BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Rumlar sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Rumlar sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

31 Temmuz 2019 Çarşamba

Rumlar çıldıracak! Kapı gibi iki tapu Türkiye’de

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi etkisiz kılmak isteyen Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi’ne karşı KKTC ve Ankara’nın elinde Maraş’a ait kapı gibi tapu var. Yerleşime açılması planlanan Maraş’ın tamamının Osmanlı dönemi vakıflarına ait olduğu tescillendi.


Rumlar çıldıracak! Kapı gibi iki tapu Türkiye’de

Türkiye ve KTTC, Doğu Akdeniz’deki haklarını gasp etmek isteyen Rum Yönetimi ve destekçilerine karşı sessiz ve derinden bir çalışma yürüttü. Çalışmalara 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan beri kapalı bulunan Maraş ilinden başlandı. 2009 yılında Türkiye’den Osmanlıca bilen bir ekip KKTC’ye giderek, geçmişe dönük bütün tapuları incelemeye başladı.


20 milyon veri çıkarıldı

1571’den 1974’e kadar bütün Vakıf malları tek tek masaya yatırıldı. 2 bin 443 kütük defteri, 13 bin dosya ve 8 milyon belge incelendi. Bu incelemelerden 20 milyon veri çıkartıldı, tüm bu veriler bilgisayar ortamına aktarıldı. Ayrıca toplam bin 744 gigabayt’ı bulan 424 bin belge ve binlerce fotoğraf da kayıp olma/zarar görme istimaline karşı muhafaza altına alındı.



Envanter çıkarılıyor

Bugün o çalışmalar kapsamında Kıbrıs Vakıflar Müdürlüğünün de sunduğu tapularla Kapalı Maraş’ta envanter çalışmalarına başlandı. KKTC Vakıflar İdaresi Genel Müdürü Prof. Dr. İbrahim Fatih Benter ve KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı merhum Rauf Denktaş’ın danışmanı Prof. Dr. Ata Atun, Maraş’ta yürütülen çalışmalarla ilgili bilgiler verdi.


Bölge 3 vakfa ait

Prof. Dr. İbrahim Fatih Benter yaptıkları çalışmaların, Maraş’ın büyük çoğunluğunun vakıf malı olduğunu ortaya koyduğunu söyledi. Ellerinde belge ve tapular olduğunu belirten Benter, “Kapalı Maraş bölgesinin 3 vakfa ait olduğunu biliyoruz. Kütükleri elimizde, Lala Mustafa Paşa Vakfı, Abdullah Paşa Vakfı ve Bilal Ağa Vakfı’dır. Barış Harekatından hemen sonra kapatılan

Maraş’a giriş sınırlıydı. 1990’larda rastgele bir binada Maraş’ın kütükleri bulundu. Bu belgeleri Rumlar kaçırmak istedi ama yakalandılar. Tüm bu belgeler mahkeme sunuldu ve Vakıf malı olduğuna karar verildi”


Maraş eski haline döner

“Oradaki bütün tapular bizim elimizdedir” diyen Benter, envanter çalışmasının kendilerinin sunduğu tapular üzerine gerçekleştiğini söyledi. Benter, “Hızlı bir çalışma yapılırsa envanter süreci 6 ay ile 1 yıl arasında sürer. Hangi arazi bizim biliyoruz ama arazi üzerindeki yapıların incelenmesi, alt yapıların durumu gibi konular var. 45 yıldır kapalı olan bir bölge haliyle harap durumda. Bu çalışmaların sonunda büyük şirketler hizmet alımı yaparsa hızlı bir şekilde yol alınarak Maraş eski günlerine geri döner” şeklinde konuştu.


Rumlara kiralanacak

Rumların da kayıpları verilmeli diyen Benter, “Eğer bir Rum gelir de ‘Ben falan yerde otel yaptım orasının vakıf arazisi olduğunu kabul ediyorum. Bir kira sözleşmesi yapmaya hazırım’ derse biz ona deriz ki tamam sözleşmeyi imzala bu kira karşılığını ver yatırım yaptığın binayı verebiliriz” dedi.


Rumlar belgeleri kaçıracaktı?

Maraş topraklarının Türk Vakıflarına ait olduğuna Mağusa Kaza Tapu Dairesine ait 1920 ve 1930’ların Tapu kütükleri Maraş’ta bir otelin deposunda ele geçirildi. Bu kütükleri Rumlar kaçırmak istedi ancak yalandı. Bu tapu kütükleri incelendiğinde Maraş’ın büyük bir kısmının Abdullah Paşa Vakfına, belirli bir kısmının Lala Mustafa Paşa Vakfına ve küçük bir kısmınında Bilal Ağa Vakfına ait olduğu belirlendi. 2002 yılında Lala Mustafa Paşa Vakfının tespit kararı çıktı ve 2005 yılına da Abdullah Paşa Vakfının tespit Kararı çıktı. Söz konusu tespit kararlarıyle Maraş’ın vakıf taşınmaz mallarının ilgili vakıflara ait olduğu saptandı ve Mağusa Kaza Mahkemesi söz konusu Maraş vakıflarının gasp edildiğine hükmederek, Ahkamul Evkaf Prensiblerine göre ilgili Vakıflara ait olduğuna karar verdi.


Rum yalanı çöktü

Rumların Maraş’la ilgili tezlerinden birisi, bu bölgenin İngilizler tarafından 1,5 milyon sterline satın alındığı yönünde. Ancak KKTC Vakıflar İdaresi Genel Müdürü Prof. Dr. İbrahim Fatih Benter, bu iddianın geçersiz olduğunu belirtiyor ve gerekçesini açıklıyor: “Vakıf mallarının İngilizlerin İdaresinde olduğu dönemlerde kira bedellerini de İngilizler kararlaştırıyordu. Uzun seneler İngiliz İdaresi vakıf mallarının kiralarını çok düşük tuttu. İngiliz İdaresi kiraları çok düşük tuttuğu için, gelirler yetersiz kalmış ve Türk bölgeleri bakımsız kalmıştır. İngiliz İdaresi hata yaparak düşük tuttuğu kira gelirleri sonucu ortaya çıkan bina hasarlarının tamirlerini gerçekleştirmek üzere, hatalarını kabul ederek Türk Yönetimine 1,5milyon sterlin vermiştir. Söz konusu imzalanan metin ise 1960 anlaşmasında ‘Appendix U’ diye geçmektedir ve bu paranın ne olarak verildiği de metin içerisinde yer almaktadır. Toplum içindeki bu para ile ilgili yanlış algı ise, verilen paranın gasp edilen Vakıf Malları için verildiği ve o malları geri alamayacağımız yönündedir.


İngilizler gasp etti

KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı merhum Rauf Denktaş’ın danışmanlığını yapan Prof. Dr. Ata Atun, Osmanlı vakıflarına ait malların 1878’de Ada yönetimini devralan İngilizler tarafından peşkeş çekildiğini söyledi. Atun şu bilgileri verdi: “İngilizler adayı gasp ettikten sonra, Rumları devlet dairelerine doldurarak, tapuda sahtekarlık yapmaya başladılar. Özellikle Maraş’ta Abdullah Paşa ve Lala Mustafa Paşa Vakıfları’na ait Larnaka’ya kadar uzanan topraklarda bu sahtekarlıklar yapıldı. İngilizler 1915’te adaya el koyunca arkasından emirnameler çıkarttı. Vakıf mallarını kullananlara ben bunu satarım diye tamamen vakıf kurallarına aykırı bir uygulamaya geçti. Ona rağmen Maraş mülkü Lala Mustafa Paşa ve Abdullah Paşa vakıfları mülhak vakıftır. Yani Mülhak vakıflar, Allah’a vakfedilmiş bunlar satılamaz, hediye edilemez hiç bir şey yapılamazlar.”


Elimiz güçlü

Bölgenin 1915 yılından itibaren tapular çıkarılarak Rumlara verildiğini belirten Atun şunları kaydetti: “Rumlar burası bizim diyor. Ancak 2001 yılında 176 ve 177 numaralı Gazimağusa Mahkemesi, kapalı Maraş topraklarının Abdullah ve Lala Mustafa Paşa Vakıflarına ait olduğuna dair bir karar verdi.” 

Türk yönetiminin Maraş’ta yatırım yapan Rumlara çağrıda bulunduğunu söyleyen Atun, “ Rumlara ‘neresi size aitse buyurun gelin çalıştırın, biz mülkiyet konusu hallederiz’ denildi. Bu ilk çağrı değil 9. çağrıdır. 1977’den günümüze kadar Rauf Denktaş’tan başlamak üzere 8 çağrı yapıldı. Rumlar bu çağrıların hepsini reddetti” dedi.
(Yeni Şafak)


24 Temmuz 2017 Pazartesi

YA AYŞE TATİLE ÇIKMASAYDI?

Lozan Antlaşmasının 16, 20 ve 21. Maddeleri gereğince Kıbrıs tam anlamıyla İngilizlere bırakılır ve işte olaylar başlar.

Kıbrıslı Rumlar 1931 yılında ilk adımını attıkları Enosis (Adayı Yunanistan'a bağlama) fikrinde yavaş yavaş ilerlerken, çözümsüz kalan çabalarının ardından EOKA (Kıbrıslı Rumların Milli Mücadele Örgütü) kurulur ve tarih sayfalarına barbarca yazılacak günler başlar.

1955 yılında EOKA yayınladığı bir bildiri ile İngiliz ve Türkleri düşman kabul ettiğini açıklar. İlk önce İngilizlere uzatılan silahlar yavaşça Türklere çevrilir. Artan şiddete dayanamayan Türkler de 1 Ağustos 1956 yılında TMT’yi  (Türk Mukavemet Teşkilatı) kurarlar.

Kıbrıslı Rumlar yapılan anlaşmalara uymayarak tek taraflı olarak Kıbrıs Cumhuriyet Anayasınını değiştirme kararı alırlar ve saldırılar şiddetlenmeye başlar. İşte Kanlı Noel’in ilk adımları...

Kanlı Noel olarak adlandırılan bu dönemde Türk evleri basılır özellikle kadınlar ve çocuklar öldürülür. BM Barış Gücü askerleri bu çatışmaları önlemek amacıyla 14 Mart 1964 yılında adaya gelir. (Onların gittikleri yere nasıl barış götürdüklerini hepimiz biliyoruz.)

Zulüm, zulüm ve zulüm.. 10 yıl boyunca süren bir zulüm. Vicdanın varlığını sorgulatan bir zulüm. Sırasıyla yazsam sohbetimiz köşe yazısından çıkar tarih kitabına döner. Evinin küvetinde çocuklarıyla öldürülen Kıbrıs Türk Kuvvetler Alayı Doktoru Binbaşı Dr. Nihat İlhan’ın ailesi. Kumsal Baskını diye adlandırılan saldırılar sırasında işte Rumların barbar olduğuna dair en büyük tescilli imzasıdır bu katliam. Bu ve bunun gibi daha nicesi...

O küvetin içinde ölen sadece bir anne ve üç çocuk değildi. Onlar tüm Türkleri temsil ediyordu bana göre. Ana ve yavrusu koparılmıştı bu hayattan. Anavatan Türkiye ve Yavruvatan Kıbrıs koparılması anlamına geliyordu.

İşte sevgili kardeşim, Türkiye ABD tarafından yapılan baskılar sebebiyle bir türlü hareket edemezken, Kıbrıs Türkleri olarak bir yanımız kan kaybediyordu. Ama sonralardan öğrendik ki, Türkiye’deki yüredaşlarımız da dayanamıyor ve bize koşmaya çalışıyorlarmış. Asker 2 defa hazırlanmış ama hep durdurulmuş. Ama en sonunda Ayşe Tatile çıktı...

20 Temmuz 1974 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri bugün hala adına Çıkarma Plajı dediğimiz Girne’den adaya ayak bastı. Daha sonrası her günüyle bir kahramanlık öyküsü yazıldı. Askerin ayak bastığı her yer Rumlar için cehennem oldu. Kıbrıslı Türkler içinse cennet...

Kıbrıs Barış Harekatı sonunda tarafların kayıpları şöyleydi: Türk Silahlı Kuvvetleri'nden 415 Kara, 65 Deniz, 5 Hava, 13 Jandarma olmak üzere toplam: 498 şehit ve 1.200 yaralı vermiştir. Kıbrıs Türk tarafı ise, 70 mücahit ölü, 270 sivil ölü, 1,000 yaralı. Kıbrıs Türkleri genel olarak 1672 şehit ve binlerce yaralı vermiştir. Rumlar ve Yunanlılar ise 4 bin ölü, 12.000 yaralı vermiştir.

1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti, 15 Kasım 1983'te ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulmuştur.

Kuzey Kıbrıs'ta harekatla ilgili birçok mezarlık ve tarihi mekânda, Anavatana ve askerlerine duyulan minnettarlığın izlerini görebilirsin. Adaya ilk çıkan ve burada şehit olan askerleri için yapılan Şehit Albay İbrahim Karaoğlanoğlu Şehitliği bunun en güzel örneklerinden biridir mesela. Ve daha nicesi..

Şimdi şu soruyu sormuştuk: Ya Ayşe Tatile çıkmasaydı? Ah be sevgili kardeşim. Tarihte hep cesaret kelimesinden sonra adı gelen bir millet oldu Türkiye. 1974 de bize bakan tarafıydı. Eğer Ayşe Tatile çıkmasaydı o gün o küvette Kıbrıs Türklerinin son damla kanı da akmış olacaktı. Belki tarih kitaplarının bir satırında adımızdan başka birşey kalmayacaktı...

10 Temmuz 2018 Salı

Başkan'ın ilk Kıbrıs hamlesi Rumları rahatsız edecek

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İlk yurt dışı ziyaretini Azerbaycan’a gerçekleştiren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 6 bin kişinin aynı anda ibadet edebileceği Hala Sultan Camisi’nin açılış töreni için Kıbrıs’a geçecek. Buradan vereceği ilk mesaj Kıbrıs’ta bir oldubittiye izin verilmeyeceğinin açık bir göstergesi olacak.

Türkiye, 24 Haziran seçimleri sonrası Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim zaferiyle yeni hükümet sistemine de geçiş yapmış oldu. Yeni dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bekleyen en dikkat çekici konuların başında Kıbrıs merkezli Doğu Akdeniz bölgesi geliyor. Erdoğan ilk yurt dışı ziyaretlerini bugün Azerbaycan ve KKTC'ye gerçekleştiriyor. KKTC’ye gerçekleştirilecek ilk ziyarette 6 bin kişinin aynı anda ibadet edebileceği Hala Sultan Camisinin açılış törenine katılacak. Buradan verilecek ilk mesaj Kıbrıs’ta bir oldubittiye izin verilmeyeceğinin açık bir göstergesi olacak.

KIBRIS'TA YENİ SÜREÇ BAŞLIYOR

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kıbrıs ziyareti geleneksel bir ziyaretin ötesinde Türkiye’nin yeni dönemine dair izleyeceği proaktif tutumun da ilk işareti olacak. Zengin hidrokarbon yataklarının keşfiyle enerji savaşlarının da merkezinde yer alan Kıbrıs’ta Türkiyesiz bir çözümün mümkün olmayacağı tüm yönleriyle taraflara hem denizlerde hem de diplomasi masasında anlatılmaya devam edilecek.
Türkiye’nin yeni hükümet sistemi ile Kıbrıs konusunda yeniden önemli bir sürece girdiğimizi işaret eden Bahçeşehir Kıbrıs Üniversitesi Deniz Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Başkanı Yrd. Doç. Dr. Emete Gözügüzelli, yaptığı değerlendirmede, “Türkiye Kıbrıs konusunda bu dönem deniz alanları dahil olmak üzere daha proaktif bir tutum izleyecektir. Biliyorsunuz ki Rumların tek egemen mantığı ile Avrupa’nın desteğini alarak yayılımcı duruşta egemenliğini kara, hava ve deniz alanlarında tüm adaya yayma girişimleri sürmektedir. Uluslararası toplum ve BM bunu göz ardı eden bir anlayışta birleşik Kıbrıs oluşturma çabaları sürmektedir. Türkiye evvela ne dün ne bugün ve bundan sonraki süreçte Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinin göz ardı edileceği bir çerçeveye rıza gösteren taraf olmayacağı nettir. Biliyorsunuz son dönemlerde gerek Türk hükümeti gerek Genel Kurmay Başkanı, Garanti Antlaşmaları çerçevesinde Akdeniz’deki hak ve menfaatlerin Kıbrıs Türk çıkarları ile korunacağını yinelemiştir” açıklamasında bulundu.

DEĞİŞİM KIBRIS TÜRKLERİNİN LEHİNE OLACAK


“Değişim olacak ise Türkiye bunu Kıbrıs Türklerinin lehine olacak şekilde oluşturacaktır” diyen Gözügüzelli, “Zira hali hazırda Türkiye’ye karşı şuan ilgili tarafların Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan Garanti Antlaşmalarından feragat etmesi ve Türk askerini adadan çekmesi baskısı yanında Akdeniz’de deniz alanlarında GKRY’nin yasadışı hidrokarbon faaliyetlerine sessiz kalması arzulanmaktadır. Türkiye bu durumu hiç kabul eder mi? Etmez. Şuan BMGS üst düzey temsilci olarak görevlendirdiği Bayan Lute adada Temmuz ayı sonlarında bir dizi istişarelerde bulunacağı ve hatta Türkiye ve Yunanistan ile de mekik diplomasisi yürüterek tarafların beklentilerini ve nabzını ölçeceği bir süreçteyiz. Süreç sonunda yeni bir girişim başlatılması istenebilir. Zira ABD ve Avrupa, Akdeniz’de gaz taşımacılığında Kıbrıs’ın birleşmesine son derece önem vermekte ve bu anlaşmazlığın 5 yıl içinde sonlandırılmasını arzu etmektedir” ifadelerini kullandı.

TÜRKİYE KIBRIS'TA DENİZ ÜSSÜ AÇACAKTIR

Emete Gözügüzelli, “Lakin birileri planlar yapıyor diye Türkiye Akdeniz’de meşru hakimiyet alanlarından ve Kıbrıs Türklerini korumaktan vazgeçmeyecektir. GKRY’nin askeri alanda bölge ülkeleri ve Avrupa ile derinleştirdiği askeri anlaşma ve silahlanmalarının bilincindedir. Bu vesile ile ilerleyen dönemde Türkiye’nin KKTC’de ilk olarak deniz üssü açacağı gelişmelere tanıklık edeceğimiz kanaatindeyim. Türkiye KKTC’nin ekonomi anlamında da kalkınması için hız vermiştir. Turizm ve eğitim alanında ve buna ilaveten enerji alanında kuvvetlenmesine yönelik önceden uygulamaya koyduğu adımları bundan sonraki süreçte daha da derinleştirilen şekilde devam edecektir. Nihayetinde değişim olacaktır. Bu değişim, art niyetle planlar yapanların aksine Kıbrıs Türkü ve Türkiye lehine gelişecek stratejik siyasi askeri ekonomik adımlarla perçinleşeceği dönemdeyiz” dedi.

RUMLAR VE DESTEKÇİLERİ OLDUKÇA RAHATSIZ

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kıbrıs ziyaretini değerlendiren Gözügüzelli, “Bu aslında olağan tarihi ve anlamlı geleneklerimizden biridir. Sayın Erdoğan da resmi olarak göreve başlar başlamaz KKTC’ye ilk ziyaretini yapacak olması fevkalade önemlidir. Lakin Erdoğan’ın adaya gelecek olmasından Rumlar ve destekçi unsurlarının oldukça rahatsızlık duyduğuna şahit oluyoruz. Zira Erdoğan, Kıbrıs adası ve buradaki Türkler ile tarihi bağların farkında.
Erdoğan tehdit görülüyor bu süreçte çünkü Kıbrıs’ta yok edilmek istenen değerlerin tavizi yönünde çabaları ört pas etmiyor. Bu ziyarette üst düzey temaslarının anında 6 bin kişinin ayni anda ibadet edeceği Hala Sultan Camisinin açılış töreninde yer alacak ve buradan dünyaya mesajlar verecek. Bu açılış ve ziyaret, bugün Haçlı zihniyeti ile Kıbrıs’ta bir oldubitti yaratmak isteyenlere karşı doğaldan bir mesajdır. Dolayısıyla KKTC’ye yeni Türkiye sisteminde yeniden ilk resmi ziyaret yapılması, Türkiye’nin Kıbrıs davasında geçmişten bugüne gelen milli duruşunu kesintisiz şekilde sürdüreceğine dair mesajdır. Yani bunun anlamı taviz beklenmesin demektir” açıklamalarında bulundu.

"KIBRIS'A GETİRİLEN SU RUMLARIN BÜYÜK SANCISIDIR"



Türkiye'nin Kıbrıs'a yönelik içme suyu ve diğer destek projelerinin adadaki yansımalarını değerlendiren Gözügüzelli, “Türkiye KKTC’ye getirdiği Barış Suyu oluşturduğu stratejik derinliği iyi okumak gerekmektedir. Bölgemize baktığımızda ise Su sıkıntısı nedeni ile ülkeler arasında ihtilafların sürdüğüne şahit oluyoruz” dedi.
Gözügüzelli, “Bakınız İsrail, Filistin, Suriye ve Ürdünlüler su sebebi ile ihtilaf halindeler. Mısır Nil nehrini kontrol etmek istiyor, Libya büyük suni göl ile su sıkıntısını gidermeye çalışıyor. Irak ise Dicle nehrinin yönünü değiştirme çabaları var. Yunanistan Archelos nehrinin yönünü değişiyor. Türkiye zaten su kaynakları ile ayrıca güç sahibi ve doğal tehdit görülüyor. Tüm bu çerçevede KKTC’ye getirilen su, ilerleyen zamanlarda bölge ülkelerine boru hatları ile taşınması durumu olacaktır. Bu durum KKTC egemenliğine daha da ivme katacak bir durumdur. Nitekim, KKTC ye gelen suyun yarattığı stratejik gücün enerji diplomasisi yolu ile bölge devletleri ile ilişiklilerinde yeni kapılar açacak bir projedir. Kıbrıs Türkü getirilen sudan memnundur ancak bundan rahatsız olan Rumlar için büyük sancıdır” ifadelerini kullandı.

Enerji mücadelesinde yeni dönem

Akdeniz’de Türkiye için iki önemli konu olduğunu vurgulayan Gözügüzelli, “1-Kendi kıta sahanlığı yani deniz yetki alanlarının korunması, 2-Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinin korunması” diyerek şu açıklamalarda bulundu:
“Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) 2003’te Mısır ile sözde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşması yapması ardından Türkiye BirleşmişMilletler Genel Sekreterliği’ne (BMGS) itirazını Turkuno/2004 notası ile bildirmiştir, yapılan anlaşmada kendi kıta sahanlığının batısının ihlal edildiğini ve adada tek bir otorite olmadığını en baştan kayıtlara geçirmiştir. 2007 yılından itibaren GKRY bugüne kadar 3 ihale açarak ilan ettiği sözde 13 blok içinde uluslararası şirketlere ruhsatlandırmalar yapmıştır. Bunu Kıbrıs Türklerinin rızasını almadan ve Türkiye’nin deniz alanlarındaki haklarını dikkate almadan yapmıştır. Hatta Lübnan’ın deniz sınırları bile GKRY-İsrail arasında 2010’da ilan edilen sözde MEB ile 840km2 alan ihlal edilmiştir. Yani atılan adımlarda komşu ülkelerin hakları göz ardı edilerek yarı kapalı bir deniz bölgesinde keyfi sınırlandırma çabaları ile sürmüştür.
Bunların karşısında Türkiye’nin 2011 yılında önce KKTC ile Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Antlaşması yapması hemen birkaç gün sonra KKTC Ekonomi Bakanlığı ve TPAO arasında kar payı esasında ruhsatlandırma antlaşması yapılarak A,B,C,D,E,F,G olarak belirlenen deniz bloklarında ki bu bloklar güneye de inmektedir Türkiye’nin haklarımızın korunması yönünde kararlı duruşunu göstermektedir.
Türkiye’nin siyasi ve askeri açıklamaları nettir. Akdeniz’deki haklarımızın bir oldubittiye getirilmeyeceği defaten zikredilmiştir. Hatta son ENI şirketinin 3. Parselde sondajına müsaade etmeyen TDK’nin müdahalesi bu kararlılığın somut göstergelerinden biri olmuştur.

"TÜRKİYE RIZA GÖSTERMEYECEKTİR"

Mısır’ın 1960’lardan beri enerji faaliyetleri yürüten bir ülke olduğunu ifade eden Gözügüzelli, Mısır’da Son Zohr yatağından ayrı sahalarda da keşfedilen doğalgaz kaynaklarının enerji potansiyelinin fazla olduğu açıkladı.
Ancak önemli olan noktanın, bu kaynakların Avrupa’ya nasıl taşınacağı meselesi olduğunu vurgulayan Gözügüzelli, “Bunun için East-Med projesi ortaya kondu ve geçeceği güzergâh içerisinde Türk kıta sahanlığı olduğunu görüyoruz. Ayrıca EuroAsia ve EuroAfrica Enterkonnekte kablo ağı projeleri bir anda oluşturuldu ve anlaşmalar yapıldı. Hem de 2018 başında. Her iki kablo ve boru hattı projesi de Türkiye kendi sahalarından geçirilmesi hedefleniyor” dedi.
İtalyan enerji firması ENI Mısır açıklarında dünyanın en büyük doğalgaz yataklarından birini bulduğunu açıkladı.
Gözügüzelli, “Bu noktada Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne (BMDHS) göre 79(3) fıkrasını yani döşenmesi istenen kablo/boru hattında mutlaka Türkiye’ye bilgi verilmesi ve rızası alınması gerektiği bir durum söz konusu. Şayet bu olmazsa Türkiye buna rıza göstermeyecektir, göstermemelidir de. İlgili taraflar hem 79(3),hem de madde 300 gibi unsurların ihlal etmektedirler. Bu durum uluslararası hukukun açıkça ihlal edildiğini de göstermektedir. Dolaysıyla enerji denkleminde Türkiye’yi pasifize etme arayışları Türkiye’nin desteği alınmadan havada siyasi söylem olarak kalacaktır” açıklamalarında bulundu.

"KİMSE AKDENİZ ELİNDEN ALINDI DİYEMEZ"



Türkiye’nin Kıbrıs’ta Münhasır Ekonomik Bölge, sürecine ilişkin açıklamalarda bulunan Gözügüzelli, “İlk olarak MEB rejimi ile Kıta sahanlığı rejimi farklıdır. Türkiye MEB ilan etmedi diye Akdeniz elinden alındı kimse diyemez. Türkiye’nin komşuları ile MEB ilan etmesi için evvela Türkiye’nin deniz yetki alanları üzerine diğer komşularla ihtilaf arz edecek taleplerin olmaması gerekir. Akdeniz’de böyle bir tablo yok. Suriye konusu malum. Yunanistan-GKRY ile ihtilaf sürüyor. Kıbrıs anlaşmazlığı ortada. İsrail-Filistin(Gaza),İsrail-Lübnan deniz anlaşmazlığı dış ve yan sınırların belirlenmesinde halen gerçekleşmedi. Tüm bunları yok sayan GKRY ben anlaştığım ülkeler ile Akdeniz’i parselliyorum derse, karşısında tabi ki Türkiye’yi bulacaktır. Ayrıca MEB ikili anlaşma ile ilan edilen ve BMGS’ne tevdi edilmesi gereken bir durum iken kıta sahanlığı ab initio ve ipso facto ilkesi gereği doğal haktır, ilan gerektirmez. 200 millik Türkiye’nin kıta sahanlığı Akdeniz’de mevcuttur” dedi.

FATİH SONDAJ GEMİSİ DEVREDE

“Türkiye’nin KKTC ile MEB ilan etse bile sadece kuzeyde karşılıklı sahillerin olduğu alanların hattını belirlemiş olacaktır” diyen Gözügüzelli, “Sağlayacağı ek yarar balıkçılık alanında olacaktır. Türkiye kendi kıta sahanlığı alanında zaten hidrokarbon faaliyetlerinde bulunmakta ve yakında FATİH sondaj gemisi devreye konacak. Buna ilaveten F ve G sahalarımıza inileceğine inanıyorum. Burada dikkat çekilmesi gereken tehlike şudur ki: GKRY-Yunanistan-Mısır bir ay önce İskenderiye/Mısır’da yaptıkları resmi toplantıda üçlü sözde MEB alanı çizecekleri kararı aldıklarını açıkladılar. Aslında bunu 2005’ten beri planlıyorlar. Bu tabi ki Türkiye tarafında kabul görülmeyecek ve itirazları yapılacaktır. Bu süreçte gerilimi artırıcı provokatör adımlar atılmaya Türkiye karşısında devam edilirse, Türk-Yunan anlaşmazlığında Mısır’ın da ilk etapta dahil olacağı bir sıcak gerilim deniz alanlarında olacağı kanısındayım” ifadelerini kullandı.

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Lozan Anlaşması nedir? Lozan Anlaşması 2023 yılında bitiyor mu?

" Lozan Antlaşması 2023 yılında sona erecek. Peki bu antlaşmanın şartları nelerdir? 12 adalar ise Ege Denizi'nde Yunanistan'a ait olan bir grup adaya verilen isimdir. Menteşe Adaları olarak da geçer. Türkiye’nin Ege kıyılarının hemen çevresinde bulunan 12 Ada yaklaşık 400 yıl boyunca Osmanlı idaresinde kalmıştı. Türkiye'nin bağımsız ve egemen bir devlet olarak tanınmasını sağlayan Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923'te imzalandı. Yani bugün anlaşmanın 94. yıl dönümü.", "articleBody": "
Lozan Anlaşması 2023 yılında bitiyor mu? Lozan Anlaşması'nın bir geçerlilik süresi var mı? Araştırmalara göre Lozan Anlaşması 2023'te bitmiyor ve Lozan Anlaşması'nın bir süresi yok. Antlaşma imzalandığından bu yana Türkiye'de nesilden nesile aktarılan komplo teorileri oldu. Lozan hakkında yaptığı çalışmalarla tanınan Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Sevtap Demirci son dönemde fısıltı olarak dile getirilen "Lozan antlaşmasının 2023'te sona ereceği" iddiasına yanıtveriyor. Demirci şunları söylüyor; "Hem Türkiye'de hem İngiliz arşivlerinde benim neredeyse görmediğim belge kalmadı. Bu belgelerin hiç birisinde bu antlaşma 100 yıl sonra sona erecektir veya bir bitiş tarihi vardır diye bir şey yok."
LOZAN'IN BİTİŞ TARİHİ YOK
"Hem Türkiye'de hem İngiliz arşivlerinde benim neredeyse görmediğim belge kalmadı. Bu belgelerin hiç birisinde bu antlaşma 100 yıl sonra sona erecektir veya bir bitiş tarihi vardır diye bir şey yok."
LOZAN ANLAŞMASI DETAYLARI
Lozan Antlaşması veya yapıldığı dönem Türkçesi ile Lozan Sulh Muahedenamesi, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre'nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri tarafından imzalanmış bir antlaşma. 1. Dünya Savaşı sonrasında hesapları kapatmak için yapılmış. Yani zaten öncesinde Kurtuluş Savaşı verilmiş, 1920'de imzalanan ama maddeleri hiçbir zaman uygulanmayan Sevr Antlaşması bertaraf edilmiş, eskinin imparatorluğu, sonrasının hasta adamı olan Osmanlı Devleti yıkılmış, küllerinden Türkiye Cumhuriyeti doğmuş. Her ne kadar İtilaf Devletleri, TBMM hükümeti üzerinde baskı kurmak için görüşmelere İstanbul hükümetini davet ettiyse de 1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılmasıyla bu sorun çözüldü.
LOZAN ANLAŞMASI ŞARTLARI
Türkiye-Suriye Sınırı: Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması'nda çizilen sınırlar kabul edildi.
Irak Sınırı: Musul üzerinde antlaşma sağlanamadı. Bu konuda İngiltere ve Türkiye hükümetinin kendi aralarında görüşüp anlaşmalarına karar verildi.
Türk-Yunan Sınırı: Mudanya Ateşkes Antlaşması'nda belirlenen şekliyle kabul edildi. Yunanistan'ın savaş tazminatı olarak Meriç Nehri'nin batısındaki Karaağaç istasyonu ve Bosnaköy Türkiye'ye verildi.
Adalar: Gökçeada ile Bozcaada özerk bir yönetime tabi tutulmak şartıyla Türkiye'ye verilirken, diğer Ege Adaları İtalya'ya bırakıldı. İtalya ve Yunanistan arasında bölüştürülen adalar, Oniki Ada ve Rodos'un 1945'te müttefiklerin eline geçmesiyle 1947'de Yunanistan'a teslim edildi.
Türkiye-İran Sınırı: Osmanlı İmparatorluğu ile Safevî Devleti arasında 17 Mayıs 1639'da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'na göre belirlendi.
Kapitülasyonlar: Tamamı kaldırıldı.
Azınlıklar: Lozan Barış Antlaşması'nda azınlık, Müslüman olmayanlar olarak belirlenmişti. Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edildi ve hiçbir şekilde ayrıcalık tanınmayacağı belirtildi. Batı Trakya'daki Türklerle İstanbul'daki Rumlar dışında, Anadolu ve Doğu Trakya'daki Rumlar ile Yunanistan'daki Türkler'in mübadele edilmeleri kararlaştırıldı.
Savaş tazminatları: İtilaf Devletleri, 1. Dünya Savaşı nedeniyle istedikleri savaş tazminatlarından vazgeçtiler. Sadece Yunanistan savaş tazminatı olarak Karaağaç bölgesini verdi.
Osmanlı'nın borçları: Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı. Türkiye'ye düşen bölümün taksitlendirme ile Fransız frangı olarak ödenmesine karar verildi.
Boğazlar: Boğazlar, görüşmeler boyunca üzerinde en çok tartışılan konu oldu. Getirilen geçici çözüme göre askeri olmayan gemi ve uçaklar barış zamanında Boğazlardan geçebilecekti. Antlaşmayla Boğazlar bölgesine Türk askerlerinin girişi yasaklanmış olsa da hüküm, 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile değiştirildi.
Yabancı okullar: Eğitimlerine Türkiye'nin koyacağı kanunlar doğrultusunda devam etmesi kararlaştırıldı.
Patrikhaneler: Dünya Ortodokslarının dini lideri durumundaki patrikhanenin siyasi yetkilerinden arındırılarak İstanbul'da kalmasına izin verildi.

19 Eylül 2017 Salı

KKTC'de Türklük bilinci kırılıyor...

Suriye, Irak, eyy Almanya derken Kıbrıs unutturuluyor!.. 

"Yes be annem" tezgahından sonra Montana'da yapılan Kıbrıs görüşmelerinde AKP Dışişleri Bakanlığı'nın kapalı kapılar ardında garantörlük haklarımızdan vazgeçmeyi, asker çekmeyi taahhüt ettiğini hatırlamayan bir sürece evrildik. 

Doğu'da Batı'da, Kuzey'de Güney'de ciddi beka sorunları ile karşı karşıyayız. Çok kötü savruluyoruz!..

Eski Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı emekli Korgeneral İlyas Bozkurt ile Kıbrıs konulu sohbetimizden bugün de önemli notlar aktarmaya devam edeceğim. 

Çok fazla yorum yapmayayım. 

Komutanın anlattıkları öyle yenilir yutulur gibi değil!..* Güçlü bir PKK lobisi ve yapılanması var...

"Tüm üniversitelerde hatırı sayılır PKK'lı öğrenciler var. 

Türkiye'de puan tutturamayanlar daha çok hukuk yazıp yerleştiriliyorlar.. 

Solcu öğretim görevlileri hamilik yapıyor. Psikolojik üstünlüğü ele geçirmeye çalışıyorlar. 

Sol medya sol siyaset adamları kucak açıp arka çıkıyor. Öğrencilere para geliyor AB'den. 

Kıbrıs'ın geleceğini tehdit edebilir.

* Rum sarayından beslenen sivil toplum örgütleri ve kanaat önderleri var...

Kıbrıslı Türklere kimlik veriyor Rum tarafı, pasaport veriyor dolayısıyla bunların kanaatlerini ellerinde tutuyorlar. 

Bu kimliklerle, pasaportlarla Avrupa'ya vizesiz girip çıkıyorlar bir Rum vatandaşıymış gibi.  

Kıbrıslı kimliği yaratmaya çalışıyorlar. 

Yani şöyle diyebilirsiniz; 'Ya Türk'ü Rum'u fark etmez biz Kıbrıslıyız.' Ama kendileri Rumluklarına iyi sahip çıkıyorlar.

Türkleri Türk kimliğinden uzaklaştırmak için böyle bir söylem geliştirmişler. 

Bu sivil toplum kuruluşları ve siyasi parti temsilcilerine AB ve yine başkanlık sarayı para veriyor. 

Değişik projeler adı altında. Maksat bunlar çözümü desteklesin. 

Çözüm de şu güneye yamanmak.Hiç aklınıza gelmeyecek şekilde sokaktaki kamuoyu üzerinde etkisi olan vatandaşa bile para veriyorlar. 

AB tarafından para ile destekleniyor.* Türkiye karşıtlığı gittikçe artıyor...

Kıbrıslı hep şuna inanmış; biz dara düşsek Türkiye gelir bizi kurtarır. Biraz geç olur biraz gecikir ama gelir. Fakat 2002'de Kıbrıslı bir şok yaşamış. 

Birdenbire "Annan Planı'nı kabul edeceksiniz" diye. Ve özellikle milliyetçi vatansever Kıbrıslılar Türkiye'ye olan güvenlerini yavaş yavaş kaybetmeye başlamışlar. 

Demek ki Türkiye'nin de bir menfaat güdüsü var menfaatine geldiği zaman bizi de harcayabilir şeklinde bir şey oluşmaya başlamış. 

2002'den sonra böyle bir şey oluştu, hayal kırıklığı oluşuyor. Sol'un güçlü olması militarizme ve 'yabancı asker'e karşı bir de tepki doğurmuş. 

Türkiye'den gelen yardımlar iktidar tarafından buharlaştırılmış. 

Hep çevresindeki insanlar bundan nemalanmış.Ve Rumlar da çok etkili psikolojik bir harekat uygulamışlar; 'Kıbrıslıyız biz, Rum veya Türk olmak bizim için önemli değil. 

Kıbrıslı olmak önemli. Biz sorunsuz yaşıyorduk İngiliz-Amerikan gibi emperyalist devletler geldi burayı karıştırdılar. Türkiye de geldi bundan istifade etti. 

Ülkemizi işgal etti' gibi temalar kullanarak. 

Mevcut durum Kıbrıs Türk'ünün aleyhine. 'Biz Rumlar AB'ye üye olduk. 

Rumların GSMH'si çok yüksek, kişi başına düşen millî gelir çok yüksek. 

Bundan siz zarar görüyorsunuz, siz izole ediliyorsunuz, siz fakir kalıyorsunuz, bir kimliğiniz yok' gibi sürekli beyinlerine böyle işleniyor.

Halkı yavaş yavaş 'biz mutlaka Rumlarla ortak bir devletin içinde yer almalıyız' fikrine inandırmışlar. 

Türk karşıtlığının nedenleri gün geçtikçe  artıyor. 

Nihai karar mekanizması genelde Türkiye olduğu için gerek ekonomik konular olsun gerek dış politika konuları olsun, halk kötü bir gidiş olursa hemen Türkiye'yi suçluyor. 

'Bizde sahte bir devlet var asıl karar vericiler Ankara'da' diyor. 

Ve kötü gidişattan hep Türkiye'yi sorumlu tutuyorlar. Türkiye karşıtlığı her geçen gün artıyor. 

Bu nasıl giderilir onu da söyleyeyim. Bence hemen hiç gecikmeksizin bir acil eylem planı oluşturması lazım Türkiye'nin.  

Hükümetin bu konuda bir karar vermesi lazım. Bir siyasi irade lazım. 

Bir stratejik iletişim planına ihtiyaç var. Herkesin askeriyle, dışişleri bürokratı ile ekonomi bürokratları ile bu Kıbrıs yardım heyetinde görev alan herkesin ortak dilden konuşması lazım. 

Birisi farklı, birisi farklı konuşmaması lazım. Kıbrıs halkının hassasiyetlerine dikkat etmek lazım. Ona çok duyarlı olmak lazım. O konularda da hata yapmamak lazım. 

Kıbrıs ve Kıbrıslı Türkler hakkında Türkiye hükümetleri karar veriyor görüntüsünü yavaş yavaş silmek lazım.

Kıbrıslıların özne olduğunu onlara hissettirmek lazım. Kendi gelecekleri, istikballeri ile ilgili onların özne olduklarını onlara hissettirmek lazım. 

Kıbrıslının hayat tarzına karışıyormuş imajını vermekten de kaçınmak lazım.

Gençlere yönelik, gençleri hedef alan Türklük bilincini Türklük duygusunu yükseltecek programlar yapması lazım.

Büyükelçi, sömürge valisi gibi demeçler vermemeli. 

Büyükelçi, Büyükelçiliğinin bilinci içerisinde demeçler vermeli kamuoyuna. 

Söyleyeceği bir şey varsa kapalı kapılar arkasında Cumhurbaşkanı, Başbakan ile konuşmalı aksi takdirde sol bunu hemen istismar eder. 

'Bizim vali yine konuştu' gibi."Çok uzun sohbet ettik İlyas Bozkurt ile... 

Noktayı şöyle koydu;"Eğer gerekli itinayı gösterip dikkatli olmazsak Kıbrıs her an elden gidebilir. 

Kıbrıs'ı kaybedersek her an Ege olabilir. 

Akdeniz'in doğal kaynakları ve ulaşım güvenliğimiz tehlikeye girer. On binlerce şehidimiz var, bizden davacı olurlar.


24 Şubat 2020 Pazartesi

AB'nin asıl hedefi Libya'da çözüm değil Akdeniz'de Türkiye’yi sınırlandırmak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Libya için 2011 yılında BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan silah ambargosu kararını desteklemek için 2020 Mart ayında AB tarafından denetim misyonu kurulmasının arkasında yatan temel düşünce Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki nüfuzunu kırmaktır.


Federica Mogherini’nin halefi olarak koltuğa oturan AB’nin yeni Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 17 Şubat 2019’da Brüksel’de yaptığı açıklamada “Libya’ya yönelik silah ambargosunu denetlemek amacıyla Akdeniz’de yeni bir operasyon başlatma konusunda üye devletler arasındaki görüş ayrılıklarının giderildiğini” açıkladı. Borrell, bu konuda Ocak ayında yapılan Berlin toplantısında mutabakat sağlandığını, misyon konusunda kaygıları olan İtalya ve Avusturya’nın endişelerinin giderildiğini ve Mart ayı içinde daha somut adım atacaklarını öne sürdü.
2011 yılında Muammer Kaddafi’nin devrilmesinden sonra silahlı çatışmaların yoğunluk kazanması üzerine Libya için BM Güvenlik Konseyi tarafından silah ambargosu kararı alınmıştı. Bugüne kadar bu kararın denetlenmesi hususunda somut bir adım atılmadı. Konu, uzun bir aradan sonra ilk kez 19 Ocak 2019’da Almanya’nın başkenti Berlin’de toplanan Libya zirvesinde gündeme geldi. Üzerinde çalışılan silah ambargosu denetleme misyonunun gemiler, uçaklar ve uydu üzerinden yürütülmesi planlanıyor.


Denetim, Libya kıyılarına 100 kilometre mesafede konuşlanacak gemilerle sağlanacak. BM’nin Libya Özel Temsilci yardımcısı Stephanie T. Williams tarafından “şaka” olarak kabul edilen denetleme misyonu operasyonunun Mart ayı içinde daha da somut hale getirilmesi ve uygulamaya konulması bekleniyor. Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Borrell’e göre, Libya’da çatışan taraflara Türkiye ve Rusya tarafından askeri yardım yapılıyor ve AB de sadece tembel bir şekilde gelişmeleri seyretmekte. AB Bakanlar Konseyi tarafından silah ambargosunun denetlenmesi için misyon kurulması konusunda sağlanan görüş birliği, önümüzdeki dönemde AB’nin Akdeniz’deki gelişmelerle daha yakından ilgileneceğinin işareti kabul ediliyor. Öte yandan, AB’nin Akdeniz’deki düzensiz göç ve insan kaçakçılığı ile mücadele amacıyla 2015 yılında başlattığı Sophia misyonu etkisini yitirmiş durumda. Misyon kapsamında 2015-2018 yılları arasında Akdeniz’de 45 bin sığınmacı kurtarılmış, AB ülkeleri kurtarılan mültecilerin paylaşılması hususunda anlaşamadığı için bu kapsamda yürütülen gemi faaliyetlerine 2019 baharında son verilmişti.
Bu çalışma, AB’nin Akdeniz’de Libya ambargosunu denetleme misyonuna soyunmasının perde arkasını ortaya koyma amacı taşıyor. Bu kapsamda sırasıyla AB’nin Akdeniz politikasının tarihsel arka planı, Türkiye ile Libya arasında deniz egemenlik alanlarının sınırlandırılması anlaşması, Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgazın Avrupa’ya intikalini öngören EastMed doğalgaz boru hattı projesi ve AB’nin tutumu ele alınacak, silah ambargosu denetleme misyonunun amacının ne olduğu irdelenecektir.

AB’nin Mağrip ve Maşrık ülkeleriyle ilişkilerinin geçmişi

AB, Libya ile neden bu kadar yakından ilgilenmektedir? İlk akla gelen düşünce, mülteci göçünü önleme, Avrupa’nın yeni bir mülteci akınından korunmasıdır. Bu görüş doğru olmakla birlikte, meselenin öteki boyutları da ehemmiyet taşıyor. Evveliyetle son yıllarda ekonomik ve siyasal sorunlar yaşayan AB’nin dış politikada ortak hareket ettiğini gösteren başarılı örneklere ihtiyaç var. Akdeniz bu bakımdan dikkatleri üzerinde toplayan bir coğrafya. Üstelik AB’nin Kuzey Afrika (Mağrip) ve Doğu Akdeniz (Maşrık) ülkeleri ile ilişkilerinin geçmişi, örgütün kuruluş yıllarına kadar geri gidiyor. 1972 yılında Küresel Akdeniz Politikası ile ilk adım atılmış, o dönemdeki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Türkiye, Fas, Tunus, Kıbrıs ve Malta gibi ülkelerle ticaret ve ortaklık anlaşmaları imzalamıştır.
1990 yılında Küresel Akdeniz Programı kısmî değişikliklerle revize edilmiş ve “Yenilenmiş Akdeniz Programı” adını almıştır. Bu programın temel hedefleri şu şekilde ilan edilmiştir: Akdeniz ülkelerinde ekonomik reformların teşvik edilmesi, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını arttıracak hukuki düzenlemeler yapılması, bölge ülkelerinin AET sanayi ürünlerine açılması ve ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi.
AB’nin Akdeniz Politikasının bir sonraki adımı ise Barselona Süreci olarak da bilinen AB-Akdeniz Ortaklığı olmuş, bu program ile Akdeniz’in bir barış adası haline getirilmesi, bölge ülkeleri ile ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerin derinleştirilmesi ve bölgenin yeniden yapılandırılması hedeflenmiştir. Fakat öngörülen hedeflere ulaşmada sıkıntılar yaşanması üzerine bu politika eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin önerileri temelinde güçlendirilmiş ve “Akdeniz İçin Birlik” adını almıştır. Netice olarak AB, 1970’li yıllardan beri Akdeniz’in etrafındaki ülkelerle yakından ilgilenmiştir. Bu ilginin gerisinde yatan temel düşünce bölge ülkelerinin sanayi ürünleri için pazar, hammadde temin alanı ve siyasi/ekonomik nüfuz bölgesi olarak görülmesidir. AB aynı zamanda enerji bağımlılığı nedeniyle Akdeniz ülkeleri ile yakından ilgilenmiştir. Özellikle 1973 Ekim ayındaki Arap-İsrail çatışmasının ardından gündeme gelen petrol ambargosu, AET ülkelerini Orta Doğu’nun bu kadim sorunu karşısında daha hassas ve objektif davranmaya itmiştir. Bu kapsamda İsrail ile yakın ilişki içinde olan Hollanda, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler daha dengeli bir politika izlemeye başlamışlardır.

AB’nin Doğu Akdeniz politikasında enerjinin rolü ihmal edilebilir seviyede

AB’nin Akdeniz politikasının şekillenmesinde rol oynayan bir başka faktör de son 10 yılda Doğu Akdeniz havzasında doğalgaz yataklarının keşfedilmesi ve ardından deniz üzerindeki egemenlik alanları tartışmaları olmuştur. Doğu Akdeniz’de Mısır, Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail havzalarında şu ana kadar keşfedilen doğalgaz yataklarının toplam rezervinin 3 trilyon metreküpten daha fazla olduğu, yeni keşiflerde bu miktarın artabileceği uzmanlık kuruluşlarının raporlarıyla kesinlik kazanmıştır.
Amerikan Jeolojik Araştırma Kurumu’nun (USGS) 2010 yılı raporunda Doğu Akdeniz havzasında toplam petrol rezervi 1,7 milyar varil, doğalgaz rezervi ise 3,45 trilyon metreküp olarak tahmin edilmiştir. Bölgede bugüne kadar kanıtlanmış doğalgaz keşifleri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) sahasında bulunan Afrodit’de 129 milyar metreküp, Mısır sahasındaki Zohr’da 850 milyar metreküp ve İsrail’de bulunan Tamar’da 280 milyar metreküp ve Leviathan’da ise 620 milyar metreküp şeklindedir. Öte yandan Mısır’a ait Noor havzasında 1 trilyon metreküp doğalgaz bulunduğu iddia edilmiştir.
Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz rezervlerinin ilgili ülkeler bakımından büyük ehemmiyet taşıdığı kuşku götürmemektedir. Bununla birlikte bölgedeki doğalgaz rezerv toplam büyüklüğünün, İran (31,9 trilyon metreküp) ve Katar (24,7 trilyon metreküp) rezervleri dikkate alındığında sınırlı kaldıklarını da görmek gerekiyor. Doğu Akdeniz havzasında doğalgaz keşiflerinin ardından bölge, hem enerji şirketlerinin hem de dünyadaki büyük güçlerin ilgisini çekmiştir. Bölge ülkelerinde bulunan büyük güçlerin askeri üsleri takviye edilmiş, yeni üs alanları tahsisi için anlaşmalar yapılmış ve eş zamanlı olarak da Akdeniz’de savaş gemileri gösterisi şeklinde toplanmalar olmuştur.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) haklarını gündeme getirmesi ve bunu hukukileştirmek için Libya’daki merkezi hükümetle 27 Kasım 2019’da anlaşma imzalamasının ardından da askeri anlaşma ile bunu takviye etmesi, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi tarafından endişe ile takip edilmiştir. İsrail ve Mısır da bu gelişmeyi şaşkınlıkla takip etmişlerdir. İsrail’de EastMed projesi yerine doğalgazı Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına ulaştırma tartışmaları başlarken, Mısır yönetimi ise Türkiye’nin Libya ile yaptığı deniz egemenlik alanlarını sınırlandırma anlaşmasının kendisine avantaj sağladığını ve Akdeniz üzerindeki hakimiyet alanının arttığını görmüştür.
AB ise Doğu Akdeniz’de Türkiye ile GKRY arasındaki tartışmalı parsel ihtilafında Rumlar lehine tavır almıştır. Türkiye’nin Fatih sondaj gemisini bölgeye göndermesi üzerine AB Konseyi Başkanı Donald Tusk tarafından 9 Mayıs 2019’da şu açıklama yapılmıştır: “Avrupa Birliği, Kıbrıs’ın arkasındadır. Türkiye’yi AB üyesi ülkelerin egemenliğine saygılı olmaya çağırıyoruz. Avrupa Konseyi gelişmeleri yakından izlemeye devam edecektir.” Öte yandan Fransa ile GKRY arasında 15 Mayıs 2019’da savunma işbirliği anlaşması imzalanmıştır. Söz konusu anlaşma ile GKRY'ye bağlı Mari bölgesinde Fransa’ya deniz üssü tahsis edilmiştir. Bu üsteki gemilerin Fransız Total firmasının bölgedeki faaliyetlerinde koruma görevi yerine getireceği açıklanmıştır. İngiltere ise GKRY topraklarında bulunan Agrotur ve Dikelya’daki üslerde 17 olan savaş uçaklarının sayısını 138’e çıkarma kararı almıştır.
Bununla birlikte AB’nin Doğu Akdeniz’de Rumlar lehine tavır ortaya koymasının geri planında enerji kaynaklarını çeşitlendirme, Rusya’ya doğalgaz bağımlılığını azaltma düşüncesinin bulunduğunu ileri sürmek rasyonel gözükmüyor. Zira Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervinin toplamı 3 trilyon metreküp seviyesinde iken, Rusya’nın toplam rezervi 38,9 trilyon metreküp, İran’ın 31,9 ve Katar’ın da 24,7 metreküptür. Dolayısıyla Doğu Akdeniz doğalgazının yıllık 194 milyar metreküp satış yapan Rus doğalgazının yerini alması ve onunla rekabet etmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla AB’nin Doğu Akdeniz’deki politikası ekonomik bir temele dayanmamaktadır. Temel düşünce, Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu sınırlandırmak ve Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin resmi görüşlerine destek sağlamaktır.

AB’nin hedefi Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmasını askıda bırakmak

Türkiye ile Libya’da BM’nin tanıdığı ulusal mutabakat hükümeti arasında deniz yetki alanlarını sınırlandırma anlaşması, 27 Kasım 2019’da İstanbul’da imzalanmıştır. Anlaşmanın hukuki temeli, 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesine dayanıyor. Deniz Hukuku Sözleşmesinin 74. ve 83. maddelerinde “sahilleri bitişik veya karşı karşıya olan devletler arasında münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılmasının bir anlaşma ile olacağı” kayıt altına alınmıştır.
Türkiye ile Libya arasında imzalanan anlaşmayla Akdeniz’de Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan egemenlik alanı 186 bin kilometrekare olarak belirlenmiştir. Böylece, Yunanistan ile Mısır ve Yunanistan ile GKRY arasında münhasır ekonomik bölge belirleme anlaşmalarının yapılması ihtimali ortadan kalkmıştır. Anılan taraflar arasında imzalanması öngörülen münhasır ekonomik bölgenin taslak çalışması, “Seville haritası” olarak biliniyor. Bu haritada Türkiye’nin Akdeniz’deki münhasır egemenlik alanı 41 bin kilometrekare ile sınırlandırılmış ve Türkiye adeta kıyı şeridine hapsedilmiş idi. Libya ile Türkiye arasında imzalanan ikinci metin, Güvenlik ve Askeri İşbirliği Anlaşması adını taşıyor. Bu anlaşma mucibince Türkiye, talep edilmesi halinde Libya’daki meşru hükümete askeri eğitim verecek, harp araç ve gereçleri konusunda teknik destek sağlayabilecektir.
AB, Türkiye ile Libya arasında imzalanan her iki anlaşma konusunda da derin kuşkular taşıyor. Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin resmi tezlerini örtülü biçimde destekleyen AB’nin yetkilileri değişik platformlarda Türkiye’yi “uluslararası hukuka uymaya” çağırmaktalar. Libya’nın Atina’da bulunan büyükelçisi anlaşmanın imzalanmasından sonra “istenmeyen kişi” ilan edildi. Yunanistan Başbakanı Kriakos Miçotakis, ülkesinin denizdeki ekonomik çıkarlarının Türkiye tarafından ihlal edildiğini ve Türkiye’nin provokasyona başvurduğunu iddia etmiştir. Öte yandan Ocak ayı başında İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın katılımıyla Doğu Akdeniz Gaz Forumu adlı bir örgütün kurulduğu ve bölgedeki doğalgazın, inşası öngörülen EastMed boru hatları kanalıyla Girit ve Yunanistan üzerinden Avrupa piyasasına sunulacağı öne sürülmüştür. Söz konusu boru hattının inşa edilmesini neredeyse imkânsız hale getiren üç mania ise şunlardır: Doğu Akdeniz’de yeterli düzeyde doğalgaz rezervinin bulunmaması, Akdeniz’in derinliğinin boru hattı inşası için uygun olmaması ve son olarak da boru hattının Türkiye’nin egemenlik sahasından geçmesi.
Dolayısıyla AB’nin Libya’da silah ambargosu denetimi misyonuna soyunmasının arkasında esas itibarıyla Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tezlerini destekleme düşüncesi vardır. İkinci olarak, Türkiye’nin Libya’daki iç savaşta merkezi hükümete askeri desteğinin arttırmasının çatışmaları alevlendireceği ve bunun da yeni mülteci akınına yol açacağı şeklinde bir değerlendirme yapılmıştır. Üçüncü olarak, AB’nin beklentisi çatışmalarda Türkiye ile Libya arasındaki anlaşmayı imzalayan Ulusal mutabakat Hükümetinin (UMH) başarısız olması ve anlaşmanın askıda kalmasıdır. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, Libya için 2011 yılında BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan silah ambargosu kararını desteklemek için 2020 Mart ayında AB tarafından denetim misyonu kurulmasının gerisinde yatan temel düşünce, Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki nüfuzunu kırmaktır.


4 Ağustos 2019 Pazar

Kıbrıs'taki uyuşmazlığın nedeni Megali İdea hayali

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


KKTC'nin eski Ankara Büyükelçisi Ahmet Zeki Bulunç' Megali İdea İstanbul'a kadar uzanan bir projedir. Kıbrıs tabii ki bunun önemli bir parçasıdır. Kıbrıs'taki uyuşmazlıkların temeli Megali İdea'da yatar. Meseleler sağlıklı bir şekilde değerlendirildiğinde bu net bir şekilde anlaşılır. Biz kavramları iyi kullanmalıyız ki sonun da iyi tespit edilsin' değerlendirmesinde bulundu.



KKTC'nin eski Ankara Büyükelçisi Ahmet Zeki Bulunç, "Kıbrıs Barış Harekatı, Enosis'e giden süreçte son adımların engellenmesi ve ağır bir derstir." dedi.
Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi ve Marmara Üniversitesi Mezun ve Mensupları Derneğince Marmara Üniversitesi Rektörlük binasında düzenlenen  "Kıbrıs Barış Harekatı'nın 45. yılında Doğu Akdeniz'de Enerji Arama Çalışmaları ve KKTC'nin Geleceği" paneline katılan KKTC'nin eski Ankara Büyükelçisi Ahmet Zeki Bulunç, Kıbrıs Barış Harekatı'na giden süreci ve sonrasında gelişen olayları değerlendirdi.

Barış harekatına giden süreçte Türklerin baskı altında tutulduğunu, hukuki ve siyasi haklarının ellerinden alındığını ve bu açıdan harekatın bir mecburiyet haline geldiğini anlatan Bulunç, "Aslında Kıbrıs sorunu diye bir kavram yok. Uyuşmazlık var. O dönemde Türklerin yaşama hakları yoktu. Dolaşma hakları yoktu. Bir cemaat gibi ele alınıyorlardı. Kıbrıs Barış Harekatı'yla birlikte bu sorun ortadan kalktı." diye konuştu.
Bulunç, adada yaşanan sorunların çok denklemli olduğunu, fakat en temelinin Enosis planı ve Megali İdea olduğunu söyledi.

İSTANBUL'A KADAR UZANAN BİR PROJE


Yunanistan'ın Megali İdea hedefleri doğrultusunda siyaset izlemesinin adada hiçbir zaman çözümü sağlamayacağını vurgalayan Bulunç, "Megali İdea İstanbul'a kadar uzanan bir projedir. Kıbrıs tabii ki bunun önemli bir parçasıdır. Kıbrıs'taki uyuşmazlıkların temeli Megali İdea'da yatar. Meseleler sağlıklı bir şekilde değerlendirildiğinde bu net bir şekilde anlaşılır. Biz kavramları iyi kullanmalıyız ki sonun da iyi tespit edilsin. Enosis sadece adanın Yunanistan'a ilhakı anlamına gelmemektedir. Kendini Yunanlı sayan herkes bu plan dahilinde Yunanistan'a bağlanacaktır. Bu planın sonlandırılması bizim için can ve mal güvenliğimiz açısından son derece önemlidir. KKTC'nin egemenliği temelli bir uzlaşma sağlanması gerekiyor. Olayı bu şekilde özetlememiz gerekir. " ifadelerini kullandı.
Bulunç konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Rumların 21 Aralık 1963'te Akritas gizli terör örgütü ve Akritas planı çerçevesinde Türklere karşı başlattığı katliamlar ve Kıbrıs'ı Yunanistan'a bağlama girişimleriyle Kıbrıs uyuşmazlığı başladı. Bu tarihten sonra Kıbrıs Türk halkı, aşama aşama siyasi süreci kuvvetlendirmeye çalıştı ve anayasal boyutu ön planda tutmaya çalıştı. Öncelikle Genel Komite kuruldu. Bunun kuruluşu bile çok anlamlıdır. Sonrasında 1968 yılında taraflar arası görüşmeler başladı. Bu sırada Genel Komite'yi, Geçici  Kıbrıs Türk Yönetimi olarak ilan ettik. Daha sonraki gelişmelerde geçici kavramı da kaldırıldı. Barış Harekatından sonra da mutabakat sonucunda Kıbrıs'ta iki ayrı otoritenin varlığı kabul edildi ve yeni bir uzlaşma süreci başladı. Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi kuruldu. Rumların bu süreçte uzlaşmaz tavırlarını sürdürmeleri ve Türkiye aleyhinde uluslararası kamuoyunda çalışmalar yapmaları neticesinde KKTC devleti kurulmuştur."
 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası sürece de değinen Bulunç, uzlaşmanın sağlanabilmesi için "egemenlik" temelli bir anlaşmanın mecburi olduğuna işaret ederek sözlerini şöyle tamamladı:
"KKTC'nin Yeşil Hat'tı yoktur. KKTC'nin egemen sınırları vardır. Türkiye'de ya da başka bir ülkede nasıl egemen sınır varsa bizim de öyle sınırlarımız var. Yeşil Hat kavramı Rumların 21 Aralık hareketiyle Lefkoşa'nın sadece surlar içindeki kesimini ayıran bir çizgiydi. 1974'ten sonra bu hat yok oldu ve siyasi sınırlarımız oluştu. Kıbrıs Barış Harekatı, Enosis'e giden süreçte son adımların engellenmesi ve ağır bir derstir."

Rumlar'dan Türkiye'ye komik şart!


Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Kıbrıs'ta müzakerelerin yeniden başlaması için Rum yönetiminin, Türkiye'nin Doğu Akdeniz’deki doğalgaz çalışmalarını durması şartını öne sürdüğünü açıkladı. Kıbrıs Türk tarafının müzakerelerin başlaması için bir ön şart dile getirmediğini belirten Akıncı, "Ön şart aslında Rum tarafı koşuyor ve diyor ki, 'Türkiye, bölgede kazı yaptığı sürece müzakereler başlamaz'' dedi.
KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı, Rum basınına açıklamalar yaptı. Rum lider Nikos Anastasiadis ile 9 Ağustos'ta yapacağı görüşmeye atıf yapan Akıncı, "Şu bir gerçek değil mi; bir yandan barış müzakereleri sürdüreceksiniz diğer yandan Rum tarafının lisans verdiği şirketler kazı yapacak, Türkiye'nin gemileri kazı yapacak ve arada da büyük bir anlaşmazlık olacak. Bu anlaşmazlık da devam edecek, savaş gemileri bu platformların etrafında dört dönecek ve siz de hiç bir şey yokmuş gibi müzakere edeceksiniz. Bu kolay değil" dedi.
Kıbrıs Rum tarafına doğalgaz konusunda ortak komite önerisi yaptıklarını hatırlatan Akıncı, "Ondan dolayıdır ki doğalgaz konusunda bir çıkış yolu bulmamız lazım. Ondan dolayıdır ki ben, tam da bu dönemde, o eski öneriyi genişleterek ve güncelleyerek ortak komite konusunda yeni bir öneri sundum. Yani biz 'ön şarttır' demesek de, bu politik iklim bize müsaade edecek mi daha ileriye gidelim? Ön şart aslında Rum tarafı koşuyor ve diyor ki, 'Türkiye bölgede kazı yaptığı sürece müzakereler başlamaz'' diye konuştu.
"9 Ağustos’taki gayri resmi liderler buluşmasında doğalgaz konusunda çıkış yolu bulmak gerektiğini Anastasiadis’e bir kez daha anlatmaya çalışacağını" kaydeden Akıncı, "Bu konu şimdi müzakerelerin bir maddesi olmayabilir ama hayatımızın bir maddesi, bölgemizin bir maddesi, gerginliklerin sorumlusu" dedi.

'SEN KAZARSAN, BEN DE KAZARIM'


Akıncı şöyle devam etti; "Eğer bir taraf, 'ben bunu seninle konuşmam, ben komite de kurmam, sen bekle, çözümden sonra senin hakkını ben vereceğim. Ne zaman olacağı belli değil, çözümden sonra. Ama ben şimdiden bu doğalgazı Afrodit’ten Mısır’a gönderiyorum ve oradan da birkaç sene sonra gelir almaya başlıyorum. Sen bekle, çözümden sonra' derse, bu şekilde Kıbrıs Türk tarafı da Türkiye de tatmin olmaz. O zaman ne olur? 'Sen kazıyorsan, ben de kazarım. Sen araştırma yapıyorsan, ben de yaparım. Gücüm varsa yaparım, gemim yoktu yapamazdım, şimdi artık gemim var. Ben de hem kendime ait gördüğüm kıta sahanlığında, hem de Kıbrıslı Türklerin bana yetki verdiği bölgede bu araştırmayı yaparım' diyor Türkiye. İdeali bu mu? İdeali uzlaşmaktır, anlaşmaktır. Anlaşabilmenin şartı nedir? Konuşabilmektir. Bir komite kurup, bu konuları ele almak, birlikte planlamak, birlikte karar vermektir. Onun olmadığı bir noktada bir tarafın yaptığını, diğer taraf da yapmak zorundadır. Şu anda olan hadise de budur."

KAPALI MARAŞ UYARISI


Kapalı Maraş'ın açılması konusunda da açıklamalar yapan Akıncı şöyle devam etti; "Kapalı Maraş'ta ne yapacaksak, Birleşmiş Milletler (BM) ve uluslararası hukuk içinde olması lazım. BM ile çatışarak, anlaşmazlığa düşerek herhangi bir adım atılmaması lazımdır. Kıbrıs Türk tarafı sıkıntıya düşer. Yani orada bu kadar yıldır bir ölü kent var. Ne kadar süre daha böyle kalacak? Böyle kalmaması lazım. Ama açılış yöntemi bu mu olacak, BM kararlarına rağmen mi olacak? Ben, Kıbrıslı Türk lider olarak uluslararası hukuk ve BM çerçevesinde hareket edilmesi gerektiğini düşünüyorum."

KKTC'den sert uyarı! Hakkımızdan vazgeçmeyiz


Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Ekonomi ve Enerji Bakanı Hasan Taçoy, Türkiye ile birlikte Doğu Akdeniz'de devam eden sondaj çalışmalarının hız kesmeden süreceğini ifade ederek, "Kimse bizden haklarımızdan vazgeçmemizi beklemesin" dedi.
KKTC Enerji Bakanı Taçoy, Demirören Haber Ajansı'na özel açıklamalar yaptı. Doğu Akdeniz'de çalışmalarını sürdüren Fatih ve Yavuz Sondaj Gemileri ile Barbaros Hayreddin Paşa Sismik Araştırma Gemisi'nin kendilerine güç verdiğini ifade eden Taçoy, "Bu, son dönemde Türkiye'nin sahada ve masada güçlü diplomasisinin bir sonucudur" dedi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, Yüksek Askeri Şura (YAŞ) üyeleri ile birlikte Anıtkabir'e yaptığı ziyarette, Anıtkabir Özel Defteri'ne yazdıklarına atıf yapan Taçoy, "Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, Doğu Akdeniz'deki durumu ve KKTC'nin hak ve menfaatlerini en üst düzeyde sahiplendiğini bizlere bir kez daha göstermiştir. Sayın Erdoğan'ın, Anıtkabir Özel Defteri'ne yazdığı, 'Bu seneki şura toplantımızı, Doğu Akdeniz ve Suriye'nin kuzeyi başta olmak üzere vatanımızın bekasına, milletimizin bütünlüğüne, KKTC’nin hak ve menfaatlerine yönelik tehditlerin arttığı dönemde icra ediyoruz' yönündeki ifadeleri bizlere büyük güç vermektedir. Dünyanın haksız şekilde izolasyonlarına maruz kalan, Rumların yaşam hakkı tanımamak noktasında adım attığı dönemlerde, Türkiye'miz her zaman yanımızda yer almıştır. KKTC'ye yönelik tehditler ve şantajlara da gerekli cevaplar net şekilde verilmiştir, verilecektir de. Hiçbir yaptırım tehdidi haklı davasından Türkiye'yi ve Kıbrıslı Türkleri vazgeçiremeyecektir'' diyerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a teşekkür etti.

 'OLDUBİTTİYE İZİN VERİLMEYECEK'


Türkiye Cumhuriyeti Enerji Bakanı Fatih Dönmez'in, "Doğu Akdeniz topyekûn 82 milyonun meselesidir. Bir memleket meselesidir. Türkiye'nin ve KKTC'nin uluslararası meşru hakları hiçbir zaman pazarlık meselesi olamaz" açıklamasını da hatırlatan Taçoy, "Sayın Dönmez ile süreçleri yakından takip ediyoruz. Doğu Akdeniz'de bir oldubittiye izin verilmeyecektir" dedi. 
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin (GKRY) Kıbrıslı Türklerin haklarını gasp etme noktasında attıkları adımlardan geri durmadığına işaret eden Taçoy, "GKRY, Yunanistan, İsrail, Mısır işbirliği ile atılan adımları yakından izliyoruz. Rumlar, 'Ada'nın tek sahibi’ gibi hareket ediyor. Buna da yanına aldığı ülkelere destek veriyor. Bu doğru değildir'' dedi.

'KİMSE YANLIŞ HESAP YAPMASIN'


İsrail, Yunanistan ve Mısır'a, 'Kıbrıs'ta Rumların oyununa gelerek bölgenin en büyük ve güçlü ülkesi Türkiye'yi  karşınıza almayın' uyarısında bulunan Bakan Taçoy, "Türkiye ve Kıbrıs Türk Halkı, bölgedeki haklarından asla vazgeçmeyecektir. Bizler, Doğu Akdeniz'in bir barış adası olmasını arzuluyoruz. Gerginliği desteklemiyoruz. Adilce yapılacak paylaşımlarla, gelecek için önemli adımlar atabiliriz. Kimsenin varlığında da gözümüz yoktur. Yaptığımız ve yapacağımız, Türkiye ve Kıbrıs Türk halkının hak ve menfaatlerini savunmaktır. O nedenle, Doğu Akdeniz'de ilgili ülkeler, Rumların oyununa gelerek siyasi adımlar atmasınlar" şeklinde konuştu.
Bakan Taçoy son olarak da bölgede görev yapan gemilerin, Türk Silahlı Kuvvetleri unsurları tarafından yakın koruma çemberi altında olduğunu kaydederek,  "Kimse yanlış hesap yapmasın" uyarısı yaptı.


26 Şubat 2018 Pazartesi

DOĞU AKDENİZ'DE TÜRKİYE'NİN SON ZAFERİ VE ARTAN HESAPLAR

Tamer Ashraf
Doğu Akdeniz'de yakın zamanda son derece gergin ve hareketli bir dönem yaşanıyor.
Son yıllarda birbiri ardına bölgede bulunan doğalgaz ve petrol yatakları, bölgenin Kuzey Afrika, Ortadoğu, Avrupa ve Kafkasya açısından değerli olan jeostratejik konumu sebebiyle yaşanan bunca hareketliliği ivmelendirdi.
Bu çerçevede Güney Kıbrıs, Mısır, İsrail, Yunanistan ve İtalya arasında var olan ilişkilerin aynı nedenden ötürü giderek gelişmeye devam ederken, bu gelişim süreci ekonomi, enerji, siyasi ve askeri sahalarda da kendisini göstermeye başladı.
Söz gelimi İsrail ve Mısır arasında geride kalan haftalarda imzalanan anlaşma gereğince, İsrail'in kendi deniz sahasından çıkaracağı doğalgazı Mısır'a nakledecek bir projeye onay verildi.
Buna göre toplam tutarı 15 milyar dolar olacak anlaşma çerçevesinde 10 yıllık süre boyunca İsrail kendi gazını Mısır'da bulunan sıvılaştırma tesisine gönderip, akabinde küresel piyasaya sevk edilmesini sağlayacak.
Aynı şekilde Mısır'da kendi deniz sahasında bulduğu yeni doğalgaz kaynaklarını küresel piyasaya arz etme çabasına devam ediyor.
Böylesi bir dönemde Güney Kıbrıs Rum Kesimi de özellikle Kıbrıs adası çevresindeki petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerini sıklaştırmış durumda ve yalnız başına değil başta Yunanistan olmak üzere AB ülkeleri ile Mısır'ın yanı sıra İsrail'in de desteğini almış durumda.
2000'li yılların başlarında Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nin, Mısır, İsrail ve Lübnan ile yaptığı münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşmaları yapmasıyla tek taraflı ve oldu-bitti yaratma girişimleri Türkiye'nin tepkisini çekmişti. 
Zira Rum Yönetiminin hak iddia ettiği alanlarda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin de hakları olması, dahası aynı sahaların ayrıldığı kimi parsellerin Türkiye'nin kendi münhasır ekonomik bölgesi içerisinde kalması ortaya büyük bir sorun çıkarmıştı 
Yeri gelmişken hatırlatmak gerekir ki "Münhasır Ekonomik Bölge" bir ülkenin kendi kıyı şeridinden başlamak üzere 200 mil açığa kadar olan sahada deniz içi ve yer altı kaynaklarını araştırma ve çıkarma hakkı olarak tanımlanmaktadır.
Geride kalan hafta Rum Kesiminin KKTC'nin hemen doğu kıyısı açıklarında, Suriye'ye doğru var olan deniz sahalarında, Rumların 3. Parsel olarak adlandırdığı bölgede İtalyan ENI firmasına ait sondaj gemisinin faaliyetlerinin Türk Deniz Kuvvetleri tarafından engellenmesi, dikkatleri bir anda bu bölgeye çevirdi.
Türkiye haklı olarak kendi münhasır ekonomik sahası içerisinde kalan, diğer yandan Kıbrıs Türklerinin de hak sahibi oldukları bir alanda bir başka ülkenin arama ve sondaj faaliyetleri yapmasına "hukuki durum" içerisinde kalmak koşuluyla mani olmuştur.
Bu çerçevede Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Rumların anlaştığı ENI firmasının sondaj ve araştırma yapacağı bölgede atış ve tatbikat faaliyetleri icra edeceğini duyurarak, ENI firmasına ait sondaj gemisinin bölgeye girişine müsaade etmediği gibi faaliyetlerini 10 Mart'a kadar devam ettireceğini ilan etti.

Bunun üzerine Rum Yönetimi, İtalya ile irtibata geçti ve Türkiye'nin tutumunu değiştirmesi için İtalya'nın devreye girmesini beklediklerini söyledi.
Bu aşamadan sonra Türkiye ile irtibata geçen İtalya'ya adres olarak KKTC gösterildi ve İtalya mecburi olarak KKTC Dışişleri Bakanlığı ile iletişime geçerek meselenin müzakere edilmesi için KKTC Dışişleri Bakanını İtalya'ya davet etti.
Yapılan görüşmelerden sonra İtalya geri adım attı ve adada diplomatik çözüm bulunmadan herhangi bir adım atmayacağı sözünü verdi.
Kuşku yok ki bu durum Doğu Akdeniz ve Kıbrıs açısından Türkiye'nin elinin ne derecede güçlendiğini göstermekle beraber, alınmış olan çok önemli bir diplomatik zaferin varlığına işaret ediyor.
Bunun iki temel sebebi var.
Birincisi Kıbrıs konusunda bundan sonra atılacak özellikle enerjiyle alakalı adımlarda KKTC'nin de söz hakkının olduğu istenilse de istenilmese de tescil edilmiş olmuştur. Bundan sonra her çevre adayla alakalı süreçte KKTC'nin varlığı ve potansiyelini kabul etmeye daha yakın durmak zorunda kalacaktır.
İkinci huşu ise Doğu Akdeniz'de Türkiye kendi egemenlik haklarını koruma konusunda ne derecede kararlı olduğunu her çevreye göstermiş ve bunun kabul edilmesini sağlamıştır.
Nitekim yaşanan bu olay sonrasında Rum Kesimi'nin adeta deliye dönmesi dikkatlerden kaçırılmamalıdır.
Türkiye'nin kararlı duruşu karşısında hiçbir adım atamayan, başta AB ve ABD olmak üzere sadece uluslararası toplumdan Türkiye'ye baskı yapılmasını ümit eden ancak çaldığı her kapıdan "bu artık mümkün değil" yanıtını alan Rumlar, "bölgeyle alakalı enerji politika ve programlarının kesin şekilde buzdolabına kalkacağını, artık Türkiye'nin tavrının her yönüyle belirleyici bir etkiye ulaştığını" itiraf etmeye başlamış durumdalar.
Rum Kesiminde yayın yapan kimi gazetelerde geride kalan hafta çıkan haberlerde, yaşanan son olayla alakalı değerlendirmelerin tamamında bu ve buna benzer ifadelere yer verilmiştir.
Doğu Akdeniz'de Türkiye sahip olduğu donanma gücünü başarılı diplomatik ve siyasi adımlarla beraber kullanarak önemli bir seviyeye ulaşmışken, çıkar çatışmalarının önümüzdeki süreçte artacağını beklemek gerektiğini de ifade etmek gerekir.

Çünkü aradan geçen her gün bu bölge içerisinde kalan sahalarda yeni doğalgaz ve petrol yataklarının bulunması sadece bunu çıkaracak ülke yahut şirketlerin kimler olacağıyla alakalı tartışmaları doğurmuyor, aynı zamanda bu kaynakların hangi yol ve güzergâhla küresel piyasaya arz olunacağı bahsini de gündeme getiriyor.
Örneğin Rusya'ya yayın yapan RF-SMI adlı bir gazetenin Türkiye ile Rum Kesimi arasında yaşanan sorunun vukuu bulduğu günlerde 3. Parsel olarak adlandırılan bölgenin hemen bitişiğinde, Suriye'nin deniz egemenlik sahasında kalan alanda son derece zengin petrol ve doğalgaz kaynağı bulunduğunu duyurması dikkatlerden kaçırılmamalıdır.
Bölgede bulunan petrolün miktarının 6-7 milyon varil olduğu, doğalgaz miktarının ise küresel doğalgaz piyasasında önemli ülkeler olan Katar ve Rusya ile ciddi olarak rekabet edebilecek durumda olduğu aynı haberde ifade edilmiştir.
Dolayısıyla Suriye'de yaşanmaya başlayan ve sadece muhalifler ile rejim arasında kalmayıp, krize dâhil olan ülkelerle beraber diğer çevre ülkelerin de hamlelerini hızlandırmasının Doğu Akdeniz denkleminden bağımsız olarak değerlendirilmesi mümkün olmayacaktır.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html