BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Hristiyan sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Hristiyan sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

3 Temmuz 2020 Cuma

Ayasofya Camii ‘kararname'yle değil ‘Haçlı Seferi'yle kapatıldı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Adnan Menderes’in 22 Mayıs 1950 tarihinde yaptığı “Ezan yasağını kaldıracağız” açıklamasından sonra, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda, ezan yasağının başlatıldığı Ayasofya Camii’ne kadar uzanan ilginç bir olay yaşandı.
“Arkeolog” Thomas Whittemore 8 Haziran günü, ABD Dışişleri Bakanlığı üst düzey yetkilisi J.F.Dulles ve A.Dulles ile görüşmeye giderken, koridorda yere yığılıp ölmüştü.(1)
Whittemore’u bekleyen “Dulles” kardeşlerden Foster üç yıl sonra ABD Dışişleri Bakanı, Allen da iki yıl sonra CIA Şefi olacaktı ama o günlerde de yine, Ortadoğu ve Türkiye konusunda “derin” isimlerdi. Hoş Mr. Thomas da tekin bir arkeolog değildi. Bizans aşkının yanısıra, CIA’nin İstanbul’daki en önemli istihbarat noktalarından biriydi. (2)
Bu olayın bizi ilgilendiren tarafı ise bu kritik görüşmeye giderken ölen Whittemore’un, elinde bulunan ve görüşmenin de konusunu oluşturan dosyaydı. Bu dosyada, Whittemore’un 15 yılını verdiği “Ayasofya mozaikleri”nin fotoğrafları ve Ayasofya hakkında bazı “özel” bilgiler.
İstanbul’daki Bizans eserlerinin akıbetini yakından takip etmekte olan Whittemore, Menderes’in ezandan sonra Ayasofya yasağını da kaldırmasından endişe etmiş, 10 yıl aradan sonra tekrar İstanbul’a dönerek, mozaiklerine sahip çıkmak istemişti.

HAÇLI SEFERİNİN “BAŞKOMUTANI”YDI
Gertrude Bell’den, Thomas Lawrence’e kadar nice İngiliz casusları, Osmanlı coğrafyasını “arkeolog” ayağına tarumar etmişlerdi. Toprağın altından çıkarıp ülkelerine taşıdıkları “bonus” olup, asıl tahribatı toprağın üstünde yapmışlardı.
Bütün dünyayı Hristiyan yapmaya adanmış bir ailenin “radikal” üyesi Amerikalı “arkeolog” Thomas’ın operasyonu, İngiliz meslektaşlarınınkinden çok daha “derin” idi. Zira, başkanı olduğu “Bizans Enstitüsü”, yansıtıldığı gibi; “Bizans eserlerini ihya için kurulmuş bir gönüllü kuruluş” falan değil; ABD, İngiltere ve Fransa’nın kurduğu “derin” bir operasyon aygıtıydı. Amacı ise “İstanbul’daki Bizans eserlerini ortaya çıkarmak” gibi “sanatsal” bir ambalajla sunulsa da tek hedefi, Ayasofya’yı önce “müze”, sonra da “kilise” yapmaktı.
Nitekim bize, “Bizans Enstitüsü Başkanı Whittemore, Atatürk ile görüşerek Ayasofya mozaikleri için izin kopardı” şeklinde yansıtılan ekran görüntüsünün arkasında büyük bir “Haçlı Seferi” vardı.

“Mozaiklerin ortaya çıkarılması projesi”nin asıl sahibi ABD Dışişleri Bakanlığı idi. ABD Büyükelçiliği bu projeyi ABD adına Whitemore üzerinden yürütüyordu. Bizans araştırmacısı Natalia Teteriatnikov, Pera dergisinde yayınlanan makalesinde bu gerçeği dile getiriyor, “Atatürk ile Whittemore arasında, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Ankara’daki Amerikan Elçiliği’nin aktif destek verdiği müzakereler yürütüldü. Bu müzakerelerin sonucunda Ayasofya cami olarak kapatıldı ve müze olarak açıldı” diyordu. (3)
Üstelik bu kültürel(!) müzakereler, Türkiye’de nedense yıllarca sır gibi saklanmıştı.

İLK KOMUT TÜRK DÜŞMANI LORD CURZON’DAN
İslam ve Türk düşmanlığıyla bilinen “derin” İngiliz Lord Curzon’un 1918’de söylediği, “Bir Hıristiyan Kilisesi olan Ayasofya elbette gene eski durumuna getirilecektir” sözünü de hatırlarsak, arkeolog Thomas’ın “mozaik operasyonu”nun, komutunu İngilizlerin verdiği bir “Haçlı Seferi” olduğu daha iyi anlaşılır.
Bu “müzakereler” neticesinde Reisicumhur M. Kemal ikna edilmiş ve “Bizans Enstitüsü İttifakı” Bakanlar Kurulu’nun, 7 Haziran 1931 tarihli; “Mr. T. Whittemore’e Ayasofya Camii’nin sıvaları altında kalan muzayıkların meydana çıkarılması ve tetkikat yapılmasına müsaade verilmiştir” şeklindeki kararıyla izni koparmıştı! (4)
Türkiye’de kimsenin ruhunun duymadığı bu “taviz” Batı medyasında “flaş haber” olmuştu.
Kararnamedeki, “tetkikat da yapabilir” ayrıntısı önemliydi.
Dilden dile dolaşarak gelen “Ayasofya camiye çevrilirken, duvarlardaki mozaiklerin üstü sıvayla kapatıldı” rivayetinin gerçeklik payını kimse bilmiyordu. Ya sıva altından bir şey çıkmazsa?..
İşte o zaman “tetkikat” süreci başlayacaktı ve Whittemore bunun için de yetkiliydi.

CAMİ DUVARINDA HAÇLI KAZISI
Arkeolog Thomas hemen iskeleleri kurdurdu ve Ayasofya Camii’nin duvarlarında “kazı”ya başladı.
“Mozaikler açılınca caminin kapanacağını” bilmeyen Müslümanlar, hol ve dehlizlerden başlayan kazılar camiye yaklaşınca “namaz kılınmaz” diye endişe ediyorlardı. Neyse ki; Bizans Enstitüsü’nün “yerli” üyelerinden Halil Ethem Bey, engin dinî bilgisiyle(!) bu resimlerin namaza zararı olmayacağını(!) anlatarak meseleyi çözmüştü!..
Cami bölümünde de ahşap iskeleleri kurup icraata başlayan Whittemore, kubbe tavanında bulunan ve bir bölümünü İsviçreli mimar Fossati’nin tahrip ettiği Nur Suresi hattını, sırf altında mozaik var mı diye bakmak için kazımak istemiş, neyse ki izin verilmemişti.
Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin bu muhteşem hattına acımayan Whittemore, yerdeki halılara acımış(!) ve kalın perdeli iskelelere rağmen “Toz olur” diye halıları kaldırtmıştı. Tabii bu vesileyle de otomatik olarak; Ayasofya Camii ibadete geçici(!) olarak kapatılmıştı!
Kim bilirdi ki bu “geçici”nin hiç geçmeyeceğini…
Buradaki çalışmalar bir türlü bitmediği için cami de açılamıyordu!.. Bu dönemde cami polis kordonuna alındı, özellikle Türkler ve Müslümanlar yaklaştırılmadı. Whittemore, başlangıçta uzun süre “tetkikat” için zaman ve emek harcadı. İskelelerin üst bölümleri siyah bezlerle sıkı sıkıya örtüldüğü için sıva kazındıkça ortaya bir şey çıkmadığını kimse görmedi…

ŞAHESER LEVHALAR “SANAT” DEĞİL MİYİDİ?
Bizans’ta resimleri haram kabul eden ikonoklazma (ikona kırıcılık) cereyanı devrinde (726-842), Ayasofya Kilisesi’ndeki mozaiklerin tamamı kazınmış, sonra tekrar yapılmıştı. İstanbul’un fethine ulaşanların üzeri sıvayla kapatıldığı varsayılsa bile cami Osmanlı döneminde defalarca tamir gördü. 1894 depreminde büyük çatlaklar meydana geldi ve duvarlardaki mozaik kalıntıları; sıvalarla birlikte döküldü. (5)
Batılı sanat tarihi uzmanlarıyla yapılan tetkikatla, Ayasofya Kilisesi’ndeki mozaikler tespit edildi ve İstanbul’a getirilen ressamlar; kapatılmış camide siyah perdeler arkasında bunları işledi. Bu yüzden “mozaiklerin ihyası” 15 yılı buldu.
Kimin başlattığını bilmediğimiz bir “Mozaiklerin üzeri sıvayla kapatıldı” masalı üzerine, “Sıva kazınarak mozaikler ortaya çıkarıldı” hikayesi bina edildi. Bu nasıl bir “sıva” ki, 15 yılda kazınabildi!..
Bu tespitler “dikkatli” bir görgü şahidine aittir ve “Sıva kazınarak mozaikler ortaya çıkarıldı” masalından çok daha gerçekçidir.
Bunu da “Fatih’in sanata saygısı” şeklindeki; “iltifat” görünümlü bir “iftira” ile güçlendiriyorlar. Evet, Fatih Sultan Mehmed Han sanata saygılıydı. Ama camideki Hristiyan figürlerini korumanın “sanata saygı” olduğu, kimin ölçüsüydü? Ayrıca Bizans mozaikleri için “sanata saygı” muhabbeti yapanlar, aynı duvarlarda asılı olan “sanat şaheseri” levhaları, “Binanın güzelliğini örtüyor” diye indirten, kapıdan çıkarılamadığı için mahzenlerde çürüten “sanat düşmanları”na neden tek kelime söylemiyor? “Sanat” olması için illa Haçlı işi mi olması gerekiyor?
Fatih, bütün kilise ve sinagogları özgür bırakarak saygısını fazlasıyla göstermiş zaten. Ayasofya’nın camiye çevrilmesi fethin tescilidir. Bu durumda mozaikleri, “Ayasofya’yı tekrar kiliseye çevirecekleri zaman zahmet çekmesinler” diye mi muhafaza edecekti?

“CAMİ KAPATILIR MI” DEDİLER AMA KAPATTILAR
Ayasofya Camii’nin kapatılmasındaki en kritik aşama “mozaikleri tetkik” iznidir. Bu karar, Ayasofya konusunda bütün inisiyatifi Haçlılara vermiştir. Nitekim hâlâ devam eden “geçici kapatma” o inisiyatifin eseridir.
İkinci kritik adım ise “Müze Komisyonu”nun, 27 Ağustos 1934 tarihinde verdiği; “Cami ibadete kapatılsın, ‘Bizans müzesi’ yapılsın” raporudur. Komisyonun tek Hristiyan üyesi İstanbul Müzesi kuratörü Prof. Unger, “İbadete devam edilmesi mabede daha iyi bakılmasını sağlar” diyerek, caminin açık kalması gerektiğinde ısrar etmiş ve karara muhalefet şerhi koymuştur.(5)
“Müze” harekatının “mevzuat” bölümünü yöneten Maarif Vekili Abidin Özmen’den Reisicumhura kadar herkes caminin kapatılmasına karşı çıkmıştı(!) ama ne hikmetse yine de komisyonun geri çektiği(!) “kapansın” kararı uygulanmıştı!..
İhanetin üçüncü ve son aşaması ise 24 Kasım 1934 tarihinde İnönü’nün başkanlığındaki İcra Vekilleri Heyeti’nde yapılan “işbölümü” neticesinde, Whittemore ile işbirliği içerisinde; Ayasofya’nın “müze” yapılması ve caminin de gayr-i meşru olarak kapatılması sağlanmıştır.

AYASOFYA’YA “İDAM YAFTASI” ASTILAR
Zaten ibadete kapalı olan Ayasofya Camii’nin dış parmaklıklarına, 10 Aralık 1934 günü, “Müze tamir ve tasnif sonuna kadar kapalıdır” levhasının asıldığını görenler irkilmişti. Çünkü alelade yazılıp asılmış bu levha, insanların CHP diktatörlüğü döneminde sıkça gördüğü idam sehpalarında sallanan insanların boynuna asılan “idam yaftası”nı hatırlatıyordu. Bu yazıyla birlikte zaten ibadete kapalı olan Ayasofya’nın kapısına “kilit” vurulmuştu ki, zaten “caminin idamı” da böyle olurdu… Batan geminin malları gibi “geçici” kapatılan caminin halıları sağa sola dağıtıldı. Şamdanları ise eritilmek üzere dökümhaneye gönderildi.

Ve Ayasofya Camii, 1 Şubat 1935 günü açıldığında artık “Ayasofya Müzesi” idi…
Ayasofya Camii, Whittemore’un komutasında yürütülen bir Haçlı Seferi neticesinde “kanunsuz” olarak kapatılmıştı.
Çünkü 24/11/1934 tarihinde Bakanlar Kurulu’nda “müze” konusunda neler yapılacağı ve Millî Eğitim Bakanlığı ile Vakıflar arasındaki koordinasyonun nasıl olacağı karar bağlanmış ve “kararname” yazılıp imzalanmış ise de “Reisicumhur” imzalamadığı için Resmî Gazetede yayınlanamamış; doğal olarak da “resmî evrak” statüsü kazanmamıştır. Ama fiiliyatta, resmiyet kazanmış gibi uygulanmış ve operasyon tamamlanmıştır.
Sonrasında bırakın Ayasofya’yı açmayı, bir yıl sonra (15 Kasım 1935) çıkardıkları bir kanunla “ihtiyaç fazlası” safsatasıyla camilerin çoğunu gazete ilanlarıyla sattılar. İslamiyet’e karşı yıllardır yürüttükleri operasyonlarla memlekette camiye gidecek cemaat bırakmadıkları için her cami “ihtiyaç fazlası” durumdaydı zaten. Öyle ki camilerin ahır yapılmasına CHP’nin yayın organı Cumhuriyet bile isyan etmişti.(6)
Sultanahmet gibi bir sanat harikasını da önce “millî kütüphane” ayağına kapatmak istediler. Sonra da iki yıl boyunca (1943-1945) asker yatakhanesi ve tuvaleti yaptılar. (7)


AYASOFYA, MOZAİK İZNİ VERİLDİĞİ GÜN KAPATILDI
Ama artık bunlar anlamsız teferruatlardır. Zaten o kararname gerçek olsa bile, formaliteden öte bir önemi yoktur. Ayasofya Camii, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın baskıları sonucunda, Ankara’nın; Amerikalı arkeolog Thomas Whittemore’e “mozaikleri tahkikat izni”ni verdiği 7 Haziran 1931 günü kaybedilmiştir.
Ayasofya Camii’nin kapatılması, 1918’de İngiltere’nin başlattığı ve 1931’de Amerika’nın bitirdiği bir “Haçlı Seferi”dir. Yani bir “egemenlik” göstergesidir. Haçlı Batı, “Ankara’nın zaafları”nı kullanarak, egemenliğimizi; kendi elimizle Ayasofya’nın demir parmaklıkları arkasına kilitletmiştir.
Ayasofya Camii, Peygamber Efendimizin müjdelediği kutlu fethin sembolüydü. Bu bakımdan bütün padişahların gözdesiydi. Çünkü Ayasofya Camii’ne itibar, fetih iradesindeki kararlılığın izharıydı. O bakımdan hemen yanıbaşında sanat harikası Sultanahmet, biraz ilerisinde Mimar Sinan’ın Süleymaniye’si olduğu halde padişahlar cuma, kandil ve kadir geceleri gibi müstesna vakitlerde daima Ayasofya’yı tercih etmişlerdi.
Fatih Sultan Mehmed Han’ın, fetihten sonraki ilk cuma namazını burada kılması, Yavuz Sultan Selim Han’ın, peygamber hırkasını burada giymesi ve hilafeti burada devralması gibi çok özel anlara mekan olmak Ayasofya’nın değerini daha da artırmıştır. Ancak bu itibar, bir gün tekrar Ayasofya’ya kavuşmayı hayal eden Haçlıları daha da hırslandırmıştır.

HAÇLILARIN AYASOFYA İNTİKAMINI CHP ALDI
Ne vahimdir ki CHP diktatörlüğü, Ayasofya’ya karşı Osmanlı’nın tam aksi bir tutum izlemiş, adeta Hristiyanların 500 yıl boyunca biriken intikamını; hıncını almışlardır. Ezan yasağı gibi bir zulmü Ayasofya’dan başlatmış, üstelik de bütün Haçlı temsilcilerini davet ederek, onlar adına nasıl intikam aldıklarını göstermişlerdir. Tekrar Hristiyan mozaikleriyle donatarak “müze”ye çevirmek de bir cami için yine en ağır cezadır.

Ve maalesef “İstanbul’un tapusu”, İstanbul’u geri almak için yanıp tutuşanlara kolayca teslim edilmiştir. Ama sonrasında “geri almak” o kadar kolay olmamış, her teşebbüs sonuçsuz kalmıştır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’un fethinin 567. yıldönümü öncesinde, “Ayasofya’da Fetih Suresi okunacak” açıklanmasını Batı medyası “Ayasofya’da tahrik” şeklinde manşetledi. Bunun sebebi Hristiyan âleminin bu mabedi hâlâ kendilerine ait olarak görmesidir. Ayasofya Camii kimindir? Gerçekten bizimse orada Kur’an okumamız neden “tahrik” olmaktadır?

OLMAYAN KARARNAMENİN DAVASI MI OLUR?
“Bakanlar Kurulu Kararnamesi” diye ortalıkta dolaşan “eskitilmiş” evrak, Atatürk’ün ölümü ve çok parti dönemle birlikte insanların CHP operasyonlarını sorgulamaya başlaması üzerine, dönemin (1947) Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve ekibinin tanzim ettiği “sahte evrak”tır. İnönü ve ekibi, “kanunsuz” müzeyi ve fiilî bir işgal olan “ibadete kapatma” faciasını savunamadıklarından, M. Kemal’in gücünü kullanmak için imzasını taklit etmiş ve suçüstü yakalanmışlardır.

Resmî gazetede yayınlanmayan ve arşivlenmesi zorunlu olan hiçbir kurumda aslı bulunmayan bu fotokopinin, CHP diktatörleri tarafından; giderayak üretildiği bir “çakma kararname” olduğu “devlet” tarafından da doğrulanmıştır. Sahte kararnamenin davası mı olur? Devletin “Yok” dediği evrakı yargının ciddiye alması bir çelişkidir.

DEFALARCA SÖYLENDİ AMA AÇILAMADI
Bugün “Haçlı kilidi”nin açılması çabaları da yine egemenlik meselesidir. Gücünüz varsa gerisi teferruattır. Bu yüzden geçmişte defalarca teşebbüs edilmiş ama netice alınamamıştır. En son 2013’te yine benzer tartışmalar olmuş, bugünlerde konuşulan “sahte imza” meselesi dahil her şey konuşulmuş, kanun teklifleri verilmiş hatta “açılış” için tarih zikrederek, “2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminden hemen önce; hayırlı olsun” diye yazanlar olmuştu. Ama 7 yıl sonra yine aynı şeyleri konuşuyoruz.(8)
Bugün bu gerçek çok daha net ortaya çıkmıştır. Kuyruğuna basılmış yılan; uyuyandan çok daha tehlikelidir. Artık bu seviye ve tondaki seslendirmelerden sonra yine geri dönüş olursa egemenlik ve bağımsızlığımız ciddi anlamda tartışılacaktır.
Haçlı-Siyonist ittifak zaten Türkiye’ye diş bilemekte, elinden gelse bir bardak suda boğmak istemektedir. İstanbul’un fethinin tapusu olan Ayasofya Camii’ndeki işgali sürdürmenin hiçbir diplomatik veya siyasî getirisi yoktur, tam aksine zararı çoktur.
Ayasofya nasıl müze oldu, Türkiye, 7 Şubat 2016
https://opinionator.blogs.nytimes.com/2014/08/27/a-scandal-at-the-c-i-a-maybe/#more-153989
Holder A. Klein, Theodoros Metokhites'ten Thomas Whittemore'a, Pera Müzesi Yayınları
Ziyad Ebuzziya, Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilişi, İslam Mecmuası, 1987
Ayasofya Kimin Meselesidir, Türkiye, 1 Haziran 2020
Cumhuriyet gazetesi, 20 Nisan 1936
Cumhuriyet gazetesi, 7 Eylül 1934
Derin Tarih, Aralık 2013, s. 66

Nuh Albayrak / Star Gazetesi


7 Ağustos 2018 Salı

Evangelistler, ABD ordusunu ele geçiriyor!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Amerika merkezli Orduda Dini Özgürlük Vakfı Kurucu Başkanı Mikey Wienstein, "Trump'ın seçilmesi ile beraber köktenci ve fundamentalist Hristiyanların ve özelde Evangelistlerin Amerikan ordusunda oluşturmaya çalıştırdıkları dinsel bağnazlıkların yükselişe geçmesi ülkede 'ulusal güvenlik tehdidi' oluşturuyor" dedi.


Mikey Wienstein ve Florida Kiliseler Birliği Başkanı Dini Lider Russell L. Meyer, ABD Başkanı Donald Trump'ın göreve gelmesiyle Amerikan ordusundaki dini özgürlüklerin ihlali ve aşırılıkçı inanca sahip Evangelistlerin orduyu ele geçirmeye çalışmasına ilişkin, AA muhabirine değerlendirmede bulundu.
Amerikan Ordusuna bağlı Hava Kuvvetlerinde görev yapmış olan avukat Mikey Wienstein, Hava Kuvvetleri, Deniz Birliği ve Kara Kuvvetleri Komutanlığından pek çok mağdura danışmanlık veren Amerika merkezli Orduda Dini Özgürlük Vakfı'na (MRFF) gelen şikayetlerin sayısının 2016 yılının Kasım ayından bu yana iki kat arttığını belirtti.
Wienstein, "Donald Trump'ın seçilmesi ile beraber köktenci ve aşırılıkçı fundamentalist Hristiyanların ve özelde Evangelistlerin Amerikan ordusunda oluşturmaya çalıştırdıkları dinsel bağnazlıkların yükselişe geçmesi ülkede 'ulusal güvenlik tehdidi' oluşturuyor" değerlendirmesinde bulundu.

BAZI GRUPLAR ORDUNUN İÇİNE SIZDI

ABD ordusunun uzun süredir kökten dincilerin -yani Hristiyan hakimiyetçileri, dominyon (Christian Dominions) ve Hristiyan yeniden yapılanmacı (Christian Reconstructionists) grupları- "Warrior Jesus" olarak tanımladıkları Hazreti İsa'nın, İslam'a karşı olduğuna inanan fikirlerle beslendiğini söyleyen Wienstein, "Ordunun içine sızan bu gruplar Amerika'dan başlayarak, yeryüzünde 'Tanrı'nın egemenliğini' kurduklarına inanıyorlar." dedi.

"ABD ORDUSUNU PROFESYONEL OLMAYAN DURUMA DÜŞÜRDÜLER"

Wienstein, ordu içerisindeki aşırılıkçı Evangelist kişilerin sadece Amerikan ordusunda değil Afganistan savaşında da Afgan askerlere yerel dillerde (Peştun ve Dari) İncil dağıtarak misyonerlik yaptığını, bunun da ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın yayınladığı yönetmeliğin (CENTCOM) ilgili konudaki birinci maddesinde, "Dini propaganda veya başkasını kendi dinine çevirmenin yasak olduğu" kuralını ihlal ederek Amerikan ordusunu profesyonel olmayan bir duruma düşürdüğünü söyledi.
Başkanlığını yaptığı MRFF Vakfı'nın, 2005 yılında ordu içindeki din özgürlüğünü baltalayan durumların ortaya çıkmasından sonra kurulduğunu belirten Weinstein, danışmanlık hizmeti almak için gelen 50 binden fazla ordu mensubunun çoğunun Protestan olduğunu ve kendi dinlerinin orduda radikal ve baskıcı olarak yorumlanmasına karşı çıkmak için vakfa şikayette bulunduklarını anlattı.

"BU EYLEMLER ABD ANAYASASINI İHLAL EDİYOR"

ABD ordusunda herhangi bir dine öncelik vermenin şiddetle yasaklandığını belirten Florida Kiliseler Birliği Başkanı Dini Lider Russell L. Meyer ise "Bu tür eylemler Anayasayı, federal yasaları ve ABD askeri adalet kurallarını ihlal etmektedir." ifadelerini kullandı.

"DİNİ YAYMAK İÇİN ÜLKENİN HER YERİNDE ATAĞA GEÇTİLER"

Amerika'da büyük demografik değişimlerin yaşandığını 2050 yılına kadar çoğunluk nüfus gruplarının olmayacağının altını çizen Meyer, "Z kuşağı (2000'den sonra doğanlar) nüfusun büyük bir kısmını oluşturuyor onların da zaten dini bağımlılıkları yok bu nedenle Amerika'da Protestanlığın ve dolayısıyla Evangelistlerin temelleri aşınıyor. Bu nedenle son dönemlerde dini yaymak için bu gruplar ülkenin her yerinde atağa geçmiş durumdalar" diye konuştu.
Meyer, 1960'larda Felsefeci R.J. Rushdonny tarafından Amerika'da yayılmaya başlayan "Dominyon teolojisinin" (Hristiyan Hakimiyetçileri) şimdilerde Amerika'da tekrar yaygınlaştırılmaya çalışılan bir ideoloji olduğunu belirterek, "Bu düşünce Evangelistlerin ifade ettiği siyaset hakkındaki birçok dini varsayımın altını çiziyor. Ancak bu düşünceye inanan politik güçlerin günleri sayılıdır. Çünkü kendi çocukları arasında bile dünyadan ve insanlıktan kar elde etmeye çalışan ve bölünmüşlüğü savunan bu uygulamalara karşı giderek artan bir rahatsızlık mevcuttur" değerlendirmesinde bulundu.

29 Aralık 2017 Cuma

Filistinli tarihçiden Londra-Kudüs karşılaştırması

Filistinli tarihçi Salman Abu Sitta, "Londra İngilizlerin olmadan önce Kudüs Filistinlilerindi." dedi.
ABD'nin Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma kararına dünyanın dört bir yanından tepkiler gelmiş ve gerek Hristiyan toplumları gerek Müslüman toplumları bu karara tek vücut olarak karşı çıkmıştı.
Karara tepkiler devam ederken ABD'nin Kudüs tasarısı Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmeyip, Kudüs Filistin'in başkenti olarak tanındı.

FİLİSTİNLİ TARİHÇİDEN LONDRA ÖRNEĞİ

ABD'nin Kudüs kararını değerlendiren Filistinli tarihçi Salman Abu Sitta, Al Jazeera'ye verdiği röportajda Kudüs'ün Filistin'in olduğunu belirterek, "Londra İngilizlerin olmadan önce Kudüs Filistinlilerindi. Yüzyıllardır buradaki Müslüman ve Hristiyan topluluk barış içerisinde ibadet ediyorlardı." dedi.
Filistinli tarihçiden Londra-Kudüs karşılaştırması

HİÇBİR ÜLKENİN KUDÜS'Ü BAŞKENT YAPMA YETKİSİ YOKTUR

Kudüs'te Hristiyan, Müslüman ve tüm dinlerin barış içerisinde yaşama hakkı olduğunu dile getiren Abu Sitta, "Hiçbir ülkenin Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak yapma yetkisi yoktur." şeklinde konuştu.

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Evangelist nedir?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Evangelist kimlere denir? Cumhurbaşkanı Erdoğan,"ABD'nin Kudüs kararının bizim nazarımızda hiçbir hükmü, geçerliliği yoktur. Kudüs bizim ilk kıblemizdir. Trump'ın Kudüs kararı provokasyon, arkasında evangelistler var." dedi. Peki Evangelizm nedir?



EVANGELİST NEDİR? 

Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılmış dört kanonik incilin her birine “Evangel” denir. Yunanca “iyi haber” ya da “genel olarak kabul edilen gerçek” anlamına gelen evangelion dan gelmektedir. Bu kelimeden türetilerek, incil yazarlarına “Dört Evangelist” denmiştir.

EVANJELİST VE EVANJELİK

Evangelizm sözcüğü Kitab-ı Mukaddes’e dönmek veya yönelmek anlamına gelir. Evangelist ve Evangelik kelimeleri farklı anlamlara gelmektedir. Evangelist sözcüğü en basit anlamıyla “Hristiyanlık bildirisini vaaz eden, yayan kişi” anlamına gelir. Evangelik sözcüğü ise daha çok Protestan Kilisesi’nin muhafazakar kesimini nitelemek için kullanılır. Evangelikler, ABD’yi kuran ve tutuculuğuyla bilinen Protestan mezhebi Puritenler’in devamıdır.

EVANGELİZM NE ANLAMA GELİR?

Evangelizm merkezli bu akımın mensuplarına ve zamanla liberal Protestanlar haricindeki tüm Protestanlara Evangelik denmeye başlanmıştır (20. yüzyılın sonları, 21. yüzyılın başı). Ayrıca Martin Luther, reformları esnasında kurduğu kilise hareketi için bu ismi kullanmıştır. Bu nedenle Kıta Avrupası’nda Evangelik sözcüğü, Protestan veya Lutherci olarak algılanır.

EVANGELİZMİN TEMELLERİ



Evangelizmin temelleri İngiliz George Whitefield (1715-1770), Methodizm’in kurucusu John Wesley (1703-1791) ve Amerikalı filozof ve teolog Jonathan Edwards (1703-1785) tarafından atılmıştır. Bu üç kişi Amerika’nın en büyük Protestan mezhebi olan Baptistlerin ve Metodistlerin oluşumunun temel taşlarıdırlar.
Amerika Birleşik Devletleri’nde 1820’lerde genelde Hristiyanlık inancı için kullanılan Evangelizm 19. yüzyıldan itibaren iki ayrı koldan ilerlemeye başlamıştır. Charles G. Finney ile Amerikan halkının dönüşümünün sağlanması ile devrimcilik anlamı kazanmış diğer taraftan Playmouth Kardeşliği hareketinin kurucusu John Nelson Darby’nin öncülüğünde radikal bir dini yorumu temsil etmeye başlamıştır. Bugünkü Evangelizm Amerika’daki Hristiyan toplumunun tutucu kanadını temsil etmektedir.
Darby’nin Muafiyetçilik akımı Kitab-ı Mukaddes ve dünya tarihini yedi çağa ve veya Tanrı’nın insanlık hakkındaki takdirini gösteren yedi bölüme ayırmaktadır.
C. I. Scofield tarafından yazılan Scofield Referans Kitab-ı Mukaddesi ile 1880 ve 1890’lı yıllarda Darby’nin Tanrı, Tanrı’nın Krallığı’nı temsil eden insanlara imtiyaz vermiştir ve İsrail Kitab-ı Mukaddes’in Kıyamet zamanında önemli rol oynayacaktır öğretisi geniş kitlelerce benimsenmiştir.
Lutherci Protestanlık ile başlayan; Püritenizmle olgunlaşan; Jimmy Carter, Ronald Reagan ve Baba Bush’un başkanlıkları döneminde adım adım gelişen Evangelizm, 11 Eylül’den sonra Oğul Bush ile Küresel Emperyalizmi yönlendiren esas güç haline gelmiştir.

Köktenci Hristiyanların ABD dış politikası üzerindeki etkisi;

ABD'de 1970'li yıllardan itibaren toplumda giderek yükselen köktencilik, Cumhuriyetçi Parti'nin desteğiyle, son dönemde siyasi alana girmeyi başardı.
ABD dış politikası devasa olarak nitelenebilecek bir karar alma aygıtı tarafından, kompleks bir süreç sonucunda belirlenir. Merkezinde Beyaz Saray, Savunma ve Dışişleri bakanlıklarına bağlı birkaç dar odağın yer aldığı bu karar alma aygıtı, stratejik araştırma merkezleri, üniversiteler, eski üst düzey yetkililer ve sermaye gruplarının da etkisi altındadır.
ABD dış politikasında (özellikle Ortadoğu politikasını şekillendirme sürecinde) yeni muhafazakârlar, Hristiyan sağ ve Amerikan Siyonist ittifakının etkisi ciddi anlamda hissedilmektedir. Ortadoğu'ya ve Arap-İsrail sorununa dair bakışları da dahil olmak üzere dış politikada bir dizi ortak hedefe sahip olan bu koalisyon, İsrail’in güvenliğini korumayı, bu devletin komşularına karşı bölgesel üstünlüğünü sağlamayı ve ABD'nin Körfez petrolü üzerindeki kontrolünü pekiştirmeyi amaçlamaktadır.
Hegemon güç konumuna dayanarak liderlik rolü üstlenmek ve (Amerikan vizyon ve hedefleri karşısında potansiyel tehdit oluşturan devletlere karşı önleyici saldırılar dahil olmak üzere) güvenlik politikalarını genişletmek, ABD'nin küresel rolünün gereksinimleri olarak, bu çevreler tarafından benimsenmektedir. Aynı zamanda Amerikan değerlerini yaymayı amaçlayan bu ittifak, bu değerlerin ne ölçüde benimsenip uygulandığını izleyerek dünya devletleri üzerindeki baskısını perçinlemeyi hedeflemektedir.
Arap-İsrail sorunuyla alakalı olarak Amerikan dış politikasının oluşumunda köktenci Hristiyanların etkisi 1970'lerin ortalarından beri artmaya başladı. Bu dönemde köktenci Hristiyanların dış politikanın belirlenmesindeki rolü, Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulması için Amerikan yönetimlerine baskı yapmakla sınırlıydı. Bilişim devrimi, "televizyon kiliseleri" fenomeni ve geleneksel Hristiyanlığı geri plana iten köktenci cemaatlerin genişlemesinin etkisinde kalan Amerikan dini kültüründe, 1970'lerden günümüze kadar oluşan büyük değişiklikler, kiliselerin çevreden merkeze doğru ilerlemesine ve siyasal ve sosyal olaylarda belirleyici olmasına imkan verdi.
“Kurtarıcı ulus” olarak ABD
Geçmişleri ülkenin kuruluşuna kadar giden ilk Amerikan beyaz toplulukları, muhafazakâr Protestanlığın baskınlığı ve kişinin bireysel çabası sonucu manevi kurtuluşa erişeceği düşüncesinden kaynaklanan şahsi disiplin ve sıkı çalışma özellikleriyle öne çıkmıştı. Köktenci Hristiyanlar Amerika'yı dünyanın geri kalanına karşı duran bir ulus, “tepenin üzerinde parlayan bir şehir”, "kurtarıcı ulus" ve “son en iyi umut” olarak tasvir etmişlerdi. Kendilerini püritenlerin bir uzantısı olarak sunan bu topluluklar, Hıristiyanlığın erken çağlarının "saflığını" yeniden tesis etmek ve Amerikan toplumunu bir Hıristiyan ulus olarak inşa etmek gibi bir misyon üstlenmişlerdi.
Pozitif bilimin gelişmesi, modern laik devletin ortaya çıkışı, toplumda maddi değerlerin öne çıkarılması ve evrim teorisinin tartışma oluşturan bir olgu haline gelmesi, Kilise'nin rolünü ve Hıristiyanlığın insanların yaşamındaki etkisini zayıflattı. Bu gelişmeler, 19. yüzyılın son çeyreğinde "Evanjelik" doktrini kristalleştirerek ve kendilerini sosyal gerçekliği iyileştirmeye ve bilim ile dini uzlaştırmaya adamış olan bir takım Protestan din adamının ortaya çıkmasına neden olsa da, köktenci Hıristiyanlar, 1970’lere kadar Amerikan siyasi hayatında etkin bir konum edinemediler. Fakat bu durum, 1970'lerin sonlarına doğru değişmeye başladı. 1977'de yapılan bir kamuoyu araştırması, 70 milyonu aşkın Amerikalının Hz. İsa'yla doğrudan ve şahsi bir bağı olduğunu ve kendisini "yeniden doğan Hıristiyan" olarak tanımladığını ortaya koymuştu. Bu dönemde “insanlığın felakete sürüklendiğini ve Hz. İsa’nın kurtarıcı olarak döneceğini” konu edinen eserler, en popüler kitaplar olmuştu. Örneğin New York Times'da, 1970’lerin en önemli eserlerinden sayılan “deccalın neden olduğu nükleer kıyametten insanlığın kurtuluşu için Hz. İsa'nın dönüşü” temasını işleyen The Late Great Planet Earth kitap, on yıl boyunca en çok satan kitap listesinin zirvesinde yer almıştı.

ABD’de köktenciliğin siyaset arenasına girişi



Toplumda yükselen bu köktencilik, Cumhuriyetçi Parti'nin desteğiyle siyasi alana girmeyi başardı. ABD'nin yeni sorunlarına yönelik çözüm üretemeyen Cumhuriyetçi Parti'nin giderek düşüşe geçmesi, muhafazakâr Cumhuriyetçileri dini hareketlerle iletişime geçmeye itti. Bu süreçte köktenci liderlerin etkisinin artması, kadın hakları, kürtaj ve eşcinsellik gibi tartışmalı konularda muhafazakâr tutumları benimsemeleri ve seçmen kazanmak amacıyla kurulmuş çeşitli örgütlerin yanı sıra köktenci yayınlar yapan radyo ve televizyon programları, Cumhuriyetçilere milyonlarca sağ Hıristiyan seçmen kazandırdı. Bu sayede altı başkanlık seçiminin dördünden zaferle çıkan Cumhuriyetçiler, bu dönemde Senato ve Temsilciler Meclisi'nde de etkinliklerini korudular.
Clinton ve başkan yardımcısı Al Gore yönetimindeki Demokratlar büyük ekonomik başarılar elde etmelerine rağmen, Amerikan seçmeni ekonomik büyüme ve refah seviyesi yerine (sürekli ahlak vurgusu yaparak dikkatleri Clinton dönemindeki skandallara yönlendirmeyi başaran) Bush'tan yana kullandı. "İncil Kuşağı" olarak bilinen ve güney eyaletlerde yoğunlaşan muhafazakâr seçmen, Bush'un kazanmasında belirleyici bir rol oynamıştı.
Bush yönetiminin Afganistan ve Irak işgalleri ve ekonomi alanındaki zayıf performansı sonrasında başkanlık seçimini kaybeden Cumhuriyetçi Parti'nin köktenci tabanı, yeni seçilmiş Obama'nın göç politikasını, aile ve kadın hakları alanındaki liberal düzenlemelerini beyaz Protestan Amerikalıların ayrıcalıklı konumuna karşı bir tehdit olarak algıladı. Obama'ya ağır eleştiriler yönelten Evanjelikler, Cumhuriyetçi Parti'nin tekrar seçimi kazanması için yoğun bir kampanya yürüttüler. 2016 başkanlık seçiminde, Hillary Clinton'a karşı Bush'un 2001 seçiminde izlediği stratejiye benzer bir seçim propagandası yürüten Cumhuriyetçiler, Obama döneminde ABD'nin "yozlaştığını" ve Hillary Clinton'ın bu "yozlaşmayı" daha da derinleştireceğini ileri sürerek, "ahlaki üstünlüğü" elde etmeyi amaçladılar.
ABD'yi tekrar "güçlü bir ulus" haline getirmeyi seçim kampanyasının ana sloganı olarak belirleyen Trump beyaz Protestanlara, içeride ayrıcalıklı konumlarının korunacağını, aile hukuku alanındaki liberal düzenlemelerin engelleneceğini ve dış politikada ise "Önce Amerika" sloganıyla ABD'yi tekrar "tepe üstünde parlayan şehir" haline getireceğini vadederek seçimden zaferle çıktı. İktidara geldikten sonra ekibinde birçok köktenci figüre yer veren Trump, muhafazakârlar tarafından adeta bir "kurtarıcı" olarak görüldü. Bu ekibin en önemli isimlerinden biri de şüphesiz başkan yardımcısı Mike Pence.
Pence'in, Indiana gibi küçük bir eyaletin valiliğinden başkan yardımcılığına yükselişi, bir anlamda sağ Hristiyanlığın Cumhuriyetçi Parti'de ne derece yükseldiğini de gösteriyor. Ronald Reagan döneminden itibaren Cumhuriyetçi Parti'nin alt kademelerinden siyasete girmeye başlayan Pence gibi köktenci politikacılar, Parti'nin dini söyleminin muhatabı ve "oy deposu" olarak gördüğü sağ Hristiyanların artık Cumhuriyetçi Parti'de merkezi ele geçirdiğinin alameti olarak değerlendirilebilir.
Evanjelik liderler, Mike Pence'in muhafazakâr Hristiyanlığın, Amerikan yaşamının merkezindeki "haklı konumunu" tekrar kazanmasını sağladığını düşünüyor. Güney Evanjelik Okulları başkanı Richard Land, The Atlantic dergisine verdiği röportajda, başkan yardımcısı Pence’ten "Evanjelik-Hıristiyan dünya görüşünü devlet politikası haline getiren en tutarlı politikacı” olarak bahsediyor. Beyaz Saray eski strateji uzmanı Stepehen Bannon'a göre ise Pence, Trump yönetimi ile Cumhuriyetçi Parti teşkilatının en muhafazakâr kanadı arasındaki bağlantıyı sağlayan köprü.
Beyaz Saray’da ağırlığı olan ve özellikle ulusal güvenlik alanında en etkili isimlerinden biri haline gelen Pence, aynı zamanda dış politikada da etkili bir isim. ABD'nin Irak’ı işgalinin ateşli destekçilerinden biri olan Pence, "Amerikan değerleri"ni yaymakta güçlü bir ordunun rolüne inanıyor. Ayrıca kendisini sık sık (sırasıyla) “Hristiyan, muhafazakâr ve Cumhuriyetçi" olarak tanımlayan Pence'in ABD'nin elçiliğini Kudüs'e taşımasında etkin bir rolünün olduğu da biliniyor. Aktif bir evanjelik gündemle ABD dış politikasına dini öğeleri entegre eden sağ Hristiyanlığın, ileride "medeniyetler çatışması" stratejisini uygulaması ve Yahudi-Hristiyan ülkelerle ilişkileri derinleştirmesi muhtemel.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’ın Kudüs kararının ardında Evangelistlerin olduğunu söyledi. Peki Erdoğan, Evangelist derken kimleri kastetti? İşte ayrıntılar…
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) tarafından düzenlenen İnovasyon ve Girişimcilik Haftası Kapanış Töreni’nde,ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasına ilişkin “ABD’nin kararının bizim nazarımızda hiçbir hükmü, geçerliliği yoktur. Kudüs senelerdir Filistinlilere, özellikle devlet terörü uygulayan bir ülkenin insafına terk edilemez. Haritada gösterdim nereden nereye geldiğini. Bunu ancak işgalciler yapar. Devlete terörü estirenler yapar. Kudüs’ün kaderi 1967’den beri hiçbir hukuk, ahlak tanımadan Filistinlilerin haklarını gasp eden işgalci bir devletin ellerine bırakılamaz. Bunun adı kuzuyu vahşi bir kurda teslim etmek olur. Kudüs bizim göz bebeğimiz, ilk kıblemizdir. Kırmızı çizgidir bu böyle bilinsin. 1,7 milyarlık İslam aleminin kırmızı çizgisidir. Bu karar provokasyondur. Öyle bir provokasyon ki bu provokasyonun arkasında evangelistler var. Bunu bizzat sayın başkandan dinlemiş biriyim. Bu karara asla rıza göstermeyeceğiz” dedi.

3 Ocak 2019 Perşembe

Avrupa, tarihini yeniden düşünmeli

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Avrupa, Hristiyanların ve Yahudilerin olduğu kadar Müslümanların da kıtasıdır ve eğer Avrupa kendi topraklarında ve dünyada huzur istiyorsa, kendini yeni bir tarihi çerçeve içinde düşünmelidir.
Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 100. yıldönümü vesilesiyle, kimisi teşhis dahi edilememiş on milyonlarca insanın öldürüldüğü iki küresel felaketin başlayıp bittiği coğrafyayla ilgili eleştirel bir bakış sunmakta fayda var. Zira Avrupa kendini hâlâ yeni felaketler ve eski-yeni ilkel ideolojilere karşı duyduğu korkuda arıyor. Fakat, insanlığa karşı en büyük cürümleri işlemiş suçluları doğuran Avrupa, aynı zamanda dünyanın bütün vatandaşlarının nasıl barış içinde bir arada yaşayabileceğine dair insanca fikirler sunmaya da devam ediyor.
Bu geniş ve hayati derecede önemli konunun tartışılması için, Avrupa’nın geçmişine dair yeni bir eleştirel gözlem içeren olağandışı provokatif iki kitap sunuyorum: Sefarad kökenli Fransız filozof Edgar Morin’in kaleme aldığı 'Penser l’Europe' (Avrupa’yı düşünmek) ve Üsküplü Boşnak filozof, şair ve kültürolog Prof. Ferid Muhiç’in Boşnakça kaleme aldığı 'Islamski identitet Evrope' (Avrupa’nın İslami kimliği). Bu kitaplarda yapılan gözlemlerden, kendi insani mirası vasıtasıyla, dünya barışı ve refahının temellerini oluşturabilecek kapasitede, yeni ve daha sakin bir Avrupa’nın işaretlerini alıyoruz.
Morin, kitapta kullandığı merkezi kavram olan ‘girdaplı diyalog felsefesi’ ile, modern dönem Avrupasının kaderini belirleyen karmaşık entiteleri ve birbirine karşıt ve aynı zamanda birbiriyle ilişkili süreçleri ihata etmeye çalışıyor. Morin’e göre bu kavram çok sayıda siyasi, sosyal, dini, din-karşıtı ve kültürel tarihin “eş zamanlı olarak hem birer çatışma hem de mütekabiliyet imkânı olarak” birbirini oluşturduğu ve birbirine karıştığı Avrupa’nın gordion düğümünü temsil ediyor (bu düğümde özgürlük ve kölelik, demokrasi ve tiranlık, maddecilik ve ruhçuluk, gettoculuk ve çok-taraflılık, ve yerelcilik ve federallik gibi kavramlar yan yana geliyor).
Bahsettiğimiz diyalog felsefesi, Aydınlanma dönemi ile birlikte ortaya çıkıyor. Avrupa, kendini entegre edeceği temel düsturu kaybediyor: Asla kendine ait bir dine sahip olamadığı için, birbirine karşıt ve tamamlayıcı kimliklere sahip olduğu için, Asya ile sınırları olmayan coğrafi bir kavram ve değişken sınırları olan tarihsel bir kavram olduğu için ve dünya iki güç arasında bölünmüş olduğu halde, Avrupa (biri Rusya ve diğeri kendi meydana getirdiği ‘Batının Batısı’ Amerika) bizzat kendi yıkım güçleri ile entegrasyon güçleri arasında bölünmüş durumda olduğu için bu düsturları kaybediyor. Avrupa’nın ilk devletleri; Almanlaşan, Slavlaşan ve Latinleşen farklı milletlerden oluşacak ve ilk kez ortaya çıkan kavram –Ulus tohumu- daha sonra bölünmeler ve savaşlar vasıtasıyla modern Avrupa’yı oluşturacaktır. Ortaçağ ve modern zamanlar arasındaki dönemde, bütün bitişi, kırılışı ve kendi çöküşünden güç alan bir Avrupa yükseliyor ve yeniden doğuyor: 5. yy.da Roma-Bizans İmparatorluğunun ikiye bölünmesi; 8. yy.da Müslümanların Akdeniz’i ele geçirmesi; aynı yüzyılda Katoliklerle Bizansların bölünmesi, daha sonra Almanlar ile Slavlar arasında bölünmeye yol açacaktır (Almanların çoğu Katolik olmayı seçmiştir, yeni bir bölünmeden sonra bir kısmı daha sonra Protestanlığı seçecektir; Slavların ise çoğunluğu Ortodoks olmuştur); 11-13. yy.da Papalıkla imparatorluk arasında yaşanan ayrılık, Kilise ile seküler devlet otoritesinin birbirinden ayrılmasıyla neticeleniyor. Fakat, özünde dini bölünmeler, devlet ile Kilise arasındaki çatışmalar ve etnik milliyetçilik var olduğu için Avrupa, 11. yy.dan itibaren jeo-tarihsel bir matris oluşturmaktadır ve bu matristeki girdaptan modern Avrupa doğacaktır.

Avrupa kendi kimliğini yeniden düşünmeli
Modern Avrupa bugünlerde bir ‘fikir çarşısı’ ve insanlığın ortak kaderini ve amaçlarını ön planda tutan yeni bir ‘küresel bilinç fidanlığına’ dönmüş durumda. Morin, “Modern Avrupa, harici bir düşmana karşı değil, kendi kendine savaşırken gerçek manada oluşuyor,” diyor kitabında (11 Kasım’da, Birinci Dünya Savaşı'nın sona erişinin 100'üncü yıldönümü dolayısıyla Fransa’nın başkenti Paris’te düzenlenen anma etkinliğine katılan dünya liderlerine, Cumhurbaşkanı Macron “kardeşler olarak birleşme ve dünya barışına hizmet etme” çağrısında bulundu; Aynı gün Avrupa’nın diğer başkentlerinde, binlerce etnik milliyetçi Avrupa’nın entegre olma hayalini yıkmaya devam ediyordu).
Siyasi alana gelecek olursak, Papalığın asırlarca süren tahakkümüne karşın, ilk tamamlanmış model ülkenin devrimci Fransa olduğu modern Avrupa’da ulus devletler oluşmaya başladı. Artık ulus devlet kavramı, kendi tarihinin egemen öznesi olarak, modern Avrupa’nın yeni -ve tam anlamıyla modern- dininin temeli, kaynağı ve merkezi olmaya başlamıştı; sonra da bu ‘din’ bütün dünyaya yayıldı. Avrupa, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ve bir dizi sömürge savaşı ve yerel çatışmalarla birlikte kaçınılmaz bir çöküşe düşmeden önce, tam da bu modern ‘din’ sayesinde kendi gücünün zirvesine ulaşmıştı. Bu güç sayesinde, Avrupalılara, diğer medeniyetlere karşı bir üstünlük sendromu (kompleksi) bulaştı ve Avrupalı olmayan bütün ırkların tabii olarak aşağı ve geri olduğunu düşünmeye başladılar. Dayanışmanın her şeklini tahrip eden Avrupa ırkçılığı, koloniler fethetme, doğal kaynaklar çalan ve “yaşam alanını” genişletme mücadelesine başlayan en azgın tür etnik milliyetçilikleri ortaya çıkardı. Avrupa’da birbiri ardınca fikirler doğuyor ve kıta, dünyayı sömürgeleştiriyordu. Morin, Armando Petitjean’dan şöyle alıntılıyor: “Dünya çığırından çıkmış Avrupalı fikirlerle dopdolu bir hale gelmiş durumda.” Bugünlerde post-milliyetçilik çağında yaşamakta olan Avrupa, bir taraftan, 19. yy.da Victor Hugo’nun tahmin ettiği gibi, ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ni oluşturmaya ve insanlık barışını tesise yönelik çalışma eğilimine sahipken, diğer taraftan da etnik milliyetçiliğin en eski ve ilkel türlerini, şovenizmi ve yabancı düşmanlığını yaşatmaya çalışıyor. Soğuk Savaş bittikten sonra ve Faşizm ile etnik milliyetçiliğin askeri alandaki mağlubiyetinin akabinde oluşan kaos ortamında, Avrupa yeni bir, bir numaralı düşman icat etti: İslam.
Morin'in bir ‘Yahudi-Hıristiyan-Yunan-Roma sentezi’ olarak gördüğü Avrupa'nın bu ‘üretken kaosuyla’ ilgili olarak bu düşünür, Hugo profilindeki entelektüellere, Avrupalı ‘Hamlet'in’ yaşadığı bu büyük kararsızlığın üstesinden gelmek için daha kararlı olmaları çağrısında bulunarak, onları, Avrupa’nın yaşadığı ‘kırılganlık’ psikolojisini terk ederek Avrupa’nın kendine, ama aynı zamanda da komşu ve dünya kültürlerine açılmaktan gelen asli gücüne dair olan farkındalığı pekiştirmeye davet ediyor. Bu farkındalık, insan ırkının kaderinin ortaklığına dair olan farkındalığı, bu ortak kaderin, tam da Avrupa'nın bizzat kendi topraklarında ekilen o dejenere ve geri fikirler yüzünden maruz kaldığı tehlikelere dair olan farkındalığı bir araya getirebilecektir. Dünyanın küçük bir parçasına yayılan (ve dünyadaki karaların toplam yüzde 7’sine dahi tekabül etmeyen) Avrupa, kendi gücü ve istekleriyle dünyanın en etkili merkez üssü kıtası olarak dünyanın kaderini belirliyor. Ayrıca şimdiki haliyle, modern dünyanın geri kalanına bağımlı olmasından kaynaklanan kendi “kırılganlığının” üstesinden gelmenin bir yolunu bulmak zorunda; Avrupa’nın diğer bir dünyaya açılma ihtiyacı var.

Avrupa'nın ikinci Rönesansı
Morin de, diğer Avrupalı düşünürler gibi, Avrupalı olmayan ilk kültür olarak İslam'ı görüyor. İslam’ın Avrupa kıtasındaki varlığına ayırdığı (“İslamiyetin Avrupalılaşması” başlıklı) bölümde Morin, İslam'ın Avrupa topraklarına gelişiyle, Yunan bilimsel ve felsefi mirasının kurtarıldığını ve o mirasın Avrupa topraklarına taşınmasıyla, Rönesans akımının ortaya çıktığı gerçeklerini ortaya koyarak, Akdeniz bölgesine yayılan İslam'ın Avrupa'yı izole ederek onun içine kapanmasına sebep olduğu kanaatinde. Morin'e göre, tüm kapıları hem kendi içine hem de Avrupalı olmayan dış dünyaya açacak olan Avrupa'nın ikinci ‘Rönesansının’, öncelikle “uzun zamandır Avrupa ile alay eden” ve aynı zamanda onun doğuşundan gelen karanlığı aydınlatan İslam ile diyalog kurmasıyla mümkün olacağı yönünde.
Ferid Muhiç'in de araştırmaları dâhilinde ortaya koyduğu kendi fikirleri ve vizyonları, dolaylı olarak, Morin'in Avrupa'nın ikinci ‘Rönesansı’ ve ortak kader bilinci hakkındaki düşüncelerine dayanıyor. Fakat, İslam'ın Avrupa topraklarındaki varlığına, tarih ve kültürüne çok fazla önem vermeyen Morin'in tam aksine Muhiç, araştırmalarının odak noktasına İslam’ı koyuyor. Kitabının ilk kısmını modern Avrupa'nın İslamofobik yazarlarına ve Avrupa'nın en büyük tehdidinin ve bütün sorunlarının, yenilgi ve başarısızlıklarının sebebinin İslam olduğu fikrini irdelemeye ayırmış. Dahası, İslam'a karşı mantıksız bir kin besleyen Avrupa'nın karanlık tarafı, kendi sosyal ve siyasi hayatından, tarihinden ve vizyonlarından İslam'ı ve onun milletlerini, medeniyetini ve kültürünü aforoz etti. Halbuki Avrupa, Hristiyanların ve Yahudilerin olduğu kadar Müslümanların da kıtasıdır ve eğer Avrupa kendi topraklarında ve dünyada huzur istiyorsa, kendini yeni bir tarihi çerçeve içinde düşünmelidir.
Muhiç'e göre İslam'ın Avrupa kıtasına gelişi, söylendiğinden çok daha erken gerçekleşmiştir. Bu topraklardaki ilk Müslüman emirliği 668 yılında Kafkas bölgesinde kurulmuştur. 8.yy. ortalarında, yani İber yarımadasına gelişinden 20-30 sene sonra İslam, Balkanlara da yayıldı. Çoğunlukla Kuzey ve Orta Avrupa bölgelerinde, özellikle Ukrayna, Rusya ve İskandinavya'da Hristiyanlık 11. yy.ın başlarında daha yeni yeni kabul edilmeye başlandı; bu demek oluyor ki İslam Avrupa'nın bazı bölgelerine Hristiyanlıktan en az iki asır önce gelmiştir. Muhiç şöyle yazıyor: “Bu topraklarda, İslam'ın Avrupa'ya yakınlaşması tehlikesi hissediliyor. Avrupa İslamofobilerinin modern temsilcileri, İslam'ı Avrupa'dan kökünden sökerek atmaya çalışıyor. Aynı sebeplerden dolayı, İspanya'nın Ortaçağ dönemindeki dini fanatikleri bu topraklardan bütün Yahudileri, Müslümanları ve o topraklarda 117 sene daha yaşayan Müslümanların torunlarını sürdüler, çünkü İslam’ın, insanları kendine çeken derin bir cazibesi olduğunu çok iyi biliyorlardı. Evet, İslam onlar için gerçekten bir nevi tehlikedir. Fakat bu ‘tehlike’ somut anlamda, İslam'ın manevi ve sosyal gerçeğinden değil, İslam'ın onlara hissettirdiği bastırılmış bir cazibe duygusundan kaynaklanıyor. Ve o hissi diğerlerinden sakladıkları kadar kendilerinden de saklamaya çalışıyorlar.”
Bu bağlamda Muhiç, yazmaya devam ettiği makalelerinde, İslam’ın 711-1492 yılları arasında İber yarımadasındaki varlığından söz ederken, diğer Hristiyan devletlerin aksine, Cujus regio ejus religio - İktidar kimin elindeyse, onun dini geçerlidir kalıbına uymayan, farklı medeniyet, kültür, millet ve dinlerin bir arada yaşadığı eşsiz bir örnek olarak Osmanlı Devlet’ini de ele alıyor. Osmanlı Devleti’nin çöküşünü betimleyen Avrupa ve özellikle Balkan tarihi kitaplarının çoğu istikrarlı bir tez üzerine kurulu olduğu için, Muhiç onlara şiddetle karşı çıkıyor. İslam’ın bu “Hristiyan” topraklarındaki bütün izlerini yok etmek için, Ortaçağdakiler olduğu gibi modern İslamofobikler de “ateş ve kılıcı” esas kendi projelerinde kullanmış olmalarına rağmen “İslam ateş ve kılıç ile yayıldı” iddialarını sürdürüyorlar. Kasten çarpıtılmış bu tarz yorumlar ve bilimsel tarafsızlığa saldırılar en çok Morin'in rönesansının ilk pencerelerini teşkil edebilecek tarih ve topluma sahip, Avrupa'nın son kalan iki bağımsız (Arnavutlar çoğunlukla, Boşnakların tamamı) Müslüman halkı etkiliyor çünkü bu iki millet Hristiyan Avrupa ve Avrupa karşıtı İslam mitlerinin en büyük kurbanlarıdır. Bir yandan Hristiyan, Müslüman ve Yahudilerin yüzyıllardır iyi geçinmeleri, bütün Avrupa'nın, Bosna gibi kaçırılmaması gereken bir fırsatla bir arada yaşanılan ve tek tanrılı bu üç dinin kültürleri ve medeniyetlerinin uyum içinde var olabilecekleri bir yer olduğuna açıkça işaret etmektedir.


2 Nisan 2018 Pazartesi

Macaristan seçimlerinin gündemi: Sığınmacılar ve İslam


Resmi kayıtlara göre sadece bin 781 mültecinin bulunduğu Macaristan'da, 8 Nisan'da düzenlenecek olan parlamento seçimlerinin ana konusunu sığınmacılar ve İslam oluşturuyor.
Başbakan Viktor Orban başta olmak üzere birçok hükümet yetkilisinin, Avrupa'nın sığınmacılar tarafından istila edildiği, kiliselerin kapatılarak yerlerine camilerin açıldığı, sığınmacıların yaşadığı bölgelerde kendi kanunlarını yürürlüğe soktuğu gibi iddiaları, dikkatleri yaklaşık 3 yıldır sığınmacı konusunda katı siyaset izleyen Macaristan'a çekti
Yaklaşık 10 milyonluk bir nüfusa sahip olan Macaristan'da, bin 781 mülteci ve 20 bin civarında Müslüman bulunmasına rağmen düzenlenen sığınmacı karşıtı kampanyalar dolayısıyla, ülke sanki sığınmacılar ve Müslümanların saldırısı altındaymış gibi bir hava estiriliyor.
Uzmanlar hükümetin, özellikle 2014 yılı sonbaharında başlayıp ve 2015 yılı ilkbaharına kadar devam eden hükümet karşıtı protesto gösterilerine karşı, dikkatleri ülkeyi 'istila etmek isteyen sığınmacılara' karşı Macaristan'ı koruduğu şeklinde propaganda yürüttüğünü ve o dönem ciddi anlamda kaybettiği oyu geri kazanmayı başardığını belirtiyor.
Macaristan-Sırbistan sınırına çekilen 174 kilometrelik tel örgü ile Avrupa'nın korunamayacağını, sığınmacı akının Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye arasında 2016 yılında varılan mutabakat çerçevesinde durdurulduğunu Macar hükümetinin de bildiğini kaydeden uzmanlar, sığınmacı karşıtı propagandanın sadece iç siyasete yönelik olduğuna işaret ediyor.
Sığınmacıların 'Avrupa'yı işgal ettiği', 'Hristiyanlık değerlerini tehdit ettiği' gibi argümanlar kullanan Başbakan Orban, sığınmacıları neden kabul etmek istemediklerini yaptığı konuşmalarda şu şekilde açıklamıştı:
''Batı Avrupa'da, eski büyük Avrupa ülkeleri, göçmen ülkelere dönüştüler. Kültürel değerlerin değişmesi, Hristiyan kültürüne sahip nüfusun azalmasıyla, büyük şehirlerin İslamlaşması günden güne ilerliyor.'', ''Müslüman sayısı her geçen gün daha da artacak. Avrupa tanınmaz hale gelecek.'', ''Tel örgü inşa ederek, hukuki ve fiziki sınır korumasıyla, Sandor Pinter (İçişleri Bakanı) ve polislerimizin olağanüstü çabalarıyla Güney sınırlarımızı korumayı başardık. İslam dünyasının Güney'den bizi istila etmesini engelledik. Bu bölgede Latin yani Batı Hristiyanlığının son ülkesiyiz.''
Ülkede ılımlı siyasetçi olarak bilinen Macaristan Meclis Başkanı Laszlo Köver, 8 Mart'ta katıldığı bir toplantıda, herhangi bir araştırmaya dayanmayan sadece aşırı sağcılara ait olan 'Londra'da 2001 yılından bugüne 500 kilisenin kapandığını, buna karşın 423 cami inşa edildiği'' iddiasını, gerçekmiş gibi dillendirip, faaliyet gösteren bir tane bile caminin bulunmadığı Macaristan'ın bu durumdan kaçınması gerektiğini ima etmesi, ülkedeki durumu ortaya koyuyor.
Başbakan Yardımcısı Zsolt Semjen ise nüfusun sadece yüzde 0,2'sini Müslümanların oluşturduğu Macaristan'da, sürekli olarak ülkenin 'şeriat tehlikesi' altında olduğunu öne sürerek, "Çocuklarım ve torunlarımın şeriatın gölgesinde yaşamasını istemiyorum. Bir yerde Müslümanlar toplu halde yaşadıkları zaman eninde sonunda İslam hukukunun yürürlüğe sokulmasını isteyeceklerdir. Bu, sadece Müslümanlar için değil, o bölgede yaşayan herkes için geçerli olacak. Biz Aziz Istvan'ın ülkesinin halifelik olmasını istemiyoruz." şeklinde konuşması halkta Müslümanlara karşı korkuyu körüklemesine neden olduğu belirtiliyor.
Benzer şekilde Macaristan Devlet Bakanı Janos Lazar'ın aynı tarihte Viyana'yı ziyaret edip, sosyal medya hesabında yayınladığı bir videoda dünyada en güvenli şehirlerden birisi olan Viyana’nın göçmenler, yabancılar ve Müslümanlar tarafından kötü bir yere dönüştürüldüğü, hükümetin gelecek ay düzenlenecek olan seçimleri kaybetmesi durumunda Macaristan'ın da benzer bir hale dönüşebileceğini iddia etmesi tepkilere neden olmuştu.
Macar yetkililerin açıklamalarına nadiren de olsa uluslararası alandan tepki geliyor. Örneğin geçtiğimiz günlerde Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad El Hüseyin, temel özgürlüklerin dünyanın her yerinde gerilemeye başladığına dikkat çekmiş, yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın ise Avrupa için utanç verici olduğunu vurgulayarak örnek olarak Başbakan Orban'ın "Dış görünüşümüzün (rengimizin) diğer ırklarla karışmasını istemiyoruz." sözünü göstermişti.

Liberalizm ve küreselleşmeyi eleştiren siyasetçiye 'Müslüman oldu' suçlaması

Macar medyası, 2015 yılındaki sığınmacı krizi sonrası Macaristan'da yükselen yabancı ve Müslüman karşıtlığını, seçimler öncesi Türkiye üzerinden daha da körüklemeye çalışıyor. Macaristan'da sığınmacı karşıtı ortamda bundan en büyük nasibi ise Türkiye ile iyi ilişkilere sahip olmayı savunan bir siyasetçi alıyor. Türkiye ile iyi ilişkiler kurulmasını destekleyen ve halihazırda Macaristan-Türkiye Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanlığını da yürüten, Macaristan parlamentosunda üçüncü büyük parti konumundaki Jobbik Partisinin Genel Başkanı Gabor Vona, Türkiye ziyaretinde, Türkiye ve Türklerle ilgili bazı olumlu ifadeler kullanınca, ülkedeki birçok yayın organı tarafından Müslüman olmakla "suçlandı".
Vona ve eşinin Türkiye ziyareti sırasında -İstanbul'u ziyaret eden diğer turistler gibi- Türkiye'nin simgelerinden olan Sultanahmet Camisi önünde çektirdiği fotoğrafın, bazı yayın organları tarafından Vona'nın ve eşinin Müslüman olduğunu ispatladığını iddia etmesi, Macaristan'daki medyanın bir kesiminin Türkiye ve İslam üzerinden algı operasyonu yapmaya çalışmasına örnek olarak gösterilebilir.
Vona, Türkiye ziyaretinde yaptığı konuşmada, "Yanlışa cesurca karşı gelen ve Allah'tan başka hiç kimseden korkmayan Atilla'nın torunlarıyız", "Küreselleşme ve liberalizmin karanlığında insanlığın son umudu İslam", "Biz Macarlar, Turan halkıyız ve bizim kardeşlerimiz Turan halklarıdır" gibi ifadeler kullanmıştı.
Vona'nın söz konusu açıklamaları dolayısıyla sadece bazı yayın organlarında değil, iktidar partisi Yurttaş Birliği de (Fidesz) sosyal medya hesabından paylaştığı bir videoda, Vona'nın Türkiye ziyaretinden bazı fotoğrafların eşliğinde şu iddialarda bulunmuştu: ''Son günlerde Gabor Vona'nın yeni görüntüleri ortaya çıktı. Jobbik Genel Başkanının, radikal İslamcılarla Allah'ı övdüğü görülüyor. Kendisine göre İslam, insanlığın son umudu. Bu düşünceler tehlikeli. Vona, Hristiyan kültürümüzü reddediyor.''
Jobbik Partisinin logosunda yer alan çifte haçı çevreleyen ve İslamla alakası olmayan kırmızı çizgiyi İslam'ın sembolü olduğunu iddia eden bir Macar gazetesi ise ''Jobbik'in logosunda neden İslam sembolü var?'' manşetini attı.
Terör örgütleriyle ilişkisi olduğu iddiasında bulunan medya organlarına karşı dava açan Vona'yı haklı bulan mahkeme, söz konusu iddialarda bulunan basın organlarını para cezasına çarptırmıştı.

Jobbik, Türkiye ile iyi ilişkileri savunuyor

Daha önce Macaristan Parlamentosuna taşınan, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarına yönelik tasarısı, Macar Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nde hükümet partisi Fidesz ve Jobbik'in oylarıyla reddedilmişti.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne uygulanan ambargonun haksızlık olduğunu belirtip kaldırılmasını isteyen Jobbik, Mavi Marmara baskınının hemen ardından da Macaristan Ulusal Meclisinde İsrail’i kınayan bir bildiri okumuştu.
Jobbik ayrıca, Ermeni güçlerinin, 26 Şubat 1992'de Karabağ'ın Hocalı kasabasında 83'ü çocuk, 106'sı kadın 613 sivili katletmesinin 25. yılı dolayısıyla mesaj yayımlamıştı.

Anketler: Jobbik ikinci parti olacak

Yapılan kamuoyu araştırmalarına göre, 8 Nisan'da düzenlenecek olan seçimlerde, şu an da hükümette bulunan Fidesz (Macar Yurttaş Birliği) ve Hristiyan Demokratik Halk Partisi (KDNP) koalisyonun yaklaşık yüzde 45 oranında oy alarak birinci geleceği tahmin ediliyor.
2014 yılındaki seçimleri üçüncü sırada bitiren Macaristan Jobbik Partisinin ise yüzde 20 civarında oy alarak ana muhalefet partisi olması bekleniyor. Halihazırda ana muhalefette bulunan Macaristan Sosyalist Partisi'nin (MSZP) ise seçimlerde yaklaşık yüzde 15 oy alarak üçüncü, Demokratik Koalisyonu (DK) yüzde 8 ile dördündü, Macar Yeşiller Partisi'nin ise yüzde 7 ile beşinci sırada bitirmesi bekleniyor.
199 sandalyeye sahip Macaristan Ulusal Meclisine 5 partinin yüzde 5'lik barajı aşarak girmesi bekleniyor.

BM ve Soros'a da sığınmacı suçlaması

Macaristan hükümeti, Birleşmiş Milletler ve Macar asıllı Amerikalı iş adamı George Soros'un Macaristan'a sığınmacıları getirmek istediğini de iddia ediyor. Örneğin Başbakan Orban, BM'nin sığınmacı krizinin çözümü için hazırladığı taslağın Soros'un ''planı'' ile birebir benzerlik gösterdiğini, ülkesinin görüşmelerden çekilebileceğini belirterek, ''BM'nin göç taslağı sanki Soros planından kopyalanmış. Göç taslağının açıklanmasından sonra hükümet söz konusu doküman ile ilgilenecek. Görüşmelerden çekilip çekilmeme kararını daha sonra verecek.'' şeklinde konuştu.
Macaristan Dışişleri ve Dış Ticaret Bakanı Peter Szijjarto ise 25 Ocak'ta yaptığı açıklamada, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in göçe destek verdiğini iddia edip, ''BM Genel Sekreteri, hükümetlerin göçü desteklemesini istiyor ama biz bunu reddediyoruz. Macar hükümeti, göçün kötü ve tehlikeli olduğunu düşünüyor.'' diye konuştu.

Macaristan'ın sığınmacılara karşı aldığı önlemler

Macaristan, sığınmacılara karşı alınan önlemler kapsamında Vişegrad Grubu'ndaki ortakları Çekya, Polonya ve Slovakya'nın desteğiyle sınırlarına asker ve polis takviyesi yapmıştı. Macaristan, sığınmacı akınını durdurmak amacıyla Sırbistan ve Hırvatistan sınırlarına jiletli tel örgü çekmiş, sınır bölgelerinde olağanüstü hal ilan ederek yasa dışı geçişler için uygulanan cezaları artırmıştı.
Parlamentoda geçen yıl kabul edilen yasayla aralarında çocukların da olduğu sığınmacıların, iltica başvurusu süresince sınırda oluşturulacak kamplarda tutulması zorunlu kılınmış, ülke genelinde yakalanan sığınmacıların da tel örgülerle çevrili sınırdan Macaristan dışına çıkarılacağı duyurulmuştu.
Sivil toplum kuruluşları ise Macar güvenlik güçlerini, ülkeye girmeye çalışan sığınmacılara şiddet uygulayarak Sırbistan'a geri göndermekle suçluyor.
AB'nin sığınmacı krizine çözüm olarak sunduğu kota sistemi kapsamında bin 294 mülteciyi kabul etmesi öngörülen Macaristan hükümeti, 2016'da referandum düzenlemiş ve halka, "AB'nin, Macar vatandaşı olmayan kişileri, Ulusal Meclisin onayı olmadan Macaristan'a yerleştirmesine karar vermesini kabul ediyor musunuz?" sorusu sorulmuştu.​


4 Şubat 2018 Pazar

PYD/YPG işgal ettiği yerlerde insanlığı yok etti

PYD/YPG terör örgütünün işlediği insan hakları ihlalleri, azınlıklara dönük baskıları, savaş suçları ve uyuşturucu ticareti Suriye'de görev yapan uluslararası örgütlerin raporlarında yer aldı.
Zeytin Dalı Harekatı'na ilişkin uluslararası arenada "sivilleri hedef alan bir operasyon" algısı yaratma çabası içindeki PYD/YPG terör örgütünün işlediği insan hakları ihlalleri, azınlıklara dönük baskıları, savaş suçları ve uyuşturucu ticareti Suriye'de görev yapan uluslararası örgütlerin raporlarında yer aldı.

Türk Silahlı Kuvvetlerince, "hudutlar ile bölgede güvenlik ve istikrarı sağlamak, Suriye'nin Afrin bölgesinde PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ mensuplarını etkisiz hale getirmek, bölge halkını terör örgütü üyelerinin baskı ve zulmünden kurtarmak" amacıyla 20 Ocak'ta başlatılan Zeytin Dalı Harekatı sonrasında uluslararası arenada örgütün siyasi yapılanmaları, medya organları ve legal görünümlü sivil toplum örgütleri eliyle operasyonun sivilleri hedef aldığına dair algı çalışmasına başlandı.
PYD/YPG terör örgütünce algı propagandasını güçlendirmek için siviller canlı kalkan olarak kullanılmaya başlandı.
Terör örgütünün bu harekat tarzı, Birleşmiş Milletler (BM) Suriye İnsani Koordinatörü Jan Egeland'ın açıklamasında da belirtildi.
AA muhabirinin, terör örgütü PKK/PYD/YPG'nin Suriye'de, insan hakları ihlalleri ve azınlık unsurlara dönük baskılarına ilişkin derlediği bilgilere göre, terör örgütü, işgal altında tuttuğu bölgelerde baskı ile taciz politikasını sürdürüyor.
Yıllardır farklı etnik ve dini unsurların iç içe yaşadığı ve şu anda PKK/PYD/YPG'nin işgal altında tuttuğu bölgelerde, azınlık unsurlara yaşam ile inanç hakkı tanınmıyor.
İnsanları zorla evlerinden ve yurtlarından eden, zorunlu askerlik adı altında kadınları, çocukları kullanan terör örgütünün insan hakları ihlalleri, raporlara yansıdı.
Süryani Ortodoks Kilisesi, Ermeni Apostolik Kilisesi, Cezire ve Fırat Ermeni Kilisesi Önderliği, Kamışlı’daki Suriye Keldani Kilisesi, Süryani Doğu Kilisesi, Kadim Süryani Doğu Kilisesi, Süryani Katolik Kilisesi, Süryani Ortodoks Sivil Barış Komitesi, Ulusal Evanjelik Kilisesi, Süryani Demokratik Organizasyonu, Arami Özgür Parti, Süryani Kırsal Tarım Arazileri Komitesi, Hristiyan Kent Birliği, Suriye Ana Gençlik Derneği, Ulusal Uzlaşma Gençlik Enstitüsü, Suriyeli Hristiyan Gençliği Merkezi tarafından 2015'in Kasım ayında terör örgütünün eylemlerine ilişkin bir bildiri yayınlandı.
Terör örgütünün, insan haklarını ihlal etmesi, özel mülkleri gasp etmesi, azınlık unsurlarını zorla silah altına alması, vergi adı altında haraç talep etmesi ve okul müfredatlarına müdahale etmesi söz konusu bildirinin ana noktalarını oluşturdu.

Hristiyanların evlerine yazılarla el koyuldu

Bununla birlikte Dünya Süryani Konseyinin internet sitesinden, Eddie Gabora Hanna isimli bir kişinin Kamışlı'da çektiği videoya yer verildi.
PKK/PYD/YPG'nin Hristiyanların evlerine el koyduğu, Hristiyanlara ait binalara "Kamışlı Yönetim Konseyi tarafından el koyulmuştur" yazılarıyla da açıkça görüldü.
Konseyin internet sitesindeki açıklamasında, terör örgütünün Kürtlerin yerel ve çoğunluk olmadığı bir coğrafyada, demokrasi ile özgürlük gibi kavramları kullanarak açıkça insan hakları ihlali yaptığı vurgulandı.

Arap ve Türkmenlere yaşam hakkı tanınmadı, evler yakıldı yıkıldı

PKK/PYD/YPG terör örgütünün etkinliğini artırmaya çalıştığı bölgelerde, çok sayıda Arap ve Türkmen'in yanı sıra Süryani, Ermeni gibi etnik gruplar da bulunuyor.
İşgal altında tuttuğu yerlerde kendi hakimiyetini sağlamaya çalışan terör örgütü, bölgede yaşayan insanları zorunlu göçe de tabi tutuyor. Terör örgütü, ayrıca bazı yerleşim yerlerini yıkarak demografiyi değiştirmeye çalışıyor.
Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR) tarafından Ocak 2016'da hazırlanan raporda, PYD/YPG'nin yerleşim yerlerine girerek buraları yağmaladıkları, Kürt nüfusun olmadığı yerlerde etnik temizlik yaptıkları, evlerin yakılıp yıkıldığı ve insanların göçe zorlandığı belirtildi.
Çoğunluğu Arap, on binlerce insanın PYD/YPG tarafından yerinden edildiği, düzinelerce köyün yıkıldığına dikkatin çekildiği raporda, tüm bu eylemlerin, Roma Sözleşmesi'nin 8. maddesi gereğince savaş suçu ve insanlığa karşı suç olduğu, yerleşik uluslararası insan hakları hukukunun ihlali anlamına geldiğinin altı çizildi.
Raporda, 9 yerleşim yerinin tamamının yıkıldığı ve sakinlerinin yerinden edildiği belirtilirken, 19 köyün ise parçalı olarak ortadan kaldırıldığı, istenmeyen kişilerin de buralardan sürgün edildiğine yer verildi. Bunun yanı sıra, PYD/YPG terör örgütünün ele geçirdiği köylerde, etnik temizlik yapmak maksadıyla tehdit ve şiddet yoluyla Kürt olmayan nüfusu, yerlerinden ettiği vurgulandı.
SNHR raporuna göre, en az 49 yerleşim yerinden on binlerce insan sürgün edildi. Raporda, sürgün edilenlerin de açıklamaları yer aldı.
PYD/YPG terör örgütünün, 26 Mayıs 2015’te, Haseke'nin güneyindeki 26 köyde yaşayanlara buraları boşaltmaları için 24 saat verdiği, Araplara yönelik saldırgan tutum içerisinde bulunduğu, sözde Kürdistan'da Araplara ve Türkmenlere yer olmadığı söylenerek birçok evin teröristlerce yakıldığı da rapora yansıdı.

Raporda, Türkmen ailelerin keyfi tutuklamalar ve çeşitli işkencelerle yerlerinden edildiği de yer aldı.

Köy yıkımları, uydu görüntüleriyle ortaya kondu

Uluslararası Af Örgütünün Ekim 2015'te görgü tanıklarının ifadeleri, uydu görüntüleri ve uzman gözlemlerine dayanarak "Gidecek Başka Yerimiz Yok" (We Had Nowhere Else to Go) başlıklı bir rapor yayımladı.
Raporda, PYD/YPG terör örgütünün işlediği etnik temizlik, sürgün ve yıkım suçları ortaya koyuldu.
Tel Hamis kırsalında yer alan Arapların yaşadığı Hüseyniye köyünde yapılan incelemeler ve yıkım sonrası geride kalan köylülerle gerçekleştirilen görüşmeler rapora yansıtıldı.
Köyün, Haziran 2014 ve Haziran 2015 tarihlerindeki durumları uydu fotoğraflarıyla karşılaştırmalı olarak aktarılan raporda, 225 binalık köyde bir sene içinde yaşanan yüzde 94 yıkımın bulunduğu ve sadece 14 binanın ayakta kaldığı tespiti aktarıldı.
Rapordaki bir tanık ifadesine göre, 22 Temmuz 2015'te Suluk'un 35 kilometre güneyinde, DEAŞ kontrolündeki en yakın alana 17 kilometre mesafedeki Asaylem köyüne gelen PYD/YPG'li teröristler, köylülere güvenlik sebebiyle köyü boşaltılmalarını ve üç gün sonra geri dönebileceklerini söyledi. Belirlenen zaman sonrasında geri dönen insanlar, 103 evin 100'nün yıkıldığını gördü.
PYD/YPG terör örgütünün, el-Ghbein, el-Maghat, Rneen, MelaBerho, Abdi Koy, Tel Diyab, Suluk ve Hammam el Türkmen köy ve kasabalarında yaşayanları da tehdit ederek bu bölgeleri boşaltması raporda anlatıldı.
Uluslararası Af Örgütü'nün raporunda, bahsi geçen zorla yerinden etme örneklerinin savaş suçu teşkil ettiği görüşü ifade edildi.

Kadınlara ve çocuklara şiddet

PYD/YPG terör örgütünün Suriye'de işgal ettiği bölgelerde hakimiyetini korumak, kendisine karşı çıkan halkı sindirmek ve eleman kazanmak maksadıyla kadınlara ve çocuklara karşı şiddete sıkça başvurduğu raporlarda yer buldu.
PYD/YPG'nin bu uygulamaları, SNHR'nin Ocak 2016'daki raporunda yayımlandı.
42 kadının 2011-2016 yılları arasında PYD/YPG'li teröristlerce öldürüldüğünü belgeleyen SNHR, bu kadınlardan Halep'e bağlı Say Ghoul köyünde yaşayan Nabiya El Salah'ın, 14 Ağustos 2015'te PYD/YPG'li teröristler tarafından Rakka-Tel Abyad yolunda üç kurşunla vurulduğunu rapor etti.
Tarfa Halil el Hasud isimli 58 yaşındaki kadının, kocasını öldüren PYD/YPG'lilerden saklanmaya çalışırken kendi evinin ahırında öldürüldüğü belirtilen raporda, PYD/YPG'nin, 2014 Ocak-2015 Ekim arasında Haseke, Kamışlı, Afrin gibi bölgelerde "zorunlu askerlik" adı altında 88 kadını alıkoyduğu belirtildi.

Üç yaşındaki çocuk keskin nişancı tarafından öldürüldü

SNHR'nin raporunda, PYD/YPG terör örgütü tarafından 2011-2015 yılları arasında 51 çocuğun öldürüldüğü ve 111 çocuğun alıkonduğu belgelendi. Haytham İsa el Şimali'nin, 23 Mayıs 2015'te henüz üç yaşındayken Ebu el Şakhat kasabasında PYD/YPG'li keskin nişancılar tarafından vurularak katledilmesi de raporda öne çıkan örneklerden oldu. Ayrıca, Ali Ahmed el Ahmed'in, 21 Haziran 2015'de kendisini yakalamaya çalışan PYD/YPG'li teröristlerden kaçarken vurularak öldürüldüğü de aktarıldı.
Amude kasabasında, 27 Haziran 2013'te gerçekleştirilen gösteriye ateş açan PYD/YPG'li teröristlerin, kalabalığın arasındaki iki çocuğu öldürdüğü ifade edilen raporda, Haseke'ye bağlı Şarmuk köyünde yaşayan 16 yaşındaki Cuma el Abuş'un 12 Aralık 2014'te PYD/YPG'li teröristlerce evinde yakalanarak alıkonulduğu, beş gün sonra ise Cuma'nın ailesinin oğulların cesedini, PYD/YPG'li teröristlerin kontrol noktasının yanında işkence edilmiş vaziyette bulduğu kaydedildi.

"PKK/PYD kendisine direnen kişileri sürgün ve katliamlarla yok etti"

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Haluk Alkan, PKK/PYD/YPG gibi terör örgütlerinin, ele geçirdikleri bölgelerde öncelikle tek silahlı güç olarak var olmayı amaçladıklarını, silah gücü kullanarak rakip gördükleri grupları silah zoruyla sindirip, sürgün ettiğini ya da muhalefet gösteren kişileri katletmeyi bir metot olarak yaygın şekilde kullandıklarını vurguladı.
Alkan, terör örgütlerinin, kendine itaatkar hale getirdiği toplumsal gruplara, kendi tanımladıkları kimlikler üzerinden sözde bir demokrasi tanımı yaptıklarını, benzerlerine tarihte çok rastlanılan halk komiteleri gibi yapılar kurdurarak baskı rejimi kurduklarını anlattı. Alkan, PKK/PYD'nin 1970'lerin sonlarından beri bu yöntemi kullandığını, kendisine direnen, karşı fikir üreten, kitleleri yönlendirebilecek kişileri de sürgün ve katliamlarla yok ettiğini dile getirdi.
Alkan, PKK/PYD'nin, işgal ettiği yerlerde insanları etnik kimliklerle ayırarak oluşturduğu komitelerden silah zoruyla kararlar çıkarttığını, bu yolla da terör örgütünün, insanların evlerine girdiğini, onları sorguladığını, komite kararlarına uymayanları da cezalandırdığını ifade etti.

"Bugün Türkiye için 'Zor, oyun bozar' günüdür"

PKK'nın işgal ettiği yerlerde, genellikle göstermelik bir çoğulculuk üzerinden, kendi meşruiyetini oluşturmaya çalıştığına dikkati çeken Alkan, sözlerini şöyle sürdürdü:
"ABD, bu tür bir grup ile kol kola girmiş durumda. Bunu herkesin görmesi gerekir. Bu yapıdaki bir örgütün yaptığı kamuoyu oluşturma çalışmaları bizi etkilememeli. Bugün, Avrupa'da ve Amerika'da örgütün yaptığı kamuoyu oluşturma çalışmalarına prim verenler, eskiden beri zaten bu örgütü destekleyen güçler. Amerika, Fransa ve diğer ülkelerin bu bölgede yapmak istedikleri şey belli. Bugün Türkiye için 'Zor, oyun bozar.' günüdür. Biz alana, sahaya çıktığımız için bunlar oluyor."

Terör örgütünün karapropagandası

Prof. Dr. Alkan, terör örgütü PKK/PYD'nin yıllar önce çekilmiş ya da başka yerlerden alınmış fotoğrafları Zeytin Dalı Harekatı'nda gerçekleşmiş gibi gösterdiğini, Avrupa'daki medya organlarının haberlerinde, parlamenterlerin de söylemlerinde ve sosyal medya hesaplarında bunlara yer verdiğine dikkati çekti.
Afrin operasyonu süresince bu yanlış algı oluşturma girişimlerine karşı, öncekilere karşı daha başarılı bir enformasyon çalışması yürütüldüğüne işaret eden Alkan, bilerek yürütülen algı operasyonlarına karşı propaganda mekanizmalarının mutlaka geliştirilerek üretilmesi gerektiğinin altını çizdi. Alkan, şunları kaydetti:
"Türkiye milli çıkarları doğrultusunda, kendi alanından çıkmaya başladığı zaman, önemli adımlar atmaya başladığı zaman zaten engelleyici mekanizmalar devreye girecektir. Önemli olan Türkiye'nin kendi milli çıkarları doğrultusunda bu adımları atmaktan, bu tür propagandalar dolayısıyla geri durmamasıdır."

"Terör örgütü kendisine muhalif gördüğü Kürtleri elimine etmeye çalıştı"

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) Dış Politika Araştırmacısı Can Acun, 2011'deki Suriye devriminin başlamasıyla birlikte Esed rejimi ve PKK'nın Suriye kolu PYD arasında oluşan ilişkide Afrin, Ayn El Arap ve Haseke'nin önemli bir kısmını muvazaalı bir şekilde PKK'ya devredildiğini anımsattı.
Buralarda kontrol sağlamak isteyen PKK'nın, öncelikle kendi gücünü tahkim etmek istediğini ve ilk hedef olarak kendilerine muhalif gördüğü Kürtleri hedef aldığını dile getiren Acun, PKK/PYD'nin kendisine muhalif gördüğü Kürtleri elimine etmeye çalıştığını, onların tüm siyasal alt yapılarını yok ettiğini, yüz binlerce insanın bu bölgelerden cebren sürüldüğünü anlattı.
Acun, pek çok yerde rejimle birlikte hareket eden PKK/PYD terör örgütünün kendisine muhalif olanlara çatıştığını söyleyerek, şu ifadeleri kullandı:
"Bunun ardından en belirleyici unsur ise 2014'te, Amerika ile birlikte kurdukları angajman. Amerika'nın hava desteği ve ateş gücü desteğini aldıktan sonra DEAŞ ile mücadele görüntüsü altında özellikle Arap bölgelerini hedef almaya başladı. Tel Abyad bunun en önemli örneklerinden birisi. Ben de o dönemde sahadaydım. Bölgede mültecilerle görüştüm. Temelde tehcir politikası izlediler. Çünkü demografik olarak kendilerinin yönetebilecekleri bir alan oluşturmak istiyorlardı; bu anlamda da Arap ve Türkmenleri tehdit olarak gördükleri için Tel Abyad başta olmak üzere işgal ettikleri yerlerde insanları zorla tehcir ettiler. Amerikan uçaklarına, sivillerin yerleşkelerini hedef göstereceklerini söyleyerek, insanları tehditlerle evlerinden, köylerinden kaçırdıklarını biliyoruz."
Terör örgütünün, işgal ettiği yerlerde insanların tüm mal varlıklarına el koyduğunu aktaran Acun, "Sadece Arap ve Türkmenlere yönelik değil farklı dini gruplara da baskılar oluşturuyorlar. Kendilerine biat etmeyeceğini, tahakküm altına alamayacağını düşündüğü her türlü grubu, etnisiteyi, dini oluşumu, azınlığı yok etmeye çalışıyorlar. Temel prensipleri bu. Öcalanizm'i bir şekilde insanlara eğitim sistemiyle, cebren dayatabilmek ve bunu karşısında olan grupları da yok etmeye çalışıyorlar." değerlendirmesini yaptı.
Amerika'nın yanı sıra Fransız, İngiliz özel kuvvetlerinin de uzun süredir PKK ile bölgede hareket ettiğini söyleyen Acun, yine İran’ın bölgede PYD'ye ciddi anlamda destek verdiğinin bilindiğini aktardı.

"Çocukları ellerinden alınan aileler kendilerini yaktı"

Ekonomik açıdan Avrupa ülkelerinin etkisinin bu örgüt üzerinde daha yüksek olduğunu, batılı ülkelerin terör örgütüne finansal kaynak aktardığına dikkati çeken Acun, şu ifadeleri kullandı:
"Terör örgütü başından beri, varlığı itibarıyla zaten savaş suçu işleyerek bu noktaya geldi. Amerika'nın desteğini arkasına alarak katliamlar yaptı. Tehcir politikası izledi. Küçük yaşta çocukları zorla ailelerinden uzaklaştırarak silah altına aldı. Onlara terör saldırıları yaptırdı. Çocukları zorla alınmış bir baba, PYD ofisi önünde kendisini yaktı. Hem Haseke'de hem de Süleymaniye'de çocukları kaçırılan aileler kendileri yaktı. Çocukları PKK tarafından zorla kaçılırmış aileler, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi önünde çok uzun süre eylem yaptı."

"PYD'nin kontrol ettiği alanlarda ciddi anlamda uyuşturucu üretimi var"

Burseya Dağı'ndaki operasyonlarda çok sayıda uyuşturucu hap ele geçirilmesine de işaret eden Acun, "Burada iki tane temel mesele var. Bunlardan ilki küçük yaşlarda zorla silah altına aldıkları çocuklara hap içirerek cephe hatlarında onları savaşmaya götürüyorlar, intihar saldırıları yaptırtıyorlar. İkincisi ise PYD'nin kontrol ettiği alanlarda ciddi anlamda uyuşturucu üretimi yaptığı, uyuşturucu kaçakçılığı yöntemiyle Avrupa'ya, Batı dünyasına uyuşturucular sevk ederek gelir elde etmeye çalıştığını biliyoruz. Amerika, PKK'yı narkoterör örgütü olarak tanıyor. Liderlerini uyuşturucu kaçakçısı olarak tanımlamış durumda. Aynı Amerika, PYD ile direkt iş birliği de yapıyor." dedi.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html