BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
DİTİB sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
DİTİB sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

14 Ekim 2018 Pazar

Bir siyasi proje olarak 'Alman İslamı'

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Almanya’da yaşayan Müslümanlarla Alman devleti arasında bir iletişim ve diyalog mekanizması olduğunu iddia eden devlete bağlı İslam Konferansı, kendine yeni bir görev tanımı yaptı: “İslam’ı yeniden tanımlamak”.
Almanya’da yapılan İslam tartışmalarının tarihi çok uzun olsa da, 2010 yılında dönemin cumhurbaşkanı Christian Wulff’un “İslam Almanya’nın bir parçasıdır” açıklamasıyla tartışmalar yoğunluk kazanmıştı. Son haftalarda Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) mensubu İçişleri Bakanı Seehofer’in “İslam Almanya’nın bir parçası değildir” sözüyle tartışmalar yeniden alevlendi. Merkel, Birlik partisi ortağının bu ifadesini reddetmiş ve “İslam Almanya’ya aittir” demişti. Cumhurbaşkanı Steinmeier da benzer sözlerle Almanya’da yaşayan Müslümanların bu ülkeye ait olduğunu ifade etmişti.
“Alman İslamı” konusunun Alman kamuoyunda iki şekilde gündeme getirildiği görülüyor. Bir yandan kategorik ve teorik olarak İslam’ın ve Müslümanların Avrupa’nın bir parçası olup olmadığı tartışılıyor. Diğer yandan pratik düzlemde 2006 yılında kurulan İslam Konferansı gibi kurumlarla devletin Müslüman gruplarla ilişkisi ve İslam dini yeniden dizayn edilmek istenirken, Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) gibi köklü ve geleneksel kurumların varlığı sorgulanıyor.
İçişleri bakanlığına bağlı olarak çalışan İslam Konferansı geçtiğimiz Temmuz ayında yeni bir yapılanmaya gideceğini açıkladı. Duyurulan eylem planında, şimdiye kadar sadece örgütlü Müslüman grupların çağrıldığı konferans toplantılarına, artık organize olmamış grupların ve bazı tanınmış Müslüman bireylerin de davet edileceği açıklandı. Ancak esas önemli olan, şu ana kadar sadece Almanya’da yaşayan Müslümanlarla Alman devleti arasında bir iletişim ve diyalog mekanizması olduğunu iddia eden bu kurumun yeni bir görev tanımına gitmesi oldu: “İslam’ı yeniden tanımlamak”. Organizasyondan sorumlu İçişleri Bakanlık Müsteşarı Markus Kerber yaptığı açıklamada, Almanya’da yaşayan Müslümanlardan Almanya’ya ait bir İslam tanımlamalarını talep etti.
Politik bir söylem: “İslam Almanya’ya aittir” Böylelikle “İslam Almanya’ya ait değildir” cümlesi kadar “İslam Almanya’ya aittir” ifadesinin de tamamen siyasi bir anlam taşıdığı açıkça anlaşılmış oldu. Bunun naif bir yaklaşımla “İslam Almanya’da kabul” görüyor şeklinde yorumlanamayacağı açıktır. Nitekim “Alman İslamı”na yönelik tartışmalarının teologlar veya sosyologlar yerine siyasiler tarafından başlatıldığı ve yönetildiği görülüyor. Bunun yanı sıra “Almanya’ya ait olacak İslam”ın ne tür bir “İslam” olması gerektiğine ilişkin konuların da bu iki soruyla paralel olarak tartışılmaya başlandığı düşünülürse, olayın siyasi bir proje olarak yürütüldüğü daha iyi anlaşılacaktır.
Pratikte yaşanan ve açık kaynaklara dayalı köklü bir geleneğe dayanan İslam inancının yeniden tanımlanması fikri, konsüllerde bugünkü şeklini alan Hristiyanlığın geçirdiği dönüşümü akla getiriyor. Tartışmalar daha yakından takip edildiğinde, “Alman İslamı” projesiyle, esasında ne olduğu aşağı yukarı belli bir İslam modelinin yukarıdan dayatılarak Müslümanlar tarafından kabulü hedeflenmektedir. Nitekim eski İçişleri Bakanı Otto Schily bunu henüz 2002 yılında açıkladığı entegrasyon planında ilan etmiş ve Müslümanların asimile olması gerektiğini açıkça ifade ederek “Avrupa İslamını kabule hazırlansınlar” demişti.
DİTİB tasfiye mi ediliyor?
İslam tartışmalarında Alman devleti ve elitlerinin, var olduğu şekliyle İslam’ın bu ülkeye ait olmadığını ve bu nedenle buraya ait olacak yeni bir İslam kurgusu peşinde oldukları anlaşılıyor. Bu noktada geleneksel grupları ve özellikle Almanya’daki en büyük Müslüman topluluk olan Türkleri kontrol altına alacak ve yönlendirecek yeni organizasyonların kurulmaya başlandığı görülüyor. Geleneksel kurumları kontrol etmek ve orta ya da uzun vadede tasfiye etmek için ise bu kurumlar siyasi bir bağlama oturtularak Türk devletiyle ilişkileri şüpheli hale getiriliyor. Uzun süredir anayasal düzenle uyumsuz bulunduğu için istihbari gözlem altında tutulan Almanya’nın en etkin Müslüman gruplarından Milli Görüş (IGMG) bazı eyaletlerce gözetimden çıkarılsa da Federal İç istihbarat Dairesi tarafından gözlem altında tutulmaya devam ediyor. Son olarak, DİTİB’in de Anayasayı Koruma Dairesi tarafından istihbari izlemeye alınıp alınmayacağına yönelik bir karar vermek üzere araştırma yapıldığı açıklandı. AfD gibi ayrılıkçı ve ırkçı grupları anayasal takibe almak için bile yeterince delil olmadığını savunan Alman siyasetçilerin, DİTİB gibi hiç bir kriminal olaya karışmamış bir kurumu istihbari kıskaç altına almaya çalışmaları manidardır. Bu nedenle, orta veya uzun vadede bu kurumların tasfiyesininim amaçlandığı söylenebilir.
DİTİB tartışmalarının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gezisinden sonra yeniden alevlendirilmesi de tesadüfi değil. Zira DİTİB’in özellikle Türkiye’yle olan ilişkileri bağlamında sorunlaştırıldığı biliniyor. Yasak tartışmalarında, DİTİB’in “İslamcı” ya da radikal bir kurum olduğuna yönelik en ufak bir argüman yokken bu yapının milliyetçi olduğu yönünde “suçlamaların” ön plana çıktığı görülüyor. Bu durum da Almanya’nın kültürel asimilasyonu hedefleyen entegrasyon siyasetine uygun olarak, Almanya’da yaşayan Türklerin milli ve manevi gelenekleriyle ve kimlikleriyle bağlarının kopartılmasının amaçlandığına yönelik şüpheleri kuvvetlendiriyor. Bu anlamda “Alman İslamı”, Almanya’nın kültürel eritme odaklı entegrasyon siyasetinin bir uzantısıdır.
Almanya’da yaşayan Türklerin Türkiye ile olan derin bağlarının ve elbette buradan aldıkları güçlü desteğin “Alman İslamı” mühendislerini rahatsız ettiği açıktır. Zira ancak bu bağ ve destek kesilerek Almanya’daki Türklerin kontrolü sağlanabilecektir. DİTİB ve Milli Görüş gibi kurumların, 2008 yılında önlerine konulan “Alman İslamı” anlaşmasına razı olmadıkları ve Türkiye’den alınan destek sayesinde boyun eğmedikleri için hedefe konuldukları biliniyor. Bunu yanı sıra, Müslümanların radikalleşmesinden korkulduğu ve bu yüzden ılımlı, uyumlu bir İslam modeli istendiği şeklinde argümanlar da kullanılıyor. Ancak Türk gençlerinin El Kaide gibi radikal gruplara yönelmemesinde, sağlam bir geleneksel dini kimliğe sahip olmalarının ve DİTİB gibi kurumların bu husustaki olumlu katkılarının göz ardı edildiği de ortada. DAEŞ gibi gelenekten kopuk nevzuhur modern terör örgütleri ve “reformist İslam” gibi reaksiyoner projeler iki ayrı uçta olsalar da, geleneksel dini kimlikten kopuşun birer sonucu olarak okunmalıdırlar.
Aydınlanma tezgahından geçmeyen tek din: İslam
Almanya’da yaşayan Müslümanlara yapılan çağrılarda sürekli olarak “anayasaya bağlılık” vurgusu yapılması, esasında bir yandan Alman toplumu içinde Müslümanlara potansiyel “anayasa düşmanı” gibi bakılması sonucunu doğuruyor, diğer yandan ise Müslümanların bu ülkeye bağlılıklarını sürekli şekilde sorgulayarak onları ötekileştiriyor. İslam sürekli olarak tehdit algısı üzerinden bir güvenlik sorunu şeklinde gündeme getiriliyor ve tartışılıyor. İslam’a yönelik hakim siyaset ve medya dilindeki hakim söylem bütünüyle negatif. Böylelikle geçmişteki “Yahudi Sorunu”nu hatırlatır bir şekilde öncelikle bir “Müslüman Sorunu” meydana getiriliyor ve sonra da bu sorunun çözümüne yönelik projeler devreye sokuluyor.
Aydınlanma tezgahından geçmeyen tek din olan İslam’ın, hakim kültürel ve ideolojik yapıdan bağımsız dönüştürücü bir gücü olması hasebiyle, var olan şekliyle Batı’da kabul edilmek istenmediği açık. Bunu içindir ki Almanya’da yaşayan Müslümanlardan İslam’ı yeniden tanımlamaları talep ediliyor. Bunu talep eden siyasi ve sosyal yapı her ne kadar Hristiyan-Yahudi geleneğine dayansa da, dindar olmaktan ziyade, Hristiyanlığı kültürel olarak yaşayan seküler bir karakter taşıyor. Dolayısıyla Müslümanlara “biz Hristiyanlığı Aydınlanma dönemi ile reforme ettik; İslam da bu reform sürecinden geçsin” deniliyor.
Bunun yanı sıra, 2030 yılı projeksiyonlarına göre, Almanya’da her yedi kişiden biri Müslüman olacak. 2010 yılında sadece her 17 kişiden birinin Müslüman olduğu göz önüne alınırsa, Müslümanların giderek yaşlanan Almanya’da demografik bir sorun ve toplumun dönüşmesine yönelik bir risk faktörü olarak görüldükleri de anlaşılır. Almanya’nın gelecek vizyonunda, kendinden emin ve kendine güvenen bir Müslüman algısının yer almadığı ve bunu sağlayacak her türlü mekanizmanın devre dışı bırakılmaya çalışılacağı ise gayet açıktır.
Kültürel kimliği besleyen damarlar kesiliyor
Din aynı zamanda bir gelenek ve kültür olarak taşınıyor ve yaşanıyor. Dolayısıyla Almanya’daki en büyük Müslüman nüfusu oluşturan Türklerin dinle ilişkisini gelenek ve kültür üzerinden kuran DİTİB ve Milli Görüş gibi kurumların tasfiye edilmesi, Almanya’da yaşayan Müslümanlar açısından ciddi bir sorun teşkil edecektir. Bu sadece bu insanların Türkiye ile olan bağını kesmek demek değildir; aynı zamanda bir kimlik şekillendirme projesi olarak da okunmalı ve kültürel, dini kimliğe yapılan ciddi bir müdahale olarak değerlendirilmelidir.
Bu noktada, Alevi gruplara yönelik, aslında tamamen bir tahribat projesi olan “Alisiz Aleviliğin” yine Almanya’da bir doktrin olarak geliştirildiğini ve desteklendiği de unutulmamalıdır. Aleviliğin Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde ayrı bir din olarak tanınması ve ayrı Alevilik din derslerinin konulması da, buradaki Müslüman Türk topluluğunu bölme ve dönüştürme projesinin başka bir ayağıdır.
“Pagan İslamı”na hayır
Seküler Batı, Müslümanların ve İslam’ın da reforme edilerek aydınlanma tezgahından geçmelerini istiyor. Batının seküler ve pagan bilinçaltının, günümüzde reforme edilmemiş tek din vasfını taşıyan İslam’ı “Alman İslamı” gibi projelerle bir çeşit kültürel zenginlik ve “çeşni” seviyesine indirgemek istediği görülüyor. Batının en önemli dini referansı ve “Tanrı’nın dünyadaki temsilcisi” olarak görülen Papa’nın, daha bir kaç yıl evvel kürtaja karşıyken artık eşcinsel evliliklere cevaz veren bir anlayışa gelmesi, Avrupa’da siyasetin din üzerindeki gücünü gösteriyor.
Aslında oluşturulmak istenen şey bir “pagan İslamı”dır. Müslümanlar hangi gerekçeyle olursa olsun bu oyuna gelmemeli, siyasi olarak farklı duruşlar sergileseler bile öz kimliklerine karşı yapılan bu müdahaleyi topyekûn reddetmelidirler. “Alman İslamı” projesi ve geleneksel grupların tasfiyesi, bazı muhalif grupları desteğini kazanmak için Cumhurbaşkanı Erdoğan ve DİTİB karşıtlığı üzerinden yürütülse de, asıl amaç bunun çok daha ötesindedir ve hedefinde belli bir siyasi görüşe bağlı olanlar değil, Almanya’daki bütün İslam toplumu vardır.

26 Eylül 2018 Çarşamba

Türkiye-Almanya ilişkilerinde 'yeni' arayışlar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tarihi seyri boyunca çok yönlü ve çok boyutlu olarak gelişen Türkiye-Almanya ilişkileri yakın dönemde ciddi sarsıntılar geçirdi. İlişkileri zehirleyen konuların başında terörle mücadelede ortaya çıkan yaklaşım farklılıkları geliyor.

Türkiye-Almanya ilişkilerinin tarihi derinliğini 18. yüzyıla, Osmanlı Devleti ile Prusya Krallığı arasında imzalanan barış ve dostluk anlaşmasına kadar götürmek mümkün. Bu tarihten itibaren zaman zaman müttefiklik bağları da kurularak devam eden ikili ilişkiler, askeri ve ekonomik alanlardan sanayi, eğitim ve ulaşıma kadar çok çeşitli ve geniş bir yelpazeye yayılarak gelişti.
Tarihi seyri boyunca çok yönlü ve çok boyutlu olarak gelişen Türkiye-Almanya ilişkilerinin yakın dönemde ciddi sarsıntılar geçirdiği ve gerildiği ise bir vakıa. Bu gerilime yol açan faktörler iki ülke ilişkilerini zehirleme potansiyeli taşıyor.


İlişkileri zehirleyen faktörler: FETÖ, PKK, PYD


İki ülke ilişkilerini zehirleyerek gerilimlere yol açan unsurların başında terörle mücadele konusu geliyor. Türkiye’nin hayati tehditler olarak algıladığı bu konularla ilgili Almanya’nın tutumu ve yaklaşımı, Türkiye’nin beklentilerini karşılamaktan çok uzak. Almanya 15 Temmuz 2016’da Türkiye’nin seçilmiş, meşru cumhurbaşkanını, hükümetini ve demokrasisini hedef alarak yüzlerce vatandaşının canına kast eden, binlercesini yaralayan, millet iradesinin tecelligâhı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni bombalayan FETÖ’yü bir terör örgütü olarak kabul etmiyor; resmi belgelerde bu eli kanlı örgütü “Gülen Hareketi” olarak adlandırıyor. Ayrıca Almanya’nın 15 Temmuz’daki hain girişimi kınamanın ötesinde bir adım atmadığı, FETÖ elebaşlarının malvarlıklarının dondurulması ve iadesi taleplerine de olumlu bir yanıt vermediği görülüyor. Kendi anayasasındaki açık hükümlere rağmen, bu suça iştirak edenlerin yaptıkları iltica başvurularını kabul etmesi, Almanya’yı adeta darbeciler nezdinde bir sığınak haline getirirken, Türk halkının ve devletinin Almanya’ya duyduğu güveni de büyük ölçüde zedeledi.

Türkiye-Almanya ilişkilerinde benzer bir gerilim terör örgütü PKK konusunda yaşanıyor. 1993 yılından beri Almanya’da terör örgütü olarak kabul edilmesine ve faaliyetleri yasaklanmasına rağmen PKK terör örgütü, propagandadan eleman devşirmeye, lojistikten maliyeye kadar birçok faaliyetini bu ülkede devam ettirme imkanı buluyor. Terör örgütünün Avrupa’daki en büyük finans merkezi konumuna gelen Almanya’da, örgüte müzahir STK görünümündeki çeşitli yapılanmalar da faaliyetlerine devam ediyor. Oysa terör örgütünün Almanya’daki varlığının hem buradaki Türk vatandaşlarını hem de Almanya’nın barış ve huzur ortamını hedef aldığı ve bu doğrultuda önemli güvenlik sorunlarına yol açtığı biliniyor. Nitekim sadece Zeytin Dalı harekâtı sürecinde, terör örgütü destekçilerince Almanya’da gerçekleştirilen 98 saldırının 46’sı Türk kökenli sivilleri, kurum, işletme ve camileri hedef alırken, 52’si de Alman şirketlerini, hükümet partilerinin bürolarını ve kurumlarına yöneldi.

Terör örgütünün Almanya için oluşturduğu tehlikenin boyutu bizzat Alman makamlarınca hazırlanan raporlara yansımış durumda. Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın (BfV) 2017 yılı istihbarat raporunda, 2016 yılında 14 bin olan PKK terör örgütü yandaş sayısının, geçen yıl 500 kişi aratarak 14 bin 500’e yükseldiği ifade edilirken, PKK’nın üye sayısı ve güç bakımından Almanya’daki en büyük yabancı terör örgütü olmaya devam ettiği de özellikle vurgulandı. Keza terör örgütü PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD/YPG’nin Berlin’de 2016 yılı Mayıs ayında açılan ofisi de çalışmalarına hâlâ devam esiyor. 2017 yılı Nisan ayında Alman basınında çıkan bir röportajda, PYD’nin Almanya temsilcisiyle yapılan görüşmeye yer verilerek kendisinden “de facto büyükelçi” olarak bahsedilmesi de dikkatlerden kaçmamıştı. Bütün bunların, Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın 8 Şubat 2018 tarihli değerlendirmesinde PYD/YPG’yi PKK’nın kardeş örgütü olarak nitelendirmesine rağmen vuku buluyor olması, Almanya’nın terörle mücadeledeki çifte standardın göstergeleri mahiyetinde.


Türkiye-Erdoğan karşıtlığı ve medyanın rolü


İki ülke ilişkilerinde gerilimlere yol açan bir başka husus da doğrudan insan unsuruyla alakalı. Almanya’da yaklaşık 1,5 milyonu Almanya vatandaşlığı almış 3,5 milyona yakın Türk, yükselen aşırı sağın zehirlediği atmosferde giderek artan bir ivmeyle ırkçı, ayrımcı ve İslam düşmanı eylemlere maruz kalıyor. Bununla birlikte, Almanya’daki ırkçı ve ayrımcı yaklaşımların, Türk toplumu söz konusu olduğunda Türkiye ve daha da ilerisinde Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtı bir hal aldığı görülüyor. Mesut Özil’in Londra’da İlkay Gündoğan ve Cenk Tosun ile birlikte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kabul edildiği sırada çekilen bir fotoğraftan hareketle ırkçı saldırıların hedef tahtasına konulması, bu durumun son örneği oldu.
Terörist gruplara eylem yapma hakkı sağlanırken Türk bakanların Almanya’da miting yapmalarının engellenmesi, Haziran 2016’da Alman Meclisi’nde sözde Ermeni soykırımına dair kararın alınması, Almanya’dan Türkiye’nin AB üyeliğine karşı son derece sert açıklamalar yapılması, Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’nin (DİTİB) ve burada görevli din adamlarının 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrasında Almanya’daki FETÖ unsurlarının dezenformasyon ve asılsız iddialarıyla hedef haline getirtilmesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a açıkça hakaret edilen karikatür ve çizimlerin ifade özgürlüğü iddiasıyla savunulması ve bu suçların anayasadan çıkarılması gibi hususlar da iki ülke ilişkilerinin gerilmesine yol açtı.

Son dönemde ilişkilerin bu denli gerilmesinde Alman medyasının belirleyici bir rolü olduğunu da ifade etmek gerekiyor. Yaşanan tüm bu olumsuz gelişmelerin Alman medyasında katı bir Türkiye ve Erdoğan karşıtlığı üzerinden ele alınıp çarpıtılarak değerlendirilmesi ve kitlelere bu şekilde sunulması, gerek ülkeler gerekse toplumlar nezdinde gerginliğe yol açtı ve bu süreçte en çok ihtiyaç duyulan şey olan “karşılıklı güveni” baltalayarak ilişkileri daha da zehirledi. Alman medyasındaki Türkiye karşıtlığı, kimi zaman daha da müfrit bir hal alarak, Türkiye’deki iç siyaseti yönlendirme çabasına kadar ulaştı. Bunun en açık örneği, Türkiye’deki 16 Nisan referandumu sırasında bazı Alman yayın organlarının açıkça “hayır” propagandası yapmalarıydı. Dahası, bu tablo karşısında, Türkiye’deki bazı medya organları da basın dilini Almanya’da sunulan bu içerikler üzerinden kurgulayarak Almanya’daki bu tarz radikal ve uç unsurların/yayınların dayanağı haline geldi.


Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyareti


ABD’de Trump yönetiminin uluslararası ilişkilerde yol açtığı belirsizlik, ticaret savaşları, Suriye krizi, küresel ve bölgesel ölçekteki diğer krizler ve meydan okumalar, Türkiye ile Almanya’yı ikili ilişkilerdeki tıkanıklığı aşmak ve işbirliği imkanları aramak konusunda cesaretlendiriyor. Nitekim son dönemde artan diplomatik temaslar ve verilen olumlu mesajlar, küresel sistemin çalkantılı bir dönemden geçtiği bu süreçte, ikili ilişkileri onarmanın artık bir gereklilik olarak algılandığının tezahürleri. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier’in davetine icabetle bu ülkeye gerçekleştireceği ziyaret, bu bakımdan kritik bir önem taşıyor. Son zamanlarda küresel ve bölgesel ölçekte yaşanan gelişmelerin sunduğu işbirliği ve ilişkileri tarihi derinliğine uygun olarak yeniden düzenleme fırsatının, her iki ülke tarafından da değerlendirileceği bu ziyaretin ve bu ziyaret kapsamında verilecek mesajların, iki ülke ilişkilerinde önemli sonuçlar doğuracağı da açık.

Diplomatik ve siyasi alanda atılan/atılacak adımlar kadar, medyada ve medya dilinde de sorumlu bir anlayışın yer etmesi, hem toplumlar nezdinde büyük yara alan ilişkilere dair kamuoyu algısının düzeltilmesi hem de Almanya ve Türkiye’nin gelecek nesillere değerli bir dostluk ve işbirliği örneği bırakmak amacıyla attığı/atacağı adımların görünürlüğü açısından önemli. Almanya ve Türkiye’den gelen tüm iyi niyetli çaba ve açıklamaları göz ardı edip anlamsızlaştıran, nefret dilinin ve söyleminin hâkim olduğu bazı Alman medya organlarının bir an önce sorumlu bir anlayışa yönelmesi, ilişkilerin onarılma sürecinde mesafe alındığının önemli göstergelerinden biri olacak.

28 Temmuz 2017 Cuma

Türkiye - Almanya krizinin perde arkasında ne var?.

Almanya ve Türkiye arasındaki ilişkilerin seyri üzerinde etkili olan en önemli unsurun, Almanya’nın Türkiye’yi eşit bir müttefik olarak değil, siyaseti Almanya’nın çıkarlarına paralel olarak belirlenmesi gereken pasif ve bağımlı bir müttefik olarak görmesi olduğu söylenebilir

Yakın dönemde iki ülke arasında farklı alanlarda yaşanan gerginliklerin, uzun ve köklü ilişkilerini gölgede bırakarak ikili ilişkileri birçok açıdan sorgulanır hale getirdiği, sadece Türkiye ve Almanya değil, birçok ülke tarafından gözlemlenen ve yakından takip edilen bir durum haline geldi.
Sahip olduğu ekonomik güçle Avrupa Birliği içinde her dönemde öne çıkan Almanya, özellikle İngiltere'nin birlikten ayrılma kararı almasıyla, sahip olduğu konumu daha da ileriye taşıyarak AB'nin sadece ekonomik anlamda değil, aynı zamanda siyasi anlamda da taşıyıcı ve yön belirleyici gücü haline geldi. Diğer yandan Türkiye de yakaladığı ekonomik ivme ve siyasi istikrarla hem kendi bölgesinde hem de dünya çapında ağırlığı her geçen gün artan bir aktör olarak, mevcut siyasi dengeler içinde yadsınamaz bir önem kazanarak etkili bir konuma ulaştı.
Bu açıdan bakıldığında, uzun zamandır müttefik konumundaki bu iki ülkenin, ait oldukları jeopolitik çerçeveden sıyrılıp öne çıkarak, sahip oldukları etki ve nüfuz alanlarını geliştirme eğiliminde olan iki güçlü aktöre dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz. Türkiye ve Almanya'nın çıkarlarının bu bağlamda birbiriyle kesişmesi de iki ülkenin yaşadığı veya daha doğru bir ifade ile geçirdiği siyasi dönüşümün kaçınılmaz bir sonucu olarak görülebilir. Almanya'nın Türkiye ile alakalı konularda giderek belirginleşen ve sertleşen eleştirel bir üslubu benimsemesi de bu durumun açık bir yansıması.

Burada sorulması gereken soru, Almanya'nın özellikle 2013 yazında yaşanan Gezi Parkı olaylarıyla eşzamanlı olarak, gitgide belirginleşen bir şekilde Türkiye'yi açık şekilde hedef almaya başlamasının arkasında hangi siyasi dinamiğin bulunduğudur. Bu bağlamda, Almanya'nın Türkiye politikalarını belirleyen temel dinamiğin, Türkiye'nin Almanya'nın siyasi nüfuz alanı içinde tutulması olduğunu hatırlatmakta fayda var. Çünkü Almanya'nın Türkiye'ye bakışı, I. Dünya Savaşı öncesine kadar uzanan ve İmparatorluk Almanya'sının o dönemde siyasi iradeyi elinde bulunduran İttihat ve Terakki Cemiyeti üzerinden kendi nüfuz alanına dahil ettiği Osmanlı İmparatorluğu'na bakışından farklı olmamıştır. 

Bu çerçevede Almanya ile Türkiye arasındaki 'müttefiklik' anlayışının temellerinin, iki eşit ülke anlayışı yerine, güçlü devletin kendisinden zayıf gördüğü diğer devleti, siyasi, ekonomik, askeri ve sosyal çıkarları çerçevesinde kendine bağlı tutarak siyasetine yön verme anlayışına dayandığı söylenebilir. Bundan dolayı, Almanya'nın Türkiye ile ilişkilerini, Almanya'nın Türkiye'yi özellikle siyasi, ekonomik ve askeri anlamda kendine bağlı tutma ve Türkiye'nin siyasetine yön verebilme anlayışı üzerine kurgulanmış politik perspektif çerçevesinde okumak, Almanya'nın Türkiye politikalarını temellendirme konusunda göz önünde bulundurulması gereken önemli bir nokta.

Türkiye'nin 2002'den bu yana, başta ekonomi ve ticaret olmak üzere birçok alanda sağladığı gelişme ivmesiyle, bir taraftan siyasi mecburiyetlerinden kurtularak bağımsızlaşması, diğer taraftan da Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihi coğrafyasını kendi siyasi hinterlandı olarak gören bir dış politika anlayışını benimseyerek siyasi nüfuzunu artırmaya başlaması, tüm dünya genelinde 'Yeni Osmanlıcılık' başlığı altında tartışmalara yol açtı. Türkiye'nin yaşadığı bu siyasi paradigma değişimi, özellikle emperyalist ve kolonyalist geçmişleriyle tanınan ve Türkiye'nin de müttefiki olan Batı dünyasının önde gelen ülkelerini de derinden rahatsız etti.
Almanya kendi nüfuz alanı olarak gördüğü Türkiye'nin gerçekleştirdiği ekonomik ve siyasi gelişmeyi yakından takip ederek Türkiye'yi kendi ekseninde tutmaya yönelik ılımlı adımlar atmayı tercih etse de, Türkiye'nin özellikle dış politika alanında yaşadığı değişim, bölgesel ve uluslararası konularda aktif, kendi çıkarlarını önde tutan ve müttefiklerini de bu çizgiye gelmeye zorlayan tavır, Türkiye'yi Almanya için alışılmış 'pasif ve bağımlı müttefik' konumundan 'aktif ve bağımsız rakip' konumuna taşıdı.

Türkiye'nin gerçekleştirdiği değişim, bu açıdan bakıldığında Almanya'nın Türkiye politikalarında yaşanan değişimin de ana unsuru olarak görülebilir. Çünkü Almanya her ne kadar Türkiye politikalarını belirleyen, yukarıda izah edilen ana dinamikten vazgeçmemişse de, Türkiye'nin siyasi ve ekonomik gücünün artması ve giderek bağımsızlaşması, Almanya'yı Türkiye'yi yeniden 'pasif ve bağımlı müttefik' konumuna döndürmeyi hedefleyen politikaları benimsemeye zorladı ve zorlamaya da devam ediyor.

Almanya için bu bağlamda sorun teşkil eden en önemli unsurun ise Türkiye'yi karşısında rakip haline getiren siyasi irade olduğunu söylemek yanlış olmaz. Gezi Parkı olaylarını Türkiye'yi yeniden kendi etki alanına sokacak siyasi değişim için adeta bir fırsat olarak gören Almanya, Türkiye'nin seçilmiş hükümetine karşı o ana kadar sürdürdüğü ılımlı ve dolaylı karşıtlığı, sert ve doğrudan karşıtlığa dönüştürdü ve bu dönüşüm Almanya'nın değişen Türkiye politikalarının çerçevesini belirleyen en önemli adım oldu. Gezi Parkı olaylarına Alman devletinin verdiği açık destekle yaşanan kırılma, Ermeni soykırımı iddialarını tanıyan tasarı önergesinin Alman parlamentosu tarafından kabulü, demokrasi ve insan hakları konusunda Türkiye'ye yöneltilen ağır ve mesnetsiz eleştiriler, Türkiye'nin teröre destek veren ülke olarak lanse edilmesi ve 15 Temmuz'da yaşanan darbe girişiminde Türkiye hükümetine destek verilmemesiyle devam etti.

Alman siyasilerin Nisan ayındaki anayasa referandumunda açıkça cephe almaları ve başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu olmak üzere birçok AK Partili siyasetçinin Almanya'daki Türk vatandaşlarıyla bir araya gelmesini engellemesi, iki ülke arasındaki gerginliği daha önce eşine rastlanmamış bir boyuta taşıdı.

Türkiye'nin siyasi ve ekonomik anlamda bağımsızlaşarak Avrupa, Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da bir rakip haline gelmesi dışında rahatsız eden bir diğer unsur ise Türkiye'nin Almanya'da 3 milyondan büyük bir nüfusa tekabül eden diasporasını sosyal ve kültürel anlamda himaye etmeye başlaması. Türkiye'nin bu konudaki girişimlerini yakından takip eden Almanya, Türkiye'nin Almanya'daki diasporası ile sosyal ve kültürel manada kurduğu ilişkileri dahi kendisi için bir tehdit olarak görmekte ve bu çerçevedeki faaliyetlerin önünü kesmek için yoğun bir çaba gösteriyor.
PKK, FETÖ ve DHKP-C gibi terör örgütlerine açıkça müsamaha gösteren Almanya, kendisi sağlı-sollu partileriyle bağlantılı vakıflar üzerinden 'demokrasi ve insan hakları' retoriğiyle Türkiye'de üstü kapalı faaliyetler içindeyken, Almanya'da Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) camilerinde görev yapan imamları casuslukla, Türkçe dersi veren öğretmenleri ise siyasi propaganda yapmakla suçluyor; Türkiye'nin diasporası ile sosyal ve kültürel yakınlaşmasından rahatsızlık duyduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Almanya'nın Türkiye'nin iç ve dış siyasetine yön vermek için bu kadar açık şekilde angaje oluşu Türkiye'nin Almanya için önemini ortaya koyarken, aynı zamanda Türkiye'nin Almanya için ne denli ciddi bir rakip haline geldiğini de gösteriyor. Bu yüzden Almanya, Türkiye'ye yönelik politikalarına yön verdiğini öne sürdüğü demokratik prensipleri bir kenara bırakarak açık bir şekilde pragmatist ve saldırgan bir tutum içine girmiş bulunuyor.

Hristiyan demokratlardan liberallere, sosyal demokratlardan sosyalistlere uzanan geniş bir yelpazeye yayılan Alman siyasetçilerin tamamının Türkiye karşıtı söylemde birleşmesi ve artık Türkiye karşıtlığından açık bir Türkiye düşmanlığına evrilen popülist söylemlerle oy oranlarını artırmaya çalışması da oldukça ilginç bir başlık teşkil ediyor. Çünkü bu durumu, Alman toplumunun epey geniş bir kesiminin paylaştığı olumsuz Türkiye algısının, artık Türkiye karşıtlığına ve hatta Türkiye düşmanlığına doğru kaymasının bir sonucu olarak görmek yanlış olmaz. Alman siyaseti uzun zamandır toplumdaki mevcut Türkiye karşıtlığını hem popülist söylemlerle körükleme hem de iç siyasetleri için desteğe çevirme hedefiyle hareket ediyor.

Sonuç olarak, Almanya ve Türkiye arasındaki ilişkiler özel ve ayrıntılı başlıklara indirgenmeden, karşılıklı politikaları belirleyen ana dinamikler üzerinden ele alındığında, tarihi derinliğe ve köklere sahip bu ilişkilerin seyri üzerinde etkili olan en önemli unsurun, Almanya'nın Türkiye'yi eşit bir müttefik olarak değil, siyaseti Almanya'nın çıkarlarına paralel olarak belirlenmesi gereken pasif ve bağımlı bir müttefik olarak görmesi olduğu söylenebilir. 

Almanya'nın I. Dünya Savaşı'ndan sonra yaşadığı siyasi değişimler, II. Dünya Savaşı'nın yıkıcı etkileri ve 1945 sonrasında meydana gelen yeni siyasi dengelere rağmen, Türkiye'ye yönelik müttefiklik anlayışının temel dinamiklerde bir değişiklik olmadığını söylemek yanlış olmaz. Bu tespitler ışığında Almanya ve Türkiye arasındaki siyasi, ekonomik ve sosyal gerilimler, müttefik olan iki bölgesel gücün, küresel güç olma yolunda karşı karşıya gelmesiyle ortaya çıkan mücadelenin sonucu olarak yorumlanabilir.

9 Ağustos 2020 Pazar

Fransız tipi laiklikten Fransız tipi 28 Şubat’a

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Fransa’nın üstünde dolaşan İslamofobi hayaleti hız kesmeden siyaseti, toplumsal alanı ve bu popülist dalganın doğrudan muhatabı ve mağduru olan Müslümanları etkilemeye devam ediyor.


Fransa’nın üstünde dolaşan İslamofobi hayaleti hız kesmeden siyaseti, toplumsal alanı ve bu popülist dalganın doğrudan muhatabı ve mağduru olan Müslümanları etkilemeye devam ediyor. Sadece 2015 yılındaki Paris saldırılarından sonra oluşan iklime bakmak bile Fransa’da siyasetin geldiği yeri göstermeye yetiyor. Tüm Müslümanların olağan terör şüphelisi haline getirildiği bu söylemde, temelleri bir senato raporuyla 2016 yılında atılan “Fransa İslam’ı” projesi geniş bir yer kaplıyor. Fransız otoritelerine göre projenin temel amacı “İslam’ın cemaatçi ve ayrılıkçı yapısının” kırılıp, onun Fransa Cumhuriyeti değerlerine ve laiklik ilkesine uygun hale getirilmesi; fakat Müslüman bir yurttaşın gündelik hayatındaki pek çok sıradan eylem, projede fişlenmeye yetecek davranışlar olarak görülüyor.

Tüm bu baskıcı koşullar altında, Fransız Senatosu Araştırma Komisyonu’nun 7 Temmuz 2020’de yayımladığı “Radikal İslam’a Karşı Kamu Otoritesinin Alması Gereken Önlemler ve Mücadele Yöntemleri” başlıklı rapor, Fransa’da İslamofobinin kamusal alanda ve medyada normalleşmesinin ardından, bir devlet idaresi düsturu haline geldiğinin de adeta kanıtı oldu. Fransa ülkenin ikinci büyük dini olan İslam’a ve Müslümanlara güvenlik politikası penceresinden bakmayı sürdürürken fişleme, temel hak ve özgürlükleri toptancı bir anlayışla kısıtlama ve Müslümanların kamusal alanda özgür birer özne olarak yer almasının önüne geçme de siyaset maharetiyle oluşturulmuş “İslam sorunuyla” başa çıkma yöntemleri olarak geçerlik kazanıyor. İşte bu noktada, Senato’nun raporu Fransız kamu otoritelerine “tehlike potansiyeli” taşıyabilecek tüm İslami cemaat ve hareketleri izlemelerini şiddetle tavsiye ederken, bu yeni ve içkin “düşmana” karşı milli ve tek elden yönetilecek bir strateji oluşturulması gerektiğinin altı çiziliyor.

Fransa’nın son yıllarda yaşadığı İslamofobik akıl tutulmasını özetlemeye çalışacak olursak, sorunun Fransız tipi laiklik anlayışı ve Fransa’da devlet geleneği haline gelmiş göçmen topluluklara bakış açısından kaynaklandığını görmek gerekiyor. 1980’li yılların sonuna kadar birinci ve ikinci kuşak göçmenlerin, uygulanan sosyoekonomik politikalar nedeniyle ekseriyetle toplumda görünür olmayan, eğitim seviyesi düşük bireylerden oluşması, Fransa’nın göçmen politikaları sorununu hasıraltı edebiliyordu.

İki bölümden oluşan raporun ilk kısmında “ayrılıkçı İslam”, “cemaatleşme”, “radikalizm” gibi kavramlar etrafında, Fransa’da İslamcılığın kökeni, gelişim süreci, yöntem ve stratejileri, yer yer paranoyaya varan bir üslupla inceleniyor. Rapor, söylemiyle, Fransa İçişleri Bakanı Christophe Castaner’in 2019 yılında başörtüsünü, sakal bırakmayı, oruç tutmayı ve camiye gitmeyi emniyet birimleri tarafından izlenmek için yeterli kriterler olarak ilan etmesini teorik alanda tamamlayarak İslamofobinin Fransız kamu otoritesinin temel motivasyonlardan biri olduğunu, gerçeküstü bir toplumsal düzlemden konuşan Fransız kamuoyuna “müjdeliyor”.

İçi her siyasi konjonktürde farklı şekilde doldurulabilecek “Cumhuriyet değerleri”, Müslümanları ötekileştirip Fransız toplumunun kenarına itmeye yönelik raporun altını pek dolduramasa da sıklıkla araçsallaştırılan kavramlardan biri. Açılması yasal olan helal marketler, içki satılmayan dükkânlar, Kur’an kursları bu değerler sistemi içinde “ayrılıkçılığın” resmî emareleri sayılıyor.

Raporun “Çocukların ve Gençlerin Korunması” başlığına sahip ikinci bölümünde, laik değerlerin spor faaliyetlerinden üniversitelere kadar geniş bir alanda yeni nesillere aktarılmasının gerekliliği vurgulanıyor. Millî Eğitim Bakanlığı’nın potansiyel tehlike oluşturacak her durum hakkında geniş bir bilgi ağına ve artırılmış yetkilere sahip olması zaruri addedilirken, oluşturulan bu fişlemeci idare mantığı doğrultusunda, Müslümanlar ancak İslam’dan “arındırıldıkları” takdirde eşit yurttaş olabilecek bir topluluk konumuna itiliyor. Bu büyük ve ironik baskının maskelenmesi için de “Fransa İslam’ı” kavramı, amaçlanan dışlamacı ve yabancı düşmanlığıyla yoğrulmuş temel siyasi gayeyi saklamak için kullanılıyor. “Fransa İslam’ı” neyi içerdiğinden çok neleri içermediğiyle kaim bir proje olduğundan, ortaya çıkan bütünün Müslümanların kahir ekseriyetini kapsadığını düşünmek de dolayısıyla imkânsız.

2018-2020 yılları arasında İslami ayrımcılıkla mücadele için belirlenen 15 pilot bölgede kapatılan 152 kafe, 15 mescit, 12 kültür merkezi ve 4 okul da sayı olarak raportörler ve senatörler için yeterli değil. Devlet işleyişi içinde modernize edilmiş ve söylemleri süslü kavramlarla bezenmiş bu “cadı avı”, sorunların toplumsal mutabakatla tartışılması gerektiğini, modern toplumlardaki “öteki” ve “yabancı” sorunsalının çözülmesinin tek yolunun ötekileştirileni tanımaktan geçtiğini görmezden geliyor. Kolluk kuvvetlerinin yetkisinin artırılması, 1905’te getirilen laiklik yasasının İslam dini baz alınarak yeniden düzenlenmesi ve anayasal hakların kısıtlanmasının hukuki yollarının açılması gibi öneriler, güvenlikçi ve baskıcı bir Fransa’ya doğru hızlı bir geçiş yapıldığının habercileri.

Üniversitelerdeki durum ise daha katı bir tutumla ele alınıyor ve tüm Müslüman öğrencileri, sadece kimliklerinden dolayı bile zan altında bırakacak şu soruya yanıt aranıyor: “Üniversiteler tebliğ ve dini bölücülük mekanlarına mı dönüşüyor?” İşte tam da bu noktada, Fransa’da siyasetin Müslümanları sürüklediği bir diğer açmazla karşı karşıya gelmiş oluyoruz; zira hâkim devlet dili Müslümanlara topluma uyumlu olmalarını salık verirken, Fransız eğitim sistemi içinde lisans ve lisansüstü seviyelere gelmiş, yani içinde yaşadıkları toplumla kendi kimliklerinden ödün vermeden kaynaşmış ve ona değer katan Müslüman öğrenciler, her daim “gizli bir ajandası olan” ve dolayısıyla titizlikle incelenmesi gereken kişiler olarak kabul ediliyorlar. 2018 yılında başörtülü öğrenci Maryam Pougetoux’nun okuduğu üniversitenin öğrenci sendikası başkanlığına seçilmesinin medyada doğurduğu infial, dönemin İçişleri Bakanı Gerard Colomb’un öğrencinin başörtüsüyle sendika başkanı seçilmesini “skandal” olarak nitelendirmesi, raporun yazıldığı toplumsal ve siyasal atmosfere dair bizim için küçük ama epey önemli bir örnek teşkil ediyor. Öğrencilere, suni ve dolayısıyla sürekli değiştirilebilir bir kavram olan “Fransız kamu düzenini” bozmadıkları müddetçe özgür oldukları hatırlatılırken, raporun bu düzeni bozduğunu söyleyerek endişeyle izlediği faaliyetleri ise Cuma namazına gitmek, başörtüsü takmak, Kur’an okumak gibi İslami hayatın en temel saikleri oluşturuyor.

Senato raporunun kamu otoritelerine sunduğu 44 temel önerinin içinde, dernek kapatmanın kolaylaştırılması, yerel yönetimlerin bölgelerinde yaşayan Müslüman nüfusun davranışlarını izleyebilmesi için yetkilerinin artırılması, kamu güvenliği için makbul olmayan dini pratiklerin belirlenmesi, yabancı devletlerle imzalanan ve Fransa’ya din adamlarının gönderilmesini ve bu kişilerin gönderen devletlerce eğitilmesini sağlayan ikili anlaşmaların iptali yahut yenilenmemesi gibi Müslümanların yaşamını doğrudan etkileyen ve onların üzerindeki kamuoyu ve devlet baskısını artıracak maddeler var.

Türkiye’nin yurtdışında yaşayan vatandaşlarına din hizmetleri sunabilmesi amacıyla kurulan ve bulunduğu pek çok ülkede kitlelerin köktenci yahut manipülatif dini yapıların hedef kitlesi haline gelmesine karşı engel vazifesi gören Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) de raporun hedef gösterdiği kurumlar arasında yer alıyor ve “Türk-İslam sentezi, yurt dışında yayılma amacı taşıyan, cemaatçi, Fransa’nın içişlerine karışmaya teşne bir aşırılık” kisvesi altında resmediliyor. Devlet izniyle kurulan dernekler, camiler ve özel liseler birer “terör ve ayrılıkçılık odağı” olarak mimlenerek aynı zamanda toplumsal nefretin olası hedefleri olarak ortaya atılıyor.

2018-2020 yılları arasında İslami ayrımcılıkla mücadele için belirlenen 15 pilot bölgede kapatılan 152 kafe, 15 mescit, 12 kültür merkezi ve 4 okul da sayı olarak raportörler ve senatörler için yeterli değil. Devlet işleyişi içinde modernize edilmiş ve söylemleri süslü kavramlarla bezenmiş bu “cadı avı”, sorunların toplumsal mutabakatla tartışılması gerektiğini, modern toplumlardaki “öteki” ve “yabancı” sorunsalının çözülmesinin tek yolunun ötekileştirileni tanımaktan geçtiğini görmezden geliyor. Kolluk kuvvetlerinin yetkisinin artırılması, 1905’te getirilen laiklik yasasının İslam dini baz alınarak yeniden düzenlenmesi ve anayasal hakların kısıtlanmasının hukuki yollarının açılması gibi öneriler, güvenlikçi ve baskıcı bir Fransa’ya doğru hızlı bir geçiş yapıldığının habercileri.

Sadece 2015 yılındaki Paris saldırılarından sonra oluşan iklime bakmak bile Fransa’da siyasetin geldiği yeri göstermeye yetiyor. Tüm Müslümanların olağan terör şüphelisi haline getirildiği bu söylemde, temelleri bir senato raporuyla 2016 yılında atılan “Fransa İslam’ı” projesi geniş bir yer kaplıyor. Fransız otoritelerine göre projenin temel amacı “İslam’ın cemaatçi ve ayrılıkçı yapısının” kırılıp, onun Fransa Cumhuriyeti değerlerine ve laiklik ilkesine uygun hale getirilmesi; fakat Müslüman bir yurttaşın gündelik hayatındaki pek çok sıradan eylem, projede fişlenmeye yetecek davranışlar olarak görülüyor.

Fransa’nın son yıllarda yaşadığı İslamofobik akıl tutulmasını özetlemeye çalışacak olursak, sorunun Fransız tipi laiklik anlayışı ve Fransa’da devlet geleneği haline gelmiş göçmen topluluklara bakış açısından kaynaklandığını görmek gerekiyor. 1980’li yılların sonuna kadar birinci ve ikinci kuşak göçmenlerin, uygulanan sosyoekonomik politikalar nedeniyle ekseriyetle toplumda görünür olmayan, eğitim seviyesi düşük bireylerden oluşması, Fransa’nın göçmen politikaları sorununu hasıraltı edebiliyordu. Banliyölerde ucuz işgücünden yararlanılan bu neslin dini aidiyeti, konuşan ve eyleyen birer “özne” olmadıkları için bir sorun olarak görülmüyor, göçmenler kapalı gruplar halinde yaşıyordu. Lakin Fransa’da doğup büyümüş, Fransız eğitim sistemi içinde yetişmiş üçüncü ve dördüncü nesillerin uygulanmakta olan toplumsal ve devlet kaynaklı eşitsizlikleri görmesi ve sesi daha gür çıkan özneler haline dönüşmesiyle, Fransa nihayet kendi politikalarının oluşturduğu sorunla karşı karşıya geldi. Sosyal politikaların yetersizliği ve ekonomik eşitsizlikler sonucunda (ünlü Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nün kavramsallaştırdığı) “kültürel sermayeden” yoksun olan bu yeni ve yetişmiş nesil, toplumsal alanda daha etkin olmak, herkesin eşit, bazılarının ise “daha eşit” olduğu Fransız toplum yapısını dönüştürmek istiyor. Bu durum ise toplumsal yapının azınlıkların hakları lehine dönüşmesini gerektirdiğinden, Fransa, sömürge döneminden kalan devlet hafızasını devreye sokarak sorunu kendinden uzaklaştırmak, ekonomik, siyasi ve tarihi problemlerin üstünü örterek mevzuyu İslam’ın tartışıldığı teolojik bir düzleme çekmeye çalışıyor. Fransa’da Müslüman nüfus, bu ahval altında sürekli artan siyasi baskıya, mesnetsiz ve düşmanca öngörülere karşı kendini otoritelere sürekli kanıtlamak zorunda olan, masumluğu kanıtlanana kadar suçlu görülen bir topluluğa dönüştürülüyor.

Fransız tipi laiklik, çokça duyduğumuz, bu coğrafyada da yaşanan hak ve özgürlük ihlallerinin ardındaki soğuk ve sevimsiz bir kavramdı. Fransa’da yaşanan son gelişmeler artık yeni bir kavramı daha literatüre eklemeyi gerektiriyor: Fransız tipi 28 Şubat.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html