması ve bu bağlamda hayalini kurduğu ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ bağlamında Afganistan ve Irak işgalleri incelenecektir. Bunun yanında ABD’nin Afganistan ve Irak’a müdahalesinin günümüzde ortaya çıkan ve ileride ortaya çıkması muhtemel bölgesel ve bölge dışı uluslararası siyasi etkilerinin neler olacağının tartışılması ve günümüzdeki Amerikan askerlerinin bu bölgede gerçekleştirdiği eylemleri açıklamak açısından önemlidir.
I- Ortadoğu’nun Jeopolitik Konumu ve Soğuk Savaş Öncesi Ortadoğu’daki Genel Durum
Coğrafi, ekonomik ya da siyasi olarak bölgeler özelliklerine göre şekil alırlar. Aynı zamanda diller, dinler ya da mezhepler bölgeye şekil vermede ve tanımlamada esas alınabilir. Kısaca bir bölgeyi tanımlamada anlamlı ve sistemik ortak özellikler bulunmalıdır. Bu esasları göz önüne aldığımızda Ortadoğu diye bir bölge tanımlaması olmamaktadır. Günümüzde ‘Ortadoğu’ olarak adlandırılan coğrafya; Türk- İran havzası (Türkiye, İran, Afganistan) Arap Yarımadası (Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Umman, Katar, Yemen) Bereketli Hilal diye tabir edilen bölge (Irak, İsrail, Ürdün, Lübnan, Suriye) ve Afrika kıtasındaki Mısır‘dan müteşekkildir. Orta Doğu, oldukça geniş bir alana sahip ve barındırdığı petrol rezervleri sebebiyle büyük devletlerin ilgisini daima üzerine çekmiş bir bölgedir. Yaklaşık olarak 15 milyon km² alana ve 450 milyon nüfusa sahiptir. Bölgenin sınırları net bir şekilde çizilememekte, ancak sınırların belirlenmesinde en büyük etken Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) değişik zamanlardaki stratejileri olmaktadır. Ortadoğu adeta medeniyetlerin beşiği durumunda olup başta İslam dini olmak üzere Hristiyanlığın, Yahudiliğin ortaya çıktığı ve yayıldığı bir bölgedir. Deniz havzası bakımından dünyada çok önemli geçiş yollarının bulunduğu ( Süveyş, boğazlar, Basra körfezi vb..) önemli bir alandır. Ayrıca bölgenin bu özellikleri yanında ekonomik anlamda da son derece hayati bir öneme sahiptir. Dünya petrol rezervlerinin %70’i doğal gaz rezervlerinin ise %35’i bu bölgede bulunmaktadır. Bu bölgede egemenlik sağlama bir devlete dünya hegemonyasını ele geçirme ya da sürdürme; kimin ne kadar üreteceğine ya da tüketeceğine karar verme yetkisini elinde bulundurma olanağını vermektedir.[1]

Çok uzun bir süre Osmanlı yönetimin çerçevesinde kalan Ortadoğu, Osmanlı’nın yıkılış sürecinde Batılı emperyalist güçlerin eline geçmeye başlamış, I. Dünya Savaşı sonunda da tamamen Batı kontrolüne girmiştir. Osmanlı’yı bu bölgeden sürmek ve kendi egemenliklerini bölgeye yaymak isteyen İngiltere ve Fransa, özellikle Ortadoğu’nun dünyanın en zengin petrol yataklarını barındırdığının fark edilmesiyle birlikte Ortadoğu’yu paylaşma yarışına giriştiler. Bölge üzerinde benzeri hayalleri olan Almanya ve Rusya’yı I. Dünya Savaşı ile diskalifiye ettikten sonra bölgeyi gerçekten paylaştılar. 20. yüzyılda bölgeye üçüncü bir güç daha girdi: Siyonizm, yani Filistin’de bir Yahudi Devleti kurma hedefindeki radikal Yahudi milliyetçiliği. Siyonistler Ortadoğu’ya henüz Sultan Abdülhamit zamanında girmek istemişler ama Sultan’ın sert tepkisi nedeniyle beklemek zorunda kalmışlardı.[2] Bölgenin Osmanlı İmparatorluğu‘nun egemenliğinden çıkması, onlar için altın bir fırsat oldu. Ortadoğu’da, özellikle Ortadoğu’nun doğusunda hâkim güç İngiltere olmuştur. II. Dünya Savaşı’nın sonunda, İngiltere İmparatorluğunu tasviye ederken, yavaş da olsa terk ettiği bölgelerden birisi Ortadoğu’dur.
II. Dünya savaşından sonra bölgeyle ilgilenmeye başlayan ABD ve Sovyetler Birliği (SB) olmuştur. Ama ABD ve SB’nin bölge ile II. Dünya Savaşı’ndan sonra ilgilenmeye başladıkları gibi bir görünüm varsa da, bu ABD için geçerli değildir. ABD’nin bölgeye yönelik politikası 1920’lerde bölgede petrolün varlığının fark edilmesiyle ve buna paralel olarak Amerikan petrol şirketlerinin bölgedeki petrol ayrıcalıklarından pay kapma yarışına dâhil olmalarıyla beraber başlamıştır. ABD’yi orta doğuda başat güç haline getiren durum ise 1956 Süveyş Bunalımı‘dır. Ancak ABD’nin bölgeyle askerî angajmanı esas olarak II. Dünya Savaşı sonrası yıllara, yani Soğuk Savaş XE “Soğuk Savaş” yıllarına rastlamaktadır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalist dünyanın askeri, ekonomik ve siyasi liderliğini üstlenen ABD, savaştan önce İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Japonya ve diğer kapitalist ülkelerden doğan boşluğu doldurmaya başlamıştır. ABD’nin 19. ve 20. yüzyıllarda zenginleşmesi ile birlikte biriken sermayenin dışa açılması sağlanmış ve yatırım amacı dışında kar amacı da güdülmüştür. Bu çerçevede Ortadoğu petrollerine ilgisinin artması söz konusu olmuştur.
ABD’nin Ortadoğu bölgesinde kendisinin de bulunması gerektiğini anlaması 2. Dünya Savası sonrasına rastlar. Bunun en önemli nedeni Soğuk Savaşın getirdiği algılama sonucu ABD, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin bölgeye inmesini önlemek istemesiydi. SB’nin Ortadoğu’ya yönelişi II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Türkiye üzerinden olmuştur. SB’nin 19 Mart 1945’de Türkiye’ye verdiği nota ile iki ülke arasında büyük bir gerginlik başlatmıştır. SB boğazlardan üst istemeye başlamış ve gelişen bu olaylar sonrasında ABD gelişmelere müdahale ederek Postdam konferansında Sovyet girişimini gündeme getirmiştir.[3] Neticede iki kutuplu dünya sisteminde kutbun birini oluşturan ABD, bu özelliğine uygun bir rolü uluslararası arenada oynamak zorundaydı, bunun için de enerji kaynaklarına ya sahip olmalı ya da yakın olmalıydı. Kısaca ya bu kaynakları kontrol etmeliydi ya da en azından kutbun diğer ucunun stratejik hedeflerini gerçekleştirmesine mani olmalıydı. II. Dünya Savaşı sona ermiş ve dünya sistem olarak iki kutuplu bir yapı almıştır. Soğuk Savaş yılları da başlamış ve dünya yeni bir şekle bürünmeye hazırlanmıştı.
II-Soğuk Savaş Dönemi ve ABD’nin Ortadoğu Politikası


Soğuk savaşın ortaya çıkardığı durum çift kutuplu bir yapı teşkil ediyordu ve ABD Batının önderliğini üslenmişti. Karşısında ise komünizmin öncülüğünü yapan SB vardı. Zaman zaman değişiklikler göstermesine rağmen, II. Dünya Savaşı sonuna kadar Ortadoğu ile ilgili genel politikasını değiştirmeyen ABD, bu tarihten sonra, Sovyetlerin bir tehdit olarak ortaya çıkmasıyla birlikte, Ortadoğu politikasını, Sovyetler Birliği’nin yayılmasını engellemek şeklinde değiştirmiştir. Bu politika soğuk savaş döneminde devam etmiş ve SSCB’nin dağılmasıyla birlikte yeni bir boyut kazanmıştır.[4] ABD’nin uluslararası sistemde lider konumunu kazanmaya başlaması, II. Dünya Savaşı sonrasında bir yandan liberal düşünce ve değerlerin Batı Avrupa ve büyük ölçüde de Üçüncü Dünya ülkeleri elitlerince benimsendiği, diğer taraftan da, bunları reddeden karşı kampın etkin biçimde çevrelendiği döneme denk düşmektedir. ABD soğuk savaş yıllarında üstlendiği Batı Bloku liderliğini iyi bir şekilde yerine getirmesi için ekonomik ve stratejik öneme sahip olan petrole sahip olması gerekiyordu.

Soldan sağa, ABD başkanı Truman, George C. Marshall, Paul Hoffman ve Averell Harriman (Oval Ofis)

Amerika’nın 2. Dünya savası sonrası güvenlik politikasını Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi stratejisi oluşturmuştur. Çevreleme doktrini gereği, İkinci Dünya Savası’ndan harap olarak çıkan Batı Avrupa’nın toparlanmasına yönelik bir ekonomik yardım yapılması planlanıyordu. ABD Dışişleri bakanı George Marshall sıkıntıdaki Batı Avrupa ülkelerini savaş sonrası durumlarını düzeltmek için bir program hazırlamaya davet etti. Ayrıca Avrupa ülkelerinin ekonomik sıkıntıları uzun dönemde ABD içinde kötü sonuçlar doğurabilirdi. Bu bağlamda Marshall planı ABD kongresinde kabul ediliyordu. Bu plan ekonomik anlamda Sovyetleri çevrelemeye yönelik ve ekonomik sıkıntı çeken devletlerin komünizmin etkisi altına girmesini önlemek içindir. Zaten Truman Doktrini‘nin temeli, Amerikan yöneticilerinin sürekli ve ağır bir Sovyet tehdidi altında bulundukları korkusudur.
Truman Doktrini’nin uygulanmasında Sovyet tehdidini engellemek ve ekonomik kaygıların oynadığı rol kadar, Wilson ilkelerine dayalı bir dünya oluşturmak da vardır. Truman Doktrini’nin ilanından sonra, ABD bu doktrini Ortadoğu’ya da genişletmek için İngiltere ile birlikte girişimlerde bulundu. Ancak bu dönemde SB’nin sınır komşusu olduğu Türkiye ve İran dışında Ortadoğu’da etkinliği çok azdı. Bu yüzden kendilerini Türkiye gibi tehdit altında hissetmeyen Arap devletleri doktrinin Ortadoğu’ya genişletilmesine izin vermediler.[5]
SB’nin Ortadoğu’ya yönelik diğer harekâtı ise İran üzerinden olmuştur. Alman ordularının 1941’de SB’ne saldırmaları üzerine, SB’ de İngiltere ile arasındaki irtibatı sağlamak için İran’ı işgal etmişler ve aralarında 29 Ocak 1942’de imzaladıkları anlaşma gereği savaşın sona ermesinden itibaren 6 ay içinde birliklerini bu bölgeden çekeceklerini taahhüt etmişlerdir. Savaş sona erdikten sonra İngiltere İran’dan askerlerini çekmiş, fakat SB çekmemiştir. Daha sonra İran ile SB arasında yapılan anlaşma sonucu Mayıs 1946’da İran’dan tamamen çekilmişlerdir.[6]
İran olayından iki yıl sonra 1948’de İsrail devleti kurulmuş ve Ortadoğu’daki çatışmalar Arap-İsrail eksenli olarak günümüze kadar süre gelmiş ve bundan sonraki süreçte de adil bir çözüm bulunana kadar devem edeceğe benzemektedir. ABD’nin Ortadoğu politikasının devem etmesinde kilit bir role sahip olan İsrail saat 16.00’da kurulmuş ve aradan yarım saat bile geçmemesine rağmen saat 16.30 civarlarında ABD tarafından tanınmıştır. SB tarafından da saat 17.00’de tanınmış ve “manda” yönetimi bitmiştir. İsrail Devletinin kurucusu Ben Gurion, Tel-Aviv’den Amerikan halkına teşekkür mesajı gönderirken, Arap uçakları kenti bombalamağa başlamışlardı.[7]
Yıllardır bölgenin liderliğini üstlenen İngiltere ve bölge ülkelerinin birbiriyle ters düşmeye başlamasıyla ABD yavaş yavaş bölgenin koruyuculuğunu üstlenmeye başladı. Bu nedenle ABD, Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’ya doğru yayılmasını önlemek için bölge ülkelerini Batı destekli bir savunma örgütü içinde bir araya getirme kararı aldı. ABD, örgüte liderlik yapacak ülke olarak laik ve demokratik Türkiye’yi görmekteydi. İlk olarak Nisan 1954’te Pakistan ile Türkiye arasında Dostluk ve Güvenlik İşbirliği Anlaşması imzalandı. Bu antlaşma her ne kadar diğer Arap devletlerinin katılımına açık olsa da Arap devletleri, bu işbirliği anlaşmasını Batılı devletlerin yeni bir oyunu olarak gördüklerinden Pak’ta katılmadılar. Bağdat Paktı 1955 yılında Türkiye ve İran arasında imzalandı. Daha sonraları pakta Irak, Pakistan ve İngiltere de katılmıştır. ABD Bağdat Paktına üye değildir çünkü diğer Ortadoğu ülkeleri ile zıtlaşmak istemiyordu. Irak anlaşmaya ek bir madde koydurarak İsrail’in pakta girmesini istememiştir. Bu gelişme sonrasında İsrail kurulan paktın kendisine karşı kurulmuş bir ittifak olarak algılıyor. Ayrıca Pakt’ın üyelerinden olan Irak’ta meydana gelen darbe sonucu ve Irak’ın giderek SSCB’nin etkisine girmesinden sonra Irak darbeden bir yıl sonra, yani 1959 yılında Bağdat Pakt’ından ayrıldı. Irak’ın paktan ayrılması ile diğer ülkeler bir araya gelerek paktın adını Merkezi Anlaşma Örgütü (Central Treaty Organization CENTO 1959) olarak değiştirdiler.
1952 Mısır’da Nasır’ın iktidara gelmesi ile Batı yanlısı bir politika izlemeyen Mısır, Bağdat Paktı’nın kurulmasından sonra Anti-Batı Arap kamuoyu’nun temsilcisi durumuna yükselmiştir. 1955 yılında Gazze şeridinde İsrail-Mısır çatışmalarının başlaması üzerine Mısır, İngiltere ve ABD’den silah satın alma talebinde bulunmuştur. SB’nin silah satma teklifi de ABD ve İngiltere’yi harekete geçirmemiştir. Bunun üzerine Mısır Çekoslovakya’dan silah satın alma anlaşması yapmış ve böylelikle SB de tekrar Ortadoğu politikasına dönmüştür. Mısır Nil nehri üzerinde yapılması planlanan Avsan barajı için ABD’’nin zorluk çıkarması üzerine[8] Süveyş kanalını millileştireceğini ilan etmiştir. Bunun üzerine İngiliz-Fransız-İsrail görüşmeleri sonucunda, İsrail Mısır’a saldıracak ve İngiliz-Fransız birlikleri müdahale edecek bu şekilde kanaldaki çıkarları güvence altına alınacaktı. 1956’da İsrail Sina yarım adasını işgale başladı ve İngiltere ve Fransa mısıra bir nota göndererek çatışmaların durdurulmasını istedi. Mısır’ın notayı reddetmesi üzerine İngiliz ve Fransız kuvvetleri 5 Kasım’da müdahalede bulunmuştur. ABD ve SB’nin Birleşmiş Milletler’de baskı yapmaları ve veto hakkını kullanmaları sonucunda İngiltere ve Fransa saldırıları durdurdu. İngiltere ve Fransa’nın bu veto karşısında çekilmeleri bir bakıma onların ‘büyük güç’ olmaktan çıkmasına sebep oldu. Aslında başkan Eisenhower’ın bu üç saldırgan devlete karşı tutumu görüntüyü kurtarmaktan başka bir şey değil ve tamamen taktik gereğiydi. Zira ABD’nin bu devletlerle temel konularda bir anlaşmazlığı yoktu ve millileştirme girişimi Eisenhower’ın da hoşuna gitmemişti.[9] 1956 Süveyş buhranının en önemli neticesi, Sovyet Rusya’nın Mısır’ı bir kez daha kurtarmasıydı. Dolayısı ile Sovyetlerin Arap dünyasında prestiji artmıştır. Başka bir ifade ile İngiltere ve Fransa kaş yapayım derken göz çıkarmıştır. Nasırın ve SB’nin Ortadoğu’daki prestijini ve tesirini yok etmek isterlerken, büsbütün artırmışlardır. [10]



Bütün bunlara rağmen Süveyş krizinin ardından bölgede Sovyet etkisinin artması üzerine Başkan Eisenhower, kendi adı ile bilinen bir doktrin ilan etmiştir. Eisenhower 5 Ocak 1957’de kongreye gönderdiği mesajında şu konularda kendisine yetki verilmesini istemekteydi. Bağımsızlığını korumak için ekonomik kalkınma çabası içinde olan Ortadoğu ülkelerine ekonomik yardım yapılması; bunlardan askeri yardım isteyen ülkelere askeri yardım da yapılması; uluslararası komünizmin kontrolü altında bulunan herhangi bir devletten gelecek silahlı, bir saldırıya karsı ve bölge devletleri istediği takdirde Amerikan Silahlı Kuvvetlerinin kullanılması.[11] Eisenhower Doktrinin asıl amacı, İngiltere’nin zorunlu olarak bıraktığı boşluğu doldurmak ve batılı ülkeler için son derece önemli olan petrolün düşman eline geçmesini önlemek olsa gerekir. Ayrıca bu bölgeye komünist etkisinin girmesinin önlenmesi ve ilerde büyük anlaşmazlıklar çıkarabilecek Arap-İsrail savaşını, komünist müdahalesi olmadan serbestçe çözebilmek olanağının yaratılması da düşünülmüş olabilir. Kısaca Eisenhower Doktrini’nin tüm Ortadoğu ya yaygınlaştırılması çabası olarak değerlendirilebilir. Eisenhower Doktrininin en önemli sonucu, soğuk savaşın yeniden hızlanmasında bir basamak oluşturması ve ABD’nin Ortadoğu’ya müdahale olanaklarını artırması aynı zamanda da Ortadoğu da İngiltere ve Fransa’dan bağımsız politika izleme olanağını sunmasıdır.[12] Bunun sonucunda Ortadoğu’da Avrupa devri kapanıyor ve süper güç devri başlıyordu.
Nixon, 1970’lerdeki dünyanın 1960’lardaki dünyadan çok farklı olduğunu görmüş ve Amerika’nın eskiden olduğu gibi dünyanın her yerinde komünist güçlerle çatışma içine girmesinin ve silahlı çatışmalara sürükleyecek sorumluluklar almasının mümkün olamayacağını görmüştür. Bu düşüncelerden sonra yumuşama(detant) dönemi başladı ve bir başka olarak da Nixon Doktrini ortaya çıkmıştır. 18 Şubat 1970’de Kongreye gönderdiği raporda dile getirilen ve kendi adı ile anılan Doktrin de Nikson, “uluslararası ilişkilerde II. Dünya savaşı sonrası dönemin sona ermiş olduğunu ve yeni bir dönemin gereklerini karşılayacak şekilde bir dış politika oluşturulmasının gerektiğini” ifade ederek, “ABD’nin özgür ulusların savunulması ile ilgili bütün kararları, bütün planları ve programları yalnız başına yürütmek durumunda olmadığını, yükün bir kısmını ABD dost ve müttefiklerinin üstlenmesi gerektiğini” belirtmekteydi. Zaten Nixon Doktrini’nin özü, “Bundan böyle bölgesel çatışmalara ABD’nin doğrudan askeri müdahalelerde bulunmayacağını ve yerine askeri ve ekonomik yardımla yetineceği” oluşturmaktadır.[13] Nitekim koşullar dikkate alındığında Nixon Doktrini’nin önemli bir nitelik de kazandığını ve bölgede Irak’ın dışında iki büyük devlet olan İran ve Suudi Arabistan’a silah transferini artırılmasını öngören ‘İki Ayaklı’ politika uygulamaya konulmuştur.[14] 1979’daki İran devrimi ve Afganistan’ın SB tarafından işgaline kadar devem eden süre içerisinde bu politika egemen olmuştur.
Bunlardan hariç Ortadoğu bölgesinde gerilim durmuyordu ve Ekim 1973’de bölge için iki önemli hadise gerçekleşmiştir. Arap orduları ilk kez İsrail karşısında sınırlı da olsa başarı kazanmışlardır. Bunun yanısıra 19 Ekim 1973’de petrol üreten Arap ülkeleri ortak hareket ederek petrol ambargosunu başlatmışlardır. Ambargo batılı ülkelere petrolün güvenli akışından sorumlu olan Birleşik Devletleri Arap-İsrail uyuşmazlığına çözüm aramaya itmiştir. Ama sonuçta petrol şirketlerinin çoğunun Amerikan şirketleri olduğu düşünülecek olursa bu ambargodan ABD’nin çok fazla etkilendiği düşünülemez. Ancak petrol fiyatlarındaki ani artıştan sağlanan petro dolarlar tekrar Batı’ya yatırım olarak dönerken gelişmiş ülkeler kısa bir süre sonra maliyet artışını mamül malların fiyatlarına yansıtarak bunu telefi etme yoluna gitmeye başladılar ve bu durumda bunlardan en fazla etkilenen de sonuçta yine az gelişmiş yoksul ülkeler, yani üçüncü dünya ülkeleri olmuştur.
1979 sonlarında Sovyetler’in Afganistan’a askeri müdahalede bulunarak ülkeyi kontrol altına alması ve İran’da meydana gelen gelişmeler çerçevesinde ABD dış politikasında önemli değişikler yapacak olan Carter Doktrini ilan ediliyor ve 1970-1980 dönemine hakim olan Nixon Doktrini dönemi kapanmış ve yeni bir döneme girilmiş olunuyordu. Bunun sonucunda Başkan Carter 1980 de kongrede yapmış olduğu konuşmada, “Basra Körfezinin denetimini ele geçirmek amacıyla herhangi bir yabancı güç tarafından yapılacak müdahaleler ABD’nin yaşamsal çıkarlarına bir saldırı olarak dikkate alınacağını ve böyle bir saldırıya askeri güç de dahil olmak üzere gerekli her türlü araçla müdahale edileceğini” belirtmiştir. Bu çerçevede, ABD’nin Irak-İran Savaşının başlaması üzerine bölgede askeri varlığını arttırdığı görülmektedir. Savasın yayılması üzerine petrol yatakları ve dolum tesislerinin İran’ın hava saldırısına uğraması üzerine savunma kapasitesini artırma amacıyla AWACS uçaklarını Suudi Arabistan’a göndermiştir.[15]
İran’da ABD yanlısı bir politika izleyen Şah rejimi Humeyni ve yandaşları tarafından yıkılınca bölgede sorunlar hat safhaya ulaşmıştır. Devrimin %90’ı şii olan bir ülkede gerçekleşmesi, %60’ı Şii olan Irak’ta tedirginlikle karşılandı ve Saddam’ın rejiminde değişiklik yapacağı korkusu açısından Baas rejimi açısından oldukça önemlidir. İran’da başlayan bu yeni akım Irak dışında diğer Ortadoğu ülkelerinde de etkisini gösterdi. Devrim sonucunda İran-Irak ilişkileri boyut değiştirmiş Şatt-ül Arap’ın denetim hakları, Basra körfezinde söz sahibi olma mücadelesi ayrıca din ve etnik konulardaki farklılıklar iki ülke arasındaki gerginliği artırdı. Körfez bölgesinde denetim Şah Pehlevi zamanında ABD ile işbirliği içinde olan İran’ın elinde bulunuyordu. Devrim sonrası ABD-İran ilişkileri bozulmuş ve körfez denetimine Irak ve Suudi Arabistan’da talip oldu. Sorunların başlaması üzerine Irak-İran arasında 22 Eylül 1980′de savaş başladı.
Amerika Birleşik devletleri,, İran’daki müttefiki Şah’ı devirip iktidara gelen İslami rejimden hiçbir zaman hoşnut olmamıştı. Bu sebeple, 1967 yılında diplomatik ilişkilerini kestiği Irak ile tekrar yakınlaşmaya çalıştı. Çeşitli kanallardan Irak’a silah yardımı yaptı ve büyük miktarda borç para sağladı. Irak’ın biyolojik ve kimyasal silahlar üretmesine yardımcı oldu. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere 1986 Mart’ında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Irak’ın İran’a karşı kitle imha silahları (kimyasal ve biyolojik silahlar) kullanmasını eleştiren kararlar almasını, karşı oy kullanarak engelledi.[16] ABD savaş sırasında iki ülkeyi de dengeleme anlamında politika izlemiştir. Savaş sırasında kim yenilgi halindeyse ona yardım etmiş ve körfez bölgesinde güçlü bir devletin ortaya çıkmasını istememiştir.
Soğuk Savaş’ın ve SSCB’nin sona ermesi ile çift kutuplu sistem sona ermiş ve tek kutuplu sistemin başlaması bütün dünyada istikrarsızlıklara yol açmıştı. Ortadoğu bölgesine de ABD’nin Soğuk Savaş sonrasında en çok sorunla karsı karsıya kaldığı ancak hayati çıkarlarını da korumak zorunda olduğu bir bölgeydi. Bu nedenle Irak’ın Kuveyt’i işgaline de hiçbir ses çıkarmamıştır. Soğuk savaşın sona ermesi ile ABD’nin Ortadoğu’da ki durumu ve Ortadoğu da ki sorunlar yeni bir hal almıştır.
III- Soğuk Savaş Sonrası Dönem ve ABD’nin Ortadoğu Politikasi
Soğuk Savaş sonrası ABD, ‘Büyük Tasarım’ diye adlandırdığı ve dünya sistemindeki tüm ülkelerde Serbest Piyasa Ekonomisine bağlı, liberal değerleri benimsemiş parlamenter demokratik siyasal modelin hâkim kılınmasını içeren bir hareket benimsemiştir. Bu söylem ABD’nin Soğuk Savaş sonrası uyguladığı politikalarda da açıkça görülmektedir. ABD’nin tek süper güç olduğu Soğuk Savaş sonrası dünya sistemi, ekonomik ve siyasal açıdan çok kutuplu, askeri açıdan ise tek kutuplu bir şekil almış durumdadır. Batı dünyası Soğuk Savaş yılların da tüm kötülüklerin kaynağında Sovyet ideolojisini görmüştür. Soğuk savaş sonrası dönemde ise bu durumdan çok farklı olarak özellikle Ortadoğu ve Balkanlar ekonomik ve askeri açıdan çözülmemiş sınır sorunları ve dinsel fanatizm gibi olaylarla sürekli savaş halinde olmuştur. ABD soğuk savaş yıllarında devletleri, Sovyet ideolojisinden duydukları korku nedeni ile korumak ve demokratik bir yapı vaadiyle kendi etrafında toplamış ve onları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmiştir.
Irak-İran savaşı sırasında Batı dünyasının tamamı, Arap dünyasının büyük çoğunluğu, Sovyet Rusya ve sosyalist ülkeler, Irak’ı desteklemişlerdir. Çünkü 1979 Şubatında İran da kurulan teokratik, Şii ve İslami radikal rejimin, daha ilk günden bütün komşularına ‘devrimci ihracı’ çabasına girmesi büyük endişe yaratmıştır. Savaşı her iki tarafta kazanamamış ise de savaşın sonunda İran tehlikesinin de ortadan kalktığı bir gerçektir. Ne var ki, bir İran tehlikesi ortadan kalkarken, hiç kimse bir Irak tehlikesinin ortaya çıkabileceğini düşünmemiştir.[17] Soğuk savaş sonrası bölgesel nitelikli başlayan ama daha sonra küresel bir boyut alan en önemli gelişme Irak’ın Kuveyt’e saldırısıdır. Burada akla gelen soru Saddam’ın Kuveyt’i neden işgal ettiği ve ne düşünceleri olduğudur. Saddam en başta soğuk savaş sonrası gelişmelerini kendi üzerindeki denetleyici faktörün kalkması şeklinde yorumlamıştır. Bir diğer sebep ise İran-Irak savaşı sırasında Kuveyt, Suudi Arabistan gibi ülkeler Irak’a yüklü miktarlarda para vermişlerdi ama 1988 de savaş bitince bu paraları geri istemişler ve Saddam da paraların geri istenmesini hazmedememesi ve en önemlisi de Irak’ın Kuveyt’i kendi toprakları üzerinde İngiltere tarafından kurulmuş yapay bir devlet olarak görmesi ve Kuveyt ‘in Osmanlı zamanından beri Irak topraklarında olduğunu idda etmesi gibi sebepler Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesine sebep olmuştur.
Bunlardan başka ekonomik olarak; Kuveyt’in 1980’den bu yana kendisine ait olan el-Rumeyla petrol bölgesinde petrol kuyuları açarak, diğer taraftan petrol üretimini artırması nedeniyle petrol fiyatlarının düşmesi ve Irak’ın ekonomik kayba uğramasıdır. Irak’ın ABD’nin kendisini İran-Irak savaşında desteklemesi nedeniyle bu konuya ılımlı yaklaşacağını sanması, sekiz yıl süren bir savaştan sonra İran’ın kendisine bir cephe açamayacağını düşünmesi ve son olarak da İran tehlikesinden Arap dünyasını kurtaran bir devlet olarak bölge devletlerinin bu işgale ses çıkarmayacağını düşünmüştür. Bir diğer ekonomik sebep ise Kuveyt’e olan borçlarından kurtulmak istemesidir.[18]
ABD savaşa neden müdahale etti? ABD ilk başta Kuveyt’i işgal eden Irak’ı cezalandırmazsa biliyor ki Irak bölgede 260–270 milyar varil petrole sahip olan Suudi Arabistan’ı da rahatça işgal edebilecekti. Bir diğer neden ise Ortadoğu’da uyguladığı politikasının temel taşı olan İsrail’in de Irak tarafından işgal edilebilmesi ihtimalidir. Bir de SB’nin yıkılması ile artık Ortadoğu’ya müdahaleyi kolayca gerçekleştirebilmesidir. Bunun en açık kanıtı da Irak’ın Kuveyt’e saldırmasına tepki gösteren ülkeler arasında Sovyetlerin de olmasıdır. ABD körfez savaşı nedeni ile Suudi Arabistan’a daha çok kuvvet yığdı ve politikasını da bir bakıma sağlamlaştırmış oldu.


Irak’ın Kuveyt’i işgali ile ortaya çıkan Körfez Krizi sırasında BM örgütü ve özellikle Güvenlik Konseyi uluslararası soruna yönelik olarak, 1945’den sonraki dönemden beri, hiç olmadığı kadar etkin bir konumdaydı. Bu doğrultuda ABD’nin öncülüğünde BM Güvenlik Konseyi 660, 661, 662, 664, 665, 666, 667, 669, 670, 674 ve 677 sayılı kararları alarak Irak’ın Kuveyt’ten koşulsuz olarak derhal çekilmesini ve sorunun taraflar arasında görüşmeler yoluyla çözülmesini istemiştir. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 6 Ağustos’ta aldığı 661 sayılı karar, Irak ile her türlü ticareti yasaklarken, meşru Kuveyt Hükümeti’nin mal varlıklarının korunması için üye ülkelere çağrıda bulunuyordu. Bütün çabaların sonuç vermemesi üzerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Irak’a karşı güç kullanılmasına izin veren 678 sayılı kararı kabul etti. Bu karara göre Irak’a 15 Ocak 1991’e kadar BM’nin kararlarına uyması için süre tanınmaktaydı. Ama Irak verilen süre içinde çekilmemiş körfez savaşı başlamıştır. Görüldüğü gibi ABD artık giriştiği eylemlerde BM’i arkasına alarak hareket etmiş ve yaptığı eylemleri meşrulaştırmak için kullanmıştır. Körfez savaşı sonrası ABD bölgede en etkin güç konumuna gelmiş ve Ortadoğu politikasını oluşturan; İsrail’in güvenliği, kendi çıkarlarına başkası tarafından gelebilecek engellemeleri ve petrolün uygun bir fiyattan dünyaya açılması sağlamıştır. Kendi stratejik ve ekonomik çıkarları doğrultusunda bölgenin korumacılığını üstlenen ABD yaptığı müdahale ile bölgenin tepkisini çekmiştir ve bölgede anti-amerikan bir dalganın esmesine sebep olmuştur. Uluslararası politika açısından ise soğuk savaş sonrası uluslararası politikada meşru olmayan kuvvet kullanımına karşı, ABD dış politika yöneliminin uluslararası toplumda bulduğu destek, yeni dünya düzeninin belirsizliklerine karşın, güvenlik risklerinin en aza indirgendiğinin varsayılmasına yol açmıştır. Adım adım 11 Eylül olaylarına gelirken Clinton’la beraber başlayan, barış içinde bir dünya atmosferi beklentisi George W. Bush dönemiyle birlikte tarihe karıştı. IRA silah bırakmaya girişirken, Barak-Arafat görüşmesinin ucunda Nobel Barış Ödülü beklenmeye başlanmışken önce İsrail’deki seçimlerde Şaron’un kazanması ve hemen onu takip eden 11 Eylül şoku ABD’nin bütün savunma algısını değiştirmiştir.[19]
IV- 11 Eylül ve ABD’nin Ortadoğu Politikası
11 Eylül 2001 tarihi hem uluslararası ilişkiler hem de ABD’nin Soğuk Savaş döneminden itibaren izlediği stratejiler açısından önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Bu tarihten sonra uluslararası sistemde yaşanan somut gelişmeler akademik ve siyasi çevrelerde yoğun tartışmalara neden olmuştur. Bu açıdan pek çok şeyi değiştiren, 11 Eylül, her şeyden önce Amerikan güvenlik algılamalarını da değişikliğe uğratmıştır. Soğuk Savaş sonrasın da ABD’nin bu ana kadar karşılaşmış oldukları sorunlar doğrudan kendi ulusal güvenliğine yönelmiş tehditler değildi. Ama bu tarihten sonra artık sorunları yanı başında hisseder duruma gelmişti ve bunun içinde 11 Eylül gerisinde izlemiş olduğu parametreleri artık değiştirmesi gerektiğini milyonların gözleriyle gördüğü ‘ikiz kuleler’ saldırısı ile görmüştür. 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında ABD, soğuk savaş yılları boyunca çok boyutlu bir temele oturtmaya çalıştığı güvenlik stratejilerini tek bir noktaya odaklamıştır: Terörizm ile mücadele. Bu gelişme aynı zamanda 2001 Ocağında işbaşına gelen Bush yönetiminin Clinton sonrası dış politikaya getirdiği daha agresif ve müdahaleci üsluba yeni bir meşruiyet de kazandırmıştır.[20] Beyaz Saray dünyayı adeta, ‘bizden yana olanlar ve olmayanlar’ diye ikiye ayırıyordu. 11 Eylül 2001’de meydana gelen trajik olayların ve Irak’tan algılanan tehdidin sonucu olarak, 20 Eylül 2002 tarihinde “Amerika Birleşik Devletleri’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi” başlıklı yeni ulusal güvenlik stratejisi yayınlanmıştır. Bush yönetiminin 20. ayında ve 11 Eylül saldırılarından bir yıl sonra kaleme alınan stratejinin amacı, dünyayı sadece daha güvenli değil, aynı zamanda daha iyi yapmaktır.[21] 11 Eylül sonrasında Amerikan dış politikasının temel felsefesini oluşturan ‘Bush Doktrini’ açıkça dünyayı dünya’yı soğuk savaş yıllarında olduğu gibi ikili bir ayrıma tabi tutmaktadır. Bush, 26 Eylül’de kongredeki mesajında tüm ülkelere bir seçim yapması gerektiğini, ya bizimlesiniz, ya teröristlerle ifadesi ile ikili ayrım yaptığını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Soğuk savaş sonrası ABD, tehdidi soğuk savaş yıllarındaki gibi Sovyet tehdidinden almıyordu. Yeni tehdit terör… Nitekim Başkan Bush; 14 Eylül 2001’de The National Cathedral’da yaptığı konuşmada, “ABD’nin, küresel uzantıları olan teröristlere karşı savaş yaptığı” ve bu savaştaki “düşmanın, masum kişilere karşı yürütülen önceden tasarlanmış siyasi amaçlı şiddet anlamında, terörizm” olduğu belirtildikten sonra, teröristler ve bilerek bunları barındıranlar veya yardım edenler arasında bir ayırım yapılmayacağı ve bunlar arasından da özellikle kitle imha silahlarını edinmeye veya kullanmaya çalışanların hedef alınacağı; ABD’nin, vatandaşlarını, nerede olursa olsun çıkarlarını korumak için “tehdit sınırlarına ulaşmadan teşhis ve imha” yoluna gidileceği ve bu konuda “gerekli olduğunda tek başına hareket etmekte” tereddüt etmeksizin “kendini koruma hakkını kullanarak bu teröristlere karşı önceden davranıp (by acting preemptively)” ülke ve halka zarar vermelerinin önleneceğini açıklamıştır.[22]
Bush Doktrini’nin, zaman içinde yeni ilavelerle uygulama alanının genişletildiği görülmektedir. ‘Önleyici savaş stratejisi’ adı verilen politika çerçevesinde ABD yönetimi önleyici savaş ve önceden saldırı kavramları doğrultusunda artık çok taraflı işbirliği yerine tek taraflı inisiyatif kullanarak Amerikan çıkarlarını ve güvenliğini savunmaya dönük bir strateji izleyeceğini ortaya koymaktadır. Bu stratejinin özü, tehdidin niteliğine de kullanılacak silahların insiyatifine de ABD yönetiminin karar vereceğidir.[23] ABD’nin geliştirdiği bu yeni stratejiyi 11 Eylül ile birlikte Afganistan’da Taliban’a, Irak’ta Saddam’a yönelik hamlelerin yanı sıra bu terörü desteklediğini düşündüğü belli başlı ülkelere yönelik sert bir tutum takındığından görmekteyiz.


a. 11 Eylül ve ABD’nin Afganistan işgali
ABD; 11 Eylül saldırıları ile yaşadığı şaşkınlığı üzerinden attıktan sonra, bu saldırılarda yirmi binden fazla kişinin ölümüne neden olduğundan dolayı, bir zamanlar Afganistan’daki Rus işgaline karsı kullandığı yani kendisinin yetiştirdiği terörist Usame Bin Ladin’i suçlamıştı. ABD yönetimi, 11 Eylül 2001 saldırısını düzenleyen El-Kaide yöneticilerinin ve militanlarının barındığı yer olarak gösterdiği Afganistan’ı hedef almıştı. ABD’nin 11 Eylül sonrası geliştirdiği stratejiler açısından talibanın Afganistan’da barınması ABD için tamamen bir savaş nedeni olarak değerlendirilmiş ve 7 Ekim 2001’de Afganistan’ı işgal etmiştir. ABD Afganistan’a yönelik bir askeri girişimi meşrulaştırmak için BM Güvenlik konseyinden 14 Kasım 2001 tarihinde 1378 sayılı kararı çıkartmış ve ABD liderliğinde NATO kuvvetlerinin 2001 yılındaki Afganistan’da başlattığı askeri harekâtı meşru kılmıştır. ABD’nin NATO öncülüğünde başlattığı harekâta “Kalıcı Özgürlük Harekâtı” ismini vermiştir. 12 Eylül 2001 günü ABD, NATO teşkilatının kurucu anlaşmasında yer alan ve müttefiklerden herhangi birine yapılan saldırının tüm ittifaka yapılmış bir saldırı olarak kabul edilmesini öngören 5’inci [24] maddeyi isletme kararı almasını istedi ve NATO gücü harekete geçmiştir. Usame bin Ladin ele geçirilememiş ama Afganistan kuzey ittifakının eline geçmişti. ABD daha Afganistan saldırısında Irak’a saldırma planları yapmış ve Irak liderliğinin iç ve dış politikada ortaya koyduğu tavırları eleştirmeye başlamışlardı. Irak’ın uluslararası barış ve güvenliğe karşı büyük bir tehlike olduğunu ileri sürüyordu. Günümüz itibari ile ABD halen Afganistan’da bulunmakta ve tehlikeleri önlemek için NATO bünyesine daha fazla asker göndermesini talep etmektedir. Türkiye’den de Türk askerlerinin çatışmalara katılmasını istemektedir.
b. 11 Eylül ve ABD’nin Irak’ı İşgali
Bush yönetimi Afganistan operasyonunun ardından Saddam Hüseyin’in liderliğindeki Irak’a yöneldi. Irak’ta kitle imha silahlarının bulunduğuna dair elinde kanıt belgeler olduğunu savunan Bush yönetimi, uluslararası arenada istediği desteği tam olarak alamasa da Irak Savaşı’na girmekten çekinmedi. Kitle imha silahlarından umduğu durumu alamayan Bush demokratikleştirme ve insan hakları sloganlarını kullanarak uluslar arası toplumdan umduğu desteği almaya çalışmıştır. 2002 Eylül‘ünde W.George Bush’un Genel Kurulunda yaptığı açılış konuşmasında Irak’ın uluslararası toplum için bir tehdit arz ettiğini ileri sürmesi savaşın olacağının en yakın sıcak bir kanıtıdır. Ve bir hafta sonra yaptığı açıklamada Amerikan ulusal güvenlik stratejisini Amerikan çıkarlarına yönelebilecek tehditlere karşı tek taraflı “ Önleyici Müdahale” üzerine kurduklarını beyan etmiştir.[25] ABD Saddam yönetimini, komşuları için tehdit oluşturmakta, teröristleri desteklemekle, kendi halkı üzerinde baskı uygulamakla, nükleer enerji programını denetime sokmamakla, kimyasal ve biyolojik silah üretmekle suçlamaktadır. ABD bütün bunlar olurken Irak sorununu daha fazla karışmadan bir çözüme kavuşturmak istemiştir. Bu çerçevede 8 Kasım 2002 tarihinde BM güvenlik konseyinden 1441[26] sayılı kararı çıkartmıştır. 1441 sayılı karar bölgede uluslar arası örgütlerin görevlerini serbestçe yerine getirmeleri çağrısını yapmıştır.
ABD Başkanı George W. Bush’un 18 Mart Salı günü, yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında Saddam ve ailesinin Irak’ı terk etmesi için 48 saatlik bir ültimatom vermiştir. Irak yönetiminin 1441 sayılı kararda yapılan çağrıları dikkate almadığından ve Saddam Hüseyin ve ailesine Irak’ı terk etmeleri için verdiği 48 saatlik sürenin dolmasından sonra, “Irak’ı özgürleştirme Harekatı” olan saldırıyı resmen başlatmış ve günümüzde de halen devam eden kaos ortamının oluşmasına sebebiyet vermiştir.
Savaşın başlamasından sonra Irak yönetimi yıkılmış ve ülke Amerika’nın kontrolüne geçmiştir. Daha sonra Saddam Hüseyin doğum yeri olan Tikrit’te 600 askerin katıldığı bir operasyonla yakalanmış ve insan haklarını hiçe saymak ve terörizme destek vermesi gibi suçlardan yargılanarak idam edilmiştir. 2004 Haziran’ın da egemenlik Irak geçici hükümetine devredilmiştir. Bu arada kaos ortamı devem ederken 30 Ocak 2005’te, direnişçilerin tehditleri altında Irak’da genel seçimler düzenlenmiş, Sünnilerin büyük oranda boykot ettiği seçimlerde Şii birleşik ittifakı, sandalyelerin çoğunu alırken ikinci sıradaki Kürt partileri de meclisin dörtte birini oluşturmuştur.[27] Irak’ta 2003 Mart’ında başlayan değişim halen sürmektedir. Ülkedeki diktatör rejim son bulmasına rağmen iç karışıklıklar, bombalamalar devam etmektedir. Amerikan Askerleri halen Irak topraklarında dolanmakta ve her gün haklı ya da haksız olarak insanların üzerine gitmekte ve acımasızca öldürmeye devem etmektedir. ABD dünya petrol rezervlerinin büyük bir çoğunluğunu bulunduran Irak’ı işgal ederek Irak petrollerini ele geçirmiş ve batıya daha kolay ulaşmasını sağlamıştır ve dünya hegomanyalığını büyük bir oranda perçinlemiştir.
c. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)
Büyük Ortadoğu Projesi, ABD’nin batıda Fas, Moritanya, doğuda Orta Asya ve Moğolistan, kuzeyde Kafkasya ve Türkiye, güneyde Arap Dünyası’ndan Somali’ye kadar uzanan bir coğrafyada yer alan ülkelere yönelik siyasi, hukuki, bilgi/eğitim, ekonomi, sosyal ve güvenlik boyutlarını içeren kapsamlı bir “İslam coğrafyası” dönüşüm stratejisi olup, bu alanlarda uzun vadeli bir değişimi hedeflemektedir.[28] ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ aslında Soğuk Savaşın bitmesi ve Sovyet Bloğu’nun dağılmasıyla tek süper güç haline gelen ABD’nin bir Pax Americana oluşturma düşüncesidir[29]. Büyük Ortadoğu Projesi sadece Ortadoğu bölgesine ait bir şey değildir. Bu kavram geniş anlamda Orta Doğu tanımında bulunan tüm ülkeleri kapsamakta ve bu geniş tanımın içinde Avrasya ve Kafkasların da olduğu unutulmamalıdır.
21. yüzyılın başlarında Amerika’ya karşı düzenlenen 11 Eylül saldırısı insanlık tarihindeki ekonomik, siyasi ve askeri bakımdan en kapsamlı değişikliklerin başlangıcı olmuş ve yeni milat olarak tanımlanmıştır. Özellikle 2002 yılından itibaren daha yoğun tartışılmaya başlayan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bir anlamda 11 Eylül saldırısı sonrasında küresel bağlamda yaşanan değişikliklerin başlangıcı olma özelliğini taşımaktadır.[30] ABD’nin, enerji ihtiyacının büyük bir bölümü Ortadoğu’dan karşılandığı için petrolün sorunsuz ve devamlı şekilde akışını sağlamak ve bölgede ABD’yi tatmin edebilecek şekilde istikrar ve güvenliğin sağlanması hayati önem taşımaktadır. Ancak İsrail – Filistin/Arap dünyası karşı durmasının yaklaşık 50 yıldır devam etmesi, Irak’ta ABD’nin taleplerine boyun eğmeyen Saddam Hüseyin’in dikta rejiminin devam etmesi (İkinci Körfez Savaşı’nda devrilmiştir), İran ve Suriye’nin kitle imha silah projesi çalışmalarına hız vermesi, ABD’nin bölgedeki çıkarlarını tehdit eden en önemli konular olmuştur. Bu konuları uygun bir ortamda çözmek ve soğuk savaş sonrası kazandığı hegomonik gücünü devem ettirmesi için BOP’ni yeni dünya düzeni kavramı içinde Ortadoğu başta olmak üzere Avrasya ve Kafkasya’yı da içine alan bölgeye dikte etmeye çalışmıştır. 2001 yılında Amerikan Yönetiminin başına geçen yeni muhafazakarlar 21. Yüzyılın ABD’nin yüzyılı olacağına inanarak politikalarını yürütmeleri, dünya üzerinde askeri bir politika izlemeleri, ABD’nin küresel liderliği elde etme yolunda, güç politikası izlemekten kaçınmayacağının en açık bir izi olmuş ve uygulamaya konulan BOP’ni gerçekleştirme yolunda daha agresif bir tavır alınmıştır.
Dünya’nın ekonomik değerleri üzerinde egemenlik tesis etmek, tarihin her döneminde büyük devletlerin başlıca amaçlarından biri olmuştur. Bugün ABD, Rusya, AB, Çin, Japonya gibi küresel devletler egemenliklerini tesis etmişler ve ekonomik açıdan da hegomonik bir yapıya sahip olmuşlardır. İşte tam bu noktada ABD’nin BOP’si devreye girmektedir. Bu küresel devletlerin sahip olduğu özelliklere sahip olmayan ve birçok gelirleri de petrole dayalı olan, ekonomik açıdan olmasa da kültürel ve siyasal açıdan üçüncü dünya ülkeleri diye tabir ettiğimiz Ortadoğu, Orta Asya ve Afrika ülkeleri gelmektedir. İşte bu sebeplerden dolayı, ABD’nin tarif ettiği BOP’si, saydığımız bu bölgelerdeki ülkeleri kapsamaktadır. Çoğunluğunu Müslüman halkların oluşturduğu bu geniş coğrafya insanlık tarihi kadar eski bir mücadele ve rekabete konu olmuş bir bölgedir. Bu rekabet zaman zaman askeri ve stratejik bir boyut kazanmış özellikle I. Dünya Savaşı sonrası dönemde petrolün varlığının değerinin anlaşılması ekonomik unsurları bölgeye ilişkin rekabetin temel parametresi haline getirmiştir.[31]
Dünya petrol rezervleri açısından da oldukça önemli bir kaynağa sahip olan Büyük Ortadoğu daima küresel uluslararası aktörlerin ilgisini çekmiş ve uzun mücadelelerine sahne olmuştur. Zira dünya petrol rezervlerinin yaklaşık %70’i doğalgaz rezervlerinin ise yüzde %40’ı bu bölgede bulunmaktadır. Bu orana Büyük Ortadoğu Projesini içeren yaklaşık 27 devleti de katarsak daha da yükselmektedir. Küresel güçler büyük oranda petrol ihtiyaçlarını Ortadoğu bölgesinden sağlamaktadır. Petrole sahip olmayan büyük devletlerin bu enerji kaynaklarına harcadıkları para büyük oranlara ulaşmış bulunmakta ve bunu da açık olarak ABD’nin dünya petrol tüketiminin %25’ini yapmasından anlıyoruz. Bu rakam Avrupa, Rusya ve Orta Asya ülkelerinin toplam tüketimine, ya da Çin ve Japonya’nın da içinde bulunduğu Asya Pasifik bölgesinin payına eşittir. Dolayısıyla, ABD toplam ithalatının yüzde 25’ini bölgeden gerçekleştirirken, Japonya yüzde 70’ini Avrupa ülkeleri ise yaklaşık yüzde 55-60’ını bölgeden karşılamaktadır.[32] ABD bu oranları dikkate alınca bölgeye olan ilgisi daha da artmakta ve dünyadaki hegomonik gücünü sürdürmek için bölgeyle her zaman ilgilenmiş ve halende kanlı bir şekilde ilgilenmektedir.


V- SONUÇ
Sonun başlangıcı olarak nitelendirilen 11 Eylül 2001 saldırıları her ne kadar terörist lider Usame Bin Ladin tarafından gerçekleştirilse de, Amerika’nın 2. Dünya Savasından beri kurmaya çalıştığı hegemonyasını gerçekleştirmesi açısından bir koz olmuştur. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri terörizmle mücadele, halklara özgürlük, kitle imha silahlarını yok etmek gibi söylemlerin arkasına saklanarak çıkarlarına göre hareket etmiştir. ABD’nin 11 Eylül terörist saldırıları sonrasında gerçekleştirdiği eylemler ve yaptığı söylemler, açıklanan doktrin gereği icra ettiği Irak harekâtı, 2. Dünya Savası sonrasında uluslararası barış ve güvenliğin bir daha bozulmaması amacıyla oluşturulmaya çalışılan ve etkinlikleri bazen sorgulansa da genel anlamda kabul gören uluslararası kurallar ve kurumların sonunu getirmiştir. Her ne kadar 11 Eylül’den sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dense de, tıpkı 2. Dünya Savaşından önce yaşananlar gibi, dünya egemenlik savaşlarına neden olmuş ve olmaya da devam edecektir. Bugün yine ekonomik ve siyasi pastadan en büyük payı almayı hedefleyen Amerika ve büyük payı kaptırmak istemeyen AB, Rusya, Çin ve Japonya arasında mücadele yaşanmaktadır. ABD 11 Eylül sonrası dünya üstünlüğünü sağlamlaştırmak amacıyla bölge petrollerini hâkimiyeti altına almış ve bundan da en büyük pastayı Amerikan petrol şirketlerine bırakmıştır. Bütün bu gelişmeler, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde bir bir hayata geçirilmiştir ve bu süreç halen devem etmektedir. ABD’nin, Afganistan ve Irak’tan sonra yeni hedefleri haline gelen ve nükleer çalışmaları dolayısıyla İran ve Suriye’yi hedef alacağı yönünde yorumlar yapılmaktadır. Ama dünya kamuoyunda yapılan tartışmalara bakarsak Beyaz Saray‘ın Irak operasyonu bitmeden ve dünyadaki konjonktür gereği bu işe kalkışamayacağı yönündedir. ABD’nin demokratikleşme söylemleri ile girdiği Afganistan ve Irak’ta kaos ortamı ve iç çatışmalar devam etmekte ve güncel basından her gün ölüm haberleri alınmaktadır. Dünyada var olan uluslararası sistem gereği ve ABD’nin sisteme hâkim olma çabaları nedeni ile genelde Ortadoğu özelde de Irak’ta çatışma ve kargaşanın uzun bir müddet daha dinmeyeceği gözükmektedi

28 Eylül 2017 Perşembe

DÜNYA'DA TERÖRÜN HAMİSİ AMERİKA

SADECE HAKİKAT VE GERÇEKLER
Tamer Ashraf
AMERİKA VE TERÖRİST GURUPLAR
Amerika Birleşik devleti Dünya’nın jandarmalığına soyundunduğundan bu yana Dünya’da terör hiç bitmiyor.
Gelin şimdi bu konuyu biraz açıp analiz edelim;
Dünyanın jandarması ABD
ABD, Kore Savaşı'ndan başlayarak dünyanın 14 ayrı bölgesinde askeri operasyonlar düzenledi.Kore Savaşı'ndan bu yana başlıca Amerikan askeri operasyonları şöyle sıralanıyor:
KORE SAVAŞI: (1950-1953) Savaş, BM himayesinde gibi görünse de ABD'nin idaresindeydi. Amerikalılar, 33 bin kadar kayıp verdi.
SÜVEYŞ KANALI: (1956) Süveyş Kanalı çatışmaları boyunca Amerikan 6. Filosu bölgede bulunan 2 bin 500 Amerikan askerini tahliye etti. Amerikalılar, Fransız-İsrail-İngiliz koalisyonunu kanal bölgesinden çekilmeye zorladı.
LÜBNAN: (15 TEMMUZ 1958) ''Amerikalıların yaşamını korumak ve Lübnan hükümetine yardım etmek'' amacıyla 3 bin 200 Amerikan askeri Lübnan plajlarına çıktı.
KÜBA- DOMUZLAR KÖRFEZİ: (17 NİSAN 1961) Amerikan Merkezi HaberalmaTeşkilatı (CIA) tarafından yönetilen ve Küba'daki Castro rejimini devirmeye hedefleyen Domuzlar Körfezi operasyonu başarısız oldu.
VİETNAM: (1961-1975) ABD tarafından yönetilen ve 550 bin kişinin katıldığı savaş Amerikan ordusunun hezimetiyle sonuçlandı. ABD, 55 binaskerini kaybetti.
DOMİNİK CUMHURİYETİ: (NİSAN-EYLÜL 1965) ''Komünist tehlike'' adına 30 bin donanma askeri ve paraşütçüsü Saint-Dominique'e çıkarma yaptı.
LÜBNAN: (EKİM-ARALIK 1983) 23 Ekim'de 230 askerin hayatını kaybetmesine yol açan Beyrut'taki Amerikan karargahına yönelik saldırının ardından Amerikan ordusu, Lübnan'daki Suriye mevzilerini bombaladı.
GRANADA: (1983) Başbakan'ın, aşırı solculardan oluşan cunta tarafından 25 Ekim'de öldürülmesinin ardından yaklaşık bin 900 asker  Granada'ya çıktı. Müdahale, Batı Karaib Devletleri Örgütü'nün talebi üzerine kararlaştırıldı.
PANAMA: (1989) Panama'daki Amerikalıların hayatını korumak ve ülkenin güçlü ismi Manuel Noriega'yı iktidardan uzaklaştırmak amacıyla20 Aralık'ta başlatılan operasyonda, Amerikan ordusu ülkeyi işgal etti.
KÖRFEZ SAVAŞI: (OCAK-ŞUBAT 1991) "Çöl Fırtınası" operasyonu, 17Ocak'ta Kuveyt'i Irak işgalinden kurtarmak amacıyla BM himayesinde başladı. Operasyona, 500 binden fazla Amerikan askeri katıldı. 28 Şubat'ta Bağdat, BM'nin krizle ilgili bütün kararlarını kabul etti ve birliklerine ateşkes emri verdi. O zamandan beri Amerikan ve İngiliz uçakları Irak'ın askeri, sanayi tesislerini hedef alan sayısız hava vedeniz operasyonu düzenledi.
SOMALİ: (1992-1993) İç savaş ve açlığın hüküm sürdüğü Somali'de, insani yardım örgütlerine destek amacıyla Aralık 1992'de ''Restore Hope'' (Umut Operasyonu) başlatıldı. ABD, Mart 1994'te çekildi. Amerikan kuvvetleri, Şubat 1995'te 8 bin mavi berelinin çekilmesine yardım amacıyla kısa süreliğine başkent Mogadişu'ya yeniden ayak bastı.
HAİTİ: (1994) Amerikan birlikleri, 1991'de devrilen ve sürgüne zorlanan Devlet Başkanı Jean Bertrand Aristide'in iktidara dönüşünü sağlamak için 19 Eylül'de Haiti'ye girdi. Temmuz sonunda BM, ABD komutasında askeri harekata yeşil ıl yakmıştı.
SIRBİSTAN VE KOSOVA: (MART-HAZİRAN 1999) NATO himayesindeki Amerikan birlikleri, Sırp güçleri 20 Haziran'da Kosova'dan çekilene kadar eski Yugoslavya cumhuriyetlerini bombaladı.
AFGANİSTAN: (AĞUSTOS 2001) ''Sonsuz Özgürlük'' harekatı başladı. 7 Ekim'de Amerikan-İngiliz birlikleri, El Kaide terör örgütü kamplarına ve Taliban rejiminin askeri tesislerine yönelik ilk dalga bombardımanı başlattı. Haftalar süren askeri harekat sonunda, Taliban rejimi devrildi. Operasyondan 1 yıldan fazla zaman geçmesine karşın, Afgan topraklarında yaklaşık 10 bin asker bulunuyor.
"Tarihî incelemeler ve mevcut vesikaların tutarlı bir dökümü, ABD'nin gerek güvenlik ve gerekse uluslar arası politikasının esasını, bizim "Beşinci Özgürlük" olarak isimlendireceğimiz özgürlüğün korunmasının ve bu iş için de anavatanda güç esasına dayalı bir düzenin kurulmasının oluşturduğunu göstermektedir. "Beşinci Özgürlük" de nedir diye soracak olursanız... "Beşinci Özgürlük" soyma, sömürme ve hüküm altına alma ve sonuç alabilmek için her türlü güce başvurma özgürlüğüdür."
İşde ABD’nin Özgürlük ve Demokrasi adı altında yaptığı jandarmalık Beşinci özgürlüktür.Girdiği Sözde koruduğu ülkelerde soyma, sömürme ve hüküm altına alma ve sonuç alabilmek için her türlü güce başvurmuştur.Hatta Irak’ta Suriye’de Kendi politika ve çıkarları İçin dev bir Terör örgütü dahi kurmuştur.(DEASH)
Bugün Dünya’da hiçbir terör örgütünün silah fabrikası yoktur.Peki Terör örgütleri bu silahları nereden nasıl temin ediyor.
Başta Amerika olmak üzere gene Amerika’nın kontrolünde ki silah üreten devletlerden temin ediyor.
Yani terörle mücadele eden Amerika gene Terörü desdekleyen ve yaratan Amerika.
Burada Amerika’nın karı nedir;
1:Silah ticareti Milyar dolarlardır.Hem Teröristlere hemde Terörle müdacede eden devletlere Abd silah satmaktadır.
2:Terörün genellikle en çok yaşandığı bölge Ortadoğu Arap ve Müslüman Ülkelerdir,Bunun sebebide Amerika öncelikle Terör yolu ile bu ülkeleri yıpratıp sonra jandarmalık yani demokrasi ve halka özgürlük adı altında müdahale eder işgal etmeden ülke lideri ile anlaşmalar yaparak yer altı ve yer üstü zenginliklerine ortak olur.Amerikan şirketleri bu bölgelerde petrol,gaz,elmas,altın gibi değerli madenlere ortak olur.Aslında bu işgaldir,Çünkü Zavallı ülke yaptığı antlaşmalar ile ABD’nin bilgisi ve ya isteği dışında hareket edemez.
3:ABD’nin kontrol ve yönetimini red eden ülkeler çok geçmeden kendi içinde ayrılıkçı,etnik ve ya dini mezhebi çatışmalara giriyor ve ülke içinde terör ve kaos yaratılıyor.Sonra ABD görevini yapıyor.Demokrasi ve Özgürlük.
4:Amerika’yı kimler yönetiyor derseniz hemen söyleyim.Dünyan’ın 3/1’ine sahip Osmanlı Devletine bile borç para verebilecek kadar zengin olan Yahudi İş adamları.
Amerika’da milliyet olarak Dünyanın her milletinden oluşan karma bir yapı vardır.Bütün dinler vardır.Bu şekilde olmasından dolayı Etnik veya dini çatışmalar çıkmaz çünkü hepsi başka topraklardan geldiği için Topraklarda hak ilan edebilecek tek kesim yerli halk (Kızılderili’lerdir) Bu toprakların asıl sahibi bunlardır.
Kızılderili’ler Amerika’da kendi topraklarında en fakir kesimdir.Onların güçlenmesi,zengin olması,Dini ve kültürel olarak Atalarının yaşadığı gibi olmalarına müsaade edilmez zaten %90’ı Hristiyanlaşmıştır.
Bugün Günümüze geldiğimizde,ABD artık hiçbir yaptığı cinayet,katliam ve terör örgütlerine yaptığı desdeği saklayamıyor.Özellikle Ortadoğu’da Artık ABD sevilmiyor,Bunun neticesinde Amerika ve İsrail Yeni kontrol edilebilir küçük devletler kurma peşinde.Bugün DEASH’ın ABD tarafından kurulduğu ve desdeklendiği çok açıktır.Aslında bu olayların arkasında İsrail vardır.Arap ve Müslümanların tam ortasında bulunan 8 Milyonluk İsrail bir kaos olmasın diye  Amerika üzerinden gerçekleştiriyor bu eylemlerini.
DEASH bahanesi ile Irak’ta Abd Kürt,Türkmen,ve Araplar arasında bölgesel yönetimler kurdu,desdekledi,İran,Türkiye ve suriye arasına Kürdistan Devleti kurmak istiyor.Bu şekilde hem Irak Petrolünü kullanmak hemde daha sonra kurulacak Suriye Kürdistanı’ın alt yapısını oluşturuyor.
Gene DEASH bahanesi İle Suriye’de Bütün Dünya’nın Terör Örgütü olarak kabul ettiği PKK’nın Suriye kolu PYD ve YPG’ye DEASH ile savaşıyor bahanesi ile Son teknolojik 5000 Tır Silah verdi.Bir devlet’te olması gereken silahlar Bugün Bir terör örgütünde ve Çevre Ülkeleri,Özellikle Türkiye Tehdit altında.
Suriye’de 2.Kürdistan kurulduktan sonra Irak İle birleşecek,3.Ayak Türkiye .
Türkiye’de 26 ili kapsayan 3.Kürdistan projesi ise tam 35 yıldır devam ediyor.Suriye ve Irakta olduğu gibi Türkiye’de bu proje başarılı olmadı.Bunun Sebebi Türkiye rejimi Etnik veya dini kimlik siyaseti üzerine kurulu olmamasıdır.Kürtler Ülke yönetiminde Türkler’le aynı hakka sahiptir.
Fakat kültürel ve Dini oyunlar ile Pkk’ya yandaş toplaması için 100’lerce Amerikan,Alman,Fransız dernek ve STK’lar bölgede faaliyet gösterip kürt gençleri üstünde aslında siz Müslüman değildiniz Türkler sizi zorla Müslüman yaptı,Sizin kültürünüz bu değil gibi yapay dinler ve kültürler icat edip fitne peşindeler.
Irak ve Suriye’de kurulacak Kürdistan ister istemez Türkiye’ve İran’ıda etkileyecektir.Çünkü Alt yapı yaklaşık 150 yıldır hazırlanıyor.Burada amaç 4 ülkeden koparılıp bir Kürdistan kurmak değildir.
Kurulacak Kürdistan Kurulduktan sonra İsrail ve Ermenistan arasında paylaşılacak.Böylelikle herşey uluslararası yasalara da uygun olacak.Burda yaklaşık 100 yıllık kan akacak İsrail ile ABD için akan kanın kimin olduğu önemli değil Onlar sadece çıkarlarına bakıyorlar.Asıl Amaç Bögenin son damla kanına kadar emmek sömürmek. Gelin bunu biraz daha açalım.

Terör ve Amerika siyaseti

Özellikle soğuk savaş döneminden sonra Rusya’nın dağılması sonucu olarak ABD  dünyanın süper güçlü ülkesi olmasını beraberinde getirerek artık gücünün kendisine verdiği güvenle dünyanın jandarması görevini üstlenerek yeni bir dönemi başlatmış oldu. Özellikle 11 eylül terör saldırılarından sonra bütün stratejilerini değiştirerek dünyadaki dengeleri değiştirmeye başladı. Özellikle El kaide bağlantısı var diye önce Batının kontrol edemediği nükleer güce sahip Çin, Hindistan ve Pakistan gibi ülkelerin ortasında bulunan Afganistan dağlarındaki Usame bin ladin adlı Suudi bir teröristi bahane ederek Afganistan’a  yerleşerek karakolun birini buraya koyarak yukarıda isimlerini zikrettiğimiz devletlere komşu oldu, ardından tekrar  El kaide bağlantısı bahane edilerek Irak ile savaşa giren ABD , bu ülkeye  sözde demokrasi getireceğini vaad ederek kaos ortamına girmesine sebep oldu.  ABD tüm bunları yapmasına sebep olarak 11 eylül terör saldırısını gösterince  tüm dünya buna ses çıkarmadı hatta destek verdi. Buradan hareketle ABD kendisine  yapılan terör saldırısının olumsuz sonuçlarını kendi lehine çevirerek bu durumdan kendisine olumlu bir geri dönüş ve politika sinsilesi sağladı. Bu da Suriye’de ortaya çıkan kaos ortamından sonra çeşitli  terör gruplarının türemesine sebep oldu. Bu terör grupları arasında en önemlisi DAEŞ’dir , ancak ABD  11 eylülde  kendisini vuran terörü  unutarak düşman ilan ettiği bir örgütü yine başka bir örgütle mücadele yolunu seçmesi  hala Amerika’nın  orta doğu üzerindeki politikalarının tutarsızlığını göstermesi açısından önemlidir. Bu ya bir tutarsızlık veya bir plan bunu önümüzdeki yıllar gösterecek.  Peki bu politika ile neyi amaçladığı konusu ise ileriki  dönemlerde mutlaka  ortaya çıkacaktır ancak hangi ülkeleri etkileyeceği ve içine alacağı belirsiz bir politika . Amerika bu politikaları ile bölgede Müslüman ülkelere  tek model olan Türkiye’nin istemediği terör örgütü PYD’ye destek politikasının da bizi endişelendirdiği bir gerçektir. PYD’nin  Suriye’nin kuzeyinde bir devlet oluşumu hayal ettiğini tüm dünya bilirken neden Türkiye gibi bir müttefikinin itiraz etmesine karşın ısrarla  PYD’ye destek vermesinin  sebebi nedir? Türkiye’nin ısrarla güneyinde bir oluşuma izin vermeyeceğini ilan etmesine karşılık ABD  bu  itirazlara , DAEŞ ile mücadele de başarılı olan PYD’dir demesi yine aklımıza başka oyunları ve olması muhtemel politikaları  getirmektedir.

DÜNYA JANDARMALIĞI OSMANLI VE ABD GERÇEĞİ

Amerika bugün için tek başına kimsenin kafa tutmaya cesaret edemediği bir “Büyük” devlet kabul ediliyor. O kabulleniş sebebiyledir ki, herkesin gözü önünde Afganistan işgal ediliyor, Irak işgal ediliyor, Putin’in gözünün içine baka baka Eski Sovyetler Birliğinden bakiye kalan Cumhuriyetlerde renk renk sivil devrimleri mısır patlatır gibi patlatıyor.
Şu Amerika gezilerine illet oluyorum. Gezinin başlamasına günler kala bütün medya bu konuya kilitleniyor. Gezinin bitiminde yine günlerce haftalarca bu konu manşetlerde.
Yavuz Sultan Selim’in meşhur bir sözü vardır. “Bu dünya bir pâdişaha çok, iki pâdişaha az.”
Gerçekten şimdiye kadar hemen her “milletin” mefkûresi cihan hâkimiyetine ulaşmak olmuştur. Bugün de ABD’nin nihaî hedefi Dünya’ya hâkimiyet kurmaktır.
Bush da, bu amacını terör mücadelesi bağlamında şu açıklamalarla ortaya koymuştur.
“Ya benden olursun ya da karşımda!”
Yavuz Sultan Selim’in vecize olup asırlar boyu dillerde dolaşacak estetikliği yanında, bu açıklama karga gaklaması gibi kalsa da, yine de Dünyaya meydan okumak değil midir?
Amerika bugün için tek başına kimsenin kafa tutmaya cesaret edemediği bir “Büyük” devlet kabul ediliyor. O kabulleniş sebebiyledir ki, herkesin gözü önünde Afganistan işgal ediliyor, Irak işgal ediliyor, Putin’in gözünün içine baka baka Eski Sovyetler Birliğinden bakiye kalan Cumhuriyetlerde renk renk sivil devrimleri mısır patlatır gibi patlatıyor.
Dünyaya hâkimiyet yolunda kullandığı önemli argümanlardan biri olan Evangelizm, Katolik dünyasına lanse edilen Haçlı seferi duygusu, Türkiye’de Bartholomeos’a ekümeniklik atfedilmesi ve böylece Ortodoks âlemine göz kırpması, “Dinlerarası Diyalog” yapılanmasını himaye ederek, Türkiye’deki cemaatleri, “Ilımlı İslâm Projesi” ile de Müslüman ülke halklarının öfkesini yatıştırmayı istemesi, hep dünya egemenliği için kullandığı argümanlardandır.
Osmanlı, eşref-i mahlûkat olarak gördüğü ve kabul ettiği insanlık adına hizmete müteallik vakıflar kurarak, samimi yardımlar yaparak, dil din ırk ayrımı yapmadan insanlığa hizmet etmeyi amaçlamıştır.
Amerika ise I. ve II. Dünya savaşında yorgun düşen Avrupa ve Asya’nın kendi derdine düşmüşlüğünü fırsat bilip dünyanın her noktasına Osmanlı’nın yaptığı yardımlara benzer yardımlar yapmış ama iplerini CIA vasıtasıyla elinde tuttuğu yüzlerce sivil toplum örgütü ile de amacının insan hakları ve demokrasi peşinde değil, Dünya hâkimiyeti peşinde koşmak olduğunu göstermiştir.
ABD, Cihan hâkimiyeti mefkûresi sebebiyle kendisi tüm dünyanın yer altı ve yerüstü zenginliklerine aç kurtlar gibi saldırırken, bir yandan da, bu saldırısında kendisine engel olabilecek yegâne duygu olan milli devlet ve milli yapılanma duygusunu köreltmek, zedelemek, hatta mümkünse ortadan kaldırmak için her türlü enformasyona baş vurmaktadır.
Dünyanın global bir köy olarak söylenmesi, ekonominin globalleştiğinin altının çizilmesi, kazan kazan isimli formüllerin geliştirilmesi, karşılıklı birbirine bağımlılık mutabakatlarının savunulması gibi görünüşte hoş ama içi boş söylemlerin hepsi, teyakkuz halindeki milli ruha sahip dinamiklerin gönlünü almaktan ibarettir.
Bu dezenformasyon, bilerek bilmeyerek özellikle bizim ülkemizdeki lider kadrosu gibi kadroları ve medyadaki tetikçileri, bir kısım aydını vb etkilemekte ve birçok ülkenin ekonomisinden daha büyük ekonomisi, onlarca ülkenin gücünden daha büyük askeri gücü ve teknolojisiyle ABD’yi karşısında ram olunması lazım gelen bir güç olarak görüyorlar. Bu vehim ne yazık ki üç kıvrımlı beyinlileri hakikaten korkutuyor. Dolayısıyla Amerika’nın kendilerine uzattığı zeytin dalına tutunmak için can atan, ona şirin gözükmek için ellerinden geleni yapan zavallı birer güvercin durumuna düşüyorlar.
Bugün kendi kişisel menfaatini, ülke menfaatinin önünde tutabilecek kadar haysiyetsizlikle suçlananların aslında yüreklerini kaplayan korku Amerika’nın bu dezenformasyonundan etkileşimdir.
Bu sebeple eli kalem tutan korkaklar entelektüellik adına, eli silah tutan korkaklar stratejik ortaklık adına, eli dosya tutan bürokratlar müttefiklik adına, eli para tutan tüccarlar global ekonomi adına bu kartondan kaleye benzeyen devletin taşeronluğuna teşne olup, aşağılık korkularını kamufle etmeye çalışıyorlar.
Oysa bu korkulan devin (!) bugün kendi kendini yiyip bitiren; ekonomik darboğaz içinde oraya buraya saldıran hantal yapısını, birbiriyle çelişmeye başlayan kokuşmuş istihbarat düzenini, dünya gelirinin yüzde 40’na el atmış olmasına rağmen doymak bilmeyen iştah ile çıldırmak üzere oluşunu, kendi büyütüp beslediği terör örgütlerinin hışmıyla tir tir titrediğini, büyük bir devlete yakışmayacak derecede, bırakın küçük devletleri, aşiretlerle bile ahbap çavuş ilişkiler içinde bulunacak derecede tezellül durumuna düştüğünü göremeyenler, ABD’nin cihan hâkimi, Dünyanın jandarması olduğunu vehmederler.
Oysa cihan hâkimiyeti olabilmek için Conilik tek başına yetmez. Conilikle değil Dünyaya hâkim olmak, Irak’a dahi hâkim olunamaz. Cihana hâkimiyet, tarihinde medeniyet bulunmasını da gerektirir. Millet olma hasletini de gerektirir.
Menfaatler topluluğu, bırakın millet olmayı, menfaat için yarın birbirini boğazlar.
Örneğin bir Çanakkale savaşında “Size ölmeyi emrediyorum!” denildiğinde, hiç itirazsız ve sanki ölüme değil de düğüne gidermişçesine düşmana hücum eden Türk askerinin inancı, cesareti, yüreği, vatan sevgisi var mıdır Coni’de?
Bir elektrik kesintisiyle hayatı felç olabilen, neye uğradığını şaşıran bir devlet nasıl dünyaya hükmetmekten söz edebilir.
Bugün Amerika’da çalışmakta olan binlerce yabancı, yarın kendi ülkelerinin menfaatini ön plana çıkardığında ABD’nin menfaati kalır mı?
Öyleyse bu teslimiyetçilik neden? Bu korku neden bu ağzının içine bakış neden? İnsanda biraz haysiyet olur be… Nerde kaldı Yavuz Sultan Selim’in torunluğu? Nerde kaldı Mustafa Kemal’in bağımsızlık karakteri?.

Peki  ABD, dünyanın jandarması mı magandası mı?


ABD’nin Cumhuriyetçi başkanı Trump, Bush’un izinden giderek sert bir politika uyguluyor. Kavga etmeye, vurmaya, kırmaya, bombalamaya mazeret arıyor. Bulamazsa kendisi üretiyor. Peki, ABD Bush’tan neden vazgeçmişti? Biraz hafızamızı yoklayalım. 11 Eylül saldırılarını bahane ederek İslam coğrafyasına çullanan Bushlu ABD, Afganistan’da, Irak’ta tam bir vahşet sergiledi. Milyonlarca masum sivili tüm dünyanın gözü önünde acımasızca katletti. Ebu Garip’teki iğrenç görüntüler, Felluce’de, Tel Afer’de köpeklere bırakılan cesetler hala hafızalarda… Dolar ve imajla ayakta duran ABD’nin imajı yerle bir oldu. Batılı ülkelerde bile ABD karşıtlığının seviyesi yüzde 90’ları buldu. Tabi bu saldırganlığın ABD’ye de faturası vardı, binlerce askerini kaybetti ve bu savaş politikaları içeriden, ABD halkından da büyük tepki çekti. Dışarıda imajın sıfırlanmasına ve içeride yaşanan tepkilere daha fazla dayanamayan ABD politika değişikliğe gitmek zorunda kaldı. Siyahî bir başkan; hedefte olan ülkeleri direkt işgal yerine, içerideki isyanların teşvik edilmesi gibi kılıfına uydurulmuş, insan hakları postuna bürünmüş sinsi politikalara geçiş yaşandı. Yanlış anlamayın, Obama döneminde Bush döneminden daha az işgal yaşanmadı, ama görüntüye dikkat edilmeye çalışıldı. Yani ABD’nin Bush’tan vazgeçmesinin nedeni bu saldırgan politikaların ABD’ye de büyük darbe vurmasıydı. Şimdi ABD, Trump’la aynı sert politikalara döndü. Önce Meksika sınırını kapatmakla, dışarıda yapılan üretimlere kısıtlama getirmekle, İslam ülkelerinden ABD’ye gelenlere ABD vatandaşı da olsa engel koymalarla başlayan ve büyük tepki çeken Trump, sağa sola saldırmayla, vurmayla, öldürmeyle Bush’u aratmayacak şekilde devam ediyor.  Musul’da son 5 ay içinde 4000’i aşkın sivili katletti. Üstelik bunu normal kabul ederek, özrü kabahatinden büyük açıklamalarla… Neymiş efendim, bir teröristle birlikte 10 sivili öldürmek normalmiş. Gerçi, bir anda 500’ü aşkın sivili öldürdüğü saldırılarda 1’e 100 katletti. Suriye’de camide, okulda katlettikleri yüzlerce sivil ise cabası… ABD pervasızca sivilleri katlediyor, hatta bazen hızını alamayıp “en iyi müttefikim” dediği YPG’lileri de vuruyor, geçen 18 tanesini katletti, “pardon” dedi. Alışkanlık işte… Demokrasi bahaneleriyle Suriye’yi bölüp parçalayan ABD, kimyasal saldırı bahanesiyle de Suriye’nin üssünü vurdu. Kimyasal saldırının Suriye tarafından yapıldığını kanıtlayan bir delil sundu mu, hayır. Soruşturmaya bile mahal vermeden 59 füzesini gönderdi. Daha bu konu aydınlanmamışken, Afganistan’da nükleer olmayan en güçlü bombasını denedi. Yanlış anlamayın, ABD’nin derdi IŞİD değil, bombasını denemek. ABD’yi iyi tanıyın. 2. Dünya Savaşı’nda da bunu yaptı. Japonlar pes etmelerine rağmen Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombalarını attı, yüzbinleri katletti. Hedefi atom bombasının etkisini test etmekti. Canlı denek de Japonlar oldu. Bugün de Afganlılar… Görünen o ki ABD, git-gel yaşıyor. Dünya Bush’tan bıkmıştı, şimdi Trump Bushlaştı. Bu sertlik, kabadayılık, küresel magandalık Bush’a fayda sağlamadı ki Trump’a sağlasın. Göreceksiniz çok yakında buna şahit olacaksınız. ABD Obama’yla da yapamadı, çünkü sömürü sistemi olan Kapitalizmle adamlar diplomasiyi fazla yürütemiyorlar, hemen sağa sola saldırma gereği duyuyorlar. Ama bir gerçek var ki zulümle asla payidar olunmaz. Eğer olunsaydı bugün Roma İmparatorluğu hala var olurdu, şimdi sadece filmlerde görüyoruz. Payidar olmak; adaletle, hakları vermekle, paylaşmayla, saygı duymakla, milli ve bağımsız olmakla mümkün olabilir, bunun adı da Milli Ekonomi Modeli’dir, Sosyal Devlet-Milli Devlet’tir.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html