BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
İngilizler sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
İngilizler sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

31 Temmuz 2019 Çarşamba

Rumlar çıldıracak! Kapı gibi iki tapu Türkiye’de

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi etkisiz kılmak isteyen Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi’ne karşı KKTC ve Ankara’nın elinde Maraş’a ait kapı gibi tapu var. Yerleşime açılması planlanan Maraş’ın tamamının Osmanlı dönemi vakıflarına ait olduğu tescillendi.


Rumlar çıldıracak! Kapı gibi iki tapu Türkiye’de

Türkiye ve KTTC, Doğu Akdeniz’deki haklarını gasp etmek isteyen Rum Yönetimi ve destekçilerine karşı sessiz ve derinden bir çalışma yürüttü. Çalışmalara 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan beri kapalı bulunan Maraş ilinden başlandı. 2009 yılında Türkiye’den Osmanlıca bilen bir ekip KKTC’ye giderek, geçmişe dönük bütün tapuları incelemeye başladı.


20 milyon veri çıkarıldı

1571’den 1974’e kadar bütün Vakıf malları tek tek masaya yatırıldı. 2 bin 443 kütük defteri, 13 bin dosya ve 8 milyon belge incelendi. Bu incelemelerden 20 milyon veri çıkartıldı, tüm bu veriler bilgisayar ortamına aktarıldı. Ayrıca toplam bin 744 gigabayt’ı bulan 424 bin belge ve binlerce fotoğraf da kayıp olma/zarar görme istimaline karşı muhafaza altına alındı.



Envanter çıkarılıyor

Bugün o çalışmalar kapsamında Kıbrıs Vakıflar Müdürlüğünün de sunduğu tapularla Kapalı Maraş’ta envanter çalışmalarına başlandı. KKTC Vakıflar İdaresi Genel Müdürü Prof. Dr. İbrahim Fatih Benter ve KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı merhum Rauf Denktaş’ın danışmanı Prof. Dr. Ata Atun, Maraş’ta yürütülen çalışmalarla ilgili bilgiler verdi.


Bölge 3 vakfa ait

Prof. Dr. İbrahim Fatih Benter yaptıkları çalışmaların, Maraş’ın büyük çoğunluğunun vakıf malı olduğunu ortaya koyduğunu söyledi. Ellerinde belge ve tapular olduğunu belirten Benter, “Kapalı Maraş bölgesinin 3 vakfa ait olduğunu biliyoruz. Kütükleri elimizde, Lala Mustafa Paşa Vakfı, Abdullah Paşa Vakfı ve Bilal Ağa Vakfı’dır. Barış Harekatından hemen sonra kapatılan

Maraş’a giriş sınırlıydı. 1990’larda rastgele bir binada Maraş’ın kütükleri bulundu. Bu belgeleri Rumlar kaçırmak istedi ama yakalandılar. Tüm bu belgeler mahkeme sunuldu ve Vakıf malı olduğuna karar verildi”


Maraş eski haline döner

“Oradaki bütün tapular bizim elimizdedir” diyen Benter, envanter çalışmasının kendilerinin sunduğu tapular üzerine gerçekleştiğini söyledi. Benter, “Hızlı bir çalışma yapılırsa envanter süreci 6 ay ile 1 yıl arasında sürer. Hangi arazi bizim biliyoruz ama arazi üzerindeki yapıların incelenmesi, alt yapıların durumu gibi konular var. 45 yıldır kapalı olan bir bölge haliyle harap durumda. Bu çalışmaların sonunda büyük şirketler hizmet alımı yaparsa hızlı bir şekilde yol alınarak Maraş eski günlerine geri döner” şeklinde konuştu.


Rumlara kiralanacak

Rumların da kayıpları verilmeli diyen Benter, “Eğer bir Rum gelir de ‘Ben falan yerde otel yaptım orasının vakıf arazisi olduğunu kabul ediyorum. Bir kira sözleşmesi yapmaya hazırım’ derse biz ona deriz ki tamam sözleşmeyi imzala bu kira karşılığını ver yatırım yaptığın binayı verebiliriz” dedi.


Rumlar belgeleri kaçıracaktı?

Maraş topraklarının Türk Vakıflarına ait olduğuna Mağusa Kaza Tapu Dairesine ait 1920 ve 1930’ların Tapu kütükleri Maraş’ta bir otelin deposunda ele geçirildi. Bu kütükleri Rumlar kaçırmak istedi ancak yalandı. Bu tapu kütükleri incelendiğinde Maraş’ın büyük bir kısmının Abdullah Paşa Vakfına, belirli bir kısmının Lala Mustafa Paşa Vakfına ve küçük bir kısmınında Bilal Ağa Vakfına ait olduğu belirlendi. 2002 yılında Lala Mustafa Paşa Vakfının tespit kararı çıktı ve 2005 yılına da Abdullah Paşa Vakfının tespit Kararı çıktı. Söz konusu tespit kararlarıyle Maraş’ın vakıf taşınmaz mallarının ilgili vakıflara ait olduğu saptandı ve Mağusa Kaza Mahkemesi söz konusu Maraş vakıflarının gasp edildiğine hükmederek, Ahkamul Evkaf Prensiblerine göre ilgili Vakıflara ait olduğuna karar verdi.


Rum yalanı çöktü

Rumların Maraş’la ilgili tezlerinden birisi, bu bölgenin İngilizler tarafından 1,5 milyon sterline satın alındığı yönünde. Ancak KKTC Vakıflar İdaresi Genel Müdürü Prof. Dr. İbrahim Fatih Benter, bu iddianın geçersiz olduğunu belirtiyor ve gerekçesini açıklıyor: “Vakıf mallarının İngilizlerin İdaresinde olduğu dönemlerde kira bedellerini de İngilizler kararlaştırıyordu. Uzun seneler İngiliz İdaresi vakıf mallarının kiralarını çok düşük tuttu. İngiliz İdaresi kiraları çok düşük tuttuğu için, gelirler yetersiz kalmış ve Türk bölgeleri bakımsız kalmıştır. İngiliz İdaresi hata yaparak düşük tuttuğu kira gelirleri sonucu ortaya çıkan bina hasarlarının tamirlerini gerçekleştirmek üzere, hatalarını kabul ederek Türk Yönetimine 1,5milyon sterlin vermiştir. Söz konusu imzalanan metin ise 1960 anlaşmasında ‘Appendix U’ diye geçmektedir ve bu paranın ne olarak verildiği de metin içerisinde yer almaktadır. Toplum içindeki bu para ile ilgili yanlış algı ise, verilen paranın gasp edilen Vakıf Malları için verildiği ve o malları geri alamayacağımız yönündedir.


İngilizler gasp etti

KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı merhum Rauf Denktaş’ın danışmanlığını yapan Prof. Dr. Ata Atun, Osmanlı vakıflarına ait malların 1878’de Ada yönetimini devralan İngilizler tarafından peşkeş çekildiğini söyledi. Atun şu bilgileri verdi: “İngilizler adayı gasp ettikten sonra, Rumları devlet dairelerine doldurarak, tapuda sahtekarlık yapmaya başladılar. Özellikle Maraş’ta Abdullah Paşa ve Lala Mustafa Paşa Vakıfları’na ait Larnaka’ya kadar uzanan topraklarda bu sahtekarlıklar yapıldı. İngilizler 1915’te adaya el koyunca arkasından emirnameler çıkarttı. Vakıf mallarını kullananlara ben bunu satarım diye tamamen vakıf kurallarına aykırı bir uygulamaya geçti. Ona rağmen Maraş mülkü Lala Mustafa Paşa ve Abdullah Paşa vakıfları mülhak vakıftır. Yani Mülhak vakıflar, Allah’a vakfedilmiş bunlar satılamaz, hediye edilemez hiç bir şey yapılamazlar.”


Elimiz güçlü

Bölgenin 1915 yılından itibaren tapular çıkarılarak Rumlara verildiğini belirten Atun şunları kaydetti: “Rumlar burası bizim diyor. Ancak 2001 yılında 176 ve 177 numaralı Gazimağusa Mahkemesi, kapalı Maraş topraklarının Abdullah ve Lala Mustafa Paşa Vakıflarına ait olduğuna dair bir karar verdi.” 

Türk yönetiminin Maraş’ta yatırım yapan Rumlara çağrıda bulunduğunu söyleyen Atun, “ Rumlara ‘neresi size aitse buyurun gelin çalıştırın, biz mülkiyet konusu hallederiz’ denildi. Bu ilk çağrı değil 9. çağrıdır. 1977’den günümüze kadar Rauf Denktaş’tan başlamak üzere 8 çağrı yapıldı. Rumlar bu çağrıların hepsini reddetti” dedi.
(Yeni Şafak)


2 Kasım 2018 Cuma

200 yıllık bir süreçte gerçekleşen Filistin’i Yahudilere vatan yapma düşüncesi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ




Haymatlostan işgale: Balfour deklarasyonu



Tamer Ashraf
Yaklaşık 200 yıllık bir süreçte gerçekleşen Filistin’i Yahudilere vatan yapma düşüncesi, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Ortadoğu’da barış ve istikrarı etkileyen en önemli faktör olma özelliğini hâlâ koruyor.
Günümüzde Ortadoğu’daki sorunların anası diyebileceğimiz “Filistin’i Yahudilere vatan yapma” projesinin adı, İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un 2 Kasım 1917 tarihinde Siyonizmin en önemli isimlerinden baron Walter Rothschild’e yazdığı mektupla konuldu. Filistin’i Yahudilere vatan yapma düşüncesi, bu tarihten itibaren İngiliz mandası döneminde 30 yıl süren hazırlık çalışmaları sayesinde İsrail devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. 

Yaklaşık 200 yıllık bir süreçte gerçekleşen bu proje, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Ortadoğu’da barış ve istikrarı etkileyen en önemli faktör olma özelliğini hâlâ koruyor. 

Bütün barış görüşmelerine, BM kararlarına rağmen, bugün Filistin’in tamamı işgal edilmiş, halkının büyük kısmı mülteci haline getirilmiş, her şeye rağmen vatanlarında direnenler ise bir açık hava hapishanesinde yaşamaya mahkûm edilmiş durumda. 

Bundan yüzyıl evvel kendilerine vatan aranan Yahudiler, bu süreçte Filistinlileri yurtlarından ederken, ABD’nin “Yüzyılın Anlaşması” adı verilen yeni planıyla bu defa Filistinlilere yeni bir vatan aranıyor.

Musevilere vatan aramak Musevilere vatan arama sürecinin 19. yüzyıl başlarından itibaren geniş bir yelpazeye yayıldığı pek bilinmez. 

Bu çabaların ilki, modern Siyonizmin öncülerinden Mordecai Manuel Noah’ın Niagara nehri üzerindeki Grand Island’da 1825 yılında Museviler için (akim kalan) bir yurt oluşturma çalışmasıdır. 

Bugün ABD’de yaygın olan Mormonların bu hareketten etkilendiğine dair malumat mevcuttur. Musevilere vatan arama çabalarının en bilineni ise yine İngilizlere aittir. 

Doğu Afrika’da kolonileri bulunan İngilizler 20. yüzyıl başlarında “Uganda planı” adı verilen önerilerinde, Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl’e, günümüzde Kenya sınırları içinde bulunan 13 bin kilometrekarelik bir alanı (özellikle Rusya’da pogrom uygulamasına maruz kalan) Musevilere vatan olarak önermiş, ancak bu öneri Siyonist kongresinde reddedilmişti. 

Musevilere yurt kurma projeleri arasında nispeten daha başarılı olanı, 1930’lu yıllarda Stalin döneminde, Rusya Yahudilerine Çin sınırındaki Birobican bölgesinin özerk oblast (eyalet) olarak verilmesiydi. 

Siyonizme rakip olarak Yiddiş dilinin konuşulacağı Sosyalist bir Sovyet Sion’u kurmayı amaçlayan proje, çok geçmeden Stalin’in katliamlarına ve zulmüne maruz kalarak berhava olmuştu.

Bu dönemde tartışılan planlardan biri de İngilizlerin Güney Amerika’daki kolonisi olan Guyana’da bir Musevi yurdu kurulmasıydı. 

Bundan daha ilginç bir teşebbüs ise Nazi Almanya’sının Avrupa’daki Musevileri Afrika’nın doğusundaki Madagaskar adasına göndererek onlardan kurtulma planıydı. Ancak bu proje de Almanya’nın savaş meydanlarında yenilmeye başlamasıyla sadece fikri bir teşebbüs olarak kaldı.




Osmanlı topraklarına Musevi göçü
Yukarıda sıraladığımız Avrupa devletleri ve Rusya’nın rahatsız olduğu Musevilere yurt kurma projeleri genellikle sadece plan aşamasında kalmakla birlikte, 19. yüzyıl sonlarından itibaren Osmanlı topraklarında (özellikle Filistin bölgesine yapılan göçler vasıtasıyla), İsrail devleti kurulmadan çok öncede demografik bir değişim sağlanmıştı. 

Musevilerin Filistin ve Kudüs konusundaki dini motivasyonu, Avrupa’nın (özellikle İngiltere’nin) büyük desteği ve Osmanlı yönetiminin ortadan kalkması sonucunda bölgede buna direnebilecek güçlü bir Müslüman devletin kalmaması, bu manada kolaylaştırıcı unsurlar olmuştu.

Osmanlılar döneminde, henüz 18. yüzyıldan itibaren Filistin ve Kudüs, son günlerini geçirmek ve burada defnedilmek isteyen dindar Musevi grupların yerleştiği bir bölgeydi. 

Nitekim bu durum Osmanlı yönetiminin de nazar-ı dikkatini celp etmiş ve bu yüzyılın sonunda devletin araştırma ve soruşturmalarına sebep olmuştu. 

Ancak 1840 yılı Filistin’e Musevi göçleri açısından bir dönüm noktası oldu. Bu yıllarda Prusya, Hollanda, Rusya, Polonya ve Macaristan’dan her yıl yüzlerce Yahudi Filistin’e yerleşmeye başladı. Uzun yıllar bu tehlikeyi fark edemeyen Osmanlı yönetimi, nihayet 19. yüzyıl sonlarında II. Abdülhamid döneminde, bu yerleşimleri bir tehdit olarak görüp çeşitli tedbirler almaya başladı.

Belgelere yansıdığı kadarıyla, Osmanlı tebaası olmayan Musevilerin Filistin yerine Suriye ve Irak gibi bölgelere yerleştirilmesi emredildi. 

Ancak Osmanlıların dini hoşgörüsünü ve zayıflamasını suiistimal ederek Filistin ve Kudüs’e gelen Museviler bölgeye yerleşmeye devam ettiler. 

Osmanlı devletinin Musevilerin Filistin’de bir aydan fazla kalmaması yönünde verdiği bütün emirlere rağmen, Avrupalı konsolosların (özellikle de İngilizlerin) tepkisi ve Osmanlı Devleti’nin son yıllarını yaşıyor olması, bu emirlerin uygulanamamasıyla neticelendi. 1882 ve 1905’teki büyük Musevi göçleriyle Yahudi nüfus bölgede baskın hale geldi.

Sadece Kudüs nüfusu örneği dahi durumun ne kadar tehlikeli olduğunu göstermeye yeter: 19. yüzyılın ilk yarısında 11 bin civarında olan Kudüs nüfusunun 6 bini Müslüman, 3 bin 500’ü Hristiyan ve bin 800’ü Yahudilerden oluşmaktaydı. 

Aynı yüzyılın sonlarında ise 45 bine baliğ olan Kudüs nüfusunun 30 bininin Avrupa ülkelerinin pasaportunu taşıyan Yahudilerden oluştuğu raporlara geçmişti. 1900 yılında 10 bin Müslüman, 10 bin Hristiyana karşılık, Yahudi nüfus 35 bine ulaşmıştı. 

II. Abdülhamid bu göçlerin ülke güvenliğini tehdit ettiğini fark ederek tedbir almaya çalışmışsa da ardından gelen İttihat ve Terakki hükumeti bu tehdide pek aldırmadı.

Filistin’i Yahudilere vatan yapma projesi, aslında 19. yüzyıl boyunca yapılan göçlerle işgal edilmesiyle, bölgenin yüzyıllardır korunan demografik dengesinin bozulması sonucunda fiilen gerçekleşmişti. 

2 Kasım 1917’de kaleme alınan, daha sonra ifşa edilerek bir deklarasyona dönüşen ve “Filistin topraklarında Yahudiler için bir vatan vadeden” mektup ise yaklaşık bir asır boyunca demografik olarak yapılan işgalin artık resmileşeceğini, yani mevcut durumu ilan eden bir belgeden başka bir şey değildi. 

Aynı yıl Filistin’in İngilizler tarafından işgali, zaten “görünen köyün kılavuz istememesi” gibi, bir İsrail devletinin kurulacağının habercisiydi. 

Bugün üzerinden yüzyılı aşkın bir süre geçen ve hâlâ tartışılmaya devam eden Balfour deklarasyonu bir sebepten ziyade sonuçtu ve son noktayı koymaktan başka bir şey değildi.

Yazımızı yine bir son sözle bitirelim: “Önce demografi, sonra hudutlar ve haritalar değişir.”

13 Ağustos 2018 Pazartesi

Amerika’nın derdi ne?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Amerika iki dönemdir uluslararası sistemde istikrarı korumak gibi bir siyasetle ilgilenmiyor. Kendisinin merkezinde bulunduğu uluslararası düzeni korumak bir kenara onun yıkılması için uğraşıyor bile denebilir.

Brunson olayı Türk-Amerikan ilişkilerinde son gündem maddesi. Hem Başkan Trump hem de yardımcısı Pence Türkiye’yi en üst perdeden açıkça tehdit ettiler. Hemen ertesinde sanki bu tehdidi daha somut bir çerçeveye büründürmek istercesine Hazine Bakanlığı tuhaf ve anlamsız bir yaptırım kararı aldı. Türkiye’nin Adalet ve İçişleri bakanlarını baş sorumlular olarak ilan edip ikisinin de Amerika’da olmayan mal varlıklarına blok konulacağını duyurdu. Amerika’da herhangi bir mal varlığı bulunmayan iki bakan ise bu gayriciddi tedbir kararlarına gerekli biçimde cevap verdi. Onlar da Twitter üzerinden Amerika’da herhangi bir mal varlıklarının olmadığını yazdılar.
Daha ilk andan itibaren bu yaptırım kararının bir ciddiyeti olmadığı ortaya çıktı. Maalesef siyaseten çok etkisi olmasa da ekonomik etkileri oldu. Zaten uzun süredir yükselme eğiliminde olan döviz kuru Türkiye’de tekrar yükselişe geçti. Amerika’yla yaşanan bu gerilimin siyasi sonuçları olmasa da ekonomik sonuçları olduğu görülüyor. Dolayısıyla Türkiye tabii ki böyle bir gerilimin parçası olmak istemiyor. Ancak bu Türkiye’nin tek başına kurtulabileceği ve düzeltebileceği bir durum değil. Zira bu çatışmanın kaynağı Türkiye değil.
Aslında Türkiye Amerika’nın çatıştığı tek ülke de değil. Amerika halihazırda, Çin’le bir ticaret savaşı başlattı. Çin’in tüm yatıştırma gayretlerine rağmen geri durmadı. Hatta tırmandırmaya devam ediyor. Çin bir tur cevap verdi ama ikinci tur misillemeyi yapamadı. Buna rağmen Amerika savaşı bırakacak gibi görünmüyor. Çin dahi Amerika’yla arasındaki bu gerilimi tek taraflı düşüremiyor. Amerika aynı esnada Rusya’yla da gerilim siyaseti takip ediyor. Soğuk Savaş’ta bile eşine az rastlanır gelişmelere şahitlik ediyoruz. Taraflar diplomatik personelleri casusluk suçlamalarıyla sınır dışı ediyor. Yani Amerika Rusya’yla da kavga veriyor. Kuzey Kore’yle olanlar herkesin malumu. Nükleer silah kullanma ihtimali bile masaya geldi. Son dönemde Amerika’nın en çok yüklendiği ülkelerin başında ise İran geliyor. Trump uzun süredir tehdit ettiği İran’a karşı uygulanması planlanan geniş kapsamlı yaptırımlar için gerekli adımları attı. Kasım ayında yaptırımlar tüm hızıyla devreye girecek. O zaman asıl hedef İran haline gelecek demek mümkün.
Brunson olayı ana kriz sürecinin ürünü Fakat Amerika sadece muhtemel rakipleriyle değil klasik müttefikleriyle de kavga veriyor. Fransa, Suudi Arabistan ve İsrail hariç neredeyse tüm klasik müttefikleriyle gerilim üretmeyi başardı. Özellikle Almanya ve İngiltere bu anlamda Amerikan baskısıyla karşı karşıya. Merkel defalardır Trump’ın son derece münasabetsiz tavırlarına açıkça maruz kalıyor. Brüksel’de yapılan son NATO zirvesinde Amerika’nın müttefiklerine bakış açısı birkez daha ortaya çıktı. Trump tüm Avrupalı ortaklarını şovunun bir parçası haline getirdi. Bütçeye yeterince destek vermedikleri suçlamasını yaptı. Bunun üzerinden kendi iç kamuoyuna sinyal vererek Avrupalı ortakları dize getiriyormuş gösterisi yaptı. Halbuki NATO üyelerinin NATO bütçesine yapacağı katkı meselesi zaten 2014 Galler Zirvesi’nde Obama zamanında konuşulmuştu. Yüzde ikilik seviyeye 2024 yılı itibariyle ulaşılması bekleniyordu. Ama Trump için bunların pek önemi yok. Kendi siyasi kariyeri için kullanmaya devam etti. Aynı şekilde hemen ardından geçtiği İngiltere’de de çeşitli rezilliklere imza atmaktan çekinmedi.
Bu geniş resme bakıldığında Amerika’nın sadece Türkiye’yle sorunlu olmadığı çok net ortaya çıkar. Amerika tüm ülkelerle birer kriz süreci inşa ediyor. Tüm ülkelerle sadece anlık krizler yaşamıyor. Veya yaşanan bir kriz bir sonrakini tetiklemiyor. Aksine, uzun kriz süreçleri var ve bunların içinde çeşitli kriz göstergesi olaylar doğuyor ve batıyor. Aslında kriz süreçlerinin kendisi birer kronik durum. Onların içerisinde boy gösteren olaylar krizin akut göstergeleri ve örnekleri olarak görülebilir. Yani mesela Türkiye’yle Amerika arasında uzun bir kriz süreci var. Bu süreç Brunson davasıyla başlamadı. Dolayısıyla Brunson davası krizin kendisi değil veya bu krizin sebebi de değil. Brunson davası bu kriz sürecinin bir ürünü. Aynı şekilde bu krizin kaynağı Halkbank davası da değil. Bu krizin kaynağı Amerikan Büyükelçiliğinin aldığı vize randevularını iptal kararı da değil. Hatta daha da derine gitmek mümkün. Bu krizin sebebi tek başına FETÖ meselesi değil. Veya bu krizin nedeni Suriye de değil. Suriye’den FETÖ’ye, Halkbank davasından vize meselesine bütün olaylar ana kriz sürecinin ürünleri. Bu olaylar hep başka bir olgunun sonucu.
Bunlar aynı tarlada büyüyen, aynı topraktan beslenen ürünler gibi. Toprak kriz çıkarmak için elverişli olduğundan kriz ürünleri veriyor. Bu ürünler birbirinden bağımsız ama hepsi aynı kaynağa bağlı. Bu nedenle bahsi geçen olaylar birbirini tetiklemiyor veya birbiri üzerine birikmiyor. Yani aslında Suriye meselesi FETÖ meselesini tetiklemiyor. Veya vize meselesi Halkbank meselesini tetiklemiyor. Birinden doğan tepkinin diğerini doğurduğu zannedilebilir. Ancak bunların herhangi birinde üretilen çözüm de bir diğerine yansımıyor. Veya bunların birindeki çözümsüzlük diğerinde otomatik bir çözümsüzlük anlamına da gelmiyor. Dolayısıyla bu olaylar arasında geçişkenlik olmak zorunda değil. Fakat hepsi aynı kaynağa bağlı olduğu için birbiriyle ilişkisiz de değil. Fakat söz konusu ilişki doğrudan bir ilişki değil. Dolayısıyla asıl ele alınması gereken şey, ana kriz sürecidir. Ana kriz sürecinin ne olduğu veya neden kaynaklandığı doğru düzgün anlaşılmazsa bu geçici kriz göstergesi olayların herbiri yanlış biçimde yorumlanır.
Peki nedir bu asıl kriz süreci? Ve nasıl açıklanabilir? Kriz sürecini doğru düzgün tanımlamanın birincil şartı bunun sadece Türkiye-Amerika ilişkilerine has olmadığını kabul etmektir. Ki bu zaten yukarıda gösterildi. İkinci ön şart, bunun bir an değil bir süreç olduğunu düşünmektir. Yani Türkiye gibi bir ülkenin her ne yaparsa yapsın bu kriz süreci nedeniyle tek tek olayları çözse de yeni olaylarla karşılaşacağını kabul etmek gerekir. Üçüncü olarak bu kriz süreçlerinin Amerika tarafından inşa edildiğini anlamak gerekir. Amerika dostlarıyla veya düşmanlarıyla destek ya da angajman siyaseti izlemekten kaçıyor. Dostlarını yalnız bırakmaktan kaçınmıyor. Onları sorumluluk almaya ve maliyet yüklenmeye itiyor. Düşmanlarını ise sıkıştırarak bedel ödemeye itiyor. Onları işbirliğine davet edip kazan-kazan formülasyonu üretmek yerine kendisinin kazandığı düşmanın kaybettiği bir sonuç için uğraşıyor.
Bunun birçok tanımı olabilir. Ama kısaca şöyle özetlemek lazım: Amerika kâr etmenin peşinde. Bu yeni bir hadise de değil. Obama döneminde de böyleydi. Trump döneminde de böyle. Bu bakımdan Obama ve Trump birbirinin çok benzeri. Aralarındaki tek fark ise tarzları. Obama bunu çok daha incelikli bir tarzda yaparken, Trump çok daha küstah ve alışılmadık biçimde yapıyor. İkisi de Amerika’yı uluslararası sorumluluklarından çekip maliyetleri kısma peşinde. Siyasi, askeri ve diplomatik angajmanları en aza indirip dünyanın çeşitli bölgelerinde ya maşalar kullanmak ya da farklı aktörleri birbiriyle dengelemek bu siyasetin temel merkezi. Amerika iki dönemdir uluslararası sistemde istikrarı korumak gibi bir siyasetle ilgilenmiyor. Kendisinin merkezinde bulunduğu uluslararası düzeni korumak bir kenara onun yıkılması için uğraşıyor bile denebilir. Dostlarını kendinden uzaklaştırıyor. Düşmanlarını savaşmaya davet ediyor. NAFTA, NATO, AB, Dünya Ticaret Örgütü, BM gibi kendi eliyle kurduğu veya kurulmasına açıktan destek verdiği, yıllarca uluslararası sistemi idare etmede kullandığı kurumların hepsini ateşe veriyor. On dokuzuncu yüzyıldan beri desteklediği serbest ticaret, liberal değerler ve küreselleşmeyi bir kenara bırakıp korumacılığa, popülizme, ulusalcılığa yöneliyor.

ABD zenginliğini artırma gayretinde

Peki bunu neden yapıyor? Bu, normal şartlar altında beklenecek bir davranış değil. Uluslararası sistemin tepesindeki aktörler genelde statüko kendi lehlerine olduğu için statükoyu korumak isterler. Tarih boyunca birçok hegemon devlet doğmuş, büyümüş ve sonra da çökmüştür. Çöküş sürecinde genelde sistemi sürdürme maliyetleri abartılı düzeylere ulaştığından, hegemonun sağladığı istikrarlı düzende ona meydan okuyan yeni aktörler doğmuştur. Bu aktörler hegemonu yakalamadan az önce hegemonun önleyici bir savaşa girdiği düşünülür. Yeni yükselmekte olan potansiyel hegemonun başını erkenden ezmek istediği söylenir. Bu mantık üzere düşünenler Amerika’nın da böyle bir sürece girdiğini ve çöküş nedeniyle telaşla tüm dünyaya savaş açtığını iddia ediyorlar.
Ancak ampirik bulgular bu iddiayı desteklemek için yeterli değil. Aklı başında ölçüm unsurlarıyla yaklaşıldığında Amerika’nın merkezinde olduğu tek kutuplu uluslararası sistemin bozulduğuna ya da çok kutuplu bir sisteme geçildiğine dair hiçbir emare yok. Ne Çin, ne Rusya ne de bir başka aktör tek başına Amerika’nın karşısına çıkabilecek halde. Daha da önemlisi, bir araya gelip Amerika’ya karşı birleşme ihtimalleri bile yok. Mesela bugün Amerika Çin’e karşı yaptırımlarda bulunurken aynı anda Rusya ve Türkiye’ye de yaptırım yapma kararı alabiliyor. Fakat bu ülkeler kendi aralarında koordineli bir tepki belirleyebilme şansına sahip değil. Amerika Türkiye’ye Ortadoğu’da ve belli alanlarda baskı uygularken Çin’e ticaret alanında baskı uyguluyor. Ama Türkiye Çin’e Ortadoğu’da Amerikan karşıtı bir rol teklif etse Çin buna yanaşmaz. Veya Çin böyle bir role soyunsa bile Türkiye Suriye gibi bir örnekte Çin’in muhtemel pozisyonundan çok daha fazla rahatsızlık duyar. Veya Türkiye ile Çin arasında hâlâ dolar harici bir para birimiyle ticaret yapma ihtimali gerçekleştirilemiyor. Hem Çin, hem Rusya, hem Türkiye hem de diğer herkes birbiriyle sahip olduğu ilişkiden daha fazla Amerika’yla ilişkiye sahip ve kimse bu ilişkiyi sonuna kadar tehlikeye atmaya yanaşamıyor. Çünkü kimse bunun maliyetini karşılayabileceğini düşünmüyor.
Öte taraftan Amerika öylesine yüksek bir özgüvene sahip ki, diğer aktörlerin kendisine meydan okuyamayacağını veya bir araya gelemeyeceğini düşünüyor. Bu nedenle de son derece umursamaz, son derece cüretkar, son derece şımarık hareketlere girişmekte sorun görmüyor. Mesela Kudüs konusunda tüm dünyaya karşı takındığı tavrın kendisine doğrudan ve somut bir maliyet çıkaracağını düşünmüş olsa bu adımı atmazdı. Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma yolundaki adımı attı çünkü bunun kendisini iç siyasette kurtarabileceğini düşündü. Dış siyasetteki maliyetin ise katlanabilir bir maliyet olduğunu hesapladı. Amerika eğer çökmekten korkuyor olsaydı, düşman sayısını artırmak yerine dost biriktirmek isterdi. Amerika şayet kendini güvenlik tehdidi altında görseydi, o zaman dengeleme siyaseti takip eder, bir tarafı diğerine karşı desteklerdi. Ancak Amerika kendini güvende ve güçlü hissettiği için güvenlik tehditlerini göz ardı edebilecek ve onun yerine iç siyasete odaklanabilecek bir lükse sahip olduğuna inanıyor. Güç ve güvenlik değil, zenginliğini artırma gayretinde. Obama Irak ve Afganistan gibi maliyetli görevleri terk ederek ve Amerika’yı içeride inşa ederek bunu yapmayı denedi. Trump ise diğer ülkelere hesap keserek bunu yapmaya çalışıyor. Suud’a silah satıyor. Çin’i sıkıştırıyor. Çin’in serbest ticaretten faydalanmasına engel olmak istiyor. En fazla kendi faydalanıyor olmasına rağmen Çin’in ikinci en fazla faydalanan aktör olmasına bile tahammülü yok. Bu tür ticari değeri olan işlemlere önem verirken, bunun dışındaki güvenlik meselelerinde son derece umursamaz bir tavır takınıyor. İran’la imzalanmış olan ve uluslararası istikrar ve güvenliğe katkı sunan bir anlaşmayı bile umursamazca bozmakta bir beis görmüyor. Bu umursamazlık sadece Trump’a has bir hal de değil. Yukarıda bahsedildiği gibi Obama da benzer bir tavır içindeydi. Mesela Suriye’de Rusya’nın böylesine güçlenmesini zerre kadar önemsemedi. Hatta ona yol bile verdi. Böylece Suriye kilitlenecek, Türkiye ve Rusya gibi taraflar birbirine düştüğü için birbirini zayıflatacaktı. Kenardan izleyen Amerika bu ülkeler bataklıkta zayıflarken göreli olarak kâra geçmiş olacaktı. Yani Obama’nın temel hedefi de kâra geçmekti. Amerikan güvenliği adına hiçbir endişesi yoktu.
Amerikan tarzı: İzolasyonculuk, umursamazlık ve halden anlamazlık Ama bu, sadece Trump ve Obama’ya has bir hal de değil. Washington çevrelerinde, siyaset elitlerinde yıllardır benzerleri tekrarlanan görüşler de bu hale uygun. Washington’da yıllardır kime dokunsanız Amerika’nın gereksiz savaşlara katılmasından şikayet eder. Çin’in uluslararası düzenden kârlı çıktığından şikayet eder.
Hatta daha derine indiğinizde bu halin tüm Amerikan toplumunda yaygın biçimde var olduğunu görürsünüz. Zira Obama ve Trump bahsi geçen siyasi hali savunarak seçim kampanyası yürüttüler. Obama Bush’un zarara uğrattığı Amerika’yı diriltme sözü verdi. Irak’tan ve Afganistan’dan çekilip Amerika’yı zengileştireceğini söyledi. Trump daha da öteye geçti. Amerika’yı daha büyük yapmak için tüm dünya düzenini ateşe verebileceğini söyledi. Bu iki iddia da Amerikan toplumundan ciddi destek buldu. Çünkü Amerikan toplumu da kendini güvende hissediyor. Aslında kendisine meydan okuyacak bir gücün varlığını hep biliyor. Çin’in yükselişi hikayesi gibi hikayeler 1960’lardan beri anlatılıyor olmasına rağmen gerçekleşmeyen hikayelerdir. Amerikan halkı refah içinde dünya siyasetini umursamamak için her türlü şansa sahip.
Öylesine bir hal ki bu, sistemden en fazla faydalanan ülke olmasına rağmen en fazla şikayet eden ülkedir. Mesela 2003 Irak işgalinden Iraklılar bile bu kadar şikayet edemedi. Iraklıların ülkesi çöktü, yüzbinlerce insan öldü. Milyarlarca dolar zarar edildi. Irak talan edildi. Paramparça oldu. Ancak Amerikalıların 4 bin 500 ölüsü kadar konu olmadı. Filmi yapılmadı. Acısı çekilmedi. Haberi yapılmadı. Amerika NAFTA sayesinde hem ticari olarak çevre ülkeleri kendine bağımlı hale getirdi hem de en fazla kârı elde etti. Ancak hiçbir ülke NAFTA’dan Amerika kadar şikayetçi olmadı. Bugün Latin Amerika ülkelerinin hepsi Amerika’nın doğrudan kontrolü altında. Kontrolden çıkmaya çalışan Brezilya gibi ülkelerde yargı darbeleri yapıldı. Kontrol edilemeyen Venezula gibi ülkelerde korkunç ekonomik krizler üretildi. Ama bugün Venezuela’nın Amerika’dan çektiği değil, Venezuela’nın kötü yönetimi şikayet konusu ediliyor. NATO, Rusya’nın burnunun dibine kadar girdi. Doğu Avrupa’da yıllarca Amerika yanlısı darbeler yapıldı. Hatta bu iş Gürcistan ve Ukrayna’ya kadar uzandı. Putin cevap verince Amerika Rus yayılmacılığından yakındı. Putin’in eski Sovyet İmparatorluğu hayali kuran bir psikopat olduğu söylendi. Almanya Amerikan işgali altında ama Amerika Almanya’nın NATO bütçesine yeterince katkı sunmadığından yakınır. Ama bütün bunlara rağmen Amerika hiç bedel ödemez. Ama yine de en çok Amerika şikayet eder.
Bu hal Amerikan izolasyonculuğu nedeniyle Amerika’da geleneksel bir tutumdur. On dokuzuncu yüzyıl boyunca Amerikalılar bu duyguyla hareket ettiler. İngiltere serbest ticareti bir sömürgeci olarak sürdürürken, Amerika onun sırtına binerek yaptığı ticaretle kâra geçti. Büyüdükçe büyüdü. İngilizler masraflı savaşları yaparken, Amerikalılar kârlı ticareti yaptı. Birinci Dünya Savaşı sonunda Avrupa çöktü. Amerika liderlik için sahneye çıktı. Wilsoncular tüm dünyayı kontrol etmeye kalkmışken ve dünyaya barış, demokrasi vaazı verirken, onların ülke içindeki karşıtları eski güzel izolasyoncu günlere dönmenin peşindeydi. Ve istediklerini aldılar. Dünya siyasetinin ne yöne gideceğini zerre kadar önemsemeden kendi kurdukları Milletler Cemiyeti’ni terk ettiler. Hastalıklı Avrupa siyasetinden uzak durup para kazanmanın peşine düştüler. Öylesine ki, İkinci Dünya Savaşı’nın en kritik anlarına kadar müdahale etmek bir yana, daha fazla silah satarak zenginlik artırmanın peşinde oldular. Savaşa dahil olduktan sonra bile ancak Sovyetlerin Almanya’yı bütünüyle elde etme ihtimali doğduğunda karşı adım attılar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Soğuk Savaş başlarken, ilk günden itibaren Sovyet Rusya’yı köşeye sıkıştırmak için her türlü adım atıldı. Ortada Varşova Paktı falan yokken, NATO kuruldu. Marshal Planı’yla ülkeler Amerikan merkezli bir siyasete sürüklendi. Bretton Woods sistemiyle ekonomi kontrol altına alındı. Soğuk Savaş sonrası daha da kontrolsüz hareket edebilme şansına sahip oldu. İki kutuplu sistemin zincirlerinden kurtulan Amerika gücünü dünyanın dört bir tarafında denedi. 2009 ekonomik krizinde maliyet yüksek çıkınca işgal ettiği ülkeleri ve bölgeleri suçlamaya başladı. Zaten Obama ve Trump iktidarlarını doğuran hava da o tarihte doğdu. Genel izolasyonculuk, umursamazlık ve halden anlamazlık hep bir Amerikan tarzıydı. Ancak 2009 ekonomik krizi ve Irak Savaşı sonrasında tekrar şlddetli bir hal aldı. Sonuç olarak bu toplum önce Obama’yı çıkardı. Yetmedi Trump’ı sahneye sürdü.
Kimse uluslararası sistemin mevcut krizi için Trump’ı suçlamasın. Trump bu Amerikan toplumunun bir ürünüdür. Tüm umursamazlığı, tüm küstahlığıyla bir gerçekliğe karşılık gelmektedir. Amerikan profilini gayet başarılı biçimde yansıtmaktadır. Bırakın telaşla karar almayı, dünya yıkılsa umrunda olmayacak bir tavırla hem her ülkeyi tehdit ediyor, hem bunların bir araya gelme ihtimalini göz ardı ediyor hem de kendi kurduğu uluslararası düzeni ateşe veriyor. Önemsediği şey iç siyaset. Amerikan kıtası. Çünkü dışarıdaki maliyet katlanılabilir bir maliyet gibi görülüyor.
Bunun yanlış bir hesap olma ihtimali hep var. Belki gerçekten Amerika kendine bu kadar fazla güvenerek büyük hata yapıyor olabilir. Belki böyle davrandığı müddetçe kendi çöküşünü getirebileceği de iddia edilebilir. Ancak henüz o noktada değiliz. Ne Amerikalı siyasetçiler ne bürokratlar ne de Amerikan toplumu böyle bir algıya sahip. Aslında böyle bir algıyı destekleyecek yeterli gösterge de yok. Bakmayın zaman zaman Amerikan akademisinde ve siyasetinde “Amerikan çöküşü” başlıklı yazılar yazıldığına, konuşmalar yapıldığına. Aynı hikaye on yıllardır anlatılır. İlk kez 60’lı yılarda ortaya saçılan bu söyleme göre Amerika 70’lerde çökecekti. Ama 80’lerde tekrar doğdu Amerika. Doksanlarda tek güç haline geldi. Ama 90’larda bile bu çöküş hikayesi anlatıldı. O da gerçek değildi. Japon mucizesi hiçbir zaman gerçek olmadı. Şimdi Çin aday gösteriliyor. Halbuki Çin’in öylesine stratejik ve yapısal sorunları var ki, anlatmakla bitmez. Bu apayrı bir ampirik değerlendirmenin konusudur.
Amerika gerçekten bir güvenlik tehdidi hissetmiş olsa ya güvenlik ya da güç arayışına düşerdi, zenginlik arayışına değil. Amerika’ya dair değerlendirmeler yaparken bu gerçeklik üzerinden hareket etmeyen her analiz kendini çıkmaz sokakta bulur. Boş inançlar veya umutlu beklentiler çerçevesinde Amerika’nın çöktüğü gibi bir önyargı üretilecek olursa bu yanlış hesabı yapmanın bedeli olur. Bir kimsenin düşmanını küçümsemesi yapabileceği en büyük hatalardan biridir. Ancak gücünün abartılması da aynı derecede hatalı bir yöntemdir. Evet Amerika hâlâ tek süpergüç. Ancak bir değil 200 ülkeyle ve çok daha fazla sayıda konuyla baş etmek zorunda. Hiçbir aktör kâdir-i mutlak değildir.
Türkiye özgürleşmesini tamamlama yolunda Mesela Amerika sadece Türkiye’yle başbaşa kaldığına Türkiye için hiç de hoş olmayan sonuçlar doğar. Ancak Amerika’nın tek sorunu Türkiye’yle değil. Dolayısıyla buraya uygulayabileceği baskının bir üst sınırı var. Rusya, İran ve Çin gibi ülkelere bile saldırmayan Amerika Türkiye’ye savaş falan açacak değil. Evet, darbe yapanları organize edebilir. Onlara destek verebilir. Koruma sağlayabilir. Ancak Türkiye direndikçe deviremez. Suriye’de Rusya’ya karşı Türkiye’yi yalnız bırakabilir. Ama Türkiye Rusya’yla müzakereyi becerebildiği müddetçe Suriye’deki güvenliğini yeniden inşa edebilir. Bu örneğin de gösterdiği gibi, böylesi bir süpergüçle baş etmenin yolları vardır. En garantili yöntem onu ne tek dost ne de tek düşman olarak görmektir. Eğer tek dostunuz olursa yalnız bırakır, tek düşmanı olursanız ciddi zarar verir. Mümkün olduğunca başka hedeflere yüklenmesi tercih edilir ama peşine takılmaktan da kaçınılır.
Amerika tüm dünyayla böylesine kriz süreçleri inşa ettiği için Türkiye adına da bunun devam edeceğini öngörmek lazım. Amerika bu umursamaz tavrını sürdürdüğü müddetçe Türkiye Amerika’nın her türlü isteğine boyun eğse de krizler bitmeyecektir. Hep yenileri çıkacaktır. Çünkü sorunun bizatihi kendisi Amerika’dır. Amerikan umursamazlığı ve küstahlığı FETÖ’yü de Suriye’yi de doğuran haldir. Vize kararının kaynağıdır. Brunson davasındaki ciddiyetsizliğin göstergesidir. F-35’ler ve S-400’ler etrafında kopartılan fırtınanın sebebidir. Türkiye hem Amerika’yla hem de diğerleriyle olmak istedikçe Amerika ‘ne benimle ne de bensiz’ tutumunu benimsemeye devam edecektir. Türkiye’ye ne yardımcı olacaktır ne de başkasıyla iş yapmasını kabul edecektir. Her meseleyi krize çevirmek isteyecektir. Türkiye gibi bir ülkenin böyle bir sorunla uğraşmasının en iyi yolu da yine sorunun kaynağındadır. Amerika umursamazlığıyla dünyayı sallayıp Türkiye’ye zarar verirken, Türkiye bu umursamazlıktan faydalanarak kendi dik duruşunu sürdürebilir. Çünkü bir davranışın maliyeti artıp elde edilebilirliği azaldıkça bu umursamaz aktörün ona yönelik kararlılığı da azalacaktır. Amerika için Suriye haritada bir ülkedir. Türkiye içinse ölüm-kalım meselesidir. Kararlılık dengesi genelde güç dengesinin tersine çalışır. Güçlüler daha az maliyete bile katlanmak istemezlerken, onlar kadar güçlü olmayanlar her şeyi göze almak zorunda kalabilirler. Döviz kurlarının yükselmesi gibi maddi zararlar çok can yakıcı olmasına rağmen öldürücü değildir. Bu gibi salvoları atlattıkça Türkiye özgürleşmesini tamamlama yolunda ilerleyecektir. Türkiye her bir krizde yeniden müzakereye oturmalı ama teslim olmamalı. Almadan vermemeli.

27 Temmuz 2018 Cuma

Trump ve ABD

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Trump'ın twitleri dünyayı şaşkına çeviriyor 

Paylaşımlarında iç meselelerin yanı sıra birçok ülkeye sert mesajlar veren ya da övgüler yağdıran Trump'ın özellikle Kuzey Kore, Rusya ve Almanya hakkında yaptığı yorumlar, küresel çapta tepkilere neden oldu.

ABD Başkanı Donald Trump'ın göreve geldiğinden bu yana sosyal medya hesabında yaptığı bazı paylaşımları dünyayı şaşkına çevirdi.
Paylaşımlarında iç meselelerin yanı sıra birçok ülkeye sert mesajlar veren ya da övgüler yağdıran Trump'ın özellikle Kuzey Kore, Rusya ve Almanya hakkında yaptığı yorumlar hafızalara kazındı.
ABD Başkanı'nın bazı atamaları ve görevden almaları Twitter üzerinden duyurması da hayretle karşılandı.
Bunlardan en dikkat çekicileri eski Dışişleri Bakanı RexTillerson ve eski Özel Kalem Müdürü Reince Priebus'ı görevden aldığını duyurduğu paylaşımları oldu.
Trump, Tillerson'ın görevden alındığını Twitter hesabında "CIA Başkanı Mike Pompeo, yeni dışişleri bakanımız olacak. Şahane bir iş yapacak! Hizmetleri için Rex Tillerson'a teşekkürler. Gina Haspel, CIA'nin yeni direktörü, bu göreve seçilen ilk kadın olacak. Hepsine tebrikler!" ifadeleriyle duyurdu.
ABD Başkanı, özel kalem müdürlüğüne Pierbus'un yerine John Kelly'nin atandığını da Twitter hesabından kamuoyuyla paylaştı.
Rusya'nın ABD seçimlerine müdahalesi konusunda da çok sayıda twit atan Trump'ın en dikkat çekici paylaşımlarından biri, Özel Yetkili Savcı Robert Mueller ile ilgili olandı.
Mueller'in kendisine karşı ön yargılı olabileceğini savunan Trump, "Mueller'in ekibinde neden 13 katı Demokrat, bazı büyük, sahtekar Hillary destekçileri var da hiç Cumhuriyetçi yok? Geçenlerde bir diğer Demokrat da katıldı. Bunun adil olduğunu düşünen var mı?" ifadesini kullandı.
Rusya soruşturmasıyla ilgili rakibi Hillary Clinton'a çattığı bir başka twitinde Trump, Clinton ve Demokrat Partiyi istihbarat şirketi GPS Fusion'a gerçekleri yansıtmayan bir dosya hazırlaması için para vermekle suçladı.
Twitter'da ABD basınına da sert eleştiriler yönelten Trump, bu konuda en fazla yankı uyandıran paylaşımında "Yalan haberler medyası (@nytimes, @NBCNews, @ABC, @CBS, @CNN) benim değil, Amerikan halkının düşmanı." değerlendirmesine yer verdi.
Kuzey Kore ile "nükleer düğmenin büyüklüğü" atışması
Kuzey Kore ile haziran ayında Singapur'daki zirveyle nükleer silahsızlanma müzakerelerini başlatmadan önce Trump'ın, Pyongyang yönetiminin lideri Kim Jong-un'un yeni yıl konuşmasında "nükleer düğmenin masasında olduğu" açıklamasına karşı attığı twit çok konuşuldu.
ABD Başkanı, twitinde "Bitip tükenmiş ve açlıktan kıvranan rejimden birileri, lütfen ona benim de nükleer düğmem olduğunu söylesin. Bu düğme onunkinden çok daha güçlü ve büyük. Ve benim düğmem çalışıyor." ifadesini kullandı.
Donald Trump, kendisine yaşlı diyen Kim için de Twitter'da "Ben ona hiç kısa ve şişmansın dedim mi? Pekala, onun dostu olmak için çok uğraşıyorum, belki bir gün bu olur!" yorumunu yapmıştı.
"Hazır ol Rusya, akıllı füzeler gelecek"
Twitter'da Rusya için de kimi zaman olumlu kimi zaman olumsuz yorumlar yapan, özellikle Rusya'nın ABD seçimlerine müdahalesi soruşturması hakkında Rusya'yı aklayan yorumlar paylaşan Trump'ın, dikkat çekici paylaşımlarından biri Rusya'yı Suriye üzerinden tehdit ettiği twiti oldu.
Trump, bu twitinde "Rusya, Suriye'de herhangi bir füzeyi vurup indirme sözü veriyor. Hazır ol Rusya çünkü yeni, nazik ve akıllı füzeler gelecek. Halkını gazla öldüren ve bundan da zevk alan bir hayvanla ortak olmamalısın." ifadesini kullandı.
ABD Başkanı, bir diğer paylaşımında da "Rusya ile ilişkilerin, ABD'nin yıllardır sürdürdüğü aptalca politikalar nedeniyle hiç bu kadar kötü olmadığını" ileri sürerek şimdi de kendi yönetimine yönelik hileli bir cadı avı yürütüldüğü değerlendirmesini yaptı.
"Avrupa'yı koruyoruz, sonra da ticarette adaletsizce pataklanıyoruz"
Trump, Twitter'da en fazla yüklendiği ülkelerden Almanya'yı göçmen politikası ve NATO bütçesi konusunda sert bir dille eleştirdi ve yakın gelecekte AB ülkelerine uygulayacağı ek gümrük vergilerinin işaretini verdi.
"Almanya'da göçmenler kabul edildikten sonra suç yüzde 10 arttı (yetkililer bu suçları bildirmek istemiyor). Diğer ülkeler daha da beter. Akıllı ol Amerika!" paylaşımını yapan Trump, "ABD, NATO için herhangi bir ülkeden çok daha fazla ödeme yapıyor. Bu ne adil ne de kabul edilebilir. Almanya, NATO için gayri safi yurt için hasılasının yüzde 1'ini öderken biz gayri safi yurt içi hasılamızdan çok daha fazla olarak yüzde 4 ödeme yapıyoruz. Bunun mantıklı olduğuna inanan var mı? Büyük finansal kayıpla Avrupa'yı koruyoruz, sonra da ticarette adaletsizce pataklanıyoruz. Değişim geliyor!" dedi.
Konuyla ilgili başka bir twitinde de "Geçen yılki ziyaretimden bu yana talebim üzerine NATO ülkeleri tarafından fazladan milyarlarca dolar harcanıyor ancak bu yeterli değil. ABD çok harcıyor. Avrupa'nın sınırları perişan. Boru hattı için Rusya'ya milyarlarca dolar verilmesi kabul edilemez." paylaşımını yaptı.

İran'a "Dikkatli olun!" tehdidi

Ülkesinin İran ile varılan nükleer anlaşmadan çekilmesini sağlayan Trump, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'yi hedef alan bir twitinde de büyük harflerle, "Bir daha asla ama asla ABD'yi tehdit etme. Yoksa sonuçları, tarihte acı çeken bazıları gibi olur. Biz artık sizin kaçıkça şiddet ve ölüm içeren sözlerinize katlanacak bir ülke değiliz. Dikkatli olun!" ifadesini kullandı.
ABD Başkanı, sosyal medyada son dönemde ek gümrük vergileri nedeniyle karşı karşıya geldiği komşusu Kanada'nın Başbakanı Justin Trudeau'yu da hedef aldı. Trump, "Kanada Başbakanı Justin Trudeau, G7 toplantılarında çok nazik ve uysal. Benim ayrılmamdan sonra düzenlediği basın toplantısına kadar. Çok sahtekarca ve çaresizce. Bizim vergilerimiz, onun süt ürünlerine getirdiği yüzde 270'e yanıt." dedi.
Pakistan'ı da terörle mücadele etmemekle itham eden Trump, Twitter'da "ABD'nin son 15 yılda aptal gibi Pakistan'a 33 milyar dolar verdiğini, Pakistan'ın ise karşılığında yalandan, Amerikan liderlerini aptal yerine koymaktan başka bir şey yapmadığını, Afganistan'da peşine düştükleri teröristlere sığınak sağladığını" savundu.
Trump'ın ulusal basını hedef alan bir twitinde İngilizce "coverage" yerine hiçbir anlama gelmeyen "covfefe" kelimesini kullanması da ülkede tartışmalara yol açtı. Kelimeyle ilgili video klipler çekildi ve esprili paylaşımlar yapıldı.

Trump etkisi AB ile Çin'i yakınlaştırıyor



ABD-AB arasında yaşanan gerilim ile ABD-Çin arasında yaşanan gerilimin üreteceği muhtemel sonuçlardan biri, AB-Çin arasındaki ilişkilerin, daha güçlü bağlarla şekillenmesi olabilir.
Çin 2013 yılında Kuşak ve Yol Girişimi adı altında, dış pazarların kilidini açmaya yönelik bir rekabetçi bağlantı stratejisini başlatmıştı. Bu girişim, süreç içerisinde bütünsel olarak Çin’in stratejik ve dış politika planlamasında en önemli araç haline dönüştü.
Çin bu girişim kapsamında gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere son otuz yılda kendisinin başardığı kalkınma planını altyapı yatırımları yolu ile ihraç ederken, kendisinin merkezinde olduğu bir ticaret ağı oluşturmayı planlıyor. Ancak bu girişimin uzun vadede sürdürülebilir olabilmesi için, mevcut teknolojilerini girişim kapsamındaki ülkelere transfer ederken, kendi üretim teknik ve teknolojilerini de bir üst noktaya taşımak durumunda. İşte bu bağlamda Çin liderleri, Kuşak ve Yol Girişimi’nin açıklanmasından iki yıl sonra, 2015 yılında, “Made in China 2025” adı altında yeni bir strateji daha ortaya koydu.
Bugün ABD ve Çin arasında başlayan ticari anlaşmazlıkların altında yatan en önemli sebeplerden biri de Made in China 2025 stratejisidir. ABD-Çin arasındaki ekonomik rekabet henüz bir ticaret savaşına dönmese de hızla bu yöne doğru evrilmektedir. Bu çerçevede Çin’in Avrupa Birliği (AB) ile gelişen ilişkileri, Pekin'in ABD’ye karşı ortaya koymaya çalıştığı alternatifler bağlamında önem taşıyor.

Çin’in yeni ekonomik kalkınma stratejisi

Çin Başbakanı Li Keqiang 2015 yılında “Made in China 2025” stratejisini kamuya açıklarken, stratejinin tanımını inovasyon odaklı bir gelişim arayışı olarak özetlemişti. Uygulanacak stratejinin amaç ve kapsamını ise akıllı teknolojilerin uygulanabilirliği ile ilgili olarak temellerin güçlendirilmesi, yeşil kalkınmanın önemi ve Çin’in üretimini miktardan ziyade kaliteli ve katma değerli ürüne yükseltme çabası olarak belirtmişti. Strateji; siber güvenlik dahil olmak üzere yeni nesil bilgi teknolojileri, üretim verimliliği sağlayan yüksek kaliteli sayısal kontrol araçları ve robot teknolojileri, havacılık ve uzay teknolojileri, okyanus mühendisliği ekipmanları ve yüksek gemicilik teknolojileri, gelişmiş demiryolu ekipmanları, enerji tasarrufu sağlayan yeni araç teknolojileri, temiz enerji hedefleri kapsamında yeni teknolojili güç ekipmanları, tarım ve tarım makineleri, grafen ve nano malzemeler gibi yeni teknoloji içeren ürünler, biyomedikal ve yüksek performanslı tıbbi cihazlar olmak üzere 10 sektörü kapsıyor.
Çin hükümeti, yerli yüksek teknoloji işletmelerini desteklemek ve daha fazla Çinli firmanın denizaşırı ülkelerde genişlemesini teşvik etmek için sübvansiyonlar, krediler ve tahviller de dahil olmak üzere geniş kaynaklarla yatırım yapıyor. Made in China 2025 stratejisi kapsamında merkezi hükümetin planladığı harcama toplamı 1,5 milyar doların üzerinde olmakla birlikte, yerel hükümetler de toplamda 1,6 milyar dolar harcama yapacaklarını taahhüt etmişlerdi. Bunun yanında Çin hükümeti beş ulusal üretim inovasyon merkezi ve 48 yerel üretim inovasyon merkezi kurdu. Çin, 2025 yılına kadar ulusal üretim inovasyon merkezi sayısını 40’a çıkarmayı amaçlıyor.
Çin, günümüzde ülkenin büyümesini sağlamak için giyim, ayakkabı ve tüketici elektroniği gibi temel tüketim malları üretmeye ve ihraç etmeye devam ediyor. Bu açıdan bakıldığında, bu düşük katma değerli sektörlerde, Çin, başta Meksika, Brezilya, Hindistan gibi diğer gelişmekte olan ülkelerle rekabet ediyor. Yani dünyanın ikinci en büyük ekonomisi olmasına rağmen Çin, günümüzde gelişmekte olan bir ülke olarak adlandırılıyor. Çin ekonomik kalkınmayı teşvik ve yoksulluğun azaltılması gibi en önemli konularda kayda değer başarılar elde etmiş olmasına rağmen, gelir seviyesi yüksek ekonomilerin seviyesine ulaşabilmek konusunda hala büyük zorluklarla karşı karşıya. Kişi başına düşen milli gelir, ABD'deki 59 bin dolara kıyasla sadece 8 bin dolar düzeyinde. Bu bağlamda “Made in China 2025” stratejisi, gelişmekte olan birçok ülkeyi rahatsız eden orta gelir tuzağından kaçmak için Çin'in ileri teknoloji sektörlerine doğru hareket etmesini hedeflemesi açısından da çok önemli.
Ancak dünyada yükselen ekonomiler ve ekonomik küreselleşme süreçleri de dikkate alındığında Çin’in “Made in China 2025” stratejisinin yalnız olmadığı görülebilir. Geçtiğimiz haziran ayında Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı, 2018 yılına ait Dünya Yatırım Raporu’nu yayınladı. Raporda gelişmiş ve gelişmekte olan 101 ekonominin sanayi politikaları incelenmiş ve küresel gayrisafi milli hasılanın yüzde 90’ını oluşturan 84 ülkenin özellikle son 10 yılda endüstriyel kalkınma stratejilerini benimsediği ve son 5 yılda da bu stratejilerini hızlandırdıkları sonucuna varılmış. Raporda Hindistan, Güney Afrika, Bangladeş, Vietnam’dan Almanya, Japonya ve elbette Çin’e kadar uzanan çok sayıda sanayi politikasının ayrıntılı olarak incelemeleri bulunmakta. Hükümetler doğal olarak teknolojik yeniliğe odaklanmış durumdalar ve yatırımcı davranışlarını temel altyapıya yönlendirme konusunda mesai harcamaktalar. Günümüzde temel alt yapıdan anlaşılan ise teknolojik ve dijital altyapının hazırlanması.

“Made in China 2025” ABD’yi neden endişelendiriyor?

Bu noktada, Trump yönetiminin bu kadar fazla kalkınma planı arasından Çin’in Made in China 2025 stratejisini ticaret savaşlarının merkezine yerleştirip, ABD’de uygulanan tarife değişikliklerinin Made in China 2025 programını engellemek için tasarlandığını açık bir şekilde ifade etmesi ilginç olsa da sürpriz değil. Almanya’nın ulusal stratejisi olan Endüstri 4.0'ın Çin versiyonu olarak değerlendirilen bu strateji, ana kıta Çin’deki önde gelen üretici ve tedarikçilerin bir dizi teknolojiyi ithal etmekten vazgeçmesini hedef almakta. Dolayısıyla bu durum ABD ve AB’de, yani günümüz teknolojilerinin lider bölgelerinde endişelere neden olmaktadır.
Zaten Çin’in dünyanın ikinci büyük ekonomisi durumuna yükselmesi ve devam eden ekonomik kalkınması, kaçınılmaz olarak ABD ile doğrudan rekabete girmesine neden olacaktı. Özellikle 2008 yılındaki ekonomik kriz ile birlikte Doha Kalkınma Gündemi müzakerelerinin sonuçsuz kalması, Amerika liderliğindeki neo-liberal küreselleşme projesinin içinde bulunduğu bir krizi işaret etmiş ve Çin’in küresel ekonomi üzerindeki etkisini, belirleyici bir aktör olarak iyice ortaya çıkartmıştı. Ancak ABD’nin bu rekabeti korumacı stratejiler ile engellemeye çalışması hem kendi kurduğu düzenin kontrolünü artık kaybettiğine dair bir itiraf niteliği taşımakta hem de ABD ekonomisi özelinde düşünüldüğünde, kendi üretimini artırmaktan ziyade zayıflatma riskleri de taşımakta.
Çin halen yüksek teknoloji içeren endüstrilerde yaptığı atılımlara rağmen, kendi teknoloji ve inovasyon gündemini ve yeni nesil üretim hedeflerini ilerletmek için yabancı teknoloji transferine ihtiyaç duyuyor. Örneğin Çin havacılık endüstrisi Amerikan uçak üreticisi Boeing ile potansiyel olarak rekabet edebilecek ticari jetler geliştirmekten çok uzak. Çin günümüzde Boeing firmasının büyük bir müşterisi olmaya devam ediyor. Günümüzde ABD, Çin'den sınırlı yüksek teknolojili ürünler ithal etmekle birlikte, yüksek teknolojili ürünlerin üretiminde kullanılan birçok parçayı Çin’den ithal ediyor. Yani ABD, Çin’den uçak satın almıyor ve uzunca bir süre de alması olası görünmüyor. Ancak ABD'de uçak üretmek için kullanılan parçaları Çin’den ithal ediyor ve daha sonra bitmiş ürünlerini Çin'e ve diğer yabancı alıcılara ihraç ediyor. Bu durumda Çin’den ithal edilen yüksek teknoloji kapsamındaki ürünlere uygulanacak olan yüzde 25’lik gümrük tarifesi Boeing firmasının üretim maliyetlerine yansıyacak ve rekabet gücünü özellikle Avrupalı rakiplerine karşı (Airbus) zayıflatacaktır. Kısacası Trump’ın başlattığı ticaret savaşları, eğer ki Çin, misilleme olarak ABD malları üzerinde gümrük tarifeleri uygulamaya karar verirse, ABD'li üreticileri artan üretim maliyetleri ile ve birçok ABD'li ihracatçıyı da kendileri için en büyük pazar olan Çin pazarına erişimin azalması tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak. Ayrıca Çin'in kendi iç piyasası, endüstriyel iyileştirme için kendi kendine katalizör olabilecek dinamikliğe sahip görünüyor.
Çin’in ABD’ye muhtemel cevabı: Güçlü ve etkin alternatifler yaratmak
Aslında büyük bir karmaşayı da içeren bu ekonomik rekabet aynı zamanda bir dönüşümün de eşiğinde olduğumuzun bir göstergesi. Trump’ın neredeyse İngiliz merkantilizmini hatırlatan korumacı politikaları yeni bir dönüşümün eşiğinde olan dünya ekonomisi için bir çözümden ziyade daha çok engeller ve sınırlandırmalar içeriyor. Tam da bu sebeple, Trump ile temsil edilen değişim ve dönüşüme karşı güçlü muhafazakâr direnç, değişeme açık ve küreselleşme yanlısı bir karşı kutup oluşturabilir. Bu durum yapay değil aslında oldukça doğal bir tepki olarak gelişmeye devam ediyor. Sorulması gereken en önemli soru da burada ortaya çıkıyor: Bu karşı tepkiyi koymaya çalışan aktörler bu direnci kırabilecek mi?
ABD-Çin arasında başlayan ve yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklanan ekonomik rekabetin bir diğer ayağı da ABD-AB arasında, NATO bünyesinde güvenlik sorunlarının ele alındığı toplantılarda ortaya çıktı. ABD-AB arasında yaşanan gerilim ile ABD-Çin arasında yaşanan gerilimin üreteceği muhtemel sonuçlardan biri, AB-Çin arasındaki ilişkilerin daha güçlü bağlarla şekillenmesi olabilir.
Aslında Çin bu alternatif arayışını sadece AB ile değil muhtemelen Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika gibi 90’lardan bu yana gittikçe daha aktif ve sofistike dış politika geliştirdiği bölgelerde de deneyecektir. Ancak ekonomik büyüklük açısından AB-Çin ilişkileri ayrı bir öneme sahip. Örneğin daha geçen hafta Pekin’de toplanan yıllık AB-Çin zirvesi bu zamana kadar yapılan zirvelerdeki itidalli havanın aksine her iki tarafın da birbirine karşı oldukça olumlu mesajlar verdiği bir zirve oldu. AB tarafı Çin’in serbest ticarete ve küreselleşmeye katkısını methederken Çin ise AB ile daha yakın ilişkiler önerdi. ABD yaptırımlarının ve tehditlerinin hedefinde olan iki aktör için böyle bir yakınlaşma belki de kaçınılmaz.
Çin’in AB ile ticareti yaklaşık 460 milyar dolar civarındayken, AB’nin ABD ile ticareti 660 milyar dolar civarında. ABD’nin tarife engelleri ve korumacı politikalarından sonra aradaki farkın yer değiştirmesi ortaya ilginç bir tablo çıkartabilir. Bu zamana kadar AB’nin daha çok insan hakları ve demokrasi gibi siyasi ve sosyal değerleri önceleyerek oluşturduğu Çin politikası da böylece ekonominin merkeze alındığı bir politika ile yer değiştirebilir. Ya da karşılıklı müzakere ile bir yandan ekonomi diğer yandan siyasi ve sosyal değerler konusunda bir uzlaşma sağlanabilir.
Çin açısından alternatif oluşturmak ve Trump’ın korumacı ekonomik politikalarına böylece direnmek kısa vadeli bir çözüm olabilir. Ancak benzer esnekliği AB’nin göstermesi çok kolay değil. Zira AB’nin, hele de Brexit ile başı beladayken, korumacı bir ekonomik düzende varlığı bile sorgulanır hale gelebilir. Dolayısıyla AB için ABD’nin ekonomi ve güvenlik konularında oluşturduğu baskı ortamını kırmak ve yeni bir küreselleşme sürecini, en güçlü adaylardan biri olan Çin ile beraber ilerletmek bir çözüm olabilir. AB’nin taşıyıcı gücü olan Almanya uzun süredir Çin ile ekonomik ve siyasi mesafeyi yakınlaştırmıştı. AB de Çin’in ekonomik ve siyasi anlamdaki meydan okumalarına rağmen yeni dönemde Çin ile yeniden temellendirmeyi deneyecektir. Zira diğer ihtimaller çok da iç açıcı değil.

Çin ticaret ağını yeniden kuruyor



Batılı, yani Portekizli, İspanyol, Hollandalı ve ardından İngiliz denizciler ticaret amacı ile 15’inci yüzyılda Güneydoğu Asya’ya ilk geldiklerinde Çinlilerin kurduğu muhteşem bir ticaret ağı ile karşılaşmışlardı. Ancak Batılıların gelmesi ile birlikte Çin kademeli olarak kurduğu bu ticaret ağının kontrolünü kaybetmiş ve Doğu ve Güneydoğu Asya’da sürdürdüğü 2000 yıllık merkez ve yönetici ülke konumunu 17. yüzyılın ortalarında kaybetmişti. Bilinen tarihi boyunca üreten ve kendi içine kapalı bir coğrafya olan Çin, yine üreterek biriktirdiği serveti ile hep dış tehditlere açık olmuştur. Bir bakıma Çin’in dış tehditlere karşı kendi içine kapanması 19’uncu yüzyılın başında gerçekleşen sanayi devrimini kaçırmasına ve coğrafyada çalkantılı geçen iki asra neden olmuştur. Yine aynı dönemde İngilizler, Hindistan’dan getirdikleri afyonu illegal yollarla Çin’e satmış ve bu uyuşturucu maddeye alışan Çin toplumunda sosyal sorunlar baş göstermeye başlamıştır. Afyon satışını kontrol almaya çalışan Çin imparatorluk yönetimi, 19’uncu yüzyıl içerisinde İngilizlerle iki defa savaşmış ve bu iki savaşı da kaybederek İngilizlere ticari imtiyazlar tanımak zorunda kalarak afyon ticaretinin kontrolünü de kaybetmiştir. Yani afyon, İngilizler için Çin pazarına nüfuz edebilmelerinin anahtarı olmuştur.
Şimdi görülen o ki Çin, Kuşak Yol Girişimi (Yeni İpek Yolu) ile birlikte özellikle kendi bölgesindeki ticaret ağını tekrar kurarken, Made in China 2025 stratejisi ile birlikte, Kuşak Yol Girişimi’nin sürdürülebilirliğini sağlayarak bölgedeki liderliğini kaybetmesine neden olan Sanayi Devrimini kaçırma hatasını, 21’inci yüzyılın dijital devrimini kaçırarak tekrarlamak istemiyor. Muhtemelen Trump ve kurmayları da kendilerini gümrük tarifelerine getirdikleri ek vergilerle kısa dönemli korumaya alırken, 21. yüzyılın afyonunun ne olabileceği konusundaki çalışmalarını sürdürüyorlardır.

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Kılıçdaroğlu'nun OBİT projesi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, kuracağı OBİT'le Ortadoğu'dan ABD ve Rusya'yı atacağını, en büyük ihaleleri Türkiye'nin alıp bölgede liderliğe yükseleceğini iddia etti.


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Kahramanmaraş'ta bir otelde yaptığı konuşmada, bir süredir dillendirdiği OBİT projesini detaylandırarak tekrarladı.
Kılıçdaroğlu'nun kuracağını söylediği OBİT kurulunca bölgede şunlar olacak:
- Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı'nın üyeleri arasında (OBİT) Türkiye, İran, Irak ve Suriye yer alacak.
- Teşkilat kurulunca Türk iş adamları diğer üç ülkedeki bütün en büyük ihaleleri alıp bölgeye yerleşecek.
- Yine Türkiye, Suriye'ye gidip Suriyelilerin yıkılan evlerini yapacak ve Türkiye'deki Suriyeliler geri gönderilecek.
- Türkiye Suriyelilere "evinizi yaptık, barkınızı yaptık, yurdunuzu yaptık, okulunuz yaptık, hastanenizi yaptık. Gidin kardeşim, oturun evinizde" diyecek.
- Ortadoğu'dan bütün egemen güçler OBİT kurulunca hemen çıkıp gidecekler.
- Irak ve Suriye'den Türkiye'ye terörist gelmeyecek.
- Türkiye böylece bir anda lider ülke konumuna geçecek ve bölgede yıldız olacak.
- Tüm bunlar olurken, Irak, Suriye, İran, ABD, Rusya, Avrupa Birliği ve diğer bölge ülkeleri eli kolu bağlı oturup, Türkiye'nin nasıl yıldızlaştığını seyredecek. Ve Ortadoğu Türkiye'ye altın tepside sunulacak.

BİR ZAMANLAR BOB VARDI ; NE OLDU ?

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ NEDİR?



Basına deklare edilen, dünya kamuoyuna açıklanan hali ile "Büyük Ortadoğu Projesi", Ortadoğu ve yakın çevresi coğrafyasında yer alan ülkelerde batılı anlamda demokrasinin sağlanması, terörizmin ortadan kaldırılması, ekonomik ilişkilerin arttırılması ve ekonomik işbirlikleri sağlanarak bölgenin istikrara kavuşturulmasıdır.Diğer bir yandan da 1920 de İngiltere tarafından çizilen sınırların yeniden gözden geçirilmesidir. ABD'ye göre yanlış çizilen sınırlar yüzünden bölgede terörizm ve istikrarsızlık oluyor, bölge kaynakları yanlış ülkeler tarafından kullanılıyor. Bu noktada ABD 1920'de İngiltere'nin yaptığı gibi bölgede böl ve yönet taktiğini uygulamaya sokmaya çabalıyor ve bunun içinde İsrail'i kullanıyor.

BOP'UN ORTAYA ÇIKIŞI

ABD'nin Donald Rumsfeld, Dick Cheney, Paul Wolfowitz,Richard Perle ve William Kristol öncülüğünde, 1997'de oluşturduğu 'Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi'nin(PNAC) bir alt unsuru olan 'Yeni Dünya Düzeni' projesidir.Tüm Dünyaca kabul edilen ilk ortadoğu projesinin babası sayılan ve ABD Kongresinin 1957'de kabul ettiği Ortadoğu'da Barış ve İstikrarı Koruma başlığını taşıyan ve Eisenhower Doktrini olarak anılan kararı bugünkü BOP'tan farklı değildir.Fakat ABD'nin BOP ile ilgili planları 1957'ye değil 1871'e dayanır.Osmanlı bu tarihte Musul ve Kerkük üzerinde petrol çıkarımıyla ilgili Almanlarla görüşmüş ve Musul da bulunan Mandali bataklığına bir rafineri açmıştır.Bunu hazmedemeyen İngilizler 1901 yılında petrol çıkaran Alman Deutsche Bank şirketine dolaylı yoldan ortak olmuş ve petrol çıkarmaya devam edilmiştir. 1907 de patlak veren Jön Türk devriminde bütün bu girişimler iptal edilmiş ve işe o zamanların gelişmekte olan ülkesi ABD petrol arama işine girmiştir. İşte ABD'nin BOP projesi bu vasıtayla başlamış oldu.

KISA ORTADOĞU TARİHİ

Orta Doğu, güney batı Asya'da, tarihsel ve kültürel yakınlığı olan ülkelerin oluşturduğu bir bölgedir. Arap ülkeleriyle Arap olmayan üç ülkenin (Türkiye, İran ve İsrail) oluşturduğu alandır. Bazen Yakın Doğu olarak da adlandırılır.Bu tanıma göre Orta Doğu ülkeleri Azerbaycan,Türkiye, Suriye, Irak, Ürdün, İsrail, Lübnan, İran, Suudi Arabistan, BAE (Birleşik Arap Emirlikleri), Umman, Kuveyt, Bahreyn, Yemen'dir.I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu'na ait olan bölgenin İngiltere ve Fransa arasında 16 Mayıs 1916 tarihinde yapılan Sykes-Picot Antlaşması ile iki ülke arasında paylaşılmasını öngörülmüştür. Bölgenin idaresi savaş sonunda 25 Nisan 1920'de alınan BM kararıyla, manda hakimiyeti ile yönetimi İngiltere'ye verilmiştir.

ORTADOĞU VE KÜRESEL ENERJİ

·Dünyanın kanıtlanmış doğalgaz rezervlerinin ise yüzde 34'ü de Ortadoğu'dadır.
· Petrol tüketimi 2003'te günde 66 milyon varilken, 2020'de 119 milyon varil olacaktır.
· Ortadoğu petrolünün kalitesi bir hayli yüksek ve maliyeti de ucuzdur.
· Ortadoğu dünya petrol rezervlerinin yüzde 65.4 üne sahiptir. Bu rezerv 1.047 milyar varildir. Mısır, Cezayir, Libya ve Tunus rezervleri de eklenince toplam, rezerv dünya rezervlerinin yüzde 69.6 sına ulaşmaktadır.
· Ortadoğu'nun potansiyel rezervleri ise 252.5 milyar varildir.
· 2002 Yılında Ortadoğu küresel petrol ihtiyacının yüzde 41.4 ünü karşılamıştır.
· Geleceğin küresel petrol ihtiyacını karşılayabilecek ve bu maksatla üretimi artırabilecek bölge Ortadoğu'dur.
· Kuzey Amerika'nın 2025'e dek Ortadoğu'dan alacağı petrol yüzde 85 artacak, bunun büyük bir kısmı ABD'de tüketilecektir.
· 2025'e kadar Avrupa'nın Ortadoğu'dan petrol alımı yüzde 57, Japonya'nın yüzde 50, Pasifik'teki gelişmekte olan ülkelerin yüzde 100 ve Çin'in ise yüzde 500 artacaktır.
. Rakamlar doğrultusunda ABD gelecekte gücünü korumak istiyorsa BOP'u gerçekleştirmekten başka çaresi yoktur.

BOP İLE ABD'NİN AMACI



Bill Clinton Mayıs 1997'de "Yeni bir Yüzyıl için Ulusal Güvenlik Stratejisi " adı verilen belgeyi imzalamıştır. Belgenin özü"ABD çıkarlarına dayanan ekonomik milliyetçiliğin", gerekirse silah gücüyle dünyaya egemen kılınması üzerine bina edilmiştir. Aynı belgede şu cümleler yer almaktadır;200 milyon varillik petrol rezerviyle Hazar Denizi bölgesi (Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kafkasya, İran, Kuzey Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu) dünyanın artan enerji talebini karşılamada önemli bir rol oynamaya adaydır... Kendi petrol kaynaklarımız tükeneceğinden bu bölgedeki kaynaklara ulaşmak, ABD'nin yaşamsal çıkarlarından biridir.

Peki projenin tek sebebi bölgedeki yeraltı ve yerüstü kaynaklar mı?

• Kendine rakip olabilecek muhtemel gücün oluşmasını engellemek
• Petrol,doğalgaz,bor ve toryum gibi değerli kaynaklar üzerinde denetimi sağlamak
• İsrail'i emniyet altına almak
• AB,Çin,Rusya ve Japonya gibi ülkeleri bu kaynaklardan uzak tutmak
• Dört din için kutsal sayılan yerlerde Müslüman nüfusunu yok etmek. Bunun adını da onlara göre var olan İslami Terör diye adlandırılan terörü bitirmek ile son bulması

İSRAİLİN BOP'U DESTEKLEMESİNİN NEDENİ

·Tevrat'ta bahsedilen vaat edilmiş topraklara sahip olmaktır.
· Türkiye için önemli olan GAP projesini engellemek istemesi.
ABD'nin eski başkanlarından Reagan, Siyonizm'in armagedon diye adlandırdığı büyük kıyamet savaşına işaret ederek "İsa ile Deccal arasında, Kudüs civarında vuku bulacak savaşı muhtemelen bizim nesil görecek." diyordu.
Peygamberimiz, Deccal denilen büyük fitneden bahsederken, kendisinden önceki bütün peygamberlerin ümmetlerine bundan bahsettiğini bildirmişti. Deccal dünyaya şerri hakim kılmak için savaşacak ve "Rablık" iddiasında bulunacaktır. İslam kaynakları 70.000 yahudinin ona tabi olacağını yazar. Hz. İsa ikinci defa avdet edecek ve deccalle savaşarak onu yenecektir. Siyonist evangelist ittifakının armagedon dediği bu savaşa bizim kaynaklarımızda Melhame-i Kübra adı verilmektedir. Bu savaşın gerçekleşeceği yer ise "atların diz kapaklarına kadar kana gömüleceği" haber verilen Amik Ovasıdır. Amik Ovası Konya'nın güneydoğusunda ve Torosların eteklerinde yer almaktadır.
İsrail-ABD ikilisinin Konya'mızda yıllardır tatbikat yapma heveslerinin ve son zamanlarda gündeme taşınan Kıbrıs'ın kuzeyinde üs kurma ihtiyacı duymalarının nedeni de budur.

ABD'NİN AFGANİSTAN VE IRAK İŞGALLERİ



11 Eylül 2001 saldırılarından sonra yıllardır aradığı fırsatı eline geçiren ABD barış demokrasi ve terör naraları atarak ilk önce Afganistan'a daha sonra ise Irak'a girmiştir ve buralarda BOP politikasını uygulamaya koymuştur. İlk önce Afgan mafyalarını yok edip uyuşturucu trafiğini kontrol altına almıştır.Bu ABD'ye 300 milyar dolar kazandırmıştır daha sonra Irak'a girip Sünni-Şii çatışması çıkartmış ve ırağın 2 ye bölünmesini sağlamıştır.Bu sayede ABD yıllık 5 trilyon dolar değerindeki petrol piyasasını ele geçirmiştir.ABD petrol kontrolünü ise Kürtlere vermiştir.

BOP TÜRKİYE İÇİN NEDEN TEHLİKELİ

ABD'nin petrolleri kontrol altına alabilmesinin tek yolu Ortadoğu da bulunan bütün devletlerin parçalanmasını sağlamaktır. Yani Ortadoğu da bulunan 22 ülkeyi parçalayıp 220 eyalet haline getirerek bütün kaynakları elinde tutmak istemesidir.2030 yılında bitme noktasına gelmesi beklenilen petrolün yerini hidrojen yakıtı alacak. Hidrojen yakıtının ucuz yolla üretilebildiği tek maden ise BOR'dur. Dünya bor rezervlerine bakıldığında bor yataklarının %76 ülkemizde bulunuyor ve bu bizi BOP'un tam hedefine yerleştiriyor.Türkiye için tek tehlike bor değil Ortadoğu da kurulacak bir Kürt devleti de bulunuyor. Olası bir Kürt devletinin kurulması demek Kars'tan Diyarbakır'a kadar olan bölümün Kürt toprakları olarak koparılması demektir. Yıllardır ABD'nin bu proje için harcadığı para su anda 1 trilyon doları bulmuştur buda şu demektir sadece Ortadoğu için ABD kendi ülke ekonomisinin 10'da 1'ini Ortadoğu'ya aktarmış. MİT raporlarında Ortadoğu da ciddi bir silahlanma ve biyolojik silah üretimi bulunuyorDünyada ve Türkiye de ki birçok strateji kuruluşlarına göre şu anda müttefiğimiz görünen ABD 10 yıl içinde İran ve Suriye'yi 20 yıl içinde ise Türkiye'yi işgal edecektir. Yani ve bu topraklar 20 yıl sonra yeniden bir kurtuluş savaşı mücadelesi verecektir.

BOP HAKKINDA SÖYLENENLER



GEORGE W. BUSHBBC'de Yayınlanan Belgeselinde ABD Başkanı Filistin Lideri Mahmut ABBAS ile Görüşmesinde Şu Sözleri Söylemiştir;"Tanrını dan Görev Aldım.Afganistan ve Irak'ı da Onun İçin İşgal Ettim.Biz Siz Müslümanlar İçin 9.Haçlı Seferini Başlattık"
C. RİSE (ABD Eski Dışişleri Bakanı)Washington Post Gazetesinde ki Röportajında Şunları Söylemiştir;"Başta Türkiye Olmak Üzere Fas'tan Basra Körfezine Kadar Ortadoğu da Bulunan 22 Ülkenin Sınır larının Değişmesi Gerekli"
DİCK CHENEY (Başkan Yardımcısı)Amerikan Girişim Enstitüsünde Yaptığı Konuşmada Şunları Söylemiştir;"Başkan Bush'un Haçlı Seferi Sözlerini Destekliyorum Savaşımız İslam'la Biz Afganistan ve Irak'ı İşgal Etmeseydik Onlar İslam Birliğini Kurup İsrail'i Yok Edeceklerdi"
JACQUES CHIRAC (Eski Fransa Cumhurbaşkanı)Fransa Eski Lideri Chirac Amerikalı Bir Gazeteciye Verdiği Demeçte Şunları Söylemiştir;"Hepimiz Bizans'ın Çocuklarıyız Avrupa'nın Temel Şartlarına Uymuş Olan Bir Türkiye Avrupa İçin Olağanüstü Tehlikelidir.Bu Yüzden BOP Gerçekleştirilmelidir."

30 Ocak 2018 Salı

BBC Zeytin Dalı Harekatı'nı karalamaya başladı

TSK'nın Afrin'de teröristlere yönelik düzenlediği operasyonlara karşı kötü bir algı oluşturmaya çalışan İngilizler, tarihi eserlerin vurulduğunu savunuyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Zeytin Dalı Harekatı ile teröristlere darbe üstüne darbe vurmasının dünyadaki etkileri sürüyor.
Türkiye sınırında oluşturulmak istenen terör hattına engel olan TSK'nın operasyonlarını durduramayan İngilizler, medyayı kullanarak algı çalışmasına başladı.

TAPINAK VURULUYOR YALANI

Ülkede yayın yapan BBC'de ekrana gelen haberde; Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bölgede yaptığı hava operasyonları kapsamında tarihi eserlerin de hedef alındığı ifade edildi.
BBC Zeytin Dalı Harekatı'nı karalamaya başladı

TARİHİ ESERLER AVRUPA'YA TAŞINSIN İSTİYORLAR

Terör örgütü DEAŞ'ın bölgede müzeleri imha etmesine, YPG'li teröristlerin de tarihi eserleri kaçırarak Avrupa'ya satmasıyla ilgili tek bir haber yapmayan BBC, Zeytin Dalı Harekatı'nı karalamak için böyle bir habere imza attı.

TSK'NIN AÇIKLAMASI

Konuyla ilgili TSK'dan yapılan açıklamada, "Harekat alanında bulunan dini ve kültürel yapılar, tarihi eserler ve arkeolojik kalıntılar ile kamu yararına faaliyet gösteren tesisler de kesinlikle Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının hedefleri arasında bulunmamaktadır." ifadelerine yer verilmişti.

26 Aralık 2017 Salı

Sevakin Adası'nın stratejik önemi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Sudan Cumhurbaşkanı'ndan Sevakin Adası'nın imarı için Türkiye’ye tahsis edilmesini istedi.
Sudan Cumhurbaşkanı Ömer El-Beşir de, Sevakin Adası'nın imar için Türkiye tahsis edilmesini kabul etti.

1517 YILINDA TÜRK TOPRAKLARINA KATILDI

Sevakin Adası, 1517’de Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethiyle Türk topraklarına katıldı. 1882’de Mısır’ın İngilizler tarafından işgal edilmesiyle Osmanlı yönetiminden çıktı. Sudan’ın 1956 yılında bağımsızlığını kazanmasıyla, Sevakin Adası Sudan topraklarının bir parçası oldu.
Sevakin Adası'nın stratejik önemi

Kızıldeniz’in batı kıyısında düz ve oval bir ada olan Sevakin, yüzyıllardır önemli bir kültür ve ticaret limanı olarak hizmet gördü. Sevakin Adası 3 bin yıldır güçlü imparatorluklar için stratejik ve hayati öneme sahip liman oldu.

MEKKE'YE GİTMEK İÇİN HAC KAPISI OLDU

Sevakin Adası'nda 3. Ramses milattan önce 10. yüzyılda bir liman inşa etti. Afrikan’ın Kızıldeniz’e açılan ticaret limanı olan Sevakin yine Afrikalı Müslümanların Mekke’ye gitmek için hac kapısı oldu.
Sevakin Adası'nın stratejik önemi

İSTANBUL'DAN YÖNETİLDİ

Osmanlı İmparatorluğunun idaresi altındayken doğrudan İstanbul’dan yönetilen bu adada, Araplar, Afrikalılar, Türkler ve Hintliler gibi çok milletten insan yaşıyordu. Burada farklı milletlerden insanların aralarında yaptıkları evliliklerle çok zengin bir kültür oluştu.
Sevakin geliştikçe Sudan sahillerine zenginlik getirdi. Sevakin’de binalar taşlaşmış mercanlardan inşa edilmiş. Binaların duvarları işlenmiş ağaç ve taşlarla süslenmişti. Sevakin, 19.yüzyılda Doğu Afrika’dan getirilen kölelerin başka ülkelere gönderilmek üzere toplandığı bir ada haline gelmişti. Köle ticareti ortadan kalkmaya başladığı zaman önemini kaybetmeye başladı.
Sevakin Adası'nın stratejik önemi


DEPREMDEN SONRA HARABEYE DÖNDÜ

1918’deki büyük depremden sonra Sevakin harabeye döndü. Adanın sığ suları ve mercan yapısı sebebiyle ve 20. yüzyılda Sudan limanının inşasıyla ticari önemini kaybetti ve hayalet bir şehre döndü. Bir zamanların mercan şehri olan Sevakin şimdi eski kalıntılarıyla bir turizm sanayine dönüştü.
Sevakin hala Hac için kullanılan bir liman olarak hizmet vermeye devam ediyor.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html