BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Likud Partisi sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Likud Partisi sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

30 Mayıs 2019 Perşembe

'Yüzyılın Anlaşması': Ekonomik yardım siyasi hedefleri gizliyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf

"Yüzyılın Anlaşması" olarak adlandırılan barış planının ekonomik boyutu ABD'li yetkililerin en fazla açıklığa kavuşturduğu kısım. Ancak Arap ülkelerinin dikkat kesildiği siyasi boyut hala belirsiz.

Trump yönetiminin, İsrail-Filistin meselesinin çözümüne yönelik "Yüzyılın Anlaşması" olarak adlandırılan barış planının ekonomik boyutu ABD'li yetkililerin en fazla açıklığa kavuşturduğu kısım. Ancak Arap ülkelerinin dikkat kesildiği siyasi boyut hala müphemliğini koruyor.
ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı ve kıdemli başdanışmanı Jared Kushner, şubat ayında gerçekleştirdiği bölge turunda ziyaret ettiği ülkelerin liderlerine (Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Bahreyn, Katar, Suudi Arabistan, Türkiye) planın ekonomik boyutuyla ilgili bilgi vermiş, Kudüs'ün nihai statüsü, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletinin kurulup kurulmayacağı gibi temel anlaşmazlık konularına ise hiç değinilmemişti.
Arap ülkeleri, Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz Al Suud'un 2002 yılında Beyrut zirvesinde gündeme getirdiği Arap Barış Planı'yla uyumlu şekilde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletinin kurulması için çağrılar yapıyor.

Bağımsız devlete sözde alternatif

"Yüzyılın Anlaşması" planının ilk uygulama adımı olarak Bahreyn'in başkenti Manama'da 25-26 Haziran'da "Refah için Barış" adlı bir ekonomi çalıştayı düzenlenmesi öngörülüyor. Söz konusu toplantıya uluslararası ve bölgesel iş çevrelerinden katılım gösterilmesi, Arap ülkelerinden iş adamı ve yatırımcılar ile bazı ülkelerin dışişleri ve ekonomi bakanlarının iştirak etmesi bekleniyor. Bölgedeki yatırım fırsatlarının ele alınacağı toplantıda potansiyel ekonomik büyüme, beşeri sermaye gelişimi, Filistin başta olmak üzere bölgede teşvik edici bir yatırım ortamı oluşturulması konuları değerlendirilecek.
Filistin topraklarında yatırımı teşvik etmek, daha fazla ekonomik yatırım için bölgesel ve uluslararası destek toplamak, çalıştayın hedefleri arasında. ABD, Filistinlilerin, kendilerini zor sosyal ve ekonomik şartlardan kurtaracak bu yatırım ve teşviklerden memnun olacağını düşünüyor. Washington yönetimi, bu yatırım ve teşviklerin ayrıca, Filistinlilerin İsraillilerle kalıcı barış müzakereleri için şart koştukları bağımsız devlete "sözde" alternatif olacağına inanıyor.
Planın açıklanan ekonomik boyutu, Filistinlilerin ekonomisini güçlendirmeyi ve onlara daha iyi bir gelecek temin etmeyi içeriyor. "Açıklanmayan" siyasi boyutunda ise ABD yönetimi, dönüş hakkı, yerleşim birimleri, Kudüs'ün nihai statüsü gibi önemli temel meselelerin karara bağlanmasını ya da halihazırda tartışılmasını ertelemeyi tercih ediyor.
Bahreyn, ABD ortaklığında çalıştaya ev sahipliği yaparak Filistin'in çıkarlarını koruma sorumluluğunu ifa ettiğini düşünüyor. Bahreyn, "Refah için Barış" adlı çalıştaya, Filistin halkının meşru taleplerini gerçekleştirmek için kaynaklarını güçlendirmesini ve kalkınmasını sağlamak adına sarf edilen çabalara destek kapsamında ev sahipliği yapıyor.
Bahreyn resmi ajansına göre, bu ekonomi çalıştayı, bölgede barışın tesis edilmesine olanak sağlamak için yatırımları ve girişimleri teşvik etmek amacıyla görüş alışverişi ve strateji belirlemede sivil toplum kuruluşları, iş dünyası ve hükümet liderlerinin toplanmasını sağlayan önemli bir fırsat teşkil ediyor.
Bahreyn, Dışişleri Bakanı Halid bin Ahmed'in 21 Mayıs'taki açıklamasına göre, Filistin halkının başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir devlet kurmak başta olmak üzere meşru haklarını geri almasına ve ekonomik durumuna destek olma konusundaki sabit tutumuna bağlı kalıyor.
İsrail medyası, İsrail Maliye Bakanı Moşe Kahlon'un da çalıştaya katılacağına dair haberler naklederken, birçok Arap ülkesi bu konudaki resmi tutumunu açıklamadı.
Suudi Arabistan, Bahreyn'de ABD ile iş birliği içinde düzenlenecek "Refah için Barış" çalıştayına katılacağını duyurdu. Suudi Arabistan resmi ajansı SPA'ya göre Suudi Arabistan, çalıştaya Ekonomi ve Planlama Bakanı Muhammed et-Tuveyciri'nin başkanlığındaki bir heyetle katılacak. Bakanın katılımının, Suudi Arabistan'ın Filistin halkına daimi destek tavrının bir devamı olduğu ifade edildi.
BAE de resmi olarak çalıştayın duyurulmasından memnuniyet duyduğunu ve bir heyetle toplantıya katılacağını açıkladı.
BAE Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, "BAE'nin bölgeyi kalkındırmayı ve ekonomik büyüme fırsatlarını artırmayı amaçlayan tüm uluslararası çabaların yanında" olduğu belirtilerek, başta Filistin halkı olmak üzere bölge halkının karşılaştığı zorlukların hafifletilmesi gerektiği aktarıldı. BAE, siyasi tutumunun, başkenti Doğu Kudüs olan Filistin devletinin kurulmasının net siyasi tutumu olduğunu vurguluyor.

"Siyasi irade satın alınıyor" suçlaması

Buna mukabil ABD'nin "Yüzyılın Anlaşması" planı kapsamında ilk organizasyon niteliğindeki bu çalıştay, Filistin tarafında tepkilerle karşılandı. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nden (FKÖ) siyasi ve ulusal hareketler ile özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarına kadar tüm Filistinli taraflar, toplantıyı boykot edeceklerini açıkladı.
Filistinliler, Suudi Arabistan tarafından 2002 yılında sunulan, 1967 sınırlarında, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletinin kurulmasını öngören Arap Barış Girişimi'ni destekliyor. Girişim, dönüş hakkına ulaşmadan Arap ülkelerinin İsrail ile herhangi bir ilişki kurmaması, İsrail'in Golan tepelerinden çekilmesi gibi bazı şartları içeriyor.
Filistin yönetimi, kendisi adına herhangi bir tarafı müzakere etmeye zorlamadığını ancak bununla birlikte Filistin halkına hizmet etmek isteyenlerin, "Manama çalıştayı gibi reddedilen konularda" ortak tutuma saygı göstermesi gerektiğini vurguluyor. Öte yandan İsrail işgali sonlanmadan, uluslararası hukuka ve BM kararlarına bağlı kalınmadan Filistin'in ekonomik imkanlara sahip olamayacağını teyit ediyor.
ABD Başkanı Donald Trump'ın, Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımasından bu yana Filistinliler, Washington yönetiminin, bağımsız Filistin devleti taleplerinin bir kenara bırakılmasına karşılık büyük yatırımlar teklif ettiği ve siyasi tutumları satın almaya çalıştığı konusunda uyarıda bulunuyor.
Manama çalıştayı, ABD barış planının ilk aşaması ise Filistin tarafından yönetim, siyasi ve ekonomi alanında herhangi bir katılımın olmaması bunun gibi bir organizasyonun, Filistin halkının bağımsız devletinin kurulması kapsamında meşru haklarını alamayacağı, adil barışın sağlanması yolunda bir adım olmadığını gösteriyor.

İsrail’de seçimlerin yenilenmesi neye işaret ediyor?

İsrail’de seçimlerin yenilenmesi neye işaret ediyor?

Geçen sene savunma bakanlığından istifa ederek erken seçimin yolunu açan Liberman, 9 Nisan sonrasında da koalisyon şartı olarak Netanyahu’nun önüne siyaseten kabul edemeyeceği maddeler koymuştu.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu 9 Nisan’a giden süreçteki seçim kampanyasını neredeyse tamamen sol karşıtı bir söylem üzerine inşa etti. Her fırsatta kendi tabanına, sol gelirse İsrail’in ne hallere düşeceğini, İran’ın İsrail’in başına olmadık çoraplar öreceğini anlattı. Ülkesine sürekli olarak Hizbullah’la ve İran’la savaş olasılığını hatırlattı. Bu süreçte diğer sağ partiler Netanyahu için muhtemel koalisyon ortaklarından öteye geçemeyecek kadar küçüklerdi. Dolayısıyla bir kez sağ partiler Knesset’te çoğunluğu ele geçirirse Netanyahu İsrail’in doğal lideri olarak ortaya çıkacaktı. Ancak işler Netanyahu’nun beklediği gibi gitmedi. Zira her ne kadar 9 Nisan’da sağ partiler bir sandalye farkla Benny Gantz’ın başını çektiği Mavi-Beyaz ittifakına karşı siyasi bir zafer kazanmış olsalar da, bu defa sağdaki liderlerden biri (Netanyahu’nun eski savunma bakanı Avigdor Liberman) Netanyahu’nun çantasında keklik olmayı reddedecekti. Dahası Liberman bunun sinyallerini Kasım 2018’den beri veriyordu.
Bunlardan en büyüğü Ultra-Ortodoks Yahudilerin askerlik yapma zorunluluğuna dair bir yasaydı. Devletin kurulduğu dönemden bu yana Ultra-Ortodoks Yahudilerin askerlik yapmaması ve kendilerine tanınan vergi muafiyetleri, İsrailli seküler kesimlerin gündeminde daha yoğun olarak yer almaya başladı.
Netanyahu Paris’te Vladimir Putin’le zar zor ayarlayabildiği görüşmeyi yaparken Liberman Gazze’ye İsrailli bir tim göndererek üst düzey bir Hamas komutanına suikast düzenleyecek, operasyon sarpa saracak, İsrailli bir asker öldürülecek ve Liberman da operasyonun başarısızlığı üzerinden Netanyahu karşıtı bir propaganda körükleyecekti. Netanyahu olayın üzerinden uzun zaman geçmeden apar topar İsrail’e döndü ve vakit kaybetmeden Hamas’la ateşkesi sağladı. Her ne kadar Gazze saldırıları Netanyahu için işe yarayan bir araç olsa da, kendi çıkarmadığı bir savaşın Liberman tarafından götürülmek istendiği yer belliydi. Bazı analistler bu olayı Liberman’ın Netanyahu’ya bir darbesi olarak yorumladı. Nihayetinde Netanyahu’nun Hamas’la ateşkes kararı almasının ardından, Liberman kabinedeki savunma bakanlığı koltuğundan istifa ederek erken seçimin yolunu açmış oldu. Dolayısıyla mevcut durumu anlamak için Avigdor Liberman’ın Binyamin Netanyahu’yu uzunca bir süredir hedef aldığını göz önünde bulundurmak gerekiyor. O günlerde erken seçimin yolunu açan Liberman, 9 Nisan sonrasında da koalisyon şartı olarak Netanyahu’nun önüne siyaseten kabul edemeyeceği bazı maddeler koydu. Bunlardan en büyüğü Ultra-Ortodoks Yahudilerin askerlik yapma zorunluluğuna dair bir yasaydı. Devletin kurulduğu dönemden bu yana Ultra-Ortodoks Yahudilerin askerlik yapmaması ve kendilerine tanınan vergi muafiyetleri, İsrailli seküler kesimlerin gündeminde daha yoğun olarak yer almaya başladı. Bunda, başlarda 400 civarında olan Haredi nüfusunun 2005’te 42 bine yaklaşmış olmasının da ciddi bir rolü vardı. Bu durum İsrail’deki milliyetçi-seküler çizgi için ciddi bir siyasi sermaye anlamına gelmekteydi.
Eğer ikinci seçimde de manzara çok değişmezse, Netanyahu sağ bir hükümet kurmak yerine, kendini başbakanlıkta tutacak bir koalisyon arayışına girebilir. 
2012’de bu durumu düzenleyen Tal yasasının İsrail Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilmesi ve Binyamin Netanyahu’nun da Ultra-Ortodoksları kendinden uzaklaştıracak bir yasayı çok da gündeme getirmemesi seküler İsrailliler için bir probleme dönüştü. Avigdor Liberman gibi seküler-milliyetçi Rus Yahudilerinin desteğiyle ayakta duran bir siyasetçi için bu mesele göz ardı edilemeyecek kadar önemli bir siyasi sermayeye dönüşecekti. Bugün gelinen noktadan bakıldığında, Liberman’ın 9 Nisan seçimlerinden sonra bu meseleyi bir araç olarak kullanmak istediği oldukça açık. Bu mesele üzerinden Netanyahu’yla Ultra-Ortodoks partilerin arasını açarak hem dört dönemdir başbakanlık yapan Netanyahu’yu yalnızlaştıracak hem de kendi siyasi payını artıracak hamleler yapıyor. Liberman Netanyahu’nun kurduğu koalisyon sistemini sarsmaksızın Netanyahu’dan bir şey alamayacağının son derece farkında.
Kasım 2018’de kaleme alınan bir yazıda da geçtiği şekliyle, [1] İsrail’de kurulamayan koalisyon için Gazze Mayıs’ın başında ciddi bir bedel ödedi. Her ne kadar Netanyahu Gazze’ye saldırılar ve Gazze’den de İsrail’e atılan roketler üzerinden ciddi bir güvenlik atmosferi oluşturup koalisyon pazarlıkları sırasında sağ partiler üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmak istese de bu pek işe yaramadı. Diğer yandan Amerika’nın İran’la savaşın eşiğine gelmesi bile bir şey değiştirmedi. Bu da aslında Netanyahu’nun sıcak çatışma üzerinden oluşturduğu olağanüstü halin seçmen üzerinde işe yararken muhtemel koalisyon ortağı siyasi elitler üzerinde pek bir etkisi olmadığının kanıtı. Diğer yandan Netanyahu’nun güvenlik kartının da sınırlarını gözler önüne seriyor.
Gelinen yer itibariyle İsrail sağının bölünmeleri her zamankinden daha derin ve önümüzdeki süreçte daha da derinleşecekmiş gibi bir izlenim veriyor. En başından, seçimin maliyeti ciddi bir tartışma konusuna dönüştü. İsrail Maliye Bakanlığı yeni seçimin maliyeti olan yaklaşık 500 milyon şekel için yaptığı açıklamada, bütçede böyle bir miktarın yer almadığını belirtti. Bu da sağdaki liderlerin hanesine düşülecek notlardan biri. Diğer yandan toplumda, sağdaki liderlerin tavizsiz tutumları fazla rahatlık olarak görülüyor. Dolayısıyla Mavi-Beyaz Bloku’nun ve sol partilerin bu seçimde bir sandalyelik farkı kapatma şansları daha yüksek olabilir. Bu da solun kendi tabanını mobilize edebilmesine bağlı. 9 Nisan’daki seçimlerde sandıklara gitmeyen Arap seçmeni oy kullanmaya ikna etmekle işe başlayabilirler. 1977 seçimlerinden bu yana İsrail solunun bu kadar avantajlı olduğu bir süreç belki de hiç olmamıştır. Bu başarısızlık sürecinden en büyük motivasyonu kazanacak diğer iki siyasetçi ise Aralık 2018’de bir araya gelip Yeni Sağ Partisi’ni kuran Naftali Bennett ve Ayelet Şaked. Her ikisi de sağda yer alıp barajı geçemeyen adaylar. Her ne kadar Şaked’in artık Yeni Sağ’da yer almayacağı açıklansa da İsrail’in sağ seçmeni bu iki siyasetçiyi destekleyebilir. Ancak bu iki figürden herhangi birinin yükselişi bile Netanyahu’yu geride bırakacak sağcı bir siyasetin kapısını aralar.
Şu an için ihtimalleri bir kenara bırakıp en gerçekçi görünen senaryoyu düşünecek olursak, Binyamin Netanyahu’nun çok bir şey kaybetmeyeceğini söyleyebiliriz. Her ne kadar şu anda sağcı siyasetçilerin ciddi bir kısmı Avigdor Liberman’ı katı tutumuyla koalisyonu engellemekle suçlasa da, seçmenlerinin pozisyonundan taviz vermediği için o da oy tabanını koruyacaktır. Diğer yandan dindar partilerin oy oranlarında da büyük bir değişim olmaması muhtemel. Eylül ayına kadarki süreçte, sağcı partilerin birbirlerini suçlayarak tabanlarını konsolide etmeye çalışmaları, seçim kampanyalarının temelini oluşturabilir. Netanyahu’nun Liberman’ı solcu olarak yaftalaması ve Ultra-Ortodoks isimlerin Netanyahu’yu sonucu bile bile Liberman’ın peşinden koşmakla suçlaması da bu durumun habercisi. Diğer yandan seküler milliyetçilerin Ultra-Ortodoksları kendi imtiyazlarının peşinden koşmakla itham etmesi de İsrail toplumunda dindar ve seküler kesimler arasındaki fay hattının derinleşeceğinin bir göstergesi. Kısa vadede Knesset içi dengelerde büyük değişiklikler göremesek de orta-uzun vadede İsrail sağındaki iç gerilim artacağa benziyor.
Peki, Knesset içi dağılım değişmezse ne olur? Bu durum Likud’un birkaç gün önce kendi içinde pragmatik bir yaklaşımla kabul ettiği, merkez sağdan bir partinin koalisyona dahil edilmesi senaryosunu akıllara getiriyor. Zira Netanyahu’nun partisi, İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin’in koalisyon kurma görevini Benny Gantz’a verme ihtimaline karşılık, merkezde yer alan bir partiyi koalisyona dahil ederek Avigdor Liberman’ı “bypass” etmeyi göze almıştı. Eğer ikinci seçimde de manzara çok değişmezse, Netanyahu sağ bir hükümet kurmak yerine, kendini başbakanlıkta tutacak bir koalisyon arayışına girebilir. Tabii eğer o güne kadar yargılanma sürecinde bir değişiklik olmazsa. Zira 9 Nisan sonrasındaki koalisyon görüşmelerinin sihirli kelimelerinden biri de dokunulmazlık yasasıydı. Fakat Netanyahu şu ana dek böyle bir yasa çıkarmak konusunda başarılı olamadı. Dolayısıyla bu sürecin Netanyahu’nun sonunu getirme ihtimali de var ve bu durum bütün manzarayı değiştirebilir. İsrailli yorumcular Netanyahu’nun halihazırda tüm politik kariyerinin en büyük yenilgisini aldığı yorumunu yapıyor.
Koalisyon kurulamamasının yol açtığı tek yenilgi Netanyahu’nun politik kariyerinde olmadı. ABD Başkanı Donald Trump’ın Ramazan’dan sonra açıklamaya hazırlandığı ve basına sızdırıldığı kadarıyla bir barış vizyonu içermeyen “yüzyılın anlaşması” açısından da durum pek iç açıcı değil. Zira bütün bir anlaşma Binyamin Netanyahu’nun başbakanlığı üzerine inşa edilmiş durumda. Anlaşmayla ilgili görüşmeler için bugün İsrail’e giden Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in bir başbakan yerine koltuğu sallanan bir siyasetçiyle konuşacak olması, anlaşmanın belirsiz geleceğine dair çok şey söylüyor. Bu belirsizlik sadece ABD-İsrail eksenini etkilemekle kalmaz; ABD üzerinden İsrail’in ilişkilerini ilerlettiği Körfez ülkelerinin de kendi pozisyonlarını yeniden düşünmelerine neden olabilir.

27 Eylül 2018 Perşembe

Trump'ın "Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur." sözleri İsrail'i karıştırdı!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN  REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Trump'ın sözleri İsrail'i karıştırdı!


ABD Başkanı Donald Trump'ın Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin yaptığı, "Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur." değerlendirmesi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun liderlik ettiği Likud Partisi üyeleri ve koalisyondaki bakanlar tarafından eleştirilirdi.




New York’taki dünkü konuşmasında Trump'ın "iki devletli çözüm" önerisine itiraz etmeyen Netanyahu, ardından gelen "tek devletli çözüm" önerisinin de kendisi için kabul edilebilir olduğunu ancak sorunun Filistin devletinin adı değil devletin mahiyeti olduğunu söyledi.

The Times Of Israel gazetesine göre, Netanyahu, Washington'un, iki devletli bir çözüme ulaşılması halinde, İsrail'in Batı Şeria'daki kapsamlı güvenlik kontrolünü devam ettirmesini kabul ettiğini aktardı.

Trump'un açıklamalarına karşı Netanyahu'nun "diplomatik yaklaşımının" kabul görmediği Likud Partisi ve hükümet ortaklarından ayrıca Trump'ın iki devletli çözüm açıklamasına eleştiriler geldi.


''FİLİSTİN UMURUMDA DEĞİL''


İsrail Savunma Bakanı Avigdor Liberman Golan Tepelerine düzenlediği ziyarette yaptığı açıklamada, "Filistin devleti umurumda değil. 

Filistin Devleti beni ilgilendirmiyor, beni ilgilendiren şey Yahudi devletidir. Burada daha birçok büyük sorunlar var." dedi.


''GERİSİ DAHA AZ ÖNEMLİ''


Liberman, "İsrail'deki Araplar nüfusun yüzde 20'sini oluşturuyor. İsrail bayraklarıyla değil de Filistin bayrakları ile gösteriler ve protestolar düzenledikleri gerçeği var. Benim bununla ilgili sorunum var. 

Bu gerçek bir problem. Bir Yahudi devletine sahip olma kaygısı duymak zorundayız, gerisi daha az önemli." şeklinde konuştu.

Koalisyon ortaklarından Yahudi Evi partisi lideri ve İsrail Eğitim Bakanı Naftali Benet, sosyal paylaşım hesabından yaptığı açıklamada, Trump'ın İsrail'in gerçek bir dostu olduğunu ancak Yahudi Evi Partisi hükümette kaldığı müddetçe, Filistin devletinin kurulamayacağını iddia etti.

İsrail'in Kanal 2 televizyonunda açıklama yapan, Kültür Bakanı Miri Regev, "İki devletli çözüm kötü bir çözümdür. Filistinlilerle çözüm İsrail'in zararına olmamalı." ifadelerini kullandı.


''FİLİSTİN DEVLETİ YOKTU, OLMAYACAKTA''


Yahudi Evi Partisi Milletvekili Moti Yogev de "Daha önce bir Filistin devleti yoktu, olmayacakta. 

Çünkü bu topraklar İsrail'in. Bu sebepten dolayı İsrail'in güvenliğini tehdit edecek Yahuda ve Samara'da (Batı Şeria) bir devlet kurulmasına izin verilemez." diye konuştu.

''ASLA KURULMAYACAK''

Likud Partisinden Gidon Saer, "İsrail topraklarında asla Filistin devleti kurulmayacak." ifadelerini kullanırken söz konusu ayni partiden milletvekili olan Miki Zohar ise Trump'ın sözlerinin hayal kırıklığı oluşturduğunu ve İsrail'in ABD başkanını iki devletli bir çözümü kabul etmekten vazgeçirmeye çalışması gerektiğini söyledi.

Yahudi Evi Milletvekili Bezalel Smotrich ise ''sorunun çözümü İsrail topraklarının bölünmesi temelinde olmamalıdır.'' diye konuştu.

ABD Başkanı Trump ve Başbakan Netanyahu, Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna katılmak için geldikleri New York’ta dün bir araya gelmişti.

Görüşmenin ardından Netanyahu ile birlikte basın mensuplarına açıklama yapan Trump, İsrail’in yanında oldukları mesajını yinelemişti.

Trump Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin yaptığı değerlendirmede, ''Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur.'' demişti.

Filistinlilerin müzakere masasına geri döneceğinin ''kesin'' olduğunu öne süren Trump, ''İsrail de diğer taraf için iyi bir şeyler yapmalı.'' diyerek Tel Aviv yönetiminin de sorunun çözümü için taviz vermesi gerektiği imasında bulunmuştu.

Filistin'den açıklama: Trump bize savaş açtı!



Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki, mevcut ABD yönetiminin Filistin halkına karşı açıktan savaş açtığını söyledi.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile birlikte Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na katılmak için New York'ta bulunan Bakan Maliki, ABD Başkanı Donald Trump'ın dün Filistin-İsrail meselesine dair yaptığı açıklamaları basına değerlendirdi.

Maliki, Başkan Trump'ın Filistin-İsrail meselesine yönelik iki devletli çözümden yana olduğu açıklamasının beklentilerinin altında olduğunu belirterek, "Başkan Trump, birini bölgemiz için gerçek bir barışı istediğine inandırmak istiyorsa 1967 sınırlarında iki devletli çözümü desteklediğini, Doğu Kudüs ve Batı Şeria'nın işgal altındaki topraklar olduğunu söylemeli." dedi.

Trump yönetiminin Filistin'e yönelik politikalarını eleştiren el-Maliki, "Mevcut ABD yönetimi Filistin halkına karşı açıktan savaş açtı." diye konuştu.

ABD Başkanı Trump, dün İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada Filistin-İsrail meselesine ilişkin, "Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur." ifadesini kullanmıştı.

Trump, dün akşam düzenlediği basın toplantısında ise İsrail ve Filistin halkının iki devletli bir çözümü kabul edeceğine inandığını kaydederek, "İsrailliler ve Filistinliler tek devlet istiyorlarsa bana uyar, iki devlet istiyorlarsa bu da bana uyar. Onlar mutluysa ben de mutluyum." açıklamasını yapmıştı.

23 Temmuz 2018 Pazartesi

Eski İsrail’in ölümü ya da Yahudi Ulus Devlet Yasası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Şu ana kadar bir anayasal metne sahip olmayan İsrail'de kabul edilen Yahudi Ulus Devlet Kanununun temel hedefi, devletin politik ve toplumsal karakterini belirlemek, yani Yahudileştirmek.
14 Mayıs 1948’de devletin ilk başbakanı olan David Ben Gurion beraberindeki 25 kişiyle birlikte Tel Aviv Müzesi’nde İsrail’in Bağımsızlık Bildirgesi’ni dünya kamuoyuna ilan etmişti. Bu belge İsrail’in modern bir devlet olarak kuruluşunu haber verirken aynı zamanda İsrail’de politik kültürün, devlet formasyonunun ve yönetici elitlerin (siyasal, askeri ve bürokratik) Araplarla ilişkilerinin nasıl olacağını ve işleyeceğini kuruyor ve kurumsallaştırıyordu. İsrail’in politik sistemi ve devlet yapısı seküler, orta-sınıf ve iyi eğitimli Aşkenazi, yani Avrupalı Yahudilerin entelektüel ve pratik katkılarıyla şekilleniyordu.
Bu elitlerin devlete, siyasete ve topluma yaklaşımları tam bir birlik içinde görünmese de değerler ve hedefler konusunda benzeşiyordu. Bağımsız Bildirgesi’nde dinsel ve etnik referanslardan kaçınılmış, vatandaşlık din, etnisite ve cinsiyet ayrımına tabi tutulmadan eşitlik ilkesi etrafında kurgulanmıştı. Kısacası bu kurucu elit seküler, kültürel Yahudiliği önemseyen, doğal sınırlarına sıkışmış, demokratik kurumlarında Arapların temsilini de önceleyen bir İsrail zihniyetine sahipti. Arap toplumuyla ilişkilerde uzun süren bir dişe diş mücadelenin olmasını arzu etmiyorlardı. Bu kurucu elitin ekseriyeti sol-liberal bir politik kültüre sahipti ve Avrupa’da Yahudilerin maruz kaldığı kurumsal dışlanma, kıyım, sürgün ve baskı gibi, devlet aygıtının azınlık toplumlarına, özellikle Yahudilere uyguladığı yıldırıcı politikalara İsrail’de Arapların maruz kalmasını istemiyordu.
Kurucu elitin entelektüel uğraş ve politik faaliyetlerinde sürekli kendisine sorduğu ve kamusal tartışmalarda dile getirdiği önemli bir konu vardı: Tarihi Filistin topraklarındaki genel ve kalabalık Arap nüfusla nasıl baş edeceklerdi? Bir yandan İsrail devletini kurarak kitlesel göçlerle gelen (Aliya) Yahudi nüfusunun uluslaştırılması ve ulus-devlete aidiyetinin sağlanması gerekiyordu, öte yandan Siyonist fikirlerin yükselişe geçmesi ve yaygınlık kazanmasıyla Filistin’in Arap nüfusunun milliyetçilik ve dindarlıkla harmanlanan kimlik biçimlenmeleri de bir yandan mayalanıyordu. Filistinliler liderden ve birleştirici bir kurumsal çatıdan yoksun olmalarına rağmen önemli başarılar elde ediyordu. Bu toplumsal ve ideolojik gerginliklerin ortasında, savaşlar ve insanlık dramlarının en somut örneklerinden biri olan Filistinli Arapların kitlesel sürgünlerine rağmen, İsrail’de hatırı sayılır bir Arap nüfus varlığını sürdürmeye devam ediyordu. İsrailli kurucu liderler, özellikle askeri elitler, Araplar arasında bir ayrıma gitmenin nüfusu yönetmek açısından işler bir strateji olacağını düşündüler: Arapları “iyi Arap” ve “kötü Arap” olarak kurumsal ve bürokratik araçlarla kategorize etmek. “İyi Araplar”ı Dürziler, Bedeviler, Çerkesler teşkil ederken, “kötü Araplar” ise Filistin’de anılan bu nüfusun haricindeki sosyal gruplardı. “Kötü Araplar”, “iyi Araplar” eliyle manipüle edilmeli veya devletin güvenlik aygıtları eliyle ya kontrol edilmeli ya da sürgüne zorlanmalıydı.
İsrail’de kalan Arap nüfusun yaşadığı coğrafyada, İsrail’in Yahudi vatandaşları için uyguladığı sivil yönetimin yerine askeri idarenin 1980’lere kadar devam ettiğini bu açıdan vurgulamak yerinde olacak. Filistinli Arap nüfusu üzerinde ciddi baskılar oluşturduğunu askeri idare Filistinlilerin milliyetçi duygularını kabartırken, İsrail bir devlet örgütlenmesi olarak vatandaşı olan Arap nüfusuyla ilişkisini sivil kültür düzleminde derinleştiremiyor, demokratik kurumlar Arap nüfusa doğru genişleyemiyordu.
Yukarıda bahsedilen tarihsel arka planı beslemek adına, kurucu liderlerden günümüzdeki politik kültüre uzanan skalada Araplara yaklaşımın lider ve elit düzeyinde nasıl evrildiğini kısaca anlatmak isabetli olabilir. Sol ve devletçi politik hattın liderlerinden ilk başbakan David BenGurion’un başbakanlığı süresince Arap diline olan kayıtsızlığını hiçbir Arap yerleşimini veya köyünü ziyaret etmemesini, buna karşın Yahudilerin yüksek doğum hızını temin için kamusal kaynakların aktarımını önemsediğini biliyoruz. Kısacası Haim Weizmann, Berl Katznelson gibi kurucu elitlerin bir kısmı Arapları önemser ve onlarla işbirliğini İsrail toplumunun inşasında pozitif bir etki olarak görürken, Ben Gurion gibi sol-devletçi elitler ise demokrat ve eşitlikçi ilkeler ve idealler yerine sol-Siyonist ideallerle hem toplumu hem de kültürü tek tipleştirmeye çalışıyorlardı. Ben Gurion Araplara karşı soğuktu ama hasım bir tutum içerisinde olduğunu söylemek de zor.
Sağ kanatta duran milliyetçi ve serbest piyasa yanlısı politik hattın kurucu figürlerinden Zeev Jabotinsky ise Yahudi halkının tarihi Filistin topraklarında İsrail’i bir Yahudi devleti olarak kurmak için üç ahlaki testi geçerek varlığını meşrulaştırabileceğini düşünüyordu. Jabotinsky için öncelikle Yahudiler topraksız/vatansız bir halktı. İkinci olarak, Yahudi devletinin kurulması, kendi devletleri olmayanlardan (yani Filistinlilerden) toprakları alınırken onların haklarının geride kalmaması gerekiyordu. Üçüncü olarak, İsrail topraklarında bir ulus olarak Yahudi halkının talepleri Yahudilerin tarihi haklarına yaslanmaktadır. Tüm bu ahlaki ilkeleri İsrail’de, daha doğrusu tarihi Filistin topraklarında Yahudi devletinin kuruluşunu meşrulaştırmak için argüman haline getiren Jabotinsky meşhur The Iron Wall (Demirden Duvar, 1923) adlı eserinde, Filistin’den Arap nüfusun tamamını çıkarmanın mümkün olmayacağını söylüyor, iki uluslu ve Yahudilerin çoğunlukta olacağı bir Yahudi devleti olarak İsrail’i tahayyül ediyordu.


Kısaca Jabotinsky ve Ben Gurion’un devlete ve siyasete bakışları birbirinden ayrışıyordu. Ben Gurion soğuk bir gerçekçi politikanın peşinden koşan, devletçilik (Mamlahtiyut) ideolojisine sıkı sıkıya bağlı, yeni kurulan ülkede çalışan sınıfı Siyonist konsepte uygun şekilde uluslaştırmaya odaklanan politik bir planı takip ediyordu. Jabotinsky ise sağ ve milliyetçi bir politik kampı temsil etmesine rağmen, yazılarında ve konuşmalarında İsrail’de Arap nüfusun iktisadi ve kültürel gelişimine Yahudi politik araçlarının, özellikle devletin desteğini vurguluyordu. Jabotinsky Ben Gurion’un tersine sivil eşitlikten, dillerin eşit ve resmi statüsünden, kültürel otonomiden, toprakların bölünmesinden bahsediyordu.
Sol ve devletçi (Mamlahtiyut) ve sağ ve serbest piyasacı (Leumi Liberali) ideolojik hatlar, İsrail’de gün geçtikçe toplum düzeyinde etkisini kaybediyor; yani merkez siyaset İsrail’de sönümleniyor. İşte tam bu noktada yükselişe geçen üçüncü önemli politik hattı açabiliriz. Dini referansları, Yahudi dini metinlerini (Halaha, Mişpet İvri) sürekli vurgulayan ve söylem repertuarının esaslı meşrulaştırıcı parçası haline getiren, mesiyanik beklentileri politikleştiren, toplumsal tabanını ise öncelikle Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te öbeklenen yerleşimcilerden alan, Likud ve HaBayt HaYehudi partilerinde politik olarak kurumsallaşan konfederal bir ideolojik hattan bahsediyoruz. Burada öne çıkan kurucu lider figürü ise İsrail’in ilk hahambaşı olan (HaRavi HaRaşi) Rav (Haham) Avraham İzak Yosef Kohen Kook’un oğlu Rav Zvi Yehuda Kook’tan başkası değildi. Rav (Haham) Yehuda Kook’un babası İsrail’in dini yerleşiklerinin kurucularındandı ve babasından devraldığı sosyal sermaye ve ilişkiler ağı, onun söylemlerinin kolayca ve hızla dolaşıma girmesini ve yayılmasını sağladı. Peki, Rav Yehuda Kook’un politik duruşu ve söylemleri nelerdi? 1967 Savaşı sonrası İsrail inanılması güç bir başarı sağladı: Batı Şeria’yı Ürdün’den, Sina yarımadasını ve Gazze’yi Mısır’dan, Golan tepelerini Suriye’den aldı. 1967 Savaşı’ndaki askeri zaferin kurgu, strateji ve planlaması seküler-elitlerin elinde olsa da (İsrail İşçi Partisi/ MAPAI ve İsrail Savunma Kuvvetleri/IDF), bu zafer ve coşku özellikle mesiyanik beklenti içinde olan dini-Siyonistleri (Siyonut Datit) derinden etkiliyordu. Kadim İsrail’in topraklarının modern İsrail’de olmasını, dini-Siyonist önderler takipçilerine mesiyanik çağın başladığını doğrulayan gelişmeler olarak anlatıyordu. İşte tam da bu anda Rav Yehuda Kook, takipçilerine “Yehuda ve Şomron (Yahudiye ve-Samariya) üzerindeki her taşın üzerine yerleşin!” diye sesleniyordu. Bu motivasyon, sosyal örgütlenme olarak yerleşimci hareketini (Tınuat Hityeşvut) doğuruyor ve bundan türeyen irili ufaklı bir çok yan örgütlenmede ortaya çıkıyordu. Bunların en bilineni Guş Emunim (İman Cephesi) idi. Bu heyecan ve gurur hali toplumsal bir motivasyona dönüşürken politik parti olarak kendini göstermesi de şaşırtıcı olmayacaktı. İlk evrelerinde yerleşimci hareket Agudat Yisrael’den taraftar çekerken, bu partinin solcu Rabin hükümetine girmesiyle Rav Yehuda Kook oldukça radikal, hatta terör eylemlerini destekleyen Rav Meir David Kahane’nin partisi KAH’ı destekleyen mektuplar yazıyordu. Kısacası yerleşimci hareket tavizsiz, sert ve uzlaşmaya kapalı bir politik kültürü benimsemeye başlamıştı. Bunun bir örneği olarak Rav Yehuda Kook İsrail politik liderlerine sürekli mektuplar yazıyor, işgal edilmiş topraklardan (Batı Şeria, Golan, Gazze) İsrail güçlerinin çıkmasını büyük günah olarak niteliyor, İsrail milletinin nefretini kazanacaklarını ve lanetleneceklerini ifade ediyordu. Başlarda çevrede yer alan, radikal ve tavizsiz bir dini-milliyetçi hareket olarak görünen yerleşimci hareket, 1990’ların sonu itibariyle merkez siyasetle oldukça yakın ilişkiler kurmaya başladı; daha doğrusu yerleşimci hareket merkez siyaseti de işgal etmeyi kafasına koymuştu. Yerleşimci hareketin diğer dini örgütlerden farkı, milliyetçi duygularının hayli yüksek olmasıydı. Çocuklarını İsrail’in seküler kurumlarında aktif rol almaya teşvik ediyorlardı. Yerleşimci gençler özellikle orduda daha fazla rol almaya başladılar. Ultra-Ortodoksların devlete, ulusal sembollere ve kurumlara karşı şüpheli ve uzak tavırları, İsrail merkez sağında yerleşimci harekete karşı öncelikle sempatiye ve daha sonra aktif desteğe dönüştü.
2000’lerde yerleşimci hareket Ariel, Betar Iliit, Maale Adumim ve Modiin Illit gibi yerleşim merkezlerinde toplumsal örgütler, eğitim kurumları, ticaret merkezleri ve toplumsal aktivizm ağları kurdu. İşgal edilmiş topraklardaki yerleşimci nüfus 800 bini aşıyor. İsrail sağ partilerinin önemli bir oy deposu olarak düşünüldüğünde, bu bölgelere dönük menfi bir politika izleyecek bir sağ parti, İsrail politik aritmetiği göz önüne alındığından imkansız görünüyor. Kısaca, yerleşimci hareket İsrail sağını işgal etmişe benziyor.

İsrail’de yeni-sağ ittifak

19 Temmuz’da İsrail’in yasama meclisi Knesset’de kamuoyunun yakından bildiği adıyla Yahudi Ulus Devlet Kanunu 62 lehte, 55 aleyhte, 2 çekimser oyla kabul edildi. Bu kanun metninin tam ismi ise “Temel Kanun: İsrail Yahudi Milletinin Ulus Devleti”. İsminden de anlaşılacağı üzere kanunun temel hedefi, İsrail devletinin politik ve toplumsal karakterini belirlemek, yani Yahudileştirmek olarak öne çıkıyor.
Bu kanun İsrail hukuksal düzeni içinde oldukça önemli bir konuma sahip olacak. Ona “kanunların kanunu” desek abartmış olmayız, çünkü İsrail bir anayasal metne sahip olmayan ülkelerden. Bu nedenle İsrail’de devletin geniş toplumla, özellikle vatandaşlarıyla kuracağı ilişkilerde, alt hukuki düzenlemelerde ve idari işlemlerde bu kanun referans metin olacak ve her düzenleme bu metine uygun olacak. İsrail sınırları içinde yaşayan 2 milyona yakın Arabı doğrudan etkileyecek bir metinden bahsediyoruz. İsrail’de yaşayan Arapların hukuki statüleri devlet düzeyinde üç gruba ayrılıyor: İsrail’in Filistinli vatandaşları, Kudüs’ün Filistinli sakinleri ve Golan tepelerinde yaşayan Suriyeli yerleşikler.


Bu kanunun temel olarak getirdiği düzenlemeler şunlar: İsrail devleti Yahudi halkının ulus-devletidir; İsrail devletinde kendi kaderini tayin etme hakkı ulusal düzeyde Geri Dönüş Kanunu’na uygun olarak sadece Yahudilere mahsus kılınmıştır; İbranice devletin resmin dilidir, lakin Arapça resmi dil statüsünü kaybederek ayrı bir kanunla düzenlenmek üzere özel statüye sahip olmuştur; devlet Yahudi yerleşimlerini teşvik, destek ve kurmakla yükümlüdür; ulusal marş Hatikva’dır; bayrak İsrail bayrağıdır; Bağımsızlık Günü (Yom Hatzmaut) milli bayramdır; İbrani takvimi devletin resmi takvimidir; Şabat ve dini tatiller resmi Yahudi tatilleridir; devlet Yahudi diasporası ile ilişkilerini güçlendirecektir.
Kanun metnine daha yakından bakıldığında, kurucu ve engelleyici bir ruhunun olduğunu söylenebilir. Şöyle ki egemenliği İsrail devletinin vatandaşlarına değil, hatta İsrail’de yaşayan Yahudilere değil, sadece Yahudi halkına vermesi, İsrail’de vatandaş olmayı anlamsızlaştırıyor. Devlete mensubiyeti etnik ve dini bir aidiyetle, yani dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan Yahudilikle eş değer görmesi, devletin karakterinin etnokrasiye ve aşiretçiliğe doğru evrildiğini gösteriyor.
Bu kanuna bakarak İsrail’de “vatandaş kimdir” sorusunun cevabı, Arap nüfusa herhangi bir referans vermeden ve onları meşru toplumsal ve siyasal bir topluluk olarak tanımamaktan geçiyor. Kısacası bu metinle, devletin vatandaşlarıyla kurduğu ilişkide önemli iki unsur olan eşitlik ve demokratiklik kenara itiliyor.
Devletin sembolleri, tatilleri, takvimleri, ulusal marşı gibi ulusun ortak değerleri, tarihi hafızasını ve dayanışmasını güçlendirmesi gereken araçlar olmaktan çıkıyor; devlet düzeyinde İsrail vatandaşı Arapların toplumun geri kalanıyla arasındaki psikolojik bağı güçlendirecek bir argüman görünmüyor.
Kanunun diğer önemli bir mekaniği, çoğunluk (Yahudiler) ve azınlık (Araplar) ilişkilerinde hukuksal güvencenin ortadan kalkması. Sürekli bir biçimde Yahudilik ve ona ait tarihsel, kültürel, dini motif ve sembollere vurgu ve hukuki güvence, azınlığın vatandaşlık statüsünün anlamsızlaştırıldığını, içinin boşaltıldığını, dışlandığını gösteriyor. Yerleşimlerin devlet eliyle desteklenmesi ve ulusal bir değer olarak kabulü ise (yukarıda tarihsel, ideolojik ve siyasal arka planını verdiğimiz) İsrail’in politik dönüşümüyle doğrudan bağlantılı. Bundan sonra, işgal edilmiş alanlardaki arazilerin ve kaynakların dağıtımının ulus temelli bir ekseni esas alacağını beklemek sürpriz olmayacak.
Yahudi diasporasını rahatsız eden, İsrail’in kendisini diaspora içinde Yahudilerin kültürel, tarihsel ve dinsel miraslarını korumak için faaliyet gösterecek aktör olarak konumlandırıyor olması. İsrail Yüksek Mahkemesi, İsrail ve diaspora arasındaki tartışmalara ve gerginliklere sebep olan meselelere aktif olarak müdahil olacağa benziyor. Bunlar ise din değiştirme, evlilik, Ağlama Duvarı’nda reformist grupların ibadet etmesi gibi konular. Yahudi diasporası ise bu tutumu kendilerinin dinsel çoğulculuğuna, özerk kurumlarına ve farklı dinsel anlayışlarına karşı baltalayıcı ve tek-tipleştirici bir düzenleme olarak görüyor.

Yeni-İsrail: Sert-şovenist, dışlayıcı ve tribalist

İsrail’de bu kanuna karşı Likud Partisi içinden bile sert eleştiriler yükseldi. İsrail sağının kurucu figürlerinden Menahem Begin’in oğlu Likud milletvekili Benny Begin, bu kanunu İsrail’in kurucu değerlerine ihanet olarak niteledi. Bu hukuki düzenlemeyle İsrail, kurucu elitlerin devlete mensubiyette dinsel ve etnik referanslardan kaçınarak toprak üzerinde oturmayı yeterli gören anlayışından kopuyor; artık sert-şovenist bir politik kültürü hem söylemsel hem de pratik bazda yansıtıyor.
Ulusal kimliğin tek-tipleştirilmesi, devletin karakterinin etnik ve dini motivasyonlarla şekillendirilmesi, inanmayı ve inançlı olmanın İsrail’in dini yerleşiklerine bırakılması, onun da özellikle ultra-Ortodoks dini elitler elinde olması, eski İsrail’in kurumsal değerlerinin artık var olmadığını haber veriyor: Yani eski İsrail öldü.
İsrail’in kompleks politik kurum ve kültürü, Likud’un oportünist tarzı, etnik ve akrabalık bağlarını öne çıkaran aşiretçiliği, dini yerleşimciliği milliyetçilikle politize etmesi altında yeniden şekilleniyor. Bu da İsrail’in politik canlılığını, demokratik dinamizmini ve uluslararası duruşunu baltalıyor; izole, otantik ve kapalı bir toplumsallığa itiyor.
Peki, tüm bu tabloda neler yapılabilir sorusu önem kazanıyor. Türkiye 2002’den bu yana Filistin’e ve Filistinlilere özel bir önem veriyor; olağan bir dış politika konusu olarak bakmaktansa, tarihi ve ahlaki bir yükümlülük olarak konuyu ve sorunları ele alıyor. Türkiye bu konuda uluslararası aktörlerle, Yahudi diasporasının kurumlarıyla ve İsrail’deki Filistinli politik ve toplumsal aktörlerle ve Yahudi politik elitlerle beraber, İsrail’i tekrar iki devletli çözüm konusunda masaya oturmaya zorlayacak, yerleşimler konusunda geri adım atmasını sağlayacak ve hak-hukuk temelli takibini sıklaştıracaktır.

İngiltere "Yahudi ulus devlet" yasasından endişeli

İngiltere Dışişleri Bakanlığından AA'ya yapılan açıklamada, yeni yasadan endişe duyulduğu belirtildi.
İngiltere, İsrail meclisinin onayladığı "Yahudi ulus devlet" yasasının kendilerini endişelendirdiğini bildirdi.
AA muhabirinin yeni yasaya ilişkin sorusu üzerine İngiltere Dışişleri Bakanlığı'ndan açıklama yapıldı.
"İsrail'in tüm vatandaşlarına yönelik uzun süredir sürdürdüğü eşitlik konusundaki taahhüdü, demokrasinin en güçlü yanlarından biridir." denilen açıklamada, "İsrail'in dostları olarak, bu yeni yasanın, bu taahhüdü baltalayabileceğinden endişeliyiz." ifadesi kullanıldı.

Yahudi ulus devlet yasası



İsrail meclisinde geçen hafta az bir oy farkıyla kabul edilen yasa, iki farklı vatandaş modeli öngörüyor. Buna göre, 8 milyonu aşkın nüfuslu ülkenin yüzde 20'den fazlasını oluşturan Arapların, ikinci sınıf vatandaş konumuna düşeceği belirtiliyor.
Halihazırda uygulamada var olduğu belirtilen ayrımcı politikaları hükme bağladığı eleştirileri yöneltilen yasayla, Arapça resmi dil olmaktan çıktı ve ülkenin tek resmi dili İbranice oldu. Bununla birlikte yasanın en çok tepki çeken diğer maddeleri arasında şu hükümler yer alıyor:
"Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail, dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi ana vatanıdır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail'in başkenti Kudüs'tür."
Yasada, "İsrail, tüm dünyadaki Yahudilerin tarihi ana vatanıdır." denilerek Filistinlilerin bu topraklar üzerindeki tarihi varlığı ve haklarının da görmezden gelinmiş olduğu dile getiriliyor.
İsrail, dünyanın değişik bölgelerinde bulunan Yahudileri İsrail'e gelip yerleşmeye teşvik ederken, 1948'de vatanlarından sürdüğü Filistinlilere geri dönme hakkını tanımayı ise reddediyor.

26 Haziran 2018 Salı

Amerikan Yahudi Cemaati İsrail’den uzaklaşıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Son yıllarda oldukça kapalı ve ulusalcı bir siyasetin İsrail’in sağ partileri tarafından takip edilmesi, kurucu Siyonist değerlerin krizi olarak yorumlanabilir.
Nisan 2018’de ünlü aktris, ABD ve İsrail vatandaşı Natalie Portman’ın Genesis Ödülü’nü İsrail başbakanı Benyamin Netanyahu’nun elinden almayı reddederek ödül törenine katılmayacağını bildirmesinin hem İsrail kamuoyunda hem de Amerikalı Yahudi Cemaati çevrelerinde farklı yankıları oldu. Bunlar arasında en ilgi çekeni, iktidar partisi Likud milletvekili Oren Hazan’ın Portman’ın İsrail vatandaşlığının derhal iptal edilmesini önermesi oldu. Bu ilginç olay, Amerikan Yahudileri ve İsrail arasında gün geçtikçe gerginleşen ilişkilerin tipik bir örneği olarak görülebilir.

Tam da burada sorulması gereken sorular şunlar: Ne tür toplumsal, siyasal ve jeopolitik faktörler Amerikan Yahudi Cemaati’nin İsrail’e yönelik yaklaşımının gün geçtikçe sertleşmesine neden oluyor? Amerikan Yahudi Cemaati neden İsrail’e yabancılaşıyor?
Amerikalı Yahudilerin İsrail’den duygusal geri çekilmesi ve nedenleri
Amerika Yahudi Cemaati nüfusu 7 milyonu aşkın, iyi eğitimli, orta ve üst sınıfa mensup, genellikle finans, akademi ve kültür çevrelerinde profesyonel iş yaşamlarını sürdüren kültürel ve etnik bir grup olarak kabul ediliyor. Amerikalı Yahudiler ABD’nin yönetici elitlerinin çoğunluğunu oluşturan bir grup olarak da görülüyor. Bu etnik ve kültürel grubun kendisini “Yahudi” olarak ifade etmesinde kullandığı ayırıcı toplumsal ve siyasal hatlar ile İsrail’deki Yahudilerin kendilerini “Yahudi” olarak tanımlarken kullandığı kavramlar birbirinden oldukça farklı. Aslında Amerikalı Yahudiler ve İsrailli Yahudiler arasındaki gerilim de tam da bu alandan kaynaklanıyor. Yahudi kime denir ve Yahudi olmak ne anlama gelir? Amerikalı Yahudiler için Yahudilik entelektüel merak, iyi espri anlayışı, ahlak, etik ve toplumsal adaletin temel değerler olarak bireysel yaşamda benimsenmesi olarak düşünülürken, İsrailli Yahudiler için Yahudilik, Yahudi dini hukukuna bağlılık ve Yahudi tarihi, kültürü ve geniş Yahudi toplumu ile bağları sürekli canlı tutmak anlamına geliyor. Kısacası Amerikalı Yahudiler daha kozmopolit/evrensel bir yaklaşıma sahipken, İsrailli Yahudiler partiküler/muayyen bir bakış açısını benimsemiş durumdalar. İki grup arasındaki bu yaklaşım farkı, onların siyasete, topluma ve uluslararası politikaya yaklaşımlarına da yansıyor.
İsrail’in son yıllarda sağcı partiler tarafından yönetiliyor olmasının, çoğunluğu liberal-sol partileri destekleyen Amerikalı Yahudiler nezdinde ciddi bir endişe meydana getirdiği söylenebilir. Amerikalı Yahudiler ile İsrailli Yahudiler arasındaki ayrışmaların tek bir etkene bağlı olmadığından yola çıkacak olursak, ideoloji (liberalizme karşı komünteryanizm/Yahudicilik), toplum yapısı (cemaat/komüniteye karşı halk/ulus), din (reformist/muhafazakarlık karşısında. ortodoksi) ve kimlik (etnik ve kültürel Yahudilik karşısında ırksal ve dinsel Yahudilik) gibi alanların iki grubun ayrışmasını besleyen temel unsurlar olduğu düşünülebilir.
Netanyahu’nun Mart 2015’de Obama ve ekibinin İran’la yürüttüğü müzakere sürecine karşı bir atak olarak ABD Kongresi’nde yaptığı konuşma, Haziran 2017’de İsrail’de hüküm süren dini yerleşiklerin Ağlama Duvarı’nda kadınlara ayrılmış bölümü kısıtlayıcı önlemler almaları,1967 sınırlarını ve Oslo anlaşmalarını anlamsızlaştıran yeni yerleşim bölgelerini genişletme ve konut inşa etme yönündeki ısrar, iki devletli çözüm konusunda gerçekçi ve öngörülebilir bir stratejinin eksikliği, Afrikalı sığınmacıların İsrail’den çıkarılması, Netanyahu’ya yöneltilen yolsuzluk suçlamaları, İsrail meclisi Knesset’te yasalaşması konusunda ısrar edilen “Yahudi Ulus Devleti Kanunu” gibi tartışmalı birçok başlık, Amerikalı Yahudilerin İsrail merkezli eleştirilerini yoğunlaştıran ve İsrail’in bir cemaat olarak göç etmelerine değecek bir ülke olmadığı yönündeki psikolojik tutumlarını kuvvetlendiren politik gelişmeler olarak okunabilir.
ABD'den İsrail’e göç eden Yahudi sayısı, son yıllarda dört bine yaklaşan bir rakamda istikrara kavuşmuş gibi duruyor. İsrail’e göç etmek Amerikalı Yahudiler arasında birçok faktöre bağlı. Özellikle eğitimli ve seküler Yahudiler nezdinde göç, İsrail’in kendilerine ekonomik imkanlar oluşturma kapasitesiyle ve politik kültürün liberal karakterini koruyup koruyamaması durumuyla yakından bağlantılı. İsrail’in güncel politik tablosu ise Amerikalı Yahudiler için iç açıcı olmaktan hızla uzaklaşıyor. Likud’un İsrail’deki merkez-sağ gelenekten her geçen gün uzaklaşan söylemleri ve pratikleri, dışlayıcı dini uygulamaların gün geçtikçe güç kazanması, İsrail’in (Anayasa Mahkemesi, polis teşkilatı, ordu, kamu denetçiliği gibi) geleneksel kurumlarına sağ kanattan gelen sürekli saldırılar, Amerikan Yahudi toplumunu şu soruyu sormaya itiyor: İsrail nereye gidiyor? Amerikalı Yahudiler İsrail’in karşılaştığı jeopolitik meydan okumaları bir düzeye kadar anlayışla karşılasa da, İsrail hükümetince iki devletli çözüm konusunda hâlâ net bir stratejinin ortaya konulmamış olmasına, üstüne üstlük yerleşimlerin genişletilmesine dönük politikaların takip edilmesine anlam veremiyorlar ve pozisyonlarını daha sert bir noktaya doğru güncelliyorlar.

Liberal Siyonizmin ve Amerikan Liberalizminin eşzamanlı krizi



İsrail’in modern bir devlet olarak inşasında entelektüeller ve kurumlar kritik roller üstlendi. Entelektüeller İsrail’in kurucu ideolojisi Siyonizmi politik duruşlarına göre yorumladılar. Siyonizm İsrail’in kurucu ideolojisi ve politik kültürünün temel değer kaynağı ve referans merkezi olarak yorumlanabilir. Siyonizm bazıları için eşitlik, adalet ve özgürlük temalarını içeriyorken, diğerleri için İsrail’in tarihsel sembol olması ve Yahudi değerleri üzerinde yükselen bir Yahudi devleti olması anlamına geliyordu. Bu açıdan bakınca, son yıllarda oldukça kapalı ve ulusalcı bir siyasetin İsrail’in sağ partileri tarafından takip edilmesi, kurucu Siyonist değerlerin krizi olarak yorumlanabilir. Amerikalı Yahudiler için Siyonizm, İsrail’le kurdukları politik bağın temel anlam merkezi. Günümüzün İsrail'inde Siyonizmin dışlayıcı ve tekçi yorumu, Amerikalı Yahudilerin karşısında baş edilmesi zor bir problem olarak duruyor.
Amerikalı Yahudilerin geniş Amerika toplumu ve kurumlarıyla ilişki içinde oldukları her an, akıllarında tuttukları bir kavram var: “Dual loyalty” (çifte sadakat). Siyonizm Amerikan Yahudi Cemaati arasında takip edilmesi gereken bir ideoloji olarak yükselirken Amerikalı entelektüeller Yahudilerin ABD’ye olan sadakatlerinin önemini hatırlatıyorlardı. 1980’lerin sonunda Yahudi kökenli Amerikan vatandaşı bir istihbarat görevlisi olan Jonathan J. Pollard ABD’ye ait oldukça hassas gizli bilgileri İsrailli yetkililere sızdırmakla suçlandı ve hapse mahkum oldu. Bunun gibi bir dizi olay, Amerikan Yahudi Cemaatini oluşturan bireylerin, ABD’yle vatandaşlık bağı üzerinden kurdukları ilişkinin ciddi meydan okumalarla karşı karşıya geldiğini gösteriyor. İsrail’le kurdukları ilişkileri, kör bir sadakat ve sevgi temelinde yürütmeksizin, geniş Amerikan toplumu ile kurdukları ilişkilerde baz aldıkları liberal değerler, azınlık hakları ve demokrasi gibi temel kavramlardan hareket ederek geliştirmeye çalışıyorlar. Amerikan Yahudi Cemaatlerinin mono-blok halde bu değer ve kavramlara öncelik verdiğini söylemek doğal olarak çok zor, fakat çoğunluğun temel kavramlar üzerinde mutabık kaldığı ifade edilebilir.

Jeopolitik tercihlerde çeşitlenme ve Avrasya yönelimi

İsrail’in dış politikasında son yıllarda Putin Rusyası ile özelde Suriye olmak üzere birçok bölgesel ve küresel işbirliği alanları bulunuyor. Rusya-İsrail ilişkilerinin geçen dönemlere nazaran sıcak ve stratejik bir temele oturmasında, 1990’larda İsrail’e göç eden ve ana dilleri Rusça olan 1,5 milyona yakın Sovyet Yahudisinin etkisini gözden kaçırmamak gerekiyor. Sovyet Yahudileri son dönemde İsrail siyasetinde ön plana çıkıyor. İsrail Savunma Bakanı Avigdor Liberman ve Kudüs Belediye Başkanlığı için adı geçen Zeev Elkin İsrail’in jeopolitik yönelimini Avrasya’yı ihmal etmeden çeşitlendirmesini savunan politik elitler olarak öne çıkıyor. Bu politik figürler, Amerikan Yahudi Cemaati'nden gelecek eleştirileri önemli bulsalar da, politik kültür açısından çok farklı bir arka plana sahip olmaları nedeniyle, İsrail için askeri açıdan güçlü, vatandaşlarının milliyetçi duyguları hayli yüksek ve demokratik kurumların nüfusun çoğunluğuna (Yahudilere) açık olduğu bir politik sistem tahayyül ediyorlar.


ABD Yahudi Cemaati ve İsrail arasındaki ideolojik, jeopolitik, toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutları olan krizin orta vadede çözüme kavuşacağını beklemek hayalcilik olur. Amerikan Yahudi Cemaati ve İsrail siyasi kültürü arasındaki sosyo-psikolojik soğukluk, kendisini “efendi-köle” diyalektiğini hatırlatır şekilde, İsrail’e dönük sözlü uyarıları aşan pratik bir eyleme evrileceğinin ipuçlarını veriyor.
İsrail’de değişen toplumsal yapı, beraberinde politik kültürde yaşanan belirgin dönüşümleri de getiriyor. Yeni politik kültür eski İsrail’in Aşkenaz elitlerinin söylem ve güç anlamında/düzeyinde temerküz eden iktidarlarının sallantıda olduğunun ilk işaretlerini veriyor. Amerikan Yahudi Cemaati ise İsrail’de zayıflayan sol siyasetten ve aşırı sağ ve dindar partilere eklemlenen merkez sağ siyasetin bulanıklaşmasından hoşnut değil. Zira İsrail’de Amerikan tipi liberal Siyonizmi taşıyacak ve bunu iktidar düzeyinde temsil edecek kişiler bulamamasından rahatsız. Amerikan Yahudi Cemaatinin genç entelektüellerinden Harry Reis’in The Forward’da yakınlarda yayınlanan yazısının başlığı oldukça önemli: “İsrail Liberal Siyonizmi nasıl katletti?”
İsrail’in politik kültürünün zaman zaman otantik, dini, aşiret temelli şoven bir forma bürünmesinde, yukarıda saydığımız faktörlerin yanı sıra, ülkede değişen demografik dağılımın etkisi de oldukça büyük. Dindar/Haredim ve Mizrahilerin (Doğulu Yahudiler) artan nüfusuna karşın, seküler-Aşkenaz kitlenin nüfusunun giderek azalıyor olması, bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Amerikan Yahudi Cemaati'nin ekseriyetinin Aşkenaz olduğunu düşünürsek, değişen nüfus dağılımı, iki toplum arasındaki kültürel ve toplumsal yakınlaşmayı giderek daha da güçleştiriyor. İsrail’de politik aritmetiğin sol-liberallere kayması kısa vadede beklenmiyor. Dindarlar ve onların politik temsilcileri ise ülkenin kritik konularında daha yüksek oranda politika yapıcı pozisyona yerleşiyorlar. Dindarlık ve milliyetçilik İsrail’in yükselen politik trendleri olurken Amerikan Yahudi Cemaati “yeni İsrail” gerçeğiyle yüzleşmeye hazırlanıyor.

20 Mart 2018 Salı

İsrail hükümeti 'lobi desteği'ni kaybediyor

Tamer Ashraf
İsrail yönetimi ile Yahudi diasporasının en önemli örgütü olan AIPAC arasında yaşanabilecek bir ayrılığın ekonomik, siyasi ve toplumsal bir maliyeti olacaktır.
4-6 Mart günleri arasında ABD’deki en etkili Yahudi kuruluşu olan Amerika-İsrail Kamu İşleri Komitesi’nin (AIPAC) 2018 yılı konferansı icra edildi. Yaklaşık 18 bin kişinin dinleyici olarak katıldığı konferansa Amerikan ve İsrail siyasetinden çok sayıda önemli isim de iştirak etti. Amerikan yönetiminin Başkan Yardımcısı Mike Pence, BM Daimi Temsilcisi Niki Haley, Tel Aviv Büyükelçisi David Friedman tarafından temsil edildiği konferansa, Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti’den de pek çok senatör katılarak, Amerikan’nın İsrail’e desteğinin süreceğini bildiren konuşmalar yaptı. İsrail tarafından ise Başbakan Benjamin Netanyahu, İsrail’in Washington Büyükelçisi Ron Dermer ile muhalefeti temsilen İşçi Partisi lideri Avi Gabbar ve İşçi Partisi’nin eski lideri Isaac Herzog konferansa katıldı.
Konferansın bu yılki ana teması, İran nükleer anlaşmasının bölge ve dünya için potansiyel tehlike olduğu ve iptal edilemese bile en azından yeniden gözden geçirilmesi gerektiğine dair mesajlardan oluşuyordu. Bu mesajlar AIPAC’in anlaşmanın imzalandığı 2015 yılından beri sürdürdüğü tutumla uyumluydu. Bu yılki konferansı öncekilerden farklı kılan ise Trump’ın yönetime gelmesiyle ABD’de değişen siyasi konjonktürde AIPAC’in İsrail-Filistin sorununun halli için “iki devletli çözümü” destekleyen yegâne kuruluş olarak kalması ve bu nedenle pek çok İsrailli siyasetçi tarafından boykot edilmesiydi. Hatta bu gerekçeyle bazı İsrailli sağcı milletvekillerinin AIPAC’in mevcut pozisyonunu eleştirdiklerine ve iki devletli çözüm söyleminden vazgeçmesini talep ettiklerine dair haberler konferanstan önce basına yansımıştı. Benzer bir tutum da Batı Şeria’daki yerleşim bölgelerinin ve hükümetin yerleşimcilere yönelik politikalarının savunucularından olan Samara Bölge Konseyi başkanı Yassi Dagan’dan geldi. Bu bölgelerde siyasetçilerden bile daha etkili olduğu bilinen Dagan, AIPAC yönetimine bir mektup yazarak uygulanan barış yanlısı politikalardan duyduğu rahatsızlığı bildirmişti.
Daha da tuhaf olanı ise iktidardaki Likud Partisi ile koalisyonun diğer ortaklarından bazı önemli siyasetçilerin, aynı tarihlerde ABD’de olmalarına rağmen, AIPAC konferansı yerine, üç blok ötede (yerleşimlerin teşvik edilmesini destekleyen ve bu konudaki en önemli çatı kuruluş olan) Yesha Konseyi ile Stratejik İşler Bakanlığı’nın ortaklaşa düzenlediği alternatif bir etkinliğe katılmayı tercih etmiş olmalarıydı. Likud’un önemli isimlerinden Enerji Bakanı Yuval Steinitz, milletvekilleri Tzachi Hanegbi ve Sharren Haskel, Yahudi Evi Partisi lideri ve Eğitim Bakanı Naftali Bennett, yine aynı partiden Adalet Bakanı Ayelet Shaked, İsrail’in BM Daimi Temsilcisi Dani Dayan ve muhalefetteki Meretz Partisi’nden Esawi Freij bu toplantıya katılarak, AIPAC’deki konseptten tamamen farklı bir tonda konuşmalar yaptılar. Bu etkinlikte verilen mesaj ise İsrail’in geleceği için, mevcut yerleşim yerlerinin muhafaza edilmesinin ve yeni yerleşim yerlerinin açılmasının hayati olduğuydu. Dolayısıyla, muhtemel bir İsrail-Filistin barışının önündeki en önemli engellerden biri olan yerleşim yerleri konusunda taviz verilmemesi talep ediliyordu.
Mekan olarak tarihi Sixth&I sinagogunun seçildiği toplantıda konuşan bakanlar Steinitz, Bennett ve Shaked, bölgede kendi sınırları ve bağımsız bir yönetimi olacak bir Filistin devleti kurulmasının İsrail çıkarları ile örtüşmediğini ve böyle bir şeyi talep etmenin İsrail’i boykot eden BDS hareketini desteklemekten farksız olacağını söyledi. Yerleşimler konusunun İsrail için hayati bir mesele olduğunun altını çizen bakanlar, Trump’ı hem Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etme kararı hem de yerleşimlerin barışın önünde engel olmadığına dair açıklamaları nedeniyle övdüler. Artık bu karardan geriye dönüş olamayacağı için, Filistinlilerin bu durumu kabul etmeleri gerektiğini söyleyen konuşmacılar, sahadaki gerçekleri kabul etmenin tarafları çözüme yaklaştıracağını ileri sürdü. Konuşmalardaki Trump övgüsü, artık İsrail yönetiminin iki devletli çözüm, uzlaşı ve barış gibi, kendilerince hazmedilemeyen söylemlere sahip çıkan AIPAC yerine, daha zorlayıcı ve İsrail hükümetinin jargonunu kullanan Trump yönetimine yaslanmayı tercih ettiklerini gösteriyor.
Obama döneminde yerleşimlerin durdurulmasına, hatta kaldırılmasına yönelik ABD tarafından yapılan baskıya nazaran Trump yönetiminin bu konuyu muhtemel bir barışa engel olarak görmemesi sayesinde, son bir yıl içinde alınan yeni yerleşim yeri kararlarını da başarı olarak tanımlayan bakanlar, daha fazla yerleşim yeri açılabilmesi için, gerekirse Batı Şeria’nın İsrail sınırlarına dahil edilmesini de ifade etti. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 23 Aralık 2016 tarihinde aldığı, yerleşimlerin derhal durdurulmasını ve önceki yerleşimlerin kaldırılmasını talep eden 2334 sayılı karar hükmünü korurken, İsrailli politikacıların söylemleri artık uluslararası hukuktan ziyade Trump’tan güç devşirildiğini gösteriyor.
Katılımcı profillerinin İsrail’in ve Yahudilerin çıkarlarını önceleyen kişilerden müteşekkil olması nedeniyle homojen bir yapıya sahip olan bu iki ayrı organizasyon, gündeme getirilen hususlar ve tercih edilen sorun çözme teknikleri itibariyle birbirinden ayrılıyor. Zira AIPAC direktörü Howard Kohr, kendilerine yönelik bütün eleştirilere rağmen iki devletli çözümü “en kuvvetli şekilde” desteklediklerini ifade ederken, Yesha Konseyi’nin temsilcisi Oded Revivi ise AIPAC’e saygı duyduklarını, ancak gelinen noktada AIPAC’ten temel konularda ayrı düştüklerini söyledi. Benzer bir şekilde, AIPAC konferansında bazı eski AIPAC yöneticileri olası bir barış anlaşması durumunda Batı Şeria’daki bazı yerleşimlerin kaldırılması gerekeceğini söylerken, Yesha Konseyi’nin toplantısında yerleşimlerin devamına yönelik çok net bir tavır takınıldı.
Gelinen noktada AIPAC’in savunduğu görüşlerin kendilerini temsil etmediğinin, İsrail toplumunda ve siyasetinde bir karşılığı olmadığının dile getirildiği konuşmalarda vurgulanan en önemli konu ise artık AIPAC konferanslarına alternatifler üretmenin zamanın geldiğinin dillendirilmesi oldu. Oysa AIPAC’in, İsrail’in ve genel olarak tüm Yahudilerin Amerika’daki ve tüm dünyadaki çıkarlarının korunmasında en önemli örgüt olduğu biliniyor. Tabii ki Amerika’daki tek Yahudi kuruluşu AIPAC değil. Yahudilere yönelik haksız ithamlarla mücadele eden Karalamayla Mücadele Birliği (ADL) ve Amerikan Yahudi Konseyi (AJC) de etkili Yahudi kuruluşları arasında sayılabilir. Ancak Amerikan siyasetinde ve toplumunda mevcut İsrail yanlısı algının üretilmesinde, AIPAC’in şimdiye kadar sürdürdüğü çalışmaların büyük etkisi bulunuyor. Son konferansa katılan, her iki partiye mensup Amerikan senatörleri, temsilciler meclisi üyeleri ve diğer üst düzey bürokratlar da bunu ispat ediyor.
İsrail yönetimi ile AIPAC arasında yaşanan bu fikri ayrılığının fiziki bir ayrılığa dönüşüp dönüşmeyeceği, cevabı en çok merak edilen soru oldu. İsrail yönetimi ve yerleşim bölgelerindeki sivil toplum kuruluşlarının liderlerinin AIPAC’i doğrudan suçlamak yerine, durduğu yerin yanlış olduğuna dair eleştirilerde bulundukları görülüyor. AIPAC yönetimi ise duruşunu net bir şekilde ortaya koyarak, Trump’ın ve mevcut İsrail yönetiminin İsrail-Filistin barışındaki tutumunu desteklemediğini beyan ediyor. Her ne kadar iki tarafın ortak paydası İsrail ve Yahudilerin menfaatleri olsa da, en azından metot konusunda anlaşamadıkları ortada. Bu farklılaşmanın ABD-İsrail ilişkilerine olumsuz bir yansımasının olması beklenmemekle birlikte, Netanyahu hükümetinin veya mevcut İsrail zihniyetinin, Trump sonrası ABD’de kimden destek alacağı tartışılıyor. Keza hakkındaki bazı soruşturmalar nedeniyle Trump’ın akıbeti belli değilken, İsrail yönetiminin bu tercihinin ne kadar yerinde olduğu da tarışmalı görünüyor.


Benzer bir şekilde, hakkında pek çok yolsuzluk soruşturması devam eden ve polis tarafından aleyhinde somut delillere ulaşıldığı açıklanan Netanyahu’nun geleceği de belirsizliğini koruyor. Hal böyleyken, İsrail’in ABD’deki çıkarlarının zedelenmesine mal olacak ve bu maliyetin tüm İsrailliler tarafından ödeneceği böylesi bir tercih değişikliğinin İsrail toplumunda nasıl karşılık bulacağı da belirsiz. AIPAC’in dile getirdiği “iki devletli bir çözüm sonrası güvenlik ve barış içinde iki komşu gibi yaşamak mümkündür” söylemi, kimsenin sırtını çevirebileceği bir argüman değil. Yıllardır süregelen çatışma ortamı ve güvensizlik duygusunun ötesinde, son bir yıl içinde hayata geçirilen Trump-Netanyahu politikaları nedeniyle yaşanan olumsuz gelişmeler, AIPAC’in önerilerinin desteklenmesi gerektiğinin delili.
Sonuç olarak, İsrail yönetimi ile Yahudi diasporasının en önemli örgütü olan AIPAC arasında yaşanabilecek bir ayrılığın ekonomik, siyasi ve toplumsal bir maliyeti olacaktır. Netanyahu hükümeti, tercihi nedeniyle yaşanabilecek herhangi bir olumsuzluğun siyasi maliyetini 2019 seçimlerindeki yenilgisiyle ödeyebilir; ama İsrail toplumunun ödeyeceği maliyet çok daha büyük olacaktır. Zira AIPAC gibi bir destekçiden mahrum olarak mevcut çatışmacı politikalarda ısrar edilmesi, İsrail’in uluslararası toplumda yalnız kalmasına ve buna mukabil göreceği ekonomik tahribatın faturasının son kertede halk tarafından ödenmesine ve toplumsal huzursuzluğa yol açacaktır.

4 Mart 2018 Pazar

Netanyahu'nun yargılanması ve İsrail'i bekleyen üç senaryo


Tamer Ashraf
Netanyahu’nun rüşvet ve dolandırıcılık suçlamalarından ötürü iki ayrı davadan yargılanma ihtimali, parçalı koalisyon hükümetlerince yönetilen İsrail için yeni bir siyasi kriz döneminin başlangıcı olarak görülüyor.
 Bugünlerde İsrail gündeminde Başbakan Benyamin Netanyahu’nun karıştığı yolsuzluk iddiaları, önemli bir yer tutuyor. Kasım 2016’da İsrail Başsavcısı Avichai Mandelblit’in açtığı yolsuzluk soruşturmasıyla başlayan süreçte, toplamda beş ayrı soruşturma açıldı.
Sürecin sonunda İsrail polisi, Netanyahu’nun adının geçtiği dört farklı yolsuzluk dosyasının ikisinden yargılanması gerektiği yönünde görüş bildirdi. Benyamin Netanyahu’nun önümüzdeki günlerde rüşvet, dolandırıcılık ve görevi suistimal suçlamalarından ötürü Dava 1000 ve Dava 2000 başlıklı iki ayrı davayla yargılanması konuşuluyor. Bu durum, parçalı koalisyon hükümetlerince yönetilen İsrail için yeni bir siyasi kriz döneminin başlangıcı olarak görülüyor.

Netanyahu’nun aleyhindeki davalar

Başbakan Netanyahu’ya karşı yürütülen soruşturmalar, yakın dönemde yapılan çeşitli yolsuzlukları kapsıyor. Netanyahu’yla ilintili beş dava dosyasından en çok gündemde olanlar Dava 1000 ve Dava 2000 başlıklı davalar.
Dava 1000, Netanyahu ailesinin iki iş adamından rüşvet olarak aldığı hediyelerle ilgili. Benyamin Netanyahu ve ailesi, ekonomik çıkarlarını koruması karşılığında, İsrailli Hollywood patronu Arnon Milchan ve Avustralyalı milyarder James Packer’dan 300 bin ABD doları değerinde çeşitli hediyeler kabul etmekle suçlanıyor. Netanyahu’nun Arnon Milchan’a, ABD vizesi alma konusunda yardım ettiği ve Milchan’a milyonlarca dolara varabilecek vergi indirimi için bir yasa üzerinde çalıştığı ancak maliye bakanlığının bu yasanın çıkmasını engellediği ortaya çıktı. Ayrıca Milchan’ın İsrail’in en büyük tv kanalı Kanal 2’den hisse edinmesi için Netanyahu’dan ciddi destek aldığına dair belgeler de dava dosyasında mevcut. Netanyahu’nun Milchan’ın hissedarı olduğu Kanal 10’a ciddi destekler vermiş olabileceği iddiası ise henüz soruşturma aşamasında.
Hediyelerle ilgili Netanyahu’dan ve ailesinden herhangi bir itiraz gelmedi hatta Netanyahu, yüzbinlerce dolar tutan şampanya, mücevherat ve tatillerin, kendisine dostluk nişanesi olarak sunulduğunu iddia etti. Bu konuda İsrail kamuoyu ve yargı makamları ikna olmamış gibi görünürken, İsrail’in eski başbakanlarından Ehud Olmert’in de benzer sebeplerle yargılanıp hapse atıldığı akıllara geliyor.
Dava 2000, Benyamin Netanyahu’nun İsrailli iki büyük medya patronu; Yedioth Ahronot gazetesinin sahibi Arnon Moses ve İsrael HaYom gazetesinin sahibi Sheldon Adelson arasında gazetelerin dağıtımıyla ilgili bir anlaşma sağlamaya çalışmasıyla ilgili. Yedioth Ahronoth ve İsrael HaYom, ülkede ücretsiz dağıtılan iki gazete. İsrael HaYom tamamen Netanyahu çizgisinde ve sürekli büyürken, Yedioth Ahronoth oldukça muhalif bir çizgide ve son dönemde sahibi Arnon Moses mali sıkıntı çekiyor. Netanyahu da, Moses’e kendisiyle ilgili daha olumlu haberler yapması karşılığında, rakip gazete İsrael HaYom’un büyümesini engelleyebileceği teklifinde bulunuyor. Bu konuda Netanyahu’nun İsrael HaYom’um sahibi Adelson’la yaptığı görüşmelere dair belgeler de dava dosyasında.
İsrail Başbakanı hakkında, yargılanıp yargılanmayacağı henüz kesinleşmeyen Dava 3000 ve Dava 4000 başlıklı iki ayrı dava daha bulunuyor. Dava 3000, İsrail’in denizaltı alımı için Almanya’yla imzaladığı sözleşmeyle alakalı. Alım sürecinde Netanyahu’ya yakın isimlerin İsrailli bazı üst düzey yöneticilere, denizaltı alımının Almanya’dan yapılması için rüşvet verdiği iddialarını içeriyor. Dava 4000 de Benyamin Netanyahu açısından öncekilere benzer suçlamalar içeriyor. Dosyaya göre Benyamin Netanyahu İsrail’deki en büyük telekomünikasyon şirketi Bezeq’e ulaştırma bakanlığı üzerinden bazı iltimaslar tanıması karşılığında, bazı taleplerde bulunuyor. Belgelere göre İsrailli haber sitesi Walla’da kendisi hakkında daha ayrıcalıklı haberler yapılmasıyla ilgili Bezeq’in ortağı ve Walla’nın da sahibi olan Shaul Elovitch’le anlaşmaya varıyor.

Yakınların tanıklıkları ve hukuki süreç

13 Şubat’ta İsrail polisinin Dava 1000 ve Dava 2000’le ilgili görüş bildirmesiyle muhtemel bir yargılama sürecinin genel şeklini aldığı düşünülürken, yolsuzluk süreçlerinde Netanyahu’yla birlikte yer alanların mahkemeyle anlaşarak tanık olmaları, Netanyahu için yargılanma ihtimalinin ciddileştiğini gösterdi. Netanyahu’nun iletişim bakanı Şlomo Filber ve İsrailli eski yargıç Hila Gerstl’ın 20 Şubat’ta tanıklığı kabul etmeleri, o ana kadar dava sürecini yarı kayıtsızlıkla takip eden Netanyahu’nun partisi Likud’un destekçileri için işleri değiştirdi. 21 Şubat sabahında kimse ne olacağını kestiremiyordu. Zira Hila Gerstl, Netanyahu’nun kendisine başsavcılık pozisyonunu teklif ederek, bunun karşılığında Sara Netanyahu’nun yaptığı harcamalarla ilgili bir soruşturma dosyasını kapatmasını istediğini söyledi. Bu durum daha büyük bir iddia ortaya çıkmazsa, diğer bütün iddiaları geride bırakan bir iddia olarak değerlendiriliyor. Daha önce polis tarafından Dava 4000 kapsamında tutuklanan Şlomo Filber’ın daha hafif bir ceza alma karşılığında tanık olarak yer almayı kabul etmesi, Netanyahu’nun bu dava kapsamında da yargılanma ihtimalini güçlendiriyor.
Diğer bir tanık olan Michael Ganor, İsrail’e denizaltı satışı yapan ThysennKrupp şirketinin İsrail’deki temsilcisi ve İsrail polisiyle bir yıl hapis cezası ve 2.8 milyon dolar para cezası ödemesi karşılığında tanıklık yapmak üzere anlaşmaya vardı. Ganor’un tanıklığına göre, Netanyahu’nun kuzeni Avukat David Shimron, Netanyahu’yla bağlantılarını kullanarak denizaltıların Almanya’dan alınmasını sağladı. Bu tanıklık da Netanyahu’nun Dava 3000 kapsamında yargılanma ihtimalini güçlendiriyor. Öte yandan Ganor’un tanıklığı, diğer bakan ve üst düzey devlet görevlilerinin başka silah alım ihalelerindeki muhtemel yolsuzluklarına da ışık tutabilir. Bu açıdan İsrail’de siyasi krizin yayılma ihtimaline yüksek gözüyle bakılıyor.
Dava 2000 kapsamında Netanyahu’nun yargılanmasına yönelik en büyük faktörlerden biri de Netanyahu’nun eski özel kalem müdürü Ari Harrow’un tanık olmayı kabul ederek, İsrail polisine sunduğu Arnon Moses ve Benyamin Netanyahu arasında geçen konuşmaların kayıtları oldu. Harrow’un ifadesine göre sonrasında lazım olabileceği düşüncesiyle konuşmaların kaydedilmesini, Netanyahu’nun kendisi istemişti. Harrow’un tanık sıfatı kazanmasıyla bu kayıtlar Netanyahu’nun aleyhinde delile dönüşmüş oldu.
İsrail’de bir siyasetçinin suçlu bulunması, dava sonuçlanana kadar içinde pekçok prosedürü barındıran ve uzun zaman alabilen bir süreç. İsrail polisinin, delilleri mali suçlarla ilgilenen savcılara sunmasının ardından savcıların delilleri gözden geçirmesi gerekiyor. Devamında dosyanın Netanyahu’nun avukatlarına sunulması ve ardından avukatların başsavcıyla bir araya gelerek delillerin yetersizliğine dair savunma yapmaları bekleniyor. Sürecin sonunda da İsrail Başsavcısı Avichai Mendelblitt, davanın seyrine dair kararını açıklayacak. Ancak Benyamin Netanyahu’nun yoğun programı, sürecin uzamasına neden olabiliyor. Netanyahu ekibinin, bu tarz sebepleri kullanıp zaman kazanarak davaya giden süreci daha da uzatabileceğinden bahsediliyor. Diğer yandan İsrail yasalarına göre hakkında yargılama kararı çıksa da başbakanlıkta dördüncü dönemini geçiren Benyamin Netanyahu istifa etmek zorunda değil. İsrail polisinin yargılanması yönünde görüş bildirmesinin ardından yaptığı açıklamalar ve söylemleri de istifa etmeyeceği yönündeki tahminleri güçlendiriyor. Buna ek olarak gerek Likud içerisindeki sesler gerek de koalisyonda yer alan bazı bakanların Netanyahu’ya desteklerini açıklamaları, sürecin kızışmasına yol açabilir. Zira yolsuzluk karşıtı gösteriler Tel Aviv gibi şehirlerde son aylara doğru gittikçe artma eğilimine girdi ve yargılanması durumunda Netanyahu’nun istifa etmesi gerektiği, her ne kadar yasayla gerekli görülmese de toplumsal bir talebe dönüşmüş durumda (Aralık 2017’de bu talebe yüzde 60’lar oranında destek vardı.)

Yakın geleceğe dair üç senaryo

Benyamin Netanyahu’nun, partisi Likud içerisindeki konumundan ötürü bir yargılama durumunda, sonrasının ne olacağına dair kimsenin bir fikri yok gibi görünüyor. Mevcut durumda koalisyon ortakları arasında da koalisyonu dağıtmaya yönelik bir girişim görünmüyor. Bu da kimsenin özellikle de en sağ kanadın siyasi bir krizin günah keçisi olmak istememesi olarak yorumlanıyor. Bu durum, İsrail başsavcısı yargılamaya dair kararını açıkladıktan sonra değişebilir ve siyasi arena bir anda büyük bir fırsat yarışına sahne olabilir.
İlerleyen sürece dair öne çıkan üç senaryo var. Bunlardan üzerine en çok düşünüleni, Netanyahu hükümetinin düşüşü ve sonrasında yeni seçimler yapılması. Bu, ancak koalisyon ortaklarının koalisyonu dağıtmasıyla gerçekleşecek bir senaryo. Ama henüz altı koalisyon ortağının hiçbirinden elle tutulur çatlak bir ses çıkmadı. Ama partilerin bu opsiyona dair hazırlık yaptıkları, bir süredir siyaset kulislerinde konuşuluyor. Bunlar arasında en çok öne çıkanı İsrail merkez solunu temsil eden ama son dönemdeki söylemleriyle pekçok sağcı siyasetçiyi de geride bırakan Siyonist Birlik lideri Avi Gabbay. Gittikçe sağa yönelen söylemleriyle Gabbay’ın ilerideki dönemin en popülist siyasetçilerinden biri olarak yükselişe geçebileceği öngörülüyor.

İkinci senaryoda, koalisyon ortaklarının pozisyonlarını korumak isteyebilecekleri ihtimalinden hareketle sadece Netanyahu’nun pozisyonundan istifa edeceği ama Likud içerisinden seçilen bir başbakanla diğer bütün koalisyon dengelerinin korunduğu bir seçenek öngörülüyor. Koalisyondaki -Yeş Atid lideri Yair Lapid gibi- bazı partilerin liderleri Netanyahu’nun mevcut durum çözülene dek bir süre siyaset sahnesinden çekilebileceği ihtimalini dillendiriyorlar.
Koalisyondaki siyasetçilerden bazıları da bu tarz davalarla yargılanmaları ve beraat etmeleri nedeniyle “bekle ve gör” yaklaşımı sergileyerek, davalardan hiçbir şey çıkmayabileceği seçeneğini öne sürüyor. Bunlar daha çok sağın sağında yer alan Arye Deri ve Avigdor Liberman gibi siyasetçiler. Burada duranlar, bir seçim halinde ya da Netanyahu’nun gitmesi halinde asla eski güçlerine kavuşamayabilecekleri ihtimalinden hareketle, pozisyonlarını korumaya çalışıyor. En basitinden Deri’nin partisi olan Şas, anketlere göre gelecek seçimde Knesset’e giremeyecek.
Normalde İsrail’in siyasi arenasında ciddi hareketliliklere neden olabilecek böyle bir durumun henüz göreceli bir sessizlikle karşılanmasının arkasındaki sebeplerden biri de İsrail’in bölgesel duruşunun bir savaşa yol verme ihtimali. Kuzey sınırındaki Lübnan’da Hizbullah’ın İran’dan aldığı destekle güçlenmesi ve Suriye’de artan İran etkisi, şu an için İsrail’in büyük ölçekli savaş da dahil bütün ihtimalleri masada tutmasına sebep oluyor. Mevcut ortamın istikrarını sıkıntıya sokabilecek bir hamlenin, herhangi bir siyasetçiye seçimlerde ciddi bir fatura çıkarabileceği ihtimali üzerinde duruluyor.
Gerek Likud içerisinde gerek de İsrail düzleminde Netanyahu’nun alternatifsiz görünmesi ve bölgesel aktörlerin İsrail’e yönelik tehditlerinin yüksek bir düzeye ulaşması, şu an için Netanyahu’nun pozisyonunu koruyabileceği bir düzlem sunuyor. Bütün bu faktörler gözönünde bulundurulduğunda İsrail’de kısa vadede zemini tamamen değiştirebilecek bir seçenek görülmüyor.
[TRT World'de araştırmacı olarak çalışan Özgür Dikmen, İsrail siyaseti ve dış politikası alanlarında çalışmalarına devam etmektedir]
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html