BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Yunanistan sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Yunanistan sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

19 Ağustos 2020 Çarşamba

Doğu Akdeniz’de ivedilikle MEB ilan edilmelidir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Cihat Yaycı: Doğu Akdeniz’de ivedilikle MEB ilan edilmelidir


Deniz Kuvvetleri Komutanlığı eski Kurmay Başkanı Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmeleri ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. ‘Doğu Akdeniz’de ivedilikle MEB ilan edilmelidir.’ diyen Yaycı Paşa, Yunanistan asla Megalo idea hedefinden vazgeçmeyeceğini söyledi.

Mavi Vatan’ doktrini üzerinden Türkiye’ye önemli bir alan açan, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı eski Kurmay Başkanı Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmeleri değerlendirdi.

‘Doğu Akdeniz’de ivedilikle MEB ilan edilmelidir.’ diyen Yaycı Paşa, Yunanistan asla Megalo idea hedefinden vazgeçmeyeceğini söyledi.

Yunanistan, Meis Adası’nın kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge hakkı bulunduğunu iddia ediyor. Bu iddiadan hareketle, kendisine 4 bin kat büyük denizalanı oluşturuyor. Bu iddia ne kadar gerçekçi Yunanistan bu hali diğer adalar içinde geçerli kılabilir mi?
Esasen herkes Yunanista’ın Mesi, Rodos, Kerpe, Kaşot ve Girit adalarının arasındaki yüzlerce millik deniz alanlarını da sanki bir kara parçası varmış ve Meis’den Girit’e kadar snal bir kesinrtisiz kıyı hattı varmış gibi kabul ettirmeye çalışmaktadır. Tüm hak iddalarını büyük çoğunluğu deniz olan bu sanal kıyıya dayandırmaktadır. Bu saçmalığın farkında olmayan ve maalesef bizde dahi sanki Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de uzun kıyıları varmış gibi düşünenler olabiliyor.
Halbuki uluslararası Deniz Hukuku, denize kıyısı olan devletlere ancak kıyı topoğrafyasının 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi 7. madde esaslarına uygun olması koşuluyla “Düz Esas Hat” çizilebileceğini saptamaktadır. Kaldı ki “Normal Esas Hat” ve “Düz Esas Hat” çizimlerinin dışında, özel bir koşul olarak, BMDHS 47. madde “Takımada Esas Hat” belirleme usullerine yönelik metotları da içermektedir lakin bu özel metot, BMDHS 46. maddedeki “Archipelago State” (Adalar Devleti/Takımada Devleti) olarak tanınan devletler için kullanılabilmektedir. Yunanistan’ın bir Adalar Devleti yahut Takımada Devleti olmaması sebebiyle BMDHS 47. maddedeki özel hükümlerden faydalanamayacağı açıktır. Zira Yunanistan ana karası olan bir devlettir, sadece adalardan oluşan Endonezya gibi bir devlet değildir.
Üstelik Yunanistan adalarının Doğu Akdeniz’e bakan yüzleri 167 kilometre toplam kıyı uzunluğuna sahiptir ve 1870 kilometrelik Anadolu kıyıları karşısında bir deniz yetki alanı talep etmesi gayri hukuki bir durumdur. Ayrıca anakaradan 200 milden daha az uzaklıktaki adalar MEB üretmezler, yani bir diğer deyişle anakaranın MEB alanına dâhillerdir, üzerinde MEB oluşturamazlar. Sonuç olarak Yunanistan’ın Girit ve Rodos adaları arasında deniz yokmuşçasına düz esas hat çizerek karasuları sınırı oluşturması ve bu hattan itibaren MEB belirlemesi Türkiye’nin deniz hak ve menfaatleri bakımından asla kabul edilebilir

Meis adasının hemen arkasında ve kıta sahanlığına oturduğu Anadolu kıyılarını yok sayarak münhasır ekonomik bölgesi olduğu ise başlı başına hukuk tanımamazlıktır. Buna bir örnek gösterecek olursak; İspanya’nın Fas sahilinde adaları bulunmaktadır. Aşağıdaki haritanın üst kısmında İspanya’nın gerçek MEB’i, alt kısmında ise İspanya’nın Yunanistan gibi hukuksuz taleplerde bulunsaydı sahip olacağını MEB’inin ne olabileceğini görüyorsunuz. İspanya ve Fas deniz hukukuna uygun davranarak, sınırlandırmada ana karaları esas almakta, coğrafyanın üstünlüğü, kapatmama ve orantılılık ilkelerine riayet etmekte, ters tarafta kalan İspanyol adalarına (Fas ana karası önünde) karasuları dışında bir deniz yetki alanı tanımamaktadır. Dolayısıyla Yunanistan’ın Meis ve diğer adalarının MEB’i olduğu iddiası hukuksal ve fiili gerçeklerle örtüşmemektedir ve kesinlikle uluslararası hukuk açısından kabul edilebilir bir durum değildir. olmadığı gibi, uluslararası deniz hukukuna da aykırıdır ve hukukun ihlalidir.


Türkiye ve Yunanistan arasında deniz sınırı henüz bir anlaşmayla belirlenmiş değil. Bu nedenle hem Türkiye hem de Yunanistan kara sularının Ege Denizi'ndeki genişliği 6 deniz mil kabul ediliyor, fakat Yunanistan bunu 12 mile çıkartmak istiyor, yaşanan bu süreçte atılacak adımlar, bu durumu Türkiye’nin lehine çevirebilir mi?

1936’da Lozan dengesini bozarak, karasularının genişliğini 6 mile çıkaran Yunanistan, şimdi de 12 mile çıkarmak ve Adalar Denizini (Adalar Denizi’yi) bir Yunan gölü haline dönüştürmek istemektedir. Malumları olduğu üzere TBMM, Yunanistan’ın karasularını genişletmesi durumunda, ülkemizin hayati hak ve menfaatlerinin korunacağına dair kararlılığını 08 Haziran 1995 tarihinde dünya kamuoyuna duyurmuştur. Yunanistan uygun koşullar bulur ve karasularını 12 mile çıkarırsa; EGAYDAAK’lar dikkate alınmaksızın, Adalar Denizi’deki açık deniz alanları oranı yaklaşık % 20’ye inecek ve Türkiye’nin karasuları kaplama oranı % 8.7’ye, Yunanistan’ın ise % 62’ye çıkacaktır. Bu suretle kıta sahanlığı paylaşımı açısından önemli olan doğu Adalar Denizi’de ise, Türk karasuları % 17, yunan karasuları % 60 artacak , açık deniz alanları ise % 64 azalarak, %’9’a düşecektir. EGAYDAAK’ların Yunanistan’ın egemenliğinde kabul edilmesi halinde ise, Yunanistan’ın karasuları kaplama oranı tüm Adalar Denizi’nde %72’ye, doğu Adalar Denizi’de % 68’e çıkacak ve. durum daha da vahim hale gelecektir. Böylece, Adalar Denizi’nin iki ayrı bölgesinde, etrafı Yunan karasuları ile çevrili iki küçük açık deniz kesimi hariç, Adalar Denizi bir Yunan iç denizine dönüşecektir. Böyle bir durumda, Türkiye’nin ülkesel bütünlüğü bozulacak; Adalar Denizi kıta sahanlığının ve münhasır ekonomik bölgesinin yaklaşık %90’ı Yunanistan’a ait olacak; Türkiye’nin Adalar( Adalar Denizi) Denizi’ne yönelik doğal kaynakların çıkarılması ve işletilmesi ile, balıkçılık, turizm ve bilimsel araştırma gibi ekonomik faaliyetleri çok büyük ölçüde kısıtlanacaktır. Üstelik askeri gemilerimiz eğitim ve tatbikat yapamayacak hale geleceklerdir. Kısaca, Yunanistan karasularını 12 mile genişletmekle kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge ile hava sahası başta olmak üzere, tüm sorunları bütünü ile kendi lehine hallederek Adalar Denizi’de mutlak hakimiyet tesis edecektir.

Nitekim, Yunan medyasında çıkan haberler ve yorumlar da bu beklenti ile paralellik arz etmektedir Esasen 6 mil rejimine göre karasularında bir millik bir artış dahi, Adalar Denizi’de açık deniz alanlarının yaklaşık % 12 azalmasına neden olacaktır.

Mesele hukuki açıdan irdelendiğinde ise; 1982 BMDHS’nin 3’üncü maddesi devletlere 12 mile kadar kara suyu genişliği belirleme hakkı tanırken; karasularının genişliğini mutlak şekilde 12 mil olarak dikte etmemekte, hüküm, kendi içinde karasularının 12 milden az olması gereken hallerin de varlığını ortaya koymaktadır. Diğer yandan 1982 BMDHS; 123’üncü maddesi ile yarı kapalı bir deniz statüsünde olan Adalar Denizi denizi için de genel kuralların işletilemeyeceğini dikte etmektedir.
300’üncü maddesi ise, “taraf devletler iş bu sözleşme hükümleri uyarınca üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyetle yerine getirmeli ve işbu sözleşmede tanınan hakları, yetkileri ve serbestileri hakkın kötüye kullanılmasını oluşturmayacak biçimde kullanmalıdırlar” hükmüne amir olup, Yunanistan’ın tek taraflı olarak karasularını genişletmesine engel oluşturmaktadır.
Bu hukuki durum muvacehesinde, sorun esasen Yunanistan’ın karasularını tek taraflı ve hukuk dışı genişletme politikasından kaynaklanmaktadır.
Bu noktada talep edilmesi gereken husus Lozan dengesine dönülmesi ve karasularının 3 mile indirilmesi olmalıdır diye düşünüyorum. Tekrar tesis edilecek Lozan Antlaşmasına uygun 3 millik karasuları neticesinde Adalar Denizi (Ege) ‘nde tekrar barış, istikarar ve güvenlik tesis edilebilecektir.

12 Ada 1947'de Paris Antlaşması ile İtalya tarafından silah bulundurmamak koşuluyla Yunanistan'a devredildi, fakat şimdi Yunanistan bu ön koşulu çiğniyor. Bu anlaşmanın ihlali anlamına gelmiyor mu?

1923 Lozan ve 1947 Paris Barış Andlaşmalarının ilgili hükümleri gereği, Taşoz, İpsara, Bozbaba, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam, Ahikerya, Batnoz, Lipso, İleryöz, Kelemez, İstanköy, İncirli, Sömbeki, İleki, Herke, Rodos, Kerpe, Çoban Adası, İstanbulya ve Meis Adası gayrı askeri statüdedir.
- Bu gayrı askeri statü; kesin bir biçimde bunlar üzerinde Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerine ilişkin tahkimat/istihkam/üs tesis ile iç güvenlik kuvvetlerininkiler hariç olmak üzere, her türlü silah konuşlanmasını, tatbikat/eğitim dâhil askeri uçakların değişik amaçlı her türlü uçuşunu, transit geçişini, daimi/geçici konuşlanmasını yasaklamaktadır.
- Adaların, “Gayrı Askeri Statüsü” karasal kısımlarının yanı sıra karasuları ve hava sahasını da içermektedir.
- Adaların gayri askeri statü altına konulmuş olmasının temelinde, bu adaların Türkiye’ye yakınlıkları ve dolayısıyla Türkiye’nin güvenliği bakımından arz ettikleri önem yatmaktadır. Türkiye’nin güvenliği esastır.
- Adalar üzerindeki Yunan egemenliği ile Türkiye’nin güvenlik endişeleri ancak adaların gayri askeri statü altına konulmaları ile dengelenmiştir.
- 1923 Lozan Barış Antlaşması konferans tutanak ve belgeleri incelendiğinde; adaların Türkiye’ye karşı yöneltilecek saldırılarda kara, deniz ve hava üssü olarak kullanılmayacak biçimde askerden arındırılacağına ilişkin kesin hükümlerin anlaşma metnine de dahil edildiği ifade edilmiştir.
Özellikle gayri askeri statüde olmak kaydıyla Yunanistan’a devredilen ancak Yunanistan tarafından askerileştirilerek ve silahlandırılarak devir şartının bizzat Yunanistan tarafından ortadan kaldırıldığı adalara ve hemen Anadolu kıyılarımız yakınındaki pozisyonlarına dikkat çekmek isterim.
Bu durumda bu adaların egemenlik devir şartının gayri askeri statüde olmak olduğu açıktır. Bu gayri askeri statüde olması gerekirken bu statüyü bozan Yunanistan, esasen bu adaların egemenliğinin kendine devir şartını da kendi eliyle ortadan kaldırmıştır. Türkiye ivedilikle bu adaların askerden ve silahtan arınıdırlmasını talep etmeli ve her türlü hukuki ve diplomatik girişimlerde bulunmalıdır diye düşünüyorum.
2002'de çizilen ‘Sevilla Haritası’ tamamen Türkiye’nin aleyhine olan bir harita. Bu haritayı kim ya da kimler neden çizdiler? Harita üzerinden yapılan bu piar çalışmasının amacı neydi?
Avrupa Birliği’nin Sevilla Üniversitesi’ne yaptırdığı ve Türkiye’nin haklarını yok sayan haritaya göre bize verilen alan 41 bin km2, aslında sahip olmamız gereken alan ise 189 bin km2. Yani 148 bin km2 vatan toprağını bizden almak istediler. Bu harita başta enerji ajansı olmak üzere AB’nin bir çok kurum ve kuurluşu tatrfında kullanılmış ve kullanılmaktadır. Zaten AB’nin Türkiye’yi eleştirdiği ve itirazda bulunduğu husus ve noktalar da dikkate alındığında bu haritayı siyasi olarak esas aldığı anlaşılmaktadır. Amaç çok zengin hidrokarbon yataklarına sahip olduğu bilinen Doğu Akdeniz’i Türkiye’yi dışlayarak paylaşmaktır.

Türkiye'nin NAVTEX (Denizcilere Duyuru) ilanı ne anlama geliyor? Bunu bir savaş tehdidi olarak mı anlayalım?

NAVTEX (Navigational Telex), uluslararası orta frekansta gemilere olası tehlike, emniyet ve hava raporları ve uyarılarını otomatik olarak yazılı bir şekilde veren haberleşme sistemidir. Navtex, esasen Uluslararası Denizcilik Organizasyonu'nun (IMO) ve Küresel Denizde Tehlike ve Emniyet Sistemi'nin (GMDSS) bir parçasıdır. Navtex ilanı, Navtex cihazı üzerinden yapılan bildirimleri ifade eder. Türk karasularında Navtex mesaj ve seyir duyuruları ise, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Seyir, Hidrografi ve Oşinografi Dairesi Başkanlığı tarafından Antalya, Samsun, İstanbul ve İzmir yayın istasyonlarından yayınlanmaktadır. Duyuru ve uyarılar sivil veya askeri farketmeksizin tüm gemi ve tekneler için bağlayıcı niteliktedir. Bu duyurular aynı zamanda Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü'nün internet sitesinde halka açık bir şekilde yayınlanmaktadır. Ülkelerin Deniz Kuvvetleri, eğitim ve tatbikatların bilgisini önceden duyurarak bu sahalara girilmemesi konusunda uyarılarda bulunmaktadır. Oruçreis’in sismik araştırma yapacağı saha da bu şekilde usulüne uygun olarak yapılmıştır. Üstelik bu saha 2011 yılında TPAO’ya ruhsatlandırılan sahadır. Kendi deniz yetki alanımız içinde olduğu şüphesizdir. Kendi sahamızda yapacağımız bir araştırmayı savaş ilanı görmek ya da algılamak mantık dışıdır.

Türkiye’de bir dönem sıkça konuşuldu ve tartışıldı…2004 yılından bu yana Yunanistan’ın Adalar Denizi’nde 18 ada ve 1 kayalığı işgal ettiği yazılıp çizildi. Bunun gerçeklik payı var mı? Varsa neden suskun kalındı?

Öncelikle Egemenliği Yunanistan’a Andlaşmalarla Deverdilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar (EGAYDAAK) 152 ada ve adacık grubudur. Yani sayıyı 18 ile sınırlamak çok yanlıştır. Diğer yandan sorun 1914 Altı Büyük Devlet Kararı, 1923 Lozan Andlaşması ve 1947 Paris Andlaşmasına dayanmaktadır. Maalesef biz EGAYDAAK konusunu hukuki ve siyasi olarak ancak 1996 Kardak krizi esnasında detaylıca fark edebildik. Yani sorun bugünlerin değil, 106 yıl öncesinden bugüne dek olan sürecin bir parçasıdır. Hukuki ve diplomatic olarak bu konunun mücadelesini vermeliyiz. Bir kısmında köyler, kasabalar olan bu adaların aidiyeti konusu Adalar Denizinin temel sorunudur.

Ama hiçbir oldubittiye fırsat vermeyecek, gerektiğinde konuyu ulusal ve uluslararası gündeme taşıyacak şekilde tepki ve uygulamalarımız yapılmış ve yapılmaktadır. Bu bağlamda; Yunanistan’ın gayri hukukî olarak Ege’de Aidiyeti Anlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar (EGAYDAAK) üzerinde yaptığı kışkırtmalar asla karşılıksız bırakılmadığını da biliyorum.

Yunanistan ve Mısır donanmalarını Türk donanmasıyla kıyasladığımızda nasıl bir tablo çıkıyor karşımıza?
Malum, Mısır donanması Rusların yaptırdığı ama AB’nin Kırım nedeniyle yaptırım uygulaması neticesinde alamadığı 2 adet Mistral sınıfı helikopter amfibi hücum gemisini aldı. Mistral sınıfı gemiler bizim gelecek yıl hizmete girecek TCG Anadolu amfibi hücum gemimizin benzeridir. Ayrıca Mısır yeni firkateyn ve denizaltı gemileri de almıştır. Yunanistan ile Mısır donanmasını birlikte dikkate alınca kuvvet mukayesesi onların lehinedir. Ancak nicelik bakımından ikisi bir araya geldiğinde fazla olması başlı başına üstünlük anlam ifade etmez. Önemli olan nitelik yani eğitim ve harp etme yeteneğidir. Bu da bizde ziyadesiyle vardır. Türk Silahlı Kuvvetleri savaşan bir ordudur. Zafer bizim karakterimizdir.
KAYNAK: GÖKÇEN GÖKSAL / MİLLİ GAZETE


15 Eylül 2020 Salı

Üçüncü tarafların müdahalesi Doğu Akdeniz'de krizi derinleştiriyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Doğu Akdeniz'deki gerginliğin öncekilerden en önemli farkı, daha önce genellikle gerilimin düşürülmesi rolünü üstlenen üçüncü tarafların Yunanistan lehine harekete geçmeleri ve konuyu Türkiye üzerinde bir baskı aracı olarak kullanma istekleridir.




Doğu Akdeniz’deki gelişmeler, Yunanistan’ı esasen sadece küçük bir boyutuyla ilgilendiriyor. Ne var ki Atina yönetiminin konuyu Türkiye ile müzakere etmek yerine maksimalist bir anlayışla uluslararasılaştırma çabası ve konuyla normalde ilişkisi olmayan üçüncü tarafların konuya dâhil olma girişimleri nedeniyle süreç her geçen gün farklı bir dinamiğe bürünüyor.

Görünürde Doğu Akdeniz’deki sorun, Yunanistan ile Türkiye arasında kıta sahanlığının sınırlandırılmasına yönelik bir uzlaşmazlık. Ancak gerçekte mesele ne Türkiye ile Yunanistan arasındaki uzlaşmazlıkla ne bölgedeki potansiyel hidrokarbon rezervleriyle ne de Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesiyle sınırlı. Sorun, bunların hepsini kapsayacak şekilde bölgesel ve küresel sistemdeki dönüşüm ve bu dönüşümle beraber ortaya çıkmakta olan fayda ve maliyetlerle ilişkili. Doğu Akdeniz’e kıyısı bile olmayan devletlerin Atina yönetimi lehine keskin bir tavır almaları de bundan kaynaklanıyor. Bu noktada, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler Yunanistan ve GKRY üzerinden Türkiye’nin etkisini sınırlandırma ve Türkiye’yi kuşatma çabalarının önemli bir aracı haline gelmeye başladı.

Konunun görünen boyutu

Yunanistan Doğu Akdeniz’de Türkiye ile sınır oluşturacak resmi bir kıta sahanlığı ilanında bulunmamakla beraber, Doğu Akdeniz’in önemli bir kısmını Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile paylaşmak istemekte. İkilinin tahayyülünde Türkiye’ye “bahşedilen” Antalya Körfezi’yle sınırlı oldukça dar bir kıta sahanlığı alanı bulunuyor.

Türkiye ise Yunanistan ile GKRY’nin Doğu Akdeniz’deki oldubittilerini kabul etmediğini göstermek için bir yandan kendi kıta sahanlığını ilan edip Birleşmiş Milletler’e (BM) tescil ederken diğer yandan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Türkiye tarafından TPAO’ya verilen ruhsatlarla (Yunanistan ve GKRY’nin iddia ettiği ancak Türkiye ve KKTC’nin ilan ettiği) kıta sahanlığı alanlarında sismik araştırmalarda bulunmakta.

Süreç nispeten durağan bir görünüm arz ederken Türkiye ile Libya arasında 29 Kasım 2019’da imzalanan deniz alanlarına ilişkin mutabakat muhtırası bir dönüm noktası oldu. Zira söz konusu muhtıra Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki iddialarını tamamen ortadan kaldırır nitelikte. Bu husus, Türkiye’nin Libya özelinde ve bölge genelinde artan etkisiyle beraber düşünüldüğünde, sadece Yunanistan’ı değil, bölgede nüfuzları azalan diğer aktörleri de harekete geçirdi ve böylece gerilim tırmanmaya başladı.

Gerilimin tırmanmasını önlemek için AB dönem başkanı sıfatıyla Almanya arabulucu/uzlaştırıcı olarak devreye girdi, Türkiye sismik faaliyetlerini geçici süreliğine duraklattı, ancak Yunanistan, konjonktürden aldığı cesaretle, 6 Ağustos 2020’de Mısır’la deniz sınırı anlaşması imzalayarak süreci akamete uğrattı. Bunun üzerine Türkiye, Doğu Akdeniz’de kendi kıta sahanlığındaki sismik faaliyetlerine donanma himayesindeki Oruç Reis gemisiyle kaldığı yerden yeniden başladı.

Suriye ve Libya’da güç projeksiyonlarının akamete uğramasında Türkiye’nin etkisi olduğunu düşünen Macron, Yunanistan ve Doğu Akdeniz’i Türkiye’den rövanş almanın bir aracı olarak kullanmak ve bu vesileyle bölgede yeni bir güç projeksiyonu içine girmek istemektedir.

Madalyonun arka yüzü: Üçüncü taraflar

Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi kaynaklı çok sayıda uzlaşmazlık var ve iki ülke geçmişte bu sorunlar nedeniyle ciddi krizler yaşadılar. Günümüzdeki gerginliğin öncekilerden en önemli farkı, daha önce genellikle gerilimin düşürülmesi rolünü üstlenen üçüncü tarafların Yunanistan lehine harekete geçmeleri ve konuyu Türkiye üzerinde bir baskı aracı olarak kullanma istekleri.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ve bölge genelindeki hak ve menfaatlerini sınırlandırmaya yönelik kampanyada Yunanistan’ın yanında Fransa, BAE ve Mısır gibi devletler yer alıyor. Şüphesiz her bir devletin farklı çıkar hesapları bulunuyor, ancak çıkarlarının örtüştüğü noktayı, Türkiye’nin etkisinin sınırlandırılması oluşturuyor.

Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron Doğu Akdeniz’deki gelişmelerde son dönemde agresif söylemleri ve politikalarıyla ön plana çıkmakta. Macron’un Türkiye karşıtı hırçın tavrı, aslında sadece Yunanistan ve Doğu Akdeniz’le ilişkili değil. Nitekim Suriye ve Libya’da güç projeksiyonlarının akamete uğramasında Türkiye’nin etkisi olduğunu düşünen Macron, Yunanistan ve Doğu Akdeniz’i Türkiye’den rövanş almanın bir aracı olarak kullanmak ve bu vesileyle bölgede yeni bir güç projeksiyonu içine girmek istiyor. Bunu gerçekleştirmek için Yunanistan ve GKRY ile derinleştirdiği ilişkilerin yanı sıra NATO ve Avrupa Birliği (AB) platformlarını da kullanmak istiyor.

Bununla beraber, son dönem gelişmeleri dikkate alındığında Macron’un NATO üzerinden Türkiye’yi yalnızlaştırma girişimi başarısızlığa uğradı. Yunanistan ve GKRY ile birlikte konuyu AB-Türkiye sorunu haline dönüştürme girişimi ise -en azından şimdilik- başarıya ulaşamamış durumda. Macron, Akdeniz’e kıyısı olan AB ülkeleriyle gerçekleştirdiği toplantıda oluşturmak istediği Türkiye karşıtı sert duruşu da elde edemedi. Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtı söylemleri, Türkiye’yi caydırmaktan ziyade, sadece Türkiye’nin kararlılığını artırdı. Son süreçte Türkiye karşıtlığı üzerinden Macron’un elde ettiği tek “başarı” Yunanistan ile GKRY üzerinde artan nüfuzu ve yaptığı silah satışları oldu.

AB açısından bakıldığında, kısa vadede istediği amaçları gerçekleştiremese de Macron’un Türkiye’yi sınırlandırma politikasında AB kartını kullanmaya devam etmesi bekleniyor. Nitekim 24-25 Eylül’de düzenlenecek AB Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyi toplantısında Türkiye’ye yönelik olası yaptırımların Fransa tarafından gündeme getirilmesi ihtimali söz konusu. Üzerinde uzlaşılmış bir kıta sahanlığı alanı bulunmamasına rağmen “Türkiye’nin bir AB üyesinin egemenliğini zedelediği” argümanı üzerinden konuyu AB’nin birincil gündemi yapmaya çalışan Macron, henüz pratikte sonuç ortaya çıkaracak bir adım atabilmiş değil. Ancak Macron AB siyasetinde istediği sonucu elde etse bile bu durumun Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasına ne denli etkide bulunacağı meçhul. Diğer bir deyişle, AB, Türkiye üzerinde 1990’lı yıllarda olduğu kadar etkili bir pozisyona sahip değil ve Türkiye’de Doğu Akdeniz’deki hakların korunmasına yönelik büyük bir siyasi kararlılık ve toplumsal mutabakat bulunuyor.

Öte yandan Macron’un AB’de baskın bir rol oynamak istemesinin ve son dönemde Doğu Akdeniz ve Libya’da giriştiği saldırgan faaliyetlerin, bazı AB ülkelerinde rahatsızlık oluşturduğu söylenebilir. Bu rahatsızlığın bir boyutu AB siyaseti ile doğrudan ilişkiliyken bir diğer boyutu NATO ile ilişkili. Nitekim Almanya, İspanya, İtalya, Macaristan, Malta, Bulgaristan gibi ülkeler, Macron’un Türkiye karşıtı agresif politikalarını bir AB politikası haline getirme çabasına çekinceyle yaklaşmaktalar. Ayrıca AB’nin 27 üyesinin 21’i aynı zamanda NATO üyesi. Fransa’nın Türkiye ile Yunanistan arasındaki meselede müzakereleri önceleyen tutum yerine gerginliği artıran bir tutum takınması, NATO ittifak sisteminde çatlaklara yol açabilir. Gerginliğin artması, söz konusu 21 üye haricindeki diğer NATO üyeleri tarafından da arzu edilmeyen bir gelişme olacaktır. Zira Türkiye ile Yunanistan arasında gerilimi azaltmaya yönelik teknik görüşmelerin NATO bağlamında yapıldığı dikkate alındığında, örgütün etkili fonksiyon göstermesi önem arz ediyor. Bununla beraber, AB’nin söylem düzeyinde de olsa gerginlikte Yunanistan ile dayanışma içinde olduğunu açıklaması, Paris ve Atina yönetimlerini cesaretlendiren önemli bir faktör.

Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinin başında net bir tavır almayan ABD’nin son dönemde attığı bazı adımlarla hangi tarafa yakın olacağını yansıtmaya başladığı görülüyor. Nitekim Yunanistan’la askeri ilişkilerini geliştirmeye başlayan ABD, 1 Eylül’de GKRY’ye 1987’den beri uyguladığı silah ambargosunu -kısıtlı da olsa- kaldırma kararı aldı ve ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo adada sadece GKRY’ye yaptığı ziyarette bölgedeki gerilime ilişkin “kaygılarını” belirtti. Aynı ziyarette sorunun diyalogla ve diplomatik yollarla çözülmesi gerektiğini vurguladı. Önceki Türkiye-Yunanistan uyuşmazlıklarında ABD’nin gerilimi düşürücü rolü dikkate alındığında, şüphesiz atılan son adımlar, ABD’nin de eski pozisyonundan farklı bir tutum içine girmeye başladığını gösteriyor. Bu durumun sebepleri düşünüldüğünde, üç faktörün ön planda olduğu söylenebilir: ABD’de Kasım ayında düzenlenecek seçimler ve bu seçimlerde Yunan lobisinin önceki dönemlerden daha etkili bir rol oynamaya başlaması, ABD’de Türkiye’nin Barış Pınarı operasyonuyla birlikte artan Türkiye karşıtı havanın etkisi ve bölgesel güç mücadelesinde Türkiye’nin etkisini sınırlandırmak isteyen diğer aktörlerin ABD nezdindeki lobi faaliyetleri. Seçim sonucunda bir yönetim değişikliği olması halinde ABD’nin Yunanistan ve GKRY’yi destekleyici tutumunu daha belirgin hale getirmesi bekleniyor. Öte yandan Fransa’nın agresif tutumu ile AB ve diğer aktörlerin etkisiz pozisyonu düşünüldüğünde, krizin tırmanması veya askeri bir çatışmaya evrilmesi halinde ABD’nin gerginliği düşürücü bir rol oynaması da her zaman ihtimal dahilinde.

Müzakerelerden verimli sonuç alınabilmesi içinse Fransa’nın süreçten izole edilmesi veya agresif politikalarını sonlandırarak AB veya NATO bağlamında uzlaştırıcı ve yapıcı bir rol oynaması gerekmektedir.

Sorunun çözülme ihtimali

Doğu Akdeniz ve ötesini ilgilendiren sorun, sadece görünürdeki Türkiye-Yunanistan anlaşmazlığına indirgendiğinde bile sorunun kısa vadede çözülme ihtimali epey düşük duruyor. Zira Doğu Akdeniz’deki egemenlik alanları paylaşımı, Yunanistan’la yaşanan Ege’deki sorunlarla doğrudan ilişkili. Burada varılacak bir uzlaşma, Ege Denizi’ndeki sorunların en azından bir kısmı için emsal teşkil edecektir. Ayrıca on yıllardır çözülmeden ötelenen Ege Denizi’ndeki sorunlardan farklı olarak, bölgedeki potansiyel enerji rezervleri ve üçüncü tarafların soruna agresif bir tavırla dahil olması sorunun çözülme ihtimalini azaltıyor.

Hiçbir taraf aslında gerginliğin artmasını ve sıcak bir çatışmaya dönüşmesini arzu etmiyor. Ancak sorunun esaslı bir şekilde müzakere edilmesi önünde de ciddi engeller var. Türkiye açısından ele alındığında, konunun ön koşulsuz bir şekilde müzakere edilmesi savunulmakta. Oldubittilere meydan vermemek için de sahada sismik araştırma yapmak suretiyle tezlerinde kararlı olduğu vurgulanmakta. Bu noktada Türkiye’nin en önemli avantajı, müzakereye açık olması, hakkaniyetli bir paylaşımı savunması ve tezlerini destekleyecek güçlü bir siyasi, teknik ve askeri kapasiteye sahip olması.

Yunanistan ise Türkiye’nin ilan ettiği kıta sahanlığına karşı çıkmakta ancak konuyu müzakereye yanaşmak yerine sorunu uluslararasılaştırarak oluşturacağı siyasi baskıyla Türkiye’nin geri adım atmasını beklemekte. Diğer bir ifadeyle, Yunanistan konuyu muhatabıyla çözmeye çalışmak yerine üçüncü tarafların politikalarının arkasına sığınmayı tercih ediyor. Bu durum ise sorunun müzakereler yoluyla çözülmesi önündeki en önemli engel. Öte yandan üçüncü taraflar arasında en hırçın tavrı sergileyen Fransa’nın sorunun müzakereler yoluyla çözülmesini ne kadar istediği de tartışılmalıdır. Zira Macron yönetimi daha önce Suriye ve Libya’da nüfuz erozyonuna uğrasa da Doğu Akdeniz’deki gerilim sayesinde Yunanistan ve GKRY üzerinde etki sahibi olmaya başlamış durumda. Bu durum, Fransa’nın Beyrut’taki liman patlaması sonrasındaki Lübnan politikasından bağımsız okunamaz. Nitekim son gelişmeler Macron için yeni bir güç projeksiyonu oluşturma imkânı ortaya çıkardı.

Soruna müdahil olan aktörlerin tamamının Fransa gibi sürece olumsuz etkide bulunduğunu söylemek zor. Ancak bu aktörler ya isteksiz ya etkisiz durumda ya da sorunun çözümüne karşı duyarsız bir tavırdalar. Üçüncü tarafların soruna yapıcı bir şekilde dahil olması, sorunu çözemese bile iki ülkeye sağlıklı bir iletişim imkânı sağlayabilir. Nitekim müzakereden kaçan taraf olarak gözükmemek için gecikmeli de olsa Yunanistan’ın iletişim kanalını açması üzerine NATO çerçevesinde gerilimi düşürmeye yönelik teknik görüşmeler başlayabildi.

Sonuç olarak, sorunun kısa vadede çözülmesi zor görünse de sağlıklı iletişimin olmadığı ve müzakerelerin yapılmadığı bir ortamda gerginliğin tırmanması her zaman ihtimal dâhilinde. Müzakerelerden verimli sonuç alınabilmesi içinse Fransa’nın süreçten izole edilmesi veya agresif politikalarını sonlandırarak AB veya NATO bağlamında uzlaştırıcı ve yapıcı bir rol oynaması gerekiyor. Doğu Akdeniz’deki sorunda henüz ön plana çıkmayan GKRY konusunda Kıbrıs sorununda kapsamlı bir çözüm çerçevesi oluşturulması ve sorun çözümlenmeden Kıbrıs adası çevresindeki hidrokarbon arama ve çıkarma faaliyetlerinin dondurulması gerekir. Aksi takdirde günümüzde Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan gerginliğin bir benzerinin KKTC ile GKRY arasında da yaşanması kaçınılmaz duruyor. Böylesi bir istikrarsızlık ise üçüncü tarafların sorunlara daha fazla müdahil olmasını beraberinde getirecek ve sorunların çözüm ihtimali gittikçe zayıflayacaktır.


15 Ağustos 2020 Cumartesi

Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki politik amaçları ile askeri araçları arasındaki dengesizlik

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Yunanistan’ın üst düzey yetkilileri Türkiye’nin bölgedeki aktif politikasına yönelik tehdit düzeyinde açıklamalar yapıyorlar. Ancak ülkenin askeri gücü iddia edilen askeri kapasite ve kabiliyetlerin uzağında.




Son dönemde Doğu Akdeniz’de meydana gelen önemli gelişmeler Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde yeni bir gerginlik döneminin yaşanmasına sebep oldu. İki ülke arasında başta Kıbrıs ve Ege Denizi’ndeki anlaşmazlıklar olmak üzere var olan birçok sorun Türk-Yunan ilişkilerinin işbirliğinden ziyade çatışma eğilimli olmasını beraberinde getiriyor. 

Bu eğilim son dönemde Atina’nın Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki meşru haklarını savunmasına verdiği tepkilerde de kendisini gösteriyor. Yunanistan’ın üst düzey askeri ve sivil yetkilileri Türkiye’nin bölgedeki aktif politikasına yönelik tehdit düzeyinde açıklamalar yapıyorlar. Savunma Bakanı Nikos Panagiotopoulos ve Genelkurmay Başkanı Konstantinos Floros’un açıklamaları bu duruma örnek olarak gösterilebilir. [1]

Askeri güç, devletlerin dış politikalarını uygularken kullandıkları en etkili araçlardan biridir ve Yunanistan’ın, ilişkilerinde çok sayıda sorun yaşadığı bir ülkeye yönelik politikalarını desteklemek amacıyla askeri güç kullanma tehdidinde bulunması şaşılacak bir şey değil. 

Ne var ki, ülkelerin uyguladıkları politikaların başarıya ulaşması için bir araç olarak kullandıkları askeri kapasitelerini çok iyi hesap etmeleri gerekiyor. Bu noktada ise şu sorular öne çıkıyor: Yunanistan’ın askeri gücü üst düzey yetkililerinin iddia ettikleri kapasite ve kabiliyetlere gerçekten sahip mi? Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’e yönelik dış politikası ve söylemleri askeri gücü ile uyumlu mu?
Yunanistan’ın sınırlı bütçesi ile Türkiye’nin geliştirdiği silah sistemlerine cevap vermek bir yana, envanterindeki sistemleri harbe hazır halde tutması bile büyük bir zorluk arz ediyor.

Yunanistan’ın askeri gücü radikal söylemiyle uyumsuz

Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan sorunların köklerini Yunanistan’ın Birinci Dünya Savaşı’nın akabindeki Anadolu işgaline, 1820’lerdeki Yunan isyanına ya da daha gerilere götürmek mümkün. 

Uzun bir geçmişi bulunan bu sorunlar iki ülke arasındaki ilişkilerin temel özelliğinin karşılıklı güvensizlik olmasını beraberinde getirdi. Yunanistan’ın Türkiye’den yoğun bir şekilde tehdit algılaması ise bu ülkeyi askeri gücünü sürekli bir şekilde artırmaya itti. İki ülke arasındaki sorunların önemli bir kısmının Kıbrıs ve Ege konusunda yaşanması ise deniz gücünün önemini artırdı.

İki ülkenin deniz güçleri karşılaştırıldığında, büyük su üstü muharip platformlarda (fırkateyn ve korvet) Yunanistan’ın, Türkiye’nin yaklaşık üçte ikisi kadar kuvveti bulunuyor. Denizaltı konusunda ise Yunanistan’ın neredeyse Türkiye’ye denk bir kuvvetinin bulunduğu söylenebilir. 

Yunanistan’ın büyüklüğü ve kapasitesi düşünüldüğünde önemli bir deniz gücüne sahip olduğu düşünülebilir. Durum kâğıt üzerinde böyle olmakla birlikte ayrıntılı bir analiz iki ülke deniz güçleri arasındaki kapasite farkının çok daha büyük olduğunu ortaya koyuyor.


 Türkiye ve Yunanistan’ın Deniz Güçleri[2]
FırkateynKorvetHücumbotDenizaltıHelikopter
Türkiye1610191229
Yunanistan135201118

Kaynak: IISS verilerinden derlenmiştir.

Bu farkın en önemli sebeplerinden biri ise Türkiye’nin son dönemde savunma sanayi alanında göstermiş olduğu gelişmedir. 2019 yılında dünyanın en büyük yüz savunma sanayi şirketi arasında beş Türk şirketi yer almıştır. [3] 

Bu şirketler ve başka Türk şirketleri tarafından yapılan çalışmalar Türkiye’nin nitelik ve nicelik olarak üstünlüğünü korumasını ve artırmasını sağlarken aynı zamanda askeri gücünün dışa bağımlılığını da azaltarak Türkiye’ye büyük bir stratejik avantaj da sağlamaktadır. 

Türkiye, deniz gücü kapasitesini artırma çalışmalarını iki boyutta sürdürüyor: Yeni muharip platformlar geliştirilmesi ve mevcut platformların yerli sistemlerle modernize edilmesi.

Modern Ada sınıfı korvetleri büyük oranda kendi imkânları ile üreten Türkiye’nin daha büyük savaş gemileri geliştirme ve üretme çalışmaları da hızla devam ediyor. 

Bununla birlikte mevcut muharip platformların kabiliyetlerinin artırılması amacıyla modernizasyon projeleri de hızla devam ediyor. Bu durumun son dönemdeki önemli örneklerinden biri olarak donanmanın önemli gemilerinden olan Barbaros sınıfı firkateynlerin modernizasyonu projesi gösterilebilir. [4] 

Bunların yanı sıra Türkiye geliştirdiği ATMACA gibi füzeler ve daha birçok sistemle bölgedeki deniz gücü üstünlüğünü koruyor. Ayrıca İ sınıfı firkateyn, TF-2000, TCG Anadolu ve REİS sınıfı denizaltı projeleri yakın gelecekte iki ülke deniz güçleri arasındaki kapasite farkını çok daha belirgin hale getirecek.

Hava gücünün deniz muharebeleri üzerindeki etkisi İkinci Dünya Savaşı’nda oldukça net bir şekilde belli olmuş ve bu dönemden itibaren de bu etki devam etmiştir. Türkiye ile Yunanistan’ın hava güçleri arasında da deniz güçlerindekine benzer bir durum söz konusu. 

Yunanistan kâğıt üzerinde Türkiye’nin yaklaşık dörtte üçü kadar savaş uçağına sahip görünüyor. Her iki hava gücünün de büyük kısmını F-16’ların gelişmiş Block 50 ve 50+ modelleri oluşturuyor. Her iki hava gücü de AIM-120 AMRAAM’lar gibi modern hava-hava füzeleri kullanıyor. Fakat ayrıntılı bir analiz, Türkiye’nin, tıpkı deniz gücünde olduğu gibi çok daha etkili bir hava gücüne sahip olduğunu ortaya koyuyor. 

Bunun en önemli sebebi de tıpkı deniz gücündeki gibi yerli savunma sanayiinin oynadığı roldür. Türkiye hem savaş uçaklarının kabiliyetlerini artırmak hem de bu uçaklar için modern mühimmatlar geliştirmek amacıyla birçok proje ve ürün geliştirmiş ve geliştirmeye devam ediyor. Türkiye seyir füzesi (SOM füzesi) üretmekte, hava-hava füzesi geliştirme çalışmaları hızla devam etmektedir. 

Bunların yanında Türkiye’nin İHA/SİHA alanında göstermiş olduğu gelişme ve bu silahları Suriye örneğinde olduğu gibi oldukça etkili kullanabilme kabiliyeti Türkiye’nin üstünlüğünü gösteren bir başka unsur. Ayrıca TF-X projesi de hava gücünü yerli imkânlarla geliştirme ve hava üstünlüğünü gelecekte de koruma kararlılığının en önemli adımlarından birini oluşturmakta. 

Atina’nın Türkiye’nin bu üstünlüğünü dengelemeye yönelik verebildiği en önemli cevap ise F-16’larının bir kısmını yabancı bir şirkete (Lockheed Martin) modernize ettirme kararı alması oldu. [5] Bu noktada ise şu soru önem kazanıyor: Yunanistan mevcut askeri gücünü destekleyebilecek ekonomik kapasiteye sahip mi?
Türkiye'nin savunma sektöründeki atılım, nitelik ve nicelik olarak üstünlüğünü korumasını ve artırmasını sağlarken, askeri gücünün dışa bağımlılığını da azaltarak Türkiye’ye büyük bir stratejik avantaj sağlıyor.

Yunanistan’ın askeri gücü ile ekonomik kapasitesi ile uyumsuz

Yunanistan’ın ekonomik, coğrafi ve nüfus göstergelerinin küçük olmasına rağmen önemli bir askeri kapasiteye sahip olduğu ve Türkiye karşısında en azından kâğıt üzerinde çok geride olmadığı düşünülebilir. 

Bu durumu değiştiren ve iki ülke arasındaki farkı açığa çıkaran ise Türkiye’nin hızlı ekonomik büyümesi ve savunma sanayinde gerçekleştirdiği önemli hamleler olmuştur. 2001 yılında kendisinden 1,5 kat büyüklükte bir ekonomiye sahip ve ordusunun ihtiyaçlarını kendisi gibi dışardan temin etmek zorunda olan Türkiye’ye karşı askeri gücünü belirli bir düzeyde tutmak Yunanistan için çok zor değildi. 

Ancak 2019’a gelindiğinde kendi ekonomisinin 3,5 katı büyüklükte (bu oran 2013’te yaklaşık 4’tü) bir ekonomiye ve ciddi bir savunma sanayi altyapısına sahip olan ve bunu hızla geliştiren bir Türkiye ile askeri alanda bir rekabete girmek özellikle de 2008 krizinden beri zor durumda olan ekonomisi düşünüldüğünde Yunanistan için epey zor. [6] 

Bu durum kendisini askeri harcamalarda da gösteriyor. 2019 yılı verilerine göre Türkiye’nin askeri harcaması 20,4 milyar doları bulurken Yunanistan’ın askeri harcaması 5,5 milyar dolarda kalmış durumda.[7] 

Yunanistan’ın bu sınırlı bütçe ile Türkiye’nin geliştirdiği silah sistemlerine cevap vermek bir yana, envanterindeki sistemleri harbe hazır halde tutması bile büyük bir zorluk arz ediyor. Bu da iki ülke askeri güçleri arasındaki makasın önümüzdeki dönemde giderek daha da açılacağı anlamına geliyor.

Bu durum ise Yunanistan’ın aşırı tehditkâr açıklamalarına rağmen Doğu Akdeniz’de attığı adımlarda ABD ve Avrupa Birliği’nin (AB) desteğini alma çabalarını daha iyi açıklıyor. 

Ancak yakın gelecekte ABD’nin Çin’in gücünün büyümesi karşısında dikkatini ve askeri gücünü Uzakdoğu’ya daha çok odaklama zorunluluğu ve AB’nin Yunanistan’ı desteklemekten daha önemli konularla uğraşması durumunda Atina yönetiminin askeri gücü ile dış politikasını makul bir çizgide birleştirmek zorunda kalması muhtemel.

[1] “Yunanistan’dan küstah tehdit”, Hürriyet, 6 Haziran 2020, https://www.hurriyet.com.tr/dunya/yunanistandan..., (erişim tarihi: 10 Ağustos 2020); “Yunanistan Genelkurmay Başkanı’ndan Türkiye’ye açık tehdit: önce yakacağız, sonra…”, Haber 7, https://www.haber7.com/dunya/haber/2987052-yunanistan-genelkurmay-baskanindan..., (erişim tarihi: 10 Ağustos 2020).
[2] “The Military Balance: The Annual Assessment Of Global Military Capabilities And Defence Economics 2018”, IISS, s. 112, 113, 158.
[3] “Top 100 for 2019”, Defense News, https://people.defensenews.com/top-100/, (erişim tarihi: 10 Ağustos 2020).
[4] “BARBAROS SINIFI FIRKATEYN YARI ÖMÜR MODERNİZASYONU PROJESİ”, T.C. CUMHURBAŞKANLIĞI SAVUNMA SANAYİİ BAŞKANLIĞI, https://www.ssb.gov.tr/Website/contentList..., (erişim tarihi: 10 Ağustos 2020).
[5] “Lockheed Martin to upgrade Greek F-16 fighter jets”, GREEK CITY TIMES, 13 Aralık 2018, https://greekcitytimes.com/2018/09/13/lockheed-martin-to-upgrade-greek-f-16-fighter-jets/, (erişim tarihi: 11 Ağustos 2020).
[6] “GDP (current US$) – Greece, Turkey”, THE WORLD BANK, https://data.worldbank.org/indicator/NY.GDP.MKTP.CD?locations=GR-TR, (erişim tarihi: 11 Ağustos 2020).
[7] Nan Tian, Alexandra Kuimova, Diego Lopes Da Silva, Pieter D. Wezeman ve Siemon T. Wezeman, “Trends in World Military Expenditure, 2019, SIPRI Fact Sheet, Nisan 2020, s. 2.


28 Ağustos 2020 Cuma

Mısır-Yunanistan anlaşması ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki uygulamaları

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Yunanistan Türkiye-Libya deniz yetki alanları sınırını bertaraf etme telaşı içinde, Mısır ile Meis’e ilişkin iddialarından vazgeçtiğine işaret eden bir anlaşmayı yapmaya razı olmuş.



Türkiye açısından Doğu Akdeniz kıta sahanlığı/MEB uyuşmazlığı genel olarak üç ayrı uyuşmazlık halinde değerlendirilebilir: Türk-Yunan uyuşmazlığı, Türkiye-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) uyuşmazlığı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)-GKRY uyuşmazlığı.
Türkiye bu üç uyuşmazlık bölgesinde de devlet uygulamaları yapıyor. Yakın bir zamana kadar bu uygulamalar ilgili deniz alanlarının sahiplenilmesine yönelikti. Sondaj gemileri edindikten sonra sahada yürüttüğü faaliyetlerden, sahiplenmenin yanı sıra, Türkiye’nin ekonomik faydaya da yöneldiği görülüyor. Şimdi Türkiye’nin söz konusu faaliyetlerini daha yakından değerlendirelim.



Devam eden Türk devlet uygulamaları ve Yunan tatbikat sahası

Türkiye açısından Doğu Akdeniz deniz yetki alanları uyuşmazlığının bir başka cephesi KKTC’nin haklarıyla ilgili. 
Türkiye ile Libya 27 Kasım 2019 tarihinde bir deniz yetki alanları sınırlandırması anlaşması gerçekleştirdiler. Bu anlaşma Kıbrıs adasına doğru uzanan Yunan iddialarının önünü kesti. Araştırma gemisi (A/G) Oruç Reis, 21 Temmuz 2020 tarihinde Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesi (SHOD) tarafından ilan edilen sahada (harita I) 21 Temmuz-2 Ağustos 2020 tarihleri arasında araştırma yapacaktı. Genel olarak bakıldığında, bu araştırma Türkiye’nin Libya ile yaptığı sınırlandırma anlaşmasını destekliyordu. Daha yakından bakıldığında, araştırma sahasının Türkiye-Libya sınırının hayli doğusunda kaldığı ve daha çok Meis ve Rodos adalarını ilgilendirdiği görülüyordu. A/G Oruç Reis’in araştırma sahası, 28° 00' 00" boylamına kadar uzanıyor; Türk-Yunan kıta sahanlığı sınırlandırmasında Meis’i hiç dikkate almıyor; Rodos’a ise 28° 00' 00" boylamının doğusunda etki tanınmayacağını gösteriyordu. Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerilim arttı. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in araya girmesiyle Türkiye bir iyi niyet gösterisi yaptı, araştırmayı askıya aldı.
GKRY Kıbrıs adasının tek temsilcisiymiş gibi hareket ederek adanın deniz yetki alanlarında tek başına tasarruflarda bulunuyor
Kısa bir süre sonra, 6 Ağustos 2020 tarihinde Yunanistan-Mısır sınırlandırma anlaşması imzalandı. Anlaşma ile çizilen sınır, 26° 00' 00" ila 28° 00' 00" boylamları arasında uzanıyordu (harita I) ve Türkiye Libya sınırını bertaraf etmeye yönelikti. Bu durum, A/G Oruç Reis’in askıya alınan araştırmasının yapılmasını tahrik etti. SHOD yeni bir ilan (1024/20) ile A/G Oruç Reis’in 10-23 Ağustos 2020 tarihleri arasında araştırma yapacağını duyurdu. A/G Oruç Reis sahaya intikal etti ve araştırmasını icra etmeye başladı. Gerilim yine yükseldi. Türk ve Yunan donanmaları karşı karşıya geldiler. Bir silahlı çatışma çıkmadı. Taraflar olayları tırmandırmamak için çaba sarf ediyorlardı.

Oruç Reis’in ikinci araştırma ilanında belirlenen araştırma sahası ilkiyle aynıydı; 28° 00' 00" boylamında sona eriyordu. Oysa bu zamanlamada Oruç Reis’in yeni ilan edilen araştırma sahasının Türkiye’nin Yunanistan-Mısır sınırlandırma anlaşmasını tanımadığını gösterecek şekilde 28° 00' 00" boylamının batısına doğru uzanması beklenirdi. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığında ilan ettiği ruhsat sahaları da 28° 00' 00" boylamına kadar gelip dayanıyordu. 28° 00' 00" boylamının batısında ise şimdiye kadar hiç ruhsat verilmemişti. Yunanistan ile Mısır’ın imzaladığı anlaşmanın çizdiği sınır ise 26° 00' 00" boylamından başlayıp 28° 00' 00" boylamında sona eriyordu. 28° 00' 00" boylamının sihri neydi? Mısır 28° 00' 00" boylamının doğusunda kalan kıta sahanlığının sınırını Türkiye ile mi çizmeyi düşünüyordu? Türkiye ile Yunanistan 28° 00' 00" boylamını zımnen kıta sahanlıklarının sınırı olarak mı kabul etmişlerdi?



28°00'00" Boylamı batısı Türk devlet uygulamalarından örnekler


Mısır Türkiye ile bir sınırlandırma anlaşması yaparak, Yunanistan ile çizdiği sınırın doğuda sona erdiği 28° 00' 00" boylamından başlayarak doğuya doğru uzanan ve GKRY ile çizdiği sınırın batı ucunda sona eren sahada, kıta sahanlığının sınırını Türkiye ile çizme imkânını muhafaza ediyor. Türkiye’nin Mısır-Yunanistan ve Mısır-GKRY sınırlandırma anlaşmalarını tanımaması Türkiye ile Mısır arasında böyle bir sınır çizilmesine engel teşkil etmiyor. Buna karşılık, uluslararası hukuk açısından bu sınır alternatifsiz olsa da, Mısır’ın ileride ikinci bir anlaşma yaparak kıta sahanlığı sınırının geri kalan kısmını da Yunanistan ile çizme olasılığı göz ardı edilmemeli.

Yunanistan Türkiye-Libya deniz yetki alanları sınırını bertaraf etme telaşı içinde, Mısır ile Meis’e ilişkin iddialarından vazgeçtiğine işaret eden bir anlaşmayı yapmaya razı olmuş. Mısır-Yunanistan sınırlandırma anlaşmasının Yunan iddialarına aykırı başka boyutları da var. Acaba Yunanistan, hukuksuzluğu Mısır-Yunanistan sınırlandırma anlaşması ile ayan beyan ortaya konulan iddialarından gerçekten vazgeçti mi? Hayır! Yunanistan bilinen hukuksuz iddialarını yeniden sahiplenmek için uğraşıyor.
Türkiye olayları tırmandırmamak için A/G Oruç Reis’in araştırma sahasını batıya doğru genişletmiyor; sebep bu. Yoksa 28° 00' 00" boylamını esas alan kıta sahanlığı sınırı Türkiye için kabul edilemez. 

Bu sınır, Türkiye’nin Libya ile yaptığı sınırlandırma anlaşmasından vazgeçmesi ve Yunanistan-Mısır sınırlandırma anlaşmasını tanıması anlamına gelir. Ayrıca Türkiye’nin Ege denizinde de Yunanistan lehine ciddi hak kayıplarına uğramasına yol açar. Türkiye daha önce 28° 00' 00" boylamının batısında Yunanistan’dan izin alarak faaliyet gösteren araştırma gemilerini Türk kıta sahanlığında bulunduklarını söyleyerek bölgeden çıkartmıştı. Hatta 28° 00' 00" boylamının batısında faaliyet gösterilmesi için bazı izinler de vermişti (harita II). Buna rağmen, 28° 00' 00" boylamını esas alan olayların akış sırası, Türkiye’nin 28° 00' 00" boylamının batısındaki haklarının sahibi olduğunu gösteren bir tasarrufta bulunmasını gerektiriyordu.

Türk Dışişleri Bakanlığı’nın (DİB) üst düzey bir yetkilisi 20 Ağustos 2020 tarihinde gereken açıklamayı yaptı. Türkiye’nin 18 Mart 2020 tarihli notası ile Birleşmiş Milletler’e (BM) bildirilen Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığının sınırları içinde kaldığını belirterek, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) 28° 00' 00" boylamının batısındaki yeni araştırma ve sondaj ruhsat taleplerinin haritasını yayımladı (harita III). [2] Bir taraftan sahadaki gelişmelerin yarattığı heyecan, diğer taraftan DİB’in ilave gerilim yaratacak yaklaşımlardan kaçınması, yapılan açıklamanın medyada taşıdığı öneme denk bir yer bulmasını engelledi. DİB’in açıklaması gerçekten çok önemliydi; A/G Oruç Reis’in araştırma sahasının yol açabileceği yanlış anlamaların önünü kesti. Türkiye 28° 00' 00" boylamını Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığının batı sınırı olarak kabul etmeyeceğini, Libya ile yaptığı sınırlandırma anlaşmasından vazgeçmeyeceğini ve Yunanistan-Mısır sınırlandırma anlaşmasını tanımadığını bir kez daha beyan etmiş oldu. İleride 28° 00' 00" boylamının batısında TPAO’ya araştırma ve sondaj ruhsatları verilebileceğinin sinyalini de verdi. Böylece, Mısır ile çizebileceği 28° 00' 00" boylamından başlayarak doğuya doğru uzanacak bir sınırın Yunanistan-Mısır sınırlandırma anlaşmasını tanıyacağı anlamına gelmeyeceğini gösterdi.




Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının araştırma ve sondaj ruhsatları talep ettiği alanlar


A/G Oruç Reis’in SHOD’un 1024/2020 numaralı ilanı ile bildirilen araştırma süresi 23 Ağustos’ta bitti. Fakat aynı gün saat 19:23’de SHOD’un 1062/2020 numaralı ilanı ile araştırma süresi 27 Ağustos saat 20:59’a kadar uzatıldı.
24 Ağustos günü medyada, Yunanistan’ın Girit adasının güneydoğusunda askeri tatbikat yapacağına, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) de tatbikata 4 F16 ile katılacağına dair haberler çıktı. Irakleio istasyonu 24 Ağustos 05:00’da, 25 Ağustos saat 05:10 ile 27 Ağustos saat 20:59 arasında A/G Oruç Reis’in araştırma sahasını da içine alan geniş bir alanda (harita I) uçak ve gemilerin katılacağı askeri tatbikat yapılacağını ilan etti.
Irakleio istasyonunun tatbikat ilanı, SHOD’un A/G Oruç Reis’in araştırma süresini uzatan ilanından yaklaşık dokuz buçuk saat sonra yayımlanmış. Bu durum, A/G Oruç Reis ilan edilen araştırma sahasında ilan edilen saatlerde araştırma yaparken, aynı sahada, aynı saatlerde Yunanistan’ın askeri tatbikat yapacağını gösteriyor. Açık denizde tatbikat yapmak yasak değil; ama ilan edilmiş ve devam eden bir araştırmanın icra edildiği sahada tatbikat yapmak neyin nesi? Yunanistan A/G Oruç Reis’in araştırmasını durdurmak için gözdağı mı veriyor? Bu uluslararası hukukla bağdaşan bir durum değil. Silahlı çatışma çıkar mı? Silahların olduğu her yerde çatışma riski vardır. Bu riskin Doğu Akdeniz’de gerçekleşmeyeceğini düşünüyor ve umuyoruz.

Türkiye açısından Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları uyuşmazlığının ikinci boyutu GKRY’nin haksız iddiaları nedeniyle ortaya çıkıyor. GKRY Anadolu ile Kıbrıs adası arasındaki ortay hatta dayanarak bölgedeki Türk kıta sahanlığı üzerinde önemli büyüklükte bir alanda hak iddia ediyor. Kıbrıs adasının batısındaki sınırlandırma sahasında adanın ilgili kıyıları epey kısa. Buna karşılık Türkiye’nin aynı sınırlandırma sahasına bakan kıyıları çok uzun. Bu sınırlandırma sahasında Türkiye’nin ilgili kıyılarının Kıbrıs adasının ilgili kıyılarına bakarak on kat daha uzun olduğu söylenebilir. GKRY’nin Mısır ve Lübnan ile imzaladığı sınırlandırma anlaşmalarından sonra ilan ettiği (1, 4, 5, 6 ve 7 numaralı) bloklar Türk kıta sahanlığına tecavüz ediyor.
Türkiye GKRY’nin Mısır ve İsrail ile gerçekleştirdiği anlaşmaları protesto etti ve tanımadığını bildirdi. Benzer şekilde, GKRY ile Lübnan arasında imzalanan sınırlandırma anlaşması da protesto edildi. Lübnan tarafından da onaylanmayan bu anlaşma hiçbir zaman bağlayıcılık kazanmadı. Türkiye GKRY’nin ilan ettiği ruhsat bloklarını, verilen ruhsatları ve bu ruhsatlara dayanılarak sahada gerçekleştirilen faaliyetleri de protesto etti.
Türkiye kendi kıta sahanlığı üzerinde GKRY’nin hak iddia ettiği alanlar dâhil olmak üzere çok sayıda sismik araştırma ve sondaj ruhsatları verdi. Bu ruhsatlara dayalı olarak sahada sismik araştırma ve sondaj faaliyetleri gerçekleştirildi. TPAO halen Kıbrıs adasının güneybatısında Türk kıta sahanlığını ihlal eden 6 ve 7 numaralı GKRY bloklarının üzerinde sondaj çalışmalarını sürdürüyor (harita I). Bütün bunlar, Türkiye’nin Yunanistan-Mısır anlaşmasının çizdiği sınırın doğu ucundan GKRY-Mısır anlaşmasının çizdiği sınırın batı ucuna kadar uzanan sahada Mısır ile çizebileceği sınırın GKRY-Mısır sınırlandırma anlaşmasını tanıyacağı anlamına gelmeyeceğini gösteriyor.

Türkiye açısından Doğu Akdeniz deniz yetki alanları uyuşmazlığının üçüncü cephesi KKTC’nin haklarıyla ilgili. Kıbrıslı Türkler ile Rumlar eşit haklara sahiptir. Kıbrıs uyuşmazlığının kökeninde, Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklerin haklarını, hatta Kıbrıs Türkünü yok sayması yatıyor. Bu durum, Kıbrıs adasının deniz yetki alanlarında da devam ediyor ve Kıbrıs uyuşmazlığının denize yayılmasına neden oluyor. GKRY Kıbrıs adasının tek temsilcisiymiş gibi hareket ederek adanın deniz yetki alanlarında tek başına tasarruflarda bulunuyor. GKRY’nin yetkisi olmadan gerçekleştirdiği bu hukuksuz tasarruflara itibar edenler de GKRY’nin gerçekleştirdiği hukuksuzluklara ortak oluyorlar. 

KKTC ve Türkiye bir taraftan bu hukuksuzlukları protesto etmekte diğer taraftan da uluslararası hukukun çok önemli bir ilkesi olan karşılıklılık esasında cevap vermekteler. Bu kapsamda, KKTC TPAO’ya sismik araştırma ve sondaj ruhsatları vermiştir. A/G Barbaros Hayrettin Paşa halen bu ruhsatlara dayanarak adanın doğusunda (harita I) sismik araştırma faaliyetlerini sürdürüyor.


29 Temmuz 2020 Çarşamba

Yunanistan’ın derdi ne? Neden çıngar çıkartıyorlar?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Atina Rasmussen'e Türkiye'yi şikayet etti

NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen Ankara'da... Ancak Rasmussen'in öncesinde gittiği Atina ziyaretinde gündemde Yunanlı siyasetçilerin Kıbrıs ve Ege konularında Türkiye'ye sert eleştirileri vardı.


Yunan Dışişleri'nden Türkiye'ye uyarı


Yunanistan Dışişleri Bakanlığı bir bildiri yayınlayarak Türkiye'de Yunan ve Hıristiyanlık anıtlarının olması gerektiği gibi korunmadığını duyurdu. Bildiride Türk otoriteler gerekli önlemleri almaya davet edildi.



Rodos Türk Başkonsolosluğu'na saldırı

Yunanistan'ın Rodos Adası'ndaki Türk Başkonsolosluğu'na kimliği belirsiz bir kişi tarafından saldırı düzenlendi.

Rodos'taki Türk Başkonsolosluğu binasına saldırı düzenleyen kimliği belirsiz kişinin Konsolosluğun kapısına astığı bildiride ırkçı ve nefret içerikli ifadelerin yer aldığı kaydedildi.


Atina'dan sert açıklama: "Yunanistan, Afrin değil!"


Ankara-Atina hattında esen soğuk rüzgar, dün gece Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Kotzias'ın açıklamalarıyla daha da karmaşık bir hale geldi. Son dönemde uluslararası kamuoyu karşısında Türkiye karşıtı bir tutuma sahip olan Atina'da Kotzias, "Türkiye Yunanistan'ın kırmızı çizgilerine basmaya çok yaklaştı" dedi.

Yunanistan Yıllardır Türkiye ve Türkiye Çıkarlarına saldırıyor.Komşuluk ilişkilerinde 
ve Avrupa birliği ve Natoda yaramaz çocuk modunda Türkiye düşmanlığı yapıyor.

İşte Başlığa dair yazımız........

Birkaç gün önce Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı telefonla aradığı bilgisi televizyon kanallarına son dakika haberi olarak düşünce doğal bir refleks olarak saate baktım.

Yeni günün ilk dakikalarının başladığı gece yarısını bulmuştu vakit.

İnsanların çoğunun uyuduğu ya da uyumak üzere olduğu o saatte böyle bir görüşme yapıldıysa arkasında önemli ya da acil bir şeyler olmalı diye düşündüm.

Ertesi gün Alman Bild gazetesinde, “Merkel’in Erdoğan ve Yunanistan Başbakanı Miçotakis ile görüşmeler yaparak Türkiye ve Yunanistan arasında neredeyse çıkmak üzere olan bir savaşı durdurduğunu” iddia eden bir haber çıktı.

Acaba ne olmuştu?

Gerçekten çıkmak üzere olan bir savaş, Merkel’in araya girmesiyle mi durdurulabilmişti?

Bu gelişmeler üzerine bu işin perde arkasında ne var diye öğrenmek için biz de Ankara’da kendi kaynaklarımıza yöneldik.

MERKEL ERTELEME TALEBİNDE BULUNDU AMA ERDOĞAN ‘OLUR’ DEMEDİ

Merkel’in Erdoğan’ı aramasının nedeni evet Yunanistan meselesiydi.

Daha doğrusu Atina’nın, Türkiye’nin Meis Adası açıklarında sismik araştırma faaliyeti yürütmek için ‘Navtex’ adı verilen seyrüsefer bildiriminde bulunması üzerine bu durumu savaş sebebi saymak gibi bir havaya girmesi yüzünden oluyordu bütün bunlar.

Bu bildirimin ardından Yunan ordusu alarm durumuna geçirildi, Güney Kıbrıs’ta bulunan Genelkurmay Başkanı apar topar Atina’ya çağrıldı.

Atina’nın bu tutumu yüzünden ortama, sanki her an Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaş patlayacak gibi bir hava yayıldı.

Merkel’in Miçotakis ve Erdoğan’ı aramasının arka planında bu gelişmeler vardı.

Peki, Alman Şansölyesi Erdoğan’dan ne talep etti?

Görüşmenin içeriğinden haberdar olan çevrelerden aldığımız bilgilere göre, Merkel o görüşmede Avrupa Birliği liderler zirvesinin yeni tamamlanabildiğini dile getirdikten sonra Erdoğan’dan “Meis adası çevresinde yapılması planlanan sismik araştırma faaliyetlerini erteleseniz olmaz mı” diye talepte bulundu.

Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan, Merkel’in bu talebini karşılama anlamında bağlayıcı bir tutum sergilemedi, yani “Olur” demedi.

Zaten o görüşmenin ertesi günü Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, hem Türkiye’nin kararlılığını yansıtan, hem de Meis Adasının Anadolu’ya ve Yunan anakarasına olan uzaklığını hatırlatan yazılı bir açıklama yaptı.

Açıklamada, “Yüzölçümü 10 kilometrekare olan, Anadolu’ya 2 kilometre, Yunan anakarasına ise 580 kilometre uzaklıkta olan bir adanın 40 bin kilometrekare genişliğinde kıta sahanlığı alanı yaratması rasyonel ve uluslararası hukuka uygun bir tez değildir” denildi.

“AVRUPA’YI YANLARINA ÇEKMEK İÇİN BİLEREK TIRMANDIRIYORLAR”

Ankara’daki kaynaklar, Bild gazetesinin iddia ettiği gibi Merkel’in Miçotakis ve Erdoğan’ı araması sayesinde Türkiye ile Yunanistan arasında patlamak üzere olan bir savaşın önlendiği tezini doğru bulmuyor, bunu abartılı buluyor.

Savaş senaryosundan çok, Atina’nın, Avrupa’yı yanına çekmek için bilinçli bir şekilde böyle davrandığı dile getiriliyor.

Temas kurduğum üst düzey bir yetkili şunları söyledi:

“Gerilim artmadı aslında. Onlar (Yunanistan) bilerek tırmandırıyorlar. Yüksek sesle, abartılı, gürültülü bir şekilde bunu gündeme getirelim ki, Avrupa’yı yanımıza çekelim. Bilinçli yapıyorlar yani.”

Bu son olup bitenleri anlama bakımından şu yukarıda aktardığımız ifadelere bakınca taşlar yerli yerine oturuyor aslında.

Şöyle düşünün:

Brüksel’de yapılan Avrupa Birliği Liderler Zirvesi, anlaşma sağlanamaması nedeniyle 2 günde tamamlanması gerekirken 4’üncü gününe sarkmış.

Böyle bir ortamda, Akdeniz’de Türkiye’nin varlık göstermesini istemeyen Yunanistan, hem Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un desteğini arkasına alarak hem de birlik içindeki ihtilâflardan yararlanma çabasına girip ‘Çıngar çıkartıyor.’

Bir süredir Türkiye’nin taraf olduğu bölgesel gelişmelerin tümünde açıktan karşıt bir tutum sergileyen Macron’un Paris’te Kıbrıslı Rum liderle yaptığı görüşmeden sonra “Türkiye’nin AB sularındaki ihlâlleri cezasız bırakılamaz” sözünü hatırlamakta da fayda var.

Bu sözlere bakınca Yunanistan’ın Meis adası üzerinden tırmandırdığı bu son gerilimin arkasında ‘fitilleyici’ rolüyle Macron’un olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır. 







4 Eylül 2020 Cuma

Türkiye tahriklere rağmen Doğu Akdeniz'de diyalog istiyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki haklarını elinden alacak planlar peşinde koşan Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi ve Fransa, arkalarına Avrupa Birliği’ni de aldı.




Türkiye, Avrupa Birliği'ni (AB) arkasına alan Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi ve Fransa'nın tüm tahriklerine rağmen Doğu Akdeniz'de diyalog çağrılarını sürdürüyor.
Doğu Akdeniz'de gerginliğin fitili ilk kez, Kıbrıs Rum kesiminin adanın etrafındaki doğal zenginlikleri işletmek için kuzeydeki Türk tarafının hukuki ve meşru haklarını hiçe sayarak uluslararası anlaşmalar yapmasıyla başladı.
Doğu Akdeniz’de en uzun kıyılara sahip olan Türkiye, yıllardır devam eden hakça paylaşım çağrılarının dikkate alınmaması üzerine sismik araştırma gemileri ve askeri destek unsurlarını devreye soktu.
Batılı şirketler, hükümetlerinin de desteğini alarak Rumlarla geniş bir alanda doğal gaz araştırma ve sondajlarına girişti.
Türkiye ve KKTC'nin yıllarca, adanın çevresindeki zenginliklerin Kıbrıs sorununa adil ve kalıcı bir çözüm getirilmesiyle tüm halkın faydasına sunulması gerektiği yönündeki uyarıları konunun muhataplarınca görmezden gelindi.
Fransa ve Yunanistan’ın askeri tehditleri karşısında misliyle tedbirler alan Türkiye, hakça paylaşım için tüm taraflara masaya oturup diyalog yoluyla çözüm çağrılarını yineliyor.
Doğu Akdeniz'de büyük hidrokarbon sahalarının varlığı keşfedildikçe bu zenginlikleri işletmek isteyen bölge ülkeleri münhasır ekonomik bölge anlaşmaları yapmaya yöneldi.
Yunanistan ise Fransa’nın Doğu Akdeniz’de askeri varlığını artıran adımlarına güvenerek Türkiye’ye meydan okuyan tutumunu sürdürüyor.
2003'te Mısır, 2007'de Lübnan, 2010'da İsrail ile sözde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşmaları imzalayan Kıbrıs Rum yönetimine karşı Türkiye ve KKTC'nin uyarıları sürdü.

KKTC ve Türkiye'nin ortak komisyon önerisi dikkate alınmadı

Rum yönetimi, Batılı şirketlerle Türkiye ve KKTC'nin hak sahibi olduğu alanlarla çakışan şekilde hidrokarbon alanında çalışmalarına devam etti.

Mısır, Yunanistan, Rum yönetimi ve İsrail, Kahire'de oluşturdukları Doğu Akdeniz Gaz Forumu üzerinden Türkiye, Libya ve Lübnan gibi aktörleri saf dışı bırakmaya çalıştı. 
KKTC ve Türkiye, iyi niyetli bir açılım yaparak Birleşmiş Milletler (BM) aracılığıyla Rum tarafına hidrokarbon kaynaklar konusunda ortak bir komite kurulması önerisi sundu. Böylece adada adil ve kalıcı bir çözüm bulunana kadar kaynakların karşılıklı uzlaşma çerçevesinde sorunsuz şekilde işletilmesi yeni bir formül bulunabilecekti.
Ancak AB'nin desteğini arkasında gören Rum yönetimi iş birliğine açık olmadığını gösterdi.

Türkiye'nin denizlerde proaktif hamleler dönemi

Pek çok ülkenin mücadele sahasına dönüşen Doğu Akdeniz'deki en uzun kıyılara sahip olan Türkiye, yıllardır yaptığı diyalog çağrılarının dikkate alınmaması üzerine diplomatik ve askeri araçlarını daha yoğun şekilde devreye soktu.
Türkiye, Kıbrıs adasının batısı, doğusu ve güneyinde KKTC ile varılmış anlaşmalar çerçevesinde sismik araştırma faaliyetleri başlattı.
Türkiye, Yunan-Rum ikilisi ve Batılı şirketlere adanın zenginliklerine tek taraflı eylemlerle ve oldubittilerle el koyamayacakları, meselenin tarafların masaya oturmasıyla çözülmesi gerektiği mesajını çok daha güçlü verdi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve diğer yetkililer, Doğu Akdeniz'de "hakça paylaşım" için müzakere çağrıları yaptı.

Doğu Akdeniz'i Yunan-Rum gölüne dönüştürme provokasyonu

Atina yönetimi ve Rum kesimi ise niyetlerinin daha büyük olduğunu, yıllar öncesinden deniz yetki alanlarını birleştiren bir planla gösterdi.
Yunanistan, Ege Denizi üzerinden ada ve adacıklara kara suları hakkı iddia ederek, egemenlik alanını, Kıbrıs adasının tek sahibiymiş gibi hareket eden Rumların sözde yetki sahasıyla birleştirmek istedi.
"Sevilla haritasıyla" belirlenen Yunan hayallerine göre Türkiye, Antalya körfezine hapsedilecekti.
Antalya'nın Kaş ilçesine 2 kilometre, Yunanistan ana karasına ise 580 kilometre uzaklıkta bulunan 10 kilometrekarelik Meis adası üzerinden Atina yönetimi 40 bin kilometrekarelik hayali deniz yetki alanı tasarlamıştı.
Yunanistan'ın maksimalist talepleri Türkiye'yi bu planı bozmaya yöneltti.

Türkiye'nin karşı dengeyi kurması

Türkiye, Yunan-Rum ikilisinin arkasına AB'yi ve dünyanın dev enerji şirketlerini alarak sürüklediği gelişmelere, Libya yönetimiyle münhasır ekonomik bölge anlaşması yaparak yanıt verdi.
Yunan-Rum ikilisinin Anadolu yarımadası önüne çekmek istediği seddi Türkiye, deniz yetki alanlarını Libya'nınkiyle birleştirerek aşmış oldu.
Buna karşın, Libya'nın doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter'i destekleyen Fransa, Yunan-Rum ikilisiyle Türkiye karşıtı ittifakını güçlendirme yoluna gitti. Yunanistan'ı Türkiye'nin üzerine gitmesi konusunda cesaretlendirdi. Atina'yı Ankara'ya karşı askeri tehditler dillendirmeye yöneltti.

Tükiye Almanya'ya ara buluculuk imkanı verdi, Yunanistan fırsatı çöpe attı

Türkiye, uzun yıllar sonra, kara ülkesinin ayrılmaz bir parçası gördüğü "Mavi Vatan"da, dünyanın birçok ülkesi gibi hidrokarbon kaynakları için çalışmalarını yoğunlaştırdı.
Oruç Reis sismik araştırma gemisi 21 Temmuz’da ilan edilen Navtex kapsamında rotasını belirledi.
Araştırma sahasının Meis ve Rodos adaları yakınında olması beklendiği için Yunanistan'da infial yaşandı.
Almanya Başbakanı Angela Merkel’in uzlaşma çağrısı üzerine Türkiye faaliyetlerine ara vererek iyi niyetini ortaya koydu.
Türkiye, Berlin yönetiminin Yunan yetkililerle temaslarının sonuçlarını beklediği sırada iyi niyet ortamını yıkan bir hamleyle karşılaştı.
Yunanistan, 6 Ağustos’ta Mısır’la bir deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması imzaladığını duyurdu.
Anlaşma, Türkiye-Libya arasında kurulan deniz yetki alanı koridorunu ortadan kesecek şekilde tasarlanmıştı.
Bunun üzerine Ankara, Oruç Reis'in araştırmalarına devam etmesi kararını aldı.

Türkiye'nin askeri varlığı savaş çıkarmak için değil koruma amaçlı

13 Ağustos’ta Oruç Reis'i taciz etmek üzere harekete geçen Yunan Limnos fırkateynine, Kemal Reis fırkateyni engelleme yaptı.
Bu olay, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki sismik araştırma faaliyetlerini askeri unsurlarla güvenliğe almasının ne kadar doğal olduğunu gösterdi.
Yunanistan, çatışmanın yaşandığı gün ayrıca Doğu Akdeniz'de Fransa ile ortak askeri tatbikat düzenlediğini açıkladı.
Ankara’dan yapılan açıklamalarda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de donanmasıyla varlık göstermesinin sebebinin askeri çatışma başlatma önceliği taşımadığına dikkat çekiliyor.
Amaçlarının Doğu Akdeniz’de sondaj ve araştırmalar yaparak meşru ekonomik çıkarlarını temin etmek olduğuna işaret eden Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, askeri varlığın bu çalışmaların güvenliğini sağlamayı amaçladığını vurgulamıştı.
Akar bu durumu, AA Editör Masası’nda, "Bizim burada yaptığımız sadece sondaj ve araştırma. Biz buradan herhangi bir şekilde savaş filan çıkarmıyoruz. Biz orada hak, alaka ve menfaatlerimiz çerçevesinde tamamen barışçıl yol ve yöntemlerle, oradaki bize ait alanda, mantığın, matematiğin bize söylediği alan içinde kendi çalışmalarımızı yapıyoruz." sözleriyle özetledi.
Türkiye, Doğu Akdeniz'de meşru ekonomik çıkarları peşinde olduğunu, Yavuz sondaj gemisinin faaliyetlerinin de devam edeceğini duyurarak göstermiş bulunuyor.

Diyalog çağrısına askeri şovlarla yanıt

Doğu Akdeniz'de artan gerilim boyunca Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun hemen hemen tüm değerlendirmelerinde "kararlılık" mesajının yanında Yunan yönetimi başta olmak üzere Doğu Akdeniz'deki taraf ülkelere masaya oturma çağrısı yer aldı.
Çavuşoğlu pek çok konuşmasında, "diyalog yoluyla çözüm", "komşuluk hukuku", "ara buluculuk girişimlerine iyi niyetli yaklaşım" ve "adil paylaşım" parametrelerine vurgu yaptı.
Bakan Çavuşoğlu, son olarak dünkü konuşmasında, "Doğu Akdeniz'de herkesle masaya oturup hakça paylaşım için müzakereden yanayız." ifadelerini kullandı.
Ancak diyalog çağrıları Türkiye karşıtı cephede askeri caydırıcılık mesajlarıyla karşılık buluyor.
Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi, İtalya ve Fransa'nın Kıbrıs'ın güneyinde 26-28 Ağustos'ta yürüttüğü ortak tatbikatın ardından Fransa'nın bölgeye uçak gemisi ve diğer başka donanma unsurlarını göndermeye başladığı yönünde iddialar bulunuyor.
Türkiye'nin şu ana kadar çizgisi, tansiyonun çok yükseldiği anlarda dahi diyalog kanallarını sonuna kadar açık tutma ve gerginliğin kontrolden çıkmasını engelleme şeklinde ilerledi.
Ankara masada çözüm bulmaya öncelik tanırken, askeri imkan ve kabiliyetlerini gerektiği an gerektiği ölçüde seferber etmekten geri durmayacağı mesajını da tutarlı şekilde vermeye devam etti.
Sonuç olarak Türkiye'nin, öncelikle diyaloğa ve hakça paylaşıma hazır olduğu ancak askeri meydan okumalardan da çekinmediği görülüyor.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html