BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Enerji sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Enerji sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

28 Ağustos 2020 Cuma

Enerjide dışa bağımlılık güvenlik ve dış politika meselesidir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Sakarya Gaz Sahası’nda (Tuna-1) bulunan 320 milyar metreküplük doğalgazın Türkiye’ye cari açıktan ekonomik getirilere, ulusal güvenlikten dış politikaya kadar çok boyutlu birçok alanda fayda sağlayacak bir başlangıç olduğunu söylemek yanlış olmayacak



Uluslararası sistemde bir devletin etkinliğini genel manada kapasiteleri belirler. Aktörün ekonomik kapasitesi, demografik yapısı, askeri kapasitesi, teknolojik kapasitesi ne kadar yüksekse o kadar ulusal güvenliğini koruyabilme ve ötesinde de etkin bir dış politika oluşturabilme imkânına sahip olur. Devletlerin elini güçlendirecek ve dış politikada kendisine alan açacak bu kapasiteler kimi zaman aktörlerin müzakere masasında haklılığını ortaya koymak için, kimi zaman da uluslararası hukukun uygun argümanlarını savunabilmek için gerekli güç unsurları olarak karşımıza çıkar. Dış politikada devletlere alan açan bu kapasiteleri etkileyen en temel unsurlardan biri bağımlılıklardır. Bağımlılık oranı arttıkça dış politikadaki hareket kabiliyeti azalır. 

Bu bağımlılık ekonomide, hammaddede ya da teknolojide veya ulusal güvenlikte olabilir. Aslen aktörler arası ilişkilerin simetrik mi yoksa asimetrik mi olacağını belirleyen, yine kapasiteleri ve bunu etkileyen bağımlılıklarıdır. Günümüzde aktörler arası ilişkileri ve dış politikayı etkileyen bağımlılıklardan biri de enerji kapsamında gündeme gelmekte.

Enerji, uluslararası sistemdeki konumlarından bağımsız olarak, büyük ya da küçük, gelişmiş ya da gelişmekte olan fark etmeksizin, tüm devletlerin ihtiyaç duyduğu bir kaynaktır. 

Dünya nüfusunun ve buna bağlı olarak ihtiyaçların artması, enerjinin dünya üzerindeki asimetrik dağılımı, onu bir jeopolitik ve güvenlik meselesi haline getirdi. 

Enerji yataklarına sahip bölgelerin jeopolitik önemleri artarken bu bölgeler bir nevi oyun alanı haline gelmekteler. Bu durum enerjiyi güvenlik meselesi haline dönüştürmüştür. Bazı devletler ulusal güvenliklerini sağlayamadıklarından, enerji sahibi olmak onlar için bir beka mücadelesine döner; bazı ülkeler ise enerjiyi bir dış politika aracı olarak kullanırlar. 

Enerjinin güvenlik boyutunun kaçınılmaz yönlerinden birini de enerji güvenliği oluşturur. Gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler, enerji güvenliklerini sağlayabilmek adına, enerji kaynaklarına sahip olmak ya da bu kaynaklara en azından kesintisiz erişebilmek için uygun dış politika formülleri üretmekteler.

Enerji güvenliği tartışmaları üzerine devletlerin dış politika inşa etmeleri Birinci Dünya Savaşı’na kadar dayanır. Winston Churchill Birinci Dünya Savaşı öncesinde “İngiltere olarak ne bir kaynağa ne bir devlete ne de bir bölgeye bağımlılığımız olabilir. 

Hangi yerde olmak gerekiyorsa o yer üzerinden bir politika üretip tek kaynağa bağımlılıktan kaçınmak gerekiyor. Bu bizim en önemli enerji güvenliği meselemizdir. Enerjiyi kesintisiz bir şekilde sağlamak gerekir” diyerek enerji kaynaklarına hâkim olmak üzere bir dış politika ortaya koymuştu. Ayrıca yine Churchill Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz donanmasının kömür yerine petrolle çalışmasının, genel manada uluslararası sistemde, özelde ise Almanya’ya karşı karşılaştırmalı bir üstünlük sağlamak açısından çok önemli olduğuna dikkat çekmişti. 

Churchill’in enerji kaynakları açısından yine Orta Doğu’yu hedef olarak seçmesi, savaşın temel motivasyonlarından birinin enerji olduğunu gösteriyor. Aynı şekilde Gazi Mustafa Kemal Atatürk “Petrol meselesi yalnızca bir milli ekonomi meselesi değil, aynı zamanda bir milli müdafaa meselesidir” diyerek konunun güvenlik bağlantısına vurgu yapmıştı. 

Bu örneklerden anlaşıldığı üzere, ister ulusal güvenlik üzerinden okunsun isterse enerji güvenliği üzerinden değerlendirilsin, enerji kaynaklarına sahip olmak ülkelerin uluslararası sistemdeki pozisyonunu ciddi bir şekilde değiştirmektedir.

Birinci Dünya Savaşı sırasında stratejik önemi yeni kavranmaya başlanan enerji kaynaklarının elde edilmesi çabası, zamanla enerjinin dış politika unsuru olarak kullanılmasına dönüştü.

Enerjinin bir dış politika aracı olarak kullanılmasına ilk örnek 1973 Arap-İsrail savaşı sırasında yaşandı. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC), Arap-İsrail savaşında İsrail’i desteklediği gerekçesiyle Batı’ya petrol ambargosu uyguladı. 

Bu durum ciddi bir krize yol açtı. Bu kriz sonucunda, Orta Doğu enerji kaynaklarına bağımlı olan Fransa, enerjinin gelecekte yine bir dış politika aracı olarak kullanılabilme ihtimaline binaen, temel enerji kaynağı olarak nükleer enerjiyi kullanmaya başladı. Aynı şekilde Rusya’nın 2006 ve 2009 yıllarında Ukrayna ile yaşadığı gerilimler sonucunda kısa süreli de olsa Avrupa’ya giden ve Ukrayna’dan geçen hattan doğalgaz akışını kesmesi, yine özellikle Avrupa Birliği’nde (AB) ciddi bir endişeye yol açmıştı. Çünkü genel manada AB, özelde de Almanya o günden itibaren Rusya’nın enerjiyi bir dış politika aracı olarak kullanabileceğini düşünmeye başladı ve Rusya’ya olan enerji bağımlılıklarını azaltmak için yenilenebilir enerjiye yöneldiler. Bu çerçevede, enerjide dışarıya bağımlı olmanın ülkelerin ekonomi-politiğini etkileyen önemli bir unsur olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Konunun bir başka veçhesi de enerji kaynaklarına ihtiyaç duyan ve enerjide dışa bağımlı olan devletlerin dış politikada yeterince bağımsız hareket edememesidir. Enerjideki dışa bağımlılık, aktörler arasındaki ilişkiyi asimetrik bağımlılığa çeviren bir konudur. 

Bu bağlamda enerjide dışa bağımlılık, devletlerin dış politikadaki hamlelerini kısıtlayan bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. 

Zira enerjinin yukarıda bahsedildiği gibi bir dış politika aracı olarak kullanılıp arz kısıntısına gidilmesi ihtimali, yani enerjinin politik bir hamle aracı olarak kullanılması ihtimali devletleri tedirgin etmekte. Bu noktada, tedirginliğin temel nedeni enerjide dışa bağımlı olan devletin, olası kesilen miktarı başka bir kaynaktan karşılayamama endişesidir. 

Bu konuya örnek olarak 2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinden sonra AB-Rusya ilişkilerinde yaşanan gelişmeler gösterilebilir. AB birlik olarak Rusya’ya enerji konusunda bağımlıyken, aynı zamanda Rusya’nın önemli doğalgaz şirketi Gazprom’un başta Almanya ve İtalya olmak üzere AB üyesi ülkelerle enerji kontratları yapması, AB’nin Kırım ilhakı sonrası net bir dış politika tavrı alamamasındaki en büyük etkenlerden biri olarak görülebilir. Rusya’ya yönelik yaptırımlar, G-8 üyeliğinin askıya alınması ve bazı ekonomik yaptırımların ötesine geçemedi. Bu noktada AB’nin Rus enerjisine kısa vadede alternatif oluşturamaması ve Rusya’nın arz kesintisi yapabileceği kaygısı önemli faktörler olarak görünüyor. Bu anlamda, AB’nin enerji bağımlılığının dış politikada hamle gücünü azalttığını söylemek mümkün.

Konuyla alakalı başka bir örnek, 2015 yılında Türkiye ve Rusya arasında yaşanan uçak krizi sırasında yaşandı. 24 Kasım 2015 tarihinde Rusya Hava Kuvvetleri'ne ait Suhoy (Sukhoi) Su-24 tipi uçağın sınır ihlali gerçekleştirmesinden dolayı Türk Hava Kuvvetleri tarafından düşürülmesinin ardından gerginleşen Rusya-Türkiye ilişkilerinde, tartışmalar asimetrik bağımlılık üzerinden sürmüştü. 

Bu tartışmaların odağında, Türkiye’nin Rusya’dan aldığı enerji kaynağının miktarı ve geçmiş deneyimlerden de yola çıkarak Rusya’nın (uluslararası hukuka aykırı bile olsa) Türkiye’ye giden enerji arzını kesebileceği tedirginliği bulunuyordu. Türkiye’nin o dönemde Rusya’dan aldığı gazda bir kesinti olması halinde ortaya çıkacak ihtiyaç, başka bir kaynaktan karşılanamayacak düzeydeydi. Durumu ağırlaştıran bir diğer durum da Türkiye’nin elektrik enerjisinin o dönem için yarıya yakın kısmını, yüzde 99’unu dışarıdan aldığı doğalgazla üretiyor olmasıydı. Yani doğalgazdaki kesinti aynı zamanda Türkiye’nin elektrik üretimini de etkileyecekti. 

Bu gelişmeler ışığında, Türkiye alternatiflerini oluşturmak üzere sıvılaştırılmış doğalgaza (LNG), yenilenebilir enerjiye, yerli enerji kaynaklarına yöneldi. Aynı zamanda depolama faaliyetlerini de artırarak bugün elektrik üretiminde doğalgazın payını epey düşürdü ve kaynaklarını çeşitlendirdi. Böylece enerji güvenliğini sağlama konusunda daha güçlü hale geldi. Ancak o dönemde söz konusu kriz Türkiye’nin dış politikasında hareket alanını daraltan bir gelişmeydi.

Bu noktada, devletlerin enerji bağımlılıklarından kurtulmasının sadece ekonomi, ticaret, güvenlik gibi alanlar için değil, aynı zamanda dış politikada güçlü bir duruş sergileyebilmek için elini kuvvetlendirecek bir hamle olduğunu ifade etmek gerekiyor. Bu minvalde, geçtiğimiz günlerde Karadeniz’deki Sakarya Gaz Sahası’nda (Tuna-1) bulunan 320 milyar metreküplük doğalgazın Türkiye’ye cari açıktan ekonomik getirilere, ulusal güvenlikten dış politikaya kadar çok boyutlu birçok alanda fayda sağlayacak bir başlangıç olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Türkiye her şeyden önce artık doğalgaz aramayı, sondaj faaliyetlerini ve bunların sonucunda da enerji kaynağı keşfetmeyi deneyimleyen bir ülke konumuna gelmiş oldu. 

Bu kabiliyet, özellikle Türkiye’nin kendi sismik araştırma ve sondaj gemilerine sahip olmasıyla beraber, elde ettiği bir hareket özgürlüğünün sonucu olarak ortaya çıktı. O halde, öncelikle böyle bir teknolojiye sahip olmanın, enerji konusunda atılan adımları değiştiren temel unsur olduğunu söylemek gerekir. İkinci olarak, bulunan doğalgazın büyüklüğünü anlayabilmek için, Türkiye’nin ithal ettiği doğalgaz miktarlarıyla karşılaştırarak bir analiz yapmak gerekiyor. En basitinden Türkiye Rusya’dan 2019 yılında yaklaşık olarak 15,5 milyar metreküp doğalgaz almıştı. Yeni keşiflerin olmaması durumunda, yani bulunan rezerv miktarının 320 milyar metreküp olarak kaldığı düşünülse bile, bu enerji miktarı Rusya’dan alınan 20 senelik gaz miktarına eşittir.

Bu durum, öncelikle enerji güvenliğinin temel unsuru olan “çeşitlendirme” açısından son derece önemlidir. Enerjinin alındığı kaynakları çeşitlendirmek veya kullanılan enerji tiplerini çeşitlendirmek, olası bir kriz durumunda arz kesintisi olsa bile, o miktarın başka bir kaynaktan telafi edilmesini sağlayacaktır ki bu da ülkenin dış politikasını doğrudan etkileyecek ve elini rahatlatacak bir unsurdur. 

Dolayısıyla bu doğalgaz keşfiyle Türkiye, artık doğalgazın yüzde 99’unu ithal eden bir ülke konumundan enerjiye sahip bir ülke konumuna geçmiş oldu. Doğalgaz kullanıma geçtikten sonra cari açığın en önemli kalemini oluşturan enerji ithalatını azaltacak, bu durum da ekonomiye çok önemli katkılar sağlayabilecektir. 

Ancak bunların yanı sıra, özellikle yeni rezervlerle desteklenmesi durumunda, enerji gibi dış politikayı etkileyen bir konuda Türkiye’nin bağımlılıktan aşamalı olarak kurtulabilmesi ve ayrıca bu hususta kapasitesini artırarak diplomaside ve dış politikada elini güçlendirip kendisine hareket alanı kazandırabilmesi en önemli sonuçlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Enerjiye sahip olunduğu için azalan dışa bağımlılığın meydana getireceği dış politikadaki hareket alanı, Türk dış politikasında önemli yer tutan Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz  gibi meselelerde de hissedilecektir.




27 Eylül 2018 Perşembe

Doğu Akdeniz'deki enerji denklemi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İhtilaflı Münhasır Ekonomik Bölgeler üzerinden baş gösteren çekişmeler, bölgenin siyasi anlamda hassas olan dengelerini bozmakla beraber, bahsi geçen enerji kaynaklarının ekonomiye kazandırılmasını da engelliyor.




Son dönemde bölgede yaşanan askeri ve siyasi olaylarla birlikte Doğu Akdeniz enerji kaynakları yeniden gündeme geliyor. Söz konusu kaynakların üretim ve sondaj çalışmalarının yanı sıra transferi konusunda da anlaşmazlıklar sürüyor. Yaşanan anlaşmazlıkların temelinde ise “Münhasır Ekonomik Bölge” (MEB) olarak tanımlanan sınırların kesişmesi yatıyor. Bölgede çok sayıda ihtilaflı parsel bulunurken, bu alanların uluslararası hukuk kriterlerine göre devletlerin kendi aralarında yapacakları anlaşmalar neticesinde belirlenmesi gerekiyor.
Bölgede var olan petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinde Mısır, Lübnan, Suriye, İsrail, Filistin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve dolayısıyla Türkiye hak sahibi. Bu kadar çok kesimin menfaatlerinin aynı coğrafyada çakışması, ister istemez birtakım anlaşmazlıkları da beraberinde getiriyor. İhtilaflı MEB’ler üzerinden baş gösteren çekişmeler, bölgenin siyasi anlamda hassas olan dengelerini bozmakla beraber, bahsi geçen enerji kaynaklarının ekonomiye kazandırılmasını da engelliyor.
Küresel enerji piyasaları açısından son derece kritik bir konumda olan Doğu Akdeniz kaynakları, özellikle AB ülkelerinin ekonomik istikrarının devam etmesinde stratejik bir öneme sahip. Yıllık ortalama 450 milyar metreküp doğalgaz talebi olan Avrupa’nın enerji arz güvenliğini sağlaması bakımından, Doğu Akdeniz alternatif bir güzergâh olarak dikkat çekiyor. Söz konusu talebin en az maliyetle ve en güvenilir şekilde karşılanması için çalışmalar devam ediyor. Bu çerçevede üç farklı rota gündeme geldi: Bunlardan ilki, Doğu Akdeniz’de çıkarılan kaynakların boru hattı projeleriyle Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılması. İkincisi, Mısır’da bulunan LNG tesisleriyle sıvılaştırılan doğalgazın piyasaya sunulması. Üçüncü ve son seçenek ise doğalgazın East-Med doğalgaz boru hattı projesiyle Yunanistan üzerinden Avrupa kıtasına taşınması. Tüm bu projeler içinde -siyasi faktörler bir kenara bırakıldığında- en makul olanı, söz konusu kaynakların Türkiye üzerinden transfer edilmesi.
Bölgesindeki siyasi ve askeri çatışmaların bir an evvel bitmesi için Türkiye yoğun bir mesai yürütüyor. Bölgede sağlanacak barış ve güven ortamı sayesinde enerji transferi alanındaki stratejik konumunu avantaja çevirmek isteyen Türkiye, öncelikli olarak Suriye sorununa eğiliyor. Türkiye’nin Astana, Soçi, Ankara ve Tahran zirvelerindeki tutumu bu bakımdan dikkat çekiyor.


Suriye savaşı sonrası Doğu Akdeniz’de yeni enerji denklemi


Analistler Suriye savaşında artık yavaş yavaş sona gelindiğini düşünüyor. Söz konusu savaş, bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillenmesinde ve global rekabetin dönüşüme uğramasında etkili oldu. 2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaş, bölgede bulunan diğer ülkeleri de etkiliyor. Suriye enerji alanında da Doğu Akdeniz’de bulunan kaynaklar üzerinde hem bölgesel hem de küresel çekişmelerin kesişme noktalarından biri konumunda. Bir taraftan Rusya ve İran’ın Suriye üzerindeki etkinliklerini artırarak Doğu Akdeniz’deki varlıklarını sürdürme gayreti, diğer taraftan ABD’nin bölgedeki tutumu, küresel güçleri bu coğrafyada karşı karşıya getiriyor.
Suriye’de devam eden iç savaş nedeniyle, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarıyla ilgili konuşulurken bu ülkenin adının fazla geçmediği görülüyor. Ancak bu süreç içinde Suriye petrol ve doğalgaz aramalarına devam ediyordu. 2013 yılında Rus Soyuzneftgaz şirketi ile Suriye Petrol ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı arasında imzalanan anlaşma neticesinde, bu bölgede petrol ve doğalgaz arama çalışmaları başlatılmıştı. Sonrasında malum güvenlik sorunlarından dolayı sekteye uğrayan söz konusu faaliyetlerin, bölgede süregelen güvensizlik ortamının sona ermesi ve istikrarın yeniden sağlanmasıyla devam edeceği öngörülüyor. Rusya söz konusu faaliyetlerle Suriye’ye sadece ekonomik değil, aynı zamanda stratejik olarak da konuşlanmak istiyor.
Bölgedeki bir diğer önemli güç olan İran ise Suriye üzerinden Akdeniz’e ve dolayısıyla dış pazarlara açılmak istiyor. Hazar denizinde bulunan enerji kaynaklarıyla ilgili yapılan anlaşma neticesinde hidrokarbon rezervleri artacak olan İran, söz konusu kaynakları küresel piyasalara ulaştırmayı hedefliyor. Bunun yanında, bölgede lider ülke konumu kazanmasında İran’ın Suriye politikası son derece önemli bir rol oynuyor.
Doğu Akdeniz’deki enerji oyununu başından beri yakından takip eden ABD ise bölgedeki enerji kaynaklarını kontrolü altına almak adına faaliyetlerini sürdürüyor. Bölgenin enerji hatları açısından taşıyacağı merkezi konumun farkında olan ABD, küresel enerji piyasalarındaki parametreleri kendi menfaatine göre şekillendirmeyi amaçlıyor.


Suriye’nin Doğu Akdeniz’de bulunan hidrokarbon kaynakları


ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi verilerine göre Levant adı verilen ve Suriye kıyılarını da içinde barındıran havzada yaklaşık 3,5 trilyon metreküp doğalgaz ile 1,7 milyar varil petrol rezervi bulunuyor. Bu rakamlar ekonomik olarak değerlendirildiğinde trilyonlarca dolar ediyor. Hal böyleyken, bölgede yaşanan gelişmelerin en önemli nedenlerinden birinin söz konusu enerji potansiyeli olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Suriye merkezi hükümeti iç savaşın başlamasının ardından elinde bulundurduğu üretim alanlarını kaybetti. Şam yönetiminin kontrolünü kaybettiği bölgeler incelendiğinde ise bunların özellikle petrol ve doğalgaz üretimi yapılan alanlar olduğu görülüyor. Söz konusu kaynak alanlarının büyük çoğunluğu PYD gibi terör örgütlerinin elinde bulunuyor. Dolayısıyla bölgede hakimiyet alanını genişletmek isteyen ABD, bu terör gruplarını açık veya örtülü bir biçimde destekliyor. Türkiye’yi önemli ölçüde ilgilendiren bu konu ise hem bir güvenlik meselesi hem de bölgenin geleceği açısından önem taşıyor.


Türkiye’nin bölgedeki konumu


Bölgedeki stratejik konumu itibariyle Türkiye, enerji kaynaklarına sahip olan ve bu kaynaklara ihtiyaç duyan ülkeler açısından oldukça önemli bir noktada. Nitekim Avrupa pazarı Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarına en uygun maliyetle Türkiye üzerinden ulaşmayı planlıyor. Enerji arz güvenliği hususunda gelecek endişeleri besleyen Avrupa Birliği ülkeleri, Doğu Akdeniz bölgesinde barışın sağlanması sonucunda, Türkiye’nin transit ülke olarak söz konusu kaygıları azaltabileceğini düşünüyor. Diğer taraftan Türkiye ise enerjide merkez ülke olma hedefinin Doğu Akdeniz’deki kaynaklarla destekleneceğinin farkında. Azeri ve Rus gazını küresel piyasalara taşıma konusunda çalışmaların devam ettiği bir ortamda, Doğu Akdeniz’deki meselelerin çözüme kavuşturularak burada bulunan enerji kaynaklarının da Türkiye üzerinden Avrupa’ya transferi, Türkiye’nin var olan konumunu güçlendirecektir.
Türkiye son dönemde gerek İran gerekse Rusya ile bölgede güvenliğin yeniden tesis edilmesi üzerine çalışıyor. Diğer taraftan, Türkiye’nin bölgedeki dengeleri gözeten bu hamlesi ABD’yi rahatsız ediyor. GKRY ve İsrail’i yanına çeken ABD ise Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırma politikası güdüyor. ABD bölge üzerindeki ekonomik ve siyasi baskısını rakiplerinin gücünü azaltmak üzerine inşa ediyor. Bu bakımdan Kasım ayında İran’a uygulanması planlanan ambargoyla, Türkiye’nin bu ülkeyle var olan petrol ve doğalgaz ticareti baltalanmak isteniyor. Buna karşılık, Dış İşleri Bakanı’nın ve ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söz konusu yaptırımlara uymama yönündeki açıklamaları dikkat çekiyor.
Görünen o ki Doğu Akdeniz’de ve bölgedeki karşılıklı çekişme ve rekabet bir süre daha devam edecek. “Coğrafya kaderdir” sözüne atıf yaparak, Türkiye’nin bulunduğu bölgeden dolayı sürekli gerginliklerin ortasında kalacağını söylemek mümkün. Yani bu coğrafya üzerinde özellikle enerji üzerinden planlanan senaryolar devem edecek gibi görünüyor. Bu bakımdan Türkiye çok sayıda siyasi ve ekonomik karar verme durumuyla karşı karşıyadır. Türkiye’nin bu ortamda kırmızı çizgilerinden taviz vermeden, enerji ticaret merkezi olma konusundaki avantajlı konumunu fırsata çevirebilecek hamleleri devam ettirmesi gerekiyor.

17 Ocak 2019 Perşembe

Doğu Akdeniz’de Türkiye’siz bir mutabakat mümkün mü?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Doğu Akdeniz coğrafyasında keşfedilen hidrokarbon rezervlerinin önemli bir kısmına sahip olan ülkeler, Türkiye’nin yer almadığı denklemler üzerinden politikalarını sürdürüyor.
Bu hafta başında Mısır’ın başkenti Kahire’de Akdeniz’e kıyısı olan 7 ülkenin resmi katılımlarıyla “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” adlı bir toplantı gerçekleşti. Söz konusu toplantıya Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Yunanistan, İtalya, İsrail, Ürdün ve Filistin’in enerji bakanlarının yanı sıra birçok yetkili katıldı. Bu toplantıya Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) temsilcilerinin katılmaması ise dikkat çekiyor.
Buradan hareketle, Doğu Akdeniz’de bulunan hidrokarbon rezervleri üzerindeki paylaşım mücadelelerinin ve işbirliklerin iyice belirginleşmeye başladığı söylenebilir. Özellikle doğal gaz üzerinde bölgesel mutabakatların değerlendirildiği toplantı, bahsi geçen ülkeler arasındaki ikili ve çoklu ilişkilerin geliştirilmesi amacını taşıyor. Toplantının en belirgin başlığı ise Doğu Akdeniz bölgesinde kaynak sahibi olan ülkeler arasında uluslararası bir örgüt oluşturulması kararı. Bu sayede bölgede bulunan enerji kaynaklarından etkin ve verimli bir şekilde istifade edilmek isteniyor.
Uluslararası bir örgütün kurulması kararı genel olarak olumlu karşılanırken, Akdeniz’de bulunan ve bölgedeki potansiyel kaynaklar üzerinde hak sahibi olan diğer ülkelerin dışarıda bırakılmak istenmesi eleştirileri de beraberinde getiriyor. Toplantıya katılanlar dışında Türkiye, KKTC, Lübnan ve Suriye gibi ülkeler de bölgede bulunuyor. Eğer Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının üretimi ve transferi konularında geniş tabana yayılan bir işbirliği yapılmak isteniyorsa, tüm paydaşların ortak zeminde buluşması gerekiyor. Aksi halde, bugün çözüme kavuşmuş gibi görünen birçok mesele, ilerleyen dönemde yeniden ve daha da derinleşerek gündeme gelecektir.
Toplantıda öncelikli olarak ele alınan hususlar, bölgede bir doğal gaz piyasası oluşturmak, kaynak sahibi ülkelerin enerji arz ve talep güvenliklerini sağlamak, uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde diyalog ve işbirliği imkanlarını geliştirmek, bölgedeki doğal gaz rezerv potansiyeline sahip ve üretim yapan ülkeleri desteklemek, enerji talebi yüksek olan ülkelere sürekli ve sürdürülebilir gaz temin etmek için olası transit ülkelerle işbirliği zemini oluşturmak ve son olarak doğal gaz üretimi aşmasında çevresel tahribatın minimum seviyede tutulması şeklinde sıralanabilir. Söz konusu girişimler, yıllardan beri süregelen ve bir türlü üzerinde tam mutabakata varılamayan, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının üretimiyle küresel enerji piyasalarına erişimi konusundaki problemlerin giderilmesi anlamında son derece olumlu. Ancak bölgede bulunan bazı ülkelerin yok sayılması, çözümsüzlük ortamının daha da derinleşmesine yol açabilir.

Amaç Türkiye’yi oyunun dışında tutmak

Türkiye bulunduğu jeostratejik konumu itibariyle dünyanın en önemli enerji arz ve talep merkezleri arasında yer alıyor. Bu coğrafi avantaj, Türkiye’yi doğudan batıya uzanan enerji transfer hatlarının değişmez aktörlerinden biri haline getiriyor. Öte yandan, küresel enerji oyunu içinde sadece coğrafi konum değil, siyasi ve ekonomik durum da epey önem teşkil ediyor. Nitekim Doğu Akdeniz özelinde süregelen tartışmaların odak noktasında yer alan enerji kaynaklarının küresel piyasalara transferi meselesi, Türkiye ile bazı diğer bölge ülkelerini karşı karşıya getiriyor.
Bölgeden çıkarılan kaynakların boru hatları vasıtasıyla Avrupa kıtasına taşınmasıyla ilgili iki muhtemel rota gündeme geliyor. Bunlardan ilki, doğal gazın önce Türkiye’ye, ardından Avrupa’ya iletilmesi; ikincisi ise East-Med Doğal Gaz Boru Hattı Projesi ile İsrail, GKRY, Yunanistan ve İtalya üzerinden küresel piyasalara transfer edilmesi. Esasında Türkiye’nin saf dışı bırakılmak istenmesi durumu da burada ortaya çıkıyor. Diğer faktörler bir kenara bırakıldığında, bu iki projeden en az maliyetli ve en makul olanı, kaynakların Türkiye üzerinden taşınması. Öyle ki düşük seyreden küresel petrol ve doğal gaz fiyatları, Doğu Akdeniz’de keşfedilen kaynakların transfer edilmesi üzerinde zorlayıcı bir etkiye sahip. Diğer bir ifadeyle, burada ana kısıtlayıcı faktör olarak fiyatlar ön plana çıkıyor.
Ancak başta İsrail ve Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı tutumları, Doğu Akdeniz’deki problemin ekonomik olmaktan çok siyasi bir zemine oturmasına neden oluyor. İsrail bölgede şimdiye kadar keşfedilmiş doğal gaz potansiyeli bakımından ilk sırada bulunuyor. Elinde tuttuğu iki önemli rezerv alanı olan Tamar ve Leviathan bölgelerinden çıkartılan kaynakları 2019 yılı içinde Mısır’a ihraç etmeye hazırlanıyor. Böylece Mısır’da bulunan likit doğal gaz (LNG) terminalleri sayesinde, sıvılaştırılan doğal gazın piyasaya sunulması hedefleniyor. Dolayısıyla bu durum, Türkiye &uuuuml;zerinden geçebilecek olası transfer güzergahına bir alternatif teşkil ediyor.
Bununla beraber, özellikle son dönemde Mısır ile GKRY arasında yaşanan gelişmeler, Ankara tarafından yakından takip ediliyor. Son olarak Mısır ile GKRY arasında imzalanan doğal gaz boru hattı anlaşması, zaten gergin olan ikili ilişkilere zarar veriyor. Ayrıca münhasır ekonomik bölgeler üzerinden yaşanan tartışmalar da tarafları karşı karşıya getiriyor. Türkiye’nin bu konudaki tavrı ise uluslararası hak ve hukuktan kaynaklanan menfaatlerini sonuna kadar koruma yönünde. Diğer bir ifadeyle, Türkiye bölgede gerçekleştirilmek istenen oldu bitti politikasına izin vermemek adına mücadelesini sürdürüyor.
Tüm bu senaryo ve eylemler göstermektedir ki Doğu Akdeniz coğrafyasında keşfedilen hidrokarbon rezervlerinin önemli bir kısmına sahip olan ülkeler, Türkiye’nin yer almadığı denklemler üzerinden politikalarını sürdürüyor. Öte taraftan Türkiye hem kendi münhasır ekonomik bölgesi içerisinde kalan alanlarda petrol ve doğal gaz arama çalışmalarını sürdürüyor hem de Doğu Akdeniz’den çıkartılacak olan doğal gazın dış tedarikçilere transferi notasındaki kritik pozisyonunu koruyabilmek adına yoğun mesai harcıyor. Şu çok açıktır ki Türkiye’nin yaptığı çalışmalarla doğal gaz çıkarması sonucunda bölgedeki rezerv sahibi ülkeler arasına girmesi, mevcut transfer potansiyelinin yanı sıra, bölgenin en güçlü aktörleri arasında yer almasını sağlayacaktır.

Türkiye “kazan-kazan” prensibini savunuyor

Türkiye bölgede yaşanan tüm çekişmelere rağmen, “kazan-kazan” prensibiyle hareket ederek tüm paydaşların avantajlı bir şekilde işbirliği yapabilmesi adına faaliyetlerini sürdürüyor. Bir yandan artan enerji ihtiyacını kesintisiz bir şekilde temin ederek bu alandaki arz güvenliğini arttırmak isteyen Türkiye, diğer yandan Doğu Akdeniz’de bulunan kaynakların en uygun maliyetle uluslararası piyasaya ulaştırılması konusunda avantajlar sunuyor. Bundan dolayı, Doğu Akdeniz’de bulunan kaynaklarla ilgili ortak bir karar alma aşamasında Türkiye’nin de katılımı son derece önemli.
Yapılan açıklamalar “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” buluşmasının ikinci toplantısının Nisan ayında olacağı yönünde. Dolayısıyla gelecek toplantıda bölgedeki tüm aktörlerin katılımıyla daha geniş bir işbirliği ortamının tesis edilmesi gerekiyor. Bölge üzerinde oluşturulan denklemlerde Türkiye ve KKTC gibi iki kritik ülkenin dışarıda bırakılması, taraflar arasında birtakım gerilimlere yol açabilir. Bu nedenle ikinci toplantıda, bölgede bulunan tüm ülkelerin katılımıyla alınacak kararların uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde ve kapsayıcı bir yaklaşımla oluşturulması olumlu sonuçlar doğuracaktır.
Türkiye enerji alanında nihai hedeflerinden biri olan enerji ticaretinde merkez ülke olma konusundaki avantajını devam ettirmek istiyor. Nitekim Türkiye’nin son dönemde gerçekleştirdiği TANAP ve TürkAkım projelerinde gösterdiği ekonomik ve siyasi başarı bir referans noktası olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla, Doğu Akdeniz’de yaşanan çekişme, çatışma ve kriz ortamlarının bir an evvel sona erdirilmesiyle bölgenin istikrarlı bir yapıya kavuşabilmesi adına, Türkiye’nin aktif rol üstlenmesine ihtiyaç vardır. Bölgedeki ülkeler Doğu Akdeniz gazının transferi konusunda Türkiye’nin en ideal güzergâh olduğunun farkında. Bununla beraber, giderek artan enerji ihtiyacı, Türkiye’yi bölgede bulunan kaynaklar açısından da uygun bir pazar konumuna getiriyor. Kısacası, Türkiye’nin de içinde bulunduğu projelerle tüm kesimler açısından kazançlı bir durum ortaya çıkabilecektir.
[ BU YAZIYI ]

Whatsapp ile paylaş

5 Kasım 2018 Pazartesi

Türkiye Akdeniz'de! teyakkuzda

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


12 savaş gemisi Akdeniz'de! Türkiye teyakkuzda
İskenderun Teknik Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Petrol ve Doğalgaz Mühendisliği Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ergül Yaşar, "Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaza hem potansiyeli hem konumu nedeniyle herkes göz dikiyor ama Türkiye ve KKTC sahiplik hakkını uluslararası hukuktan alıyor" dedi.
Doğu Akdeniz’de sular ısınmakta. Bölgedeki doğalgaz yatakları öyle heyecan yarattı ki Akdeniz’e kıyısı olmayan ülkeler bile bölgeye demir atmış durumda. Türkiye de işe çoktan koyuldu. Azeri SOCAR’ın 6,3 milyar dolar tutarındaki yatırımı STAR Rafineri işe başladı. Barbaros Hayrettin ve ilk sondaj gemimiz Fatih de öyle. Hava ve deniz kuvvetlerimiz ise 7/24 teyakkuzda. Ne oluyor? Nasıl bir potansiyelden bahsediyoruz? Sahiplik durumu ne? Sondaj ve transfer için avantaj ve dezavantajlarımız neler? 2010’da keşfedilen kaynak, Akdeniz’de yeni bir gerilim mi demek? İskenderun Teknik Üniversitesi (İSTE), Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Petrol ve Doğalgaz Mühendisliği Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ergül Yaşar, Akdeniz'de gelişmeleri anlattı.
Gündem hızla Doğu Akdeniz’e kayıyor. Söyler misiniz Doğu Akdeniz’de neler oluyor?
Doğu Akdeniz’de çok sayıda petrol ve doğalgaz yatağının tespit edilmesi nedeniyle bütün dünyanın dikkati bölgeye çekilmiş durumda. Doğu Akdeniz sadece petrol ve doğalgaz varlığı açısından değil aynı zamanda enerji dağıtımının “enerji ipek yolu” olmasından dolayı, dünyanın her tarafına kolayca dağıtım ve transfer olabileceği için de bütün dünyanın gözü burada.

Nasıl bir enerji potansiyeli var bölgede?

Gerek Türkiye Petrolleri gerekse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile beraber doğu Akdeniz’de yapmış oldukları anlaşma gereği petrol ve doğalgaz arama sahaları ve ruhsat noktaları için ortak çalışma belirlemiş durumdalar. Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRK) 12 blok olarak ayırdığı Doğu Akdeniz’de petrol arama planı yapmıştır. Kısa süre önce birçok firma ile ortaklık halinde, örneğin Amerika’nın Exon Mobil, Fransa’nın Total, İtalya’nın Eni firmalarıyla petrol arama çabasına girdi GKRK. Afrodit sahası diye adlandırılan sahada petrol arama programı yaptı. Aynı bölgede İsrail Tamar ve Levithan sahalarında doğalgaz rezervleri tespit etti, üretim yapmak üzere planlamalarını yürütüyor. Ayrıca Mısır’ın Zohr ve Noor sahalarında çok büyük petrol rezervlerine rastladığını biliyoruz.
3,5 TRİLYON METREKÜP DOĞALGAZ
Ne kadarı tespit edildi şu ana kadar?
Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz açısından çok büyük rezervlerin olduğu noktasında yapılan jeolojik ve jeofizik etütleri ile bu noktada ümit vaat eden sahalar mevcut. Doğu Akdeniz’de İsrail’in açıklarında Hayfa limanı bölgesinden Tamar sahasında 260 milyar m3, Levitan sahasında 450 milyar m3, Kıbrıs açıklarında Afrodit sahasında 200 milyar m3 doğalgaz rezervinin olduğu yapılan çalışmaları ile tespit edilmiş durumda. Doğu Akdeniz’de bugüne dek tespit edilmiş sahalarda 3,5 trilyon m3 doğalgaz olduğuna dair bilimsel ve teknik veriler var. Ayrıca Mısır, açıklarında Zohr ve Noor sahalarında çok büyük doğal gaz rezervi tespit etmiş ve bölgeden doğalgaz üretimini sağlayarak ihracatını gerçekleştirmektedir.
SONDAJI-TRANSFERİ ÇOK MU PAHALI?
Biliyoruz ki enerji potansiyeli kadar kaynaktan çıkarma ve taşınma maliyeti de belirleyici oluyor rezervin kıymetinde. Doğu Akdeniz doğal gazının bu açıdan durumu ne?
Akdeniz’deki petrol ve doğalgazın aranması, bulunması ve işletilmesi oldukça zor. Ancak denizde sondaj masraflarının ilk başlangıçta yüksek olmasından dolayı yatırımcıları kara aramacılığına veya başka hedeflere doğru yöneltiyor. Off shore sondaj açılması karalara göre çok daha maliyetli ancak gemilerde spot olarak taşınması ve boru hattı döşenmesi ile kolayca doğalgazın ve petrolün transferi sağlayabilmektedir. Bu nedenle denizlerde yapılan ve üretilen petrol ve doğalgazın başlangıçta masraflı olmasına rağmen işletmesi cazip olabiliyor.
ENERJİ HATLARI AVANTAJIMIZ
Türkiye için de işletmesi cazip mi?
Türkiye gerek Rusya’dan gerekse İran’dan gelen doğalgazın dağıtımını sağladığından şu anda kurulu bir doğalgaz dağıtım ağ sistemi mevcut. Doğalgaz dağıtımı noktasında özellikle TANAP projesi ile Avrupa’ya taşınması noktasında yeni bir atılım yapmış durumundayız. Dolayısıyla Akdeniz’den gerek İsrail’in gerekse diğer devletlerin ve ülkemizin doğalgaz üretmesi hem iç piyasada kullanılacağı gibi hem de aynı zamanda Avrupa’ya transferinde hiçbir sıkıntı yaşanmayacaktır.
İsrail’den yapılacak boru hattı ile Türkiye’de mevcut bulunan boru hattı ile kolayca transfer olabilecektir. Akdeniz’de tespit edilecek doğalgazın dünyaya transferinde gerek denizden spot olarak tankerler vasıtasıyla gerekse Türkiye üzerinden Avrupa’ya transferinde hiçbir sıkıntı yaşanmayacaktır. O nedenle Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz ülkemiz açısından çok önemlidir, hassasiyetle üzerinde durmamız enerjide dışa bağımlılığımızı minimize etmek açısından çok önemlidir.
YUNANİSTAN’IN TAVRI HUKUK DIŞI
Ya hukuki ve siyasi açıdan?
Buradan çıkarılacak her metreküp doğalgazın ülkemiz için çok önemli olduğunu vurgulamak gerek. Bugüne dek denizlerde yeterince sondaj açamadı Türkiye ve maalesef Akdeniz’deki varlığı konusunda özellikle GKRK’nin ve Yunanistan’ın manevralarıyla karşılaştı, Akdeniz’i tamamen kendi insiyatifinde hukuk dışında kullanmak istemesi ülkemiz için sıkıntılı bir süreç idi.
Bu süreci aşmanın yolu nedir?
Fiziki olarak sahip olamadığın yer senin değil mantığıyla, bugün sondaj çalışmaları başlamıştır. Ülkemiz oradaki varlığını ve Akdeniz’deki Birleşmiş Milletler hukuk çerçevesi içerisinde kendi kıta sahanlığı içinde araştırmalarını özgür bir şekilde yapmak ve ülkenin menfaatlerine dönüştürmek durumundadır. Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki petrol sondajı Türkiye açısından Kıbrıs’taki varlığımız ve Doğu Akdeniz’e sahip çıkmamız açısından son derece önemli. Ayrıca buradan çıkarılacak hidrokarbonların ülkemizin ihtiyaçlarını gidermesi noktasında çok büyük katkıları olacaktır.
ENERJİ ÇEŞİTLİLİĞİ VE GÜVENLİĞİ
Avantaj ve dezavantajları nedir Akdeniz’de doğalgazın?
En önemli avantajı ise ülkemizin dışa bağımlılığını da minimize edecek olması ve Doğu Akdeniz’den çıkarılacak olan petrol ve doğalgazın dünyaya ve Avrupa’ya rahat bir şekilde transfer edilecek olması. Ayrıca enerji arz güvenliği açısından sadece Rusya’ya ve İran gazına bağımlı olan Türkiye enerji çeşitliliğini arttıracak. Dolayısıyla hem Avrupa’nın hem de Türkiye’nin doğalgaz arz güvenliğini sağlayacak. Ülkemiz açısından büyük avantajlar sağlayacaktır. Doğu Akdeniz’de GKRK ve Yunanistan kendi suları gibi davrandı, yalnız başına uluslararası şirketlerle petrol ve doğalgaz aramaya kalktı, KKTC ve Türkiye’yi bertaraf etmek istedi ama Türkiye deniz hukukundan ve uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan haklarını koruyor. Fatih-1 sondaj gemisi ile Doğu Akdeniz’deki petrol araması Türkiye için stratejiktir.
EN BÜYÜK PAZAR TÜRKiYE OLUR
Doğu Akdeniz gazı Rus doğal gazıyla rekabet edebilir mi?
Doğu Akdeniz gazı Rus ve İran gazına alternatif değildir. Ama enerji çeşitliliğini arttırmak ve arz güvenliğini sağlamak ülkemiz için bir kazanım. Ülkemizin milli doğal gazı olması sebebiyle önemi büyük. Bugün sadece Trakya bölgesinden yüzde 2’lik doğalgaz üretebiliyoruz. Oranın arttırılması çok önemli.
Doğalgazın çıkması halinde en büyük pazar ülkemizdir. Ayrıca mevcut doğalgaz boru hatlarımızla ülkemiz bu gazı Avrupa’ya pazarlayabilir. Herhangi bir pazarlama sıkıntısı olmaz. Ama Doğu Akdeniz’deki İsrail gazının ülkemiz üzerinden Avrupa’ya transferi dışımızdaki bazı güçleri rahatsız etmekte. Bundan taviz verecek değiliz, gerekirse İsrail ile gerekli anlaşmaların yapılması suretiyle bölgedeki gazın transferinde aktif rol almalıyız.
15 TEMMUZ’UN ARDINDA DOĞU AKDENiZ GAZI VAR
Yaşadıklarımızla Doğu Akdeniz doğalgazı arasında nasıl bir bağ var?
Kuzey Suriye Deyri-Zohr bölgesindeki petrol yataklarının rafinezasyon ve işletmesini DAEŞ ve PYD terör örgütleri yürütüyor. Suriye’nin petrol ihtiyaçları maalesef buradan karşılanıyor, bu petrol Lazkiye limanından Akdeniz’e ulaşıyor ve dağıtılıyor. Irak’tan ve Azerbaycan’dan gelen ham petrolün Ceyhan ve Dörtyol Botaş tesislerinden dünyaya açılımı ise global güçleri rahatsız ediyor. Türkiye’yi dışlayarak insiyatifi elinden almak amacıyla Kuzey Suriye’de istikrarsız bir bölge kurarak enerji koridoru oluşturmanın çabası içindeler.
Bu çerçevede Türkiye’nin Hatay bölgesini de içine almak için ve Türkiye’de istikrarsız bir yönetim oluşturmak maksadıyla 15 Temmuz darbe süreciyle Hatay’ın işgal edilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin işgal edilmesi planlanmaktaydı. Çok şükür ki devletimiz ve milletimiz hem içte hem dışta buna fırsat vermedi ve vermeyecektir de.
DEVLET DURUMA HAKİM
Akdeniz bir kaynayan kazan. 12 ülkenin savaş gemisi maalesef Akdeniz’de. Sebebi doğalgaz yataklarının hakimiyeti ve Ortadoğu’daki enerji koridorunun gerçekleştirilmesi. Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Kesiminin sondaj çalışmaları var, Amerikan Exxon mobil, Fransız Total ve İtalyan Eni firmalarıyla. Ancak Türkiye Fatih-1 sondaj gemisi ile bu bölgedeki fiziki çalışmalara doğrudan başlaması ve Barbaros Hayrettin Paşa sondaj gemisine Rum hücum botlarının taciz etmesiyle durum değişiyor. Türkiye Münhasır Ekonomik Bölge içinde uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan haklarımız çerçevesinde sondaj çalışmalarına başladı.
EMPERYAL GÜÇLER RAHATSIZ
“Doğalgaz arama çalışması Türkiye ve KKTC’ye enerji yönüyle bağımsızlık sağlayacaktır. Doğalgaz ve petrol alanında arz güvenliğini sağlayacaktır, Türkiye’nin enerji alanındaki inisiyatifini arttırmış olacaktır, tam bağımsız, bölgesinde hakim olan bir güç olmayı sağlayacaktır. İşte bundan rahatsız olan emperyal güçler kesinlikle bizim bu çalışmalarımızı baltalamaya çalışacaklardır. Ancak devletimiz ilgili çalışmaları savunmak ve çatışma alanı oluşturmamak için gerekli tedbirleri alacaktır ve almak zorundadır”.
TÜRKİYE BÖLGESEL GÜÇ OLUYOR
“Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın asıl hedefi Türkiye’yi emperyal güçlerle beraber köşeye sıkıştırmak ve Türkiye’nin enerji alanındaki insiyatifini minimize etmeye çalışmak. 15 Temmuz darbe süreci ve Suriye savaşı, ayrıca TANAP projesi ile insiyatifi eline alan Türkiye Cumhuriyeti devleti bunlara pabuç bırakacak değildi ve bırakmadı. Enerji insiyatifini en iyi şekilde kullanmaya çalışıyor. Doğalgaz dağıtımında insiyatif alan Türkiye Cumhuriyeti devleti bölgesel güç olma yolunda hızla ilerlemektedir.”

15 Şubat 2018 Perşembe

ABD uçakları, İran güçlerini vurdu

Suriye'de enerji savaşı sürüyor! ABD uçakları, İran güçlerini vurdu

Suriye'nin doğusunda ABD ve müttefiği PYD/PKK ile İran-Rusya destekli Esad güçleri arasında enerji sahaları üzerinde mücadele devam ediyor. Öte yandan bölgede yer yer çatışmaların sürdüğü bildirilirken, ABD güçlerinin Haşşam'a saldırı düzenlediği öğrenildi.

Suriye'de Beşşar Esad rejimi saflarında çatışan İran güçleri, Deyre’z-Zor'da terör örgütü PYD/PKK'nın işgalindeki enerji sahalarına ilerleme çabalarını sürdürüyor. PYD/PKK, İran-Rus güçlerine sert biçimde karşılık verirken, ABD de hava saldırısı düzenledi.
Geçen hafta İran-Rus güçleri, enerji zengini Deyre’z-Zor'da PYD/PKK'nın işgalindeki petrol ve gaz sahalarını ele geçirmek için saldırı düzenlemiş, ABD yoğun bombardımanla karşılık vermişti.
ABD, İRAN GÜÇLERİNİ VURDU! ÇATIŞMALAR DEVAM EDİYOR
Deyre’z-Zor'daki AA muhabirlerinden alınan bilgiye göre, İran güçleri ve PYD/PKK arasındaki çatışmalar devam ediyor.
İran güçleri, Koniko gaz sahasının çevresine füze ve topçu saldırıları düzenliyor. PYD/PKK da sert biçimde karşılık veriyor.
Örgüt, İran güçlerinin bulunduğu Deyre’z-Zor'un kuzeyinde Haşşam, Mırat ve Salihiya beldelerini vurdu.
Dün gece geç saatlerde ABD savaş uçakları da Haşşam beldesine saldırı düzenledi.
Bu arada dün gece ABD askerlerinin, İran-Rus güçlerinin muhtemel saldırısını önlemek için Koniko gaz fabrikasında konuşlandığı öğrenildi.
DEYRE'Z-ZOR'DAKİ ENERJİ KAYNAKLARI
Irak sınırına hakim Deyre’z-Zor, ülkenin en büyük enerji kaynaklarına ev sahipliği yapıyor.
Kenti ikiye bölen Fırat Nehri'nin doğusu, Suriye'nin en büyük petrol sahalarını oluşturan 11 yatağı barındırıyor.
El Ömer, Tanak, Vard, Afra, Kevari, Cafra, Carnuf, Azrak, Kahar, Şueytat ve Galban petrol sahaları, tahmini hesaplamalara göre Suriye’nin enerji kaynaklarının yaklaşık üçte birini oluşturuyor.
PYD/PKK, geçen yılın son çeyreğinde, rejim güçleriyle eş zamanlı olarak Deyre’z-Zor kırsalının enerji kaynaklarının yoğun olduğu kuzeydoğusunda, yani Fırat Nehri'nin doğusunda ilerlemişti.
Deyre’z-Zor'un kuzeydoğu kırsalındaki en büyük gaz tesisi Koniko'yu, 23 Eylül 2017'de ele geçiren örgüt, 22 Ekim 2017'de de Suriye'nin en büyük petrol sahası El Ömer'i işgal etmişti.
Halihazırda Deyre’z-Zor'da Fırat Nehri'nin doğusuna PYD/PKK, batısına Esad rejimi ve güneyinde dar bir alanda DEAŞ hakim.

16 Ağustos 2018 Perşembe

Hazar Beşlisi Türkiye için nasıl bir alternatif?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Hazar'ın statüsüne ilişkin anlaşma Türkiye açısından da büyük önem taşıyor. Türkiye bu anlaşma ile sağlanan uzlaşma iklimini gerek ikili gerek çoklu ilişkiler geliştirerek yönlendirebilirse, orta ve uzun vadede ciddi kazanımlar elde edebilir.



Türkiye’nin ekonomik bir savaşla karşı karşıya kaldığı bugünlerde Avrasya’nın kalbi olarak nitelendirilen Hazar’ın kıyısında çok önemli bir anlaşma imzalandı. Kazakistan’ın Hazar kıyısındaki Aktau şehrinde toplanan “Hazar Ülkeleri Devlet Başkanları Zirvesi’nde”, 22 yıldır üzerinde çalışılan birçok başlıkta mutabakat sağlandı.
“Hazar Beşlisi” de denilen Rusya, İran, Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan’ın bu konudaki çalışmalarının, tarihsel bir zeminde bugüne evrildiği söylenebilir. Sovyetler Birliği ve Çarlık Rusya dönemi dahil olmak üzere, 18.yüzyılın sonundan itibaren İran'la paylaşım mücadelesine sahne olan Hazar bölgesi, 1991 yılında Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığına kavuşmasıyla yeni bir boyut kazandı. Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan, enerji kaynakları açısından üretici ya da transit olma pozisyonlarını Hazar’ın statüsü ve geleceği ile ilişkilendirmeye başladılar. Böylelikle Hazar Denizi’nde (ya da gölü) yer alan zengin enerji kaynaklarının geleceği aynı zamanda jeostratejik bir konuşlanmayı beraberinde getirdi. Dünyadaki kanıtlanmış petrol rezervlerinin yüzde 6’sına, doğalgazın ise yüzde 8’ine sahip olan, balıkçılık potansiyeli ile dünya havyar ihtiyacının yüzde 90’ına yakınını karşılayan Hazar çevresinin hangi ülke tarafından nasıl kullanılacağı, sadece bölgenin değil küresel güç mücadelesinin de odağında yer alıyordu.
Hazar’ın nihai statüsü hakkında kıyıdaş ülkelerin sürdürdüğü görüşmelerin 1996 yılından bu yana inişli çıkışlı bir süreç izlediği görülüyor. Meselenin salt siyasal yönü ve su altındaki kaynakların paylaşımı öne çıkarıldığı için Devlet Başkanları düzeyinde etkili bir neticeye varılamıyordu. Özellikle 1994 yılından itibaren ABD ve Avrupalı enerji şirketlerinin Azerbaycan ve Kazakistan’a ilgisi, Hazar’ın kendi coğrafyasını aşan yönünü işaret ediyordu. Hazar’ın, Don ve Volga nehirlerine eklenen kanallar ile Karadeniz ve Baltık Denizi’ne bağlandığı dikkate alınırsa Rusya için güvenliğin sağlanması daha da önem kazanıyor. Rusya buranın uluslararası dolaşıma açılması ihtimaliyle, bir “iç deniz” olarak tarif edilmesine karşıydı. İran ise kendi payını yüzde 20’lik orana taşımak için paylaşımın eşit olması gerektiğini savunuyordu. Bu süreçte kıyıdaş ülkelerin hukuki statünün ne olduğuna yönelik tezlerini savunurken zaman zaman üçüncü devletlerin desteğine başvurduğunu unutmamak gerekiyor.
Hazar’ın geleceği konusunda üç önemli boyutun öne çıktığını söylemek mümkün: (1) Kıyıdaş ülkelerin suyun altını ve yüzeyini nasıl kullanacağının belirlenmesi, (2) Ülkeler arası rekabetlerin, tarihsel ve stratejik yönelimlerinin belirli bir dengede buluşturulması, (3) Rusya ve özellikle İran’ın Trans Hazar alanına yönelik askeri/güvenlik tehdidini bertaraf edebilmesi.
İşte bu üç önemli nokta, 12 Ağustos’taki liderler zirvesinde uzlaşmayla neticelendi. Anlaşmaya göre öncelikle Hazar ne göl, ne de deniz olarak kabul edilmiş oldu. İki durumun neticeleri bir arada uygulanabilir hale geldi. Yani deniz olarak kabul edildiğinde Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine göre her ülkenin karasuları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgesinin belirlenme zorunluluğu ile, göl kabul edildiğinde bütünüyle milli sektörlere bölünmesi ve ortak kullanıma alınması gerekliliği karma bir modele uyarlandı. Bu kapsamlı uygulamanın, bilhassa su dibindeki kaynakların paylaşımına yönelik yol haritasının önümüzdeki süreçte belirlenmesi gerekiyor.
Hazar’da ABD etkisi
ABD’nin Hazar’daki bu gelişmelere kayıtsız kalabileceğini düşünmek oldukça yanlış olur. Zira ABD’nin Hazar çevresine ilgisi, 1990’lı yıllarda etkisini hissettiriyor. Bu dönemde Azerbaycan ve Kazakistan’daki enerji kaynaklarıyla yakından ilgilenen ABD, Türkiye’nin de potansiyelini dikkate alarak o yıllarda Trans Hazar Doğalgaz Boru Hattı’nı destekliyor. Trans Hazar projesi Türkmenistan gazının Hazar üzerinden, Türkiye’den geçerek Avrupa’ya ulaştırılmasını hedefliyor. Rusya, Türkmen gazının kendi hatları üzerinden transferinde geri adım atmıyor. Bahsedilen dönemde Türkiye’nin nakil hatlarındaki potansiyeli o kadar güçlüdür ki Azerbaycan’da keşfedilen yeni petrolün Türkiye’den transferi bölgesel rekabeti de hızlandırmıştır. 90’lı yılların sonuna gelindiğinde Türkmenistan’ın Türkiye üzerinden Avrupa’ya açılma önerisi, dönemin yetkililerince uygun bulunmamış ve Rusya ile anlaşmaya varılmıştır. Bu kararla Türkiye enerji güvenliğinin sağlanması bakımından da önemli bir fırsatı oldukça ileriye ötelemiştir. Ocak 2018’de Washington’da Kazakistan’ın Aktau ve Kurik limanlarının askeri faaliyetlerin dışında tamamen insani yardım amaçlı da olsa kullanımına yönelik prensip anlaşmasına varılması Azerbaycan, Gürcistan, Özbekistan, Afganistan hattının ABD için önemini ortaya koyuyor. Ancak 12 Ağustos’taki anlaşma bu hattın ABD’nin uzun vadeli amaçları bakımından işlevselliğini yitireceğine işaret ediyor. Nitekim Aktau’daki anlaşma sonrası Kazakistan Dışişleri Bakanı Kayrat Abdrahmanov, ABD’nin Hazar kıyısında askeri bir üs kurmasının mümkün olmadığını belirtmesi, sıradan bir açıklama olarak değerlendirilmemeli. Yine de ABD’li enerji şirketlerinin Azerbaycan ve Kazakistan’daki varlığı, Afganistan ve Ortadoğu’ya lojistik imkanların aktarılması ve Rusya-Çin dengesinde etki sahasını güçlendirmek için Hazar ve çevresindeki ilgisinin devam edeceği ifade edilmeli.
Bu arada anlaşma ile gerçekleşen ama pek gündeme gelmeyen hususlar da var. Hukuki statünün belirlenmesi ile Kazakistan ülkenin son sınır tartışmasına da nokta koydu ve güvenceye aldı. Ve aynı gün Hazar bağlantılı olarak Kazakistan topraklarından geçen ilk konteyner Özbekistan’a ulaştı. Bunun ne kadar önemli olduğunu Türkiye’nin sürece dahil olması ile göreceğiz. Ayrıca Polonya elmasının Hazar üzerinden Çin’e taşınması için ilk transferin projelendirilmesi arka planda ne denli faaliyetlerin yaşandığını göstermesi bakımından önemlidir.
Türkiye neler yapabilir? 
Bu anlaşma Türkiye açısından da büyük önem taşıyor. ABD ile yaşanan sorunlar ve Trump yönetiminin Türkiye’ye yönelik hasmane tutumu göz önüne alındığında Avrasya coğrafyasındaki yeni işbirliği imkanları irdelenmeye değer gözüküyor. Böyle bakıldığında Aktau’daki anlaşmada Hazar’ın özel bir statüyle donanmış bir iç su niteliği kazanması, Trans Hazar geçişi için soru işaretleri meydana getiriyor. Önümüzdeki süreçte Rusya ve İran’ın hatta Çin’in bu projeye olan yaklaşımı Hazar’daki olası enerji güzergahlarını netleştirecektir. Hiç şüphesiz bu dengede iki önemli gelişme takip edilmelidir. Birincisi ABD’nin kendi petrol ve gazını üretmesiyle Trans Hazar vb projelere alternatifler geliştirme yönelimi. İkincisi de yaklaşan İran ambargosu sonrası Hazar beşlisinin nasıl bir strateji izleyeceği.
Teknik/hukuki kısıtlamaların süreç içerisinde güncellenebileceği düşünüldüğünde, Türkiye’nin Hazar çevresindeki gelişmelere kayıtsız kalması beklenmemeli. Tüm bu çerçeve “Nato mu? Şanghay mı?” “Batı mı? Avrasya mı?” şeklinde örülen tartışmaların öznesi haline gelen Türkiye’nin aslında her iki alanın vazgeçilmezi olduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır. Bir başka ifadeyle Türkiye, hem Batının hem de Doğunun avantaj ve dezavantajlı unsurlarında ciddi bir kesişme noktasıdır. Böylesi bir yaklaşım Türkiye’nin jeopolitik düzlemde “etkin tarafsızlık” ve “çok taraflılık” politikasına vurgu yapmaktadır.
Türkiye bu anlaşma ile sağlanan mutabakatı ve uzlaşma iklimini gerek ikili, gerek çoklu ilişkiler geliştirerek yönlendirebilirse özellikle orta ve uzun vadede ciddi kazanımlar elde etmesi pek mümkündür. Burada iki temel husus vardır. Birisi ulaşım diğeri bununla bağlantılı enerji işbirliğidir.
Türkiye’nin kendi istikrarı ve güvenliği Hazar’a komşu diğer ülkeler için de önemlidir. Trump ve ABD’nin bölgedeki etkisinin bu beş ülkenin enerji güvenliği açısından da Türkiye’yi daha anlamlı bir yere taşıyabileceğini öngörmek güç değil. Yeter ki biz bu mücadelen başarıyla çıkabilelim.
Ulaşım konusunda Türkiye’nin var olan çabaları hızla desteklenirse Türkiye’den Asya, Çin pazarına yapılan taşımacılık kazançlı bir noktaya getirilebilir. Bu çabalardan birisi “Trans-Hazar Uluslararası Ulaştırma Güzergâhı Koordinasyon Komitesinin Kurulması Hakkında Anlaşma”dır. Kazakistan, Azerbaycan ve Gürcistan arasında 2013 yılında imzalanmıştı. Bu projenin nihai gayesi Orta Asya ve Avrupa arasındaki demiryolu ile gerçekleştirilen yük taşımacılığını Hazar Denizi’ne kaydırmaktır. Söz konusu anlaşmaya 2014’te Türkiye ve sonra da Çin dahil olmuştur. Çin’den hareketle Kazakistan üzerinden Azerbaycan’a giden ilk konteyner treninin deneme sürüşü başarılıyla gerçekleştirilmiştir. Türkiye üzerinden geçerek Avrupa’ya ulaşacak ikinci deneme sürüşüne ilişkin hazırlıklar halihazırda devam etmektedir. Desteklenmesi gereken bir başka çaba Türk Keneşi (Türk Konseyi) çatısı altında olgunlaştırılan Kardeş Liman Projesidir. Bu proje Bakü, Aktau ve Samsun Limanları arasında imzalanan bir anlaşmadır. Son olarak Türkmenistan’ın Türkmenbaşı limanının da anlaşmaya katılması çağrısı yapılmıştır. Bu hattın Hazar’ın güvenliği ile tahkim edilmesi, yük taşımacılığında Türk özel sektörüne ciddi imkanlar sunacaktır. Çünkü Türkiye’den Orta Asya bölgesine giden yük taşımacılığının yüzde 75’i İran üzerinden geçmekte diğer kısım ise Rusya ve Hazar Denizinden. Azerbaycan-Kazakistan-Türkmenistan hattında RoRo taşımacılığı ile bu yüzde 75’lik kısmın yüzde 80’inin Hazar üzerinden kaydırılması mümkün.
Bir diğer konu da Hazar’ın hukuki ve diplomatik açıdan istikrar kazanmasıyla Çin’in öncülüğünde süregelen İpek Yolu Projesi hızlanacak ve bölge ülkeleri arasındaki ekonomik bağımlılığı farklı noktalara taşıyacaktır. Türkiye’nin orta koridorda, İran’ın aşağı koridorda olduğu hatırlanacak olursa Türkiye’nin bu konudaki diplomatik girişimlerini hızlandırmasında fayda vardır. Bu sebeple bölgenin istikrarsızlaştırılması tehlikesine karşı Türkiye’nin Hazar Beşlisi ile birlikte çalışması oldukça önemlidir. Özellikle ekonomik sorunlarla boğuşan Türkmenistan üzerinden yapılabilecek dış müdahalelere karşı dikkatli olunması gereklidir. Sonuçta Türkiye ABD ile sorunlarını çözme iradesini gösterirken bir yandan da Hazar çevresindeki yeni gelişmelere eklemlenmeli ve Türk Dünyası etkisini daha da güçlendirmelidir.

11 Şubat 2019 Pazartesi

Yeni Soğuk Savaş'a doğru

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Yeni dönem “Soğuk Savaşının” temel özelliği, rekabet ve mücadelenin üçüncü ülkelerin topraklarında bloklar arasında değil, ABD ve Rusya arasında yaşanması ve doğal olarak da en büyük zararı bu mücadelenin yaşandığı ülke ve halkların görmesi.

Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği’nin parçalanmasıyla birlikte II. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan Soğuk Savaş da sona ermiş oldu. Hatta 1990’lı yılların başında Boris Yeltsin başkanlığındaki Rusya’nın “ABD’nin 200 yıllık demokrasi tecrübesinden yararlanma” kararı almasıyla birlikte “Soğuk Savaş” teriminin de tamamen tarihe karışacağı düşünülmüş, Rusya ile Batı arasında çok yönlü “romantik ilişkiler” başlamıştı.

Boris Yeltsin’in Batı karşısında teslimiyetçi bir politika izlemesinin sebebi, şüphesiz Çeçenistan başta olmak üzere iç politikada büyük sorunlar yaşaması ve Rus ekonomisinin dış destekler sayesinde ayakta kalabilmesiydi. 

Ancak, Rus devlet ve halkının en önemli özelliklerinden biri, “yıkılmak/yok olmak üzereyken” içinde bulunduğu durumdan güçlenerek çıkma becerisine sahip olmasıdır. İki buçuk asırlık Altın Orda hâkimiyeti, Napolyon ile yapılan I. Vatan Savaşı, Hitler Almanya'sı ile yapılan II. Vatan Savaşı, Çarlık Rusya'sının yıkılışı gibi süreçlerden Rusya güçlenerek çıkmıştır. 1990’lı yıllardaki kriz sonrası da aynı durum söz konusudur.

Boris Yeltsin’in yerine Vladimir Putin’in geçmesi, enerji kaynak fiyatlarının artışı, Rusya’nın SSCB’nin yıkılışının şokunu atlatması ve iç sorunların önemli bir kısmını çözmesi neticesinde Rusya, daha 2000’li yılların başında uluslararası arenada yeniden önemli bir oyuncu hâline geldi. 

Rusya daha aktif ve agresif bir siyaset izlemeye ve ABD’nin “tek kutuplu dünya düzeni inşa etme” siyasetine karşı çıkmaya başladı. 
ABD’nin bu siyasetiyle ilgili Rusya’yı en çok rahatsız eden husus, şüphesiz Washington’un Moskova’nın hâlâ kendi “arka bahçesi” olarak gördüğü eski Sovyet coğrafyasını Rusya’dan koparmaya çalışmasıdır. NATO ve AB’nin yayılmasını da Kremlin, bu çerçevede değerlendirmektedir. 
Nitekim Rusya ile ABD’nin arasını açan ve yeniden Soğuk Savaş’tan bahsedilmesine sebep olan gelişmeler de iki eski Sovyet cumhuriyeti ile ilgilidir. 
Gürcistan ile Ukrayna’da Batı destekli renkli devrimlerin gerçekleşmesi, Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını ilan etmelerine ve Kırım’ın Rusya tarafından ilhakına yol açtı. Bu iki önemli olay, Rusya’nın yalnızca Gürcistan ve Ukrayna ile ilişkilerini kesmekle kalmadı, Moskova’nın Batı dünyası ile ilişkilerinin gerginleşmesine de neden oldu.

İki ülkenin elindeki kozlar farklı
Rusya ile ABD’nin çıkarları her ne kadar başta yalnızca eski Sovyet coğrafyasında çatışsa da zamanla mücadele alanı genişledi. Bunun sebebi de iki ülkenin amaç ve hedeflerinin çakışmasıdır. ABD, tek kutuplu dünya düzeni inşa etme çabasının yanı sıra her yerde Batı yanlılarını iktidara getirmeye ve askerî teknoloji ve enerji pazarlarına hâkim olmak istiyor. 
Rusya ise bölgesel güç olmak, eski Sovyet coğrafyasında ve bir zamanlar Sovyetlerin güçlü olduğu coğrafyada eski gücüne kavuşmak, Avrasya’da enerji alanında hâkimiyet sağlamayı istiyor. İki ülkenin dış politikalarını söz konusu isteklerine göre yürütmesi de aralarında siyasi, askerî, ekonomi, enerji alanında, hatta dinî sahada bir mücadelenin yaşanmasına yol açıyor. Eski Soğuk Savaş günlerini aratmayan bu mücadelenin Ukrayna’dan Suriye’ye, Balkanlar’dan Venezuela’ya kadar birçok cephesi var.
Adı geçen bölgelerde güçlerini artırmak için her iki ülkenin de yaklaşımı ve ellerindeki kozlar farklı. 

ABD bu süreçte, kendisini demokratik değerleri savunan, terörle mücadele eden bir ülke olarak göstererek “kurtuluşun” da Batı ile entegrasyon veya iş birliğinde olduğunu ileri sürmekte. 
Rusya ise tam tersine mevcut iktidarları savunarak dışarıdan müdahalelere karşı çıkmakta, ayrılıkçı bölge kozunu kullanmakta, müttefik sayısını artırmak için de ülkelerin borçlarını silmekte ya da yeni krediler açmakta. 

Yine ABD, bu süreçte NATO gibi önemli bir kozunu kullanırken Rusya da ŞİÖ ve Avrasya Birliği gibi oluşumlardan istifade etmeye çalışmaktadır.
Rusya, Baltıklar hariç eski Sovyet coğrafyasındaki etkisini son yıllarda şüphesiz artırmış ve dolayısıyla da ABD’nin buradaki “varlığını” minimum seviyeye indirmiş bulunuyor. 

Moskova Balkan ülkeleriyle özellikle enerji alanında sıkı iş birliği geliştirse de Rusya’nın bu bölgede siyasi alanda bir ağırlığı kalmadı. Rusya’nın Balkanlar’daki “son kalesi” Sırbistan dahi, AB üyeliğine giderek daha fazla öncelik vermeye başladı. Arap Baharı ile birlikte Rusya, Ortadoğu’da da büyük bir darbe aldı. Suriye’yi bu kadar savunmasının sebebi de Suriye’nin bölgedeki son önemli dayanaklarından olması. 

Rusya ile ABD’nin Suriye’ye yaklaşımlarındaki en önemli fark da aslında budur. Diğer bir deyişle Suriye, Rusya için arz ettiği önemi, bölgede zaten güçlü olan ABD için arz etmiyor. ABD’nin Suriye’den çekilme kararını, bu bağlamda da ele almak mümkün. Dolayısıyla Suriye özelinde bakıldığında Rusya kendisi açısından başarılı sayılsa ve bölgede prestiji artsa da bölge hâkimiyeti için verilen rekabette özellikle de Arap Baharı neticesinde ABD’nin hâkim konumda olduğu görülmekte.

Rusya, ABD’nin eski Sovyet coğrafyasına olan ilgisine karşı eskiden beri Latin Amerika’ya ilgi göstermiştir. Hatta SSCB zamanında Latin Amerika, iki taraf arasında önemli bir cepheydi. 
Rusya günümüzde de kıta ülkeleriyle yakın işbirliği geliştirmeye çalışıyor. Ancak, örneğin buradaki en yakın müttefiklerinden biri olan Venezuela’ya dahi ciddi bir destek vermesi söz konusu değil. Bu durum şüphesiz Moskova’nın maddî imkânlarıyla da yakından ilgili.

Her ne kadar Rusya ile ABD’nin birçok bölgede çıkarları çatışsa da her iki ülke de doğrudan askerî çatışmaya girmekten kaçınmaktalar. Suriye’de karşı cephelerde olmalarına rağmen düzenleyecekleri askerî operasyonlardan birbirlerini haberdar etmelerini de bu yaklaşımla açıklayabiliriz. 
Rusya ile ABD bölgesel mücadelelerini genelde başka ülkelerin iktidar ve muhalefetleri üzerinden yapıyor.

ABD'nin nükleer anlaşmadan çekilmesi tuzak olabilir
Taraflar arasında Soğuk Savaşı hatırlatan bir başka konu ise silahlanma ve silah pazarları konusundaki rekabet. 2013-2017 yılları arasında dünya silah ihracatının yüzde 34’ünü ABD, yüzde 22’sini Rusya yapmıştır. Aynı şekilde askerî teknoloji üretimine de en fazla yatırımı bu iki ülke yapmakta. 

Geçtiğimiz günlerde başta ABD’nin, ardından da Rusya’nın Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşmasını askıya aldıklarını açıklamaları da silahlanma yarışının yeniden hız kazanacağının önemli işaretlerinden. 

Bu gelişme Rusya açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Zira II. Dünya Savaşı sonrası dönemdeki böyle bir yarış, SSCB ekonomisinin çökmesine ve daha sonra yıkılmasına yol açmıştı. Dolayısıyla ABD’nin adı geçen bu anlaşmayı askıya almasının, zaten kötü durumda olan Rus ekonomisini çökertmeye yönelik bir tuzak olma ihtimali var. 

Bu öngörümüzü kuvvetlendiren bir başka husus ise ABD’nin aynen Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi petrol fiyatlarıyla oynaması ve Rusya’nın Avrasya’da enerji alanındaki hâkimiyetine son verme çabası içerisinde olması. Rusya’nın en önemli gelir kaleminin enerji kaynakları olduğunu bilen ABD, Kremlin’in en önemli müşterisi olan AB ülkelerine Rusya’ya olan bağımlılığı azaltma konusunda baskı yaparak, başta Kuzey Akım-2 olmak üzere, Gazprom’un projelerinin hayata geçmesini engellemeye çalışıyor. 
ABD’nin Polonya’ya sıkıştırılmış gaz ihracatını başlatmasını da aynı çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Yine ABD’nin Venezuela’nın seçimle iktidara gelen resmî iktidarına karşı izlediği siyasetin sebeplerinden biri de Venezuela’nın petrol yataklarında Rus şirketlerinin çalışması. 

Dolayısıyla ABD, bir taraftan Rusya’yı en önemli gelir kaynağından mahrum bırakmak isterken diğer taraftan da gittikçe daha fazla silah yarışına çekmeye çalışıyor.
Rusya ile ABD arasındaki söz konusu mücadelenin II. Dünya Savaşı sorasındaki Soğuk Savaş’tan farkı, bu sefer denklemde belirgin bloklaşmaların bulunmayışı. 

Her ne kadar ABD, kendi siyasetinde NATO’yu aktif olarak kullansa ve AB’ye Rusya ile ilişkileri konusunda baskı yapsa da AB Rusya ile iş birliğini özellikle enerji alanında azaltmak istemiyor. Zira Rus gazına alternatif bulunmadığı gibi, Rusya’ya Ukrayna meselesi yüzünden uygulanan ambargodan da zararı ABD değil, AB ülkeleri görmekte. 
Yine AB içerisinde Rusya’ya yaklaşım konusunda hâkim ortak bir görüş yok. Rusya cephesi için de aynı şeyi söylemek mümkün. Rusya’nın da ABD ile mücadelesinde belirgin güçlü bir destekçisi bulunmuyor. 

Dolayısıyla yeni dönem “Soğuk Savaşının” temel özelliği, rekabet ve mücadelenin üçüncü ülkelerin topraklarında bloklar arasında değil, iki ülke (ABD ve Rusya) arasında yaşanması ve doğal olarak da en büyük zararı söz konusu mücadelenin yaşandığı ülke ve halkların görmesidir. Nükleer silahlarla ilgili alınan kararlarla enerji alanında izlenen siyasetlere bakıldığında iki ülke arasındaki gerginliğin önümüzdeki yıllarda da çok yönlü olarak devam edeceği öngörülebilir.



10 Temmuz 2018 Salı

Başkan'ın ilk Kıbrıs hamlesi Rumları rahatsız edecek

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İlk yurt dışı ziyaretini Azerbaycan’a gerçekleştiren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 6 bin kişinin aynı anda ibadet edebileceği Hala Sultan Camisi’nin açılış töreni için Kıbrıs’a geçecek. Buradan vereceği ilk mesaj Kıbrıs’ta bir oldubittiye izin verilmeyeceğinin açık bir göstergesi olacak.

Türkiye, 24 Haziran seçimleri sonrası Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim zaferiyle yeni hükümet sistemine de geçiş yapmış oldu. Yeni dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bekleyen en dikkat çekici konuların başında Kıbrıs merkezli Doğu Akdeniz bölgesi geliyor. Erdoğan ilk yurt dışı ziyaretlerini bugün Azerbaycan ve KKTC'ye gerçekleştiriyor. KKTC’ye gerçekleştirilecek ilk ziyarette 6 bin kişinin aynı anda ibadet edebileceği Hala Sultan Camisinin açılış törenine katılacak. Buradan verilecek ilk mesaj Kıbrıs’ta bir oldubittiye izin verilmeyeceğinin açık bir göstergesi olacak.

KIBRIS'TA YENİ SÜREÇ BAŞLIYOR

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kıbrıs ziyareti geleneksel bir ziyaretin ötesinde Türkiye’nin yeni dönemine dair izleyeceği proaktif tutumun da ilk işareti olacak. Zengin hidrokarbon yataklarının keşfiyle enerji savaşlarının da merkezinde yer alan Kıbrıs’ta Türkiyesiz bir çözümün mümkün olmayacağı tüm yönleriyle taraflara hem denizlerde hem de diplomasi masasında anlatılmaya devam edilecek.
Türkiye’nin yeni hükümet sistemi ile Kıbrıs konusunda yeniden önemli bir sürece girdiğimizi işaret eden Bahçeşehir Kıbrıs Üniversitesi Deniz Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Başkanı Yrd. Doç. Dr. Emete Gözügüzelli, yaptığı değerlendirmede, “Türkiye Kıbrıs konusunda bu dönem deniz alanları dahil olmak üzere daha proaktif bir tutum izleyecektir. Biliyorsunuz ki Rumların tek egemen mantığı ile Avrupa’nın desteğini alarak yayılımcı duruşta egemenliğini kara, hava ve deniz alanlarında tüm adaya yayma girişimleri sürmektedir. Uluslararası toplum ve BM bunu göz ardı eden bir anlayışta birleşik Kıbrıs oluşturma çabaları sürmektedir. Türkiye evvela ne dün ne bugün ve bundan sonraki süreçte Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinin göz ardı edileceği bir çerçeveye rıza gösteren taraf olmayacağı nettir. Biliyorsunuz son dönemlerde gerek Türk hükümeti gerek Genel Kurmay Başkanı, Garanti Antlaşmaları çerçevesinde Akdeniz’deki hak ve menfaatlerin Kıbrıs Türk çıkarları ile korunacağını yinelemiştir” açıklamasında bulundu.

DEĞİŞİM KIBRIS TÜRKLERİNİN LEHİNE OLACAK


“Değişim olacak ise Türkiye bunu Kıbrıs Türklerinin lehine olacak şekilde oluşturacaktır” diyen Gözügüzelli, “Zira hali hazırda Türkiye’ye karşı şuan ilgili tarafların Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan Garanti Antlaşmalarından feragat etmesi ve Türk askerini adadan çekmesi baskısı yanında Akdeniz’de deniz alanlarında GKRY’nin yasadışı hidrokarbon faaliyetlerine sessiz kalması arzulanmaktadır. Türkiye bu durumu hiç kabul eder mi? Etmez. Şuan BMGS üst düzey temsilci olarak görevlendirdiği Bayan Lute adada Temmuz ayı sonlarında bir dizi istişarelerde bulunacağı ve hatta Türkiye ve Yunanistan ile de mekik diplomasisi yürüterek tarafların beklentilerini ve nabzını ölçeceği bir süreçteyiz. Süreç sonunda yeni bir girişim başlatılması istenebilir. Zira ABD ve Avrupa, Akdeniz’de gaz taşımacılığında Kıbrıs’ın birleşmesine son derece önem vermekte ve bu anlaşmazlığın 5 yıl içinde sonlandırılmasını arzu etmektedir” ifadelerini kullandı.

TÜRKİYE KIBRIS'TA DENİZ ÜSSÜ AÇACAKTIR

Emete Gözügüzelli, “Lakin birileri planlar yapıyor diye Türkiye Akdeniz’de meşru hakimiyet alanlarından ve Kıbrıs Türklerini korumaktan vazgeçmeyecektir. GKRY’nin askeri alanda bölge ülkeleri ve Avrupa ile derinleştirdiği askeri anlaşma ve silahlanmalarının bilincindedir. Bu vesile ile ilerleyen dönemde Türkiye’nin KKTC’de ilk olarak deniz üssü açacağı gelişmelere tanıklık edeceğimiz kanaatindeyim. Türkiye KKTC’nin ekonomi anlamında da kalkınması için hız vermiştir. Turizm ve eğitim alanında ve buna ilaveten enerji alanında kuvvetlenmesine yönelik önceden uygulamaya koyduğu adımları bundan sonraki süreçte daha da derinleştirilen şekilde devam edecektir. Nihayetinde değişim olacaktır. Bu değişim, art niyetle planlar yapanların aksine Kıbrıs Türkü ve Türkiye lehine gelişecek stratejik siyasi askeri ekonomik adımlarla perçinleşeceği dönemdeyiz” dedi.

RUMLAR VE DESTEKÇİLERİ OLDUKÇA RAHATSIZ

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kıbrıs ziyaretini değerlendiren Gözügüzelli, “Bu aslında olağan tarihi ve anlamlı geleneklerimizden biridir. Sayın Erdoğan da resmi olarak göreve başlar başlamaz KKTC’ye ilk ziyaretini yapacak olması fevkalade önemlidir. Lakin Erdoğan’ın adaya gelecek olmasından Rumlar ve destekçi unsurlarının oldukça rahatsızlık duyduğuna şahit oluyoruz. Zira Erdoğan, Kıbrıs adası ve buradaki Türkler ile tarihi bağların farkında.
Erdoğan tehdit görülüyor bu süreçte çünkü Kıbrıs’ta yok edilmek istenen değerlerin tavizi yönünde çabaları ört pas etmiyor. Bu ziyarette üst düzey temaslarının anında 6 bin kişinin ayni anda ibadet edeceği Hala Sultan Camisinin açılış töreninde yer alacak ve buradan dünyaya mesajlar verecek. Bu açılış ve ziyaret, bugün Haçlı zihniyeti ile Kıbrıs’ta bir oldubitti yaratmak isteyenlere karşı doğaldan bir mesajdır. Dolayısıyla KKTC’ye yeni Türkiye sisteminde yeniden ilk resmi ziyaret yapılması, Türkiye’nin Kıbrıs davasında geçmişten bugüne gelen milli duruşunu kesintisiz şekilde sürdüreceğine dair mesajdır. Yani bunun anlamı taviz beklenmesin demektir” açıklamalarında bulundu.

"KIBRIS'A GETİRİLEN SU RUMLARIN BÜYÜK SANCISIDIR"



Türkiye'nin Kıbrıs'a yönelik içme suyu ve diğer destek projelerinin adadaki yansımalarını değerlendiren Gözügüzelli, “Türkiye KKTC’ye getirdiği Barış Suyu oluşturduğu stratejik derinliği iyi okumak gerekmektedir. Bölgemize baktığımızda ise Su sıkıntısı nedeni ile ülkeler arasında ihtilafların sürdüğüne şahit oluyoruz” dedi.
Gözügüzelli, “Bakınız İsrail, Filistin, Suriye ve Ürdünlüler su sebebi ile ihtilaf halindeler. Mısır Nil nehrini kontrol etmek istiyor, Libya büyük suni göl ile su sıkıntısını gidermeye çalışıyor. Irak ise Dicle nehrinin yönünü değiştirme çabaları var. Yunanistan Archelos nehrinin yönünü değişiyor. Türkiye zaten su kaynakları ile ayrıca güç sahibi ve doğal tehdit görülüyor. Tüm bu çerçevede KKTC’ye getirilen su, ilerleyen zamanlarda bölge ülkelerine boru hatları ile taşınması durumu olacaktır. Bu durum KKTC egemenliğine daha da ivme katacak bir durumdur. Nitekim, KKTC ye gelen suyun yarattığı stratejik gücün enerji diplomasisi yolu ile bölge devletleri ile ilişiklilerinde yeni kapılar açacak bir projedir. Kıbrıs Türkü getirilen sudan memnundur ancak bundan rahatsız olan Rumlar için büyük sancıdır” ifadelerini kullandı.

Enerji mücadelesinde yeni dönem

Akdeniz’de Türkiye için iki önemli konu olduğunu vurgulayan Gözügüzelli, “1-Kendi kıta sahanlığı yani deniz yetki alanlarının korunması, 2-Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinin korunması” diyerek şu açıklamalarda bulundu:
“Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) 2003’te Mısır ile sözde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşması yapması ardından Türkiye BirleşmişMilletler Genel Sekreterliği’ne (BMGS) itirazını Turkuno/2004 notası ile bildirmiştir, yapılan anlaşmada kendi kıta sahanlığının batısının ihlal edildiğini ve adada tek bir otorite olmadığını en baştan kayıtlara geçirmiştir. 2007 yılından itibaren GKRY bugüne kadar 3 ihale açarak ilan ettiği sözde 13 blok içinde uluslararası şirketlere ruhsatlandırmalar yapmıştır. Bunu Kıbrıs Türklerinin rızasını almadan ve Türkiye’nin deniz alanlarındaki haklarını dikkate almadan yapmıştır. Hatta Lübnan’ın deniz sınırları bile GKRY-İsrail arasında 2010’da ilan edilen sözde MEB ile 840km2 alan ihlal edilmiştir. Yani atılan adımlarda komşu ülkelerin hakları göz ardı edilerek yarı kapalı bir deniz bölgesinde keyfi sınırlandırma çabaları ile sürmüştür.
Bunların karşısında Türkiye’nin 2011 yılında önce KKTC ile Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Antlaşması yapması hemen birkaç gün sonra KKTC Ekonomi Bakanlığı ve TPAO arasında kar payı esasında ruhsatlandırma antlaşması yapılarak A,B,C,D,E,F,G olarak belirlenen deniz bloklarında ki bu bloklar güneye de inmektedir Türkiye’nin haklarımızın korunması yönünde kararlı duruşunu göstermektedir.
Türkiye’nin siyasi ve askeri açıklamaları nettir. Akdeniz’deki haklarımızın bir oldubittiye getirilmeyeceği defaten zikredilmiştir. Hatta son ENI şirketinin 3. Parselde sondajına müsaade etmeyen TDK’nin müdahalesi bu kararlılığın somut göstergelerinden biri olmuştur.

"TÜRKİYE RIZA GÖSTERMEYECEKTİR"

Mısır’ın 1960’lardan beri enerji faaliyetleri yürüten bir ülke olduğunu ifade eden Gözügüzelli, Mısır’da Son Zohr yatağından ayrı sahalarda da keşfedilen doğalgaz kaynaklarının enerji potansiyelinin fazla olduğu açıkladı.
Ancak önemli olan noktanın, bu kaynakların Avrupa’ya nasıl taşınacağı meselesi olduğunu vurgulayan Gözügüzelli, “Bunun için East-Med projesi ortaya kondu ve geçeceği güzergâh içerisinde Türk kıta sahanlığı olduğunu görüyoruz. Ayrıca EuroAsia ve EuroAfrica Enterkonnekte kablo ağı projeleri bir anda oluşturuldu ve anlaşmalar yapıldı. Hem de 2018 başında. Her iki kablo ve boru hattı projesi de Türkiye kendi sahalarından geçirilmesi hedefleniyor” dedi.
İtalyan enerji firması ENI Mısır açıklarında dünyanın en büyük doğalgaz yataklarından birini bulduğunu açıkladı.
Gözügüzelli, “Bu noktada Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne (BMDHS) göre 79(3) fıkrasını yani döşenmesi istenen kablo/boru hattında mutlaka Türkiye’ye bilgi verilmesi ve rızası alınması gerektiği bir durum söz konusu. Şayet bu olmazsa Türkiye buna rıza göstermeyecektir, göstermemelidir de. İlgili taraflar hem 79(3),hem de madde 300 gibi unsurların ihlal etmektedirler. Bu durum uluslararası hukukun açıkça ihlal edildiğini de göstermektedir. Dolaysıyla enerji denkleminde Türkiye’yi pasifize etme arayışları Türkiye’nin desteği alınmadan havada siyasi söylem olarak kalacaktır” açıklamalarında bulundu.

"KİMSE AKDENİZ ELİNDEN ALINDI DİYEMEZ"



Türkiye’nin Kıbrıs’ta Münhasır Ekonomik Bölge, sürecine ilişkin açıklamalarda bulunan Gözügüzelli, “İlk olarak MEB rejimi ile Kıta sahanlığı rejimi farklıdır. Türkiye MEB ilan etmedi diye Akdeniz elinden alındı kimse diyemez. Türkiye’nin komşuları ile MEB ilan etmesi için evvela Türkiye’nin deniz yetki alanları üzerine diğer komşularla ihtilaf arz edecek taleplerin olmaması gerekir. Akdeniz’de böyle bir tablo yok. Suriye konusu malum. Yunanistan-GKRY ile ihtilaf sürüyor. Kıbrıs anlaşmazlığı ortada. İsrail-Filistin(Gaza),İsrail-Lübnan deniz anlaşmazlığı dış ve yan sınırların belirlenmesinde halen gerçekleşmedi. Tüm bunları yok sayan GKRY ben anlaştığım ülkeler ile Akdeniz’i parselliyorum derse, karşısında tabi ki Türkiye’yi bulacaktır. Ayrıca MEB ikili anlaşma ile ilan edilen ve BMGS’ne tevdi edilmesi gereken bir durum iken kıta sahanlığı ab initio ve ipso facto ilkesi gereği doğal haktır, ilan gerektirmez. 200 millik Türkiye’nin kıta sahanlığı Akdeniz’de mevcuttur” dedi.

FATİH SONDAJ GEMİSİ DEVREDE

“Türkiye’nin KKTC ile MEB ilan etse bile sadece kuzeyde karşılıklı sahillerin olduğu alanların hattını belirlemiş olacaktır” diyen Gözügüzelli, “Sağlayacağı ek yarar balıkçılık alanında olacaktır. Türkiye kendi kıta sahanlığı alanında zaten hidrokarbon faaliyetlerinde bulunmakta ve yakında FATİH sondaj gemisi devreye konacak. Buna ilaveten F ve G sahalarımıza inileceğine inanıyorum. Burada dikkat çekilmesi gereken tehlike şudur ki: GKRY-Yunanistan-Mısır bir ay önce İskenderiye/Mısır’da yaptıkları resmi toplantıda üçlü sözde MEB alanı çizecekleri kararı aldıklarını açıkladılar. Aslında bunu 2005’ten beri planlıyorlar. Bu tabi ki Türkiye tarafında kabul görülmeyecek ve itirazları yapılacaktır. Bu süreçte gerilimi artırıcı provokatör adımlar atılmaya Türkiye karşısında devam edilirse, Türk-Yunan anlaşmazlığında Mısır’ın da ilk etapta dahil olacağı bir sıcak gerilim deniz alanlarında olacağı kanısındayım” ifadelerini kullandı.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html