BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Almanya sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Almanya sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

28 Temmuz 2017 Cuma

Türkiye - Almanya krizinin perde arkasında ne var?.

Almanya ve Türkiye arasındaki ilişkilerin seyri üzerinde etkili olan en önemli unsurun, Almanya’nın Türkiye’yi eşit bir müttefik olarak değil, siyaseti Almanya’nın çıkarlarına paralel olarak belirlenmesi gereken pasif ve bağımlı bir müttefik olarak görmesi olduğu söylenebilir

Yakın dönemde iki ülke arasında farklı alanlarda yaşanan gerginliklerin, uzun ve köklü ilişkilerini gölgede bırakarak ikili ilişkileri birçok açıdan sorgulanır hale getirdiği, sadece Türkiye ve Almanya değil, birçok ülke tarafından gözlemlenen ve yakından takip edilen bir durum haline geldi.
Sahip olduğu ekonomik güçle Avrupa Birliği içinde her dönemde öne çıkan Almanya, özellikle İngiltere'nin birlikten ayrılma kararı almasıyla, sahip olduğu konumu daha da ileriye taşıyarak AB'nin sadece ekonomik anlamda değil, aynı zamanda siyasi anlamda da taşıyıcı ve yön belirleyici gücü haline geldi. Diğer yandan Türkiye de yakaladığı ekonomik ivme ve siyasi istikrarla hem kendi bölgesinde hem de dünya çapında ağırlığı her geçen gün artan bir aktör olarak, mevcut siyasi dengeler içinde yadsınamaz bir önem kazanarak etkili bir konuma ulaştı.
Bu açıdan bakıldığında, uzun zamandır müttefik konumundaki bu iki ülkenin, ait oldukları jeopolitik çerçeveden sıyrılıp öne çıkarak, sahip oldukları etki ve nüfuz alanlarını geliştirme eğiliminde olan iki güçlü aktöre dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz. Türkiye ve Almanya'nın çıkarlarının bu bağlamda birbiriyle kesişmesi de iki ülkenin yaşadığı veya daha doğru bir ifade ile geçirdiği siyasi dönüşümün kaçınılmaz bir sonucu olarak görülebilir. Almanya'nın Türkiye ile alakalı konularda giderek belirginleşen ve sertleşen eleştirel bir üslubu benimsemesi de bu durumun açık bir yansıması.

Burada sorulması gereken soru, Almanya'nın özellikle 2013 yazında yaşanan Gezi Parkı olaylarıyla eşzamanlı olarak, gitgide belirginleşen bir şekilde Türkiye'yi açık şekilde hedef almaya başlamasının arkasında hangi siyasi dinamiğin bulunduğudur. Bu bağlamda, Almanya'nın Türkiye politikalarını belirleyen temel dinamiğin, Türkiye'nin Almanya'nın siyasi nüfuz alanı içinde tutulması olduğunu hatırlatmakta fayda var. Çünkü Almanya'nın Türkiye'ye bakışı, I. Dünya Savaşı öncesine kadar uzanan ve İmparatorluk Almanya'sının o dönemde siyasi iradeyi elinde bulunduran İttihat ve Terakki Cemiyeti üzerinden kendi nüfuz alanına dahil ettiği Osmanlı İmparatorluğu'na bakışından farklı olmamıştır. 

Bu çerçevede Almanya ile Türkiye arasındaki 'müttefiklik' anlayışının temellerinin, iki eşit ülke anlayışı yerine, güçlü devletin kendisinden zayıf gördüğü diğer devleti, siyasi, ekonomik, askeri ve sosyal çıkarları çerçevesinde kendine bağlı tutarak siyasetine yön verme anlayışına dayandığı söylenebilir. Bundan dolayı, Almanya'nın Türkiye ile ilişkilerini, Almanya'nın Türkiye'yi özellikle siyasi, ekonomik ve askeri anlamda kendine bağlı tutma ve Türkiye'nin siyasetine yön verebilme anlayışı üzerine kurgulanmış politik perspektif çerçevesinde okumak, Almanya'nın Türkiye politikalarını temellendirme konusunda göz önünde bulundurulması gereken önemli bir nokta.

Türkiye'nin 2002'den bu yana, başta ekonomi ve ticaret olmak üzere birçok alanda sağladığı gelişme ivmesiyle, bir taraftan siyasi mecburiyetlerinden kurtularak bağımsızlaşması, diğer taraftan da Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihi coğrafyasını kendi siyasi hinterlandı olarak gören bir dış politika anlayışını benimseyerek siyasi nüfuzunu artırmaya başlaması, tüm dünya genelinde 'Yeni Osmanlıcılık' başlığı altında tartışmalara yol açtı. Türkiye'nin yaşadığı bu siyasi paradigma değişimi, özellikle emperyalist ve kolonyalist geçmişleriyle tanınan ve Türkiye'nin de müttefiki olan Batı dünyasının önde gelen ülkelerini de derinden rahatsız etti.
Almanya kendi nüfuz alanı olarak gördüğü Türkiye'nin gerçekleştirdiği ekonomik ve siyasi gelişmeyi yakından takip ederek Türkiye'yi kendi ekseninde tutmaya yönelik ılımlı adımlar atmayı tercih etse de, Türkiye'nin özellikle dış politika alanında yaşadığı değişim, bölgesel ve uluslararası konularda aktif, kendi çıkarlarını önde tutan ve müttefiklerini de bu çizgiye gelmeye zorlayan tavır, Türkiye'yi Almanya için alışılmış 'pasif ve bağımlı müttefik' konumundan 'aktif ve bağımsız rakip' konumuna taşıdı.

Türkiye'nin gerçekleştirdiği değişim, bu açıdan bakıldığında Almanya'nın Türkiye politikalarında yaşanan değişimin de ana unsuru olarak görülebilir. Çünkü Almanya her ne kadar Türkiye politikalarını belirleyen, yukarıda izah edilen ana dinamikten vazgeçmemişse de, Türkiye'nin siyasi ve ekonomik gücünün artması ve giderek bağımsızlaşması, Almanya'yı Türkiye'yi yeniden 'pasif ve bağımlı müttefik' konumuna döndürmeyi hedefleyen politikaları benimsemeye zorladı ve zorlamaya da devam ediyor.

Almanya için bu bağlamda sorun teşkil eden en önemli unsurun ise Türkiye'yi karşısında rakip haline getiren siyasi irade olduğunu söylemek yanlış olmaz. Gezi Parkı olaylarını Türkiye'yi yeniden kendi etki alanına sokacak siyasi değişim için adeta bir fırsat olarak gören Almanya, Türkiye'nin seçilmiş hükümetine karşı o ana kadar sürdürdüğü ılımlı ve dolaylı karşıtlığı, sert ve doğrudan karşıtlığa dönüştürdü ve bu dönüşüm Almanya'nın değişen Türkiye politikalarının çerçevesini belirleyen en önemli adım oldu. Gezi Parkı olaylarına Alman devletinin verdiği açık destekle yaşanan kırılma, Ermeni soykırımı iddialarını tanıyan tasarı önergesinin Alman parlamentosu tarafından kabulü, demokrasi ve insan hakları konusunda Türkiye'ye yöneltilen ağır ve mesnetsiz eleştiriler, Türkiye'nin teröre destek veren ülke olarak lanse edilmesi ve 15 Temmuz'da yaşanan darbe girişiminde Türkiye hükümetine destek verilmemesiyle devam etti.

Alman siyasilerin Nisan ayındaki anayasa referandumunda açıkça cephe almaları ve başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu olmak üzere birçok AK Partili siyasetçinin Almanya'daki Türk vatandaşlarıyla bir araya gelmesini engellemesi, iki ülke arasındaki gerginliği daha önce eşine rastlanmamış bir boyuta taşıdı.

Türkiye'nin siyasi ve ekonomik anlamda bağımsızlaşarak Avrupa, Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da bir rakip haline gelmesi dışında rahatsız eden bir diğer unsur ise Türkiye'nin Almanya'da 3 milyondan büyük bir nüfusa tekabül eden diasporasını sosyal ve kültürel anlamda himaye etmeye başlaması. Türkiye'nin bu konudaki girişimlerini yakından takip eden Almanya, Türkiye'nin Almanya'daki diasporası ile sosyal ve kültürel manada kurduğu ilişkileri dahi kendisi için bir tehdit olarak görmekte ve bu çerçevedeki faaliyetlerin önünü kesmek için yoğun bir çaba gösteriyor.
PKK, FETÖ ve DHKP-C gibi terör örgütlerine açıkça müsamaha gösteren Almanya, kendisi sağlı-sollu partileriyle bağlantılı vakıflar üzerinden 'demokrasi ve insan hakları' retoriğiyle Türkiye'de üstü kapalı faaliyetler içindeyken, Almanya'da Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) camilerinde görev yapan imamları casuslukla, Türkçe dersi veren öğretmenleri ise siyasi propaganda yapmakla suçluyor; Türkiye'nin diasporası ile sosyal ve kültürel yakınlaşmasından rahatsızlık duyduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Almanya'nın Türkiye'nin iç ve dış siyasetine yön vermek için bu kadar açık şekilde angaje oluşu Türkiye'nin Almanya için önemini ortaya koyarken, aynı zamanda Türkiye'nin Almanya için ne denli ciddi bir rakip haline geldiğini de gösteriyor. Bu yüzden Almanya, Türkiye'ye yönelik politikalarına yön verdiğini öne sürdüğü demokratik prensipleri bir kenara bırakarak açık bir şekilde pragmatist ve saldırgan bir tutum içine girmiş bulunuyor.

Hristiyan demokratlardan liberallere, sosyal demokratlardan sosyalistlere uzanan geniş bir yelpazeye yayılan Alman siyasetçilerin tamamının Türkiye karşıtı söylemde birleşmesi ve artık Türkiye karşıtlığından açık bir Türkiye düşmanlığına evrilen popülist söylemlerle oy oranlarını artırmaya çalışması da oldukça ilginç bir başlık teşkil ediyor. Çünkü bu durumu, Alman toplumunun epey geniş bir kesiminin paylaştığı olumsuz Türkiye algısının, artık Türkiye karşıtlığına ve hatta Türkiye düşmanlığına doğru kaymasının bir sonucu olarak görmek yanlış olmaz. Alman siyaseti uzun zamandır toplumdaki mevcut Türkiye karşıtlığını hem popülist söylemlerle körükleme hem de iç siyasetleri için desteğe çevirme hedefiyle hareket ediyor.

Sonuç olarak, Almanya ve Türkiye arasındaki ilişkiler özel ve ayrıntılı başlıklara indirgenmeden, karşılıklı politikaları belirleyen ana dinamikler üzerinden ele alındığında, tarihi derinliğe ve köklere sahip bu ilişkilerin seyri üzerinde etkili olan en önemli unsurun, Almanya'nın Türkiye'yi eşit bir müttefik olarak değil, siyaseti Almanya'nın çıkarlarına paralel olarak belirlenmesi gereken pasif ve bağımlı bir müttefik olarak görmesi olduğu söylenebilir. 

Almanya'nın I. Dünya Savaşı'ndan sonra yaşadığı siyasi değişimler, II. Dünya Savaşı'nın yıkıcı etkileri ve 1945 sonrasında meydana gelen yeni siyasi dengelere rağmen, Türkiye'ye yönelik müttefiklik anlayışının temel dinamiklerde bir değişiklik olmadığını söylemek yanlış olmaz. Bu tespitler ışığında Almanya ve Türkiye arasındaki siyasi, ekonomik ve sosyal gerilimler, müttefik olan iki bölgesel gücün, küresel güç olma yolunda karşı karşıya gelmesiyle ortaya çıkan mücadelenin sonucu olarak yorumlanabilir.

26 Eylül 2018 Çarşamba

Türkiye-Almanya ilişkilerinde 'yeni' arayışlar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tarihi seyri boyunca çok yönlü ve çok boyutlu olarak gelişen Türkiye-Almanya ilişkileri yakın dönemde ciddi sarsıntılar geçirdi. İlişkileri zehirleyen konuların başında terörle mücadelede ortaya çıkan yaklaşım farklılıkları geliyor.

Türkiye-Almanya ilişkilerinin tarihi derinliğini 18. yüzyıla, Osmanlı Devleti ile Prusya Krallığı arasında imzalanan barış ve dostluk anlaşmasına kadar götürmek mümkün. Bu tarihten itibaren zaman zaman müttefiklik bağları da kurularak devam eden ikili ilişkiler, askeri ve ekonomik alanlardan sanayi, eğitim ve ulaşıma kadar çok çeşitli ve geniş bir yelpazeye yayılarak gelişti.
Tarihi seyri boyunca çok yönlü ve çok boyutlu olarak gelişen Türkiye-Almanya ilişkilerinin yakın dönemde ciddi sarsıntılar geçirdiği ve gerildiği ise bir vakıa. Bu gerilime yol açan faktörler iki ülke ilişkilerini zehirleme potansiyeli taşıyor.


İlişkileri zehirleyen faktörler: FETÖ, PKK, PYD


İki ülke ilişkilerini zehirleyerek gerilimlere yol açan unsurların başında terörle mücadele konusu geliyor. Türkiye’nin hayati tehditler olarak algıladığı bu konularla ilgili Almanya’nın tutumu ve yaklaşımı, Türkiye’nin beklentilerini karşılamaktan çok uzak. Almanya 15 Temmuz 2016’da Türkiye’nin seçilmiş, meşru cumhurbaşkanını, hükümetini ve demokrasisini hedef alarak yüzlerce vatandaşının canına kast eden, binlercesini yaralayan, millet iradesinin tecelligâhı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni bombalayan FETÖ’yü bir terör örgütü olarak kabul etmiyor; resmi belgelerde bu eli kanlı örgütü “Gülen Hareketi” olarak adlandırıyor. Ayrıca Almanya’nın 15 Temmuz’daki hain girişimi kınamanın ötesinde bir adım atmadığı, FETÖ elebaşlarının malvarlıklarının dondurulması ve iadesi taleplerine de olumlu bir yanıt vermediği görülüyor. Kendi anayasasındaki açık hükümlere rağmen, bu suça iştirak edenlerin yaptıkları iltica başvurularını kabul etmesi, Almanya’yı adeta darbeciler nezdinde bir sığınak haline getirirken, Türk halkının ve devletinin Almanya’ya duyduğu güveni de büyük ölçüde zedeledi.

Türkiye-Almanya ilişkilerinde benzer bir gerilim terör örgütü PKK konusunda yaşanıyor. 1993 yılından beri Almanya’da terör örgütü olarak kabul edilmesine ve faaliyetleri yasaklanmasına rağmen PKK terör örgütü, propagandadan eleman devşirmeye, lojistikten maliyeye kadar birçok faaliyetini bu ülkede devam ettirme imkanı buluyor. Terör örgütünün Avrupa’daki en büyük finans merkezi konumuna gelen Almanya’da, örgüte müzahir STK görünümündeki çeşitli yapılanmalar da faaliyetlerine devam ediyor. Oysa terör örgütünün Almanya’daki varlığının hem buradaki Türk vatandaşlarını hem de Almanya’nın barış ve huzur ortamını hedef aldığı ve bu doğrultuda önemli güvenlik sorunlarına yol açtığı biliniyor. Nitekim sadece Zeytin Dalı harekâtı sürecinde, terör örgütü destekçilerince Almanya’da gerçekleştirilen 98 saldırının 46’sı Türk kökenli sivilleri, kurum, işletme ve camileri hedef alırken, 52’si de Alman şirketlerini, hükümet partilerinin bürolarını ve kurumlarına yöneldi.

Terör örgütünün Almanya için oluşturduğu tehlikenin boyutu bizzat Alman makamlarınca hazırlanan raporlara yansımış durumda. Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın (BfV) 2017 yılı istihbarat raporunda, 2016 yılında 14 bin olan PKK terör örgütü yandaş sayısının, geçen yıl 500 kişi aratarak 14 bin 500’e yükseldiği ifade edilirken, PKK’nın üye sayısı ve güç bakımından Almanya’daki en büyük yabancı terör örgütü olmaya devam ettiği de özellikle vurgulandı. Keza terör örgütü PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD/YPG’nin Berlin’de 2016 yılı Mayıs ayında açılan ofisi de çalışmalarına hâlâ devam esiyor. 2017 yılı Nisan ayında Alman basınında çıkan bir röportajda, PYD’nin Almanya temsilcisiyle yapılan görüşmeye yer verilerek kendisinden “de facto büyükelçi” olarak bahsedilmesi de dikkatlerden kaçmamıştı. Bütün bunların, Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın 8 Şubat 2018 tarihli değerlendirmesinde PYD/YPG’yi PKK’nın kardeş örgütü olarak nitelendirmesine rağmen vuku buluyor olması, Almanya’nın terörle mücadeledeki çifte standardın göstergeleri mahiyetinde.


Türkiye-Erdoğan karşıtlığı ve medyanın rolü


İki ülke ilişkilerinde gerilimlere yol açan bir başka husus da doğrudan insan unsuruyla alakalı. Almanya’da yaklaşık 1,5 milyonu Almanya vatandaşlığı almış 3,5 milyona yakın Türk, yükselen aşırı sağın zehirlediği atmosferde giderek artan bir ivmeyle ırkçı, ayrımcı ve İslam düşmanı eylemlere maruz kalıyor. Bununla birlikte, Almanya’daki ırkçı ve ayrımcı yaklaşımların, Türk toplumu söz konusu olduğunda Türkiye ve daha da ilerisinde Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtı bir hal aldığı görülüyor. Mesut Özil’in Londra’da İlkay Gündoğan ve Cenk Tosun ile birlikte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kabul edildiği sırada çekilen bir fotoğraftan hareketle ırkçı saldırıların hedef tahtasına konulması, bu durumun son örneği oldu.
Terörist gruplara eylem yapma hakkı sağlanırken Türk bakanların Almanya’da miting yapmalarının engellenmesi, Haziran 2016’da Alman Meclisi’nde sözde Ermeni soykırımına dair kararın alınması, Almanya’dan Türkiye’nin AB üyeliğine karşı son derece sert açıklamalar yapılması, Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’nin (DİTİB) ve burada görevli din adamlarının 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrasında Almanya’daki FETÖ unsurlarının dezenformasyon ve asılsız iddialarıyla hedef haline getirtilmesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a açıkça hakaret edilen karikatür ve çizimlerin ifade özgürlüğü iddiasıyla savunulması ve bu suçların anayasadan çıkarılması gibi hususlar da iki ülke ilişkilerinin gerilmesine yol açtı.

Son dönemde ilişkilerin bu denli gerilmesinde Alman medyasının belirleyici bir rolü olduğunu da ifade etmek gerekiyor. Yaşanan tüm bu olumsuz gelişmelerin Alman medyasında katı bir Türkiye ve Erdoğan karşıtlığı üzerinden ele alınıp çarpıtılarak değerlendirilmesi ve kitlelere bu şekilde sunulması, gerek ülkeler gerekse toplumlar nezdinde gerginliğe yol açtı ve bu süreçte en çok ihtiyaç duyulan şey olan “karşılıklı güveni” baltalayarak ilişkileri daha da zehirledi. Alman medyasındaki Türkiye karşıtlığı, kimi zaman daha da müfrit bir hal alarak, Türkiye’deki iç siyaseti yönlendirme çabasına kadar ulaştı. Bunun en açık örneği, Türkiye’deki 16 Nisan referandumu sırasında bazı Alman yayın organlarının açıkça “hayır” propagandası yapmalarıydı. Dahası, bu tablo karşısında, Türkiye’deki bazı medya organları da basın dilini Almanya’da sunulan bu içerikler üzerinden kurgulayarak Almanya’daki bu tarz radikal ve uç unsurların/yayınların dayanağı haline geldi.


Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyareti


ABD’de Trump yönetiminin uluslararası ilişkilerde yol açtığı belirsizlik, ticaret savaşları, Suriye krizi, küresel ve bölgesel ölçekteki diğer krizler ve meydan okumalar, Türkiye ile Almanya’yı ikili ilişkilerdeki tıkanıklığı aşmak ve işbirliği imkanları aramak konusunda cesaretlendiriyor. Nitekim son dönemde artan diplomatik temaslar ve verilen olumlu mesajlar, küresel sistemin çalkantılı bir dönemden geçtiği bu süreçte, ikili ilişkileri onarmanın artık bir gereklilik olarak algılandığının tezahürleri. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier’in davetine icabetle bu ülkeye gerçekleştireceği ziyaret, bu bakımdan kritik bir önem taşıyor. Son zamanlarda küresel ve bölgesel ölçekte yaşanan gelişmelerin sunduğu işbirliği ve ilişkileri tarihi derinliğine uygun olarak yeniden düzenleme fırsatının, her iki ülke tarafından da değerlendirileceği bu ziyaretin ve bu ziyaret kapsamında verilecek mesajların, iki ülke ilişkilerinde önemli sonuçlar doğuracağı da açık.

Diplomatik ve siyasi alanda atılan/atılacak adımlar kadar, medyada ve medya dilinde de sorumlu bir anlayışın yer etmesi, hem toplumlar nezdinde büyük yara alan ilişkilere dair kamuoyu algısının düzeltilmesi hem de Almanya ve Türkiye’nin gelecek nesillere değerli bir dostluk ve işbirliği örneği bırakmak amacıyla attığı/atacağı adımların görünürlüğü açısından önemli. Almanya ve Türkiye’den gelen tüm iyi niyetli çaba ve açıklamaları göz ardı edip anlamsızlaştıran, nefret dilinin ve söyleminin hâkim olduğu bazı Alman medya organlarının bir an önce sorumlu bir anlayışa yönelmesi, ilişkilerin onarılma sürecinde mesafe alındığının önemli göstergelerinden biri olacak.

14 Ekim 2018 Pazar

Bir siyasi proje olarak 'Alman İslamı'

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Almanya’da yaşayan Müslümanlarla Alman devleti arasında bir iletişim ve diyalog mekanizması olduğunu iddia eden devlete bağlı İslam Konferansı, kendine yeni bir görev tanımı yaptı: “İslam’ı yeniden tanımlamak”.
Almanya’da yapılan İslam tartışmalarının tarihi çok uzun olsa da, 2010 yılında dönemin cumhurbaşkanı Christian Wulff’un “İslam Almanya’nın bir parçasıdır” açıklamasıyla tartışmalar yoğunluk kazanmıştı. Son haftalarda Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) mensubu İçişleri Bakanı Seehofer’in “İslam Almanya’nın bir parçası değildir” sözüyle tartışmalar yeniden alevlendi. Merkel, Birlik partisi ortağının bu ifadesini reddetmiş ve “İslam Almanya’ya aittir” demişti. Cumhurbaşkanı Steinmeier da benzer sözlerle Almanya’da yaşayan Müslümanların bu ülkeye ait olduğunu ifade etmişti.
“Alman İslamı” konusunun Alman kamuoyunda iki şekilde gündeme getirildiği görülüyor. Bir yandan kategorik ve teorik olarak İslam’ın ve Müslümanların Avrupa’nın bir parçası olup olmadığı tartışılıyor. Diğer yandan pratik düzlemde 2006 yılında kurulan İslam Konferansı gibi kurumlarla devletin Müslüman gruplarla ilişkisi ve İslam dini yeniden dizayn edilmek istenirken, Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) gibi köklü ve geleneksel kurumların varlığı sorgulanıyor.
İçişleri bakanlığına bağlı olarak çalışan İslam Konferansı geçtiğimiz Temmuz ayında yeni bir yapılanmaya gideceğini açıkladı. Duyurulan eylem planında, şimdiye kadar sadece örgütlü Müslüman grupların çağrıldığı konferans toplantılarına, artık organize olmamış grupların ve bazı tanınmış Müslüman bireylerin de davet edileceği açıklandı. Ancak esas önemli olan, şu ana kadar sadece Almanya’da yaşayan Müslümanlarla Alman devleti arasında bir iletişim ve diyalog mekanizması olduğunu iddia eden bu kurumun yeni bir görev tanımına gitmesi oldu: “İslam’ı yeniden tanımlamak”. Organizasyondan sorumlu İçişleri Bakanlık Müsteşarı Markus Kerber yaptığı açıklamada, Almanya’da yaşayan Müslümanlardan Almanya’ya ait bir İslam tanımlamalarını talep etti.
Politik bir söylem: “İslam Almanya’ya aittir” Böylelikle “İslam Almanya’ya ait değildir” cümlesi kadar “İslam Almanya’ya aittir” ifadesinin de tamamen siyasi bir anlam taşıdığı açıkça anlaşılmış oldu. Bunun naif bir yaklaşımla “İslam Almanya’da kabul” görüyor şeklinde yorumlanamayacağı açıktır. Nitekim “Alman İslamı”na yönelik tartışmalarının teologlar veya sosyologlar yerine siyasiler tarafından başlatıldığı ve yönetildiği görülüyor. Bunun yanı sıra “Almanya’ya ait olacak İslam”ın ne tür bir “İslam” olması gerektiğine ilişkin konuların da bu iki soruyla paralel olarak tartışılmaya başlandığı düşünülürse, olayın siyasi bir proje olarak yürütüldüğü daha iyi anlaşılacaktır.
Pratikte yaşanan ve açık kaynaklara dayalı köklü bir geleneğe dayanan İslam inancının yeniden tanımlanması fikri, konsüllerde bugünkü şeklini alan Hristiyanlığın geçirdiği dönüşümü akla getiriyor. Tartışmalar daha yakından takip edildiğinde, “Alman İslamı” projesiyle, esasında ne olduğu aşağı yukarı belli bir İslam modelinin yukarıdan dayatılarak Müslümanlar tarafından kabulü hedeflenmektedir. Nitekim eski İçişleri Bakanı Otto Schily bunu henüz 2002 yılında açıkladığı entegrasyon planında ilan etmiş ve Müslümanların asimile olması gerektiğini açıkça ifade ederek “Avrupa İslamını kabule hazırlansınlar” demişti.
DİTİB tasfiye mi ediliyor?
İslam tartışmalarında Alman devleti ve elitlerinin, var olduğu şekliyle İslam’ın bu ülkeye ait olmadığını ve bu nedenle buraya ait olacak yeni bir İslam kurgusu peşinde oldukları anlaşılıyor. Bu noktada geleneksel grupları ve özellikle Almanya’daki en büyük Müslüman topluluk olan Türkleri kontrol altına alacak ve yönlendirecek yeni organizasyonların kurulmaya başlandığı görülüyor. Geleneksel kurumları kontrol etmek ve orta ya da uzun vadede tasfiye etmek için ise bu kurumlar siyasi bir bağlama oturtularak Türk devletiyle ilişkileri şüpheli hale getiriliyor. Uzun süredir anayasal düzenle uyumsuz bulunduğu için istihbari gözlem altında tutulan Almanya’nın en etkin Müslüman gruplarından Milli Görüş (IGMG) bazı eyaletlerce gözetimden çıkarılsa da Federal İç istihbarat Dairesi tarafından gözlem altında tutulmaya devam ediyor. Son olarak, DİTİB’in de Anayasayı Koruma Dairesi tarafından istihbari izlemeye alınıp alınmayacağına yönelik bir karar vermek üzere araştırma yapıldığı açıklandı. AfD gibi ayrılıkçı ve ırkçı grupları anayasal takibe almak için bile yeterince delil olmadığını savunan Alman siyasetçilerin, DİTİB gibi hiç bir kriminal olaya karışmamış bir kurumu istihbari kıskaç altına almaya çalışmaları manidardır. Bu nedenle, orta veya uzun vadede bu kurumların tasfiyesininim amaçlandığı söylenebilir.
DİTİB tartışmalarının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gezisinden sonra yeniden alevlendirilmesi de tesadüfi değil. Zira DİTİB’in özellikle Türkiye’yle olan ilişkileri bağlamında sorunlaştırıldığı biliniyor. Yasak tartışmalarında, DİTİB’in “İslamcı” ya da radikal bir kurum olduğuna yönelik en ufak bir argüman yokken bu yapının milliyetçi olduğu yönünde “suçlamaların” ön plana çıktığı görülüyor. Bu durum da Almanya’nın kültürel asimilasyonu hedefleyen entegrasyon siyasetine uygun olarak, Almanya’da yaşayan Türklerin milli ve manevi gelenekleriyle ve kimlikleriyle bağlarının kopartılmasının amaçlandığına yönelik şüpheleri kuvvetlendiriyor. Bu anlamda “Alman İslamı”, Almanya’nın kültürel eritme odaklı entegrasyon siyasetinin bir uzantısıdır.
Almanya’da yaşayan Türklerin Türkiye ile olan derin bağlarının ve elbette buradan aldıkları güçlü desteğin “Alman İslamı” mühendislerini rahatsız ettiği açıktır. Zira ancak bu bağ ve destek kesilerek Almanya’daki Türklerin kontrolü sağlanabilecektir. DİTİB ve Milli Görüş gibi kurumların, 2008 yılında önlerine konulan “Alman İslamı” anlaşmasına razı olmadıkları ve Türkiye’den alınan destek sayesinde boyun eğmedikleri için hedefe konuldukları biliniyor. Bunu yanı sıra, Müslümanların radikalleşmesinden korkulduğu ve bu yüzden ılımlı, uyumlu bir İslam modeli istendiği şeklinde argümanlar da kullanılıyor. Ancak Türk gençlerinin El Kaide gibi radikal gruplara yönelmemesinde, sağlam bir geleneksel dini kimliğe sahip olmalarının ve DİTİB gibi kurumların bu husustaki olumlu katkılarının göz ardı edildiği de ortada. DAEŞ gibi gelenekten kopuk nevzuhur modern terör örgütleri ve “reformist İslam” gibi reaksiyoner projeler iki ayrı uçta olsalar da, geleneksel dini kimlikten kopuşun birer sonucu olarak okunmalıdırlar.
Aydınlanma tezgahından geçmeyen tek din: İslam
Almanya’da yaşayan Müslümanlara yapılan çağrılarda sürekli olarak “anayasaya bağlılık” vurgusu yapılması, esasında bir yandan Alman toplumu içinde Müslümanlara potansiyel “anayasa düşmanı” gibi bakılması sonucunu doğuruyor, diğer yandan ise Müslümanların bu ülkeye bağlılıklarını sürekli şekilde sorgulayarak onları ötekileştiriyor. İslam sürekli olarak tehdit algısı üzerinden bir güvenlik sorunu şeklinde gündeme getiriliyor ve tartışılıyor. İslam’a yönelik hakim siyaset ve medya dilindeki hakim söylem bütünüyle negatif. Böylelikle geçmişteki “Yahudi Sorunu”nu hatırlatır bir şekilde öncelikle bir “Müslüman Sorunu” meydana getiriliyor ve sonra da bu sorunun çözümüne yönelik projeler devreye sokuluyor.
Aydınlanma tezgahından geçmeyen tek din olan İslam’ın, hakim kültürel ve ideolojik yapıdan bağımsız dönüştürücü bir gücü olması hasebiyle, var olan şekliyle Batı’da kabul edilmek istenmediği açık. Bunu içindir ki Almanya’da yaşayan Müslümanlardan İslam’ı yeniden tanımlamaları talep ediliyor. Bunu talep eden siyasi ve sosyal yapı her ne kadar Hristiyan-Yahudi geleneğine dayansa da, dindar olmaktan ziyade, Hristiyanlığı kültürel olarak yaşayan seküler bir karakter taşıyor. Dolayısıyla Müslümanlara “biz Hristiyanlığı Aydınlanma dönemi ile reforme ettik; İslam da bu reform sürecinden geçsin” deniliyor.
Bunun yanı sıra, 2030 yılı projeksiyonlarına göre, Almanya’da her yedi kişiden biri Müslüman olacak. 2010 yılında sadece her 17 kişiden birinin Müslüman olduğu göz önüne alınırsa, Müslümanların giderek yaşlanan Almanya’da demografik bir sorun ve toplumun dönüşmesine yönelik bir risk faktörü olarak görüldükleri de anlaşılır. Almanya’nın gelecek vizyonunda, kendinden emin ve kendine güvenen bir Müslüman algısının yer almadığı ve bunu sağlayacak her türlü mekanizmanın devre dışı bırakılmaya çalışılacağı ise gayet açıktır.
Kültürel kimliği besleyen damarlar kesiliyor
Din aynı zamanda bir gelenek ve kültür olarak taşınıyor ve yaşanıyor. Dolayısıyla Almanya’daki en büyük Müslüman nüfusu oluşturan Türklerin dinle ilişkisini gelenek ve kültür üzerinden kuran DİTİB ve Milli Görüş gibi kurumların tasfiye edilmesi, Almanya’da yaşayan Müslümanlar açısından ciddi bir sorun teşkil edecektir. Bu sadece bu insanların Türkiye ile olan bağını kesmek demek değildir; aynı zamanda bir kimlik şekillendirme projesi olarak da okunmalı ve kültürel, dini kimliğe yapılan ciddi bir müdahale olarak değerlendirilmelidir.
Bu noktada, Alevi gruplara yönelik, aslında tamamen bir tahribat projesi olan “Alisiz Aleviliğin” yine Almanya’da bir doktrin olarak geliştirildiğini ve desteklendiği de unutulmamalıdır. Aleviliğin Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde ayrı bir din olarak tanınması ve ayrı Alevilik din derslerinin konulması da, buradaki Müslüman Türk topluluğunu bölme ve dönüştürme projesinin başka bir ayağıdır.
“Pagan İslamı”na hayır
Seküler Batı, Müslümanların ve İslam’ın da reforme edilerek aydınlanma tezgahından geçmelerini istiyor. Batının seküler ve pagan bilinçaltının, günümüzde reforme edilmemiş tek din vasfını taşıyan İslam’ı “Alman İslamı” gibi projelerle bir çeşit kültürel zenginlik ve “çeşni” seviyesine indirgemek istediği görülüyor. Batının en önemli dini referansı ve “Tanrı’nın dünyadaki temsilcisi” olarak görülen Papa’nın, daha bir kaç yıl evvel kürtaja karşıyken artık eşcinsel evliliklere cevaz veren bir anlayışa gelmesi, Avrupa’da siyasetin din üzerindeki gücünü gösteriyor.
Aslında oluşturulmak istenen şey bir “pagan İslamı”dır. Müslümanlar hangi gerekçeyle olursa olsun bu oyuna gelmemeli, siyasi olarak farklı duruşlar sergileseler bile öz kimliklerine karşı yapılan bu müdahaleyi topyekûn reddetmelidirler. “Alman İslamı” projesi ve geleneksel grupların tasfiyesi, bazı muhalif grupları desteğini kazanmak için Cumhurbaşkanı Erdoğan ve DİTİB karşıtlığı üzerinden yürütülse de, asıl amaç bunun çok daha ötesindedir ve hedefinde belli bir siyasi görüşe bağlı olanlar değil, Almanya’daki bütün İslam toplumu vardır.

24 Temmuz 2017 Pazartesi

ALMANYA İLE YAŞANAN KRİZİN GEREKÇELERİ VE GELECEĞİ

Son bir yıldan bu yana Türkiye ve Almanya arasında yaşanan kriz aradan geçen her gün biraz daha derinleşirken, iki ülke arasındaki ilişkiler de gittikçe gergin bir hal alıyor.
15 Temmuz'da gerçekleştirilen FETÖ merkezli darbe girişiminden bu yana FETÖ mensubu teröristleri iltica başvurusu altında koruyup kollayan Almanya'nın Türkiye'ye karşı koyulduğu hasmane tutumu krizi ateşleyen ana unsur oldu.
Aralarında darbe girişimine bizzat karışan bazı asker üniforması giymiş teröristlerin de olduğu çok sayıda FETÖ teröristi için emniyet sağlayan Alman hükümetinin yaptıkları hiçbir şart altında kabul edilemez.
Bununla birlikte FETÖ örneğinde olduğu gibi yıllardan bu yana PKK terör örgütüne yönelik olarak benzer bir tutumu sergileyen, PKK'nın Avrupa yapılanması ve finans ağı için geri planda desteğini bu örgütten esirgemeyen Almanya'nın bir başka tutumu da malum.
Dolayısıyla Türk Milleti'nin açık düşmanlarına bu derecede ev sahipliği yapan bir ülke için, 15 Temmuz gibi toplum hayatı ve devletimiz üzerinde derin yaralar bırakan elim hadiseden sonra, Türkiye karşıtlığını sürdürecek yeni adımlar atması ve FETÖ ile beraber PKK'lı teröristleri de Türkiye'ye teslim etmeme konusunda ayak direten Almanya'nın tutumu iki ülke arasındaki krizin derinleşmesinin ana nedenidir.
Almanya içinse Türkiye meselesi kendi vatandaşı olan bazı sözde gazeteci ve insan hakları savunucularının Türk yargısının kararları gereğince tutuklanmasından kaynaklanıyor.
Bunlar arasında öne çıkan ilk isim Kandil dağına sık sık giderek PKK'lı teröristlerle gazeteci kimliği altında görüşen ve fakat bundan öte bir ilişki ağı içerisinde olduğu anlaşılan Die Welt muhabiri Deniz Yücel'dir.
Alman hükümetine göre bu isim bir gazetecidir ancak Türkiye'nin tespitleri bundan da öte Deniz Yücel'in PKK'lılarla beraber iş yapan ve gerisinde bir devletin misyonunu yürüten anlayışla farklı faaliyetle yürüttüğü yönündedir.
Diğer yandan geride bıraktığımız haftalarda Büyükada'da sözde insan hakları aktivistlerinin gerçekleştirdiği bir toplantıda gözaltına alınan şahıslar arasında bulunan Almanya vatandaşı Peter Steudtner de şimdiki aşamada Alman hükümetinin Türkiye'ye karşı kullandığı dili sertleşmesine neden olan ikinci vaka oldu.
Anlamsız ve kendi tutumunu boşa çıkaran samimiyetsizliği ise Türkiye kendisinden, Almanya'da bulunan FETÖ ve PKK'lıları istemesiyle yargıyı işaret ederek siyasetin buna karışamayacağını söylerken, mevzu bahis ülkemizde tutuklu halde bulunan kendi vatandaşları olduğunda karşılığında Türkiye'den de aynı cevabı bulmasıdır.
Dolayısıyla Almanya'daki hukuk da, Türkiye'deki guguk mudur?
Almanya'nın özellikle bu ikinci olay sonrası her seviyeden gösterdiği tepkinin dozajının artması ise şimdiye kadar biriken ancak açıkça dışa vurulmayan bir tutumun yansıması olsa gerek.
Özellikle Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel'in geride bıraktığımız hafta düzenlediği basın toplantısında Türkiye'yi Büyükada'da gerçekleştirilen toplantıyla ilgili tutuklamalar yönünde eleştirirken, sözlerinin devamında ekonomik yaptırımlar ve AB ile müzakere süreci anlamında aklınca tehdit eden bir tutum takınması ise yüzsüzlük olduğu kadar, ülkemize yapılmış büyük bir saygısızlıktır.
Sözde Ermeni Soykırımını kendi meclisinde kabul ederek Türkiye'ye karşı büyük bir tarihi hata içerisine giren, ardından cevabını İncirlik bahsinde alan Almanya, altını çaldırmamak için İncirlik'teki askerlerini Ürdün'e çekmişken, şimdi yanlış siyasetini sürdüreceğini de bir bakıma ilan etmiş oluyor.
Türkiye'den bakılınca Almanya'nın durumu ülkemize karşı büyük bir samimiyetsizlik ve hatta malum terör örgütlerini koruyup kollayarak açıkça art niyet taşıdığı yönündedir.
Mevzu bahis iki büyük ülkenin ilişkileri olsa da, bu durumun özellikle de Almanya açısından ne derecede sürdürülebilir olduğu açık değildir.
Zira görünürdeki duruma bakıldığında Almanya'nın aklı ile hareket etmediği ortadadır.
Bu nedenle Türkiye'ye karşı sergilenen tutumun iki ana gerekçesi olabileceği göze çarpıyor.
1-Eylül ayında gerçekleştirilecek seçimler sebebiyle, Almanya'da son dönemde artan yabancı karşıtlığını ve sığınmacı meselesini Merkel hükümetine fatura etmek isteyen bazı basın kuruluşlarının oluşturduğu kamuoyu gereğince, Merkel'in sığınmacı meselesinde AB ile beraber anlaşma sağladığı Türkiye'ye taviz verdiği iddialarının üzerini örtebilmek. Bu bahis geçerliyse, seçimlerin ardından iki ülke arasındaki ilişkilerde artan gerginliğin azalması beklenir.
2-Türkiye ve Almanya arasındaki anlaşmazlıkların çokluğu, 15 Temmuz, FETÖ ve PKK terör örgütlerinin yarattığı meselelerin derinliği sebebiyle Almanya'nın tutumunu sertleştirme arayışları. Şayet mesele Almanya açısından bu alanda seyrediyorsa, o vakit AB'nin de meseleye bir noktadan sonra Almanya'nın yanında yer alarak dâhil olması kaçınılmaz olacaktır.
Geride bıraktığımız hafta sonu bazı Alman medya kuruluşlarının, Alman hükümetinin Türkiye'ye yönelik askeri anlaşmaları askıya alma hazırlığında olduğunu duyurması ve Alman Dışişleri Bakanlığı'nın, Almanya'da yaşayan Türklere yaşanan krizle ilgili mektup yazarak "Politikamız değişecek. İşbirliğimizi ve Türkiye'ye ekonomik yardımı gözden geçireceğiz." demesi, ikinci konunun geçerliliğinin daha fazla olduğunu işaret ediyor.
Yani Almanya seçime bağımlı ya da bağımsız olmak üzere Türkiye'ye karşı takındığı tutumu kendince sertleştireceğini, siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerin seviyesini düşüreceğini şimdiden işaret ediyor.
Şayet Türkiye'yi bu alandan ilerleyerek, tehditkâr bir üslupla ve aklınca hizaya getirebileceklerini düşünüyorlarsa, Merkel hükümeti büyük bir yanılgı içerisinde demektedir.
Zira bu ölçüde Türkiye'ye vermek istedikleri zarardan daha fazlasını kendileri bizzat yaşayacaktır.
Üstelik siyasi, toplumsal, ekonomik ve askeri düzeylerin tamamında bu kayıpların neler olabileceğini büyük bir pişmanlıkla tecrübe etmeleri kaçınılmaz hale gelir.
İlave olarak krizin daha da derinleşmesi halinde Alman hükümetinin bu kez Yunanistan'ı Türkiye'ye karşı kışkırtacak bazı eylemler içerisine girebileceğini de bir yerlere not etmek gerekir.
Her ne olursa olsun, Türkiye'nin tam bağımsızlık yolunda kendi milli egemenliğini tesis etmeye yönelik kararlılığını hiçbir çevrenin bozamayacağını herkesin anlaması gerekir.

12 Eylül 2017 Salı

Almanya'nın Türkiye düşmanlığına karşı ne yapılmalı?

Almanya'nın Türkiye'ye karşı kepazeliğinin seçime yönelik olmadığı ve kasıtlı biçimde düşmanlık üretildiği, artık anlaşılmıştır. Türkiye bu kadar kolay harcanacak, üzerinde bu kadar kolay oynanacak bir devlet midir? Almanya'nın başını çektiği, ama Avrupa'nın genelinde var olan bu tutarsızlıkların, ikiyüzlülüğün, Haçlı zihniyetinin asıl sebebi nedir? Bu kabalığın, açık ve aleni düşmanlığın bir karşılığı olmayacak mıdır?                 
DÜZMECE VE ZORLAMA
          Bu sorular cevap aramaktadır. Çok şey söylenebilir, ama kesin olan Avrupa'nın kendi içinde büyük bir çıkmaza girdiği ve akıbetinin belirsiz hale geldiğidir. Avrupa Birliği, üye ülkeler arasında birlikteliği sağlamaktan uzaklaşmış, ayrışmanın, dengesizliğin ve itirazın merkezine dönüşmüştür.  İngiltere'nin ayrılması büyük bir panik oluşturmuştur ve bu durum beraberinde içe kapanmayı ve marjinalleşmeyi de getirmiştir. Batılı değerler, yerini küçük menfaatlere bırakmış, ırkçılık hortlamış ve yaygınlaşmıştır. Almanya'nın Türkiye'ye karşı düşmanlık politikalarını dayandırdığı gerekçelerin hiçbiri haklı ve doğru değildir. Birçoğu düzmece ve zorlamadır. Türkiye'ye karşı kullandıkları argümanların tamamı, aslında kendilerinin aynadaki yansımasından ibarettir.                   
TERÖRÜN HAMİSİ
           Alman siyasetçileri aynaya baktıkları zaman, ipe sapa gelmez değerlendirmelerini, skandal açıklamalarını, yanlı ve terör örgütleriyle aynı kareye düşen sorumsuz ve sakat tavırlarını göreceklerdir. Yeri gelince demokrat, yeri gelince özgürlükçü, yeri gelince gelişmiş ülke pozuna bürünmek kendilerini kurtarmayacak, terör örgütlerine el altından vermiş oldukları destek ve katkıyla birlikte suçüstü yakalanacaklardır. FETÖ bütün unsurlarıyla birlikte Almanya'dadır. PKK Almanya'da cirit atmakta, ihanetini, kalleşliğini bu ülkenin imkanlarıyla sürdürmektedir. Adil Öksüz isimli teröristin dahi bu ülkeye sığındığı ileri sürülmektedir. Eğer bu doğru ise bu kalleşin nasıl kaçtığı, kimlerden yardım aldığı ve neden Almanya'yı seçtiği ayrıca değerlendirilmelidir.                             
İÇİ BOŞ TEHDİTLER
           Türkiye'ye aba altından sopa göstermek Almanya'yı küçük düşürmekten başka bir sonuç doğurmamıştır. Gümrük Birliği Anlaşması'nın güncellenmeyeceğini söylemek AB üyesi ülkelerin iradesini yok saymaktır ve bu durum büyük bir rahatsızlık doğurmuştur. Avrupa Birliği üyeliğinin dondurulması veya tamamen bitirilmesi gibi tehditlerin içi boştur. Buna ne cesaret edebilirler, ne de diğer ülkeleri ikna edebilirler. Kaldı ki, böyle bir şey hayata geçirilse dahi Almanya ve Avrupa ülkelerinin kaybedecekleri Türkiye'den çok daha fazladır. İp inceldiği yerden kopacaksa kopsun. Türkiye hiç kimseye, hele AB'ye mahkum, mecbur ve muhtaç değildir. Türkiye'nin sınır ve gümrük kapılarını ardına kadar açarak giden gider, gelen gelir deme hakkı da artık doğmuştur.                        
ELİMİZ GÜÇLÜ
          Ekonomi ve ticaret ülkeleri birbirine mahkum bırakmış, sınırlar göstermelik hale gelmiştir. Buna bir de hiçbir ölçü kabul etmeyen ve mesafeyi ortadan kaldıran iletişim imkanlarını eklemek gerekiyor. Bunun adına da refah deniliyor. Refahtan vazgeçilemeyeceğine göre, Avrupa'nın içe kapanması, uçlara kayması kendi intiharından başka bir sonuç doğurmayacaktır. Eli güçlü olan taraf Türkiye'dir.Nüfusumuz, ekonomimiz, yetişmiş insan gücümüz, kapasitemiz ve bulunduğumuz bölgenin sağladığı stratejik imanlar bize büyük imkanlar getiriyor. Önemli olan bunun farkında olmak ve doğru kullanabilmektir. Bu konuda hükümetin büyük yanlışları ve yetersizlikleri olmuştur. "Sıfır sorun" dinelerek çıkılan yolda her önüne gelene teslim bayrağı çekilmiştir. Avrupa Birliği'ne teslim olarak, Kıbrıs davamızdan taviz vererek, Ermeni iftiralarına yeşil ışık yakarak büyük ülke olacağımız zannedilmiştir. Ne yazık ki, tamamında kaybeden taraf olduğumuz gibi, bu tavizler yeni istekleri ve baskıları da beraberinde getirdi. Bugün Almanya, Türkiye'ye bir düşmanlık siyaseti yürütebiliyorsa, asıl sebep bu yanlışlardır.                           
TÜRKİYE OLMADAN AB OLMAZ  
            AB ile verilene razı bir ilişki yürütmek yerine, eşit ve ilkeli bir zeminde yürüseydik, Almanya'da, Hollanda'da, diğerleri de bugünkü rezilliklere cesaret edebilirler miydi? Her zaman söylüyoruz, bir defa daha tekrarlayalım: Türkiye olmadan Avrupa Birliği'nin yaşaması da, bugünkü refah seviyesini koruması da mümkün değildir. Bizim genç, dinamik ve eğitimli nüfusumuza muhtaçlar. Gelişen ve kalkınan bir ülke olarak Avrupa için en önemli pazar durumundayız. Avrupa'nın her ülkesinde, ortak hareket edilebilmesi durumunda bütün dengeleri değiştirebilecek sayıda vatandaşlarımız var. Ve bütün bunları daha da önemli ve anlamlı hale getiren bölgesel avantajlara, stratejik imkanlara sahibiz. Avrupa'nın güvenliği ve huzuru bizim avucumuzun içindedir. Suriye'deki gelişmelere bağlı olarak Avrupa'nın nasıl büyük bir telaş yaşadığını ibretle izledik. Bugün kapıları biraz aralasak Avrupa'nın kimyasının nasıl bozulacağını ve neler olacağını en iyi muhataplarımız biliyor.                                 
SÖZÜN BİTTİĞİ YER                             
          Birinci dünya savaşında Almanya için bedel ödedik. Sonrasında müttefik olduk.60'lı yıllardan itibaren Almanya'nın gelişmesinde, kalkınmasında ve medeniyetinde Türkün alınteri ve emeği vardır. Bugün 3,5 milyondan fazla insanımız bu ülkede yaşıyor ve siyasetten ticarete, bilimden güvenliğe kadar her alanda Almanya'ya hizmet ediyor. Bunlara ilave olarak Almanya'nın sicilinde ikinci dünya savaşı sırasında yaşanmış Yahudi soykırımı gibi dünyanın gördüğü en büyük katliamlar var. Bütün bunlara rağmen Almanya'nın Türkiye'ye düşmanlık yapması, sözün bittiği yerdir.

28 Eylül 2018 Cuma

Cumhurbaşkanı Erdoğan'nın Almanya Ziyaretinde Can Dündar Sorusu

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Erdoğan'dan Alman gazeteciye tokat gibi cevap Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Almanya Başbakanı Angela Merkel ile düzenlediği basın toplantısında Can Dündar ile ilgili gelen soruya net cevap verdi ve "Şu an bu kişi Türk yargısına göre bir mahkûmdur, ajandır. Devletin sırlarını ifşa etmiştir. Kendisinin iadesini istemek en doğal hakkımızdır" dedi.


Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier tarafından resmi törenle karşılanan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Almanya Başbakanı Angela Merkel ile görüştü. Görüşme sonrası gazetecilerin karşısına geçen iki lider gündeme ilişkin soruları cevapladı.

ERDOĞAN'DAN VİZE SERBESTİSİ VURGUSU


Cumhurbaşkanı Erdoğan burada yaptığı ilk açıklamada; "Sayın Merkel ile görüşmemizde bir süredir çalışmayan mekanizmaları işler kılma noktasında fikir birliğine vardık. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle beraber ülkemiz yeniden reform yoluna girmiştir. Vize serbestisi konusunda kalan 6 kriteri en kısa zamanda yerine getirmeyi planlıyoruz. Vize serbestisinin sağlanması ve gümrük birliğinin güncelleştirilmesi hem Türkiye’nin hem AB’nin faydasına olacaktır. Bu kritik sürecin belli çevrelerin kaprislerine maruz bırakılmadan iletilmesini diliyoruz. Almanya’nın vereceği desteğe de büyük önem veriyoruz" ifadelerini kullandı.

MERKEL: EKİMDE 4'LÜ ZİRVE DÜŞÜNÜYORUZ


Merkel ise göç mevzusuna dikkat çekerek, "Türkiye olağanüstü yüksek bir performans sergilemektedir. Suriye’den gelen 3 milyon kadar mülteciye ev sahipliği yapmaktadır. İdlib konusunu ele aldık. Orada kırılgan bir durum var. Rusya, Türkiye ve Fransız devlet başkanlarıyla birlikte ben de bir araya gelerek ekim ayının ortalarında dörtlü zirve düşünüyoruz. Belli yükümlülüklerimiz var. AB’nin özellikle mülteci projeleri için kaynakların bürokratik olmayan şekilde akmasını sağlamak istiyoruz. Terörle mücadele konusunda işbirliğimizi daha da iyileştirmek istiyoruz." diye konuştu.

CAN DÜNDAR SORUSUNA NET CEVAP


SORU: Türkiye’de Alman vatandaşlarının tutuklu olmasını belirttiniz. Sayın cumhurbaşkanı umut vaat etti mi çözüm bulunacağına dair… Can Dündar’ın akredite olması ama sayın cumhurbaşkanını dikkate alarak kendisi gelmiş buraya, bu konuyu ele aldınız mı? Nazi serzenişlerinizden ötürü özür dilediniz mi?

Merkel: Şimdi ben adli yardımlaşma ile ilgili söz konusu olan tek tek konuları ele almak istemiyorum. Gazeteci Dündar konusunda ihtilafların olduğu ortada. Kendisinin basın toplantısına katılmayacağına kendisi karar vermiştir. Yine yanlış anlaşılma olmasın diye şunu söylemek istiyorum. Burada herhangi bir şekilde iki sınıflı bir akreditasyon yoktur. Çok sayıda gazeteci burada bulunuyor, bundan ötürü herkes tek tek soru soramıyor. Ama eşitlik açısından bu hak tanınmıştır. Bunu açıklamak istedim. Can Dündar’ın kendisi katılmama kararı vermiştir. Kendisiyle ilgili sayın cumhurbaşkanı ile farklı görüşlerin olduğunu teyit edebilirim.

Erdoğan: Bu samimi açıklaması için teşekkür ediyorum. Türk yargısı bırakılması gerekli olanları tutuksuz yargılanmak üzere de olsa bırakmıştır. Hiç ona gerek kalmadan bırakılması gerekeni de bırakmıştır, isim vermeyeceğim. Fakat son söylediğiniz kişiye gelince; önce Can Dündar’ın bir ajan olduğunu, devletin sırlarını ifşa etme durumunda olan bir kişi olduğunu ve bunun 5 yıl 10 aya mahkum edildiğini biliyorsunuzdur. 5 yıl 10 aya mahkum olan bir kişi, kaçarak Almanya’ya gelmiştir. Şu anda bu kişi Türk yargısına göre bir mahkumdur ve 5 yıl 10 ay mahkumiyeti vardır, ajandır. Devletin sırlarını ifşa etmiştir.Hiçbir ülkede devletlerin sırları ifşa edilmez, suç teşkil eder. Bir diğer konu biz Almanya ile suçluların iadesi anlaşması yapmış bir ülkeyiz. Bizim böyle bir suçluyu iadesini istemek en doğal hakkımızdır. Bir Alman hakikaten burada yargılanmış mahkum olmuşsa, bizden Almanya isteyebilir. Biz de bunu vermek durumundayız. Böyle bir şey benim başıma gelse, ben veririm, hiç bakmam.

ENVER ALTAYLI'NIN KİRLİ GEÇMİŞİNİ AÇIKLADI


SORU: Sayın Erdoğan ile tutuklu olanlar üzerine konuştuğunuzda bunu nasıl gözümüzde canlandırabiliriz? Bunları ne zaman tahliye edeceksiniz diye mi soruyorsunuz? Türkiye’deki yargının bağımsızlığına yönelik şüpheler var. Siz ısrarla tahliye edin mi diyorsunuz?Sonra sayın cumhurbaşkanına sormak istiyorum. Enver Altaylı Türkiye’de de tanınan bir insani 14 aydır iddianame olmadan tutuklu kendisi. Siz de dindar bir insansınız. Merhamet duygusundan hareket ederek, böyle bir insanın tahliye olması makul olmaz mıdır?

Merkel: Ben tabi aramızda nasıl konuştuğumuzu tek tek anlatacak değilim. Ama somut olarak ele alıyoruz tabi ki. Ve uzun da görüşmeler oluyor. Mesela sizin adını verdiğiniz kişi şu anda işimizi zorlaştıran vakalardan biri. Toplam 5 vaka var. Kesinlikle son derece somut olarak bu konuları ele aldığımıza güvenebilirsiniz.

Erdoğan: Bir defa şunu kabul etmek lazım. Yani ne ben Almanya’nın hukuk sistemini veya mahkemelerini eleştirme hakkına sahibim, ne de sizler Türk yargı sistemini eleştirme hakkına sahipsiniz. Yargılar bağımsızdır. Verdikleri karara saygı duyulur. Kendi ülkemde bile beğenmediğim kararların verildiği zamanlar olmuştur, uymak zorunda kalmışımdır. Bunları hep yaşadık, yaşıyoruz. Şu anda Türk yargı sisteminin Alman vatandaşları hakkında mesela tutuksuzluk kararı aldığı kişiler olmuştur ve serbest bırakmıştır. Enver Altaylı… Acaba ben sorsam Enver Altaylı’yı tanır mısınız diye… Geçmişinde bu kişinin neler olduğunu bilir misiniz diye. Türkiye’nin istihbarat sistemi içinde de dolaylı olarak yer aldığını bilir misiniz diye sorsam acaba siz bilir misiniz? Bu istihbarat sisteminde ne gibi işlevler görmüş? Türk yargısı bu kişiyi acaba niçin tutuklamış? Onun için biz yargıya saygı duymak zorundayız.

SORU: Almanya’da yaşayan FETÖ üyelerinin olduğu biliniyor. İadeleri konusunda nasıl bir yol izlenecek?

Merkel: Ben şunu söyleyebilirim PKK Almanya’da yasaklanmıştır. Bütün aktiviteleri de yasaklanmıştır. Bugün ayrıntıları ele almadık. Ama daha önceki görüşmelerde ele almıştık. FETÖ konusunda Türkiye’nin tabı ki savlarını son derece ciddiye alıyoruz ama daha çok bilgiye ihtiyacımız var, nesnel bulguya ihtiyacımız var. PKK ile aynı seviyede ele almamız için daha çok kanıta ihtiyacımız var. Almanya’da da aranan kişiler var. Henüz bazı vakalarda başarılı olamadık. Bazı insanların Almanya’da olup olmadığından da emin değiliz, araştırmalar devam ediyor.

Erdoğan: Aslında tabi burada daha önce de benim isimlerine varıncaya kadar binlerce PKK terör örgütü mensubu Almanya’da bulunuyor. Dağınık olarak bunların bulunduğu bir vaka. FETÖ’ye gelince, FETÖ’nün de yüzlerce mensubu buralarda bulunuyor. Ve burada gerek bizim istihbarat teşkilatımızın, gerek Alman istihbaratının müşterek çalışmalarıyla birbirimize olan özgüvenle nerede kimi yakalıyorsak bunu tabi teslim etmemiz işimizi kolaylaştıracaktır diye düşünüyorum. Kaldı ki PKK’nın bir terör örgütü olduğunu kabul eden bir Almanya’nın bunu yapmaktan daha kolay bir şey olamaz. Aramızda suçluların iadesi anlaşması var. bu türleri yakalayıp teslim etmek ülkemizin huzuru mutluluğu için çok büyük önem ifade ediyor.

MERKEL: DAHA ÇOK BİLGİYE İHTİYACIMIZ VAR


SORU: Yeni normalleşme adımlarının atılacağını biliyoruz. Almanya’dan Türkiye’ye bir heyet verecek, ilk somut adımları ne zaman bekleyebiliriz?

Merkel: Belki tekrar bu somut vakalara dönebilirim. Mesela bazı vakalarda iddianamenin henüz hazırlanmamış olmasını konuştuk. Bundan ötürü çok muğlak bir durum ortaya çıkıyor. Ve tabi ki yargının bağımsızlığına karşı saygımız sonsuzdur. Ama bazı durumları, bazı süreçlerin farklı olmasını dilerdik. Bu da apaçık ortada. Darbe konusuna gelince kesinlikle şiddetle kınıyoruz. Kendim bizzat Türkiye’ye ziyarette bulundum, 200’den fazla insanın hayatından olduğunu biliyorum. Şimdi biz bu alanda daha çok bilgi edinmek için karşılıklı temasları sürdürüyoruz. Ama bu Gülen hareketini gerçekten PKK ile aynı seviyede değerlendirme açısından bu durumda değiliz, daha çok bilgiye ihtiyacımız var.

Erdoğan: Ben de özellikle yarınki görüşmemizi ekonomik ilişkiler noktasında çok çok önemsiyorum. Yarın ekonomik ilişkilerimizi gündeme taşıyacağız. Bu sürecin Türkiye Almanya arasında çok önemli olduğuna, özellikle ileri teknolojide, dijital dönüşümde, daha önceden de planladığımız bir çok adım var. Almanya, Türkiye bu ortak adımlarla inanıyorum ki bölgede de ciddi bir performansı sergileyecektir.

10 Eylül 2017 Pazar

Dışişleri'nden Almanya'ya seyahat uyarısı

Dışişleri Bakanlığı, Almanya'da yaşayan ve bu ülkeye seyahat edecek vatandaşları tedbirli olmasını yönünde uyardı.
Uyarı yazısında "Yabancı düşmanı ve ırkçı muamele, davranış ve sözlü saldırılar karşısında itidalli hareket etmelerinde, siyasi içerikli tartışmalara girmemelerinde, fayda var" denildi.
ALMANYA'NIN SEÇİM KAMPANYASI TÜRKİYE KARŞITLIĞI ÜZERİNE
Dışişleri'nin uyarı yazısından başlıklar şöyle:
"Almanya'da siyasi liderler seçim kampanyalarını Türkiye karşıtlığı ve ülkemizin AB üyeliğini engelleme temelleri üzerine kurmaktadırlar. Sözkonusu ülkelerdeki siyasi atmosfer esasen bir süredir giderek artan şekilde aşırı sağ ve hatta ırkçı söylemin etkisi altındadır. Son olarak Almanya'da Şansölye adayı bir parti liderinin açıkça ırkçı unsurlar içeren beyanları karşısında Alman makamlarınca herhangi bir tedbir alınmaması endişe ve ibret vericidir. Almanya'da Türk vatandaşları arasında siyasi görüşleri temelinde de ayrım yapılmaktadır. Bir kısım vatandaşımıza sırf bu nedenle sözlü saldırılar yöneltilmektedir.
Dışişleri'nden Almanya'ya seyahat uyarısı
TÜRKLERE YÖNELİK SALDIRILAR
Almanya'da öteden beri diğer yabancılarla birlikte vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadıkları mahalle ve binalarda "sebebi açıklanamayan" yangınlar çıkmakta ve ölümle sonuçlanan olaylar yaşanmaktadır. Bu olayların en azından bir kısmının ırkçılar tarafından gerçekleştirilen kundaklama olayları olabileceği yönünde sadece ülkemiz değil Alman kamuoyunda da paylaşılan makul şüphe bulunmasına karşın Alman makamları bu olayların üzerine kararlılıkla gitmemiştir. Yabancı düşmanlığı ve ırkçılık konusunda Almanya'da yargı sürecinden de sonuç alınamamaktadır. Bu ülkede 2000-2007 yılları arasında sekizi Türk, on kişinin öldürülmesinin faili “Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU)” isimli Neo-Nazi terör örgütü mensuplarına ilişkin NSU davası Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi’nde 2013 yılında başlamıştır. Ancak 380 duruşma yapılmış olmasına rağmen adalet halen tecelli etmemiştir.
"HAVALİMANINDA VATANDAŞLARIMIZ BEKLETİLİYOR"
Başta havalimanlarında olmak üzere Almanya'ya vatandaşlarımızın varışlarında Alman emniyet ve gümrük makamlarınca keyfi olarak bekletme, sorguya çekme, saygısız davranma gibi kötü muamelelere maruz bırakılmaları sıklıkla yaşanılan uygulamalardır.
"ALMANYA TERÖR ÖRGÜTLERİNE KUCAK AÇIYOR"

Almanya aynı zamanda terör örgütlerine de kucak açmaktadır. PKK ve FETÖ mensubu olduğu bilinen çok sayıda terörist Almanya'da barınmakta ve bu ülkenin sokaklarında serbestçe gezen teröristlerin yaptığı faaliyetlere göz yumulmaktadır. FETÖ konusunda çeşitli bahaneler uyduran bu ülke makamları bizzat terörist olarak tanıdıkları, AB tarafından da tescilli PKK konusunda da gerekli kararlı adımları atmaktan imtina edegelmiştir."

14 Mart 2018 Çarşamba

Yeni Avrupa'yı 'korkular' yönetiyor

Aşırı sağ partiler Avrupa’da seçimler sonrası oluşan yeni siyasi denklemde ana muhalefet olarak yer alıyor. Bundan daha da kötüsü ise aşırı sağ partilerin başarısının tesadüfi olmadığının her geçen gün daha da iyi anlaşılması.
Tamer Ashraf
Geçen yıl Avrupa’da adeta seçim yılıydı ve pek çok Avrupa ülkesinde gündemi seçimler belirledi. Aşırı sağın damgasını vurduğu bu seçimlerin doğurduğu sonuçlar, Avrupa’daki siyasi sistem ve mevcut merkez partiler üzerinde yıkıcı ve dönüştürücü bir etki yaptı. Avrupa genelinde seçim kampanyalarında hakim olan AB karşıtlığı, İslam ve yabancı düşmanlığı gibi söylemler, Avrupa ülkelerini bir siyasi kriz ve toplumsal ayrışmanın eşiğine getirdi.
İtalya’daki seçim sürecinde “faşizmin dönüşü”nden bahsedilmeye başlandı. Geçen hafta açıklanan seçim sonuçları, bunun çok da uzak bir ihtimal olmadığını gösterdi. Zira aşırı sağ ve popülist sağ blok yüzde 50’yi aşarken, bu bloktaki en yüksek oyu yüzde 18 ile aşırı sağ LİG partisi aldı. Üçlü ve dörtlü ittifaklar halinde seçime giden sol ve sağ ittifak blokları bile hükümet kuracak çoğunluğa erişemedi. Seçimler sonrası oluşan bu siyasi tablo, diğer Avrupa ülkeleriyle ciddi benzerlikler taşıyor. Hükümet kurma çalışmalarının Hollanda’da 6, Almanya’da ise yaklaşık 5 ay sürdüğü göz önüne alınacak olursa, İtalya’yı da seçim sonrası uzun ve zorlu geçecek koalisyon görüşmelerinin beklediğini tahmin etmek güç değil. Avrupa’da aşırı sağ yalnızca seçim kampanyalarını değil, seçim sonrası hükümet kurma çalışmalarında da belirleyici aktör olarak ön plana çıktı. Almanya ve Hollanda’da, hükümet görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanması durumunda yapılacak yeni seçimlerden, aşırı sağın eskisinden daha yüksek bir oyla çıkma ihtimali, merkez sağ ve sol partileri zoraki ittifaklara mecbur kıldı. Bunun başarılamaması durumunda ise bu ülkelerin siyasi bir krize girecekleri uyarıları yapılmaya başlandı.

Avrupa siyaseti dönüşüyor

Avrupa ülkelerinde yalnızca seçim kampanyalarında değil, hükümet kurma sürecinde de “korkular”ın ve aşırı sağ faktörlerinin ön plana çıktığı görülüyor. Nitekim Alman Cumhurbaşkanı Frank Steinmeier, iktidar pazarlığı yapan partileri, ülkeyi yeni bir seçim senaryosuyla karşı karşıya bırakmamaları hususunda şu ifadelerle uyarmıştı: “Büyük koalisyona ‘hayır’ demek, Almanya’yı krize sürükler”.
Aşırı sağın belirlediği bu siyasi atmosfer, ülkeleri, istikrar vadetmeyen zayıf ve güçsüz siyasi iktidarlara mahkum ediyor. Hollanda’da seçimlerden ikinci büyük parti olarak çıkan aşırı sağın iktidara gelmesini önlenmek için, diğer partiler dörtlü bir koalisyon hükümeti kurmaya mecbur kaldılar. İtalya’da hükümet oluşturacak çoğunluğu sağlayamayan sağ ve sol bloğun da nihayetinde, popülist bir sosyal medya hareketiyken siyasi bir partiye dönüşen 5 Yıldız Hareketi’nin kapısını çalmaya mecbur olmaları, Avrupa siyasetinin içine düştüğü çaresizliği ortaya koyuyor.
Daha çok istikrar umuduyla seçime giden Almanya ise yeniden bir “Büyük Koalisyon” hükümetiyle karşı karşıya kaldı. Almanya aslında büyük koalisyonlarla yönetilmeye alışık bir ülke. Ancak büyük koalisyonu oluşturan üyelerden, ne liderini kaybetmiş ve parti içinde ciddi kırılmalar yaşayan SPD ne de göçmen meselesiyle iyice yıpratılan Merkel, siyasi tablodaki eski ağırlığına ve gücüne sahip. 2013 yılındaki seçimlerde 41,7 oranında oy alan CDU, yeni kurulacak koalisyona sadece 32,99 oranında bir oy desteğiyle giriyor. SPD’de ise durum daha da vahim: Zira Sosyal Demokratların merkez partisi, 2013 seçimleriyle kıyaslandığında, yüzde 25,6’dan yüzde 15’lere kadar düşen seçmen desteğiyle hükümete ortak oluyor.
Avrupa’da sistem dışı yeni siyasi parti ve hareketler, halka irrasyonel seçim vaatleri ve popülizmden başka bir şey sunmayan parti programlarına rağmen kazanıyor. Avrupa’da aşırı sağ yükselirken merkez sağ ve sol partiler arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor, ideolojik tanımlar ciddi bir dönüşümden geçiyor. Solun ve sağın kriterleri değişiyor. Genç, popülist, ancak vizyon ve stratejisi olmayan isimler Avrupa siyasetini domine ediyor. Papa Francesco’nun geçen yıl verdiği bir demeçte ifade ettiği gibi, Avrupa akil liderlerini kaybediyor.

Aşırı sağın zaferi tepki oylarının eseri değil

Aşırı sağ partiler Avrupa’da seçimler sonrası oluşan bu yeni siyasi denklemde ana muhalefet olarak yer alıyor. Bundan daha da kötüsü ise aşırı sağ partilerin başarısının (söylenenlerin aksine) tesadüfi ve geçici bir fenomen olmadığının her geçen gün daha da iyi anlaşılması. Aşırı sağın yükselişini kabullenemeyen siyasi elit, bunu global ve lokal siyasetteki gelişmelere bağlı olarak adeta kazara elde edilmiş, geçici bir başarı gibi yansıtmaya çalışıyor. Oysa seçimlerden sonraki süreçte de, büyük merkez partiler güç ve oy kaybetmeye devam ederken, aşırı sağcı popülist partiler ise tabanlarını genişletmeye ve oylarını artırmaya devam ediyor.
Kamuoyu araştırma şirketi INSA’nın 19 Şubat tarihli seçim anketi sonuçlarına göre, Almanya’da ırkçı AfD partisi yüzde 16’lık bir oy oranıyla, ilk kez yüzde 15,5’te kalan SPD’yi geçti ve ülkenin en güçlü ikinci partisi haline geldi.
Aşırı sağcı populist söylemler ve ırkçılığın yükselişi genelde ekonomik sebeplere bağlı olarak açıklanmaya çalışılır, işini kaybetmekten korkan Avrupalıların olağan bir tepkisi gibi sunulurdu. Fakat AfD’nin tam da Almanya’nın refah seviyesinin en yüksek, işsizlik oranlarının en düşük olduğu bir dönemde oylarını artırması bu argümanları geçersiz kılıyor.

Irkçılık aşevlerine kadar indi

Avrupa’nın bir krizin eşiğinde olduğunu düşündüren yalnızca siyasi gelişmeler değil. Toplumsal alanda da alarm sayılabilecek pek çok gelişme yaşanıyor. Hayat tarzı ve ifade özgürlüğü gibi konularda, doğu toplumlarına bir rol modeli olarak sunulan Avrupa ülkeleri, ayrımcı uygulamalarla, insanları yemek hakkından dahi mahrum bırakan aşırılıklara sahne olmaya başladı. Geçtiğimiz haftalarda Almanya’nın Essen şehrindeki Tafel isimli aşevinin yöneticileri sadece Alman vatandaşlarına yemek dağıtacaklarını duyurdular. Bu uygulamaya gelen tepkilere rağmen, aşevi yöneticileri kararlarından geri adım atmadılar. Merkel bizzat belediye başkanını arayarak bu durumun düzeltilmesi yönünde ricada bulunmak zorunda kaldı. Artık Alman vatandaşı olmayanlara yemek dağıtılması için dahi devlet başkanının araya girmesi gereken bir toplumsal ve siyasi atmosferle karşı karşıyayız. İddia edilenlerin aksine, bu olay marjinal ve bireysel olarak geçiştirebilecek bir vaka da değil. Aksine, buz dağının sadece görünen kısmı.
Avrupa’da Irkçı saldırılar her geçen gün artmaya devam ediyor. Bu yılın Ocak ve Şubat aylarında sadece Türk misyonlarına yönelik 50 civarında ırkçı saldırı gerçekleşti. Bu trajik tablonun baş sorumlusu, şüphesiz çoğulculuğu bir türlü kabul edemeyen ve yıllardır Avrupa öncü kültürü ekseninde söylem ve siyaset yürüterek sağlıksız bir toplumsal atmosfer oluşturan siyasiler. Yıllar boyu yabancı göçmenlerin tek taraflı olarak Avrupa toplumuna uyum sağlamasını öngören yanlış uyum siyasetleri, Avrupa toplumlarının kabul ve beklentilerini de yanlış doğrultuda yönlendirdi. Sokakta yürüyen bir Avrupalı, kültürel farklılıkları doğrudan “entegre olamamış unsurlar” olarak algılamaya ve dışlamaya başladı. Şimdilerde aşırı sağın yükselişine sahne olan Avrupa, işte yürütülen bu yanlış siyaset ve uyum politikalarının “meyvesini” topluyor. Elbette yabancı dostu olarak bilinen eşitlikçi kesimler ve Avrupa solu bu gelişmeleri içine sindiremiyor. Fakat onların da, söz konusu Müslüman göçmenler hele de Türkler olunca, iyi yabancı/kötü yabancı ayrımına gittikleri ve populist söylemlere ortak oldukları görülüyor.
Aşırı sağ ve populist hareketlerin yeniden hortlaması ve giderek güç kazanmasından daha tehlikeli olan ise bunların giderek normalleşmeye başlaması. Artık baba Le Pen döneminde gösterilen tepkiler, ondan daha radikal söylemlere sahip kızı Marine Le Pen’e gösterilmiyor. Eskiden olsa toplumu ayağa kaldıracak ırkçı uygulamalar, artık Avrupa sokaklarını harekete geçirmeye yetmiyor.

Terkedilen rüya: Avrupa

Geçen yıl Mart ayında, dünyaca ünlü bilim adamı Fuat Sezgin’in kitaplarına Frankfurt hava limanında el konulduğu haberi gündemi meşgul etmişti. Basında yer alan haberlere göre, Almanya’da İslam bilim tarihi alanında çalışma ve öğrenci yetiştirme imkanları elinden alınan ve üniversitedeki çalışma odası mühürlenerek üzerinde çalıştığı kitaba dahi erişimine izin verilmeyen bilim tarihçisi, 40 bin kitabı kapsayan kütüphanesini, yıllardır yaşadığı ve çalıştığı Almanya’da çalışmaları için artık bir gelecek görmeyerek Türkiye’ye taşıma kararı aldı. Türkiye bu beyin göçüyle büyük bir değer kazanırken, Almanya alanında isim sahibi 93 yaşındaki bir profesörü kaçakçılık ve zimmete mal geçirme gibi adi suçlarla itham etmek utancıyla anılmaya mahkum oldu.
Dijitalleşme konusunda oldukça geri kalan ve bilgisayar alanında kalifiye insan kaynağına ihtiyaç duyan Almanya’nın Hintli mühendisleri ülkeye çekmek için 2012 yılında yürürlüğe koyduğu “mavi kart” projesine yapılan başvuruların, 2016 yılı itibariyle hedeflenenin çok altında kaldığı biliniyor. Kamuoyunda konuya yönelik yürütülen tartışmalarda ise projenin başarısızlığa uğramasına sebep olarak yabancı düşmanlığının ön plana çıktığı görülüyor.
Avrupa’da yaşam alanlarının daraltıldığını düşünenler yalnızca bilim adamları değil, Goethe Enstitüsü ve Türkiye Araştırmaları Vakfı tarafından “Almanya’daki Türkiye Kökenli Kalifiye Personelin Göç Eğilimi” başlıklı çalışmada yer alan veriler, farklı sosyal kesimlerden çok sayıda Türkün, yaşayacakları zorluklara rağmen, yaşam alanı olarak doğdukları ya da yıllardır yaşadıkları Almanya’yı değil Türkiye’yi tercih ettiğini gösteriyor. Raporda görüşlerine yer verilen göçmenler, her gün yabancı olduklarının hatırlatıldığı, Türk ve Müslüman kimliklerinden dolayı sürekli olarak savunmaya geçmek zorunda bırakıldıkları bir ülkede yaşamaktansa, tüm zorluklarına rağmen Türkiye’de yaşamayı tercih ettiklerini ifade ediyorlar.
Farklı umutlarla Avrupa’ya giden mültecilerin bir kısmı da tüm tehlikelere rağmen, gönüllü olarak Avrupa’yı terk ediyor. Ailelerini yanlarına almalarına izin verilmeyen küçük yaştaki mülteci çocuklar ve hiçbir özel hayat alanı sunulmadan uzun süre kapalı spor salonlarında yaşamak zorunda bırakılan Suriyeli göçmenlerin bir kısmı, iltica taleplerinin sonuçlanmasını beklemeden geri dönüyor.
Aşırı sağı Avrupa siyasetinde başat unsur haline getiren gelişmelerde, elbette adeta istikrara bağımlı hale gelmiş, her türlü hareket ve değişimi korku ve kaygıyla karşılayan, tutucu Avrupa toplum yapısının önemli bir rol oynadığı açık. Ancak son dönemde yaşanan gelişmeleri, sadece mülteci meselesi ve global krizlerle açıklamak mümkün görünmüyor. Zira mülteci meselesi Avrupa’nın köklü sorunlarını ortaya çıkaran bir turnusol vazifesi görmüş olsa da, sorunun kaynağı çok daha derinlerde.

Avrupa sömürgeci geçmişiyle hesaplaşmıyor

“Deve güdücü Türkler defolup geldikleri yere geri gitmeli” (Almanya), “Göçmen partileri (DENK ve NİDA) anayasal düzeni tehdit ediyor” (Hollanda), “Gelecek sefer fırınlayacağız” (Fransa) gibi söylemler Neo-Nazi kahvehanelerinde değil, partilerin grup toplantılarında ve çok okunan gazetelerin köşelerinde dile getiriliyor. Daha da vahimi, bu söylemler işe de yarıyor. Aşıra sağ söylemelere kanan seçmenler, ülkelerini siyasi krizin ve istikrarsızlığın eşiğine getiren seçim tercihlerinden pişman değil. Aksine, seçim sonrasında da aşırı sağ partiler ve marjinal hareketler oy kazanmaya devam ederken, merkez sağ ve sol partiler giderek eriyor.
Rusya İmparatoru I. Nikola “Avrupa’nın hasta adamı Osmanlı’yı sırtımızda taşıyoruz” diyeli 160 yılı aşkın bir süre geçti. Geldiğimiz noktada Avrupa’nın tek bir hasta ülkesinden bahsetmek oldukça güç. Zira Avrupa ruhu bütünüyle aşırı sağ hastalığına yakalanmış görünüyor.
Esasında yabancılar ve mülteciler, özellikle ekonomik anlamda güçlü olan Avrupa ülkeleri için bir fırsattı. Ancak kültürel bariyerleri aşamayan Avrupa, bu fırsatı bir tehdide dönüştürdü. Avrupa, Almanya özelinde “Nazi Almanyası” ile hesaplaşmaya giderek Yahudiler gibi hiç değilse “Avrupa” sınırları içinde kalan farklılıkları kabulde bir basamak atlamıştı. Ancak ne Almanya ne de sömürgecilikte ondan çok daha karanlık bir tarihe sahip olan diğer Avrupa ülkeleri, sömürgeci geçmişleriyle hesaplaşmaya yanaşmadı. Sömürgecilik konusunda Avrupa henüz günah çıkarmadı, kendi coğrafi ve kültür havzası dışındaki kültürlerle ilişkisinde, zihni olarak bir “dekolonizasyon” aşamasına geçemedi.
Hasta adam Avrupa, ırkçılığın faturasını Nazi geçmişi nedeniyle Almanya’ya havale etmek yerine, bu karanlık geçmişi doğuran sakat anlayışlar ve yanlış zihni tutumlarla vakit çok geç olmadan topyekûn hesaplaşmalı, sömürgeci geçmişini unutmak ve unutturmak yerine, onunla açıktan yüzleşmelidir.
[Şarkiyat, Avrupa ve Müslüman toplumlarda azınlıklar, İslamofobi ve Almanya’nın dış siyaseti konularında araştırmalar yapan Zeliha Eliaçık SETA Avrupa Araştırmaları Direktörlüğü’nde araştırmacı olarak çalışmaktadır]

16 Temmuz 2018 Pazartesi

NATO'da ABD-AB gerilimi ve Türkiye'nin konumu

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


ABD Başkanı Donald Trump’ın dış politikada son dönemde attığı adımlar uluslararası sistemde derin kırılmalara yol açtı. Bu durum kendisini Transatlantik ilişkilerde de gösterdi ve Atlantik düzeninin sona erdiği ile ilgili yorumlar arttı. ABD ve Avrupa arasında yaşanan ve giderek daha tehlikeli bir hal alan bu kırılma, geçen hafta gerçekleşen NATO zirvesinde de devam etti.
Ancak bu durum son NATO zirvesine özgü değil zira bir önceki NATO buluşması da benzer gelişmelere sahne olmuştu. Trump, önceki zirvede de ittifakın üyelere düşen mali yükleri eşit şekilde paylaşması gerektiğinden bahsetmiş ve bu konuda özellikle Washington-Berlin hattında yaşanan gerilim zirveye damgasını vurmuştu. Aradan geçen zamana rağmen Trump tavrını değiştirmedi ve NATO’nun geçen haftaki zirvesi de benzer gerilimlere sahne oldu.

Trump neden NATO üyeleriyle gerilim yaşıyor?

Trump, yönetime geldiği ilk günden beri ABD'nin çıkarlarını savunma iddiasıyla içine kapanma stratejisi benimsedi. Daha açık bir ifadeyle Trump, “Önce Amerika” söylemiyle çıktığı yola ülkesini yalnızlaştırarak devam etti. Beyaz Saray bu yaklaşımla, ABD’nin ekonomik göstergelerini düzeltmeyi amaçlamıştı. Trump’ın bu politikasının temelinde ise Obama döneminde kabul edilen ve yeniden mevzilenmeye dayanan 'grand strateji' bulunuyor. Bu anlamda Beyaz Saray’ın yayınladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, Başkanlık Kararnameleri ve Başkanlık Çalışma Direktifleri gibi politika göstergeleri Amerika’nın giderek uluslararası ittifaklardan uzaklaşması gerektiğini söylüyordu.
Trump’ın yeniden mevzilenmeyi revize ederek uyguladığı grand stratejisi NATO gibi ittifakların ABD’ye olan ekonomik maliyetlerine odaklanıyor. Öyle ki ABD Başkanı için büyük ittifaklar yerine bölgesel güç dengelerine dayalı çıkarlarını koruma politikası daha anlamlı. Bu nedenle Trump, NATO’ya karşı söylemlerini gün geçtikçe sertleştirdi ve giderek artan bir ses tonuyla ittifakın eşit ve adaletli bir şekilde ekonomik yükü paylaşması gerektiğini savundu. Dolayısıyla ABD, NATO’nun en güçlü ülkesi olarak ittifakı yeniden dizayn etmek istiyor ve üyelerin bu durumu kabul etmesini bekliyordu. Ancak AB, bu yeni NATO görüşüne karşı çıktı ve ipler gerilmeye devam etti.

AB’nin NATO’dan beklentisi

AB, NATO’nun temel misyonunu önce Sovyetler Birliği sonra da Rusya’ya karşı bir koruma kalkanı olarak görmüştü. Bu bağlamda AB açısından NATO, hayati önem taşıyor. Nitekim Trump’ın ittifakın bu hayati durumunu bilerek attığı sert adımlar AB’de geniş yankı buldu. Bu yankıların en öndeki temsilcisi ise Almanya’ydı ve Trump-Merkel gerilimi ABD-AB gerilimine dönüştü. AB, üzerindeki baskıyı azaltmak için ABD’ye alternatif kartlar gösterdi. Bu kartların ilki Avrupa Ordusu (PESCO)’ydu. Avrupa Ordusu yeni bir girişim olmasa da Trump’ın NATO üzerindeki baskısını azaltma ihtimali taşıyordu. Özellikle Almanya, bu kartı kullanmaya çalışarak NATO yoksa AB içinde biz varız mesajı verdi.
Almanya öncülüğündeki AB, Trump’a karşı birleşmeye çalışsa da tam anlamıyla başarılı olamadı. Zira Trump, Macron görüşmesiyle ön alıcı bir hamle yapmış ve AB içi dengeleri doğru okumuştu. Ayrıca NATO zirvesinden önce ABD Savunma Bakanı Mattis, İngiltere’deki mevkidaşına mektup yazarak ortak hareket etmelerinin önemine dikkat çekmişti. Tüm bu tabloya ek olarak, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton Putin’le görüşmüş ve Avrupa’ya karşı en önemli kart olabilecek Rus tehdidine karşı Washington-Moskova hattını yakınlaştırıcı bir diplomatik hamle yapmıştı. Söz konusu gelişmelere yönelik Avrupa ise cılız tepkiler verebildi. Sadece Almanya, enerji hamlesiyle Kuzey Akım II (Nord Stream) üzerinden Rusya’yla yakınlaşabileceğini ortaya koymuştu. Keza Berlin-Moskova arasında enerji alanında meydana gelen karşılıklı bağımlılık, ikili ilişkileri olumlu yönde etkilemişti. Almanya bu hamlesiyle, ABD’nin NATO’yu Rusya’ya karşı yegane koruyucu olarak resmetmesinin de önüne geçmeyi düşünmüştü. Ancak Almanya’nın bu planına rağmen AB’nin güvenlik kaygıları tamamen ortadan kalkmadı. Zira Rusya’nın hem Doğu Avrupa’daki etkisi hem de Kafkasya’da artan nüfuzu, AB için tehdit olmayı sürdürüyor. Bu zirvede de söz konusu çekinceler devam etti ve buna mukabil Trump’ın sert tepkilerine karşı AB’nin reaksiyonları zayıf kaldı. Ayrıca ABD Başkanı sadece AB’nin güvenlik kaygıları üzerinden değil aynı zamanda ittifakın en önemli ülkelerinden biri olan Türkiye’yle sıcak bir görüntü vererek zirvede yeni bir pozisyon oluşturdu. Bu pozisyon yakından irdelendiğinde yeni şekillenen dengelere ilişkin ipuçları bulunabilir.

ABD-Avrupa geriliminde Türkiye’nin pozisyonu

Trump-Merkel gerginliğiyle derinleşen Transatlantik krizinde Türkiye’nin pozisyonu merak konusuydu. Özellikle Almanya’nın Türkiye’deki seçimlere müdahale girişimleri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğine yönelik saldırıları Ankara-Berlin arasında ciddi bir kopmaya neden olmuştu. Türkiye açısından ABD cephesi de farklı değildi. Zira, FETÖ, PKK/PYD gibi terör örgütleriyle mücadele sürecinde Trump yönetimiyle yaşanan gerilimlere Hakan Atilla Davası, Brunson meselesi ve F-35 uçaklarının teslimi gibi konular eklenince Ankara-Washington ilişkileri tarihinin belki de en zor dönemine girdi. Bu atmosferde gerçekleşen NATO zirvesine Türkiye, 24 Haziran seçimlerinin ardından güçlü bir şekilde katıldı ve Transatlantik geriliminin çözülmesi adına önemli bir aktör haline geldi. Nitekim uzun süredir devam eden ABD-Almanya gerginliğinde Türkiye, yumuşak dengeleyici (soft balancer) olarak yer aldı. Ankara hem Washington hem de Berlin’le aynı anda sorunlar, açmazlar yaşasa da dış politikada attığı sağlam adımlarla imkanlarını genişletti.
Bu sağlam adımların en önemli örneklerine Suriye’de tanık olundu. Türkiye, Rusya ile birçok konuda mutabakat sağlayarak Suriye iç savaşında ulusal güvenliğine yönelik tehditlere karşı önemli kazanımlar elde etti, terörle mücadelesini kararlılıkla sürdürdü. Bu koşullar, Transatlantik ilişkilerde yaşanan kırılmalara karşı NATO özelinde Türkiye’nin desteğinin belirleyici bir önem kazanmasını sağladı. Bu çerçevede Trump, Erdoğan’a yakın durarak NATO zirvesi boyunca Almanya üzerindeki baskıyı artırmaya çalıştı. Zira Türkiye, NATO’nun en güçlü ülkelerinden biri ve askeri anlamda ittifakın Güney Kanadını koruyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan da AB’nin Türkiye aleyhtarı tutumlarına karşı Trump ile yakın ilişki kurarak NATO’nun oyun kurucu aktörü olduğunu gösterdi. Bu bağlamda NATO zirvesine damga vuran gelişme, gelecek dönemde ittifakın ABD ve Türkiye merkezli bir stratejiyle hareket etme ihtimali olmuştur. Fakat bu ihtimalin gerçekleşmesi için ABD ve NATO’nun Türkiye’nin ulusal güvenlik sorunlarına duyarlı olması ve terörle mücadele sürecinde taşın altına elini koyması gerekiyor. ABD’nin Türkiye’ye yönelik son dönemdeki adımları ise tüm eksiklerine rağmen olumlu yönde. Bunun en dikkat çekici göstergesi, ABD’nin PKK/PYD terörüne karşı savaşan Türkiye’ye Münbiç konusunda verdiği destek oldu. NATO ise son zirvede Türkiye’ye Suriye’den gelebilecek füze tehditleri konusunda koruma sağlanacağını taahhüt etti.

NATO zirvesi sonuç bildirgesi ne söylüyor?



Tüm bu siyasi gelişmelerle arkada bırakılan NATO zirvesinde sonuç olarak, ittifak üyelerinin GSMH oranına göre yüzde 2 oranında mali katkı vermesi, terörle mücadelede ortak hareket, nükleer silahlarla ilgili gelişmelerinin yakın takibi, hızlı harekete geçebilecek bir hazır görev gücü oluşturulması ve Rusya’nın Kırım'daki saldırgan eylemlerini sona erdirmesi gerektiği hususlarında mutabakata varıldı. Bunların yanı sıra Afganistan, Libya gibi ülkelerde yaşanan güvenlik sorunlarına da dikkat çekildi. NATO’nun sonuç bildirgesine bakıldığında Trump’ın beklentilerinin karşılandığı ve AB’nin bu karara uymak zorunda kaldığı söylenebilir. Her ne kadar Rusya tehdidine karşı ortak iradenin sürdürüleceği vurgusu yapılsa da Trump için öncelik maliyet paylaşımı olduğundan zirvenin kazananının Trump olduğunu iddia etmek mümkün.
AB ise zirvede beklediğini elde edemedi. Özellikle Almanya, ABD’nin taleplerini kabul etmek durumunda kaldı. AB’nin bu sonuç bildirgesinden sonra Avrupa Ordusunu kurmak için daha gerçekçi adımlar atarak harekete geçip geçmeyeceği merak konusu. Bunun için Almanya’nın Fransa’yla ortak hareket etme zorunluluğu var. Aksi halde, yani Fransa’nın dahil olmadığı bir savunma gücünün kurulamayacağı açık. Ayrıca vurgulamak gerekir ki AB kendi ordusunu kurmayı istese de ABD’nin en fazla askeri Almanya’da bulunuyor. Bu nedenle Almanya’nın Fransa ile anlaşması, AB üyelerini ikna etmesi, Brexit sonrası ayrışan İngiltere’yi bu sürece dahil etmesi ve en önemlisi NATO bünyesinden savunma temelini ayrıştırması gerekecek. Bu sürecin kolay olmayacağı ise aşikar.
AB Konseyi Başkanı Tusk'tan ticaret savaşının önlenmesi için çağrı
AB Konseyi Başkanı Tusk, Çin, Rusya ve ABD arasındaki ticaret savaşının önlenmesi gerektiğini vurguladı.
Avrupa Birliği (AB) Konseyi Başkanı Donald Tusk, küresel düzene zarar verilmemesi için Çin, Rusya ve ABD'ye, ticaret savaşlarının önlenmesi çağrısında bulundu.
Pekin'de bir zirvede konuşan Tusk, Çin, Rusya ve ABD'den, ticaret savaşlarının önlenmesi, çatışma ve kaos yaşanmaması için Avrupa ile ortak çalışmasını istedi.
Dünya düzeninin değiştiği gerçeğinin farkında olduklarını ve bunu daha iyi hale getirmek için ortak sorumlulukları olduklarını kaydeden Tusk, küresel düzene zarar vermemek için uluslararası ticaret kurallarını yeniden şekillendirmenin Avrupa, Çin, ABD ve Rusya için ortak bir görev olduğunu savundu.
Tusk, kaos ve çatışmadan kaçmak için hala zaman olduğunu belirterek, "Çin'in yanı sıra Trump ve Putin'e de bu sürece katkı sağlamaları için çağrıda bulunuyorum." diye konuştu.
Trump'tan Avrupa Birliği'ne 'düşman' nitelemesi
ABD Başkanı Trump, "Bizim çok düşmanımız var. Ticarette bize yaptıkları konusunda Avrupa Birliği'nin düşman olduğunu düşünüyorum." dedi.
ABD Başkanı Donald Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüşmek üzere gittiği Finlandiya'nın başkenti Helsinki ziyareti öncesinde CBS televizyonunda açıklamalarda bulundu.
Trump, "Bizim çok düşmanımız var. Ticarette bize yaptıkları konusunda Avrupa Birliği'nin (AB) düşman olduğunu düşünüyorum. Şimdi Avrupa Birliği'nden beklemezsiniz ama düşmanlar" şeklinde konuştu.

"Bu onların rekabetçi olduğu anlamına geliyor"

Çin'i, ekonomik olarak Rusya'yı da çeşitli şekillerde "düşman" olarak tanımlayan Trump, "Ama bu onların kötü olduğu anlamına gelmiyor. Hiçbir şey demek değil. Onların rekabetçi olduğu anlamına geliyor." dedi.
Avrupa'yı neden düşman listesinin başına koyduğu sorulması üzerine Trump, Avrupa'yı da diğerleri ile zikrettiğini, Avrupa ülkelerinin ABD'den nemalandığını ancak bu ülkelerin bir çoğunun NATO kapsamında taahhütlerini yerine getirmediğini savundu.
Trump geçen hafta NATO Zirvesi'ne katılmak üzere Belçika'nın başkenti Brüksel'deydi. Daha sonra Londra'ya temaslarda bulunan Trump bugün Helsinki'de Putin ile görüşecek.
'AB, Helsinki Zirvesi'nden endişe duyuyor'
Dış politika uzmanları yarın Helsinki'de gerçekleştirilecek Trump-Putin görüşmesini değerlendirdi. EDAM Başkanı Sinan Ülgen, "AB, Trump'ın Putin ile görüşmesi sonucunda tavizler vermesinden endişe duyuyor."
Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Derneği (EDAM) Başkanı Sinan Ülgen, ABD Başkanı Donald Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in yarın Helsinki'deki ikili görüşmesine ilişkin "AB, Trump'ın Putin ile görüşmesi sonucunda, Baltık bölgesindeki askeri tatbikatların askıya alınması, Avrupa'daki ABD askeri varlığının azaltılması veya Rusya'nın Kırım ilhakının tanınması gibi tavizler vermesinden endişe duyuyor." dedi.
Dış politika uzmanları, ABD Başkanı Trump ve Rusya Devlet Başkanı Putin'in, Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de yarın yapacağı ikili görüşmeyi AA muhabirine değerlendirdi.
Brüksel'deki NATO Zirvesi'nde gazetecilere yaptığı açıklamada, Trump'ın, Helsinki'de ABD seçimlerine Putin'in müdahalesi konusunu da gündeme getireceğini söylemesi, ikili görüşmenin sert geçeceği yorumlarına neden oldu. Bu konuda, Amerika'daki araştırma merkezi Brooking Enstitüsü de bu görüşmede Putin'in kaybedeceğinin olmadığını açıklayan "What Putin wants in Helsinki" adlı bir makale yayımladı. Putin'in NATO'nun açık kapı politikasını durdurma, ABD'nin Batı Avrupa'daki askeri varlığını sona erdirme, Baltık'taki ABD varlığını azaltma, Ukrayna'ya desteğini bitirme, Kırım'ı tanıma ve Rusya'daki Batı'nın ekonomik yaptırımlarını ortadan kaldırma gibi birtakım isteklerinin altı çizilen makalede, Trump'ın Putin'in bu taleplerine yeşil ışık yakabileceği ihtimali vurgulandı.
Bu konuda değerlendirmede bulunan Brooking Enstitüsü Araştırmacısı Dr. Alina Polyakova, "Putin'in bu ikili görüşmedeki önceliği, sunacağı 'diplomatik istek listesini' Trump'a kabul ettirmek olacaktır." diye konuştu.

NATO Zirvesi gölgesinde Trump-Putin görüşmesi



EDAM Başkanı Sinan Ülgen, NATO Liderler Zirvesi sonrasında gerçekleşecek Putin-Trump görüşmesi ile ilgili NATO'nun Avrupa kanadındaki son duruma ilişkin bilgi verdi.
Geçen hafta yapılan NATO Zirvesi'nin sonuç bildirisinde, Rusya'nın artan bir tehdit olarak görüldüğü hususunda ABD'nin de onayıyla ortak bir değerlendirmeye imza atıldığını anlatan Ülgen, şu değerlendirmede bulundu:
"Benim de katıldığım bu NATO Zirvesi'nde gözlemlediğim en büyük endişe; Trump'ın Rusya'ya yönelik benimsenen bu ortak tutumu tehlikeye atıp atmayacağı ile ilgili. Trump'ın Putin ile görüşmesi sonucunda, Moskova'ya taviz olarak görülebilecek adımlar atmasından endişe ediliyor. AB, Trump'ın Putin ile görüşmesi sonucunda, Baltık bölgesindeki askeri tatbikatların askıya alınması, Avrupa'daki ABD askeri varlığının azaltılması veya Rusya'nın Kırım ilhakının tanınması gibi tavizler vermesinden endişe duyuyor."
Ülgen, Trump'un savunma ve güvenlik alanında yarattığı bu belirsizliklerin yanı sıra ABD ile AB arasında ticari ilişkileri de çok daha sorunlu bir atmosfere taşıdığının görüldüğünü belirtti.
ABD'nin AB'ye ticari baskı uygulamak adına belirli ürün gruplarında tarifelerin artırılmasını öngören korumacı bir politika benimsediğinin altını çizen Ülgen, şöyle devam etti:
"AB, ABD'nin ticari yaptırımlarına misillemede bulunarak ABD ürünlerine yeni gümrük vergileri getirdi. Ticari ihtilaf ile ilgili olarak 25 Temmuz'da ABD ile AB arasında bir tur görüşme daha yapılacak. Bu görüşmeden de sonuç alınamazsa, dünya uluslararası ticaret sistemi açısından tehlike olarak görülmesi gereken daha kapsamlı bir ticaret savaşına doğru yol almaya başlayacak."
"ABD'nin Suriye'den çekilmesine yönelik bir hamle gelebilir"
SETA Dış Politika Araştırmacısı Can Acun, Trump ve Putin görüşmesinde ele alınacak önemli meselelerden birisinin de Suriye olacağını belirtti.
ABD basınına yansıyan bazı haberlere göre Trump'ın, Rusya ile gerçekleştireceği bir anlaşma ile askerlerini hızlı bir şekilde çekmeyi hedeflediğini vurgulayan Acun, şunları kaydetti:
"Daha önce yaptığı açıklamalar itibarıyla ABD askerlerinin Suriye'den çekilmesi gerektiğini savunan Trump'ın bu arzusu, Pentagon'un kararlı duruşu ile hayata geçirilememişti. Ancak gelinen noktada Trump'ın Ürdün Kralı Abdullah ile yaptığı görüşmede de bu arzusunu dillendirdiği ifade edilirken, ABD'nin mevcut Suriye politikasında temel önceliklerini, İsrail'in güvenliği ve İran'ın bölgedeki nüfuzunun kırılması oluşturuyor. Eğer Rusya bu bağlamda ABD'nin taleplerini karşılamayı kabul ederse Trump'tan ABD'nin Suriye'den çekilmesine yönelik bir hamle gelebilir."
Rejim ve müttefiklerinin Dera'yı hedef alan askeri harekatına ABD ve Ürdün'ün onay vermesinin de bu anlaşma zemininin güçlü olduğunu gösterir nitelikte olduğunu anlatan Acun, şöyle devam etti:
"Yine İsrail'den de son dönemlerde gelen mesajlarda, Esad rejimi ile bir sorunları olmadığını kayda geçirdiler. İsrail için bölgedeki temel öncelik, İran Devrim Muhafızları, Kudüs güçleri ve Hizbullah'ın kendi sınır hattında ve genel olarak Suriye sathının dışında tutulabilmesi. Bunu sağlayabilecek bir anlaşmanın tarafı olmayı isteyecektir. Ancak ABD'nin askerlerini çekerek Suriye'nin kuzeyinde PYD/YPG angajmanı ile oluşturduğu nüfuz alanından hemen vazgeçip vazgeçemeyeceği ciddi soru işaretleri barındırmaya devam ediyor. ABD Münbiç'ten Erbil'e kadar uzanan nüfuz alanıyla Türkiye'ye baskı kurarken, Rusya ve İran'ın bölgedeki nüfuzlarını da dengeliyordu. ABD'nin 2014 yılından itibaren bu bölgeye yaptığı yatırımlardan hemen vazgeçebilmesi zor görünüyor. Ancak ABD Türkiye ile yürütülen Münbiç mutabakatı gibi bölgesel müttefiklerine daha fazla alan açarak bu bölgeden kademeli bir şekilde çıkabilir. Halihazırda Türkiye'nin Afrin harekatının da ortaya koyduğu şekilde mevcut konjonktürünün ABD adına sürdürülebilir olmadığı görülüyor."
Oxford Üniversitesi St. Antony's College Uluslararası İlişkiler Bölümü Ortadoğu Araştırmacısı Samuel Ramani ise her iki liderin de muhtemelen Suriye'nin kimyasal silah kabiliyetlerini sona erdirme taahhüdünde bulunacaklarını söyledi.
Ramani, "2013'teki Rusya ve ABD arasında Suriye'nin kimyasal silahlarına son vermek için imzalanan anlaşmanın başarılı olup olmadığı konusunun yarınki görüşmede tekrar masaya yatırılması muhtemel." dedi

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html