BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Doğalgaz sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Doğalgaz sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

5 Kasım 2018 Pazartesi

Türkiye Akdeniz'de! teyakkuzda

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


12 savaş gemisi Akdeniz'de! Türkiye teyakkuzda
İskenderun Teknik Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Petrol ve Doğalgaz Mühendisliği Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ergül Yaşar, "Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaza hem potansiyeli hem konumu nedeniyle herkes göz dikiyor ama Türkiye ve KKTC sahiplik hakkını uluslararası hukuktan alıyor" dedi.
Doğu Akdeniz’de sular ısınmakta. Bölgedeki doğalgaz yatakları öyle heyecan yarattı ki Akdeniz’e kıyısı olmayan ülkeler bile bölgeye demir atmış durumda. Türkiye de işe çoktan koyuldu. Azeri SOCAR’ın 6,3 milyar dolar tutarındaki yatırımı STAR Rafineri işe başladı. Barbaros Hayrettin ve ilk sondaj gemimiz Fatih de öyle. Hava ve deniz kuvvetlerimiz ise 7/24 teyakkuzda. Ne oluyor? Nasıl bir potansiyelden bahsediyoruz? Sahiplik durumu ne? Sondaj ve transfer için avantaj ve dezavantajlarımız neler? 2010’da keşfedilen kaynak, Akdeniz’de yeni bir gerilim mi demek? İskenderun Teknik Üniversitesi (İSTE), Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Petrol ve Doğalgaz Mühendisliği Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ergül Yaşar, Akdeniz'de gelişmeleri anlattı.
Gündem hızla Doğu Akdeniz’e kayıyor. Söyler misiniz Doğu Akdeniz’de neler oluyor?
Doğu Akdeniz’de çok sayıda petrol ve doğalgaz yatağının tespit edilmesi nedeniyle bütün dünyanın dikkati bölgeye çekilmiş durumda. Doğu Akdeniz sadece petrol ve doğalgaz varlığı açısından değil aynı zamanda enerji dağıtımının “enerji ipek yolu” olmasından dolayı, dünyanın her tarafına kolayca dağıtım ve transfer olabileceği için de bütün dünyanın gözü burada.

Nasıl bir enerji potansiyeli var bölgede?

Gerek Türkiye Petrolleri gerekse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile beraber doğu Akdeniz’de yapmış oldukları anlaşma gereği petrol ve doğalgaz arama sahaları ve ruhsat noktaları için ortak çalışma belirlemiş durumdalar. Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRK) 12 blok olarak ayırdığı Doğu Akdeniz’de petrol arama planı yapmıştır. Kısa süre önce birçok firma ile ortaklık halinde, örneğin Amerika’nın Exon Mobil, Fransa’nın Total, İtalya’nın Eni firmalarıyla petrol arama çabasına girdi GKRK. Afrodit sahası diye adlandırılan sahada petrol arama programı yaptı. Aynı bölgede İsrail Tamar ve Levithan sahalarında doğalgaz rezervleri tespit etti, üretim yapmak üzere planlamalarını yürütüyor. Ayrıca Mısır’ın Zohr ve Noor sahalarında çok büyük petrol rezervlerine rastladığını biliyoruz.
3,5 TRİLYON METREKÜP DOĞALGAZ
Ne kadarı tespit edildi şu ana kadar?
Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz açısından çok büyük rezervlerin olduğu noktasında yapılan jeolojik ve jeofizik etütleri ile bu noktada ümit vaat eden sahalar mevcut. Doğu Akdeniz’de İsrail’in açıklarında Hayfa limanı bölgesinden Tamar sahasında 260 milyar m3, Levitan sahasında 450 milyar m3, Kıbrıs açıklarında Afrodit sahasında 200 milyar m3 doğalgaz rezervinin olduğu yapılan çalışmaları ile tespit edilmiş durumda. Doğu Akdeniz’de bugüne dek tespit edilmiş sahalarda 3,5 trilyon m3 doğalgaz olduğuna dair bilimsel ve teknik veriler var. Ayrıca Mısır, açıklarında Zohr ve Noor sahalarında çok büyük doğal gaz rezervi tespit etmiş ve bölgeden doğalgaz üretimini sağlayarak ihracatını gerçekleştirmektedir.
SONDAJI-TRANSFERİ ÇOK MU PAHALI?
Biliyoruz ki enerji potansiyeli kadar kaynaktan çıkarma ve taşınma maliyeti de belirleyici oluyor rezervin kıymetinde. Doğu Akdeniz doğal gazının bu açıdan durumu ne?
Akdeniz’deki petrol ve doğalgazın aranması, bulunması ve işletilmesi oldukça zor. Ancak denizde sondaj masraflarının ilk başlangıçta yüksek olmasından dolayı yatırımcıları kara aramacılığına veya başka hedeflere doğru yöneltiyor. Off shore sondaj açılması karalara göre çok daha maliyetli ancak gemilerde spot olarak taşınması ve boru hattı döşenmesi ile kolayca doğalgazın ve petrolün transferi sağlayabilmektedir. Bu nedenle denizlerde yapılan ve üretilen petrol ve doğalgazın başlangıçta masraflı olmasına rağmen işletmesi cazip olabiliyor.
ENERJİ HATLARI AVANTAJIMIZ
Türkiye için de işletmesi cazip mi?
Türkiye gerek Rusya’dan gerekse İran’dan gelen doğalgazın dağıtımını sağladığından şu anda kurulu bir doğalgaz dağıtım ağ sistemi mevcut. Doğalgaz dağıtımı noktasında özellikle TANAP projesi ile Avrupa’ya taşınması noktasında yeni bir atılım yapmış durumundayız. Dolayısıyla Akdeniz’den gerek İsrail’in gerekse diğer devletlerin ve ülkemizin doğalgaz üretmesi hem iç piyasada kullanılacağı gibi hem de aynı zamanda Avrupa’ya transferinde hiçbir sıkıntı yaşanmayacaktır.
İsrail’den yapılacak boru hattı ile Türkiye’de mevcut bulunan boru hattı ile kolayca transfer olabilecektir. Akdeniz’de tespit edilecek doğalgazın dünyaya transferinde gerek denizden spot olarak tankerler vasıtasıyla gerekse Türkiye üzerinden Avrupa’ya transferinde hiçbir sıkıntı yaşanmayacaktır. O nedenle Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz ülkemiz açısından çok önemlidir, hassasiyetle üzerinde durmamız enerjide dışa bağımlılığımızı minimize etmek açısından çok önemlidir.
YUNANİSTAN’IN TAVRI HUKUK DIŞI
Ya hukuki ve siyasi açıdan?
Buradan çıkarılacak her metreküp doğalgazın ülkemiz için çok önemli olduğunu vurgulamak gerek. Bugüne dek denizlerde yeterince sondaj açamadı Türkiye ve maalesef Akdeniz’deki varlığı konusunda özellikle GKRK’nin ve Yunanistan’ın manevralarıyla karşılaştı, Akdeniz’i tamamen kendi insiyatifinde hukuk dışında kullanmak istemesi ülkemiz için sıkıntılı bir süreç idi.
Bu süreci aşmanın yolu nedir?
Fiziki olarak sahip olamadığın yer senin değil mantığıyla, bugün sondaj çalışmaları başlamıştır. Ülkemiz oradaki varlığını ve Akdeniz’deki Birleşmiş Milletler hukuk çerçevesi içerisinde kendi kıta sahanlığı içinde araştırmalarını özgür bir şekilde yapmak ve ülkenin menfaatlerine dönüştürmek durumundadır. Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki petrol sondajı Türkiye açısından Kıbrıs’taki varlığımız ve Doğu Akdeniz’e sahip çıkmamız açısından son derece önemli. Ayrıca buradan çıkarılacak hidrokarbonların ülkemizin ihtiyaçlarını gidermesi noktasında çok büyük katkıları olacaktır.
ENERJİ ÇEŞİTLİLİĞİ VE GÜVENLİĞİ
Avantaj ve dezavantajları nedir Akdeniz’de doğalgazın?
En önemli avantajı ise ülkemizin dışa bağımlılığını da minimize edecek olması ve Doğu Akdeniz’den çıkarılacak olan petrol ve doğalgazın dünyaya ve Avrupa’ya rahat bir şekilde transfer edilecek olması. Ayrıca enerji arz güvenliği açısından sadece Rusya’ya ve İran gazına bağımlı olan Türkiye enerji çeşitliliğini arttıracak. Dolayısıyla hem Avrupa’nın hem de Türkiye’nin doğalgaz arz güvenliğini sağlayacak. Ülkemiz açısından büyük avantajlar sağlayacaktır. Doğu Akdeniz’de GKRK ve Yunanistan kendi suları gibi davrandı, yalnız başına uluslararası şirketlerle petrol ve doğalgaz aramaya kalktı, KKTC ve Türkiye’yi bertaraf etmek istedi ama Türkiye deniz hukukundan ve uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan haklarını koruyor. Fatih-1 sondaj gemisi ile Doğu Akdeniz’deki petrol araması Türkiye için stratejiktir.
EN BÜYÜK PAZAR TÜRKiYE OLUR
Doğu Akdeniz gazı Rus doğal gazıyla rekabet edebilir mi?
Doğu Akdeniz gazı Rus ve İran gazına alternatif değildir. Ama enerji çeşitliliğini arttırmak ve arz güvenliğini sağlamak ülkemiz için bir kazanım. Ülkemizin milli doğal gazı olması sebebiyle önemi büyük. Bugün sadece Trakya bölgesinden yüzde 2’lik doğalgaz üretebiliyoruz. Oranın arttırılması çok önemli.
Doğalgazın çıkması halinde en büyük pazar ülkemizdir. Ayrıca mevcut doğalgaz boru hatlarımızla ülkemiz bu gazı Avrupa’ya pazarlayabilir. Herhangi bir pazarlama sıkıntısı olmaz. Ama Doğu Akdeniz’deki İsrail gazının ülkemiz üzerinden Avrupa’ya transferi dışımızdaki bazı güçleri rahatsız etmekte. Bundan taviz verecek değiliz, gerekirse İsrail ile gerekli anlaşmaların yapılması suretiyle bölgedeki gazın transferinde aktif rol almalıyız.
15 TEMMUZ’UN ARDINDA DOĞU AKDENiZ GAZI VAR
Yaşadıklarımızla Doğu Akdeniz doğalgazı arasında nasıl bir bağ var?
Kuzey Suriye Deyri-Zohr bölgesindeki petrol yataklarının rafinezasyon ve işletmesini DAEŞ ve PYD terör örgütleri yürütüyor. Suriye’nin petrol ihtiyaçları maalesef buradan karşılanıyor, bu petrol Lazkiye limanından Akdeniz’e ulaşıyor ve dağıtılıyor. Irak’tan ve Azerbaycan’dan gelen ham petrolün Ceyhan ve Dörtyol Botaş tesislerinden dünyaya açılımı ise global güçleri rahatsız ediyor. Türkiye’yi dışlayarak insiyatifi elinden almak amacıyla Kuzey Suriye’de istikrarsız bir bölge kurarak enerji koridoru oluşturmanın çabası içindeler.
Bu çerçevede Türkiye’nin Hatay bölgesini de içine almak için ve Türkiye’de istikrarsız bir yönetim oluşturmak maksadıyla 15 Temmuz darbe süreciyle Hatay’ın işgal edilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin işgal edilmesi planlanmaktaydı. Çok şükür ki devletimiz ve milletimiz hem içte hem dışta buna fırsat vermedi ve vermeyecektir de.
DEVLET DURUMA HAKİM
Akdeniz bir kaynayan kazan. 12 ülkenin savaş gemisi maalesef Akdeniz’de. Sebebi doğalgaz yataklarının hakimiyeti ve Ortadoğu’daki enerji koridorunun gerçekleştirilmesi. Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Kesiminin sondaj çalışmaları var, Amerikan Exxon mobil, Fransız Total ve İtalyan Eni firmalarıyla. Ancak Türkiye Fatih-1 sondaj gemisi ile bu bölgedeki fiziki çalışmalara doğrudan başlaması ve Barbaros Hayrettin Paşa sondaj gemisine Rum hücum botlarının taciz etmesiyle durum değişiyor. Türkiye Münhasır Ekonomik Bölge içinde uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan haklarımız çerçevesinde sondaj çalışmalarına başladı.
EMPERYAL GÜÇLER RAHATSIZ
“Doğalgaz arama çalışması Türkiye ve KKTC’ye enerji yönüyle bağımsızlık sağlayacaktır. Doğalgaz ve petrol alanında arz güvenliğini sağlayacaktır, Türkiye’nin enerji alanındaki inisiyatifini arttırmış olacaktır, tam bağımsız, bölgesinde hakim olan bir güç olmayı sağlayacaktır. İşte bundan rahatsız olan emperyal güçler kesinlikle bizim bu çalışmalarımızı baltalamaya çalışacaklardır. Ancak devletimiz ilgili çalışmaları savunmak ve çatışma alanı oluşturmamak için gerekli tedbirleri alacaktır ve almak zorundadır”.
TÜRKİYE BÖLGESEL GÜÇ OLUYOR
“Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın asıl hedefi Türkiye’yi emperyal güçlerle beraber köşeye sıkıştırmak ve Türkiye’nin enerji alanındaki insiyatifini minimize etmeye çalışmak. 15 Temmuz darbe süreci ve Suriye savaşı, ayrıca TANAP projesi ile insiyatifi eline alan Türkiye Cumhuriyeti devleti bunlara pabuç bırakacak değildi ve bırakmadı. Enerji insiyatifini en iyi şekilde kullanmaya çalışıyor. Doğalgaz dağıtımında insiyatif alan Türkiye Cumhuriyeti devleti bölgesel güç olma yolunda hızla ilerlemektedir.”

26 Ağustos 2020 Çarşamba

Türkiye'nin En büyük kaybı dışa bağımlı Muhalefetin olması

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İNSANLIK DERSİ

Ama muhalefetin bu patolojik hali benim için artık bir yazı konusu olamayacak kadar banal ve kötücül. Oturup bunları bir de ben sayıp vaktinizi öldürmeye niyetim yok.
Herkes konuştu, ben sustum.
Aslına bakarsanız söylenecek çok şey de yoktu.
Oturdum ve bu büyük müjdeyi içime çektim.
Yüz yıllık sorunu enerji olan bir ülkenin insanı olarak ülkemde bir anda hatırı sayılır miktarda doğal gaz bulunmasının mutluluğunu yaşadım.
Daha güzel ne olabilirdi? Buna sevinmeyecek aklı başında bir Türk olabilir miydi?
Tabii ki o kadar naif değilim. Muhalefetin bu kadar büyük bir müjdeyi bile hazmedemeyeceğini biliyordum.
Nitekim “doğal gaz bir paket çikolata etmiyor”dan, “doğal gaz halka yaramaz”a kadar yüzlerce karın ağrısı dinledik. Maduro göndermesi yapan ahlaksız profesör elbet bulur müstehakını..
Ama muhalefetin bu patolojik hali benim için artık bir yazı konusu olamayacak kadar banal ve kötücül. Oturup bunları bir de ben sayıp vaktinizi öldürmeye niyetim yok.
İçimden tam “Allah kimseyi milletinin sevinciyle sevinemeyecek kadar fesat etmesin” diyordum ki, hepimizin tercümanı yine Sayın Cumhurbaşkanı oldu.
“Rabbim kimseyi teröriste terörist diyemeyen, darbeye darbe diyemeyen, düşmana düşman diyemeyen, milletinin sevinci ile sevinemeyen, üzüntüsüyle üzülemeyen mankurtlardan eylemesin diliyorum.” dedi.
Ben Sayın Cumhurbaşkanının bu konuşmasının önemli bir kırılma noktası olduğunu düşünüyorum.
Anlayana oldukça radikal ama bir o kadar da insani bir konuşmaydı.
Zaten Sayın Cumhurbaşkanı hiçbir zaman retorik özentisine düşmemiş, politikacı ağzıyla konuşmamıştır. Kendisine sunulan tüm konuşma taslaklarına rağmen eninde sonunda konuşmayı kendi insani diline çevirir.
Bu konuşmada “Bak beyim, sana bir çift sözüm var” diyen Yaşar Usta’nın samimiyeti, insaniyeti vardı ama onun ezikliğinden eser yoktu.
Çünkü Sayın Cumhurbaşkanı hayatının hiçbir döneminde Batı’yı büyük görmedi. Ama aşağılamadı da. Onların “standart” saydıkları tüm reformları gerçekleştirmekte bir an bile tereddüt etmedi. Çünkü Türk insanının da bu standartları hak ettiğini çok iyi biliyordu. Türkiye bu hükümet döneminde AB’ye girmeye geçmişte hiç olmadığı kadar yakınlaştı.
Bakmayın siz yıllardır “muasır medeniyet” diye ağlaşanlara. O seviyeye ulaşmak için en ufak bir şey yapmayıp, darbe üstüne darbe ile ülkeyi demokraside patinaj yaptırdılar.
Bu hükümet döneminde ise AB’nin tüm kurum ve kuruluşlarına üye olduk, bir tek AB hariç…
Sayın Cumhurbaşkanının bu konuşmasından anlıyorum ki; artık bu yolun sonuna geldik. Muasır medeniyet üyesi olmaktan vazgeçtiğimiz için değil, bugüne kadar “muasırın” ne olduğunu belirleyenlerin artık tüm foyaları ortaya çıktığı için. Osmanlı'dan itibaren 200 yıldır içinde yer almaya çalıştığımız “…

Batı’nın bize hiçbir zaman aynı yaklaşmadığını da kabul edelim, hangi adımı atarsak atalım bizi hiçbir zaman kendisi gibi görmedi…”
Bu çok ağır bir laftır ve ciddi bir kırılma noktasıdır. Gerçi Sayın Cumhurbaşkanı buna benzer cümleleri ilk kez kurmuyor ama konuşmanın tamamına bakarsanız bunun artık “sepeti koluna, herkes kendi yoluna” olduğunu sonuna kadar hissedersiniz. “Türkiye’ye karşı sergilediği bu ikiyüzlü tavır AB’nin sonunun da ilanı olmuştur” cümlesinden bizim için AB’nin bittiği dışında başka ne anlam çıkar?
Beni duygusal olarak en çok etkileyen cümlesi Joe Biden’e yönelik “Ya, dostluğumuz var ya! En azından oturup çay içmişliğimiz var ya!” cümlesi oldu. Bu cümleyi hiçbir uluslararası jargonda duyamazsınız, tıpkı “one minute”i duyamayacağınız gibi.
Ha, Biden Türkler için beraber bir çay içmenin anlamı nedir, kahvenin hatırı ne kadardır bilir mi? Bilmez elbette, tercüme edenler de epey bir güçlük çekecektir.
Ama biz biliyoruz.
Ne mi biliyoruz? Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Biden’a insanlık dersi verdi.
Tabi en ağır dersi de muhalefete verdi:
“Hayatlarının hiçbir döneminde umutlarını millete bağlamamış, gözleri hep dışarıya dönük olan bu siyasi anlayış Türkiye’nin en büyük ayıbı ve kaybıdır. (…)  Türkiye için kalplerinde hiçbir hayali, kafalarında projesi olmayanların tek yapabildikleri onun külahını buna bunun külahına ona giydirmek suretiyle illüzyon peşinde koşmaktır. Harbi olun, hasbi olun, mert olun, delikanlı olun, yenileceksiniz, şerefinizle yenilin be!”
Ben muhalefet adına utandım… Şerefin ne anlama geldiğini bilen her insan gibi…
CHP doğalgaz aramasını maliyetli ve gereksiz bulmuştu Karadeniz'den tarihi müjde geldi
Başkan Recep Tayyip Erdoğan Fatih Sondaj Gemisi'nin Karadeniz'de 320 milyar metreküplük doğalgaz rezervi bulduğunu açıkladı. Tarihi müjdenin ardından akıllara CHP'li Ali Mahir Başarır'ın sözleri geldi. CHP'li Başarır, Akdeniz'deki çalışmaları maliyetli göstererek yapılmasını gereksiz bulmuştu.
Başkan Recep Tayyip Erdoğan, "cuma günü sürpriz açıklayacağım" dedikten sonra dünyanın gözleri Türkiye'ye dönmüştü.

CHP DİNLENSEYDİ DOĞALGAZ BULUNAMAYACAKTI

Dolmabahçe Çalışma Ofisi'nde basın karşısına çıkan Başkan Erdoğan, Karadeniz'de çalışan Fatih Sondaj Gemisi'nin doğalgaz bulduğunu açıkladı. Başkan Erdoğan'ın duyurduğu müjdenin ardından akıllara CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır'ın sözleri geldi.
Türkiye'ye damga vuran birçok projeye karşı çıkan CHP, aramalara da karşı çıkmıştı. Akdeniz ve Karadeniz'deki çalışmaların maliyetli olduğun dile getiren CHP'nin sözleri dinlenseydi, Türkiye bugün Karadeniz'de doğalgaz bulamamış olacaktı.

CHP yandaşı Yılmaz Özdil'in tarihi keşif hazımsızlığı! Karadeniz'de bulunan doğalgaza inanmadı
Dünya Türkiye'nin Karadeniz'de keşfettiği doğalgaz rezervini konuşurken CHP yandaşlığı ile bilinen Sözcü gazetesi yazarı Yılmaz Özdil'den skandal bir yorum geldi.
Türkiye, Karadeniz'de 320 milyar metreküplük doğalgaz rezervi keşfetti.
Fatih sondaj gemisinin yaptığı keşif, Türkiye tarihinin en büyük keşfi olarak kayıtlara geçti.
Müjdeli haberi Başkan Recep Tayyip Erdoğan verdi.
Erdoğan'ın bu açıklaması dünya medyasında da geniş yer buldu.
Yaz aylarının ilk günlerinde Bodrum'daki kaçak villasıyla gündeme gelen Yılmaz Özdil de konuya ilişkin açıklamalar yaptı.

"10 SENE DESEYDİ İNANDIRICI OLURDU"
Bir televizyon kanalının konuğu olan Özdil, "Karadeniz'de doğalgaz bulunduğunu 2002'den beri neredeyse açıklamayan enerji bakanı yok. Petrol ve doğalgaz dünya çapında ses getiren ve dünyada teyidi çok kolay bilgiler. 'Doğalgazı buldum' dediğinde iki tane seçenek var ya doğalgazı bulmuş oluyorsun gerçekten, ya da dünyada alay konusu oluyorsun. Dolayısıyla 2023 yılında dedi sayın Cumhurbaşkanımız. 2023 demeseydi, yani 'biz bulduk bunu çıkarması da deniz imkanlarında minimum 10 senedir. Biz bütün imkanlarımızı zorlayacak ve bunu 10 senede çıkaracağız' bile deseydi bana göre daha inandırıcı olurdu." ifadelerini kullanarak skandala imza attı.

CHP'li Selin Sayek Böke'den Türkiye'nin Karadeniz'deki doğalgaz rezervleri ile ilgili şok sözler
CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke, Karadeniz'de doğalgaz bulunmasının Türkiye'ye hiç bir faydasının olmayacağını iddia etti.

CHP'li Gökçen: Karadeniz'de bulunan doğalgazı çıkarmadan yüzde 11'ini kaybettik
CHP'li Gökçe Gökçen, AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘doğalgaz bulundu’ açıklamasının ardından doların 7.19 kuruştan 7.39 kuruşa yükseldiğini belirtti, “Gazı daha çıkarmadan yüzde 11’ini kaybettik" dedi.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Gökçe Gökçen, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘gaz bulundu’ açıklamasının ardından doların 7.19 kuruştan 7.39 kuruşa yükseldiğine dikkati çekti. Gökçen, “Gazı daha çıkarmadan yüzde 11’ini kaybettik. Müjdenin açıklandığı günden bugüne kadar 20 kuruş artan dolar, bize kabaca 86 milyar lira kaybettirdi" dedi.
Gökçen, döviz kurunu hızla arttığını ve artan döviz karşısında Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın konuyla ilgili şov yapmak yerine önlem alması gerektiğini belirtti. "Şimdiden çıkaracağımız doğalgazdan kazanacağımız 65 milyar doların yaklaşık 7.1 milyar dolarını kaybettik bile" diyen Gökçen, "Bu gidişle de daha doğalgazı çıkarmadan, doğalgazdan gelecek parayı kaybedeceğiz gibi görünüyor. Sayın Berat Albayrak’ı bu içi boş şovlardan kurtulup bir an önce geleceğimizi erimekten kurtarmaya davet ediyorum” ifadelerini kullandı.

CHP'de Türkiye'nin doğal gaz keşfini görmezden gelme talimatı! AK Parti'den tepki geldi
Başkan Erdoğan, Karadeniz'deki sondajda 320 milyar metreküp doğal gaz rezervinin keşfedildiğini belirterek, "Yani bu ilk kuyuda bulunan rezerv, çok daha zengin bir kaynağın bir parçasıdır. İnşallah devamı da en kısa sürede gelecek." dedi. Türkiye bu açıklama ile sevince boğulurken, CHP sessizliğe büründü. Sessizliğin nedeni daha sonra ortaya çıktı. Partililere konuyla ilgili görüş bildirmeme, açıklama yapmama talimatı gönderildi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da, tarihi keşfi görmezden geldi

Türkiye, tarihinin en büyük doğal gaz rezervini Karadeniz'de keşfetti. Başkan Erdoğan, müjdeyi "Karadeniz'de 320 milyar metreküp doğal gaz keşfettik. Araştırmalar devamının da geleceğini gösteriyor. Bu keşif çok daha zengin enerjinin yalnızca bir parçası..." sözleri ile duyurdu.

Türkiye'ye sevince boğan haber bazı illerde davul zurna ile kutlandı, bazı illerde ise mutluluk gözyaşları karşılandı. CHP'nin milletin değerlerinden ne denli uzak olduğunu bir kez daha gözler önüne serildi.
ÖNCE İTİBARSIZLAŞTIRMAK İSTEDİLER
Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın müjdeyi açıklamasına saatler kala CHP'nin kanalı Tele1'de Gökhan Çapoğlu isimli profesör bilimden ve gerçeklikten uzak ekonomi yorumları ile Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ı hedef aldı ve istifası ile doların 5 TL'ye düşeceği gibi küstah sözler kullandı.

Yine CHP'nin diğer kanalı Halk TV'de ise Parti Genel Sekreteri Selin Sayek Böke benzer bir yola başvurdu. Böke, doğal gaz çıkarılmasının Türkiye'ye hiçbir faydası olmayacağını savunarak halkın tepkisini çekti.

MÜJDE SONRASI SESSİZLİK

CHP, milleti sevince boğan, mutluluk gözyaşları döktüren doğal gaz müjdesini sessizlik ile karşıladı. Konuşanlar da itibarsızlaştırma yoluna başvurdu.


24 Şubat 2020 Pazartesi

AB'nin asıl hedefi Libya'da çözüm değil Akdeniz'de Türkiye’yi sınırlandırmak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Libya için 2011 yılında BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan silah ambargosu kararını desteklemek için 2020 Mart ayında AB tarafından denetim misyonu kurulmasının arkasında yatan temel düşünce Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki nüfuzunu kırmaktır.


Federica Mogherini’nin halefi olarak koltuğa oturan AB’nin yeni Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 17 Şubat 2019’da Brüksel’de yaptığı açıklamada “Libya’ya yönelik silah ambargosunu denetlemek amacıyla Akdeniz’de yeni bir operasyon başlatma konusunda üye devletler arasındaki görüş ayrılıklarının giderildiğini” açıkladı. Borrell, bu konuda Ocak ayında yapılan Berlin toplantısında mutabakat sağlandığını, misyon konusunda kaygıları olan İtalya ve Avusturya’nın endişelerinin giderildiğini ve Mart ayı içinde daha somut adım atacaklarını öne sürdü.
2011 yılında Muammer Kaddafi’nin devrilmesinden sonra silahlı çatışmaların yoğunluk kazanması üzerine Libya için BM Güvenlik Konseyi tarafından silah ambargosu kararı alınmıştı. Bugüne kadar bu kararın denetlenmesi hususunda somut bir adım atılmadı. Konu, uzun bir aradan sonra ilk kez 19 Ocak 2019’da Almanya’nın başkenti Berlin’de toplanan Libya zirvesinde gündeme geldi. Üzerinde çalışılan silah ambargosu denetleme misyonunun gemiler, uçaklar ve uydu üzerinden yürütülmesi planlanıyor.


Denetim, Libya kıyılarına 100 kilometre mesafede konuşlanacak gemilerle sağlanacak. BM’nin Libya Özel Temsilci yardımcısı Stephanie T. Williams tarafından “şaka” olarak kabul edilen denetleme misyonu operasyonunun Mart ayı içinde daha da somut hale getirilmesi ve uygulamaya konulması bekleniyor. Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Borrell’e göre, Libya’da çatışan taraflara Türkiye ve Rusya tarafından askeri yardım yapılıyor ve AB de sadece tembel bir şekilde gelişmeleri seyretmekte. AB Bakanlar Konseyi tarafından silah ambargosunun denetlenmesi için misyon kurulması konusunda sağlanan görüş birliği, önümüzdeki dönemde AB’nin Akdeniz’deki gelişmelerle daha yakından ilgileneceğinin işareti kabul ediliyor. Öte yandan, AB’nin Akdeniz’deki düzensiz göç ve insan kaçakçılığı ile mücadele amacıyla 2015 yılında başlattığı Sophia misyonu etkisini yitirmiş durumda. Misyon kapsamında 2015-2018 yılları arasında Akdeniz’de 45 bin sığınmacı kurtarılmış, AB ülkeleri kurtarılan mültecilerin paylaşılması hususunda anlaşamadığı için bu kapsamda yürütülen gemi faaliyetlerine 2019 baharında son verilmişti.
Bu çalışma, AB’nin Akdeniz’de Libya ambargosunu denetleme misyonuna soyunmasının perde arkasını ortaya koyma amacı taşıyor. Bu kapsamda sırasıyla AB’nin Akdeniz politikasının tarihsel arka planı, Türkiye ile Libya arasında deniz egemenlik alanlarının sınırlandırılması anlaşması, Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgazın Avrupa’ya intikalini öngören EastMed doğalgaz boru hattı projesi ve AB’nin tutumu ele alınacak, silah ambargosu denetleme misyonunun amacının ne olduğu irdelenecektir.

AB’nin Mağrip ve Maşrık ülkeleriyle ilişkilerinin geçmişi

AB, Libya ile neden bu kadar yakından ilgilenmektedir? İlk akla gelen düşünce, mülteci göçünü önleme, Avrupa’nın yeni bir mülteci akınından korunmasıdır. Bu görüş doğru olmakla birlikte, meselenin öteki boyutları da ehemmiyet taşıyor. Evveliyetle son yıllarda ekonomik ve siyasal sorunlar yaşayan AB’nin dış politikada ortak hareket ettiğini gösteren başarılı örneklere ihtiyaç var. Akdeniz bu bakımdan dikkatleri üzerinde toplayan bir coğrafya. Üstelik AB’nin Kuzey Afrika (Mağrip) ve Doğu Akdeniz (Maşrık) ülkeleri ile ilişkilerinin geçmişi, örgütün kuruluş yıllarına kadar geri gidiyor. 1972 yılında Küresel Akdeniz Politikası ile ilk adım atılmış, o dönemdeki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Türkiye, Fas, Tunus, Kıbrıs ve Malta gibi ülkelerle ticaret ve ortaklık anlaşmaları imzalamıştır.
1990 yılında Küresel Akdeniz Programı kısmî değişikliklerle revize edilmiş ve “Yenilenmiş Akdeniz Programı” adını almıştır. Bu programın temel hedefleri şu şekilde ilan edilmiştir: Akdeniz ülkelerinde ekonomik reformların teşvik edilmesi, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını arttıracak hukuki düzenlemeler yapılması, bölge ülkelerinin AET sanayi ürünlerine açılması ve ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi.
AB’nin Akdeniz Politikasının bir sonraki adımı ise Barselona Süreci olarak da bilinen AB-Akdeniz Ortaklığı olmuş, bu program ile Akdeniz’in bir barış adası haline getirilmesi, bölge ülkeleri ile ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerin derinleştirilmesi ve bölgenin yeniden yapılandırılması hedeflenmiştir. Fakat öngörülen hedeflere ulaşmada sıkıntılar yaşanması üzerine bu politika eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin önerileri temelinde güçlendirilmiş ve “Akdeniz İçin Birlik” adını almıştır. Netice olarak AB, 1970’li yıllardan beri Akdeniz’in etrafındaki ülkelerle yakından ilgilenmiştir. Bu ilginin gerisinde yatan temel düşünce bölge ülkelerinin sanayi ürünleri için pazar, hammadde temin alanı ve siyasi/ekonomik nüfuz bölgesi olarak görülmesidir. AB aynı zamanda enerji bağımlılığı nedeniyle Akdeniz ülkeleri ile yakından ilgilenmiştir. Özellikle 1973 Ekim ayındaki Arap-İsrail çatışmasının ardından gündeme gelen petrol ambargosu, AET ülkelerini Orta Doğu’nun bu kadim sorunu karşısında daha hassas ve objektif davranmaya itmiştir. Bu kapsamda İsrail ile yakın ilişki içinde olan Hollanda, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler daha dengeli bir politika izlemeye başlamışlardır.

AB’nin Doğu Akdeniz politikasında enerjinin rolü ihmal edilebilir seviyede

AB’nin Akdeniz politikasının şekillenmesinde rol oynayan bir başka faktör de son 10 yılda Doğu Akdeniz havzasında doğalgaz yataklarının keşfedilmesi ve ardından deniz üzerindeki egemenlik alanları tartışmaları olmuştur. Doğu Akdeniz’de Mısır, Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail havzalarında şu ana kadar keşfedilen doğalgaz yataklarının toplam rezervinin 3 trilyon metreküpten daha fazla olduğu, yeni keşiflerde bu miktarın artabileceği uzmanlık kuruluşlarının raporlarıyla kesinlik kazanmıştır.
Amerikan Jeolojik Araştırma Kurumu’nun (USGS) 2010 yılı raporunda Doğu Akdeniz havzasında toplam petrol rezervi 1,7 milyar varil, doğalgaz rezervi ise 3,45 trilyon metreküp olarak tahmin edilmiştir. Bölgede bugüne kadar kanıtlanmış doğalgaz keşifleri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) sahasında bulunan Afrodit’de 129 milyar metreküp, Mısır sahasındaki Zohr’da 850 milyar metreküp ve İsrail’de bulunan Tamar’da 280 milyar metreküp ve Leviathan’da ise 620 milyar metreküp şeklindedir. Öte yandan Mısır’a ait Noor havzasında 1 trilyon metreküp doğalgaz bulunduğu iddia edilmiştir.
Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz rezervlerinin ilgili ülkeler bakımından büyük ehemmiyet taşıdığı kuşku götürmemektedir. Bununla birlikte bölgedeki doğalgaz rezerv toplam büyüklüğünün, İran (31,9 trilyon metreküp) ve Katar (24,7 trilyon metreküp) rezervleri dikkate alındığında sınırlı kaldıklarını da görmek gerekiyor. Doğu Akdeniz havzasında doğalgaz keşiflerinin ardından bölge, hem enerji şirketlerinin hem de dünyadaki büyük güçlerin ilgisini çekmiştir. Bölge ülkelerinde bulunan büyük güçlerin askeri üsleri takviye edilmiş, yeni üs alanları tahsisi için anlaşmalar yapılmış ve eş zamanlı olarak da Akdeniz’de savaş gemileri gösterisi şeklinde toplanmalar olmuştur.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) haklarını gündeme getirmesi ve bunu hukukileştirmek için Libya’daki merkezi hükümetle 27 Kasım 2019’da anlaşma imzalamasının ardından da askeri anlaşma ile bunu takviye etmesi, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi tarafından endişe ile takip edilmiştir. İsrail ve Mısır da bu gelişmeyi şaşkınlıkla takip etmişlerdir. İsrail’de EastMed projesi yerine doğalgazı Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına ulaştırma tartışmaları başlarken, Mısır yönetimi ise Türkiye’nin Libya ile yaptığı deniz egemenlik alanlarını sınırlandırma anlaşmasının kendisine avantaj sağladığını ve Akdeniz üzerindeki hakimiyet alanının arttığını görmüştür.
AB ise Doğu Akdeniz’de Türkiye ile GKRY arasındaki tartışmalı parsel ihtilafında Rumlar lehine tavır almıştır. Türkiye’nin Fatih sondaj gemisini bölgeye göndermesi üzerine AB Konseyi Başkanı Donald Tusk tarafından 9 Mayıs 2019’da şu açıklama yapılmıştır: “Avrupa Birliği, Kıbrıs’ın arkasındadır. Türkiye’yi AB üyesi ülkelerin egemenliğine saygılı olmaya çağırıyoruz. Avrupa Konseyi gelişmeleri yakından izlemeye devam edecektir.” Öte yandan Fransa ile GKRY arasında 15 Mayıs 2019’da savunma işbirliği anlaşması imzalanmıştır. Söz konusu anlaşma ile GKRY'ye bağlı Mari bölgesinde Fransa’ya deniz üssü tahsis edilmiştir. Bu üsteki gemilerin Fransız Total firmasının bölgedeki faaliyetlerinde koruma görevi yerine getireceği açıklanmıştır. İngiltere ise GKRY topraklarında bulunan Agrotur ve Dikelya’daki üslerde 17 olan savaş uçaklarının sayısını 138’e çıkarma kararı almıştır.
Bununla birlikte AB’nin Doğu Akdeniz’de Rumlar lehine tavır ortaya koymasının geri planında enerji kaynaklarını çeşitlendirme, Rusya’ya doğalgaz bağımlılığını azaltma düşüncesinin bulunduğunu ileri sürmek rasyonel gözükmüyor. Zira Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervinin toplamı 3 trilyon metreküp seviyesinde iken, Rusya’nın toplam rezervi 38,9 trilyon metreküp, İran’ın 31,9 ve Katar’ın da 24,7 metreküptür. Dolayısıyla Doğu Akdeniz doğalgazının yıllık 194 milyar metreküp satış yapan Rus doğalgazının yerini alması ve onunla rekabet etmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla AB’nin Doğu Akdeniz’deki politikası ekonomik bir temele dayanmamaktadır. Temel düşünce, Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu sınırlandırmak ve Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin resmi görüşlerine destek sağlamaktır.

AB’nin hedefi Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmasını askıda bırakmak

Türkiye ile Libya’da BM’nin tanıdığı ulusal mutabakat hükümeti arasında deniz yetki alanlarını sınırlandırma anlaşması, 27 Kasım 2019’da İstanbul’da imzalanmıştır. Anlaşmanın hukuki temeli, 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesine dayanıyor. Deniz Hukuku Sözleşmesinin 74. ve 83. maddelerinde “sahilleri bitişik veya karşı karşıya olan devletler arasında münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılmasının bir anlaşma ile olacağı” kayıt altına alınmıştır.
Türkiye ile Libya arasında imzalanan anlaşmayla Akdeniz’de Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan egemenlik alanı 186 bin kilometrekare olarak belirlenmiştir. Böylece, Yunanistan ile Mısır ve Yunanistan ile GKRY arasında münhasır ekonomik bölge belirleme anlaşmalarının yapılması ihtimali ortadan kalkmıştır. Anılan taraflar arasında imzalanması öngörülen münhasır ekonomik bölgenin taslak çalışması, “Seville haritası” olarak biliniyor. Bu haritada Türkiye’nin Akdeniz’deki münhasır egemenlik alanı 41 bin kilometrekare ile sınırlandırılmış ve Türkiye adeta kıyı şeridine hapsedilmiş idi. Libya ile Türkiye arasında imzalanan ikinci metin, Güvenlik ve Askeri İşbirliği Anlaşması adını taşıyor. Bu anlaşma mucibince Türkiye, talep edilmesi halinde Libya’daki meşru hükümete askeri eğitim verecek, harp araç ve gereçleri konusunda teknik destek sağlayabilecektir.
AB, Türkiye ile Libya arasında imzalanan her iki anlaşma konusunda da derin kuşkular taşıyor. Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin resmi tezlerini örtülü biçimde destekleyen AB’nin yetkilileri değişik platformlarda Türkiye’yi “uluslararası hukuka uymaya” çağırmaktalar. Libya’nın Atina’da bulunan büyükelçisi anlaşmanın imzalanmasından sonra “istenmeyen kişi” ilan edildi. Yunanistan Başbakanı Kriakos Miçotakis, ülkesinin denizdeki ekonomik çıkarlarının Türkiye tarafından ihlal edildiğini ve Türkiye’nin provokasyona başvurduğunu iddia etmiştir. Öte yandan Ocak ayı başında İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın katılımıyla Doğu Akdeniz Gaz Forumu adlı bir örgütün kurulduğu ve bölgedeki doğalgazın, inşası öngörülen EastMed boru hatları kanalıyla Girit ve Yunanistan üzerinden Avrupa piyasasına sunulacağı öne sürülmüştür. Söz konusu boru hattının inşa edilmesini neredeyse imkânsız hale getiren üç mania ise şunlardır: Doğu Akdeniz’de yeterli düzeyde doğalgaz rezervinin bulunmaması, Akdeniz’in derinliğinin boru hattı inşası için uygun olmaması ve son olarak da boru hattının Türkiye’nin egemenlik sahasından geçmesi.
Dolayısıyla AB’nin Libya’da silah ambargosu denetimi misyonuna soyunmasının arkasında esas itibarıyla Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tezlerini destekleme düşüncesi vardır. İkinci olarak, Türkiye’nin Libya’daki iç savaşta merkezi hükümete askeri desteğinin arttırmasının çatışmaları alevlendireceği ve bunun da yeni mülteci akınına yol açacağı şeklinde bir değerlendirme yapılmıştır. Üçüncü olarak, AB’nin beklentisi çatışmalarda Türkiye ile Libya arasındaki anlaşmayı imzalayan Ulusal mutabakat Hükümetinin (UMH) başarısız olması ve anlaşmanın askıda kalmasıdır. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, Libya için 2011 yılında BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan silah ambargosu kararını desteklemek için 2020 Mart ayında AB tarafından denetim misyonu kurulmasının gerisinde yatan temel düşünce, Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki nüfuzunu kırmaktır.


27 Eylül 2018 Perşembe

Doğu Akdeniz'deki enerji denklemi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İhtilaflı Münhasır Ekonomik Bölgeler üzerinden baş gösteren çekişmeler, bölgenin siyasi anlamda hassas olan dengelerini bozmakla beraber, bahsi geçen enerji kaynaklarının ekonomiye kazandırılmasını da engelliyor.




Son dönemde bölgede yaşanan askeri ve siyasi olaylarla birlikte Doğu Akdeniz enerji kaynakları yeniden gündeme geliyor. Söz konusu kaynakların üretim ve sondaj çalışmalarının yanı sıra transferi konusunda da anlaşmazlıklar sürüyor. Yaşanan anlaşmazlıkların temelinde ise “Münhasır Ekonomik Bölge” (MEB) olarak tanımlanan sınırların kesişmesi yatıyor. Bölgede çok sayıda ihtilaflı parsel bulunurken, bu alanların uluslararası hukuk kriterlerine göre devletlerin kendi aralarında yapacakları anlaşmalar neticesinde belirlenmesi gerekiyor.
Bölgede var olan petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinde Mısır, Lübnan, Suriye, İsrail, Filistin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve dolayısıyla Türkiye hak sahibi. Bu kadar çok kesimin menfaatlerinin aynı coğrafyada çakışması, ister istemez birtakım anlaşmazlıkları da beraberinde getiriyor. İhtilaflı MEB’ler üzerinden baş gösteren çekişmeler, bölgenin siyasi anlamda hassas olan dengelerini bozmakla beraber, bahsi geçen enerji kaynaklarının ekonomiye kazandırılmasını da engelliyor.
Küresel enerji piyasaları açısından son derece kritik bir konumda olan Doğu Akdeniz kaynakları, özellikle AB ülkelerinin ekonomik istikrarının devam etmesinde stratejik bir öneme sahip. Yıllık ortalama 450 milyar metreküp doğalgaz talebi olan Avrupa’nın enerji arz güvenliğini sağlaması bakımından, Doğu Akdeniz alternatif bir güzergâh olarak dikkat çekiyor. Söz konusu talebin en az maliyetle ve en güvenilir şekilde karşılanması için çalışmalar devam ediyor. Bu çerçevede üç farklı rota gündeme geldi: Bunlardan ilki, Doğu Akdeniz’de çıkarılan kaynakların boru hattı projeleriyle Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılması. İkincisi, Mısır’da bulunan LNG tesisleriyle sıvılaştırılan doğalgazın piyasaya sunulması. Üçüncü ve son seçenek ise doğalgazın East-Med doğalgaz boru hattı projesiyle Yunanistan üzerinden Avrupa kıtasına taşınması. Tüm bu projeler içinde -siyasi faktörler bir kenara bırakıldığında- en makul olanı, söz konusu kaynakların Türkiye üzerinden transfer edilmesi.
Bölgesindeki siyasi ve askeri çatışmaların bir an evvel bitmesi için Türkiye yoğun bir mesai yürütüyor. Bölgede sağlanacak barış ve güven ortamı sayesinde enerji transferi alanındaki stratejik konumunu avantaja çevirmek isteyen Türkiye, öncelikli olarak Suriye sorununa eğiliyor. Türkiye’nin Astana, Soçi, Ankara ve Tahran zirvelerindeki tutumu bu bakımdan dikkat çekiyor.


Suriye savaşı sonrası Doğu Akdeniz’de yeni enerji denklemi


Analistler Suriye savaşında artık yavaş yavaş sona gelindiğini düşünüyor. Söz konusu savaş, bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillenmesinde ve global rekabetin dönüşüme uğramasında etkili oldu. 2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaş, bölgede bulunan diğer ülkeleri de etkiliyor. Suriye enerji alanında da Doğu Akdeniz’de bulunan kaynaklar üzerinde hem bölgesel hem de küresel çekişmelerin kesişme noktalarından biri konumunda. Bir taraftan Rusya ve İran’ın Suriye üzerindeki etkinliklerini artırarak Doğu Akdeniz’deki varlıklarını sürdürme gayreti, diğer taraftan ABD’nin bölgedeki tutumu, küresel güçleri bu coğrafyada karşı karşıya getiriyor.
Suriye’de devam eden iç savaş nedeniyle, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarıyla ilgili konuşulurken bu ülkenin adının fazla geçmediği görülüyor. Ancak bu süreç içinde Suriye petrol ve doğalgaz aramalarına devam ediyordu. 2013 yılında Rus Soyuzneftgaz şirketi ile Suriye Petrol ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı arasında imzalanan anlaşma neticesinde, bu bölgede petrol ve doğalgaz arama çalışmaları başlatılmıştı. Sonrasında malum güvenlik sorunlarından dolayı sekteye uğrayan söz konusu faaliyetlerin, bölgede süregelen güvensizlik ortamının sona ermesi ve istikrarın yeniden sağlanmasıyla devam edeceği öngörülüyor. Rusya söz konusu faaliyetlerle Suriye’ye sadece ekonomik değil, aynı zamanda stratejik olarak da konuşlanmak istiyor.
Bölgedeki bir diğer önemli güç olan İran ise Suriye üzerinden Akdeniz’e ve dolayısıyla dış pazarlara açılmak istiyor. Hazar denizinde bulunan enerji kaynaklarıyla ilgili yapılan anlaşma neticesinde hidrokarbon rezervleri artacak olan İran, söz konusu kaynakları küresel piyasalara ulaştırmayı hedefliyor. Bunun yanında, bölgede lider ülke konumu kazanmasında İran’ın Suriye politikası son derece önemli bir rol oynuyor.
Doğu Akdeniz’deki enerji oyununu başından beri yakından takip eden ABD ise bölgedeki enerji kaynaklarını kontrolü altına almak adına faaliyetlerini sürdürüyor. Bölgenin enerji hatları açısından taşıyacağı merkezi konumun farkında olan ABD, küresel enerji piyasalarındaki parametreleri kendi menfaatine göre şekillendirmeyi amaçlıyor.


Suriye’nin Doğu Akdeniz’de bulunan hidrokarbon kaynakları


ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi verilerine göre Levant adı verilen ve Suriye kıyılarını da içinde barındıran havzada yaklaşık 3,5 trilyon metreküp doğalgaz ile 1,7 milyar varil petrol rezervi bulunuyor. Bu rakamlar ekonomik olarak değerlendirildiğinde trilyonlarca dolar ediyor. Hal böyleyken, bölgede yaşanan gelişmelerin en önemli nedenlerinden birinin söz konusu enerji potansiyeli olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Suriye merkezi hükümeti iç savaşın başlamasının ardından elinde bulundurduğu üretim alanlarını kaybetti. Şam yönetiminin kontrolünü kaybettiği bölgeler incelendiğinde ise bunların özellikle petrol ve doğalgaz üretimi yapılan alanlar olduğu görülüyor. Söz konusu kaynak alanlarının büyük çoğunluğu PYD gibi terör örgütlerinin elinde bulunuyor. Dolayısıyla bölgede hakimiyet alanını genişletmek isteyen ABD, bu terör gruplarını açık veya örtülü bir biçimde destekliyor. Türkiye’yi önemli ölçüde ilgilendiren bu konu ise hem bir güvenlik meselesi hem de bölgenin geleceği açısından önem taşıyor.


Türkiye’nin bölgedeki konumu


Bölgedeki stratejik konumu itibariyle Türkiye, enerji kaynaklarına sahip olan ve bu kaynaklara ihtiyaç duyan ülkeler açısından oldukça önemli bir noktada. Nitekim Avrupa pazarı Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarına en uygun maliyetle Türkiye üzerinden ulaşmayı planlıyor. Enerji arz güvenliği hususunda gelecek endişeleri besleyen Avrupa Birliği ülkeleri, Doğu Akdeniz bölgesinde barışın sağlanması sonucunda, Türkiye’nin transit ülke olarak söz konusu kaygıları azaltabileceğini düşünüyor. Diğer taraftan Türkiye ise enerjide merkez ülke olma hedefinin Doğu Akdeniz’deki kaynaklarla destekleneceğinin farkında. Azeri ve Rus gazını küresel piyasalara taşıma konusunda çalışmaların devam ettiği bir ortamda, Doğu Akdeniz’deki meselelerin çözüme kavuşturularak burada bulunan enerji kaynaklarının da Türkiye üzerinden Avrupa’ya transferi, Türkiye’nin var olan konumunu güçlendirecektir.
Türkiye son dönemde gerek İran gerekse Rusya ile bölgede güvenliğin yeniden tesis edilmesi üzerine çalışıyor. Diğer taraftan, Türkiye’nin bölgedeki dengeleri gözeten bu hamlesi ABD’yi rahatsız ediyor. GKRY ve İsrail’i yanına çeken ABD ise Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırma politikası güdüyor. ABD bölge üzerindeki ekonomik ve siyasi baskısını rakiplerinin gücünü azaltmak üzerine inşa ediyor. Bu bakımdan Kasım ayında İran’a uygulanması planlanan ambargoyla, Türkiye’nin bu ülkeyle var olan petrol ve doğalgaz ticareti baltalanmak isteniyor. Buna karşılık, Dış İşleri Bakanı’nın ve ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söz konusu yaptırımlara uymama yönündeki açıklamaları dikkat çekiyor.
Görünen o ki Doğu Akdeniz’de ve bölgedeki karşılıklı çekişme ve rekabet bir süre daha devam edecek. “Coğrafya kaderdir” sözüne atıf yaparak, Türkiye’nin bulunduğu bölgeden dolayı sürekli gerginliklerin ortasında kalacağını söylemek mümkün. Yani bu coğrafya üzerinde özellikle enerji üzerinden planlanan senaryolar devem edecek gibi görünüyor. Bu bakımdan Türkiye çok sayıda siyasi ve ekonomik karar verme durumuyla karşı karşıyadır. Türkiye’nin bu ortamda kırmızı çizgilerinden taviz vermeden, enerji ticaret merkezi olma konusundaki avantajlı konumunu fırsata çevirebilecek hamleleri devam ettirmesi gerekiyor.

26 Şubat 2018 Pazartesi

DOĞU AKDENİZ'DE TÜRKİYE'NİN SON ZAFERİ VE ARTAN HESAPLAR

Tamer Ashraf
Doğu Akdeniz'de yakın zamanda son derece gergin ve hareketli bir dönem yaşanıyor.
Son yıllarda birbiri ardına bölgede bulunan doğalgaz ve petrol yatakları, bölgenin Kuzey Afrika, Ortadoğu, Avrupa ve Kafkasya açısından değerli olan jeostratejik konumu sebebiyle yaşanan bunca hareketliliği ivmelendirdi.
Bu çerçevede Güney Kıbrıs, Mısır, İsrail, Yunanistan ve İtalya arasında var olan ilişkilerin aynı nedenden ötürü giderek gelişmeye devam ederken, bu gelişim süreci ekonomi, enerji, siyasi ve askeri sahalarda da kendisini göstermeye başladı.
Söz gelimi İsrail ve Mısır arasında geride kalan haftalarda imzalanan anlaşma gereğince, İsrail'in kendi deniz sahasından çıkaracağı doğalgazı Mısır'a nakledecek bir projeye onay verildi.
Buna göre toplam tutarı 15 milyar dolar olacak anlaşma çerçevesinde 10 yıllık süre boyunca İsrail kendi gazını Mısır'da bulunan sıvılaştırma tesisine gönderip, akabinde küresel piyasaya sevk edilmesini sağlayacak.
Aynı şekilde Mısır'da kendi deniz sahasında bulduğu yeni doğalgaz kaynaklarını küresel piyasaya arz etme çabasına devam ediyor.
Böylesi bir dönemde Güney Kıbrıs Rum Kesimi de özellikle Kıbrıs adası çevresindeki petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerini sıklaştırmış durumda ve yalnız başına değil başta Yunanistan olmak üzere AB ülkeleri ile Mısır'ın yanı sıra İsrail'in de desteğini almış durumda.
2000'li yılların başlarında Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nin, Mısır, İsrail ve Lübnan ile yaptığı münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşmaları yapmasıyla tek taraflı ve oldu-bitti yaratma girişimleri Türkiye'nin tepkisini çekmişti. 
Zira Rum Yönetiminin hak iddia ettiği alanlarda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin de hakları olması, dahası aynı sahaların ayrıldığı kimi parsellerin Türkiye'nin kendi münhasır ekonomik bölgesi içerisinde kalması ortaya büyük bir sorun çıkarmıştı 
Yeri gelmişken hatırlatmak gerekir ki "Münhasır Ekonomik Bölge" bir ülkenin kendi kıyı şeridinden başlamak üzere 200 mil açığa kadar olan sahada deniz içi ve yer altı kaynaklarını araştırma ve çıkarma hakkı olarak tanımlanmaktadır.
Geride kalan hafta Rum Kesiminin KKTC'nin hemen doğu kıyısı açıklarında, Suriye'ye doğru var olan deniz sahalarında, Rumların 3. Parsel olarak adlandırdığı bölgede İtalyan ENI firmasına ait sondaj gemisinin faaliyetlerinin Türk Deniz Kuvvetleri tarafından engellenmesi, dikkatleri bir anda bu bölgeye çevirdi.
Türkiye haklı olarak kendi münhasır ekonomik sahası içerisinde kalan, diğer yandan Kıbrıs Türklerinin de hak sahibi oldukları bir alanda bir başka ülkenin arama ve sondaj faaliyetleri yapmasına "hukuki durum" içerisinde kalmak koşuluyla mani olmuştur.
Bu çerçevede Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Rumların anlaştığı ENI firmasının sondaj ve araştırma yapacağı bölgede atış ve tatbikat faaliyetleri icra edeceğini duyurarak, ENI firmasına ait sondaj gemisinin bölgeye girişine müsaade etmediği gibi faaliyetlerini 10 Mart'a kadar devam ettireceğini ilan etti.

Bunun üzerine Rum Yönetimi, İtalya ile irtibata geçti ve Türkiye'nin tutumunu değiştirmesi için İtalya'nın devreye girmesini beklediklerini söyledi.
Bu aşamadan sonra Türkiye ile irtibata geçen İtalya'ya adres olarak KKTC gösterildi ve İtalya mecburi olarak KKTC Dışişleri Bakanlığı ile iletişime geçerek meselenin müzakere edilmesi için KKTC Dışişleri Bakanını İtalya'ya davet etti.
Yapılan görüşmelerden sonra İtalya geri adım attı ve adada diplomatik çözüm bulunmadan herhangi bir adım atmayacağı sözünü verdi.
Kuşku yok ki bu durum Doğu Akdeniz ve Kıbrıs açısından Türkiye'nin elinin ne derecede güçlendiğini göstermekle beraber, alınmış olan çok önemli bir diplomatik zaferin varlığına işaret ediyor.
Bunun iki temel sebebi var.
Birincisi Kıbrıs konusunda bundan sonra atılacak özellikle enerjiyle alakalı adımlarda KKTC'nin de söz hakkının olduğu istenilse de istenilmese de tescil edilmiş olmuştur. Bundan sonra her çevre adayla alakalı süreçte KKTC'nin varlığı ve potansiyelini kabul etmeye daha yakın durmak zorunda kalacaktır.
İkinci huşu ise Doğu Akdeniz'de Türkiye kendi egemenlik haklarını koruma konusunda ne derecede kararlı olduğunu her çevreye göstermiş ve bunun kabul edilmesini sağlamıştır.
Nitekim yaşanan bu olay sonrasında Rum Kesimi'nin adeta deliye dönmesi dikkatlerden kaçırılmamalıdır.
Türkiye'nin kararlı duruşu karşısında hiçbir adım atamayan, başta AB ve ABD olmak üzere sadece uluslararası toplumdan Türkiye'ye baskı yapılmasını ümit eden ancak çaldığı her kapıdan "bu artık mümkün değil" yanıtını alan Rumlar, "bölgeyle alakalı enerji politika ve programlarının kesin şekilde buzdolabına kalkacağını, artık Türkiye'nin tavrının her yönüyle belirleyici bir etkiye ulaştığını" itiraf etmeye başlamış durumdalar.
Rum Kesiminde yayın yapan kimi gazetelerde geride kalan hafta çıkan haberlerde, yaşanan son olayla alakalı değerlendirmelerin tamamında bu ve buna benzer ifadelere yer verilmiştir.
Doğu Akdeniz'de Türkiye sahip olduğu donanma gücünü başarılı diplomatik ve siyasi adımlarla beraber kullanarak önemli bir seviyeye ulaşmışken, çıkar çatışmalarının önümüzdeki süreçte artacağını beklemek gerektiğini de ifade etmek gerekir.

Çünkü aradan geçen her gün bu bölge içerisinde kalan sahalarda yeni doğalgaz ve petrol yataklarının bulunması sadece bunu çıkaracak ülke yahut şirketlerin kimler olacağıyla alakalı tartışmaları doğurmuyor, aynı zamanda bu kaynakların hangi yol ve güzergâhla küresel piyasaya arz olunacağı bahsini de gündeme getiriyor.
Örneğin Rusya'ya yayın yapan RF-SMI adlı bir gazetenin Türkiye ile Rum Kesimi arasında yaşanan sorunun vukuu bulduğu günlerde 3. Parsel olarak adlandırılan bölgenin hemen bitişiğinde, Suriye'nin deniz egemenlik sahasında kalan alanda son derece zengin petrol ve doğalgaz kaynağı bulunduğunu duyurması dikkatlerden kaçırılmamalıdır.
Bölgede bulunan petrolün miktarının 6-7 milyon varil olduğu, doğalgaz miktarının ise küresel doğalgaz piyasasında önemli ülkeler olan Katar ve Rusya ile ciddi olarak rekabet edebilecek durumda olduğu aynı haberde ifade edilmiştir.
Dolayısıyla Suriye'de yaşanmaya başlayan ve sadece muhalifler ile rejim arasında kalmayıp, krize dâhil olan ülkelerle beraber diğer çevre ülkelerin de hamlelerini hızlandırmasının Doğu Akdeniz denkleminden bağımsız olarak değerlendirilmesi mümkün olmayacaktır.

13 Eylül 2020 Pazar

Batı’nın 'Yükselen Türkiye' hazımsızlığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Hiç bitmeyen bir maraton şeklinde ilerleyen Türkiye’nin Avrupa Birliği tam üyelik müzakereleri, Türkiye’ye özel ve daha önce hiçbir aday ülkeye uygulanmayan çifte standartlar yüzünden sekteye uğramış durumda.


Hiç bitmeyen bir maraton şeklinde ilerleyen Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) tam üyelik müzakereleri, Türkiye’ye özel ve daha önce hiçbir aday ülkeye uygulanmayan çifte standartlar yüzünden sekteye uğramış durumda. [1] Türkiye’nin üyeliğine karşı olan gruplar Türkiye’nin Avrupa’ya ait olmadığını ve Avrupa kimliği, coğrafi ve kültürel sınırları için de bir tehdit olduğunu defalarca ifade etmiş bulunuyorlar.
Yine benzer bir şekilde 1968’den beri süren Kıbrıs müzakerelerinin çözümsüz kalmasının faturası da Avrupa tarafından Kıbrıs Türk tarafına ve Türkiye’ye çıkarıldı. Türkiye’nin AB’ye tam üyelik için başvurduğu 1987 yılından beri, Avrupa Konseyi raporları ve Türkiye hakkında yayınlanan tüm yıllık raporlarda Türkiye’nin üyelik süreci ve Kıbrıs’taki siyasi çözümsüzlük arasında organik bir bağ kuruldu ve Türkiye Ada’daki çözüm çabalarına destek vermesi için baskı altında bırakılmak istendi. [2] Üstelik Türkiye’nin resmi olarak tanımadığı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile ilişkilerini normalleştirmesi ve deniz ve hava limanlarını Rum tarafına açması istendi.
Öte yandan, uluslararası düzeyde tanınması engellenen Kıbrıslı Türkler, 1964’den beri “insanlık hakkı” olarak tanımlanan ve siyasi tanınmadan bağımsız olarak ele alınması gereken uluslararası ulaşım, serbest ticaret, sportif ve kültürel faaliyetlerden dahi daimi bir şekilde mahrum bırakıldılar. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından dört buçuk yılda hazırlanan 2004 Annan Planı referandumuna Kıbrıslı Türklerin yüzde 65 oranında kabul, Rum tarafının ise yüzde 76 oranında ret oyu kullanmasına rağmen ambargolar kaldırılmadı ve AB tarafından ambargoların kaldırılmasıyla ilgili verilen sözler de yerine getirilmedi.
AB, Türkiye’nin büyüyen siyasi, askeri ve ekonomik gücünün İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni-sömürgeci düzene tehdit oluşturduğunu görüyor ve bundan dolayı büyük bir hazımsızlık içinde. Bu nedenle Akdeniz’in Türkiye nüfuzuna girmesini önlemek amacıyla Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve Antalya Körfezi’ne sınırlandırmak hedefleniyor. Fransa, Yunanistan, GKRY, Mısır ve BAE’nin görünürde, ABD ve İsrail’in ise arka planda olduğu ittifak, bölgede Türkiye’yi ve Kıbrıs Türklerini dışlayan bir enerji ve güvenlik düzeni kurmaya çalışmakta. Ayrıca Türkiye’nin açık denizlere ve çevre bölgelere erişimi sınırlandırılarak bölge jeopolitiğinde etkisiz bir aktör haline getirilmesi planlanmakta. Burada hedeflenen, Türkiye’nin son zamanlarda keşfedilen hidrokarbon yatakları ile jeo‐stratejik önemi daha da artan Kıbrıs’ta ve deniz yetki alanlarında taviz vermesini sağlamak ve Türkiye’yi tekrar ABD önderliğindeki Batı ittifakının yörüngesine yerleştirmektir. 

AB Doğu Akdeniz’de Rum-Yunan kartını oynuyor

Batı'nın Türkiye hazımsızlığının son perdesi ise Doğu Akdeniz’de sergilediği taraflı tutumdur. GKRY’nin katılımıyla artık tarafsızlığını tamamıyla yitirmiş olan AB, bir yandan Yunanistan ve GKRY’nin kendisinin Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve deniz yetki alanları politikalarını manipüle etmesine sessiz kalırken diğer yandan Fransa’nın başını çektiği Türkiye karşıtı cephenin saldırgan tutumuyla çirkin yüzünü tekrar göstermeye başladı. Bu tutumun görünen sebepleri arasında Avrupa’nın enerji açığı ve bağımlılığını azaltma ihtiyacı ve mülteciler konusunda gümrük görevi yapan Yunanistan’ı desteklemek gibi faktörler görünse de aslında arka planda daha derin stratejik planlar yatıyor.
Peki, Batı’nın Türkiye’ye karşı stratejik planları nedir ve neler amaçlanmaktadır? Bu noktada öncelikle Avrupa tarihinin karanlık yüzü olan sömürü tarihine kısaca değinmek gerekiyor. Her ne kadar Batılılar bugün ulaştıkları refah seviyesini “bilim, sistem ve teknolojinin zaferi” olarak lanse etse de artık pek çok kaynak bu zenginliğin temelinde başta kölelik olmak üzere kolonilerden her türlü kaynağın sömürülmesi olduğunu kabul etmeye başladılar. Avrupalılar, dünyaya hâkimiyet kurmaya başladıkları 16. yüzyıldan itibaren bu güçlerini yerel halkların tüm zenginliklerini merkezlerine taşımak için kullandılar. İkinci Dünya Savaşı’nın akabinde başlayan de-kolonizasyon (sömürgelerin bağımsızlaşması) hareketleri sonrası Batılı devletler strateji değiştirerek diğer ülkeleri işgal etmek yerine o ülkelere görünürde bağımsızlık vererek ekonomi ve kaynaklarını yönetme yolunu seçtiler. Böylelikle yerel halkların temel ihtiyaçlarını karşılama ve askeri gider gibi masraflardan kurtuldular. Günümüzde Afrika’nın önemli bir bölümünü kendi merkez bankası, ulaşım, iletişim, petrol, elektrik şirketleri ve bankalarıyla sömürmeye devam eden Fransa’nın, Türkiye’nin “Afrika Açılımı” ve Libya’da artan siyasi ve ekonomik gücünden neden bu kadar rahatsız olduğunu ve neden Libya’da meşru hükümeti destekleyen Türkiye aleyhine darbeci savaş lordu Halife Hafter’e siyasi ve askeri destek verdiğini açıklıyor.
İkinci olarak, gelişmiş Batılı ülkelerin en kârlı ticaret aracının silah satışı olduğunu hatırlamakta fayda var. Silah epey pahalı bir üründür. Bu nedenle alıcı ülkelerin ekonomisini ve diğer sektörlere yatırımını ciddi anlamda engellerken, satıcı ülkelere müthiş bir katma değer sağlar. Ayrıca silah alımının modernizasyon gereksinimi nedeniyle uzun vadeli bir bağımlılık oluşturduğunun ve alıcı ülkelerin satıcı ülkelere siyasi ve ekonomik anlamda da bağımlılığına yol açtığının altı çizilmeli. Bu noktada Türkiye’nin son yıllarda artan silah gücü ve sanayisinin Türkiye’yi silah satan ülkeler arasına sokmasının bu pastadan muazzam para elde eden başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Rusya ve Fransa gibi ülkeleri neden rahatsız ettiğini anlamak kuşkusuz güç olmayacaktır. Bunlara ilaveten, Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki Rum-Yunan maksimalist taleplerini savunmasının bir başka önemli nedeni de Fransız TOTAL şirketinin Rum kesimi ile yapmış olduğu petrol antlaşmalarının yanı sıra, son yıllarda ihraç etmekte zorlandığı savaş uçaklarını ve diğer askeri malzemeleri bu ülkelere satacak olmasıdır. Aynı durum bu ülkelerle birlikte “çöl ittifakını” oluşturan Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) için de söylenebilir.
Üçüncü olarak, Mavi Akım, Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı (TANAP), Türk Akımı, Rusya-Türkiye Doğalgaz Boru Hattı, İran-Türkiye Doğu Anadolu Doğalgaz Ana İletim Hattı, Bakü-Tiflis-Erzurum Doğalgaz Boru Hattı ve Türkiye-Yunanistan Doğalgaz Boru Hattı ile bölgenin enerji merkezi haline gelen Türkiye’nin önemini az da olsa azaltmak ve geçen ay içerisinde Karadeniz’de keşfedilen 320 milyar metreküplük Türkiye tarihindeki en büyük doğalgaz keşfinin Doğu Akdeniz’deki buluşlarla devam etmesini engellemek için, AB Doğu Akdeniz’de Rum-Yunan kartını oynuyor. Enerji bağımlılığı azalacak, hatta uzun vadede bitecek olan bir Türkiye, dış politika hedeflerine ulaşmada çok daha güçlü ve güvenli hareket edecektir.
Öte yandan, uluslararası düzeyde tanınması engellenen Kıbrıslı Türkler, 1964’den beri “insanlık hakkı” olarak tanımlanan ve siyasi tanınmadan bağımsız olarak ele alınması gereken uluslararası ulaşım, serbest ticaret, sportif ve kültürel faaliyetlerden dahi daimi bir şekilde mahrum bırakıldılar. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından dört buçuk yılda hazırlanan 2004 Annan Planı referandumuna Kıbrıslı Türklerin yüzde 65 oranında kabul, Rum tarafının ise yüzde 76 oranında ret oyu kullanmasına rağmen ambargolar kaldırılmadı ve AB tarafından ambargoların kaldırılmasıyla ilgili verilen sözler de yerine getirilmedi.

Amaç Türkiye'yi dışlayan enerji ve güvenlik düzeni

Son olarak çöl ve AB ittifakının arkasında ABD’nin olduğu gerçeğini unutmamamız gerekiyor. Son zamanlarda bağımsız ve kendi öncelikleri doğrultusunda izlediği politikalar nedeniyle ABD’den belirli konularda ayrışan Türkiye, ABD yönetimi tarafından çevrelenmek istenmekte. Bunun temel nedenleri arasında Türkiye’nin İsrail ile bozulan ilişkileri ve Filistin halkına verdiği destek, Rusya’dan alınan S-400 füze savunma sistemi, başta Mısır diktatörü Sisi olmak üzere Türkiye’nin ABD destekli otokratik rejimlere karşı aldığı tavır ve Türkiye’nin komşusu İran’a ambargo uygulamaması gösterilebilir. Bu noktada ABD’nin Türkiye’nin bir NATO müttefiki olarak sınıfta kaldığını; Suriye’de DEAŞ ile mücadele kisvesi altında Türkiye’nin ulusal güvenliğine karşı en büyük tehdidi oluşturan terör örgütü PYD/YPG’ye Fransa ile birlikte en büyük desteği verdiğini ve FETÖ terör örgütüne yardım ve yataklık yapmaya devam ettiğinin altı çizilmelidir.
Özetlemek gerekirse, sözde tam üyelik aldatmacasının artık işe yaramadığı Türkiye üzerindeki siyasi nüfuzunu kaybeden ve başta Kıbrıs olmak üzere taviz koparamayan AB, Türkiye’nin büyüyen siyasi, askeri ve ekonomik gücünün İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni-sömürgeci düzene tehdit oluşturduğunu görüyor ve bundan dolayı büyük bir hazımsızlık içinde. Bu nedenle Akdeniz’in Türkiye nüfuzuna girmesini önlemek amacıyla Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve Antalya Körfezi’ne sınırlandırmak hedefleniyor. Fransa, Yunanistan, GKRY, Mısır ve BAE’nin görünürde, ABD ve İsrail’in ise arka planda olduğu ittifak, bölgede Türkiye’yi ve Kıbrıs Türklerini dışlayan bir enerji ve güvenlik düzeni kurmaya çalışmakta. Ayrıca Türkiye’nin açık denizlere ve çevre bölgelere erişimi sınırlandırılarak bölge jeopolitiğinde etkisiz bir aktör haline getirilmesi planlanmakta. Burada hedeflenen, Türkiye’nin son zamanlarda keşfedilen hidrokarbon yatakları ile jeo‐stratejik önemi daha da artan Kıbrıs’ta ve deniz yetki alanlarında taviz vermesini sağlamak ve Türkiye’yi tekrar ABD önderliğindeki Batı ittifakının yörüngesine yerleştirmektir. Bunun devamında Türk silah sanayi, donanması ve petrol arama faaliyetlerinin sınırlandırılmasına, akabinde de başta Libya ve Suriye olmak üzere Türkiye’nin sahip olduğu stratejik derinlik ve karar alma mekanizmalarındaki rolü kısıtlanmaya çalışılacaktır. Bu stratejik planlara karşı Mavi Vatan doktrini çerçevesinde yeniden şekillenen devlet politikasına muhalefet dâhil olmak üzere verilecek tam destek ve birlikte hareket etmek hiç kuşkusuz en güzel yanıt olacaktır.


28 Ağustos 2020 Cuma

Enerjide dışa bağımlılık güvenlik ve dış politika meselesidir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Sakarya Gaz Sahası’nda (Tuna-1) bulunan 320 milyar metreküplük doğalgazın Türkiye’ye cari açıktan ekonomik getirilere, ulusal güvenlikten dış politikaya kadar çok boyutlu birçok alanda fayda sağlayacak bir başlangıç olduğunu söylemek yanlış olmayacak



Uluslararası sistemde bir devletin etkinliğini genel manada kapasiteleri belirler. Aktörün ekonomik kapasitesi, demografik yapısı, askeri kapasitesi, teknolojik kapasitesi ne kadar yüksekse o kadar ulusal güvenliğini koruyabilme ve ötesinde de etkin bir dış politika oluşturabilme imkânına sahip olur. Devletlerin elini güçlendirecek ve dış politikada kendisine alan açacak bu kapasiteler kimi zaman aktörlerin müzakere masasında haklılığını ortaya koymak için, kimi zaman da uluslararası hukukun uygun argümanlarını savunabilmek için gerekli güç unsurları olarak karşımıza çıkar. Dış politikada devletlere alan açan bu kapasiteleri etkileyen en temel unsurlardan biri bağımlılıklardır. Bağımlılık oranı arttıkça dış politikadaki hareket kabiliyeti azalır. 

Bu bağımlılık ekonomide, hammaddede ya da teknolojide veya ulusal güvenlikte olabilir. Aslen aktörler arası ilişkilerin simetrik mi yoksa asimetrik mi olacağını belirleyen, yine kapasiteleri ve bunu etkileyen bağımlılıklarıdır. Günümüzde aktörler arası ilişkileri ve dış politikayı etkileyen bağımlılıklardan biri de enerji kapsamında gündeme gelmekte.

Enerji, uluslararası sistemdeki konumlarından bağımsız olarak, büyük ya da küçük, gelişmiş ya da gelişmekte olan fark etmeksizin, tüm devletlerin ihtiyaç duyduğu bir kaynaktır. 

Dünya nüfusunun ve buna bağlı olarak ihtiyaçların artması, enerjinin dünya üzerindeki asimetrik dağılımı, onu bir jeopolitik ve güvenlik meselesi haline getirdi. 

Enerji yataklarına sahip bölgelerin jeopolitik önemleri artarken bu bölgeler bir nevi oyun alanı haline gelmekteler. Bu durum enerjiyi güvenlik meselesi haline dönüştürmüştür. Bazı devletler ulusal güvenliklerini sağlayamadıklarından, enerji sahibi olmak onlar için bir beka mücadelesine döner; bazı ülkeler ise enerjiyi bir dış politika aracı olarak kullanırlar. 

Enerjinin güvenlik boyutunun kaçınılmaz yönlerinden birini de enerji güvenliği oluşturur. Gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler, enerji güvenliklerini sağlayabilmek adına, enerji kaynaklarına sahip olmak ya da bu kaynaklara en azından kesintisiz erişebilmek için uygun dış politika formülleri üretmekteler.

Enerji güvenliği tartışmaları üzerine devletlerin dış politika inşa etmeleri Birinci Dünya Savaşı’na kadar dayanır. Winston Churchill Birinci Dünya Savaşı öncesinde “İngiltere olarak ne bir kaynağa ne bir devlete ne de bir bölgeye bağımlılığımız olabilir. 

Hangi yerde olmak gerekiyorsa o yer üzerinden bir politika üretip tek kaynağa bağımlılıktan kaçınmak gerekiyor. Bu bizim en önemli enerji güvenliği meselemizdir. Enerjiyi kesintisiz bir şekilde sağlamak gerekir” diyerek enerji kaynaklarına hâkim olmak üzere bir dış politika ortaya koymuştu. Ayrıca yine Churchill Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz donanmasının kömür yerine petrolle çalışmasının, genel manada uluslararası sistemde, özelde ise Almanya’ya karşı karşılaştırmalı bir üstünlük sağlamak açısından çok önemli olduğuna dikkat çekmişti. 

Churchill’in enerji kaynakları açısından yine Orta Doğu’yu hedef olarak seçmesi, savaşın temel motivasyonlarından birinin enerji olduğunu gösteriyor. Aynı şekilde Gazi Mustafa Kemal Atatürk “Petrol meselesi yalnızca bir milli ekonomi meselesi değil, aynı zamanda bir milli müdafaa meselesidir” diyerek konunun güvenlik bağlantısına vurgu yapmıştı. 

Bu örneklerden anlaşıldığı üzere, ister ulusal güvenlik üzerinden okunsun isterse enerji güvenliği üzerinden değerlendirilsin, enerji kaynaklarına sahip olmak ülkelerin uluslararası sistemdeki pozisyonunu ciddi bir şekilde değiştirmektedir.

Birinci Dünya Savaşı sırasında stratejik önemi yeni kavranmaya başlanan enerji kaynaklarının elde edilmesi çabası, zamanla enerjinin dış politika unsuru olarak kullanılmasına dönüştü.

Enerjinin bir dış politika aracı olarak kullanılmasına ilk örnek 1973 Arap-İsrail savaşı sırasında yaşandı. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC), Arap-İsrail savaşında İsrail’i desteklediği gerekçesiyle Batı’ya petrol ambargosu uyguladı. 

Bu durum ciddi bir krize yol açtı. Bu kriz sonucunda, Orta Doğu enerji kaynaklarına bağımlı olan Fransa, enerjinin gelecekte yine bir dış politika aracı olarak kullanılabilme ihtimaline binaen, temel enerji kaynağı olarak nükleer enerjiyi kullanmaya başladı. Aynı şekilde Rusya’nın 2006 ve 2009 yıllarında Ukrayna ile yaşadığı gerilimler sonucunda kısa süreli de olsa Avrupa’ya giden ve Ukrayna’dan geçen hattan doğalgaz akışını kesmesi, yine özellikle Avrupa Birliği’nde (AB) ciddi bir endişeye yol açmıştı. Çünkü genel manada AB, özelde de Almanya o günden itibaren Rusya’nın enerjiyi bir dış politika aracı olarak kullanabileceğini düşünmeye başladı ve Rusya’ya olan enerji bağımlılıklarını azaltmak için yenilenebilir enerjiye yöneldiler. Bu çerçevede, enerjide dışarıya bağımlı olmanın ülkelerin ekonomi-politiğini etkileyen önemli bir unsur olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Konunun bir başka veçhesi de enerji kaynaklarına ihtiyaç duyan ve enerjide dışa bağımlı olan devletlerin dış politikada yeterince bağımsız hareket edememesidir. Enerjideki dışa bağımlılık, aktörler arasındaki ilişkiyi asimetrik bağımlılığa çeviren bir konudur. 

Bu bağlamda enerjide dışa bağımlılık, devletlerin dış politikadaki hamlelerini kısıtlayan bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. 

Zira enerjinin yukarıda bahsedildiği gibi bir dış politika aracı olarak kullanılıp arz kısıntısına gidilmesi ihtimali, yani enerjinin politik bir hamle aracı olarak kullanılması ihtimali devletleri tedirgin etmekte. Bu noktada, tedirginliğin temel nedeni enerjide dışa bağımlı olan devletin, olası kesilen miktarı başka bir kaynaktan karşılayamama endişesidir. 

Bu konuya örnek olarak 2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinden sonra AB-Rusya ilişkilerinde yaşanan gelişmeler gösterilebilir. AB birlik olarak Rusya’ya enerji konusunda bağımlıyken, aynı zamanda Rusya’nın önemli doğalgaz şirketi Gazprom’un başta Almanya ve İtalya olmak üzere AB üyesi ülkelerle enerji kontratları yapması, AB’nin Kırım ilhakı sonrası net bir dış politika tavrı alamamasındaki en büyük etkenlerden biri olarak görülebilir. Rusya’ya yönelik yaptırımlar, G-8 üyeliğinin askıya alınması ve bazı ekonomik yaptırımların ötesine geçemedi. Bu noktada AB’nin Rus enerjisine kısa vadede alternatif oluşturamaması ve Rusya’nın arz kesintisi yapabileceği kaygısı önemli faktörler olarak görünüyor. Bu anlamda, AB’nin enerji bağımlılığının dış politikada hamle gücünü azalttığını söylemek mümkün.

Konuyla alakalı başka bir örnek, 2015 yılında Türkiye ve Rusya arasında yaşanan uçak krizi sırasında yaşandı. 24 Kasım 2015 tarihinde Rusya Hava Kuvvetleri'ne ait Suhoy (Sukhoi) Su-24 tipi uçağın sınır ihlali gerçekleştirmesinden dolayı Türk Hava Kuvvetleri tarafından düşürülmesinin ardından gerginleşen Rusya-Türkiye ilişkilerinde, tartışmalar asimetrik bağımlılık üzerinden sürmüştü. 

Bu tartışmaların odağında, Türkiye’nin Rusya’dan aldığı enerji kaynağının miktarı ve geçmiş deneyimlerden de yola çıkarak Rusya’nın (uluslararası hukuka aykırı bile olsa) Türkiye’ye giden enerji arzını kesebileceği tedirginliği bulunuyordu. Türkiye’nin o dönemde Rusya’dan aldığı gazda bir kesinti olması halinde ortaya çıkacak ihtiyaç, başka bir kaynaktan karşılanamayacak düzeydeydi. Durumu ağırlaştıran bir diğer durum da Türkiye’nin elektrik enerjisinin o dönem için yarıya yakın kısmını, yüzde 99’unu dışarıdan aldığı doğalgazla üretiyor olmasıydı. Yani doğalgazdaki kesinti aynı zamanda Türkiye’nin elektrik üretimini de etkileyecekti. 

Bu gelişmeler ışığında, Türkiye alternatiflerini oluşturmak üzere sıvılaştırılmış doğalgaza (LNG), yenilenebilir enerjiye, yerli enerji kaynaklarına yöneldi. Aynı zamanda depolama faaliyetlerini de artırarak bugün elektrik üretiminde doğalgazın payını epey düşürdü ve kaynaklarını çeşitlendirdi. Böylece enerji güvenliğini sağlama konusunda daha güçlü hale geldi. Ancak o dönemde söz konusu kriz Türkiye’nin dış politikasında hareket alanını daraltan bir gelişmeydi.

Bu noktada, devletlerin enerji bağımlılıklarından kurtulmasının sadece ekonomi, ticaret, güvenlik gibi alanlar için değil, aynı zamanda dış politikada güçlü bir duruş sergileyebilmek için elini kuvvetlendirecek bir hamle olduğunu ifade etmek gerekiyor. Bu minvalde, geçtiğimiz günlerde Karadeniz’deki Sakarya Gaz Sahası’nda (Tuna-1) bulunan 320 milyar metreküplük doğalgazın Türkiye’ye cari açıktan ekonomik getirilere, ulusal güvenlikten dış politikaya kadar çok boyutlu birçok alanda fayda sağlayacak bir başlangıç olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Türkiye her şeyden önce artık doğalgaz aramayı, sondaj faaliyetlerini ve bunların sonucunda da enerji kaynağı keşfetmeyi deneyimleyen bir ülke konumuna gelmiş oldu. 

Bu kabiliyet, özellikle Türkiye’nin kendi sismik araştırma ve sondaj gemilerine sahip olmasıyla beraber, elde ettiği bir hareket özgürlüğünün sonucu olarak ortaya çıktı. O halde, öncelikle böyle bir teknolojiye sahip olmanın, enerji konusunda atılan adımları değiştiren temel unsur olduğunu söylemek gerekir. İkinci olarak, bulunan doğalgazın büyüklüğünü anlayabilmek için, Türkiye’nin ithal ettiği doğalgaz miktarlarıyla karşılaştırarak bir analiz yapmak gerekiyor. En basitinden Türkiye Rusya’dan 2019 yılında yaklaşık olarak 15,5 milyar metreküp doğalgaz almıştı. Yeni keşiflerin olmaması durumunda, yani bulunan rezerv miktarının 320 milyar metreküp olarak kaldığı düşünülse bile, bu enerji miktarı Rusya’dan alınan 20 senelik gaz miktarına eşittir.

Bu durum, öncelikle enerji güvenliğinin temel unsuru olan “çeşitlendirme” açısından son derece önemlidir. Enerjinin alındığı kaynakları çeşitlendirmek veya kullanılan enerji tiplerini çeşitlendirmek, olası bir kriz durumunda arz kesintisi olsa bile, o miktarın başka bir kaynaktan telafi edilmesini sağlayacaktır ki bu da ülkenin dış politikasını doğrudan etkileyecek ve elini rahatlatacak bir unsurdur. 

Dolayısıyla bu doğalgaz keşfiyle Türkiye, artık doğalgazın yüzde 99’unu ithal eden bir ülke konumundan enerjiye sahip bir ülke konumuna geçmiş oldu. Doğalgaz kullanıma geçtikten sonra cari açığın en önemli kalemini oluşturan enerji ithalatını azaltacak, bu durum da ekonomiye çok önemli katkılar sağlayabilecektir. 

Ancak bunların yanı sıra, özellikle yeni rezervlerle desteklenmesi durumunda, enerji gibi dış politikayı etkileyen bir konuda Türkiye’nin bağımlılıktan aşamalı olarak kurtulabilmesi ve ayrıca bu hususta kapasitesini artırarak diplomaside ve dış politikada elini güçlendirip kendisine hareket alanı kazandırabilmesi en önemli sonuçlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Enerjiye sahip olunduğu için azalan dışa bağımlılığın meydana getireceği dış politikadaki hareket alanı, Türk dış politikasında önemli yer tutan Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz  gibi meselelerde de hissedilecektir.




google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html