BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Doğu Akdeniz sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Doğu Akdeniz sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

10 Kasım 2020 Salı

Türkiye kamuoyu ve Doğu Akdeniz krizi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Vatandaşların gündeme ilişkin düşüncelerini tespit etmek amacıyla geçtiğimiz ay yapılan araştırma, Türkiye kamuoyunun Doğu Akdeniz krizi hakkında ne düşündüğü hakkında önemli sonuçlar barındırıyor.



Dış politika denildiğinde genellikle hükümetlerin resmî kanallar aracılığıyla yürüttükleri politikalar anlaşılır. Ancak bir dış politika kararı belli bir sürecin çıktısı olarak ete kemiğe bürünür. Devletlerin siyasal yapısı, örgütleniş biçimleri, karar alma mekanizmaları, vatandaşların siyasal tutum ve davranışları, medyanın dış politika konularını takdimi gibi birçok faktörün veyahut bileşenin bu sürecin bir parçası olduğu görülür. Bunlar içerisinde kamuoyunun ayrı bir yeri ve önemi vardır. Nitekim demokratik rejimlerde hükümetler takip ettikleri dış politika konusunda vatandaşların düşünce ve kanaatlerinin ne olduğunu öğrenmek isterler. Zira yönetenler ve yönetilenler arasındaki karşılıklı ilişki ve etkileşimin tam olarak anlaşılması ve siyasal karar alma süreçlerinin ona göre belirlenmesi demokrasinin ana karakteridir.

Hükümetler iç politikada olduğu gibi dış politikada da temsil ettikleri halka karşı büyük bir sorumluluk taşırlar. O nedenle kamuoyunun tepkisine yol açacak dış politika kararları almaktan uzak durmaya çalışırlar. Hükümet iktidara doğal olarak seçimle gelmiştir ve alacağı kararlarda kamuoyunu dikkate almak mecburiyetindedir. Başka bir ifadeyle seçimle işbaşına gelmiş her hükümet, aldığı veya alacağı dış politika kararları karşısında kamuoyunun desteğine büyük bir ihtiyaç duyar. Dolayısıyla bir hükümet, beklediği desteği ardına alabilmek amacıyla dış politika kararları öncesinde veya sonrasında kamuoyunu kararın içeriğine dair aydınlatmak ve ikna etmek mecburiyetindedir.

Diğer taraftan ise, gündelik hayatın telaşıyla meşgul olan vatandaşların tümünün dış politika meseleleriyle ilgili ortaya çıkan çeşitli sorunlar hakkında, bilgi sahibi olmasına imkân yoktur. Hatta büyük kriz anları dışında, halk kitlelerinin büyük bir kısmının bu sorunların farkında olmadığı bile söylenebilir. Yine kamuoyu konusu üzerine bilimsel çalışma yapan uzmanlar kamuoyundaki kanaatlerin oluşumunda iş ve meslek gruplarının, sosyal çevrenin, ailenin, kanaat önderlerinin, kitle iletişim araçlarının ve okulun önemine dikkat çekerler. Ayrıca tüm bunlara günümüzde etki gücü giderek artan sosyal medya araçlarını da eklemek uygun düşecektir. Araştırmalar, kişilerin etkileşim içinde bulunduğu bu kurumlardan bilhassa gündemdeki konular hakkında sürekli ve kalıcı bilgiler, değer yargıları ve kanaatler edindiğini gösteriyor. Ancak bu edinimlerin sonradan değişebildiği de araştırmalara yansıyan bir gerçektir.

Kamuoyunun şekillenme sürecinde en etkili aracın kitle haberleşme araçları (radyo, televizyon, gazete, dergi, sosyal medya, sinema) olduğu, bazı tartışmaları beraberinde getirse de genellikle kabul edilen bir durumdur. Nitekim gelişen teknolojiyle birlikte bu araçların haberleri, yorumları, analizleri büyük kitlelere çok kısa bir süre zarfında ulaştırması mümkün hale gelmiştir. Özellikle teknolojiyle iç içe yaşanılan akıllı telefon çağında bir olaya ilişkin haberlerin anında milyonlara ulaştığı gözlemlenmektedir. Ancak bilginin bu süratli yayılımına rağmen kişilerin yayımlanan haberler ve yorumlar arasından sadece kendi ilgisini çekenleri veya kendince önem taşıyanları dikkate aldığı bilinmektedir. Kişinin kendi ilgisini ve dikkatini cezbetmeyen olaylar veya haberler hakkındaki yorum ve değerlendirmelere katılımı ise kendisinde yer etmiş fikir ve kanaatler ölçüsündedir.

Bununla birlikte günümüzde daha görünür bir hale gelen, sosyal medya grupları üzerinden aktarılan ve bir konu hakkında fikir içeren mesajlar, görseller şeklindeki bilgiler kişinin kanaatinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle kişi bağlı olduğu sosyal medya grubunun bir konu hakkındaki kolektif yargılarına ters düşen haberlere, yorumlara ve kanaatlere karşı bir refleks gösterme eğilimi taşır.

“Doğu Akdeniz’de hükümetin tavrını doğru buluyor musunuz?”

Kamuoyuna ilişkin bu genel bilgilerin takdiminin ardından, “Türkiye kamuoyu Doğu Akdeniz krizi hakkında ne düşünüyor?” konusuna giriş yapılabilir. Araştırma Danışmanlık Medya Organizasyon (ADAMOR) Toplum Araştırmaları Merkezi Türkiye’de yaşayan vatandaşların Türkiye gündemine ilişkin düşüncelerini tespit etmek amacıyla 1-15 Ekim tarihleri arasını kapsayan “Türkiye Endeksi” adlı araştırmasını geçtiğimiz hafta kamuoyuyla paylaştı. Söz konusu araştırma dahilinde 76 ilde örneklem olarak seçilen bin 317 kişiye iç politikadan dış politikaya gündemi meşgul eden konular üzerinden bir dizi soru yöneltildi. Yapılan ankette dış politikaya ilişkin, “Doğu Akdeniz’de hükümetin tavrını doğru buluyor musunuz?”, “Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünüyor musunuz?”, “Türkiye, Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapmalı mı?” ve “Türkiye’nin AB üyeliğini yeniden gündemine almasını ister misiniz?” şeklinde dört soruya yer verildi. Soruların üçünün Türkiye kamuoyunun gündemini şu sıralar en çok meşgul eden Doğu Akdeniz meselesine ayrılması isabetli bir tercih olmuştur. Biz de yazımızda bu üç soruya yer vereceğimizi hemen belirtelim.

Zira Türkiye, Doğu Akdeniz’de 2003 yılından bu yana gayrimeşru bir dayatmayla Türkiye ve Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinin gasp edilmesiyle karşı karşıya ve bu oldubittilere karşı meşru ve yasal bir mücadele vermekte. Diğer taraftan ise Ankara, Yunanistan’ın maksimalist karasuları ve kıta sahanlığı talepleri karşısında Antalya Körfezi’ne hapsolmamak için yoğun bir diplomatik mücadele veriyor. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Avrupa Birliği (AB) üyesi olmanın sağladığı siyasi avantajı Türkiye ve Kıbrıs Türklerine karşı bir baskı aracına dönüştürme gayreti içerisindeyken, Türkiye, krizin başından beri, Doğu Akdeniz'de hem kendisinin hem Kıbrıs Türklerinin meşru haklarının güvence altına alınacağı, adalet ve hakkaniyet temelinde bir çözüm için diyalog ve işbirliği çağrısı yapıyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Ekim ayı başında AB liderlerine gönderdiği mektubunda, “Doğu Akdeniz politikamızın iki ana hedefi, deniz yetki alanlarının uluslararası hukuka uygun, adil sınırlandırılması ve Kıbrıs Türklerinin Kıbrıs Adası’nın enerji kaynakları üzerindeki eşit hak ve çıkarlarının garanti altına alınmasıdır” ifadeleriyle Türkiye’nin kırmızı çizgilerinin neler olduğunu muhataplarına iletirken, diğer taraftan AB’nin nüvesini oluşturan Kömür ve Çelik Topluluğu’na benzer bir modelin Doğu Akdeniz’de uygulanabileceğini ve böyle bir işbirliği modelinin hem Kıbrıs meselesinin çözümüne hem de büyük AB’nin oluşumuna temel oluşturabileceğini belirtmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan mektubunun devamında, arzusunun Türkiye-AB ilişkilerin ilerletilmesi olduğunu da ayrıca ifade etmiştir. Buna rağmen Türkiye, Yunanistan-GKRY propagandasının esir aldığı Batı basınının genelinde “bölgede barış ve güvenliği tehdit eden ülke” olarak takdim edilmektedir. Bu, adil olmadığı kadar açıkça ikircikli bir tutumdur.

Bu kısa özetin ardından araştırmaya yeniden dönecek olursak, “Türkiye Endeksi” araştırmasında kamuoyu yoklamasına katılanların yüzde 66’sı Doğu Akdeniz’de hükümetin politikasını doğru bulduğunu, yüzde 22’si de hükümetin tavrını doğru bulmadığını ifade etmiştir. Yüzde 12’lik kısım ise, Doğu Akdeniz’de hükümetin politikasıyla ilgili herhangi bir fikri olmadığını beyan etmiştir. Ankete göre bugün genel seçim olsa MHP’ye oy vereceklerin yüzde 97,2’si ve AK Parti’ye oy vereceklerin yüzde 96,8’i, İYİ Parti’ye oy vereceklerin yüzde 63,9’u, diğer partilere oy vereceklerin (Saadet, DEVA, Gelecek, Vatan Partisi vb.) yüzde 61,1’i ve CHP’ye oy vermeyi düşünenlerin yüzde 46,8’i hükümetin Doğu Akdeniz’de tavrını doğru bulduklarını belirtmişlerdir. HDP’ye oy vermeyi düşünen seçmenlerin ise sadece yüzde 18,2’si Doğu Akdeniz’de hükümetin tavrını desteklediğini söylemişlerdir.

Bir başka açıdan bakıldığında HDP seçmenlerinin yüzde 70,5’i ile CHP seçmenlerinin yüzde 35,3’ü hükümetin Doğu Akdeniz’de izlediği politikayı doğru bulmadığını belirtmiştir. Hükümetin Doğu Akdeniz politikasını desteklemeyen seçmenlerin neden bu kanaate sahip olduklarını tespit edebilmek için detaylı yeni bir araştırmaya ihtiyaç duyulduğunun altını çizmek gerekiyor. Bunun yanında yukarıdaki oy dağılımları genel olarak dikkate alındığında milliyetçi ve/veya muhafazakâr seçmenin hükümetin Doğu Akdeniz politikasına açık bir destek verdiğini söylemek mümkün. Hükümetin haklı tezler öne sürmesinin yanı sıra bu açık desteğin önemli nedenlerinden biri de Doğu Akdeniz ve Kıbrıs bağlamında Türkiye, Yunanistan, Fransa ve AB arasında yaşanan gerilimin, Türkiye’nin Akdeniz’deki doğal ve tarihi haklarının emperyalist bir saldırıya uğradığı düşüncesinin Türk kamuoyunun milliyetçi refleksini harekete geçirmiş olmasıdır.

“Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünüyor musunuz?”

Araştırmada yer alan, “Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünüyor musunuz?” sorusuna verilen yanıtlar bir hayli ilginç sonuçlar içeriyor. Buna göre Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünenlerin oranı yüzde 39 iken, Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkmayacağını düşünenlerin oranı yüzde 48’dir. Bu konuda herhangi bir fikri olmayanların oranı ise yüzde 13’e tekabül ediyor. Burada dikkate alınması gereken önemli bir veri ise katılımcıların yaşıyla ilgili. Katılımcıların yaşındaki artış, genel olarak Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkmayacağını düşünme temayülüyle paralellik gösteriyor.

Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünenlerin en fazla 25-34 yaş diliminde (yüzde 48,7) yoğunlaşması dikkat çekici bir durum. Bir diğer kayda değer tespit ise eğitim düzeyinin artmasıyla birlikte (ön lisans ve üzeri) Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünenlerin oranlarının artmasıdır. İlkokul mezunu ve altı eğitim düzeyine sahip katılımcıların çoğunluğu, Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünmemektedir.

İleri yaşa mensup seçmenlerle eğitim düzeyi düşük seçmenler arasında yaygın görülen bu “ümitsizliğin” nedenlerinden birinin, “sahada kazanıp, masada kaybetme” endişesi olduğu tahmin edilmektedir. Parti bazında bakıldığında bugün genel seçim olsa AK Parti’ye oy vereceklerin yüzde 82,9’u ve MHP’ye oy vereceklerin yüzde 80,3’ü Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine sonuç çıkacağını düşünürken, HDP seçmenlerinin yüzde 79,5’i ve CHP seçmenlerinin yüzde 74,4’ü ve İYİ Parti seçmenlerinin yüzde 57,8’i Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünmemektedir. Destek verme ile kazanım konusundaki öngörülerin arasında bu denli bir farkın ortaya çıkmasını sağlayan faktörlerin detaylı bir şekilde araştırılması, Türk kamuoyunun dış politika algısını ölçmek ve anlamak açısından büyük önem arz ediyor.

“Türkiye, Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapmalı mı?”

Ankette yer alan bir diğer başlık, “Türkiye, Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapmalı mı?” sorusu. Buna göre katılımcıların yarısı Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Türkiye’nin Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapması gerektiğini düşünürken, yüzde 34’ü işbirliğine taraftar olmadığını beyan etmiştir. MHP seçmenlerinin yüzde 71,8’i, HDP seçmenlerinin yüzde 61,4’ü, İYİ Parti seçmenlerinin yüzde 55,2’si ve AK Parti seçmenlerinin yüzde 42,2’si Türkiye’nin Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapması gerektiğini belirtmiştir. İlginç olan ise AK Parti seçmenlerinde yaşanan düşüştür. Belki de bu düşüş, soruda İsrail’in geçiyor olmasından ileri gelmektedir. Bu noktada tek bir soru sormak yerine ayrı ayrı “Mısır”, “Libya”, “İsrail” ve hatta “Yunanistan”a yer verilmesi kamuoyunun hangi ülkelerle işbirliği yapılmasına taraftar olduğunu tespit etmede daha sağlıklı bir fikir sağlayabilirdi. Bu eksikliğe rağmen soruya verilen yanıtlardan, eğitim düzeyinin artması ile birlikte Türkiye’nin Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapması gerektiğini düşünenlerin oranlarının artmakta olduğu izlenmektedir.

Genel değerlendirme

Araştırmadan genel hatları itibarıyla üç önemli sonuç çıkıyor. Bunlardan birincisi, kamuoyunun büyük çoğunluğunun Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de takip ettiği politikayı doğru ve yerinde bulmasıdır. İkincisi, “sahada kazanıp masada kaybetme” endişesinin kamuoyunun kanaati üzerindeki etkisidir. Bu durum haliyle, Doğu Akdeniz krizinin Türkiye’nin lehine sonuçlanabileceği konusunda, kamuoyunu karamsarlığa itmektedir. Üçüncüsü ise Doğu Akdeniz krizinde hükümeti destekleyenlerin baskın çoğunluğunun milliyetçi ve/veya muhafazakâr seçmenlerin olmasıdır.

Şurası çok açıktır ki, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs meselesi, partiler üstü milli bir meseledir. Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinin korunması ve güvenceye alınmasıyla ilgili bir konudur. O yüzden iç siyasi hesaplar üzerinden bu iki meseleyi değerlendirmenin ve ona göre siyasi bir yaklaşım benimsemenin, Türkiye’nin Ege denizinden Doğu Akdeniz’e uzanan hak ve menfaatlerini tehlikeye atmaktan öte bir kazanım sağlamayacağı çok aşikârdır.

[Çalışmalarını Türk dış politikası, Kıbrıs meselesi, enerji güvenliği ve Doğu Akdeniz krizi konularında yoğunlaştıran Doç. Dr. İsmail Şahin, Ankara Hacı Bayram Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]

“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Türkiye Diriliş Postası’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.


5 Kasım 2018 Pazartesi

Türkiye Akdeniz'de! teyakkuzda

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


12 savaş gemisi Akdeniz'de! Türkiye teyakkuzda
İskenderun Teknik Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Petrol ve Doğalgaz Mühendisliği Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ergül Yaşar, "Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaza hem potansiyeli hem konumu nedeniyle herkes göz dikiyor ama Türkiye ve KKTC sahiplik hakkını uluslararası hukuktan alıyor" dedi.
Doğu Akdeniz’de sular ısınmakta. Bölgedeki doğalgaz yatakları öyle heyecan yarattı ki Akdeniz’e kıyısı olmayan ülkeler bile bölgeye demir atmış durumda. Türkiye de işe çoktan koyuldu. Azeri SOCAR’ın 6,3 milyar dolar tutarındaki yatırımı STAR Rafineri işe başladı. Barbaros Hayrettin ve ilk sondaj gemimiz Fatih de öyle. Hava ve deniz kuvvetlerimiz ise 7/24 teyakkuzda. Ne oluyor? Nasıl bir potansiyelden bahsediyoruz? Sahiplik durumu ne? Sondaj ve transfer için avantaj ve dezavantajlarımız neler? 2010’da keşfedilen kaynak, Akdeniz’de yeni bir gerilim mi demek? İskenderun Teknik Üniversitesi (İSTE), Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Petrol ve Doğalgaz Mühendisliği Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ergül Yaşar, Akdeniz'de gelişmeleri anlattı.
Gündem hızla Doğu Akdeniz’e kayıyor. Söyler misiniz Doğu Akdeniz’de neler oluyor?
Doğu Akdeniz’de çok sayıda petrol ve doğalgaz yatağının tespit edilmesi nedeniyle bütün dünyanın dikkati bölgeye çekilmiş durumda. Doğu Akdeniz sadece petrol ve doğalgaz varlığı açısından değil aynı zamanda enerji dağıtımının “enerji ipek yolu” olmasından dolayı, dünyanın her tarafına kolayca dağıtım ve transfer olabileceği için de bütün dünyanın gözü burada.

Nasıl bir enerji potansiyeli var bölgede?

Gerek Türkiye Petrolleri gerekse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile beraber doğu Akdeniz’de yapmış oldukları anlaşma gereği petrol ve doğalgaz arama sahaları ve ruhsat noktaları için ortak çalışma belirlemiş durumdalar. Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRK) 12 blok olarak ayırdığı Doğu Akdeniz’de petrol arama planı yapmıştır. Kısa süre önce birçok firma ile ortaklık halinde, örneğin Amerika’nın Exon Mobil, Fransa’nın Total, İtalya’nın Eni firmalarıyla petrol arama çabasına girdi GKRK. Afrodit sahası diye adlandırılan sahada petrol arama programı yaptı. Aynı bölgede İsrail Tamar ve Levithan sahalarında doğalgaz rezervleri tespit etti, üretim yapmak üzere planlamalarını yürütüyor. Ayrıca Mısır’ın Zohr ve Noor sahalarında çok büyük petrol rezervlerine rastladığını biliyoruz.
3,5 TRİLYON METREKÜP DOĞALGAZ
Ne kadarı tespit edildi şu ana kadar?
Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz açısından çok büyük rezervlerin olduğu noktasında yapılan jeolojik ve jeofizik etütleri ile bu noktada ümit vaat eden sahalar mevcut. Doğu Akdeniz’de İsrail’in açıklarında Hayfa limanı bölgesinden Tamar sahasında 260 milyar m3, Levitan sahasında 450 milyar m3, Kıbrıs açıklarında Afrodit sahasında 200 milyar m3 doğalgaz rezervinin olduğu yapılan çalışmaları ile tespit edilmiş durumda. Doğu Akdeniz’de bugüne dek tespit edilmiş sahalarda 3,5 trilyon m3 doğalgaz olduğuna dair bilimsel ve teknik veriler var. Ayrıca Mısır, açıklarında Zohr ve Noor sahalarında çok büyük doğal gaz rezervi tespit etmiş ve bölgeden doğalgaz üretimini sağlayarak ihracatını gerçekleştirmektedir.
SONDAJI-TRANSFERİ ÇOK MU PAHALI?
Biliyoruz ki enerji potansiyeli kadar kaynaktan çıkarma ve taşınma maliyeti de belirleyici oluyor rezervin kıymetinde. Doğu Akdeniz doğal gazının bu açıdan durumu ne?
Akdeniz’deki petrol ve doğalgazın aranması, bulunması ve işletilmesi oldukça zor. Ancak denizde sondaj masraflarının ilk başlangıçta yüksek olmasından dolayı yatırımcıları kara aramacılığına veya başka hedeflere doğru yöneltiyor. Off shore sondaj açılması karalara göre çok daha maliyetli ancak gemilerde spot olarak taşınması ve boru hattı döşenmesi ile kolayca doğalgazın ve petrolün transferi sağlayabilmektedir. Bu nedenle denizlerde yapılan ve üretilen petrol ve doğalgazın başlangıçta masraflı olmasına rağmen işletmesi cazip olabiliyor.
ENERJİ HATLARI AVANTAJIMIZ
Türkiye için de işletmesi cazip mi?
Türkiye gerek Rusya’dan gerekse İran’dan gelen doğalgazın dağıtımını sağladığından şu anda kurulu bir doğalgaz dağıtım ağ sistemi mevcut. Doğalgaz dağıtımı noktasında özellikle TANAP projesi ile Avrupa’ya taşınması noktasında yeni bir atılım yapmış durumundayız. Dolayısıyla Akdeniz’den gerek İsrail’in gerekse diğer devletlerin ve ülkemizin doğalgaz üretmesi hem iç piyasada kullanılacağı gibi hem de aynı zamanda Avrupa’ya transferinde hiçbir sıkıntı yaşanmayacaktır.
İsrail’den yapılacak boru hattı ile Türkiye’de mevcut bulunan boru hattı ile kolayca transfer olabilecektir. Akdeniz’de tespit edilecek doğalgazın dünyaya transferinde gerek denizden spot olarak tankerler vasıtasıyla gerekse Türkiye üzerinden Avrupa’ya transferinde hiçbir sıkıntı yaşanmayacaktır. O nedenle Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz ülkemiz açısından çok önemlidir, hassasiyetle üzerinde durmamız enerjide dışa bağımlılığımızı minimize etmek açısından çok önemlidir.
YUNANİSTAN’IN TAVRI HUKUK DIŞI
Ya hukuki ve siyasi açıdan?
Buradan çıkarılacak her metreküp doğalgazın ülkemiz için çok önemli olduğunu vurgulamak gerek. Bugüne dek denizlerde yeterince sondaj açamadı Türkiye ve maalesef Akdeniz’deki varlığı konusunda özellikle GKRK’nin ve Yunanistan’ın manevralarıyla karşılaştı, Akdeniz’i tamamen kendi insiyatifinde hukuk dışında kullanmak istemesi ülkemiz için sıkıntılı bir süreç idi.
Bu süreci aşmanın yolu nedir?
Fiziki olarak sahip olamadığın yer senin değil mantığıyla, bugün sondaj çalışmaları başlamıştır. Ülkemiz oradaki varlığını ve Akdeniz’deki Birleşmiş Milletler hukuk çerçevesi içerisinde kendi kıta sahanlığı içinde araştırmalarını özgür bir şekilde yapmak ve ülkenin menfaatlerine dönüştürmek durumundadır. Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki petrol sondajı Türkiye açısından Kıbrıs’taki varlığımız ve Doğu Akdeniz’e sahip çıkmamız açısından son derece önemli. Ayrıca buradan çıkarılacak hidrokarbonların ülkemizin ihtiyaçlarını gidermesi noktasında çok büyük katkıları olacaktır.
ENERJİ ÇEŞİTLİLİĞİ VE GÜVENLİĞİ
Avantaj ve dezavantajları nedir Akdeniz’de doğalgazın?
En önemli avantajı ise ülkemizin dışa bağımlılığını da minimize edecek olması ve Doğu Akdeniz’den çıkarılacak olan petrol ve doğalgazın dünyaya ve Avrupa’ya rahat bir şekilde transfer edilecek olması. Ayrıca enerji arz güvenliği açısından sadece Rusya’ya ve İran gazına bağımlı olan Türkiye enerji çeşitliliğini arttıracak. Dolayısıyla hem Avrupa’nın hem de Türkiye’nin doğalgaz arz güvenliğini sağlayacak. Ülkemiz açısından büyük avantajlar sağlayacaktır. Doğu Akdeniz’de GKRK ve Yunanistan kendi suları gibi davrandı, yalnız başına uluslararası şirketlerle petrol ve doğalgaz aramaya kalktı, KKTC ve Türkiye’yi bertaraf etmek istedi ama Türkiye deniz hukukundan ve uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan haklarını koruyor. Fatih-1 sondaj gemisi ile Doğu Akdeniz’deki petrol araması Türkiye için stratejiktir.
EN BÜYÜK PAZAR TÜRKiYE OLUR
Doğu Akdeniz gazı Rus doğal gazıyla rekabet edebilir mi?
Doğu Akdeniz gazı Rus ve İran gazına alternatif değildir. Ama enerji çeşitliliğini arttırmak ve arz güvenliğini sağlamak ülkemiz için bir kazanım. Ülkemizin milli doğal gazı olması sebebiyle önemi büyük. Bugün sadece Trakya bölgesinden yüzde 2’lik doğalgaz üretebiliyoruz. Oranın arttırılması çok önemli.
Doğalgazın çıkması halinde en büyük pazar ülkemizdir. Ayrıca mevcut doğalgaz boru hatlarımızla ülkemiz bu gazı Avrupa’ya pazarlayabilir. Herhangi bir pazarlama sıkıntısı olmaz. Ama Doğu Akdeniz’deki İsrail gazının ülkemiz üzerinden Avrupa’ya transferi dışımızdaki bazı güçleri rahatsız etmekte. Bundan taviz verecek değiliz, gerekirse İsrail ile gerekli anlaşmaların yapılması suretiyle bölgedeki gazın transferinde aktif rol almalıyız.
15 TEMMUZ’UN ARDINDA DOĞU AKDENiZ GAZI VAR
Yaşadıklarımızla Doğu Akdeniz doğalgazı arasında nasıl bir bağ var?
Kuzey Suriye Deyri-Zohr bölgesindeki petrol yataklarının rafinezasyon ve işletmesini DAEŞ ve PYD terör örgütleri yürütüyor. Suriye’nin petrol ihtiyaçları maalesef buradan karşılanıyor, bu petrol Lazkiye limanından Akdeniz’e ulaşıyor ve dağıtılıyor. Irak’tan ve Azerbaycan’dan gelen ham petrolün Ceyhan ve Dörtyol Botaş tesislerinden dünyaya açılımı ise global güçleri rahatsız ediyor. Türkiye’yi dışlayarak insiyatifi elinden almak amacıyla Kuzey Suriye’de istikrarsız bir bölge kurarak enerji koridoru oluşturmanın çabası içindeler.
Bu çerçevede Türkiye’nin Hatay bölgesini de içine almak için ve Türkiye’de istikrarsız bir yönetim oluşturmak maksadıyla 15 Temmuz darbe süreciyle Hatay’ın işgal edilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin işgal edilmesi planlanmaktaydı. Çok şükür ki devletimiz ve milletimiz hem içte hem dışta buna fırsat vermedi ve vermeyecektir de.
DEVLET DURUMA HAKİM
Akdeniz bir kaynayan kazan. 12 ülkenin savaş gemisi maalesef Akdeniz’de. Sebebi doğalgaz yataklarının hakimiyeti ve Ortadoğu’daki enerji koridorunun gerçekleştirilmesi. Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Kesiminin sondaj çalışmaları var, Amerikan Exxon mobil, Fransız Total ve İtalyan Eni firmalarıyla. Ancak Türkiye Fatih-1 sondaj gemisi ile bu bölgedeki fiziki çalışmalara doğrudan başlaması ve Barbaros Hayrettin Paşa sondaj gemisine Rum hücum botlarının taciz etmesiyle durum değişiyor. Türkiye Münhasır Ekonomik Bölge içinde uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan haklarımız çerçevesinde sondaj çalışmalarına başladı.
EMPERYAL GÜÇLER RAHATSIZ
“Doğalgaz arama çalışması Türkiye ve KKTC’ye enerji yönüyle bağımsızlık sağlayacaktır. Doğalgaz ve petrol alanında arz güvenliğini sağlayacaktır, Türkiye’nin enerji alanındaki inisiyatifini arttırmış olacaktır, tam bağımsız, bölgesinde hakim olan bir güç olmayı sağlayacaktır. İşte bundan rahatsız olan emperyal güçler kesinlikle bizim bu çalışmalarımızı baltalamaya çalışacaklardır. Ancak devletimiz ilgili çalışmaları savunmak ve çatışma alanı oluşturmamak için gerekli tedbirleri alacaktır ve almak zorundadır”.
TÜRKİYE BÖLGESEL GÜÇ OLUYOR
“Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın asıl hedefi Türkiye’yi emperyal güçlerle beraber köşeye sıkıştırmak ve Türkiye’nin enerji alanındaki insiyatifini minimize etmeye çalışmak. 15 Temmuz darbe süreci ve Suriye savaşı, ayrıca TANAP projesi ile insiyatifi eline alan Türkiye Cumhuriyeti devleti bunlara pabuç bırakacak değildi ve bırakmadı. Enerji insiyatifini en iyi şekilde kullanmaya çalışıyor. Doğalgaz dağıtımında insiyatif alan Türkiye Cumhuriyeti devleti bölgesel güç olma yolunda hızla ilerlemektedir.”

9 Eylül 2020 Çarşamba

Doğu Akdeniz’deki büyük hesaplaşmanın aktörleri: Fransa ve Yunanistan

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Dünya siyasi haritasının çizilmesinde ve uluslararası sistemin yeniden şekillenmesinde oldukça etkili bir yere sahip olduğu son gelişen olaylara birlikte bir kez daha teyit edilen Akdeniz havzası ve onun kalpgâhı durumundaki Doğu Akdeniz, jeopolitik-jeostratejik önemiyle tarihi rolünü oynuyor. Küresel-bölgesel güç ve güç adaylarının projelerinin kesiştiği yeni bir “hesaplaşma” adresi olarak ön plana çıkan bölge, “beka” tayin edici rolünden ötürü her geçen gün daha da keskinleşen bir güç mücadelesine sahne oluyor.
Yunanistan'a koşulsuz destek vererek krize müdahil olan Fransa, Batı’nın lejyoner gücü olarak Türkiye’yi NATO’nun sorunlu üyesi konumuna sokmayı ve Akdeniz havzasında sömürge gücü olarak “Büyük Fransa”yı yeniden inşa etmeyi hedefliyor.
Bu bağlamda ABD’nin küresel hegemonya hedefinin önemli bir parçası olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) tarihsel kodlarına hızlı bir dönüş içerisinde bulunan Çin’in Batı’ya Doğru Politikası’nda önemli bir enstrüman olan Kuşak ve Yol Girişimi’nin, Çarlık Rusyası/SSCB özlemi içinde olan ve bunu Güney’e Doğru Politikası ile hayata geçirmeye çalışan Rusya’nın, Batı’ya ve Doğu’ya Doğru Politikaları ile “4. Reich’ın” hayalini kuran Almanya’nın Büyük Alman İmparatorluğu’nun geleceği büyük ölçüde bu krize kilitlenmiş vaziyette. Dolayısıyla Doğu Akdeniz, çok kutuplu dünya düzeninin inşa sürecinde fazlasıyla kırılgan kavşaklardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bölgeye taraflarca atfedilen bu jeopolitik-stratejik önem, bölgedeki doğalgaz rezervleri (ya da enerji güvenliği) ve su yollarının kontrolü üzerindeki mücadeleden çok daha öte bir anlam içeriyor. Dolayısıyla Akdeniz havzasına kimin sahip olacağı sorusu düne göre çok daha büyük bir önem kazanmış durumda.
Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki krizin sonuçlarının küresel boyutta olacağını, çifte standartların ve tek taraflı tutumların başta NATO olmak üzere Batı İttifakına ciddi zararlar vereceğini göstermesi düne göre çok daha büyük bir önem arz ediyor.
Nitekim Doğu Akdeniz’in, Avrasya’nın batı kanadından doğu kanadına yönelmesi hedeflenen “büyük oyunun” geleceği açısından ön plana çıkan önemi, bölgedeki jeopolitik fay hatlarını harekete geçirmiş bulunuyor. 11 Eylül sonrası yaşanan diğer krizlere göre Doğu Akdeniz’deki gerginliğin daha hızlı bir seyir izlediği, adeta tarihi hızlandırıcı bir rol oynaması da bundan kaynaklanıyor. Bundan ötürü Doğu Akdeniz, kriz içinde krizlere gebe bir görünüm arz ediyor. Burada, hiç kuşkusuz, ABD’nin liderliğinin tartışılır bir hale gelmesi epey önemli. Zira şu ana kadarki gelişmeler ABD’nin çok da arzuladığı bir sürece işaret etmiyor. Daha da ötesi, uygulamaya koyduğu “kaos düzeni” kontrolden çıkmaya başlamış durumda. Tüm dünyayı derinden etkileyecek, stratejik çıkarların çatışmaya evrileceği bir düğüm noktasına dönüşmüş bulunuyor. Bunun için, kırılganlaşan stratejik fay hatlarını tetikleyecek küçük bir kıvılcım fazlasıyla yeterli olacaktır. Dolayısıyla bölgedeki hakimiyet ya da yeniden paylaşım mücadelesi askeri-diplomatik anlamda oldukça gergin, sıkıntılı bir seyir izliyor.
Buradaki temel soru ya da sorun da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Doğu Akdeniz, gerçekten hedeflendiği gibi ABD merkezli Batı’nın kontrolünde mi olacak ya da derin sularında ABD hegemonyasına ev sahipliği mi yapacak? Krizin aktörleri Doğu Akdeniz üzerinden neleri hedefliyor? Türkiye bu krizin neresinde? Türkiye açısından bu kriz ne anlama geliyor? Türkiye-Yunanistan arasındaki gerginlik aslında kimin krizi ya da bu kriz üzerinden kimler, nasıl bir hesap içerisinde? Türkiye’nin Akdeniz’de bir güç olması neden engellenmeye çalışılıyor?

Krizin adını doğru koymak

Türkiye-Yunanistan özelinde dar bir alana sıkıştırılmaya çalışılan, fakat özü itibarıyla çok daha geniş bir coğrafyayı ve aktörler topluluğunu içine alan Doğu Akdeniz krizi, ikili-bölgesel bir krizden ziyade, uluslararası bir bunalıma dönüşmeye başlamış durumda. Dolayısıyla krizin tarafları sadece Türkiye ve Yunanistan değil. İki ülke krizde buz dağının sadece görünen yüzü. Nitekim bu krizin Irak, Suriye, Libya vb. krizlerden çok daha farklı olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Öncelikle kriz, örgütler arasında değil ya da örgütler üzerinden yürütülmüyor. Dolayısıyla vekaleten savaşlarda/hesaplaşmalarda “araç/aktör-yöntem” değişikliği söz konusu. Daha da ötesi, ulus devletler arasında gibi görülen kriz, bu niteliğini de kaybediyor ve bir ileri aşamaya taşınıyor. Türkiye-Yunanistan arasında seyreden krizin Fransa’nın müdahaleleriyle Türkiye-Avrupa Birliği (AB), Türkiye-NATO ve nihayetinde Türkiye-ABD krizine dönüştürülme çabaları burada dikkat çekici. Krizin her geçen gün Yunanistan-Fransa ikilisi üzerinden bir Türk-Batı krizi görüntüsü arz etmesi, bu açıdan oldukça manidar. Bu da bize Yunanistan’ın krizdeki rolünün ve motivasyonunun kaynağını göstermesi açısından önemli.
Bu krizdeki bir diğer dikkat çekici husus ise, Batı’nın bir diğer “Batılı” üyeyi hedef almaya başlaması. Son olarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ve Joe Biden’ın açıklamalarıyla İsrail basınında çıkan birtakım analizleri alt alta koyduğunuzda Türkiye’deki iradenin “başarısız devlet” söylemleri bağlamında hedef alındığı çok net bir şekilde görülüyor. Burada aktörlerin Türkiye’ye yönelik muğlak tutumlarının daha belirgin bir hal almaya başlaması, en azından Ankara boyutuyla önemli bir yere sahip, özellikle de “Yeni Soğuk Savaş’ın” arifesinde. Dolayısıyla Doğu Akdeniz krizi bir anlamda Batı’nın geleceğini etkileyen bir “Batı krizi” olarak da nitelendirilebilir.
Akdeniz, ABD’nin Çin’e karşı yürüttüğü çevreleme ve etkisizleştirme politikasında denizlerde yürüttüğü hakimiyet mücadelesinin batı kanadını oluşturuyor. Doğu kanadını oluşturan “Güney Çin Denizi-Malakka Boğazı” ve merkezde yer alan “Malakka Boğazı-Süveyş Kanalı’nda” yürütülen güç mücadelesinin geleceği büyük ölçüde Akdeniz’den geçiyor. Akdeniz, sahip olduğu havzanın genişliği, derinliği ve etki boyutuyla söz konusu tüm projelerin (özellikle de Kuşak ve Yol Girişimi’nin) hayata geçirilmesinde üç kıtanın deniz-kara bağlantılarını sağlayan eşsiz bir konuma sahip. Kuşak ve Yol’un belkemiği konumunda olan “Orta Koridor’un” geleceği de bu havzaya bağlı.
Dolayısıyla Doğu Akdeniz krizi, bir “kaynak paylaşım mücadelesi/savaşı” olarak ön plana çıksa da aslında “Kuşak ve Yol Girişimi” ve Rusya’nın Suriye üzerinden Libya’yı da içine alacak şekilde “Güneye Doğru” politikasında Akdeniz’e inmesiyle daha bir önem kazanan “su yollarının kontrolü/hakimiyeti” mücadelesinde ABD ve AB’nin bir ön alma mücadelesi, hatta operasyonu olarak da karşımıza çıkıyor. Bu operasyonda Türkiye ve Yunanistan’ın birer “müttefik” ülke olması, sorunu adeta “Batı’nın kendi iç krizi” gibi göstermesine ve diğer aktörlerin sürecin dışında tutulmasına gerekçe olarak gösteriliyor. Burada AB’den ziyade NATO’nun bu söylem üzerinden hareket etmesi bu yönüyle de dikkat çekici.

Doğu Akdeniz krizinde tarafların hedefleri

Peki, Batı bu krizde istediği sonucu ede edebilir mi? Açıkçası çok mümkün değil. Zira karşımızda yekpare bir Batı yok. “Yeni Dünya Düzeni” inşa sürecinde İkinci Dünya Savaşı öncesi çok kutuplu yapıda olduğu gibi Batı çok parçalı bir yapıya sahip ve her geçen gün kendi içinde bölünüyor. Bu bölünmeyi genel anlamda Arap Baharı sonrası Akdeniz merkezli krizlerde de görebiliyoruz. Bunun dışında diğer rakip güçlerin tutumları da artık belirleyici bir yere sahip. Dolayısıyla ABD’nin Soğuk Savaş sonrası ilk 10 yıllık dönemdeki politik-askeri üstünlüğü ve manevra kabiliyeti rahatlığı, lüksü artık söz konusu değil. Söz konusu aktörlerin Doğu Akdeniz üzerinden yürüttüğü jeopolitik-jeostratejik hedeflere bakıldığında bu husus daha net bir şekilde görülüyor.
Doğu Akdeniz’de, Türkiye-Yunanistan özelinde yaşanan krizde ABD’nin güttüğü hedefler şu şekilde sıralanabilir: Kendi içinde bölünme ve güç mücadelesi yaşayan Batı’yı ortak bir “öteki” üzerinden yeniden yekpare bir yapıya kavuşturmak; böylece Batı üzerindeki liderliğini pekiştirirken, Türkiye’yi de “eski eksenine” çekmek, Batı Kulübü’nün “uysal çocuğuna” dönüştürmek. Kendi içinde bütünlüğünü sağlamış, liderliğini pekiştirmiş ve Türkiye’yi tekrar kazanmış bir güç olarak Rusya’yı Akdeniz’den çıkarmak, Baltıklar-Karadeniz-Kafkasya-Orta Asya hattında kuşatmak ve Çin’den kopmaya mecbur bırakmak. Çin’in “Kuşak ve Yol” projesindeki en kritik bölgede güç projeksiyonu yapabilme kapasitesini kuvvetlendirmek.
Doğu Akdeniz krizinde Almanya’nın hedefleri şu şekilde sıralanabilir: AB’nin geleceği ve kendi pozisyonu konusundaki tartışmalara büyük ölçüde son vermek. Birliği siyasi ve güvenlik noktalarında güçlü bir aktör haline dönüştürmek; NATO’yu ve ABD’nin liderliğini bu tür krizler üzerinden zayıflatmak suretiyle ABD’ye olan bağımlılığını azaltmak, bağımsız bir aktöre dönüşmek; Türkiye’yi kazanmak. Fransa’nın hedefleri ise siyasi ve askeri açıdan rüştünü ispatlamak; Batı’nın lejyoner gücü olarak ABD-İsrail’in kendisine BOP’ta biçtiği rolü oynamak; bu noktada “AB Ordusu” projesini hayata geçirme konusunda ABD’yi ikna etmek; Türkiye’yi NATO’nun sorunlu üyesi konumuna sokmak ve Akdeniz havzasında sömürge gücü olarak “Büyük Fransa”yı yeniden inşa etmek olarak kendini gösteriyor.
Krizde Rusya’nın hedefleri ise şu şekilde karşımıza çıkıyor: Suriye’deki kazanımlarını korumak; Akdeniz’deki varlığını güçlendirmek ve böylece güneye doğru politikasında yakalamış olduğu avantajı muhafaza etmek; Balkanlar-Karadeniz-Kafkasya hattındaki pozisyonunu kuvvetlendirmek; Türkiye-Yunanistan krizi üzerinden her iki tarafı ama özellikle de Türkiye’yi kendisine bağımlı kılmak; Türkiye’nin Batı ittifakından uzaklaşmasını teşvik etmek; kriz üzerinden başta NATO olmak üzere, Batı ittifakına darbe vurmak.

Türkiye niçin hedef?

Krizde tüm aktörlerin tek bir ortak hedefi var ise, o da yukarıda görüldüğü üzere Türkiye’dir. Türkiye’nin küresel güç mücadelesinin seyrini, çerçevesini belirleyici rolü, onu tüm aktörler tarafından paylaşılamayan, kontrol edilmesi gereken bir ülke konumuna sokuyor. Bu çerçevede söz konusu aktörlerin Türkiye’ye yönelik tutumları şu şekilde sıralanabilir: Enerjide dışa bağımlılığının devam ettirilmesi ve enerji piyasasında bir oyuncu olmasının engellenmesi; Türkiye’yi güneyden kuşatmak ve Orta Doğu-Afrika’ya ulaşımını engellemek; Kuşak ve Yol Projesi’nde elini zayıflatmak; su yolları güzergahını ve enerji güvenliğini sabote etmek; Kıbrıs, Akdeniz/Ege adaları üzerindeki varlığını-tezlerini bitirmek; Akdeniz’de güç statüsünü yakalayan Türkiye’nin deniz aşırı bir güç, dolayısıyla da küresel bir aktör olmasının önüne geçmek.
Özellikle son madde çok önemli. Zira Osmanlı’nın büyük güç statüsünü bitiren hadise, aslında doğrudan doğruya denizlerdeki güç vasfını yitirmesiyle ilgili. Kıbrıs ve Akdeniz’deki hakimiyet mücadelesi bağlamında İnebahtı deniz muharebesinde (1571) donanmasını kaybeden Osmanlı, bu tarihten itibaren kurtlar sofrasına dönüşmüştür. Sakal ne yazık ki daha gür çıkmamış ve İnebahtı yenilgisiyle sadece Akdeniz’deki hakimiyetin sona ermediği anlaşılmıştır. Akdeniz’in kaybının maliyeti “Cihan Devleti” olmuştur.
Günümüzde de dönemin Venedik’i rolünü üstlenen Yunanistan üzerinden Türkiye’nin Akdeniz’de bir güç olmasının ve küresel yükselişinin önüne geçilmek istenilmekte. “Mavi Vatan” ve bu bağlamda Akdeniz, yeniden dirilişin adeta merkez adresi. Dayatılmaya çalışılan rollere karşı Ankara tarafından yüksek sesle dillendirilmeye başlanan “Merkez Ülke” çıkışının temeli de burası. “Dengesizliğin Dengeleyici Gücü” rolüne talip Ankara’nın bu çıkışı ve ortaya koyduğu kararlılık, onu “riskli ortak/müttefik” konumuna taşımış durumda. Doğu Akdeniz’deki krizin asıl nedeni budur.

Türkiye neler yapabilir?

Cebelitarık’tan Malakka Boğazı’na kadar uzanan hatta yaşanan güç mücadelesinin geleceğini büyük ölçüde belirleyecek olan bu krizin sıklet merkezinin bir kez daha Türkiye ve onun çizdiği “Mavi Vatan” olması bu açıdan tesadüf değil. Zira Türkiye ve onun denizlerdeki Misak-ı Millisi olan Mavi Vatan’ın sahip olduğu jeopolitik-stratejik konum, doğrudan doğruya Doğu Akdeniz’i ön plana çıkartan havza ile örtüşmekte. Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika olarak ön plana çıkan bölgede yaşanan tüm krizlerde (Rusya-Gürcistan, Rusya-Ukrayna ve Kırım, Azerbaycan-Ermenistan, Irak, Suriye, Libya vb. örneklerde görüldüğü üzere) Türkiye’nin “oyun bozucu-oyun kurucu rolü”, haliyle onu “paylaşılamayan” bir aktör konumuna taşımıştır. Bu husus, Türkiye açısından bir avantaj oluşturmakta olup, askeri ve diplomatik boyutta geniş bir manevra alanı sunmaktadır.
Bu noktada Akdeniz eksenli yeni ittifak-işbirliği arayışları dikkatlerden kaçmamalı. Türkiye öncelikle Batı’yla olan ilişkilerini son ana kadar diplomasi-askeri güç (caydırıcılık) bağlamında dengeli bir şekilde yürütmeli. Krizdeki Batı’ya karşı haklarını-çıkarlarını ön planda tutan etkin bir denge politikası kaçınılmaz. Batı’nın böylesi hassas bir konjonktürde Türkiye’yi kaybetme riskinin olmadığı bilinmeli. “Yeni Batı” oluşumunda Türkiye belirleyici bir yere sahip. İngiltere ve Almanya’nın Türkiye’ye karşı tutumları bu açıdan önemli. Dolayısıyla ABD-Almanya/AB, Almanya-Fransa arasındaki rekabeti daha da kızıştıracak bir politika ve yeni bir arayış içerisinde bulunan İngiltere ile geliştirilecek karşılıklı çıkarları gözeten, “kazan-kazan” prensibine dayalı işbirlikleri, Türkiye’nin manevra alanını daha da genişletecek ve üzerindeki baskıyı azaltacaktır.
Türkiye, Batı ile daha dengeli ve sağlıklı bir zeminde yeni işbirliği temellerini atmada, Akdeniz’de Batı dışı diğer aktörlerle de ortak tatbikatlar süreci başlatabilir. Yunanistan ile krizin seyri ve Batı’nın takınacağı tavır, hiç kuşkusuz bunda belirleyici olacaktır. Bu noktada Rusya-Çin-İran üçlüsünün Umman körfezi-Hint okyanusu arasındaki bölgede su yolları ve enerji güzergahları güvenliğinin temini kapsamında Aralık 2019’da icra ettikleri tatbikatın bir benzeri Doğu Akdeniz’de “Türkiye-Rusya”, “Türkiye-Rusya-Çin”, “Türkiye-Rusya-Çin-İran” bağlamında gündeme gelebilir ki, en azından Türkiye-Rusya arasında bunun tarihsel bir arka planı söz konusudur (arzu edenler Hünkâr İskelesi Antlaşması süreci ve Millî Mücadele dönemi Türk-Rus ilişkilerine bakabilirler). Kuşkusuz böylesi bir gelişme Batı’yı Türkiye konusunda kırmızı alarm durumuna geçirecektir. Ankara buna da hazırlıklı olmalı, kararlı tutumundan, çıkarlarından ve haklılığından taviz veren taraf konumuna düşmemelidir.
Bir diğer mevzu da muhatap sorunudur. Türkiye, krizdeki asıl muhataplarını görmeli, duruşunu ona göre ortaya koymalı, politikasını da buna göre geliştirmeli. Aksi takdirde kendisine karşı yürütülen vekaleten savaşın bir vekil aktörü konumuna düşebilir.
Son bir husus da Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki krizin sonuçlarının küresel boyutta olacağını, çifte standartların ve tek taraflı tutumların başta NATO olmak üzere Batı İttifakına ciddi zararlar vereceğini ve bu krizde Almanya/AB-İsrail’in izlediği politikaların özellikle ABD’ye nelere mal olabileceğini göstermesi düne göre çok daha büyük bir önem arz ediyor. Zira Yunanistan üzerinden oynanan oyun aynı zamanda ABD ve NATO’yu da hedef almakta. Türkiye’yi kaybeden ABD’nin Almanya/AB karşısında eli zayıflayacağı gibi, başta Akdeniz olmak üzere beş deniz havzasında ve Avrasya’daki politikaları da ciddi zarar görecektir. Dolayısıyla Doğu Akdeniz krizi Türkiye’den daha fazla ABD’nin önünde bir kriz olarak durmaktadır; aynen Kıbrıs Barış Harekatı’na giden süreçte olduğu gibi…


24 Şubat 2020 Pazartesi

AB'nin asıl hedefi Libya'da çözüm değil Akdeniz'de Türkiye’yi sınırlandırmak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Libya için 2011 yılında BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan silah ambargosu kararını desteklemek için 2020 Mart ayında AB tarafından denetim misyonu kurulmasının arkasında yatan temel düşünce Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki nüfuzunu kırmaktır.


Federica Mogherini’nin halefi olarak koltuğa oturan AB’nin yeni Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 17 Şubat 2019’da Brüksel’de yaptığı açıklamada “Libya’ya yönelik silah ambargosunu denetlemek amacıyla Akdeniz’de yeni bir operasyon başlatma konusunda üye devletler arasındaki görüş ayrılıklarının giderildiğini” açıkladı. Borrell, bu konuda Ocak ayında yapılan Berlin toplantısında mutabakat sağlandığını, misyon konusunda kaygıları olan İtalya ve Avusturya’nın endişelerinin giderildiğini ve Mart ayı içinde daha somut adım atacaklarını öne sürdü.
2011 yılında Muammer Kaddafi’nin devrilmesinden sonra silahlı çatışmaların yoğunluk kazanması üzerine Libya için BM Güvenlik Konseyi tarafından silah ambargosu kararı alınmıştı. Bugüne kadar bu kararın denetlenmesi hususunda somut bir adım atılmadı. Konu, uzun bir aradan sonra ilk kez 19 Ocak 2019’da Almanya’nın başkenti Berlin’de toplanan Libya zirvesinde gündeme geldi. Üzerinde çalışılan silah ambargosu denetleme misyonunun gemiler, uçaklar ve uydu üzerinden yürütülmesi planlanıyor.


Denetim, Libya kıyılarına 100 kilometre mesafede konuşlanacak gemilerle sağlanacak. BM’nin Libya Özel Temsilci yardımcısı Stephanie T. Williams tarafından “şaka” olarak kabul edilen denetleme misyonu operasyonunun Mart ayı içinde daha da somut hale getirilmesi ve uygulamaya konulması bekleniyor. Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Borrell’e göre, Libya’da çatışan taraflara Türkiye ve Rusya tarafından askeri yardım yapılıyor ve AB de sadece tembel bir şekilde gelişmeleri seyretmekte. AB Bakanlar Konseyi tarafından silah ambargosunun denetlenmesi için misyon kurulması konusunda sağlanan görüş birliği, önümüzdeki dönemde AB’nin Akdeniz’deki gelişmelerle daha yakından ilgileneceğinin işareti kabul ediliyor. Öte yandan, AB’nin Akdeniz’deki düzensiz göç ve insan kaçakçılığı ile mücadele amacıyla 2015 yılında başlattığı Sophia misyonu etkisini yitirmiş durumda. Misyon kapsamında 2015-2018 yılları arasında Akdeniz’de 45 bin sığınmacı kurtarılmış, AB ülkeleri kurtarılan mültecilerin paylaşılması hususunda anlaşamadığı için bu kapsamda yürütülen gemi faaliyetlerine 2019 baharında son verilmişti.
Bu çalışma, AB’nin Akdeniz’de Libya ambargosunu denetleme misyonuna soyunmasının perde arkasını ortaya koyma amacı taşıyor. Bu kapsamda sırasıyla AB’nin Akdeniz politikasının tarihsel arka planı, Türkiye ile Libya arasında deniz egemenlik alanlarının sınırlandırılması anlaşması, Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgazın Avrupa’ya intikalini öngören EastMed doğalgaz boru hattı projesi ve AB’nin tutumu ele alınacak, silah ambargosu denetleme misyonunun amacının ne olduğu irdelenecektir.

AB’nin Mağrip ve Maşrık ülkeleriyle ilişkilerinin geçmişi

AB, Libya ile neden bu kadar yakından ilgilenmektedir? İlk akla gelen düşünce, mülteci göçünü önleme, Avrupa’nın yeni bir mülteci akınından korunmasıdır. Bu görüş doğru olmakla birlikte, meselenin öteki boyutları da ehemmiyet taşıyor. Evveliyetle son yıllarda ekonomik ve siyasal sorunlar yaşayan AB’nin dış politikada ortak hareket ettiğini gösteren başarılı örneklere ihtiyaç var. Akdeniz bu bakımdan dikkatleri üzerinde toplayan bir coğrafya. Üstelik AB’nin Kuzey Afrika (Mağrip) ve Doğu Akdeniz (Maşrık) ülkeleri ile ilişkilerinin geçmişi, örgütün kuruluş yıllarına kadar geri gidiyor. 1972 yılında Küresel Akdeniz Politikası ile ilk adım atılmış, o dönemdeki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Türkiye, Fas, Tunus, Kıbrıs ve Malta gibi ülkelerle ticaret ve ortaklık anlaşmaları imzalamıştır.
1990 yılında Küresel Akdeniz Programı kısmî değişikliklerle revize edilmiş ve “Yenilenmiş Akdeniz Programı” adını almıştır. Bu programın temel hedefleri şu şekilde ilan edilmiştir: Akdeniz ülkelerinde ekonomik reformların teşvik edilmesi, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını arttıracak hukuki düzenlemeler yapılması, bölge ülkelerinin AET sanayi ürünlerine açılması ve ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi.
AB’nin Akdeniz Politikasının bir sonraki adımı ise Barselona Süreci olarak da bilinen AB-Akdeniz Ortaklığı olmuş, bu program ile Akdeniz’in bir barış adası haline getirilmesi, bölge ülkeleri ile ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerin derinleştirilmesi ve bölgenin yeniden yapılandırılması hedeflenmiştir. Fakat öngörülen hedeflere ulaşmada sıkıntılar yaşanması üzerine bu politika eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin önerileri temelinde güçlendirilmiş ve “Akdeniz İçin Birlik” adını almıştır. Netice olarak AB, 1970’li yıllardan beri Akdeniz’in etrafındaki ülkelerle yakından ilgilenmiştir. Bu ilginin gerisinde yatan temel düşünce bölge ülkelerinin sanayi ürünleri için pazar, hammadde temin alanı ve siyasi/ekonomik nüfuz bölgesi olarak görülmesidir. AB aynı zamanda enerji bağımlılığı nedeniyle Akdeniz ülkeleri ile yakından ilgilenmiştir. Özellikle 1973 Ekim ayındaki Arap-İsrail çatışmasının ardından gündeme gelen petrol ambargosu, AET ülkelerini Orta Doğu’nun bu kadim sorunu karşısında daha hassas ve objektif davranmaya itmiştir. Bu kapsamda İsrail ile yakın ilişki içinde olan Hollanda, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler daha dengeli bir politika izlemeye başlamışlardır.

AB’nin Doğu Akdeniz politikasında enerjinin rolü ihmal edilebilir seviyede

AB’nin Akdeniz politikasının şekillenmesinde rol oynayan bir başka faktör de son 10 yılda Doğu Akdeniz havzasında doğalgaz yataklarının keşfedilmesi ve ardından deniz üzerindeki egemenlik alanları tartışmaları olmuştur. Doğu Akdeniz’de Mısır, Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail havzalarında şu ana kadar keşfedilen doğalgaz yataklarının toplam rezervinin 3 trilyon metreküpten daha fazla olduğu, yeni keşiflerde bu miktarın artabileceği uzmanlık kuruluşlarının raporlarıyla kesinlik kazanmıştır.
Amerikan Jeolojik Araştırma Kurumu’nun (USGS) 2010 yılı raporunda Doğu Akdeniz havzasında toplam petrol rezervi 1,7 milyar varil, doğalgaz rezervi ise 3,45 trilyon metreküp olarak tahmin edilmiştir. Bölgede bugüne kadar kanıtlanmış doğalgaz keşifleri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) sahasında bulunan Afrodit’de 129 milyar metreküp, Mısır sahasındaki Zohr’da 850 milyar metreküp ve İsrail’de bulunan Tamar’da 280 milyar metreküp ve Leviathan’da ise 620 milyar metreküp şeklindedir. Öte yandan Mısır’a ait Noor havzasında 1 trilyon metreküp doğalgaz bulunduğu iddia edilmiştir.
Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz rezervlerinin ilgili ülkeler bakımından büyük ehemmiyet taşıdığı kuşku götürmemektedir. Bununla birlikte bölgedeki doğalgaz rezerv toplam büyüklüğünün, İran (31,9 trilyon metreküp) ve Katar (24,7 trilyon metreküp) rezervleri dikkate alındığında sınırlı kaldıklarını da görmek gerekiyor. Doğu Akdeniz havzasında doğalgaz keşiflerinin ardından bölge, hem enerji şirketlerinin hem de dünyadaki büyük güçlerin ilgisini çekmiştir. Bölge ülkelerinde bulunan büyük güçlerin askeri üsleri takviye edilmiş, yeni üs alanları tahsisi için anlaşmalar yapılmış ve eş zamanlı olarak da Akdeniz’de savaş gemileri gösterisi şeklinde toplanmalar olmuştur.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) haklarını gündeme getirmesi ve bunu hukukileştirmek için Libya’daki merkezi hükümetle 27 Kasım 2019’da anlaşma imzalamasının ardından da askeri anlaşma ile bunu takviye etmesi, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi tarafından endişe ile takip edilmiştir. İsrail ve Mısır da bu gelişmeyi şaşkınlıkla takip etmişlerdir. İsrail’de EastMed projesi yerine doğalgazı Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına ulaştırma tartışmaları başlarken, Mısır yönetimi ise Türkiye’nin Libya ile yaptığı deniz egemenlik alanlarını sınırlandırma anlaşmasının kendisine avantaj sağladığını ve Akdeniz üzerindeki hakimiyet alanının arttığını görmüştür.
AB ise Doğu Akdeniz’de Türkiye ile GKRY arasındaki tartışmalı parsel ihtilafında Rumlar lehine tavır almıştır. Türkiye’nin Fatih sondaj gemisini bölgeye göndermesi üzerine AB Konseyi Başkanı Donald Tusk tarafından 9 Mayıs 2019’da şu açıklama yapılmıştır: “Avrupa Birliği, Kıbrıs’ın arkasındadır. Türkiye’yi AB üyesi ülkelerin egemenliğine saygılı olmaya çağırıyoruz. Avrupa Konseyi gelişmeleri yakından izlemeye devam edecektir.” Öte yandan Fransa ile GKRY arasında 15 Mayıs 2019’da savunma işbirliği anlaşması imzalanmıştır. Söz konusu anlaşma ile GKRY'ye bağlı Mari bölgesinde Fransa’ya deniz üssü tahsis edilmiştir. Bu üsteki gemilerin Fransız Total firmasının bölgedeki faaliyetlerinde koruma görevi yerine getireceği açıklanmıştır. İngiltere ise GKRY topraklarında bulunan Agrotur ve Dikelya’daki üslerde 17 olan savaş uçaklarının sayısını 138’e çıkarma kararı almıştır.
Bununla birlikte AB’nin Doğu Akdeniz’de Rumlar lehine tavır ortaya koymasının geri planında enerji kaynaklarını çeşitlendirme, Rusya’ya doğalgaz bağımlılığını azaltma düşüncesinin bulunduğunu ileri sürmek rasyonel gözükmüyor. Zira Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervinin toplamı 3 trilyon metreküp seviyesinde iken, Rusya’nın toplam rezervi 38,9 trilyon metreküp, İran’ın 31,9 ve Katar’ın da 24,7 metreküptür. Dolayısıyla Doğu Akdeniz doğalgazının yıllık 194 milyar metreküp satış yapan Rus doğalgazının yerini alması ve onunla rekabet etmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla AB’nin Doğu Akdeniz’deki politikası ekonomik bir temele dayanmamaktadır. Temel düşünce, Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu sınırlandırmak ve Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin resmi görüşlerine destek sağlamaktır.

AB’nin hedefi Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmasını askıda bırakmak

Türkiye ile Libya’da BM’nin tanıdığı ulusal mutabakat hükümeti arasında deniz yetki alanlarını sınırlandırma anlaşması, 27 Kasım 2019’da İstanbul’da imzalanmıştır. Anlaşmanın hukuki temeli, 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesine dayanıyor. Deniz Hukuku Sözleşmesinin 74. ve 83. maddelerinde “sahilleri bitişik veya karşı karşıya olan devletler arasında münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılmasının bir anlaşma ile olacağı” kayıt altına alınmıştır.
Türkiye ile Libya arasında imzalanan anlaşmayla Akdeniz’de Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan egemenlik alanı 186 bin kilometrekare olarak belirlenmiştir. Böylece, Yunanistan ile Mısır ve Yunanistan ile GKRY arasında münhasır ekonomik bölge belirleme anlaşmalarının yapılması ihtimali ortadan kalkmıştır. Anılan taraflar arasında imzalanması öngörülen münhasır ekonomik bölgenin taslak çalışması, “Seville haritası” olarak biliniyor. Bu haritada Türkiye’nin Akdeniz’deki münhasır egemenlik alanı 41 bin kilometrekare ile sınırlandırılmış ve Türkiye adeta kıyı şeridine hapsedilmiş idi. Libya ile Türkiye arasında imzalanan ikinci metin, Güvenlik ve Askeri İşbirliği Anlaşması adını taşıyor. Bu anlaşma mucibince Türkiye, talep edilmesi halinde Libya’daki meşru hükümete askeri eğitim verecek, harp araç ve gereçleri konusunda teknik destek sağlayabilecektir.
AB, Türkiye ile Libya arasında imzalanan her iki anlaşma konusunda da derin kuşkular taşıyor. Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin resmi tezlerini örtülü biçimde destekleyen AB’nin yetkilileri değişik platformlarda Türkiye’yi “uluslararası hukuka uymaya” çağırmaktalar. Libya’nın Atina’da bulunan büyükelçisi anlaşmanın imzalanmasından sonra “istenmeyen kişi” ilan edildi. Yunanistan Başbakanı Kriakos Miçotakis, ülkesinin denizdeki ekonomik çıkarlarının Türkiye tarafından ihlal edildiğini ve Türkiye’nin provokasyona başvurduğunu iddia etmiştir. Öte yandan Ocak ayı başında İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın katılımıyla Doğu Akdeniz Gaz Forumu adlı bir örgütün kurulduğu ve bölgedeki doğalgazın, inşası öngörülen EastMed boru hatları kanalıyla Girit ve Yunanistan üzerinden Avrupa piyasasına sunulacağı öne sürülmüştür. Söz konusu boru hattının inşa edilmesini neredeyse imkânsız hale getiren üç mania ise şunlardır: Doğu Akdeniz’de yeterli düzeyde doğalgaz rezervinin bulunmaması, Akdeniz’in derinliğinin boru hattı inşası için uygun olmaması ve son olarak da boru hattının Türkiye’nin egemenlik sahasından geçmesi.
Dolayısıyla AB’nin Libya’da silah ambargosu denetimi misyonuna soyunmasının arkasında esas itibarıyla Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tezlerini destekleme düşüncesi vardır. İkinci olarak, Türkiye’nin Libya’daki iç savaşta merkezi hükümete askeri desteğinin arttırmasının çatışmaları alevlendireceği ve bunun da yeni mülteci akınına yol açacağı şeklinde bir değerlendirme yapılmıştır. Üçüncü olarak, AB’nin beklentisi çatışmalarda Türkiye ile Libya arasındaki anlaşmayı imzalayan Ulusal mutabakat Hükümetinin (UMH) başarısız olması ve anlaşmanın askıda kalmasıdır. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, Libya için 2011 yılında BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan silah ambargosu kararını desteklemek için 2020 Mart ayında AB tarafından denetim misyonu kurulmasının gerisinde yatan temel düşünce, Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki nüfuzunu kırmaktır.


15 Eylül 2020 Salı

Üçüncü tarafların müdahalesi Doğu Akdeniz'de krizi derinleştiriyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Doğu Akdeniz'deki gerginliğin öncekilerden en önemli farkı, daha önce genellikle gerilimin düşürülmesi rolünü üstlenen üçüncü tarafların Yunanistan lehine harekete geçmeleri ve konuyu Türkiye üzerinde bir baskı aracı olarak kullanma istekleridir.




Doğu Akdeniz’deki gelişmeler, Yunanistan’ı esasen sadece küçük bir boyutuyla ilgilendiriyor. Ne var ki Atina yönetiminin konuyu Türkiye ile müzakere etmek yerine maksimalist bir anlayışla uluslararasılaştırma çabası ve konuyla normalde ilişkisi olmayan üçüncü tarafların konuya dâhil olma girişimleri nedeniyle süreç her geçen gün farklı bir dinamiğe bürünüyor.

Görünürde Doğu Akdeniz’deki sorun, Yunanistan ile Türkiye arasında kıta sahanlığının sınırlandırılmasına yönelik bir uzlaşmazlık. Ancak gerçekte mesele ne Türkiye ile Yunanistan arasındaki uzlaşmazlıkla ne bölgedeki potansiyel hidrokarbon rezervleriyle ne de Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesiyle sınırlı. Sorun, bunların hepsini kapsayacak şekilde bölgesel ve küresel sistemdeki dönüşüm ve bu dönüşümle beraber ortaya çıkmakta olan fayda ve maliyetlerle ilişkili. Doğu Akdeniz’e kıyısı bile olmayan devletlerin Atina yönetimi lehine keskin bir tavır almaları de bundan kaynaklanıyor. Bu noktada, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler Yunanistan ve GKRY üzerinden Türkiye’nin etkisini sınırlandırma ve Türkiye’yi kuşatma çabalarının önemli bir aracı haline gelmeye başladı.

Konunun görünen boyutu

Yunanistan Doğu Akdeniz’de Türkiye ile sınır oluşturacak resmi bir kıta sahanlığı ilanında bulunmamakla beraber, Doğu Akdeniz’in önemli bir kısmını Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile paylaşmak istemekte. İkilinin tahayyülünde Türkiye’ye “bahşedilen” Antalya Körfezi’yle sınırlı oldukça dar bir kıta sahanlığı alanı bulunuyor.

Türkiye ise Yunanistan ile GKRY’nin Doğu Akdeniz’deki oldubittilerini kabul etmediğini göstermek için bir yandan kendi kıta sahanlığını ilan edip Birleşmiş Milletler’e (BM) tescil ederken diğer yandan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Türkiye tarafından TPAO’ya verilen ruhsatlarla (Yunanistan ve GKRY’nin iddia ettiği ancak Türkiye ve KKTC’nin ilan ettiği) kıta sahanlığı alanlarında sismik araştırmalarda bulunmakta.

Süreç nispeten durağan bir görünüm arz ederken Türkiye ile Libya arasında 29 Kasım 2019’da imzalanan deniz alanlarına ilişkin mutabakat muhtırası bir dönüm noktası oldu. Zira söz konusu muhtıra Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki iddialarını tamamen ortadan kaldırır nitelikte. Bu husus, Türkiye’nin Libya özelinde ve bölge genelinde artan etkisiyle beraber düşünüldüğünde, sadece Yunanistan’ı değil, bölgede nüfuzları azalan diğer aktörleri de harekete geçirdi ve böylece gerilim tırmanmaya başladı.

Gerilimin tırmanmasını önlemek için AB dönem başkanı sıfatıyla Almanya arabulucu/uzlaştırıcı olarak devreye girdi, Türkiye sismik faaliyetlerini geçici süreliğine duraklattı, ancak Yunanistan, konjonktürden aldığı cesaretle, 6 Ağustos 2020’de Mısır’la deniz sınırı anlaşması imzalayarak süreci akamete uğrattı. Bunun üzerine Türkiye, Doğu Akdeniz’de kendi kıta sahanlığındaki sismik faaliyetlerine donanma himayesindeki Oruç Reis gemisiyle kaldığı yerden yeniden başladı.

Suriye ve Libya’da güç projeksiyonlarının akamete uğramasında Türkiye’nin etkisi olduğunu düşünen Macron, Yunanistan ve Doğu Akdeniz’i Türkiye’den rövanş almanın bir aracı olarak kullanmak ve bu vesileyle bölgede yeni bir güç projeksiyonu içine girmek istemektedir.

Madalyonun arka yüzü: Üçüncü taraflar

Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi kaynaklı çok sayıda uzlaşmazlık var ve iki ülke geçmişte bu sorunlar nedeniyle ciddi krizler yaşadılar. Günümüzdeki gerginliğin öncekilerden en önemli farkı, daha önce genellikle gerilimin düşürülmesi rolünü üstlenen üçüncü tarafların Yunanistan lehine harekete geçmeleri ve konuyu Türkiye üzerinde bir baskı aracı olarak kullanma istekleri.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ve bölge genelindeki hak ve menfaatlerini sınırlandırmaya yönelik kampanyada Yunanistan’ın yanında Fransa, BAE ve Mısır gibi devletler yer alıyor. Şüphesiz her bir devletin farklı çıkar hesapları bulunuyor, ancak çıkarlarının örtüştüğü noktayı, Türkiye’nin etkisinin sınırlandırılması oluşturuyor.

Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron Doğu Akdeniz’deki gelişmelerde son dönemde agresif söylemleri ve politikalarıyla ön plana çıkmakta. Macron’un Türkiye karşıtı hırçın tavrı, aslında sadece Yunanistan ve Doğu Akdeniz’le ilişkili değil. Nitekim Suriye ve Libya’da güç projeksiyonlarının akamete uğramasında Türkiye’nin etkisi olduğunu düşünen Macron, Yunanistan ve Doğu Akdeniz’i Türkiye’den rövanş almanın bir aracı olarak kullanmak ve bu vesileyle bölgede yeni bir güç projeksiyonu içine girmek istiyor. Bunu gerçekleştirmek için Yunanistan ve GKRY ile derinleştirdiği ilişkilerin yanı sıra NATO ve Avrupa Birliği (AB) platformlarını da kullanmak istiyor.

Bununla beraber, son dönem gelişmeleri dikkate alındığında Macron’un NATO üzerinden Türkiye’yi yalnızlaştırma girişimi başarısızlığa uğradı. Yunanistan ve GKRY ile birlikte konuyu AB-Türkiye sorunu haline dönüştürme girişimi ise -en azından şimdilik- başarıya ulaşamamış durumda. Macron, Akdeniz’e kıyısı olan AB ülkeleriyle gerçekleştirdiği toplantıda oluşturmak istediği Türkiye karşıtı sert duruşu da elde edemedi. Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtı söylemleri, Türkiye’yi caydırmaktan ziyade, sadece Türkiye’nin kararlılığını artırdı. Son süreçte Türkiye karşıtlığı üzerinden Macron’un elde ettiği tek “başarı” Yunanistan ile GKRY üzerinde artan nüfuzu ve yaptığı silah satışları oldu.

AB açısından bakıldığında, kısa vadede istediği amaçları gerçekleştiremese de Macron’un Türkiye’yi sınırlandırma politikasında AB kartını kullanmaya devam etmesi bekleniyor. Nitekim 24-25 Eylül’de düzenlenecek AB Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyi toplantısında Türkiye’ye yönelik olası yaptırımların Fransa tarafından gündeme getirilmesi ihtimali söz konusu. Üzerinde uzlaşılmış bir kıta sahanlığı alanı bulunmamasına rağmen “Türkiye’nin bir AB üyesinin egemenliğini zedelediği” argümanı üzerinden konuyu AB’nin birincil gündemi yapmaya çalışan Macron, henüz pratikte sonuç ortaya çıkaracak bir adım atabilmiş değil. Ancak Macron AB siyasetinde istediği sonucu elde etse bile bu durumun Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasına ne denli etkide bulunacağı meçhul. Diğer bir deyişle, AB, Türkiye üzerinde 1990’lı yıllarda olduğu kadar etkili bir pozisyona sahip değil ve Türkiye’de Doğu Akdeniz’deki hakların korunmasına yönelik büyük bir siyasi kararlılık ve toplumsal mutabakat bulunuyor.

Öte yandan Macron’un AB’de baskın bir rol oynamak istemesinin ve son dönemde Doğu Akdeniz ve Libya’da giriştiği saldırgan faaliyetlerin, bazı AB ülkelerinde rahatsızlık oluşturduğu söylenebilir. Bu rahatsızlığın bir boyutu AB siyaseti ile doğrudan ilişkiliyken bir diğer boyutu NATO ile ilişkili. Nitekim Almanya, İspanya, İtalya, Macaristan, Malta, Bulgaristan gibi ülkeler, Macron’un Türkiye karşıtı agresif politikalarını bir AB politikası haline getirme çabasına çekinceyle yaklaşmaktalar. Ayrıca AB’nin 27 üyesinin 21’i aynı zamanda NATO üyesi. Fransa’nın Türkiye ile Yunanistan arasındaki meselede müzakereleri önceleyen tutum yerine gerginliği artıran bir tutum takınması, NATO ittifak sisteminde çatlaklara yol açabilir. Gerginliğin artması, söz konusu 21 üye haricindeki diğer NATO üyeleri tarafından da arzu edilmeyen bir gelişme olacaktır. Zira Türkiye ile Yunanistan arasında gerilimi azaltmaya yönelik teknik görüşmelerin NATO bağlamında yapıldığı dikkate alındığında, örgütün etkili fonksiyon göstermesi önem arz ediyor. Bununla beraber, AB’nin söylem düzeyinde de olsa gerginlikte Yunanistan ile dayanışma içinde olduğunu açıklaması, Paris ve Atina yönetimlerini cesaretlendiren önemli bir faktör.

Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinin başında net bir tavır almayan ABD’nin son dönemde attığı bazı adımlarla hangi tarafa yakın olacağını yansıtmaya başladığı görülüyor. Nitekim Yunanistan’la askeri ilişkilerini geliştirmeye başlayan ABD, 1 Eylül’de GKRY’ye 1987’den beri uyguladığı silah ambargosunu -kısıtlı da olsa- kaldırma kararı aldı ve ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo adada sadece GKRY’ye yaptığı ziyarette bölgedeki gerilime ilişkin “kaygılarını” belirtti. Aynı ziyarette sorunun diyalogla ve diplomatik yollarla çözülmesi gerektiğini vurguladı. Önceki Türkiye-Yunanistan uyuşmazlıklarında ABD’nin gerilimi düşürücü rolü dikkate alındığında, şüphesiz atılan son adımlar, ABD’nin de eski pozisyonundan farklı bir tutum içine girmeye başladığını gösteriyor. Bu durumun sebepleri düşünüldüğünde, üç faktörün ön planda olduğu söylenebilir: ABD’de Kasım ayında düzenlenecek seçimler ve bu seçimlerde Yunan lobisinin önceki dönemlerden daha etkili bir rol oynamaya başlaması, ABD’de Türkiye’nin Barış Pınarı operasyonuyla birlikte artan Türkiye karşıtı havanın etkisi ve bölgesel güç mücadelesinde Türkiye’nin etkisini sınırlandırmak isteyen diğer aktörlerin ABD nezdindeki lobi faaliyetleri. Seçim sonucunda bir yönetim değişikliği olması halinde ABD’nin Yunanistan ve GKRY’yi destekleyici tutumunu daha belirgin hale getirmesi bekleniyor. Öte yandan Fransa’nın agresif tutumu ile AB ve diğer aktörlerin etkisiz pozisyonu düşünüldüğünde, krizin tırmanması veya askeri bir çatışmaya evrilmesi halinde ABD’nin gerginliği düşürücü bir rol oynaması da her zaman ihtimal dahilinde.

Müzakerelerden verimli sonuç alınabilmesi içinse Fransa’nın süreçten izole edilmesi veya agresif politikalarını sonlandırarak AB veya NATO bağlamında uzlaştırıcı ve yapıcı bir rol oynaması gerekmektedir.

Sorunun çözülme ihtimali

Doğu Akdeniz ve ötesini ilgilendiren sorun, sadece görünürdeki Türkiye-Yunanistan anlaşmazlığına indirgendiğinde bile sorunun kısa vadede çözülme ihtimali epey düşük duruyor. Zira Doğu Akdeniz’deki egemenlik alanları paylaşımı, Yunanistan’la yaşanan Ege’deki sorunlarla doğrudan ilişkili. Burada varılacak bir uzlaşma, Ege Denizi’ndeki sorunların en azından bir kısmı için emsal teşkil edecektir. Ayrıca on yıllardır çözülmeden ötelenen Ege Denizi’ndeki sorunlardan farklı olarak, bölgedeki potansiyel enerji rezervleri ve üçüncü tarafların soruna agresif bir tavırla dahil olması sorunun çözülme ihtimalini azaltıyor.

Hiçbir taraf aslında gerginliğin artmasını ve sıcak bir çatışmaya dönüşmesini arzu etmiyor. Ancak sorunun esaslı bir şekilde müzakere edilmesi önünde de ciddi engeller var. Türkiye açısından ele alındığında, konunun ön koşulsuz bir şekilde müzakere edilmesi savunulmakta. Oldubittilere meydan vermemek için de sahada sismik araştırma yapmak suretiyle tezlerinde kararlı olduğu vurgulanmakta. Bu noktada Türkiye’nin en önemli avantajı, müzakereye açık olması, hakkaniyetli bir paylaşımı savunması ve tezlerini destekleyecek güçlü bir siyasi, teknik ve askeri kapasiteye sahip olması.

Yunanistan ise Türkiye’nin ilan ettiği kıta sahanlığına karşı çıkmakta ancak konuyu müzakereye yanaşmak yerine sorunu uluslararasılaştırarak oluşturacağı siyasi baskıyla Türkiye’nin geri adım atmasını beklemekte. Diğer bir ifadeyle, Yunanistan konuyu muhatabıyla çözmeye çalışmak yerine üçüncü tarafların politikalarının arkasına sığınmayı tercih ediyor. Bu durum ise sorunun müzakereler yoluyla çözülmesi önündeki en önemli engel. Öte yandan üçüncü taraflar arasında en hırçın tavrı sergileyen Fransa’nın sorunun müzakereler yoluyla çözülmesini ne kadar istediği de tartışılmalıdır. Zira Macron yönetimi daha önce Suriye ve Libya’da nüfuz erozyonuna uğrasa da Doğu Akdeniz’deki gerilim sayesinde Yunanistan ve GKRY üzerinde etki sahibi olmaya başlamış durumda. Bu durum, Fransa’nın Beyrut’taki liman patlaması sonrasındaki Lübnan politikasından bağımsız okunamaz. Nitekim son gelişmeler Macron için yeni bir güç projeksiyonu oluşturma imkânı ortaya çıkardı.

Soruna müdahil olan aktörlerin tamamının Fransa gibi sürece olumsuz etkide bulunduğunu söylemek zor. Ancak bu aktörler ya isteksiz ya etkisiz durumda ya da sorunun çözümüne karşı duyarsız bir tavırdalar. Üçüncü tarafların soruna yapıcı bir şekilde dahil olması, sorunu çözemese bile iki ülkeye sağlıklı bir iletişim imkânı sağlayabilir. Nitekim müzakereden kaçan taraf olarak gözükmemek için gecikmeli de olsa Yunanistan’ın iletişim kanalını açması üzerine NATO çerçevesinde gerilimi düşürmeye yönelik teknik görüşmeler başlayabildi.

Sonuç olarak, sorunun kısa vadede çözülmesi zor görünse de sağlıklı iletişimin olmadığı ve müzakerelerin yapılmadığı bir ortamda gerginliğin tırmanması her zaman ihtimal dâhilinde. Müzakerelerden verimli sonuç alınabilmesi içinse Fransa’nın süreçten izole edilmesi veya agresif politikalarını sonlandırarak AB veya NATO bağlamında uzlaştırıcı ve yapıcı bir rol oynaması gerekiyor. Doğu Akdeniz’deki sorunda henüz ön plana çıkmayan GKRY konusunda Kıbrıs sorununda kapsamlı bir çözüm çerçevesi oluşturulması ve sorun çözümlenmeden Kıbrıs adası çevresindeki hidrokarbon arama ve çıkarma faaliyetlerinin dondurulması gerekir. Aksi takdirde günümüzde Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan gerginliğin bir benzerinin KKTC ile GKRY arasında da yaşanması kaçınılmaz duruyor. Böylesi bir istikrarsızlık ise üçüncü tarafların sorunlara daha fazla müdahil olmasını beraberinde getirecek ve sorunların çözüm ihtimali gittikçe zayıflayacaktır.


19 Ağustos 2019 Pazartesi

Kılıçdaroğlu'ndan şaşkına çeviren Doğu Akdeniz ve Türkiye çıkışı!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ




CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Nevşehir'de CHP İl Başkanları Toplantısı'nda yaptığı konuşmada akıl almaz bir çıkış yaptı. Birçok ülkenin zengin petrol ve doğal gaz kaynakları nedeniyle Doğu Akdeniz'de yer aldığını söyleyen Kılıçdaroğlu, sadece Türkiye'nin bu bölgede yer almadığını iddia etti.

TÜRKİYE'NİN SONDAJ GEMİLERİ GÖNDERDİĞİNDEN HABERİ YOK

Türkiye'nin 3 sondaj gemisiyle bölgede faaliyet yürütmesine ve Rum yönetiminin bölgedeki faaliyetlerini engellemesine rağmen Kılıçdaroğlu'nun 'Türkiye niye Doğu Akdeniz'de yok' demesi şaşkınlıkla karşılandı.

"ESED'LE İŞ BİRLİĞİ YAPALIM, SİSİ'YLE BARIŞALIM"

CHP lideri ayrıca, Türkiye'nin, yübzinlerce sivilin katili olan Esed rejimiyle bir an önce iş birliği yapması gerektiğini savunurken, Mısır'daki darbeci yönetimle de barışılması çağrısında bulundu.
Kılıçdaroğlu konuyla ilgili şöyle konuştu:


Suriye yönetimiyle süratli bir şekilde iş birliği yapılması lazım. Mısır'la barışılması lazım. Mısır'la niye kavga ediyoruz? Hangi gerekçeyle Mısır'la kavga ediyoruz?

PES DEDİRTEN SORU: DOĞU AKDENİZ'DE NİYE TÜRKİYE YOK

Doğu Akdeniz'de zengin petrol var, doğal gaz yatakları var. Amerika orada, Yunanistan orada, Kıbrıs Rum Yönetimi orada, Mısır orada, Katar orada... 

Hepsi orada. Bir tek devlet yok, Türkiye! Niye yok? Başarılı dış politika güdüyorlar sözde. Niye yok? Hangi gerekçeyle yok Türkiye orada?

Mısır'la kavga ettik. Niye kavga ettik?

AK Parti'den Kılıçdaroğlu'na sert tepki


AK Parti Sözcüsü Çelik, "Vatandaşlarımız, CHP Genel Başkanı'nın dış politika konusunda benzer yanlışlarına daha önce de defalarca kez şahit oldu. Ancak bu ölçekte bilgisizlik CHP adına da kabul edilemez bir durumdur" dedi.




AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, sosyal paylaşım sitesi Twitter hesabından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, partisinin il başkanları toplantısında "Doğu Akdeniz'de zengin petrol var, doğalgaz yatakları var. 

ABD, Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi, Mısır, Katar orada, hepsi orada. Bir tek devlet yok, Türkiye" şeklindeki açıklamasına yanıt verdi.

Kılıçdaroğlu'nun "En temel bilgilerden yoksun bir açıklama yaptığını" belirten Çelik, "Vatandaşlarımız, CHP Genel Başkanı'nın dış politika konusunda benzer yanlışlarına daha önce de defalarca kez şahit oldu. 


Ancak bu ölçekte bilgisizlik CHP adına da kabul edilemez bir durumdur. Bir genel başkandan daha sorumlu açıklamalar beklemek tüm kamuoyunun hakkıdır. 

Türkiye, Nisan 2017'de Barbaros Hayreddin Paşa sismik arama gemisiyle Gaziantep Fırkateyni eşliğinde Doğu Akdeniz'de çalışmalar başlattı. 

Mayıs 2019'da Fatih, Haziran 2019'da Yavuz sondaj gemilerimizi Doğu Akdeniz'e göndererek hak ve menfaatlerimizin takipçisi olduk" ifadelerini kullandı.

"DÜNYANIN DUYDUĞUNU SAYIN KILIÇDAROĞLU YİNE DUYMAMIŞTIR"

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın sık sık, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki hak ve menfaatlerinden asla taviz vermeyeceğini vurguladığını anımsatan Ömer Çelik, şunları kaydetti:

"Ordumuz, bölgede ve deniz hudutlarımızda dünya basınına genişçe yansıyan başta 'Mavi Vatan' olmak üzere bir dizi başarılı tatbikat icra etti. Kararlılığımız vurgulandı. 


Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki bu güçlü duruşu, dost/hasım tüm taraflara belli edilmiştir. Bu durumun Sayın Kılıçdaroğlu tarafından bilinmemesi siyaset hayatımız adına kaygı vericidir. Dünyanın duyduğunu Sayın Kılıçdaroğlu yine duymamıştır.

Kılıçdaroğlu bilsin ya da bilmesin, hükümetimiz Doğu Akdeniz'de gerek kendi ulusal hak ve menfaatlerimizi, gerekse KKTC'nin hak ve menfaatlerini sonuna kadar korumaya devam edecek irade ve kararlılığa sahiptir, gerekli adımları atmayı sürdürecektir. Siyasi partilerin dış politika konusunda farklı yaklaşımları olabilir. Ama her türlü yaklaşımın doğru yoruma dayanması esastır. Ayrıca ülkemizin hak ve menfaatlerinden yana bir tutum sergilenmesi siyasi ve ahlaki bir gerekliliktir."

Çavuşoğlu'ndan Kılıçdaroğlu'na tepki: Herhalde Yunan gemisi sanıyor


Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, CHP lideri Kılıçdaroğlu'nun Doğu Akdeniz'deki sondaj çalışmalarına ilişkin açıklamasına tepki gösterdi. Çavuşoğlu, "Sayın Kılıçdaroğlu Doğu Akdeniz'de bizim ve KKTC'nin haklarını koruyan Fatih, Yavuz ve Barbaros'u Yunan gemisi sanıyor herhalde" ifadelerini kullandı.




Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Doğu Akdeniz'deki çalışmalara ilişkin açıklaması hakkında "Sayın Kılıçdaroğlu Doğu Akdeniz'de bizim ve KKTC'nin haklarını koruyan Fatih, Yavuz ve Barbaros'u Yunan gemisi sanıyor herhalde." değerlendirmesinde bulundu.


Çavuşoğlu, Twitter hesabından Kılıçdaroğlu'nun, partisinin il başkanları toplantısında "Doğu Akdeniz'de zengin petrol var, doğal gaz yatakları var. ABD, Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi, Mısır, Katar orada, hepsi orada. Bir tek devlet yok, Türkiye." şeklindeki açıklamasına yanıt verdi.

Kılıçdaroğlu'nun bu sözlerini içeren görüntüsünü de paylaşan Çavuşoğlu, mesajında şu ifadeleri kullandı:

"Sayın Kılıçdaroğlu Doğu Akdeniz'de bizim ve KKTC'nin haklarını koruyan Fatih, Yavuz ve Barbaros'u Yunan gemisi sanıyor herhalde. 4. gemimiz Oruç Reis de yolda. Milli davamız Kıbrıs konusunda bile yeterince bilgilendirilmeyen Sayın Genel Başkan'a bu konuda bilgi vermeye hazırız."





4 Eylül 2020 Cuma

Türkiye tahriklere rağmen Doğu Akdeniz'de diyalog istiyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki haklarını elinden alacak planlar peşinde koşan Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi ve Fransa, arkalarına Avrupa Birliği’ni de aldı.




Türkiye, Avrupa Birliği'ni (AB) arkasına alan Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi ve Fransa'nın tüm tahriklerine rağmen Doğu Akdeniz'de diyalog çağrılarını sürdürüyor.
Doğu Akdeniz'de gerginliğin fitili ilk kez, Kıbrıs Rum kesiminin adanın etrafındaki doğal zenginlikleri işletmek için kuzeydeki Türk tarafının hukuki ve meşru haklarını hiçe sayarak uluslararası anlaşmalar yapmasıyla başladı.
Doğu Akdeniz’de en uzun kıyılara sahip olan Türkiye, yıllardır devam eden hakça paylaşım çağrılarının dikkate alınmaması üzerine sismik araştırma gemileri ve askeri destek unsurlarını devreye soktu.
Batılı şirketler, hükümetlerinin de desteğini alarak Rumlarla geniş bir alanda doğal gaz araştırma ve sondajlarına girişti.
Türkiye ve KKTC'nin yıllarca, adanın çevresindeki zenginliklerin Kıbrıs sorununa adil ve kalıcı bir çözüm getirilmesiyle tüm halkın faydasına sunulması gerektiği yönündeki uyarıları konunun muhataplarınca görmezden gelindi.
Fransa ve Yunanistan’ın askeri tehditleri karşısında misliyle tedbirler alan Türkiye, hakça paylaşım için tüm taraflara masaya oturup diyalog yoluyla çözüm çağrılarını yineliyor.
Doğu Akdeniz'de büyük hidrokarbon sahalarının varlığı keşfedildikçe bu zenginlikleri işletmek isteyen bölge ülkeleri münhasır ekonomik bölge anlaşmaları yapmaya yöneldi.
Yunanistan ise Fransa’nın Doğu Akdeniz’de askeri varlığını artıran adımlarına güvenerek Türkiye’ye meydan okuyan tutumunu sürdürüyor.
2003'te Mısır, 2007'de Lübnan, 2010'da İsrail ile sözde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşmaları imzalayan Kıbrıs Rum yönetimine karşı Türkiye ve KKTC'nin uyarıları sürdü.

KKTC ve Türkiye'nin ortak komisyon önerisi dikkate alınmadı

Rum yönetimi, Batılı şirketlerle Türkiye ve KKTC'nin hak sahibi olduğu alanlarla çakışan şekilde hidrokarbon alanında çalışmalarına devam etti.

Mısır, Yunanistan, Rum yönetimi ve İsrail, Kahire'de oluşturdukları Doğu Akdeniz Gaz Forumu üzerinden Türkiye, Libya ve Lübnan gibi aktörleri saf dışı bırakmaya çalıştı. 
KKTC ve Türkiye, iyi niyetli bir açılım yaparak Birleşmiş Milletler (BM) aracılığıyla Rum tarafına hidrokarbon kaynaklar konusunda ortak bir komite kurulması önerisi sundu. Böylece adada adil ve kalıcı bir çözüm bulunana kadar kaynakların karşılıklı uzlaşma çerçevesinde sorunsuz şekilde işletilmesi yeni bir formül bulunabilecekti.
Ancak AB'nin desteğini arkasında gören Rum yönetimi iş birliğine açık olmadığını gösterdi.

Türkiye'nin denizlerde proaktif hamleler dönemi

Pek çok ülkenin mücadele sahasına dönüşen Doğu Akdeniz'deki en uzun kıyılara sahip olan Türkiye, yıllardır yaptığı diyalog çağrılarının dikkate alınmaması üzerine diplomatik ve askeri araçlarını daha yoğun şekilde devreye soktu.
Türkiye, Kıbrıs adasının batısı, doğusu ve güneyinde KKTC ile varılmış anlaşmalar çerçevesinde sismik araştırma faaliyetleri başlattı.
Türkiye, Yunan-Rum ikilisi ve Batılı şirketlere adanın zenginliklerine tek taraflı eylemlerle ve oldubittilerle el koyamayacakları, meselenin tarafların masaya oturmasıyla çözülmesi gerektiği mesajını çok daha güçlü verdi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve diğer yetkililer, Doğu Akdeniz'de "hakça paylaşım" için müzakere çağrıları yaptı.

Doğu Akdeniz'i Yunan-Rum gölüne dönüştürme provokasyonu

Atina yönetimi ve Rum kesimi ise niyetlerinin daha büyük olduğunu, yıllar öncesinden deniz yetki alanlarını birleştiren bir planla gösterdi.
Yunanistan, Ege Denizi üzerinden ada ve adacıklara kara suları hakkı iddia ederek, egemenlik alanını, Kıbrıs adasının tek sahibiymiş gibi hareket eden Rumların sözde yetki sahasıyla birleştirmek istedi.
"Sevilla haritasıyla" belirlenen Yunan hayallerine göre Türkiye, Antalya körfezine hapsedilecekti.
Antalya'nın Kaş ilçesine 2 kilometre, Yunanistan ana karasına ise 580 kilometre uzaklıkta bulunan 10 kilometrekarelik Meis adası üzerinden Atina yönetimi 40 bin kilometrekarelik hayali deniz yetki alanı tasarlamıştı.
Yunanistan'ın maksimalist talepleri Türkiye'yi bu planı bozmaya yöneltti.

Türkiye'nin karşı dengeyi kurması

Türkiye, Yunan-Rum ikilisinin arkasına AB'yi ve dünyanın dev enerji şirketlerini alarak sürüklediği gelişmelere, Libya yönetimiyle münhasır ekonomik bölge anlaşması yaparak yanıt verdi.
Yunan-Rum ikilisinin Anadolu yarımadası önüne çekmek istediği seddi Türkiye, deniz yetki alanlarını Libya'nınkiyle birleştirerek aşmış oldu.
Buna karşın, Libya'nın doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter'i destekleyen Fransa, Yunan-Rum ikilisiyle Türkiye karşıtı ittifakını güçlendirme yoluna gitti. Yunanistan'ı Türkiye'nin üzerine gitmesi konusunda cesaretlendirdi. Atina'yı Ankara'ya karşı askeri tehditler dillendirmeye yöneltti.

Tükiye Almanya'ya ara buluculuk imkanı verdi, Yunanistan fırsatı çöpe attı

Türkiye, uzun yıllar sonra, kara ülkesinin ayrılmaz bir parçası gördüğü "Mavi Vatan"da, dünyanın birçok ülkesi gibi hidrokarbon kaynakları için çalışmalarını yoğunlaştırdı.
Oruç Reis sismik araştırma gemisi 21 Temmuz’da ilan edilen Navtex kapsamında rotasını belirledi.
Araştırma sahasının Meis ve Rodos adaları yakınında olması beklendiği için Yunanistan'da infial yaşandı.
Almanya Başbakanı Angela Merkel’in uzlaşma çağrısı üzerine Türkiye faaliyetlerine ara vererek iyi niyetini ortaya koydu.
Türkiye, Berlin yönetiminin Yunan yetkililerle temaslarının sonuçlarını beklediği sırada iyi niyet ortamını yıkan bir hamleyle karşılaştı.
Yunanistan, 6 Ağustos’ta Mısır’la bir deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması imzaladığını duyurdu.
Anlaşma, Türkiye-Libya arasında kurulan deniz yetki alanı koridorunu ortadan kesecek şekilde tasarlanmıştı.
Bunun üzerine Ankara, Oruç Reis'in araştırmalarına devam etmesi kararını aldı.

Türkiye'nin askeri varlığı savaş çıkarmak için değil koruma amaçlı

13 Ağustos’ta Oruç Reis'i taciz etmek üzere harekete geçen Yunan Limnos fırkateynine, Kemal Reis fırkateyni engelleme yaptı.
Bu olay, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki sismik araştırma faaliyetlerini askeri unsurlarla güvenliğe almasının ne kadar doğal olduğunu gösterdi.
Yunanistan, çatışmanın yaşandığı gün ayrıca Doğu Akdeniz'de Fransa ile ortak askeri tatbikat düzenlediğini açıkladı.
Ankara’dan yapılan açıklamalarda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de donanmasıyla varlık göstermesinin sebebinin askeri çatışma başlatma önceliği taşımadığına dikkat çekiliyor.
Amaçlarının Doğu Akdeniz’de sondaj ve araştırmalar yaparak meşru ekonomik çıkarlarını temin etmek olduğuna işaret eden Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, askeri varlığın bu çalışmaların güvenliğini sağlamayı amaçladığını vurgulamıştı.
Akar bu durumu, AA Editör Masası’nda, "Bizim burada yaptığımız sadece sondaj ve araştırma. Biz buradan herhangi bir şekilde savaş filan çıkarmıyoruz. Biz orada hak, alaka ve menfaatlerimiz çerçevesinde tamamen barışçıl yol ve yöntemlerle, oradaki bize ait alanda, mantığın, matematiğin bize söylediği alan içinde kendi çalışmalarımızı yapıyoruz." sözleriyle özetledi.
Türkiye, Doğu Akdeniz'de meşru ekonomik çıkarları peşinde olduğunu, Yavuz sondaj gemisinin faaliyetlerinin de devam edeceğini duyurarak göstermiş bulunuyor.

Diyalog çağrısına askeri şovlarla yanıt

Doğu Akdeniz'de artan gerilim boyunca Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun hemen hemen tüm değerlendirmelerinde "kararlılık" mesajının yanında Yunan yönetimi başta olmak üzere Doğu Akdeniz'deki taraf ülkelere masaya oturma çağrısı yer aldı.
Çavuşoğlu pek çok konuşmasında, "diyalog yoluyla çözüm", "komşuluk hukuku", "ara buluculuk girişimlerine iyi niyetli yaklaşım" ve "adil paylaşım" parametrelerine vurgu yaptı.
Bakan Çavuşoğlu, son olarak dünkü konuşmasında, "Doğu Akdeniz'de herkesle masaya oturup hakça paylaşım için müzakereden yanayız." ifadelerini kullandı.
Ancak diyalog çağrıları Türkiye karşıtı cephede askeri caydırıcılık mesajlarıyla karşılık buluyor.
Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi, İtalya ve Fransa'nın Kıbrıs'ın güneyinde 26-28 Ağustos'ta yürüttüğü ortak tatbikatın ardından Fransa'nın bölgeye uçak gemisi ve diğer başka donanma unsurlarını göndermeye başladığı yönünde iddialar bulunuyor.
Türkiye'nin şu ana kadar çizgisi, tansiyonun çok yükseldiği anlarda dahi diyalog kanallarını sonuna kadar açık tutma ve gerginliğin kontrolden çıkmasını engelleme şeklinde ilerledi.
Ankara masada çözüm bulmaya öncelik tanırken, askeri imkan ve kabiliyetlerini gerektiği an gerektiği ölçüde seferber etmekten geri durmayacağı mesajını da tutarlı şekilde vermeye devam etti.
Sonuç olarak Türkiye'nin, öncelikle diyaloğa ve hakça paylaşıma hazır olduğu ancak askeri meydan okumalardan da çekinmediği görülüyor.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html