BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Beşşar Esed sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Beşşar Esed sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

9 Ağustos 2020 Pazar

21. yüzyılda yeni Orta Doğu düzeni

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının tüm dünya ekonomilerini vurduğu şu günlerde, Orta Doğu’da manzara-i umumi fevkalade perişan ve dahi perakende; Birinci Dünya Savaşı öncesinin Balkanlarını andırmakta.


Tamer Ashraf
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla, 20. yüzyılın başına kadar literatürde “maşrık” (doğu) olarak bilinen, (bölge haritalarını şekillendirenlerin verdiği isimle) Orta Doğu’da yeni bir düzen kuruldu. 
Bu düzen kabaca, 1950’lere kadar İngiliz ve Fransız yönetim ve himayesinde, parçalı Arap ulus devletlerinin kurulmasıyla sonuçlandı. 
Orta Doğu’da hegemonyanın daha ziyade ABD’ye geçtiği 1950’lerden itibaren Soğuk Savaş rüzgârlarının sert estiği yıllarda bölge ya ABD ya da Sovyet yanlısı askeri, seküler diktatörlerce yönetilmeye başladı. 
Sözde hepsi Arap milliyetçisi olan ve Arap uluslarını tek bir çatı altında toplamayı ve Filistin’i işgalden kurtarmayı kendilerine ülkü edinen bu totaliter yöneticiler, ironik bir biçimde Orta Doğu’yu parçalayan hegemon güçler tarafından iktidara getirilmişlerdi. 
Söz dinlemez olduklarında ise çeşitli saray darbeleriyle ortadan kaldırılıyor ve daha kullanışlı diktatörler, ABD Başkanı Donald Trump’ın deyimiyle “kendi en favori diktatörleri” iktidara getiriliyordu.



Mısır, Suudi Arabistan ve BAE gibi Arap dünyasının üç Sünni ağırlıklı ülkesi Türkiye karşısında Yahudi, Ortodoks ve Katolik ayırt etmeksizin her türlü bölgesel ve dış güçle işbirliği yapmayı yeğliyor ve tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan isyanlar gibi emperyal dış güçlerin ekmeğine yağ süren, kendi ayaklarına sıkan politikalara destek veriyorlar.
Soğuk Savaş’ın bittiği yıllardan bugüne kadar, kısaca 21. yüzyılın başlarında bölgemizde olup bitenlere kısaca bir göz atmak dahi, Orta Doğu’da yeni bir düzenin ya da düzensizliğin kurulmakta olduğu gösterecek ve bizleri nelerin beklediği hususunda çok açıklayıcı olacaktır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, Irak’a “demokrasi getirmek” amacıyla, bir milyon kişinin ölümüne yol açarak önce Saddam Hüseyin ortadan kaldırıldı; ardından resmen olmasa da Irak fiilen üçe bölünmüş oldu.
Türkiye’ye karşı “Güney Cephesi” adını verdiğimiz bazı Sünni Müslüman ülkelerin yönetimleri, bölgede Türkleri görmektense Latin külahı, Ortodoks kalimmavhisi ya da Yahudi kippasını tercih ettikleri müddetçe de bu bölünme ve rejim değişiklikleri devam edecek gibi görünüyor.
Soğuk Savaş’ın en acımasız ve kurt diktatörlerinden Hafız Esed’in doğal ölümünden sonra, göz hastalıkları ihtisasını Londra’da yapan doktor oğlu Beşşar ile yine Londra’da yetişen Kings College diplomalı ve Harvard MBA’li Sünni eşi Esma Esed’den Suriye’de liberalleşme adına çok şey beklenmekteydi. Ancak “taç giyen baş akıllanır” vecizesiyle namütenasip olarak, Londra’dan Şam’a gelince liberallikten eser kalmadı. Fransız dergilerine “moda ikonu” ve Orta Doğu’da “modernitenin sembolü” olarak tanıtılan çift, 2011 Arap Baharı isyanlarında özgürlük isteyen Suriye halkının yarım milyondan fazlasının ölümüne, yüz binlerce çocuğun öksüz ve yetim kalmasına, ülke nüfusunun yarısının evlerinden barklarından olmasına yol açtı. Ülke halihazırda üçe bölünmüş durumda.
Sudan güney ve kuzey ya da Müslüman ve Hıristiyan şeklinde ikiye bölündü. İran ile Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki mücadeleye kurban giden Yemen de Sudan’la aynı kaderi paylaşacak gibi; eskiden olduğu üzere kuzey ve güney Yemen olacak şekilde veya Zeydiler ve Sünniler arasında bölünme yolunda hızla ilerliyor.
Lübnan ise toplumsal olarak çoktan gettolara ayrılmış olmakla birlikte, toprak açısından bölünemeyecek kadar küçük olduğundan, bitkisel hayatta bir yaşam sürüyor. İsrail “Yüzyılın Planıyla” Filistin’in son partiküllerini de buharlaştırma peşinde epeyce yol almış görünüyor. Arap Baharının bir sonucu olarak kısa süreli bir demokrasi denemesi yaşayan ve halihazırda karşı devrimci bir askeri yönetimin iktidarda olduğu, Arap dünyasının en kalabalık ve monolitik ülkesi Mısır ise çeşitli ekonomik ve sosyal sıkıntılar içinde kıvranıyor. Buna bir de Sina’daki ayrılıkçı örgütleri ilave etmemiz gerekiyor. Kaddafi’nin öldürülmesinin ardından iç savaşa sürüklenen Libya elân fiili olarak en az ikiye bölünmüş vaziyette.
2016’da yaşadığımız darbe teşebbüsü de bölgedeki olayların Türkiye ayağıydı; fakat milletimiz buna izin vermedi. İran’ın durumu da ortada ve sürekli ABD-İsrail tehdidi altında. Bölgeye tekrar dönen Rusya hem Suriye hem de Libya’da önemli bir inisiyatif gücüne erişmiş durumda. Bütün bunlara ilave olarak DEAŞ ve el-Kaide türevi örgütler hâlâ hayatiyetlerini devam ettiriyorlar. ABD Suriye’de, Fırat’ın doğusunda bir PKK devleti kurmakla meşgul.
Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının tüm dünya ekonomilerini vurduğu şu günlerde, Orta Doğu’da manzara-i umumi fevkalade perişan ve dahi perakende; Birinci Dünya Savaşı öncesinin Balkanlarını andırmakta. Mamafih Orta Doğu’da dıştan tasarım çabalarına karşı direnen ve halk hareketlerini destekleyen Türkiye’yi ise Katar’ın dışında açıkça destekleyen başka bir bölge ülkesi mevcut değil. Türkiye Tunus, Cezayir ve Umman gibi bölge ülkeleriyle kendisine karşı kurulan cepheyi zayıflatmaya çalışıyor. Topun ağzında olan nevi şahsına münhasır İran, her şeye rağmen kendi ajandasına uygun fiiliyatına devam ederken içeride Kovid-19 salgını, ekonomik sıkıntılar ve arka arkaya gelen patlamalarla karşı karşıya.
Yetkililerinin açıklamalarına bakılırsa, İran tehdidiyle Türkiye’yi eş gören Suudi Arabistan, BAE ve Mısır Türkiye’ye Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz gibi tüm cephelerin yanı sıra ekonomi, turizm, medya ve hatta dizi sektöründe dahi (basketbol tabiriyle) “tam saha pres” uygulamakta. Bu arada İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Fransa ve Rusya gibi her türlü dış güçle işbirliği yapmakta. Bu ülkelerin ABD ile müttefiklik ve bağımlılık ilişkilerini düşündüğümüzde durum daha da vahim bir hâl alıyor. Bütün bunlara ilaveten, Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarındaki son saldırıları (buna bigâne kalamayacağından) Türkiye’nin güneydeki dikkatini dağıtmaya yönelik bir hamle gibi duruyor.
Mısır, Suudi Arabistan ve BAE gibi Arap dünyasının üç Sünni ağırlıklı ülkesi Türkiye karşısında Yahudi, Ortodoks ve Katolik ayırt etmeksizin her türlü bölgesel ve dış güçle işbirliği yapmayı yeğliyor. Halbuki Orta Doğu’da yukarıda hâli pürmelalini bir parça izah ettiğimiz parçalanma ve partikülleşmenin tek çaresi bölge ülkelerinin işbirliği yaparak dış güçlerin müdahalelerine imkân tanımaması. Aksine bölge ülkeleri tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan isyanlar gibi emperyal dış güçlerin ekmeğine yağ süren ve kendi ayaklarına kurşun sıkan politikalara destek veriyorlar. Bölge ülkelerinin yönetimleri iktidarlarını korumak için dış güçler yerine kendi halklarına güvenseler ve halklarının istekleri doğrultusunda bir siyaset izleseler hem iktidarları daha uzun ömürlü hem de bütün ülkeleri tehdit eden bölünme ve parçalanma senaryoları engellenmiş olurdu. Zira Orta Doğu, tarihsel karakteristiğine uygun olarak, partikülleşmekten ziyade daha da fazla bütünleşmeye ihtiyaç duyuyor. Ancak bölgeyi daha da bölmeyi amaçlayan emperyal güçler bu yöneticileri destekleyerek “şimdilik” ayakta kalmalarını sağlıyorlar. Böyle giderse 21. yüzyılda Orta Doğu’da mevcut ulus devletlerin iki katı yeni ve küçük devletçikler göreceğiz. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 7 Ağustos 2003’te yaptığı “Ortadoğu’da 23 ülkenin rejiminin ve sınırlarının değiştirileceği” açıklaması şu ya da bu şekilde işlemeye devam ediyor.
Orta Doğu’da 21. yüzyılın yeni düzeni kurulurken bu düzende söz sahibi olmak maksadıyla Türkiye pek çok cephede mücadele veriyor. Maalesef Türkiye’ye karşı “Güney Cephesi” adını verdiğimiz bazı Sünni Müslüman ülkelerin yönetimleri, bölgede Türkleri görmektense Latin külahı, Ortodoks kalimmavhisi ya da Yahudi kippasını tercih ettikleri müddetçe de bu bölünme ve rejim değişiklikleri devam edecek gibi görünüyor.
Yazımızı her zaman olduğu gibi bir son sözle bitirelim: “Kendi düşen ağlamaz”.



Mısır'ın Darbeci lideri Sisi Türkiye karşıtlığında 'birinciliğe' oynuyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Libya ile zirve yapan krizde bugün Türkiye ile Mısır arasında çıkabilecek muhtemel bir savaşın senaryolarının da konuşulmasının temelinde, darbeci Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Es-Sisi’nin izlediği kriz politikası yatıyor.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ardından, Mısır bir kez daha küresel-bölgesel güçlerin vekil aktörü olarak “Yeni Dünya Düzeni” inşa sürecinde kendisine bir yer edinmeye çalışıyor ve bu bağlamda 2013’ten itibaren Türkiye karşıtlığını da içine alan hırslı bir dış politika izliyor. Libya ile zirve yapan krizde bugün Türkiye ile Mısır arasında çıkabilecek muhtemel bir savaşın senaryolarının da konuşulmasının temelinde, darbeci Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Es-Sisi’nin izlediği kriz politikası yatıyor. Türkiye karşıtlığı ekseninde buluşan cephenin silahlı gücü olarak hareket etmeye gönüllü bir profil çizen Sisi yönetimi, tüm bölgeyi ve İslam dünyasını derin bir krize sokacak tehlikeli bir oyun oynuyor.


20 Temmuz’da Libya tezkeresini çıkaran ve Sisi’nin eline tutuşturan Mısır Parlamentosu da krizin alanlarını ve boyutlarını genişletmeye dönük yeni stratejide üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor. Son olarak Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin yapmayı planladığı sismik araştırmaların münhasır ekonomik bölge (MEB) olarak tanımladığı alanı ihlal etme potansiyeli taşıdığını gündeme getiren Mısır “Türkiye’nin geçen ay yayımladığı Navtex, Mısır’ın egemenlik haklarına ihlal ve saldırı anlamına geliyor” diyerek buna kayıtsız kalmayacağını belirtiyor.

Türkiye’yi sahada etkisizleştirmeye, kuşatmaya ve hatta çökertmeye yönelik koalisyonun bir parçası olan Mısır ve ortakları (başta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri [BAE]), Ankara’nın oyun bozucu hamleleri karşısında, meşru müdafaa söylemleri altında saldırganlaşacaklarının mesajını veriyorlar. Bu noktada Türkiye’yi kuşatmaya ve yakın çevresini istikrarsızlaştırmaya yönelik projelerin/operasyonların içinde yer alan Mısır, son olarak -her ne kadar bunu resmen yalanlamış olsa da- Suriye’de Beşşar Esed rejimine destek amaçlı 150 askerini göndermiş bulunuyor.

Sisi’yi Ankara’ya karşı cesaretlendiren hususların başında Türkiye’nin Suriye, Akdeniz ve Libya’da yaşadığı krizler ve karşısındaki cephenin büyüklüğü geliyor. Türkiye’nin Libya’ya coğrafi uzaklığı da Sisi’ye olası bir savaşta büyük bir avantaj olarak sunuluyor.

Bunun dışında, son dönemde yoğun bir diplomasi trafiği başlatan Kahire ve Riyad ikilisi, Türkiye ile birlikte hareket eden ya da etme eğiliminde bulunan ülkelere yönelik bir baskı, hatta mevcut yönetimleri değiştirmeye yönelik bir istikrarsızlaştırma sürecini de başlatmış durumda (burada BAE ve özellikle de Fransa’nın rolünü göz ardı etmemek gerekiyor). Hedef, hiç kuşkusuz Ankara’yı siyaseten yalnızlaştırmak, başta Libya’da olmak üzere bölgede oluşan güç dengesini bozmak ve Türkiye-Katar eksenini zayıflatmak. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan’ın Sisi ve Kral Selman görüşmesinden sonra 27-29 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirdiği Cezayir, Tunus ve Fas ziyaretlerinin zamanlaması bu tespiti fazlasıyla teyit ediyor.

Görünen o ki başta tatbikatlar olmak üzere askeri, istihbarî, siyasi ve diplomatik alanlarda faaliyetlerine hız veren Kahire, Türkiye’nin Libya merkezli olarak Kuzeydoğu Afrika ve Akdeniz, Suriye merkezli olarak da Orta Doğu-Arap dünyası politikalarını, buralardaki varlığını ve çıkarlarını hedef almış durumda. Sisi’nin bu hırslı, saldırgan politikası, elbette düne kadar düşük bir ihtimal olarak değerlendirilen Türkiye-Mısır çatışmasını yüksek bir olasılığa doğru sürüklüyor.

Nitekim Uluslararası Kriz Grubu’nun Kuzey Afrika Sorumlusu Riccardo Fabiani de buna dikkatleri çekiyor ve iki ülke arasında “önümüzdeki haftalarda ya da aylarda askeri bir çatışma yaşanma olasılığı çok yüksek” diyor. Açıkçası Fabiani çok da haksız değil. Her ne kadar taraflar arasında en azından şu an için kriz dondurulmuş gibi görünse de, birer kırılma noktası teşkil eden Sirte ve Cufra, tarafların kırmızı çizgisi olmayı sürdürüyor. Bu arada şunun da altını çizmek gerekiyor: Türkiye’nin Libya’da yakaladığı başarı ve bu noktada Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) Sirte ve Cufra’ya yönelik hedefleri sadece Mısır’ın kırmızı çizgisi değil; Fransa, Rusya, Suudi Arabistan ve BAE açısından da bir kırmızı çizgi niteliğinde. Dolayısıyla Türkiye’nin karşısında bir “Sirte-Cufra Kırmızı Çizgi İttifakı/Koalisyonu” söz konusu ve Mısır burada daha çok Türkiye karşıtı koalisyonun silahlı gücü olmaya talip, rüştünü ispatlamaya çalışan bir ülke konumunda. Bunun dışında, Sirte-Cufra düştüğünde Mısır’ın, dolayısıyla da Sisi’nin askeri-siyasi olarak gücü ve liderliği de tartışılacağından, Sisi bu krizi bir beka meselesi olarak görüyor.

Sisi’yi burada Ankara’ya karşı cesaretlendiren hususların başında hiç kuşkusuz Türkiye’nin Suriye, Akdeniz ve Libya’da yaşadığı krizler ve karşısındaki cephenin büyüklüğü geliyor. Türkiye’nin Libya’ya coğrafi uzaklığı da Sisi’ye olası bir savaşta büyük bir avantaj olarak sunuluyor. Peki, gerçekten Sisi böyle bir savaşı göze alabilir mi? Mısır’ın ve birlikte hareket ettiği koalisyonun Türkiye’ye yönelik iddiaları ne kadar gerçekçi ve meşru bir zemine sahip mi? Sisi aslında Türkiye üzerinden ne yapmaya çalışıyor? Sisi’ye Türkiye karşıtı koalisyonda biçilen rol ne?

Yersiz iddialar, jeopolitik gerçekler

Saldırgan politikasını meşrulaştırmayı hedefleyen bir söylem kullanan Mısır, Türkiye’ye yönelik ağır iddialarda bulunuyor. 2013’te Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye yönelik darbe sonrası İhvan üzerinden başlayan bu süreçte, Türkiye’yi terörist örgütlere destek vererek Mısır’ı ve bölgeyi istikrarsızlaştırmakla itham eden Sisi yönetimi, Ankara’nın Libya’daki meşru yönetime verdiği desteği de “yasadışı yabancı müdahale” olarak tanımlıyor ve “Türkiye Mısır’ı kuşatmaya çalışıyor” diyor. Türkiye’nin Libya’da izlediği politikayı darbeci General Halife Hafter’in ağzından “Yeni Osmanlıcılık” olarak nitelendiriyor ve Ankara’yı Arap dünyasını hedef alan emperyal politikalar izlemekle itham ediyor.

“Arap olmayan Türkiye, Arap dünyasına liderlik yapmaya niyetli” iddiası üzerinden Arap milliyetçiliğini provoke etmeye ve Arap dünyasının liderliğini kazanmaya oynayan Sisi, “İşgal hevesleriyle saldıran Yeni Osmanlıcı Türkiye’ye karşı savaşıyoruz” ifadesini kullanan Hafter’i ve bu kapsamda yürütülen “Yeni Libya” projesini destekliyor. Bu bağlamda, Türkiye’nin Arap ülkelerine askeri ve siyasi müdahalesini reddettiğini bildirerek, bunların herhangi bir meşru dayanağı olmadığı ve BM Güvenlik Konseyi kararlarını ihlal ettiği iddiasını da gündeme taşıyor.

Oysa başta Türkiye-Katar ilişkileri olmak üzere Ankara’nın Umman, Yemen ve diğer Arap ülkeleriyle ikili ve bölgesel ilişkileri, Mısır-Suudi Arabistan-BAE üçlüsünün Türkiye’ye yönelik Arap dünyasıyla ilgili ithamlarını boşa çıkarıyor. Türkiye ve söz konusu Arap ülkelerinin, “Arap dünyası jeopolitiği” anlayışından ziyade, başta bölge Müslümanları olmak üzere, coğrafyadaki tüm insanların birlikteliğini, huzurunu, refahını hedefleyen “İslam dünyası jeopolitiği” refleksiyle hareket ettiği görülüyor. Buna karşılık Sisi, Mısır’ı tekrar “muhteşem günlerine” taşımak için Arap milliyetçiliğini kullanmaya çalışıyor ki Sisi’nin “Arap Birliği” politikasının ne olduğu Nasır’dan bu yana biliniyor: Arapları ve İslam dünyasını bölmek, çatıştırmak ve emperyalizmin en temel prensibine hizmet etmek! Buna karşılık, Türkiye’nin Orta Doğu ve Afrika’daki gücünün temelinde, coğrafyada bıraktığı temiz mazi ve sicil yatıyor. Daha da önemlisi, Türkiye bölgeyi emperyalizme karşı sonuna kadar savunmuş bir ülke olarak biliniyor ve kabul görüyor. Türkiye’nin saha hâkimiyetinin altında da bu yatıyor. Sisi, muhtemelen Türkiye’nin Mısır’ı da içine alan coğrafyadaki bu etkisinden, dip dalgadaki karşılığından rahatsızlık duyuyor.

Bunun dışında, Katar, Irak, Yemen, Libya ve hatta Suriye örneklerinde görüldüğü üzere, Türkiye’nin, bir saldırganlık sergilememenin ötesinde, bu ülkelere yönelik olası saldırıları bertaraf etme, mevcut istikrarsızlıkları ve iç savaşları sonlandırma ve bu ülkelerin toprak bütünlüğünü koruma konusunda bir işbirliği politikası güttüğü de açık. Öyle ki Sisi yönetimi Suriye’de bir taraftan Esed ile görüşürken, diğer taraftan Suriye’nin egemenliğini, toprak bütünlüğünü hedef alan, bir Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ürünü olan bölücü PYD-YPG/PKK terör örgütüyle işbirliği yapıyor, onlara Kahire’de ofis açıyor. Bunu Esed dışında Rusya ve İran ikilisinin de görmezden gelmesi, bir başka çelişki ve önemli bir detay. Burada diğer bir dikkat çekici husus ise İran’ın Suriye’de Mısırlı askerler konusuna destek sağladığına yönelik iddialar. Eğer bu iddia doğru ise Mısır mevzuunda İran’ın tercihi ve pozisyonu da önemli ölçüde netleşmiş oluyor.

Türkiye’nin Mısır’ı kuşattığına yönelik iddia ise 2013 darbesinin gerçekleştirilme ve Sisi’nin iktidara getirilme gerekçesiyle bire bir ters düşüyor. Zira Mısır’daki 2013 darbesi başlı başına bir BOP operasyonu olup, hedef Ankara-Kahire birlikteliğini sona erdirerek Türkiye’yi Arap dünyası ağırlıklı İslam dünyasından uzaklaştırma, yalnızlaştırma ve yıpratma olarak karşımıza çıkıyor. İhvan da hiç kuşkusuz bunun bahanesini oluşturuyor.

Türk dış politikasını akamete uğratmaya yönelik bu projede Sisi yönetimindeki Mısır’ın çok hızlı bir şekilde Camp David düzenine çekilmesi, 2009’dan itibaren Türkiye’yi kuşatma politikası güden İsrail’in yanında yer alması, Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile Akdeniz’de Türkiye’yi dışlamaya yönelik bir politika izlemesi, BAE ve Suudi Arabistan ile askerî-istihbarî alandaki örtülü, gizli işbirlikleri, kirli operasyonları ve Rusya, İran ve Fransa ile yürüttüğü ortak operasyonlar ve işbirlikleri, açıkçası saldırgan tarafın kimliğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla Mısır’ın Türkiye’ye yönelik yürüttüğü kampanyanın meşruiyet zeminindeki unsurlar sakat ve iddiaları yersiz. Peki, buna rağmen Sisi neden Türkiye karşıtlığını, hatta düşmanlığını devam ettirmekte ısrarlı?

Mercidabık-Ridaniye sendromu mu?

Öncelikle, Mısır’daki bazı çevrelerin halen Mercidabık ve Ridaniye’nin “rövanşını almaya” çalıştığı ve bu bağlamda yarım kalmış bir hesaplaşma psikolojisi içinde hareket ettiği görülüyor. Devlet kontrolündeki gazetelerden Youm7’de Türkiye’nin “tarihi düşmanlar” arasında sıralanması bu açıdan oldukça anlamlı. Gazete adeta Mısır devletinin belli bir kesiminin bilinçaltını deşifre ediyor. Bu bilinçaltı ile güncel siyaset ve jeopolitiği bir araya getirdiğimizde ise karşımıza Türkiye karşıtlığının tarihi, coğrafi, siyasi ve jeopolitik temelleri, nedenleri çıkıyor.

Mursi sonrası oluşan siyasi boşluk ve yol açabileceği çok daha derin, şiddetli kriz Mısır'ı vurmak için adeta gün sayıyor. Nitekim sadece İhvan’la özdeştirilemeyecek bir dip dalga hareketi Sisi’nin kâbusu haline geldi.

Sisi’nin Türkiye üzerinden güttüğü hedefler

Türkiye karşıtı koalisyonun “silahlı gücü” rolüne soyunan Sisi, kendisini yönetime taşıyanlara karşı “diyet” borcunu öderken, diğer taraftan Türkiye sonrası sahada oluşacak olası güç boşluğunu doldurmaya ve böylece “Büyük Mısır” hayalini gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu kapsamda Arap jeopolitiğini, “Arapçılık-Arap milliyetçiliği” söylemleri üzerinden harekete geçirmeye çalışan ve Türkiye karşıtı bir eksen inşa etmeye çalışan Sisi, Suudi Arabistan ve BAE ikilisiyle birlikte koordineli bir şekilde hareket ediyor. Fakat bunun için öncelikle içeride karşı karşıya kaldığı sorunları halletmesi gerekiyor ki bunun başında da ekonomi geliyor. Zira darbe sonrası Mısır daha da yoksullaşmış vaziyette.

Ekonomisi büyük ölçüde turizme, yurt dışındaki Mısırlı işçilerin dövizine, yurt dışından gelen öğrencilerden elde edilen eğitim gelirlerine ve Süveyş Kanalı’ndan geçen gemilerden alınan geçiş ücretlerine dayanan bu ülke, önce darbenin artçı etkileri ve bu bağlamda yaşanan saldırılar, akabinde de yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınıyla çok ciddi bir bunalıma girmiş durumda. Sisi yönetimi “Türkiye tehdidi” üzerinden, BAE ve Suudi Arabistan başta olmak üzere, söz konusu koalisyondan iktisadi-mali anlamda destek bulma peşinde.

Muhammed Mursi sonrası oluşan siyasi boşluk ve bunun yol açabileceği çok daha derin, şiddetli kriz ise vurmak için adeta gün sayıyor. Nitekim sadece İhvan’la özdeştirilemeyecek bir dip dalga hareketi Sisi’nin kâbusu haline geldi; zira 2013 askeri darbesiyle birlikte Mısır’da merkez-çevre ilişkileri derin bir darbe almış durumda. Sisi’ye yönelik muhalefet ve tepkiler sadece halk ile de sınırlı değil. Güvenlik bürokrasisi başta olmak üzere, devlet içinde de Sisi’ye karşı içten içe bir tepki söz konusu ve Sisi’nin önünde bir Enver Sedat suikastı örneği duruyor.

Düne kadar Mısır’ın iç ve dış siyasetteki en temel çıkmazını/sorununu büyük ölçüde askeri ve ekonomik açıdan dışa bağımlılık oluştururken, 2013 sonrasında buna siyasi bağımlılık da eklenmiş durumda. Dolayısıyla Mısır’ın temel sorunu, merkez-çevre bağlamında yaşadığı ciddi kopukluk ve bunun yol açtığı sosyoekonomik ve siyasi istikrarsızlık. Bundan ötürü, Sisi’nin içeride gücünü artıracak ciddi bir krize, bir “öteki”ye ihtiyacı var. Bu “öteki” de Türkiye.

İhvan’ı gerekçe göstererek Türkiye’yi Körfez ülkeleriyle de karşı karşıya getiren Sisi, şimdilerde Akdeniz ve Libya üzerinden Türkiye ile yürüttüğü, şu an için kontrollü olarak adlandırılabilecek bir krizle, içerideki direnci ve muhalefeti kırmak, konsolide etmek ve aynı zamanda başta yakın çevresi olmak üzere, Arap dünyası içindeki konumunu güçlendirmek istiyor. Ankara ile yaşadığı krizde sorunu ısrarla “Türkiye-Arap dünyası” meselesine dönüştürmeye çalışmasının altında da bu yatıyor. Askeri darbenin ardından Sisi yönetimiyle birlikte tekrar Camp David sürecine çekilen/monte edilen Mısır, kendisine yönelik şüphe, temkinlilik ve tepkileri bu şekilde telafi etmeye çalışıyor.

ABD Orta Doğu-Akdeniz-Afrika üçgeninde güçlenme eğilimi gösteren Rusya ve Fransa ikilisi ile Çin’e karşı Türkiye ile işbirliğine muhtaç. Türkiye bölgede ABD açısından da dengeleyici, oyun kurucu ciddi bir güç olarak ön plana çıkıyor.

Kaygan zemin, kaypak işbirlikleri

Burada “taraflar” ile elbette yekpare bir yapıdan ya da ortak bir cepheden bahsetmek mümkün değil. Nitekim söz konusu aktörlere baktığımızda karşımıza ABD, Avrupa (ki burada tek bir Avrupa gücünden/ülkesinden bahsedebilmek mümkün değil), Rusya ve İsrail’in çıktığını görüyoruz. Suudi Arabistan ve BAE ikilisini ve hatta İran’ı da elbette göz ardı etmemek gerekiyor.

Bu ülkeler, her ne kadar Türkiye’nin sahadaki etkisini sınırlandırma ya da sonlandırma konusunda mutabık gibi görünseler de (“Sirte-Cufra Kırmızı Çizgi İttifakı/Koalisyonu” örneğindeki gibi), farklı çıkarlara sahip oldukları ve her an taraf değiştirebilecekleri de ortada. Hatta bir ülke konusunda ortak hareket eden iki ülke, bir diğer ülke ya da mevzuda ciddi çıkar çatışması yaşayabiliyor ve hatta bu sahaya da operasyonel anlamda yansıyabiliyor; Suriye’de Rusya ve İran, Yemen’de Suudi Arabistan ve BAE arasında görüldüğü üzere.

Mısır üzerinden Türk-Batı ilişkileri en temelde eski eksenine oturtulmaya çalışılmakla birlikte, aslında “Yeni Batı” bağlamında Türkiye’yi kazanma, kontrol altına alma mücadelesinin yürütüldüğü görülüyor. Bu bağlamda, ABD dışında İngiltere, Fransa ve Almanya’nın (hatta burada İtalya’nın adı da zikredilebilir) ön plana çıktığı Avrupalı devletler arasında da Türkiye konusunda farklı çıkışlar söz konusu. Fransa Türkiye karşıtı bir duruş ortaya koyarken Almanya daha farklı bir tutum sergiliyor. Almanya zayıf, istikrarsız bir Türkiye’nin kendisi ve Avrupa Birliği (AB) açısından hiç de tercih edilir bir seçenek olmadığının çok net bir şekilde farkında ve bu jeopolitik gerçeğe uygun olarak davranıyor. Nitekim Sisi’nin Almanya’dan ve AB’den Mısır’a dönük güçlü bir destek alamamasının altında da bu yatıyor.

ABD açısından Türkiye, kaybedilmemesi gereken, yeniden kazanılması gereken bir müttefik olarak görülüyor. ABD Orta Doğu-Akdeniz-Afrika üçgeninde güçlenme eğilimi gösteren Rusya ve Fransa ikilisine (ve pek tabii ki Çin’e) karşı Türkiye ile işbirliğine muhtaç. Türkiye bölgede ABD açısından da dengeleyici, oyun kurucu ciddi bir güç olarak ön plana çıkıyor. Türkiye’nin ABD’ye güveninin sınırları Suriye krizinde test edilmiş olmakla birlikte, şu ana kadar Akdeniz ve Kuzey Afrika’da güven arttırıcı süreç sağlıklı bir şekilde işliyor görünüyor.

Sisi Kavalalı’nın hatasına düşmemeli

Sonuç olarak, Sisi de çok net bir şekilde uluslararası ilişkilerdeki zeminin fazlasıyla kaygan ve ilişkilerin kaypak olduğunun farkında. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma ihtimali çok yüksek; zira her şeyden önce Sisi’nin içerideki pozisyonu hiç de iyi değil. Ayrıca Sisi, dış güçlerin desteğiyle Osmanlı ile bir “hesaplaşma” sürecine giren Mısır’ın 1922’ye kadar İngiltere’nin sömürgesi olduğunu da muhtemelen tarih kitaplarından okumuştur.

Dolayısıyla Ankara ile kavga içine giren Kahire, büyük bir güç statüsünü tekrar elde etmek şöyle dursun, bağımsızlığını da kaybedebilir ya da ciddi bir iç savaş ortamına sürüklenebilir. Mısır her ne kadar Camp David düzenine tekrar çekilmiş olsa da İsrail’in tarihsel hafızasındaki yerini korumaya devam ediyor ve BOP tıkır tıkır işliyor. Dolayısıyla Kahire’nin Ankara ile kavgaya, savaşa değil yeni bir işbirliğine, dostluğa ihtiyacı var; daha önce olduğu gibi.





30 Mayıs 2020 Cumartesi

Wagner'in Trablus'tan çekilmesi bir son mu yoksa taktiksel bir manevra mı?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Rus güvenlik şirketi Wagner'e mensup paralı askerlerin başkent Trablus'taki ön cephelerden çekilmeleri, Trablus etrafındaki saldırı ekseninde hızlı bir çöküşe yol açtı.




Libya'nın doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter saflarındaki Rus güvenlik şirketi Wagner'e mensup paralı askerlerin başkent Trablus'taki ön cephelerden çekilmeleri, Hafter milislerinin hükümet güçlerinin ilerlemesini engellemek için cadde, sokak ve evleri el yapımı patlayıcı (EYP) ve mayınlarla tuzaklamalarına rağmen, Trablus etrafındaki saldırı ekseninde hızlı bir çöküşe yol açtı.

Wagner'e bağlı paralı askerlerin Trablus'taki cephelerden ayrılmasıysa akıllara söz konusu hamlenin gerçek bir çekilme mi yoksa taktiksel bir manevra mı olduğu sorusunu getirdi.

Rusya'nın, Libya'ya bu kadar kolay çıkmak için girmediği görüşünü savunanlar, çıkacak olsaydı Libya'ya dördüncü nesil 14 savaş uçağını neden gönderdi? sorusunu yöneltiyor. Cezayir'in Soğuk Savaş dönemi Cumhurbaşkanlarından Huari Bumedyen'in, Rusların ülkesinden deniz üssü istemesi konusunda "Sovyetler bir yere giriyorsa oradan ebediyen çıkmazlar" sözleriyle bu isteği reddetmesi Kuzey Afrika coğrafyasının ortak belleğinde tazeliğini koruyor.

Libya hükümetinin, ülkenin batısındaki Zuvara kentinin 50 kilometre güneyinde, Trablus'un ise kuş bakışı yaklaşık 140 kilometre güneybatısında stratejik önemdeki Vatiyye Üssü'nden Hafter milislerini çıkarmasının ardından, Hafter milisleri ülkenin batısında peş peşe kayıplar vermeye başladı. Hafter'in sözcüsü Ahmed el-Mismari, Trablus'un güneyinde yeni pozisyonlara konuşlandıklarını ve tüm cephelerden 2-3 kilometre çekildiklerini duyurmuştu.

Wagner paralı askerlerinin Trablus'un 180 kilometre güney doğusundaki Beni Velid Havalimanı'na topluca çekildiğine dair görüntülerin ortaya çıkmasıyla, Mismari'nin söz konusu adımın tam manasıyla çekilme değil "taktiksel bir manevra" olduğu yönündeki açıklamaları ikna edici olmadı.

Öte yandan Libya'nın nüfuzlu kabilelerinden Verfalli kabilesinin Beni Velid şehrindeki ileri gelenlerinin, Rus paralı askerler ve Hafter milislerinin kendi kentlerinde kalmalarına karşı çıkmaları sebebiyle, Wagner'e mensup paralı askerler, 24 Mayıs'tan itibaren havayoluyla henüz bilinmeyen bir noktaya transfer edildi.

Beni Velid'e çekilen unsurların sayısının 1500'den fazla olması ve kentteki kabile baskısı artması sebebiyle hava yolunun yetersiz kalmasının ardından, Hafter milisleri ve Wagner'e mensup paralı askerler bu kez 26 Mayıs'ta 4 Rus yapımı Pantsir hava savunma sistemi ve yüzlerce araçla karayoluyla ülkenin batısından çekildi.

Yerel kaynaklar Hafter milisleri ve paralı askerlerin Libya'nın orta kesiminde yer alan ve Trablus'un 650 kilometre güneyindeki Cufra Hava Üssü'ne çekildiğini belirtirken, söz konusu çekilmenin ABD Afrika Kuvvetleri Komutanlığı'nın (AFRICOM), Rusya'nın Libya'ya Wagner paralı askerlerine destek için gönderdiği savaş uçaklarının görsellerini paylaşması ile eş zamanlı gerçekleşmesi ise dikkati çekti.

Moskova yönetimi Hafter'in kendisini Libya'nın tek hakimi olarak ilan etmesini kabul etmemişti. Bununla eş zamanlı, Hafter yanlısı Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, Rusların nisan ayı sonunda Hafter ile temasa geçerek durumun uçurumun eşiğinde olduğunu değerlendirdiğini ve Hafter'den ateşkes çağrısında bulunmasını talep ettiklerini söyledi.

Wagner Libya'nın geleceğine bir Rus kancası mı?


Wagner'in geri çekilmesi akıllara Moskova'nın Libya'dan tamamen geri çekilme kararı mı aldığı yoksa taktiksel bir hamle mi yaptığı sorusunu da beraberinde getiriyor.

Rusya'nın, Libya'ya bu kadar kolay çıkmak için girmediği görüşünü savunanlar, çıkacak olsaydı Libya'ya dördüncü nesil 14 savaş uçağını neden gönderdi? sorusunu yöneltiyor. Cezayir'in Soğuk Savaş dönemi Cumhurbaşkanlarından Huari Bumedyen'in, Rusların ülkesinden deniz üssü istemesi konusunda "Sovyetler bir yere giriyorsa oradan ebediyen çıkmazlar" sözleriyle bu isteği reddetmesi Kuzey Afrika coğrafyasının ortak belleğinde tazeliğini koruyor.

Akdeniz'in güneyinde bir Rus deniz veya hava üssünün kurulması Moskova'nın eskiden beri peşinde olduğu stratejik hedefler arasında gösteriliyor. Fransa'nın Hafter yanlısı tavrıyla birleşik bir Avrupa politikasını zora soktuğu, ABD'nin yaklaşan seçime odaklandığı ve uluslararası düzenin de küresel salgınla meşgul olduğu bir dönemde Libya, Rusya'nın NATO'yu Akdeniz'in güneyinden abluka altına alması için tarihi bir fırsat olarak değerlendiriliyor.

Wagner ile Hafter arasında mali sıkıntılar nedeniyle sorunlar var

Rusların şu anda Libya'dan çekilmesi abartılı bir beklenti gibi görünüyor. Fakat Wagner'e bağlı paralı askerlerin başkentin güneyinden ayrılmasının, Hafter'e Rusların desteği olmaksızın Libya hükümeti güçleri karşısında Trablus saldırısının başarılı olma şansı bulunmadığını göstererek "darbeci generali" Moskova'nın şartlarına razı etmek amacı taşıdığı yorumu yapılıyor.

Rusya, 2016'da Suriye'deki Beşşar Esed rejimine de aynı şekilde yaklaşmış ve askerlerinin ülkesinden kısmi olarak çekildiğini duyurarak rejim üzerinde baskı kurmuştu.

Moskova yönetimi Hafter'in kendisini Libya'nın tek hakimi olarak ilan etmesini kabul etmemişti. Bununla eş zamanlı, Hafter yanlısı Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, Rusların nisan ayı sonunda Hafter ile temasa geçerek durumun uçurumun eşiğinde olduğunu değerlendirdiğini ve Hafter'den ateşkes çağrısında bulunmasını talep ettiklerini söyledi.

Arap basınında, Wagner'in Hafter'den ödeme alma konusunda sorunlar yaşadığı, Wagner'in, Trablus'a girememesi sebebiyle "darbeci generalin" askeri kabiliyetine güveninin sarsıldığı, paralı askerler arasında çok sayıda can kaybı olduğu ve ölenlerin ailelerine ödenmesi gereken ek bir maliyet oluşturduğu yönünde haberler çıkmıştı.
ABD'nin Rusya'nın Libya'daki varlığını "terör örgütü DEAŞ'tan daha tehlikeli" görmesine rağmen Wagner'in Libya'dan tamamen ayrılması şu an için uzak bir ihtimal olarak görülüyor. Rusya'nın Akile Salih'i Hafter'in önüne geçirme planında Wagner itici güç olarak görev alabilir.

Libya hükümetine bağlı SİHA'lar Wagner'in etkinliğini kırdı

Hükümete bağlı silahlı insansız hava araçlarının (SİHA) Beni Velid bölgesindeki Hafter milislerinin yakıt kamyonlarını, silah ve mühimmatlarını hedef almasıyla milisler ve paralı askerlerin ikmal hatları kesildi. Havadan sıkı tutulan bu ambargo, Wagner unsurlarının savaştaki etkinliğini belirleyici biçimde düşürdü.

Wagner paralı askerleri, Aralık 2019'da savaşa katıldıkları sırada Trablus'un güneyindeki hassas noktalara girdikten sonra belirli mevzilerde Hafter lehine askeri katkı yapmıştı. Ancak Mayıs ayına gelindiğinde paralı askerler savaşın ön hatlarından tamamen çekildi.

Wagner'in 1500 ile 2 bin arasındaki unsuru ile cephelerden çekilmesinin ardından Hafter sözcüsü Mismari'nin Trablus'un güneyinde yeniden konuşlanacakları konusundaki açıklaması, Hafter milislerinin savaş alanında dengesiz olarak yerleştirildiğinin göstergesi olarak yorumlanıyor.

Akile Salih ve Rusya Hafter'i devirecek mi?

Libya'nın doğusundaki bazı kabilelerin, çocuklarının batı bölgesindeki cephelere gönderilmesi konusunda rahatsız olduğu ülke içinde sıkça zikrediliyor.
Hafter'in ülkenin batısında arka arkaya aldığı yenilgiler, ülkenin doğusunda sahip olduğu otoritesine de darbe vurdu. Barka bölgesindeki kabileler, Ruslara Hafter için alternatif olan güvenilir bir müttefik olarak sundukları Akile Salih'in etrafında toplanmaya başladı.

Hafter'in henüz Vatiyye Askeri Üssü'ndeki yenilgisi ortaya çıkmadan önce kendi taraftarlarını sokağa çağırarak ilan ettiği darbe girişiminin arkasında Akile Salih'in Ruslarla daha yakın temasa geçmesinin olduğu belirtiliyor. 

Akile Salih'in sözde "Libya Ulusal Ordusu Başkomutanı" sıfatıyla sözde Libya Ulusal Ordusunun Genelkurmay Başkanı Abdurrazık en-Nazuri ve Hava Kuvvetleri Komutanı Sakr el-Caruşi ile birlikte, Hafter'in olmadığı bir toplantıda Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile görüşmesi, Rusya'nın, Wagner'in desteğiyle Hafter'in yerine Akile Salih'i getirme niyeti olarak görülüyor.

Sonuç olarak ABD'nin Rusya'nın Libya'daki varlığını "terör örgütü DEAŞ'tan daha tehlikeli" görmesine rağmen Wagner'in Libya'dan tamamen ayrılması şu an için uzak bir ihtimal olarak görülüyor. Rusya'nın Akile Salih'i Hafter'in önüne geçirme planında Wagner itici güç olarak görev alabilir.



12 Kasım 2019 Salı

Suriye petrolü ABD'yi yasal çıkmaza götürüyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Pentagon, El Kaide'ye karşı kullanılmak üzere 2001'de çıkarılan Askeri Güç Kullanma Yetki Yasası'nı, Suriye'de YPG/PKK'nın işgali altındaki petrol bölgelerini koruma amacıyla kullanıyor.




ABD yönetiminin, Suriye'de petrol yataklarını korumak üzere ülkede asker bırakması, yasal çıkmaza doğru giderken, Rusya ve Esed rejiminin bu bölgelere ilerlemesi durumunda Washington'ın Suriye'de de büyük bir hezimet yaşaması kaçınılmaz olacak.

ABD'nin Suriye'de doğrudan müdahalesi eski Başkan Barack Obama'nın 22 Eylül 2014'te ABD'nin Suriye'deki DEAŞ hedeflerini hava saldırılarıyla vurma ermini vermesiyle başladı. 
Daha sonra Rusya'nın 2015'in sonlarına doğru Beşşar Esed rejimine destek vermek üzere Suriye'ye müdahale etmesiyle Obama yönetimi, Suriye'deki ılımlı muhaliflere desteği kesip ABD yardımlarını YPG/PKK terör örgütüne yönlendirdi.
Aynı dönemde de ABD Özel Kuvvetlerine bağlı 200 asker bölgeye konuşlandırıldı.

Trump'ın, petrol tesislerinin güvenliği sağlayacaklarını ve petrolün bir kısmının ABD tarafından alınacağını ifade etmesi ile hem içeride hem de dışarıda ABD'nin Suriye'deki varlığına ilişkin yasal tartışmaları beraberinde getiriyor.

Askeri Güç Kullanma Yetki Yasası kılıfı


ABD Kongresi, bu adımların yasa dışı olduğunu çünkü ABD ordusunun başka bir ülkeye müdahale edebilmesi için Kongreden yetki alması gerektiğini savunuyordu.

Obama yönetimi ise 2001'de Afganistan için çıkarılan ve daha sonra 2002'de Irak için güncellenen ve yönetime El Kaide ile mücadele için güç kullanma yetkisi veren Askeri Güç Kullanma Yetki Yasası'nı (AUMF) dayanak olarak gösteriyordu.
Obama DEAŞ'ın El Kaide'nin bir kolu olduğunu ve ABD yönetiminin söz konusu yasayı bu örgüte karşı da kullanabileceğini savunurken Kongrenin yasayı uygun şekilde güncelleştirmesini talep ediyordu.

Ancak Kongre bu yasada herhangi bir değişiklik yapmadı.
2017'de göreve gelen Donald Trump yönetimi de Obama'nın kurguladığı operasyonları aynen devam ettirirken, dayanak olarak yine Askeri Güç Kullanma Yetki Yasası'nı kullandı.

Mattis'in açıklamaları yetki tartışmalarını tekrar gündeme getirdi


Eski Savunma Bakanı Jim Mattis, Mayıs 2017'de yaptığı açıklamayla yetki tartışmalarını gündeme getirdi.
Mattis, açıklamasında, tüm ülkelerin İran ve DEAŞ'ın yaptıkları konusunda kaygılı olduğunu belirterek "Diplomatlar, barışı sağlamadan oradan çıkmak istemiyoruz." ifadelerini kullandı.
Mattis'in bu çıkışı, daha sonra ABD'nin Suriye'deki misyonunun DEAŞ'ın yenilmesinin yanı sıra İran ile mücadeleye yönelik olduğu şeklinde yorumlandı ve Kongre kanadından yönetime sert tepkiler geldi.

Çok sayıda Kongre üyesi, mevcut yasal dayanağın Pentagon'a böyle bir yetki vermediğini belirterek tepki gösterdi ancak bu tartışmalar özellikle de Kongredeki kapalı oturumlarda bir şekilde yatıştırıldı.

Aynı yetki yasasını kullanan Pentagon ve ABD'nin bölgedeki muharip kuvveti olan Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), YPG/PKK terör örgütüne ağır silah ve özel kuvvetler eğitimi verirken, eski Büyükelçi Brett McGurk'un liderliğindeki DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilciliği ise örgüte bölgede ayrılıkçı yerel yönetimler inşa etmesini sağlamaya devam etti.

Pentagon, şu anda da El Kaide'ye karşı kullanılmak üzere çıkarılan yasayı YPG/PKK'nın işgali altındaki petrol bölgelerini koruma amacıyla kullanıyor

Trump'ın emirleri akim bırakıldı


ABD Başkanı Trump ise Rakka şehrinin Ekim 2017'de alınmasının ardından, DEAŞ hilafetinin yıkıldığını ve terör örgütünün elindeki toprakların yüzde 100'nün geri alındığını ve çok yakında ABD askerlerinin ülkeye döneceğini duyurdu.

Ancak Trump'ın bu açıklaması her seferinde Pentagon tarafından DEAŞ'ın elindeki toprakların yüzde 95'in üzerindeki kısmının alındığı şeklinde düzeltildi çünkü Trump'ın çekilme açıklaması Pentagon'a verilen yetkiyi sona erdiriyordu.
Rakka ve Musul gibi büyük şehirleri DEAŞ'ın elinden birkaç ayda alan CENTCOM'un, Deyrizor'daki Hacin ve Bağus gibi küçük kasabaları örgütün elinden alması aylar sürdü.

Trump, geçen yıl aralık ayında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesi sonrasında Suriye'den çekileceğini açıklamasıyla üçüncü kez çekilecekleri talimatını vermiş oldu ancak bu açıklamaların gereği yerine getirilmedi.
Bu süreçte Trump, ABD'nin her halükarda bölgede küçük bir kuvvet bırakması gerektiği konusunda ikna edildi.

Pentagon, her toplantıda çekilme sürecinin devam ettiğini ifade etse de sahada durum değişmiyordu. Bilakis ABD bölgeye askeri ekipman yığınağına devam ediyordu.
Pentagon, Suriye'de kalma yetkisi konusunda ise DEAŞ hapishanelerini bahane ediyordu.

Barış Pınarı Harekatı Pentagon'un planlarını bozdu


Türkiye'nin YPG/PKK'ya yönelik Barış Pınarı Harekatı'nı başlatması ile ABD, Suriye'nin kuzeyindeki askerlerinin çoğunu çekmek zorunda kaldı.

DEAŞ'ın bittiği ve dolayısıyla yetki yasasının sona erdiği tartışması unutulurken, ABD Kongresi özellikle Trump yönetimine ani çekilme kararından dolayı tepki gösterdi.

Trump, Suriye'deki askerlerin çoğunu çekerken Güney Carolina Senatörü Cumhuriyetçi Lindsey Graham ve emekli bir Orgeneral Jack Keane'in Suriye'deki petrol yataklarının haritasını göstererek Trump'ı ülkede 200 civarında asker bırakma konusunda ikna ettiği ortaya çıktı.

Trump’ın Suriye’nin kuzeyinde petrolü koruması için bir miktar asker bırakacağı iddiaları ilk kez The New York Times gazetesi tarafından 21 Ekim'de ortaya atılmıştı.

Gazete, üst düzey bir yetkiliye dayandırdığı haberinde Trump’ın, asker bırakma planının iki nedene dayandığı ve bunların DEAŞ'la mücadele ve Suriye'nin doğusundaki petrol bölgelerinin Esed rejimi ile Rusya'nın eline geçmemesi olduğunu yazmıştı.

Nitekim Trump da Beyaz Saray'da yaptığı basın toplantısında planını şu sözlerle açıkladı:

"Şu anda bölgedeki ülkeler, Türkiye-Suriye sınırındaki polislik faaliyetlerine yardım etmek için tüm sorumluluğu üstlenmeli. Diğer ülkelerin de bu bölgeye dahil olmalarını istiyoruz. Petrolü güvence altına aldık bu nedenle de az miktarda ABD askeri, petrol olan alanlarda kalacak."

Yetki tartışmaları yeniden


Türkiye'nin Rusya ile anlaşma yaparak Suriye'nin kuzeydoğusundaki statükoyu değiştirmesi Pentagon'un kendi kurgusu ve yorumuyla devam ettirdiği ABD operasyonlarını daha da karmaşık hale getirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Soçi'de vardığı Suriye'nin kuzeydoğusuna ilişkin mutabakatla Rusya ve Esed rejimi daha önce ABD tarafından kontrol edilen birçok bölgeye yerleşti.
Buna karşılık ise ABD, Irak'ta konuşlu mekanize birliklerini petrol yataklarının bulunduğu Deyrizor ve Haseke'nin Rimeylan bölgelerine sevk etti.

Bu gelişmeler kapsamında Washington da söz konusu sevkiyatın hangi yetkiye dayandırdığı soruları artmaya başladı.
Özellikle de Trump'ın petrol tesislerinin güvenliğini sağlayacaklarını ve petrolün bir kısmının ABD tarafından alınacağını ifade etmesi ile hem içeride hem de dışarıda ABD'nin Suriye'deki varlığına ilişkin yasal tartışmaları beraberinde getiriyor.
Ayrıca Rusya veya Esed rejiminin söz konusu petrol bölgelerine ilerlemesi durumunda ABD ordusunun vereceği tepki de merak konusu. Pentagon ise bu konudaki sorulara somut yanıtlar vermiyor.

ABD ordusunun Rus ordusu ile askeri bir angajmana girmesi yasa kapsamında sınırlandırılmışken, ABD ordusunun Rus birliklerine saldırma yetkisi de bulunmuyor.
Suriye politikasında iç savaşın başlamasından bu yana ülkedeki fiili durumlara ayak uyduran ABD'nin, Rusya ve Esed rejiminin petrol bölgelerine ilerlemesi durumunda o bölgeleri terk etmek zorunda kalacağı düşünülüyor.

Şayet Rusya ve rejim petrol bölgelerine ilerler ve ABD çekilmek zorunda kalırsa, ABD'nin askeri tarihine Vietnam, Afganistan ve Irak'tan sonra bir de Suriye hezimet olarak eklenmiş olacak.






30 Mart 2019 Cumartesi

Dünyadan Haber Ve Yorumlar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


2020 ABD Başkanlık Seçimleri: Sanders Türkiye hakkında nebiliyor?

Sanders “otoriterliğe karşı demokrasi mücadelesini” kazanmak istiyorsa, Türk halkının, Temmuz 2016’da demokrasiyi korumak için hayatlarını feda etmiş demokrasi destekçileri olduğunu kabul etmelidir.
Bilindiği üzere ABD Demokrat Partisi, 2020 Kasım'da gerçekleştirilecek Başkanlık seçimlerine ilişkin uzun bir kampanyanın hazırlıkları içinde. Bugüne kadar, çoğu Kongre üyesi olan yaklaşık on kişi, partilerinin 2020 yazının sonlarına doğru kararı verilecek olan başkan adaylığına aday olma niyetlerini ilan ettiler. Uluslararası gözlemciler bugünden itibaren adaylar belli olana kadar her adayın dış politika görüşlerine odaklanacak.
Yarışın favorileri olarak şimdiden öne çıkanlar, geçtiğimiz on yılın Demokrat adaylarının muzdarip olduğu büyük bir eksikliği teşhis etmiş durumda: Dış ilişkiler konusunda çok bariz bir tecrübe, hatta alaka eksikliği. Bu zaaf tam da Hillary Clinton’ın, dış politika konusunda bir zafiyet içinde olduğunun fark edilmesi üzerine, 2016’da aday olabileceği beklentisiyle 2009-2013 arasını dışişleri bakanı olarak geçirmesine imkan verildi. Akabinde Clinton, çok çeşitli uluslararası meseleleri kapsayan ve Türkiye hakkında detaylı yorumlar da ihtiva eden “Hard Choices” adlı bir kitap yayınladı. Bizatihi bu zafiyet, 2020 için adaylıkları ilan edilmiş Demokratik adayların birçoğunu çoktan dış politika görüşleri hakkında kamuoyuna açıklamalarda bulunma konusunda motive etmiş durumda.


'Bu topraklar Bangsamoro topraklarıdır'

İHH Genel Başkan Yardımcısı Oruç, "Filipinler devleti şunu kabul etti: Bu topraklar Bangsamoro topraklarıdır. Bu bölgede önce İspanyollar, sonra Amerikalılar, şimdi de Filipinler devleti olarak biz, Moro Müslümanlarının haklarına girdik." dedi.
20. yüzyıla kadar kendi bağımsız devletlerine sahip olan Moro Müslümanları, 1898'de Amerikalılara, ardından 1946'da Filipinlilere karşı özgürlüklerini kaybettiler. ‘Moro İslami Kurtuluş Cephesi’nin’ yıllar süren mücadelesi neticesinde özerklik yolunda büyük bir başarı kaydeden Morolular, bugün kendi özerk bölge meclislerinin açılış oturumunu gerçekleştiriyorlar. 2018’de yapılan referandum neticesinde Bangsomoro Temel Yasası kabul edilmiş, Morolular kendi özerk idarelerine çok yaklaşmıştı. Morolular için hayati öneme sahip bu önemli günün öncesinde Moro halkının mücadelesini ve tarihsel serüvenini konuşmak için süreci yakından takip eden hatta bizzat içinde bulunan İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Oruç ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Muhammed bin Selman tahttan uzaklaşıyor mu?

Son günlerde Arap ve Batı medyasında ülkenin de-facto yöneticisi olan Suudi veliaht prensin krallıktaki statüsünün zayıfladığına dair birbiri ardına yazılar çıkmaya başladı.
Son günlerde Arap ve Batı medyasında ülkenin de-facto yöneticisi olan Suudi veliaht prensin krallıktaki statüsünün zayıfladığına dair birbiri ardına yazılar çıkmaya başladı. Son dönemde yaşanan birtakım gelişmelere ilaveten Muhammed bin Selman’ın Şubat ortasındaki Güney Asya ziyaretinden bu yana, kamuoyunun önüne çok fazla çıkmamış olması bu süreçte medyada yazılıp çizilenlerin daha ciddi bir biçimde ele alınmasına da yol açtı.
Son dönemde Muhammed bin Selman’ın bazı yetkilerinin elinden alındığına, yönetimden tecrit edildiğine dair Arap ve Batı basınında çıkan yorumlar, veliaht prensin ya da Kral Selman’ın kişisel tercihlerinden kaynaklanmıyor.
Şubat ortasında Muhammed bin Selman’ın tüm Müslümanlar için kutsal olan Kabe’nin çatısında gezerken görüntülenmesi, oldukça muhafazakar olan Suudi kamuoyunda geniş bir tepki uyandırdı ve başta sosyal medya mecraları olmak üzere Muhammed bin Selman aleyhine geniş bir kampanya başlatılmasına yol açtı. Ülkede yönetimin meşruiyetinin önemli oranda İslam’a ve İslami değerlerin muhafaza edilmesi gayesine dayandığı göz önüne alınırsa, İslami değerlere saygısızlık olarak yorumlanan bu hareketin, krallığın içerideki meşruiyetine ve İslam dünyasındaki itibarına zarar vermesi kaçınılmazdır.

Cezayir nereye gidiyor?

1954’te bağımsızlık için Cezayir’de bir araya gelenler, 1962’de kaybettiklerini elde etmek için 57 yıldır mücadele ediyor.
Cezayir nereye gidiyor?
1954’te bağımsızlık için Cezayir’de bir araya gelenler, 1962’de kaybettiklerini elde etmek için 57 yıldır mücadele ediyor. Cezayir’de toplumsal muhalefetin adı “özgür bir Cezayir için toplumsal uzlaşı”
Cumhurbaşkanı halk tarafından mı seçilecek, yoksa ordu ve ülke dışı güçler tarafından mı seçilecek? Cezayir’de gelecek yıllardaki toplumsal olayların belirleyicisi bu olacaktır.
Dünün Cezayir’i
1 Kasım 1954’te Cezayir’de bağımsızlık savaşı başladığında, hiç kimse sürecin ne zaman ve nasıl sonuçlanacağını tahmin edemiyordu. Zira bir tarafta ülkelerinde bağımsız bir şekilde yaşamak isteyen Cezayirliler, diğer tarafta ise anavatanının deniz ötesi parçasını korumak zorunda olan Fransa vardı. Esasında her iki taraf da anavatanı için mücadeleye girişmişti.
Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) birbirinden farklı siyasal ve toplumsal grupları ülkenin bağımsızlığını kazanma yönünde organize ederek bir halk hareketi başlattı. Bu hareketin içinde sosyalistler, laikler, İslamcılar ve liberaller başta olmak üzere hemen her grup yer almaktaydı. Aslında hareketin başlangıcında ve ruhunda (Batı medeniyetinden ziyade) sömürgeciliğe karşı verilen bir mücadele vardı. Yani bunca farklı grubu bir araya getirmek suretiyle onlara bir ulus olarak hareket etme kabiliyeti veren ruh “bağımsızlıktı”.
Devrim sürecinde Cezayir elitinin yoğun bir şekilde parçalanmış karakteri, Cezayir’in bağımsızlık sonrası siyasal evriminin açıklanmasında da bize çok büyük ipuçları verecektir. FLN’nin mevcut ideolojik yapıyı, etkili bir siyasal iletişim sistemine dönüştürmedeki başarısızlığı, kadrolar arasındaki birlik ve beraberliği tesis etmekteki yetersizliği, toplumsal mutabakatın oluşmasındaki en büyük engellerdi.


Esed rejiminin 52 yıllık Golan 'kartı'

Beşşar Esed, 52 yıldır Golan tepelerini işgal eden İsrail’in bölge üzerindeki egemenliğini ABD’nin tanıma kararı karşısında, nispeten pasif kalmayı tercih ediyor.
Esed rejiminin 52 yıllık Golan 'kartı'
Son sekiz yıldır iktidarını yeniden “konsolide etme” çabasında olan Beşşar Esed, 52 yıldır Golan tepelerini işgal eden İsrail’in bölge üzerindeki egemenliğini ABD’nin tanıma kararı karşısında, nispeten pasif kalmayı tercih ediyor. Babasından miras kalan bu tutumla bekasını garantilemeyi önceleyen Esed rejimi Golan’da statükonun sürmesini istiyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın “Golan tepelerini İsrail toprağı olarak tanıma vaktinin geldiğine” ilişkin geçen Perşembe yaptığı açıklama ve ardından gelen tanıma kararı Suriyeli muhaliflerin büyük tepkisine neden oldu.
Açıklamayı takip eden gün, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK), Suriye Türkmen Meclisi, muhalifleri Birleşmiş Milletler gözetimindeki müzakerelerde temsil eden Müzakere Yüksek Kurulu ve askeri muhalif grupların çatı kuruluşu Ulusal Özgürleştirme Cephesi art arda açıklamalar yaparak Golan’ın Suriye toprağı olduğunu ve Trump’ın kararının uluslararası hukuku hiçe saydığını vurguladı.
Muhaliflerden gelen tepkilerin aksine, Esed rejimi tepkisini resmi ajansı SANA’da dışişleri bakanlığından bir yetkiliye dayandırılan kınama haberiyle verdi. Rejimin günler süren sessizliğini sabah saatlerinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni (BMGK) toplantıya çağırarak bozduğu öğrenildi.


Katolik Kilisesi'nde mızrak çuvala sığmıyor

Cinsel suçlar Katolik Kilisesi’nin sürekli karşılaştığı bir problem. Ama Kilise son yıllarda hiç olmadığı kadar cinsel suçlarının yüzüne vurulması durumuyla karşı karşıya kaldı.
 “Sadizm, Kilise’ye emanet edilen çocukların suistimal edilmesi ve kendilerine tecavüz edilmesi gibi hadiseler, sölibat (rahiplerin evlenmeden mücerret yaşamaları) hayatının sürekli karşımıza çıkan yan etkileri olagelmiştir ve böyle olmaya devam etmektedir. Bunun haricinde ‘alışılagelmiş yollar’ ile de sölibatın sık sık bozulduğuna şahit olmaktayız. Bütün bu hatalı tutumlar, hatta cinayet olarak adlandırılabilecek tutumlar, dolandırıcılığın ta kendisidir. Suistimal edilen çocukların çığlıkları çok kereler kanla, zorbalık ve baskıyla ve bunun haricindeki suçlarla iç içe geçmiş şekilde yükselmektedir. Ortada sessiz kalınacak, örtbas edilecek hiçbir şey yoktur. Suçlular işledikleri bu suçlarını itiraf etmeli ve eğer mümkünse telafisi cihetine gitmelidirler. Hatta itiraf edilmesi gereken bir diğer husus da şudur: Bu fiilleri irtikap edenlerin bir kısmı arızalı tipler olmaları sebebiyle, yaşam şekli olarak sölibatı tercih etmişlerdir!”


Kuzey Akım 2: Yeni bir nükleer silahlanma yarışınınbaşlangıcı mı?

Kuzey Akım 2 projesi, AB içinde oluşturduğu derin çatlağa ilave olarak Rusya ve ABD’yi Avrupa düzleminde yeniden karşı karşıya getirdi. Kuzey Akım 2, yeni bir nükleer silahlanma yarışını başlatacak kadar büyük bir potansiyel taşıyor.

AB için, Rusya ile Ukrayna arasında 2005 yılında başlayan doğal gaz tartışmasına bakıldığında, Ukrayna’nın Avrupa’nın enerji güvenliği açısından ne denli önemli olduğu ortaya çıkıyor. Doğal gaz açısından Rusya’ya bağımlı olan Ukrayna’nın, ödemelerde ve fiyatlandırmada yaşanan sorun dönemlerinde, Rusya’dan Avrupa’ya gaz taşıyan transit boru hatlarından gaz çekmesi başta Almanya olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde, enerji güvenliği endişesiyle gözlerin bu ülkeye çevrilmesine sebep oldu. Avrupa’nın enerji güvenliği tehdit altındaydı ve acilen çözüm bulunması gerekliydi.

Enerji savaşları: ABD-Rusya

Rusya iki önemli boru hattını daha hayata geçirmek istiyor: Kuzey Akım-2 ve Türk Akımı. ABD ise söz konusu iki projeden özellikle birincisinin hayata geçmesini istemiyor ve bu konuda Avrupa ülkelerine baskı uyguluyor.

Orta Asya’dan Güney Amerika’ya, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan Rusya-ABD mücadelesinin önemli alanlarından birini de enerji konusu oluşturuyor. Bilindiği gibi, Rusya’nın en büyük gelir kalemlerini enerji ihracatından elde edilenler teşkil ediyor. Vladimir Putin bu gelirler sayesinde özellikle 2000’li yılların başında iç ve dış borçları kapatarak daha aktif bir dış politika izlemeye başlamıştı. Bu husus, ister istemez ABD’nin dış politikasıyla ve çıkarlarıyla çatıştı ve artık günümüzde yeni bir Soğuk Savaş’tan dahi bahsedilmeye başlanmasına sebep oldu. Bu “savaş” çerçevesinde, Rusya enerji kartını imkân dâhilinde kullanmaya, ABD de tam tersine Rusya’yı bu silahtan mahrum bırakmaya çalışıyor.


10 Mart 2019 Pazar

Dünya Gündemi Haber - Analiz

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


                                           

İstifa restinde ilk raund Zarif'in


Dini lider Hamaney’in de istifa kararına olumsuz bakması sonucu yaşanan geri dönüş, Dışişleri Bakanı Zarif’i, adeta “seçilmiş” bakandan “atanmış” bakan statüsüne yükseltti.

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, Şubat ayının sonlarına doğru görevinden istifa ettiğini açıkladı. Üstelik bu kararını, ülkede kullanımı yasak olan Instagram’daki hesabından duyurdu. İstifa haberinden iki gün sonra Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Zarif’in istifasını kabul etmedi ve Zarif, ülkeye gelen Ermenistan heyetini karşılamak suretiyle görevine devam etti. İranlı bakan daha önce de istifa etmiş ancak Ruhani tarafından vazgeçirilmişti. Ancak bu seferki istifa açıklaması, zamanlaması ve içeriği bakımından diğerlerinden çok daha fazla anlam ve önem arz ediyor.


İran'ın Kafkaslarda nüfuz arayışı

İran, Kafkas ülkeleri üzerindeki etkisini artırmak, bölgedeki güç dengesini kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarını maksimize edecek şekilde yeniden dizayn etmek için bölgede daimi ve yakın ilişkiler kurma mücadelesini diri tutmakta.

“Halkımız çok iyi biliyor ki, İran’ın kuzey bölgeleri ve Kafkaslar 205 yıl önce sadakatsiz Kaçar Hanedanı döneminde İran’dan koparıldı. Hatta 47 yıl önce, İslam Devrimi gerçekleşmeden yedi yıl evvel, Pehlevi rejimi döneminde coğrafya kitaplarında İran’ın 14. vilayeti olarak nitelendirilen önemli bir güney parçamız (Bahreyn) bizden koparıldı...” Bu sözler, 11 Şubat’ta İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani tarafından İran İslam Devrimi’nin 40. yıldönümü kutlamaları kapsamında toplanan kalabalığa seslenirken kullanıldı. Kullanılan ifadeler coşku verici bulunabilir ancak İran’ın günümüzde Kafkas devletlerine yönelik izlediği dış politika ve hak iddialarına ilişkin önemli mesajlar vermektedir.


Orta Asya: Avrasya'daki fay hatlarının birleştiği nokta

ABD'nin askeri, ekonomik ve siyasal anlamda en az görünür olduğu bölge olarak ön plana çıkan Orta Asya, aynı zamanda bu ülkenin bölgedeki enerji rezervlerini Batılı müttefiklerine yönlendirmeye yönelik çabalarına da sahne oluyor.

Jeopolitik teorileri içinde en bilinen teori olan “kara hakimiyeti” teorisine göre dünyanın merkezi olarak görülen Avrasya anakarasının en önemli bileşenlerinden biri de Orta Asya’dır. Avrasya’nın dünyanın jeopolitik merkezi olduğuna dair anlayış, Avrasyacılık düşüncesi tarafından da kabul görmektedir. Türkiye’nin de bir parçasını oluşturduğu, güney sınırı Ortadoğu ve Hint alt kıtasında, batı sınırı Doğu Avrupa’da ve doğu sınırı ise Çin’de biten bu alan, dünyanın en büyük coğrafi bileşenlerinden biri olmanın yanı sıra, içerdiği toplumsal, sosyokültürel ve siyasal çeşitlilik açısından da sorunlar ekseninde algılanmaya oldukça açık bir bölgeyi ifade ediyor. Bir dönem büyük bir bölümü SSCB kontrolü altında kalan Avrasya’nın temel bir bileşeni olan ve Türk kökenli halkların yoğunlukla yaşadığı bir bölge olması hasebiyle “Türkistan” olarak da adlandırılan Orta Asya, Hazar denizi kıyılarından Çin’e kadar olan bölgeyi içerir. Hatta Çin’in en batı eyaleti olarak bilinen, bu ülkenin topraklarına en son katılmış toprak parçası olan ve Doğu Türkistan olarak adlandırılan Sincan Uygur Özerk Bölgesi de Türkistan coğrafyasının ve genel itibarıyla Orta Asya’nın önemli bir parçasıdır.

Ortadoğu: Yeni dünya düzeninin adının konulduğu, oyun bozucucoğrafya

Yeni uluslararası sistemin adı, büyük ölçüde Ortadoğu merkezli yaşanan güç mücadelesiyle birlikte şekillenmiş görünüyor. Bu bağlamda ABD’nin tek kutuplu bir dünya inşa edemeyeceği anlaşılmıştır.
Aralık 2018’in son günlerinde Bağdat’ın batısındaki el-Esed hava üssünde görevli Amerikan askerlerine Noel dolayısıyla sürpriz bir ziyaret gerçekleştiren Donald Trump’a uçuşu sorulduğunda, “Endişelerim mi vardı; evet endişelerim vardı” cevabını vermişti. Oysa söz konusu ziyaretin sadece 3,5 saat sürmesi, Bağdat’a gidilmemesi ve Irak başbakanıyla yapacağı görüşmeyi iptal etmesi, endişeden öte bir şeye, korkuya işaret ediyordu. Ortadoğu tüm gerçekliğiyle Trump’a soğuk bir “hoş geldin” demişti.

Somali'de yeni yönetim beklentileri karşılayamadı

Somali Cumhurbaşkanı Farmajo’nun iktidardaki iki yılı hiç de kolay geçmedi. Terör, Farmajo’nun cumhurbaşkanı seçilmesi halinde kısa sürede Eş-Şebab'ı bitireceğini taahhüt etmesine rağmen ülkenin en önemli sorunu olmaya devam ediyor.

Somali Cumhurbaşkanı Muhammed Abdullah Muhammed Farmajo, 8 Şubat 2019 itibarıyla Somali cumhurbaşkanlığı yerleşkesi Villa Somali'deki görev süresinin 2’nci yılını geride bıraktı. Ülkede son dönemde yaşanan gelişmeler dikkate alındığında bu iki yılın hem Somali hem de Farmajo için hiç de kolay geçmediği söylenebilir. Somali’de birlik ve beraberliği sağlama, yoksulluğa çare bulma ve kısa sürede terörü bitirme vaadiyle iktidara gelen ve ABD vatandaşlığı da bulunan Farmajo, dengelerin hızla değiştiği Afrika Boynuzundaki ülkede bu iki yıllık süre zarfında neler yaptı?


Esed'in Tahran ziyareti ne anlama geliyor?

Esed’in Tahran ziyareti ve İran makamlarıyla gerçekleştirdiği görüşmeler, şu aşamada İran’a ait kuvvetlerin Suriye’den çıkma niyetinde olmadığını ve bilakis Esed’in ülkesindeki İran varlığını desteklediğini gösteriyor.
Basına haber verilmeksizin 25 Şubat Pazartesi günü Tahran’ı ziyaret eden Beşşar Esed, İran devrim rehberi ve cumhurbaşkanıyla ayrı ayrı görüşmeler gerçekleştirdi. İran ve müttefiklerinin, Esed’in bu ziyaretini “direniş ekseninin bir zaferi” olarak kutlamalarına rağmen Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in beklenmedik istifası soğuk duş etkisi yaparak söz konusu ziyareti tartışmaya açmış bulunuyor.


2011 yılında Suriye’de protesto ve çatışmaların başlamasından bu yana Esed iki defa Rusya’yı ziyaret etmiş olsa da bu İran’a gerçekleştirdiği ilk ziyaretti. Her ne kadar Tahran’ı çok daha önce ziyaret etmesi ve kendisinden askerî ve iktisadi olarak hiçbir şey esirgemeyen İran makamlarına şükranlarını arz etmesi beklense de Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin daveti üzerine gerçekleştiği söylenen bu ziyaretin birçok hedefi bulunuyor.

Tunus siyasetinde Körfez gölgesi

Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlere hazırlanan Tunus'ta siyaset, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın seçimlere eski rejim ve Nida Tunus lehine müdahale etmeye çalıştığı iddiaları ile daha da karmaşık bir hal alıyor.

Tunus siyasetinde yıl içerisinde gerçekleşmesi beklenen cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler nedeniyle 2019 yılı şimdiden önemli bir dönüm noktası olacağa benziyor. Ülke siyaseti, 2011 sonrası dönemde siyasette kutuplaşmanın en üst seviyelere taşındığı nadir dönemlerden birine tanıklık etmekte. Her ne kadar taraflar henüz devlet başkanı adaylarını resmi olarak açıklamamış olsa da, karşılıklı suçlamaların arttığı Tunus’ta tüm siyasi aktörler seçim hattına girmiş bulunuyor. Ancak seçim yarışı, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’ın seçimlere eski rejim ve Nida Tunus lehine müdahale etmeye çalıştığı iddiaları ile daha da karmaşık bir hal alıyor.


Gündem

Türkiye ve dünya gündemi, lider programları ve uluslararası etkinlikler.


1- TBMM Başkanı Mustafa Şentop, hukukçularla kahvaltılı toplantıda bir araya gelecek, Çorlu Bakkallar Odası'nın onuruna vereceği akşam yemeğine iştirak edecek.

2- Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Çekmeköy’de halkla buluşacak, Eyüp’te Yozgatlılar Konfederasyonu Buluşması'na katılacak.

3- Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Çerkezköy Mimarlar Mühendisler Yapı Denetimler ile kahvaltılı toplantıya katılacak, Roman vatandaşlarla bir araya gelecek, Süleymanpaşa 100. Yıl Mahallesi Seçim Ofisi'nin açılışını gerçekleştirecek, AK Parti Büyükşehir Belediyesi Başkan Adayı Mestan Özcan'ın tanıtım toplantısı ile Çorlu aday tanıtım toplantısına katılacak.

4- İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, şehit aileleri, muhtarlar ve STK temsilcileriyle öğle yemeğinde bir araya gelecek, Kongre Müzesi bahçesinde halka hitap edecek. Kahramankazan Kent Meydanı'nda vatandaşlara seslenecek Soylu, "Ankara'daki Karadenizliler Buluşması"na iştirak edecek.

5- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Bayburt Yazyurdu Köyü Kalkındırma ve Yardımlaşma Derneği ile İstanbul Bilecikliler Yardımlaşma ve Kalkındırma Derneğini ziyaret edecek.

6- MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Söğüt'te Ertuğrul Gazi Türbesi'ni ziyaret edecek, açık hava toplantısında partililere seslenecek, Eskişehir'de Cumhur İttifakı toplantısına katılacak.

7- Suriye iç savaşındaki gelişmeler ile bölgedeki durum izleniyor.

8- Spor Toto Süper Lig'de 25. haftaya Aytemiz Alanyaspor-Büyükşehir Belediye Erzurumspor, Göztepe-Kasımpaşa, Çaykur Rizespor-İstikbal Mobilya Kayserispor, Beşiktaş-Atiker Konyaspor maçlarıyla devam edilecek.





google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html