BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
ulusal güvenlik sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
ulusal güvenlik sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

7 Ocak 2019 Pazartesi

Türkiye’nin güvenlik meselesini anlamak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


NATO üyesi olması ve uzun yıllar boyunca Batı eksenli bir dış politika izlemesi, Türkiye’nin ulusal güvenlik stratejisini de etkilemiştir.



NATO üyesi olması ve uzun yıllar boyunca Batı eksenli bir dış politika izlemesi, Türkiye’nin ulusal güvenlik stratejisini de etkilemiştir. Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminde Doğu bloğundan algıladığı tehdit, Batı ile entegre bir güvenlik siyaseti uygulamasını da zorunlu kıldı. Fakat en önemli tehdit olarak görülen Sovyetler Birliği’nin yıkılması, Türkiye’ye dış politikasını ve güvenlik stratejisini kısmi olarak yeniden yapılandırma imkanı verdi. Nitekim Soğuk Savaş sonrası döneme kadar devlet merkezli askeri tehditler üzerinden tartışılan güvenlik sorunları yeni dönemde çeşitlenerek, başta terörizm olmak üzere devlet dışı aktörlerden ve gruplardan kaynaklanan yeni tehdit unsurlarını da kapsamaya başladı.
Tehdit algısında yaşanan bu değişim, ittifaklara dayalı kolektif güvenlik anlayışını da etkiledi; devletlerin kendi başlarına ilgilenmek zorunda kaldıkları yeni kriz alanlarını ortaya çıkardı. Bu bağlamda, özellikle 1980’li yılların başlarından itibaren terör örgütü PKK’ya karşı sürdürülen mücadele, bu dönemden itibaren Türkiye için en önemli ve öncelikli güvenlik meselesi haline geldi. PKK’nın önce Suriye’ye, daha sonrasında ise (jeopolitik anlamda örgüt için korunaklı bir bölge olan) Irak’ın kuzeyine yerleşerek sınırın ötesinden Türkiye’yi hedef alması, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı güvenlik sorununun bölgeselleşmesini de beraberinde getirdi. Suriye ve İran gibi bölge ülkeleriyle bazı Batılı ülkelerin örgüte verdiği destek de Türkiye’nin güvenlik konusundaki hassasiyetini etkiledi.
1991 sonrasında Kuzey Irak’ta ortaya çıkan de facto yapı ve 2003’te Irak’ta yaşanan işgal Türkiye’nin sınır komşusunu istikrarsızlaştırırken, farklı tehdit oluşumlarına da zemin hazırladı. Nitekim Irak işgali sonrası ülkede yaşanan otorite boşluğu, günümüzde daha da net anlaşılan üç ayrıksı (Bağdat merkezli Şiiler, Erbil merkezli Kürtler, Musul/Anbar merkezli Sünni Araplar) Irak sorununu ortaya çıkardı. Bu farklılaşma Irak’taki kırılganlığı derinleştirirken, bölgesel anlamda geniş çaplı bir terör tehdidinin güçlenmesine de neden oldu. En nihayetinde, özellikle 2014 sonrası Türkiye için en önemli tehditlerden biri haline gelen DEAŞ, Irak’taki bu istikrarsızlıktan beslenerek güç kazandı.

Ortadoğu’ya bakışta değişim


Öte yandan, Türkiye’nin 2000’li yıllarda değişen dış siyaseti, Ortadoğu’ya bakışını da etkiledi. Bu döneme kadar güvenlik tehditlerinin kaynağı olarak görülen Ortadoğu, müttefiklerle yapılan işbirliği sayesinde, tehditlerin minimize edildiği, kırılgan bir jeopolitik alan olarak inşa edildi. 2000 sonrası dönemde, Ortadoğu’yu tehdidin kaynağı olarak gören yaklaşımı terk eden Türkiye, bölgeyi iyi ilişkilerin kurulabileceği bir fırsat merkezi olarak yeniden yorumladı. Bu durum Irak (özellikle Kuzey Irak bölgesi), Suriye, İran ve Mısır’la yeni bir ilişki biçiminin ortaya çıkmasını kolaylaştırdı. Arap Baharına kadar önemli sonuçlar doğuran bu siyaset, bölgede artan çatışmalar ve kırılganlıklardan sonra yeni risklerle karşı karşıya kaldı. Özellikle Suriye’de yaşanan iç savaş, terör örgütleri DEAŞ ve PKK/PYD’nin Türkiye’nin sınırlarına yerleşmesi, 2014 sonrası dönemde güvenlik risklerini Türkiye’nin sınırlarından ötede tutacak yeni bir güvenlik stratejisini zorunlu hale getirdi.
Bu bağlamda, Türkiye ilk adımda Obama yönetimini ve Batı’yı, güney sınırlarına yakın bölgelerde terör tehdidini minimize edecek olan “güvenli bölge/uçuşa yasak bölge” benzeri yapıları kurmak için ikna etmeye çalıştı. Fakat özellikle Obama yönetiminin buna doğrudan karşı çıkan siyaseti ve 2014’ten itibaren terör örgütü PKK/PYD’yi siyasi ve askeri bakımdan destekleyerek DEAŞ karşısında bir “müttefik” rolünde öne çıkarması, Türkiye’nin güvenlik algısını etkiledi. Nitekim Kuzey Suriye’de örgütün kontrolünde “kanton”ların inşa edilme faaliyetlerinin, Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından desteklemesi, Türkiye’nin operasyonlarının engellenmesi çabası ve Münbiç konusunda verdiği sözleri tutmaması, Türkiye’nin ABD’ye güvenini olumsuz yönde etkiledi ve Rusya gibi sahadaki diğer aktörlerle de anlaşarak güvenlik konusunda yeni adımlar atmasını zorunlu hale getirdi.

Türkiye güvenli bölgeleri kurmayı başardı


Nitekim DEAŞ’ın Suruç’taki terör saldırısı ve PKK/PYD’nin dış desteği kalıcı hale getirerek Afrin-Münbiç hattını birleştirme hedefi, Türkiye’nin sert güç kullanımına yönelmesine neden oldu. Bu kapsamda Türkiye, Fırat Kalkanı harekâtıyla (FHK), iç savaştan bu yana ilk defa askeri gücüyle Suriye’de var olan bir aktör haline gelerek sahada elini güçlendirdi. Bu durum, karar vericiler için bir anlamda “sabır döneminin” sona erdiğini ve askeri güç olmaksızın Suriye kaynaklı tehditlerin salt diplomasi ve ikna yöntemiyle çözülemeyeceğine olan inancın güçlendiğini de gösteriyordu.
Nitekim FKH ile Türkiye, sınırlarındaki tehditleri bertaraf etme ve olası terör koridorunu yıkma konusunda önemli bir adım attı. Türkiye bu dönemden itibaren hem PKK ile mücadele bağlamında hem de Irak’tan Suriye’ye kadar uzanan coğrafyadan kaynaklanan karmaşık güvenlik tehditleri karşısında, yeni bir güvenlik planlamasına/konseptine ihtiyaç duyduğunun da farkına vardı. Bu açıdan, önceki yıllarda Irak’ta PKK’ya karşı kısıtlı sürelerle yapılan sıcak takip ve sınır dışı operasyonlar, yeni dönemde farklı bir model üzerinden yeniden formüle edilmeye başlandı. Bir yandan Irak içinde Başika benzeri askeri kamplar kuruldu, istihbarat faaliyetleri genişletildi ve Kandil’in dışındaki (Sincar gibi) bölgelerde bulunan terör kampları da SİHA ve F16’larla hedef alınmaya başlandı. Diğer yandan, Suriye’de askeri operasyonlardan sonra kontrolün sağlandığı hat boyunca güvenli bölgeler inşa etme imkanı yakalayan Türkiye, uzun süre sonra sınırlarının belli bir bölümünde istikrarı sağladı. Bu kapsamda ÖSO birlikleri de güçlendirilerek bu bölgelerde rol üstlenmeleri sağlandı. Zeytin Dalı harekâtıyla Afrin ve Fırat’ın batısındaki tehditler büyük oranda azaltılırken, Astana’da Rusya ve İran ile tesis edilen görüşmeler aracılığıyla da İdlib’de yaşanabilecek geniş çaplı krizlerin önlenmesinde önemli adımlar atıldı. Rusya ile uzlaşılabilecek konuları öne çıkararak çözüm hususunda müzakereye yönelmesi, Türkiye’nin bölgede krizin derinleşmesinin önüne geçmesini sağladı.

PYD’ye destek güven ilişkisini dinamitledi


Bugün gelinen noktada Türkiye için en hayati tehdit Fırat’ın doğusundan kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin güvenlik endişeleri nedeniyle meşru müdafaa hakkını kullanacağını beyan etmesi de uluslararası hukukla uyumludur. Öte yandan, tehdit riskinin mimimize edilmesi için Türkiye’nin müttefiklerinden beklediği desteği alamaması, kendi güvenliğini ancak kendisinin sağlayabileceği inancını kuvvetlendiriyor. Nitekim Türkiye’nin Fırat’ın doğusu için hazırlık yaptığını beyan etmesi, 2014’ten bu yana PYD/YPG’yi destekleyen ABD’nin yol açtığı güvensizliğin de bir sonucudur. Amerika tarafından CENTCOM üzerinden sağlanan askeri yardımlar, sınırda yeni gözetleme noktalarının inşasının hedeflenmesi ve 30 bin PYD/YPG militanın eğitilmesi, bu güvensizliğin ana nedenleridir.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesinden sonra Suriye’den askerlerini çekeceklerini açıklaması ve bunu uluslararası kamuoyuna beyan etmesi, ABD’nin son dört yılda izlediği siyaseti terk etme sinyali vermesi ve mevcut güvensizliği azaltması açısından değerlidir. Pentagon’un çekilme sürecinin başladığını açıklaması da, bu adımın daha önce hayata geçmemiş olan benzeri çekilme açıklamalarından farklı olduğunu gösteriyor. Fakat Senato’daki bazı grupların yanı sıra Pentagon’un ve CENTCOM’un çekilmeye karşı çıkması, söz konusu kararın sahada ne ölçüde uygulanabileceğine ilişkin soru işaretlerine neden oluyor. Öte yandan, PYD’nin desteklenmesini en başından beri savunan isimlerden biri olan DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi McGurk’un istifası, ABD Genelkurmay Başkanı Dunford ile CENTCOM Komutanı Votel’in görevden ayrılacak olması ve yine çekilmeye karşı çıktığı için görevinden istifa eden Savunma Bakanı Mattis gibi isimlerin politika yapım ve uygulama süreçlerinden uzaklaşması, ABD’nin Suriye siyasetinin Türkiye’nin çıkarlarıyla uyumlu şekilde dönüşmesinde etkili olabilir.

Türkiye güvenlik politikasından taviz veremez


Tüm bunlara ek olarak, ABD yönetiminin çekilme kararını beyan etmesi Türkiye’nin çıkarları açısından önemli bir kazanımdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hem kalan son DEAŞ kalıntılarına hem de PKK/PYD’ye karşı operasyon yapma kararının önümüzdeki aylarda uygulamaya geçebileceğini belirtmesi de bu bağlamda büyük önem arz etmektedir. ABD’nin Suriye’den olası çekilme planı bağlamında Türkiye’nin sahadaki etkisini artırması, çıkarları açısından hayati önem taşımaktadır. Bu durum hem bölgede oluşabilecek yeni güvenlik açıklarının önüne geçmek hem de PKK/PYD ve DEAŞ’ın alan hakimiyetini ve tehdit olma kapasitelerini minimize etmek açısından önemlidir. Türkiye’nin son dönemde izlediği güvenlik siyaseti özelinde bakıldığında ise Türkiye’nin kendi sınırlarında ve coğrafyasında oluşabilecek bir boşluğa tahammülünün olmadığı açıkça görülmektedir. Bölgemizdeki güvenlik bunalımı nedeniyle uzun yıllardan bu yana ağır bedeller ödeyen Türkiye, hem Suriye-Irak coğrafyasının istikrara kavuşması hem de mevcut tehditlerin bertaraf edilmesi açısından, son dönemde izlediği güvenlik politikasından taviz vermeyecektir.

28 Ağustos 2020 Cuma

Enerjide dışa bağımlılık güvenlik ve dış politika meselesidir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Sakarya Gaz Sahası’nda (Tuna-1) bulunan 320 milyar metreküplük doğalgazın Türkiye’ye cari açıktan ekonomik getirilere, ulusal güvenlikten dış politikaya kadar çok boyutlu birçok alanda fayda sağlayacak bir başlangıç olduğunu söylemek yanlış olmayacak



Uluslararası sistemde bir devletin etkinliğini genel manada kapasiteleri belirler. Aktörün ekonomik kapasitesi, demografik yapısı, askeri kapasitesi, teknolojik kapasitesi ne kadar yüksekse o kadar ulusal güvenliğini koruyabilme ve ötesinde de etkin bir dış politika oluşturabilme imkânına sahip olur. Devletlerin elini güçlendirecek ve dış politikada kendisine alan açacak bu kapasiteler kimi zaman aktörlerin müzakere masasında haklılığını ortaya koymak için, kimi zaman da uluslararası hukukun uygun argümanlarını savunabilmek için gerekli güç unsurları olarak karşımıza çıkar. Dış politikada devletlere alan açan bu kapasiteleri etkileyen en temel unsurlardan biri bağımlılıklardır. Bağımlılık oranı arttıkça dış politikadaki hareket kabiliyeti azalır. 

Bu bağımlılık ekonomide, hammaddede ya da teknolojide veya ulusal güvenlikte olabilir. Aslen aktörler arası ilişkilerin simetrik mi yoksa asimetrik mi olacağını belirleyen, yine kapasiteleri ve bunu etkileyen bağımlılıklarıdır. Günümüzde aktörler arası ilişkileri ve dış politikayı etkileyen bağımlılıklardan biri de enerji kapsamında gündeme gelmekte.

Enerji, uluslararası sistemdeki konumlarından bağımsız olarak, büyük ya da küçük, gelişmiş ya da gelişmekte olan fark etmeksizin, tüm devletlerin ihtiyaç duyduğu bir kaynaktır. 

Dünya nüfusunun ve buna bağlı olarak ihtiyaçların artması, enerjinin dünya üzerindeki asimetrik dağılımı, onu bir jeopolitik ve güvenlik meselesi haline getirdi. 

Enerji yataklarına sahip bölgelerin jeopolitik önemleri artarken bu bölgeler bir nevi oyun alanı haline gelmekteler. Bu durum enerjiyi güvenlik meselesi haline dönüştürmüştür. Bazı devletler ulusal güvenliklerini sağlayamadıklarından, enerji sahibi olmak onlar için bir beka mücadelesine döner; bazı ülkeler ise enerjiyi bir dış politika aracı olarak kullanırlar. 

Enerjinin güvenlik boyutunun kaçınılmaz yönlerinden birini de enerji güvenliği oluşturur. Gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler, enerji güvenliklerini sağlayabilmek adına, enerji kaynaklarına sahip olmak ya da bu kaynaklara en azından kesintisiz erişebilmek için uygun dış politika formülleri üretmekteler.

Enerji güvenliği tartışmaları üzerine devletlerin dış politika inşa etmeleri Birinci Dünya Savaşı’na kadar dayanır. Winston Churchill Birinci Dünya Savaşı öncesinde “İngiltere olarak ne bir kaynağa ne bir devlete ne de bir bölgeye bağımlılığımız olabilir. 

Hangi yerde olmak gerekiyorsa o yer üzerinden bir politika üretip tek kaynağa bağımlılıktan kaçınmak gerekiyor. Bu bizim en önemli enerji güvenliği meselemizdir. Enerjiyi kesintisiz bir şekilde sağlamak gerekir” diyerek enerji kaynaklarına hâkim olmak üzere bir dış politika ortaya koymuştu. Ayrıca yine Churchill Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz donanmasının kömür yerine petrolle çalışmasının, genel manada uluslararası sistemde, özelde ise Almanya’ya karşı karşılaştırmalı bir üstünlük sağlamak açısından çok önemli olduğuna dikkat çekmişti. 

Churchill’in enerji kaynakları açısından yine Orta Doğu’yu hedef olarak seçmesi, savaşın temel motivasyonlarından birinin enerji olduğunu gösteriyor. Aynı şekilde Gazi Mustafa Kemal Atatürk “Petrol meselesi yalnızca bir milli ekonomi meselesi değil, aynı zamanda bir milli müdafaa meselesidir” diyerek konunun güvenlik bağlantısına vurgu yapmıştı. 

Bu örneklerden anlaşıldığı üzere, ister ulusal güvenlik üzerinden okunsun isterse enerji güvenliği üzerinden değerlendirilsin, enerji kaynaklarına sahip olmak ülkelerin uluslararası sistemdeki pozisyonunu ciddi bir şekilde değiştirmektedir.

Birinci Dünya Savaşı sırasında stratejik önemi yeni kavranmaya başlanan enerji kaynaklarının elde edilmesi çabası, zamanla enerjinin dış politika unsuru olarak kullanılmasına dönüştü.

Enerjinin bir dış politika aracı olarak kullanılmasına ilk örnek 1973 Arap-İsrail savaşı sırasında yaşandı. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC), Arap-İsrail savaşında İsrail’i desteklediği gerekçesiyle Batı’ya petrol ambargosu uyguladı. 

Bu durum ciddi bir krize yol açtı. Bu kriz sonucunda, Orta Doğu enerji kaynaklarına bağımlı olan Fransa, enerjinin gelecekte yine bir dış politika aracı olarak kullanılabilme ihtimaline binaen, temel enerji kaynağı olarak nükleer enerjiyi kullanmaya başladı. Aynı şekilde Rusya’nın 2006 ve 2009 yıllarında Ukrayna ile yaşadığı gerilimler sonucunda kısa süreli de olsa Avrupa’ya giden ve Ukrayna’dan geçen hattan doğalgaz akışını kesmesi, yine özellikle Avrupa Birliği’nde (AB) ciddi bir endişeye yol açmıştı. Çünkü genel manada AB, özelde de Almanya o günden itibaren Rusya’nın enerjiyi bir dış politika aracı olarak kullanabileceğini düşünmeye başladı ve Rusya’ya olan enerji bağımlılıklarını azaltmak için yenilenebilir enerjiye yöneldiler. Bu çerçevede, enerjide dışarıya bağımlı olmanın ülkelerin ekonomi-politiğini etkileyen önemli bir unsur olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Konunun bir başka veçhesi de enerji kaynaklarına ihtiyaç duyan ve enerjide dışa bağımlı olan devletlerin dış politikada yeterince bağımsız hareket edememesidir. Enerjideki dışa bağımlılık, aktörler arasındaki ilişkiyi asimetrik bağımlılığa çeviren bir konudur. 

Bu bağlamda enerjide dışa bağımlılık, devletlerin dış politikadaki hamlelerini kısıtlayan bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. 

Zira enerjinin yukarıda bahsedildiği gibi bir dış politika aracı olarak kullanılıp arz kısıntısına gidilmesi ihtimali, yani enerjinin politik bir hamle aracı olarak kullanılması ihtimali devletleri tedirgin etmekte. Bu noktada, tedirginliğin temel nedeni enerjide dışa bağımlı olan devletin, olası kesilen miktarı başka bir kaynaktan karşılayamama endişesidir. 

Bu konuya örnek olarak 2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinden sonra AB-Rusya ilişkilerinde yaşanan gelişmeler gösterilebilir. AB birlik olarak Rusya’ya enerji konusunda bağımlıyken, aynı zamanda Rusya’nın önemli doğalgaz şirketi Gazprom’un başta Almanya ve İtalya olmak üzere AB üyesi ülkelerle enerji kontratları yapması, AB’nin Kırım ilhakı sonrası net bir dış politika tavrı alamamasındaki en büyük etkenlerden biri olarak görülebilir. Rusya’ya yönelik yaptırımlar, G-8 üyeliğinin askıya alınması ve bazı ekonomik yaptırımların ötesine geçemedi. Bu noktada AB’nin Rus enerjisine kısa vadede alternatif oluşturamaması ve Rusya’nın arz kesintisi yapabileceği kaygısı önemli faktörler olarak görünüyor. Bu anlamda, AB’nin enerji bağımlılığının dış politikada hamle gücünü azalttığını söylemek mümkün.

Konuyla alakalı başka bir örnek, 2015 yılında Türkiye ve Rusya arasında yaşanan uçak krizi sırasında yaşandı. 24 Kasım 2015 tarihinde Rusya Hava Kuvvetleri'ne ait Suhoy (Sukhoi) Su-24 tipi uçağın sınır ihlali gerçekleştirmesinden dolayı Türk Hava Kuvvetleri tarafından düşürülmesinin ardından gerginleşen Rusya-Türkiye ilişkilerinde, tartışmalar asimetrik bağımlılık üzerinden sürmüştü. 

Bu tartışmaların odağında, Türkiye’nin Rusya’dan aldığı enerji kaynağının miktarı ve geçmiş deneyimlerden de yola çıkarak Rusya’nın (uluslararası hukuka aykırı bile olsa) Türkiye’ye giden enerji arzını kesebileceği tedirginliği bulunuyordu. Türkiye’nin o dönemde Rusya’dan aldığı gazda bir kesinti olması halinde ortaya çıkacak ihtiyaç, başka bir kaynaktan karşılanamayacak düzeydeydi. Durumu ağırlaştıran bir diğer durum da Türkiye’nin elektrik enerjisinin o dönem için yarıya yakın kısmını, yüzde 99’unu dışarıdan aldığı doğalgazla üretiyor olmasıydı. Yani doğalgazdaki kesinti aynı zamanda Türkiye’nin elektrik üretimini de etkileyecekti. 

Bu gelişmeler ışığında, Türkiye alternatiflerini oluşturmak üzere sıvılaştırılmış doğalgaza (LNG), yenilenebilir enerjiye, yerli enerji kaynaklarına yöneldi. Aynı zamanda depolama faaliyetlerini de artırarak bugün elektrik üretiminde doğalgazın payını epey düşürdü ve kaynaklarını çeşitlendirdi. Böylece enerji güvenliğini sağlama konusunda daha güçlü hale geldi. Ancak o dönemde söz konusu kriz Türkiye’nin dış politikasında hareket alanını daraltan bir gelişmeydi.

Bu noktada, devletlerin enerji bağımlılıklarından kurtulmasının sadece ekonomi, ticaret, güvenlik gibi alanlar için değil, aynı zamanda dış politikada güçlü bir duruş sergileyebilmek için elini kuvvetlendirecek bir hamle olduğunu ifade etmek gerekiyor. Bu minvalde, geçtiğimiz günlerde Karadeniz’deki Sakarya Gaz Sahası’nda (Tuna-1) bulunan 320 milyar metreküplük doğalgazın Türkiye’ye cari açıktan ekonomik getirilere, ulusal güvenlikten dış politikaya kadar çok boyutlu birçok alanda fayda sağlayacak bir başlangıç olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Türkiye her şeyden önce artık doğalgaz aramayı, sondaj faaliyetlerini ve bunların sonucunda da enerji kaynağı keşfetmeyi deneyimleyen bir ülke konumuna gelmiş oldu. 

Bu kabiliyet, özellikle Türkiye’nin kendi sismik araştırma ve sondaj gemilerine sahip olmasıyla beraber, elde ettiği bir hareket özgürlüğünün sonucu olarak ortaya çıktı. O halde, öncelikle böyle bir teknolojiye sahip olmanın, enerji konusunda atılan adımları değiştiren temel unsur olduğunu söylemek gerekir. İkinci olarak, bulunan doğalgazın büyüklüğünü anlayabilmek için, Türkiye’nin ithal ettiği doğalgaz miktarlarıyla karşılaştırarak bir analiz yapmak gerekiyor. En basitinden Türkiye Rusya’dan 2019 yılında yaklaşık olarak 15,5 milyar metreküp doğalgaz almıştı. Yeni keşiflerin olmaması durumunda, yani bulunan rezerv miktarının 320 milyar metreküp olarak kaldığı düşünülse bile, bu enerji miktarı Rusya’dan alınan 20 senelik gaz miktarına eşittir.

Bu durum, öncelikle enerji güvenliğinin temel unsuru olan “çeşitlendirme” açısından son derece önemlidir. Enerjinin alındığı kaynakları çeşitlendirmek veya kullanılan enerji tiplerini çeşitlendirmek, olası bir kriz durumunda arz kesintisi olsa bile, o miktarın başka bir kaynaktan telafi edilmesini sağlayacaktır ki bu da ülkenin dış politikasını doğrudan etkileyecek ve elini rahatlatacak bir unsurdur. 

Dolayısıyla bu doğalgaz keşfiyle Türkiye, artık doğalgazın yüzde 99’unu ithal eden bir ülke konumundan enerjiye sahip bir ülke konumuna geçmiş oldu. Doğalgaz kullanıma geçtikten sonra cari açığın en önemli kalemini oluşturan enerji ithalatını azaltacak, bu durum da ekonomiye çok önemli katkılar sağlayabilecektir. 

Ancak bunların yanı sıra, özellikle yeni rezervlerle desteklenmesi durumunda, enerji gibi dış politikayı etkileyen bir konuda Türkiye’nin bağımlılıktan aşamalı olarak kurtulabilmesi ve ayrıca bu hususta kapasitesini artırarak diplomaside ve dış politikada elini güçlendirip kendisine hareket alanı kazandırabilmesi en önemli sonuçlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Enerjiye sahip olunduğu için azalan dışa bağımlılığın meydana getireceği dış politikadaki hareket alanı, Türk dış politikasında önemli yer tutan Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz  gibi meselelerde de hissedilecektir.




10 Şubat 2019 Pazar

Batı'nın 'Kürtler' yalanı PKK-YPG’yi örtme çabası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


"Kürtler” konusu bağlamında Batı kamuoyunda Aralık ayının sonunda başlatılıp Ocak ayında devam ettirilmek suretiyle yeniden ısıtılan Türkiye kampanyası, aslında tanıdık özelliklere sahip.



Batı medyasındaki Türkiye karşıtlığının birkaç odak noktası var. Bunlardan biri Türkiye’deki Kürtlerin tahrik edilmesi üzerine kuruludur. Kürtlerin hiç yüz vermemesine rağmen, Batı kamuoyunda yoğun şekilde bu söylem dile getirilir. Türkiye’nin PKK terörüyle mücadelesine gölge düşürebilmek maksadıyla siyasi konuşmalarda, basın toplantılarında ve dolayısıyla medya metinlerinde PKK yerine bilinçli şekilde “Kürtler” ifadesi kullanılır. Halbuki PKK hem Türkiye hem de ABD, ve Avrupa’nın terör örgütleri listesindedir. Gerek yakın dönemde yaşananlar esnasında gerekse son 30 yıllık terörle mücadele sürecinde Türkiye bu çarpıtmayla karşı karşıya kalmaktadır. Bu yüzden “Kürtler” konusu bağlamında Batı kamuoyunda Aralık ayının sonunda başlatılıp Ocak ayında devam ettirilmek suretiyle yeniden ısıtılan Türkiye kampanyası, aslında tanıdık özelliklere sahip.
Bu kara propagandanın aktörlerine bakıldığında, ön planda ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararından rahatsız olan ve bu kararı erteletmek isteyen siyasiler olduğu görülüyor. Onlarla birlikte, başta Amerikan medyası olmak üzere Batı medyasının çoğunluğu da aynı koroya katılmış durumda. Trump’ın Suriye’den çekilme kararından sonra medyada telaffuz edilen bu yaklaşımı, siyasal düzlemde de algı oluşturmak maksadıyla ilk olarak Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham Aralık ayının sonunda “günün sonunda, Kürtleri bırakıp gidersek ve katledilirlerse, gelecekte bize kim yardım edecek?” diyerek başlatmıştı. Akabinde 4 Ocak’ta ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo “ABD Türklerin Suriye’de Kürtleri kıyıma uğratmamasını güvence altına almaya çalışıyor” ifadesiyle bu algı oluşturma sürecini resmi bir söyleme dönüştürmüştü. Bu söylemin daha sonra çeşitli çevrelerde daha yoğun şekilde kullanıldığı görülüyor. Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton İsrail ziyaretinde aynı açıklamayı tekrar ederek bu propaganda çarkına katılmıştı. Trump’ın Şubat ayının başında kendi otelinde YPG-PYD’nin Washington temsilcisi İlham Ahmed ile sanki tesadüfmüş gibi “karşılaştıktan” sonra 15 dakika konuşmasıysa bu halkanın son parçalarından biri oldu. Türkiye’nin Kürtlerle ilişkisine ve tüm bu yaklaşımların özünde yer alan terör örgütü PKK’nın Suriye kolu YPG’yi örtme çabalarına geçmeden önce, Trump’ın çekilme konusundaki açıklamalarını hatırlamakta fayda var.

Beyaz Saray’da bilek güreşi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 14 Aralık’ta ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra Türk-Amerikan ilişkilerinde pozitif bir atmosfer oluşmaya başladı. 2013 yılında Barack Obama yönetiminin Suriye meselesinde Türkiye’nin aleyhine pozisyon almaya başlamasından sonra bozulmaya başlayan iki ülke ilişkilerinde ibre ilk kez yukarı doğru hareket halindeydi. Bu tablo, Trump’ın dört gün sonra Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygılarına saygı gösteren bir söylemle ABD’nin Suriye’deki askerlerini geri çekeceğini belirtmesiyle daha da olumlu bir mahiyet kazandı. Trump 19 ve 20 Aralık tarihlerinde ise Suriye’deki Amerikan askerlerinin geri çekileceğini teyit eden açıklamalarına devam etti; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın DEAŞ ile mücadelenin kalan kısmını Türkiye’nin yürüteceğine dair kendisine teminat verdiğine dair bilgileri kamuoyuyla paylaştı. Bu açıklamalar Erdoğan’ın, Suriye’nin kuzeyinde, Fırat’ın doğusunda ABD askerlerinin nezaretinde oluşturulan PKK-YPG bölgesine operasyon yapılacağı yönündeki açıklamasından sadece birkaç gün sonra gelmişti.
Amerikan medyası Trump’ı bu açıklamayı yapmaya Erdoğan’ın ikna ettiğini eleştirel bir tonla yazdı. Devamındaysa Trump’ı kararından vazgeçirmek için Beyaz Saray’a pek çok tur yapıldığını ve kamuoyuna onlarca demeç verildiğini söylemek mümkün. Bu bağlamda, Trump’ın çekilme açıklamasına tepki göstermek amacıyla ABD Savunma Bakanı James Mattis ve ABD’nin DEAŞ’la Mücadele Koalisyonu Özel Temsilcisi Brett McGurk istifa ettiler. Dolayısıyla Amerikan medyası, askeri bürokrasi ve siyasi çevrelerin önemli bir kesimi Trump karşıtı açıklamalar yapmaya başladı ve (Kılıç Buğra Kanat’ın ifadesiyle söylersek) bu açıklamaların odağında “Türkiye karşıtlığı merkezi konumda” oldu. Trump karşıtı açıklamalarda, Suriye’de Rusya ve İran etkisinin artabileceği ve DEAŞ’ın geri dönebileceği gibi iddialar zikredilse de, bu açıklamaların ana gerekçesini Türkiye’nin “Kürtleri katledeceği” yalanı ve ABD’ye müttefiklik yapan terör örgütü YPG’nin yalnız bırakılmaması gerektiği vurgusu oluşturdu.

İsrail’in hegemonya çabasına destek

Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton böylesi bir atmosferde İsrail’i ziyaret ederek Türkiye karşıtı söylemin çıtasını yükselten açıklamalar yaptı. Bolton’ın “Ankara’nın Suriye’de Kürtleri katletmesine izin vermeyeceğiz” ifadelerini kullanmasıysa hem Batı’da devam eden Türkiye karşıtı kampanyanın bir parçası olması bakımından hem de İsrail’de yapılması açısından dikkat çekicidir. Küresel medya ile İsrail yanlısı lobiler arasındaki ideolojik ilişki göz önüne alındığında, çift taraflı bir operasyon yapılmak istendiğine dair kuşkulu olmak gerekir. Nitekim İsrail’de yapılan bu açıklamanın söylem analizi yapıldığında, bunun İsrail’in bölgedeki hegemonya çabalarıyla uyumlu olduğu görülüyor. Barzani yönetiminin 2018 yılında Irak’ın kuzeyinde bağımsızlık referandumu düzenlemesini açıktan destekleyen tek ülke olan İsrail PKK ve onun Suriye uzantısı YPG konusundaki pozitif yaklaşımını da açıktan dile getiriyor. Başta İsrail Adalet Bakanı Ayelet Şaked olmak üzere bazı İsrailli bakanlar Kürtleri her fırsatta Türkiye’ye karşı kışkırtmak için yalan söylemekten çekinmiyor.
Ayrıca 8 Ocak’ta Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve İsrail’in yaptığı görüşmeden sonra MOSSAD şefinin “İran’ın gücü kırılgan. Asıl tehdit Türkiye’den geliyor” şeklindeki açıklaması “Kürtlere katliam yapılacak” yalanının İsrail’de dolaşıma sokulmasıyla ilişkilidir. İsrail bölgedeki kaosu derinleştirerek kamuoyunun başka yöne odaklanmasını ve böylece kendi işgal girişimlerinin konuşulmasını engellemek istiyor. Ulusal güvenliğinin tehdit edildiği gerekçesiyle Türkiye’nin enerjisini uzun süre buraya harcaması, muhtemelen İsrail’in yayılmacı politik hedefleriyle örtüşmektedir. Bu yüzden Bolton’un İsrail ziyaretinde bu açıklamayı yapmasından hemen sonra MOSSAD şefinin Türkiye’yi tehdit kategorisinde gören açıklamasının gelmesi tesadüfi değildir. Meselenin İsrail ile ilişkili bir diğer boyutuysa Trump’ın çekilme kararına itiraz eden ABD’lilerin, bunu “İsrail’in güvenliğini” bahane ederek yapmasıdır. İşin tuhaf kısmı, bir taraftan İran’ın İsrail’e tehdit oluşturduğu gerekçe gösterilerek ABD’den YPG’yi desteklemeye devam etmesi istenmekte, diğer taraftan da MOSSAD şefi “gerçek tehdit İran değil, Türkiye’dir” açıklaması yapabilmektedir.

Türkiye’nin ulusal güvenliği

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun, John Bolton’ın Ankara ziyaretinden sonra yaptığı Twitter paylaşımında “Türkiye’nin ulusal güvenliğinin müzakere edilemez” olduğunu vurgulayarak aslında meselenin başlangıç ve bitiş noktasını da tespit etmişti. Bölgede Kürtlerin de sahibi olduğu ve refah içinde yaşadığı tek devlet Türkiye’dir. Türkiye terör örgütü PKK ve onun Suriye’deki uzantısı YPG-PYD ile mücadele etmektedir. Fırat’ın doğusunda ABD desteğiyle ortaya çıkacak muhtemel bir otonom bölge Türkiye’nin bekası ve geleceği açısından en büyük tehditlerden birini oluşturmaktadır. Türkiye ulusal güvenliğini tehdit eden böyle bir cerahati dağıtmak konusunda kimseden izin almayacağını Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarıyla onlarca kez vurgulamıştır. Dahası, ABD ile Türkiye 1952 yılından bu yana NATO içinde yan yana görev yapan iki ülke konumundadır. Bazı Amerikalıların Türkiye’nin beklentilerini görmezden gelerek PKK-YPG gibi terörist yapılanmalara yatırım yapması müttefiklik hukukuyla bağdaşmamaktadır. ABD’nin desteklediği YPG tıpkı DEAŞ gibi bir terör örgütüdür ve işkence, cinayet, çocukları zorla askere alma, yerel halkı zorla sürgüne gönderme gibi suçları işlediği İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından da rapor edilmiştir. YPG zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan Kürtlerin sayısı 500 bin civarındadır. Ayrıca nüfusunu Arapların oluşturduğu pek çok şehir YPG tarafından insansızlaştırılarak işgal altında tutulmaktadır.

Kürtleri kandırma umudu tutmuyor

“Kürtler katledilecek” yalanı üzerinden yapılan propagandanın pek çok alıcısı olduğu muhakkak. Çünkü bu söylem aracılığıyla hem Türkiye’nin pozitif imajına gölge düşürecek bir argüman elde ettiklerini düşünüyorlar hem de Türklerle Kürtleri karşı karşıya getirerek kitlesel çatışma çıkarabileceklerini hayal ediyorlar. Batı’daki belirli grupların yıllardır yatırım yaptığı bu iddianın hiçbir şekilde tutmadığını, aksine hem Türklerin hem de Kürtlerin bu beklentiyi reddettiğini hatırlatmak gerekir. 2016 yılında PKK Türkiye’de bazı şehir merkezlerinde “özyönetim” ilan ederek caddelere, evlerin önlerine hendek kazdığında ve camileri mevzi olarak kullandığında, benzer bir söylem Batı kamuoyunda yoğun bir şekilde kullanılarak PKK’ya yapılan operasyonlar engellenmek istenmişti. Kürtler doğrudan sokağa davet edilerek toplumsal bir gerilim ve çatışma ortamının oluşması arzu ediliyordu. Fakat Kürtler bu beklentiyi sömürgecilerin kursaklarında bırakmış ve Türkiye terör yuvalarını dağıtmıştı. Ayrıca Türkiye’de PKK’ya yönelik operasyonların en yoğun olduğu dönemde AK Parti ile MHP arasında kurulan “Cumhur İttifakı” bir önceki seçime göre Kürtlerden daha fazla oy aldı.
Batı medyasında yeniden artan haber içeriklerine bakıldığında, PKK-PYD-YPG tarafından servis edilen içeriklerin herhangi bir süzgeçten geçirilmeden habere dönüştürüldüğü görülüyor. Türkiye Fırat’ın doğusunu hedefleyen operasyonun “Kürtlere” değil PKK’lı teröristlere karşı yapılacağını defalarca açıklamasına rağmen, Batı medyası haber ve köşe yazılarındaki söylemi değiştirmiyor. Kürtleri PKK ve YPG ile özdeş tutmak isteyen toptancı bakış açısı bilinçli olarak sürdürülüyor. Operasyonda sivillerin değil teröristlerin hedef alındığını açıklayan Türkiye’nin sahada da buna uygun bir askeri strateji uyguladığı önceki örneklerden biliniyor olmasına rağmen, Batı medyasında ve bazı siyasi çevrelerde “hedefte Kürtlerin” bulunduğu yaklaşımı yoğun şekilde kullanılıyor. Batılılar ders almasa da, önceki örneklerde olduğu gibi bu kara propaganda yine tutmayacak. Çünkü Türklerin ve Kürtlerin kadim kardeşliği, Osmanlı Devleti’nden miras aldıkları birlikte yaşama kültürü ve ırkçılığı reddeden İslami hassasiyetleri, geleceğin birlikte inşa edilmesi konusunda çok daha kuvvetli bir zemin oluşturmuş durumda.





1 Ağustos 2017 Salı

İsrail Hakkında ve Türkiye İlişkileri


Tamer ASHRAF
İsrail son dönemde ikili ilişkilerdeki bozulmayla birlikte Türkiye’nin güvenlik alanındaki geleneksel desteğini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu yeni duruma karşı İsrail’in geliştirdiği politikaların anlaşılmasında bu ülkenin güvenlik zihniyetinin tarihi, toplumsal, dini ve politik yönlerden analizi faydalı bir arka plan sunacaktır.
İsrail’in pragmatik ve lider merkezli güvenlik geleneğinin mevcut güvenlik politikası Türkiye’yi dışlayarak ciddi verimlilik ve sürdürülebilirlik riskleri almaktadır. Bu itibarla çalışma, İsrail’in Türkiye’yi göz ardı eden yeni güvenlik yaklaşımını irdelemektedir.

Tarih boyunca Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi büyük dinler için kutsal anlamlar taşıyan bir coğrafyada kurulmuş olması, kuşkusuz, İsrail devletinin güvenlik kaygılarının ve politik hassasiyetinin temelini oluşturmaktadır. Bugün İsrail pek çok açıdan bir çeşitliliğin resmi görünümündedir. Kayıtlara (CIA, 2013) göre İsrail’in 7,6 milyonluk nüfusunun yaklaşık %76’sını Yahudiler, % 17’sini Müslüman Araplar, % 2’sini Dürzîler, geriye kalan kısmını ise Çerkez, Ermeni ve diğer topluluklar oluşturur. Bu nüfusun 320 bin kişilik bölümü Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Golan Tepelerindeki Yahudi yerleşim bölgelerinde yaşamaktadır. Yahudilerin hâkim unsur olduğu bu toplumsal yapıdaki çeşitlilik Yahudi kimliğinin kendi içinde de bariz şekilde görülmektedir. İsrailli Yahudilerin yaklaşık % 50’si kendini seküler olarak tanımlarken, % 30’u geleneksel, geriye kalan % 20’lik nüfus ise dindardır (Halperin-Kaddari ve Yadgar, 2010:11).
İsrail’in kolektif kimliği din, milliyetçilik ve Holokost olmak üzere üç temel unsur (Barnett, 1996:345) üzerine kuruludur. Kurucu ideoloji olan Siyonizm’in temel vurguları “İbranice’nin ihyası, Filistin’i Yahudiler için tek vatan seçeneği olarak kabul etme, bu toprak parçası ile başka ülkelerin Yahudi yurttaşları arasında kurumsal bağlar oluşturma ve modern milliyetçilik ile tarihi – dini olan arasında köklü bağlar kurmak için belli kavram ve sembollerin kullanılması” (Goldberg,
2003:12) olarak özetlenebilir. Siyonizm Yahudilerin Batı toplumu içinde güvende olmadıkları ön kabulüne dayanmasıyla (Barnett, 1996:346) güvenlik kavramının son derece merkezi olduğu bir akımdır. Konu İsrail olduğunda güvenlik; asker, polis ve istihbarat ilintili kurumların görev alanı veya hükümetlerin bunları en doğru biçimde yönetme sorumluluğunun ötesinde bir anlam ifade eder. Güvenlik İsrail’in idealleri ve kurumları ile kendini ifade eden bir kolektif şuurdur ve bu
yönüyle savunmanın dışında dış politika, ekonomi ve sosyal politikaların yapım sürecinde de en belirleyici faktör olmuştur.Bu yüzden güvenliğin kendi içinde alabildiğine çeşitli olan İsrail Yahudiliğini günümüze dek bir arada tutan önemli bir ortak payda olduğu (Boardman, 2007:1) şeklinde yorumlar yapılmaktadır.Kültür ve kurumsal yapıların ülkelerin güvenlik çıkarlarının tanımlanmasında veya doğrudan güvenlik politikalarının
belirlenmesinde etkili olduğu (Jepperson vd., 1996:11) savunulmaktadır. Kimi sosyal inşa kuramcılarına (Baylis, 2008:80)
göre sosyal yapıların eylemler üzerindeki etkisi, dönüşümü imkânsızlaştıracak derecede bağlayıcıdır. İsrail bu tezin son derece ikna edici olduğu bir örnektir. İsrail toplumu ve karar alıcıları için siyasi kültürün temel referansı devletin Yahudi
kimliğidir. Bu kimlik ve onun iç dinamikleri ülkenin siyasi evrenindeki tüm duygu, düşünce inanç ve davranışı biçimlendirir. Bu etkiyi bazı örneklerle somutlaştırmakta fayda vardır.
İsrail, din – devlet ilişkilerinin sancılı olduğu bir ülkedir. Toplumun dine ve onun rolüne bakışındaki çeşitliliğin farkında olan Siyonist kurucular İsrail’i seküler veya dini olarak tanımlamaktan kaçındıklarından ülkenin yazılı bir anayasası yoktur
(Goldberg, 2003:4). “Statüko” olarak bilinen ve dini liderlerle seküler liderler arasında 1947 yılında varılan bir mutabakata (Halperin-Kaddari ve Yadgar, 2010:14) dayanan bu denge politikası ile dindarlar Şabat tatili, evlilik hukuku, koşer kuralları gibi konularla ilgili düzenlemelere etki etme gücüne sahip olmuştur (Goldberg, 2003:19). Yahudi devletinin varlık ve bekasını esas alan bu karşılıklı taviz politikası ile temelde seküler bir ideoloji olan Siyonizm’e mesafeli duran dindar Yahudilerin İsrail’in kurulmasına doğrudan muhalefet etmeleri önlenmiştir.Dini etki yukarıda belirtilen düzenlemelerle sınırlı olmayıp güvenlik politikalarına da uzanır. Öyle ki, bir ferdin sadece din öğrenmekle meşgul olması anlamına gelen “Torato Omanuto” düzenlemesi ile güvenliğin en öncelikli konu olduğu İsrail gibi bir ülkede dindarlar askerlikten muaf tutulmuştur. 2007 yılı verilerine göre askerlikten muafiyetten yararlananların sayısı elli bin civarındadır ve bu sayı askerliğe elverişli nüfusun % 11’ini teşkil etmektedir. Dindar kesimdeki yüksek nüfus artış oranından ötürü, uygulama devam ettiği sürece bu yüzdenin büyümesi beklenmektedir (Greenberg, 2012). İsrail’in

kurulduğu 1948 yılında sadece 400 kişinin yararlandığı uygulama ilk dönemlerde kabul edilebilir bir durum olarak görülmüştür. Gelinen noktada ise hiçbir yasal zemini olmayan ve tamamen bir teamülden ibaret olan “Torato Omanuto”da
değişikliğe gidilmesi tartışılmaktadır. Askerlik muafiyetine dair herhangi bir değişiklik vergi muafiyeti konusunda da emsal teşkil edebileceğinden, içinde bulunulan süreç dindar kesimin hayatını derinden etkileme potansiyeline sahiptir. Seküler
kesimin “Torato Omanuto”da değişim talebine karşın dindarlar için böylesi bir durum ülkeyi bir arada tutan “Statüko”nun feshi (Balcı, 2012) anlamına gelebilecektir. Bir diğer ifadeyle İsrail, kurulabilmek için başlattığı bir uygulamayı var
olabilmek için durdurmak gibi paradoksal bir durum ile karşı karşıyadır. Zira kıt insan kaynakları ile kendisine hiç de dostane bakılmayan bir coğrafyada var olmaya çalışan İsrail’in bu denli yüksek oranda askerliğe elverişli nüfustan
vazgeçme lüksü yoktur.Ülkenin Yahudi nüfusunun iç çeşitliliği ile güvenlik politikalarının kesiştiği tek alan din – devlet ilişkileri değildir. İsrail Yahudiliği içindeki kültürel – etnik farklılıkların da başta savunma ve dış politika gibi temel politikalara etkisi söz konusudur. Bilindiği gibi İsrail bir göçmenler ülkesidir. Yahudiler 19. yy. sonlarından başlayarak dünyanın birçok ülkesinden Filistin’e göç etmişler ve gelirken asırlardır yaşadıkları eski ülkelerinin kültürlerini de beraberlerinde
getirmişlerdir. Avrupa kökenli Aşkenaziler, İspanya – Portekiz kökenli ve çoğunlukla Osmanlı tebaası olan Seferadlar,Arap ülkeleri ve İran’dan gelen Mizrahiler bu grupların başlıcalarıdır (Özmen, 2006:38). Bu çerçevede Aşkenaziler kuruluşundan bu yana İsrail’de en etkili topluluk olmuştur. İsrail’in politik, askeri, ekonomik ve kültürel eliti genellikle
Aşkenazi olmuştur (Halperin-Kaddari ve Yadgar, 2010:13). Örneğin İsrail cumhurbaşkanları ve başbakanlarının tamamına yakını Aşkenazi kökenlidir. Benzer şekilde savunma bakanları ve genelkurmay başkanları da genel olarak Aşkenazi isimler arasından çıkmıştır. Geldikleri coğrafya itibariyle Aşkenazi toplumunun Müslümanlarla birlikte yaşama tecrübesi yoktur.
Bir diğer ifadeyle, İsrail’in temel politikalarını belirleyen kadrolar ülkenin içinde bulunduğu Müslüman / Arap coğrafyaya son derece yabancı bir kültürden gelmişlerdir. Kültürel yabancılığa “öteki” ile ilgili travmatik toplumsal hafızayı da eklemek gerekir çünkü Aşkenazi Yahudiler eski vatanları olan Avrupa’da asırlar boyunca önceleri Hıristiyanlık daha sonraları ise milliyetçilik kaynaklı antisemitizme maruz kalmışlardır. İsrail toplumsal yapısı ile ilgili bu durumun güvenlik
politikalarına ne derece etki ettiği önemli bir araştırma konusudur ve bazı ipuçlarından söz etmek mümkündür. Örneğin İsrail’in tüm büyük savaşları ve genişlemeleri ağırlıklı olarak Aşkenazi tabandan oy alan İşçi Partisi’nin hükümet olduğu dönemlerde gerçekleşmiştir (Arı, 2008: 322).

2. İSRAİL GÜVENLİK GELENEĞİ
2.1. GELENEKSEL GÜVENLİK AKTÖRÜ: ORDU

Resmi adıyla İsrail Savunma Kuvvetleri olarak bilinen İsrail ordusu, şüphesiz, İsrail güvenlik zihniyetini biçimlendiren en etkili aktördür. Güvenlik konusunun İsrail toplumu ve devleti için ifade ettiği geniş anlamla orantılı olarak, ordunun merkezi rolü hayatın pek çok alanında kendini hissettirir. Bu etki savunma harcamalarının GSMH’ya oranı, askerlik hizmetine dair kanunlar, asker başına düşen harcama gibi nicel kıstaslar esas alındığında net olarak görüleceği gibi,
savunma bakanının dünyanın pek çok ülkesindeki mevkidaşları ile kıyaslandığında sahip olduğu ayrıcalıklı konum gibi nitel değerlendirmelere bakılarak da ölçülebilir (Boardman, 2007:1).
Bonn International Center for Conversion tarafından yayımlanan indekse (BICC, 2012) göre İsrail dünyanın en militarize ülkesi durumundadır. İsrail – Arap savaşlarının kronolojsine bakıldığında her jenerasyonun önemli ölçüde bilfiil savaşa katıldığı ve bunun bir sonucu olarak ordu – toplum iç içeriğinin taze kaldığı görülür. GSMH’nın % 7,3’ünü savunma harcamalarına ayıran İsrail bu oran ile dünyada altıncı sıradadır (CIA, 2013). Askeri teknolojilerde bağımsızlık politikasını hassasiyetle uygulayan İsrail kişi başına düşen Ar-Ge yatırımında dünya üçüncüsüdür (CBU, 2011:23). Mecburi askerlik süresi erkekler için 36, bayanlar için ise 21 aydır. Yedeklik yükümlülüğünün ciddi olarak uygulandığı ülkede askerlik neredeyse bir ömür boyu bireyin hayatının bir parçasıdır.
İsrail askeri elitinin tavsiyeleri karar alıcılar için her zaman en öncelikli veri olagelmiştir. Ulusal istihbarat değerlendirmelerinde bir teamül olarak ordunun görüşü öne çıkar. İsrail’de emekli ordu mensuplarının devlete ait şirketlerde ve siyasette önemli konumlara gelmelerindeki kolaylık dikkat çekicidir. Kuruluşundan bu yana başta Araplarla ilişkiler olmak üzere ülkenin temel politikalarını belirleyen siyasi elit çoğunlukla asker kökenlidir.
İsrail Savunma Kuvvetleri ülkeye yeni göç eden Yahudilerin İbranice öğrenmesinde önemli bir rol üstlenmektedir. Ayrıca bu insanların İsrail’in toplum yapısına problemsiz uyum sağlayabilmesi için yoğun seminer programları ve geziler düzenleyerek göçmenlikten yurttaşlığa geçişin sadece kâğıt üzerinde kalmaması yönünde çaba göstermektedir. Tüm bunlara ek olarak, ülkedeki Yahudi toplumunun çok farklı kesimlerinden insanların uzun süre aynı çatı altında bulunduğu

ordu bir savunma aktörü olmanın yanı sıra konstrüktivist yaklaşım itibarıyla da bir ulus inşacısı olduğunu söylemek mümkündür.
Özelde İsrail Savunma Kuvvetleri’nin, genelde İsrail’in güvenlik zihniyetinin oluşumunda ve seyrinde hem tarihi hem de
dini etkiler söz konusudur. Tarihi referanslardan en önemlisi Masada direnişidir. Yahudi tarihçi Yosef Flavius’un
kayıtlarına göre, M.S. 66-73 tarihleri arasında Romalılara karşı gerçekleşen ayaklanma başarısız olur ve Mabet’in yıkılması
ile sonuçlanır. Buna rağmen aralarında kadın ve çocukların da olduğu yaklaşık bin kişilik bir Yahudi topluluğu Masada
kalesine sığınır ve burada üç yıl boyunca Roma ordusuna direnir. Nihayet kalenin düşeceği anlaşıldığında direnişçiler önce
kadın ve çocukları öldürür ardından da intihar ederler. Takip eden asırlar boyunca Yahudilerin kolektif hafızasından
neredeyse silinen bu olay Siyonizm’le birlikte geçen yüzyılda akademik ilgi konusu olmuştur. Romalılara karşı verilen bu
kahramanca mücadele “Yeni Yahudi” kimliğini çerçevelemeye çalışan Siyonizm’in sembol anlatıları arasına girmiştir.
Masada anlatısında ortaya konan kuşatılmışlık - kahramanlık söylemi İsrail kolektif kimliğinin ve onun en temel
unsurlarından biri olan güvenlik politikalarının dokunmasında önemli bir enstrümandır. Örneğin ordunun liseli gençlerle
ilgilenen Gadna adlı gençlik taburları birimi, Masada’nın öğrencilere anlatılması için özel çaba göstermiştir. Okullarla
işbirliği içinde sürdürülen bu çalışmada amaç gençleri İsrail ordusunun genel psikolojik iklimine hazırlamak olmuştur
(Ben-Ari ve Lomsky-Feder, 1999:12). Görüldüğü üzere İsrail’in kuşatılmışlık psikolojisi 1948’de başlayan bir mesele
olmayıp iki bin yıllık bir tarihsel derinliğe sahiptir. “Masada bir daha asla düşmeyecek!” (Zerubavel, 1994:80) ulusal bir
slogandır. Bu arka plan tahlil edilmeden İsrail toplum, devlet ve ordusunun doğru olarak anlaşılması son derece güç
olacaktır.
Din de benzer şekilde hem bir toplumsal meşruiyet kaynağı hem de güvenlik konseptinin önemli bir dayanak noktası
olagelmiştir. İsrail ordusu geliştirdiği pek çok silah ve operasyon adlandırmalarında dini sembollerden istifade etmektedir.
“Tanrının arabası” Merkeva tankı, “Küçük Davut” Davidka havan topu, Gabriel füzesi, Jericho, Uzi tabancaları ve
Savunma Sütunu gibi isimlendirmeler bu ilişkiyi açıkça örneklemektedir. Böylece güvenlik algısı dini sembollerle
beslenmekte ve bir motivasyon unsuruna dönüşebilmektedir.

Din ve güvenliğin kesiştiği alan sadece sembollerle sınırlı değildir. Savunma politikaları İsrail’deki din – devlet ilişkilerinin
karmaşık doğasından payına düşen gerilimi almıştır. Askeri etik ve savaş hukuku konusunda Yahudi inancının ne derece
etkili olması ve nasıl anlaşılması gerektiğine dair yoğun bir tartışma (Balcı, 2007) söz konusudur. Eski Ahit’in savaş
emirleri son derece şiddetlidir
1. Savaşa dair ayetlerin nasıl yorumlanması gerektiğine dair tartışmalarda tüm Yahudileri
temsil eden ortak bir görüş yoktur. Bir grup söz konusu ayetlerin tarihsel bağlamı içinde düşünülmesi gerektiğini ve
günümüz şartlarına uygulanmasının doğru olmayacağını savunmaktadır. Metinselci bakış açısına sahip olan bir kesime göre
ise bu emirler her zaman ve zeminde geçerlidir. Tartışmanın diğer bir boyutu da söz konusu ayetlerde adı geçen düşman
kavimler hakkındadır. Tarihselcilere göre bu kavim isimleri (Amelik, Hitit, Amor , Kenan , Periz, Hiv, Yevus) sadece o
adla var olan topluluklar hakkındadır ve bunlar tarih sahnesinden çekilmiştir. Dolayısıyla hükümlerin günümüzde karşılığı
yoktur. Karşıt görüş ise bu kavimlerin spesifik birer topluluk olmadan öte birer prototip olduğunu ve her çağda temsilcileri
olabileceğini (Naziler, Araplar) iddia eder (Balcı, 2007).
Son olarak, savaşın kırmızı çizgileri ile ilgili yukarıda özetlenen jus in bello tartışmalarının yanı sıra nefsi müdafaa ve
savaşa girmenin meşru dayanaklarının ne olduğuna dair ayrı bir jus ad bellum tartışması konusudur. Sözlü Tevrat olarak
bilinen öğretilerin yazılı hale getirilmesinden oluşan Talmud’da geçen “eğer biri seni öldürmeye geliyorsa, daha erken
davranıp sen onu öldür” prensibi (Balcı, 2007) vardır. Bu prensibin sadece İsrail politika yapıcılarını değil, Yahudi –
Hıristiyan değerleri esas alan bir Amerikan elitini de derinden etkilediği bilinmektedir. Bu tartışmalarda hangi görüşün öne
çıktığı İsrail savunma politikalarına doğrudan yansımaları olacağından, son derece önemlidir.
2.2. ULUSAL GÜVENLİK DOKTRİNSİZLİĞİ
Kurulduğu günden bu yana güvenliğine yönelik ciddi tehditlerle karşı karşıya bulunan İsrail’in tarihi boyunca herhangi bir

ulusal güvenlik belgesinin olmadığı (IDC Herzliya, 2010:i) belirtilmektedir. Bu yaklaşıma göre ilk bakışta İsrail’in içinde
bulunduğu kırılgan güvenlik iklimi ile çelişkili gibi görünen bu durum, aslında bizzat söz konusu iklimin bir sonucudur.
İsrail’in kurucusu ve ilk Başbakanı Ben-Gurion’dan bu yana, güvenliğin İsrail için hayatiyeti gerekçesiyle; karar alma
 1 Bir kente saldırmadan önce, kent halkına barış önerin. Barış önerinizi benimser, kapılarını size açarlarsa, kentte yaşayanların tümü sizin
için angaryasına çalışacak, size hizmet edecekler. Ama barış önerinizi geri çevirir, sizinle savaşmak isterlerse, kenti kuşatın. Tanrınız
RAB kenti elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi
yağmalayabilirsiniz. Tanrınız RAB`bin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz. (Tesniye 20:10-14). Diğer bazı savaş ayetleri için
bkz. Tesniye 20:10 – 14, Tesniye 20:17 – 19, Yeremya 51:20-23.
süreçlerinde analiz, değerlendirme ve planlamadan sorumlu olacak kurumsal yapılar yerine ülkenin güvenliğinden sorumlu
sayılı isimlerden oluşan üst kadroların sonuç odaklı, pragmatik tercihleri etkili olmuştur. Yine konunun hayatiyetinden
ötürü ortalama seçmen bu statükoyu sorgulamamayı tercih etmiştir. Ne var ki bu duruma itirazlar da yok değildir.
Çağımızda düşmanın topyekûn imhası söz konusu değildir. Günümüzde savaş başlı başına bir amaç olmayıp, kalıcı
anlaşma yoluyla politik kazanımlar elde etme kabiliyetini geliştirmek için başvurulabilecek bir araçtır. Bu açıdan
bakıldığında İsrail’in diplomatik kazanımlara çeviremediği bir askeri üstünlüğün ülkeye ne derece faydalı olduğu ve bunu
gidermenin yolları tartışılmaktadır (IDC Herzliya, 2010:4). Bu görüşü savunanlara göre askeri ve diplomatik sonuçlar
arasındaki makasın en bariz örneklerinden biri 2006’da İsrailli askerlerin kaçırılmasıyla başlayan İsrail – Hizbullah
Savaşı’dır. İsrail hükümeti tarafından savaşı soruşturmakla görevlendirilen Winograd Komisyonu “siyasi ve askeri
kademelerde vahim stratejik planlama ve stratejik düşünce hataları ve koordinasyon eksikliği” (IDC Herzliya, 2010:6)
bulgularına dayanarak İsrail’in güncellenmiş bir güvenlik stratejisi olmayışını eleştirmiştir. Komisyona göre Hizbullah’ın
asker kaçırma eylemine hızlı ve yerinde karşılık verilemeyişinin nedeni, İsrail’in kapsamlı bir güvenlik stratejisinin

olmayışıdır. Strateji yokluğunda Hizbullah’ın eylemine sert bir karşılık verilmiş ve karar alma sürecinde karşılıklı güç
dengesi, Lübnan sınırına yakın bölgelerde yaşayan halkın hazırlıksızlığı gibi veriler dikkate alınmamıştır (Winograd
Komisyonu, 2007:7). Daha önce benzer bir durum Arap-İsrail (Yom Kipur) Savaşı’nda yaşanmıştır. Dönemin İsrail
liderleri Arapların konvansiyonel savaşta galip gelemeyeceklerini kabul ettikleri şeklinde genel bir algı ile Mısır’ın savaş
öncesindeki askeri hazırlıklarını ciddiye almamışlardır. Savaştan sonra kurulan Agranat Komisyonu bu durumun nedeni
olarak gördüğü İsrail karar alma süreçlerinin kişilere bağlı doğasının değişmesi gerektiğini (IDC Herzliya, 2010:i)
savunmuştur. Sonuçları dikkate alındığında 2009 yılındaki Gazze bombardımanının da benzer bir durum olduğu
düşünülebilir. Yukarıdaki tablo esas alındığında İsrail güvenlik zihniyetinin bir kişisellik – kurumsallık gerilimi yaşadığı
görülmektedir. Kişisel yapılarda belli bir kişi veya grubun içinde bulundukları çevreyi şekillendirme kabiliyetleri söz
konusu iken kurumsal yaklaşımda aktöre tanınan hareket alanı veri olarak alınır ve o alan içinde çözüm üretmesi beklenir.
Güçlü bir kurumsal yapı birey veya grubun karar almadaki serbestliğini azaltacaktır (IDC Herzliya, 2010:i). Buna karşın
beşeri algı seçiciliği veya önyargılardan kaynaklanan hatalarda da azalma görülecektir.
Bir başka açıdan, doktrinsizliğin de duruma özel bir doktrin olabilme ihtimalini dikkate almakta fayda vardır. İsrail’in
nükleer silahlarla ilgili tutumu bu olasılığı destekler niteliktedir. Başbakan Ben Gurion’dan bu yana nükleer kapasite ve
hedefler konusunda “kasıtlı belirsizlik” politikası güdülmekte, bir nükleer silahın varlığı teyit edilmediği gibi ret de
edilmemektedir (Cochran, 1996:321). Büyük resme bakıldığında, İsrail güvenlik elitinin öngörülebilir bir aktör olmamayı
stratejik bir değer kabul ederek hem konvansiyonel hem de nükleer sahayı kapsayan geniş bir belirsizlik politikasını
benimsediklerini ve koruduklarını düşünmek de mümkündür. Böylece bilinmenin muhatap algılarda oluşturacağı netlik
yerine, belirsizliğin bu algılarda meydana getireceği tedirginlik tercih sebebi olabilmektedir.
İsrail’in her ne kadar açıklanmış bir güvenlik konsepti olmasa da geçmiş uygulamalara bakıldığında iki önemli ilkenin ön
plana çıktığı görülmektedir. Bunlardan ilki caydırıcılık faktörüne ilişkindir. İsrail Savunma Kuvvetleri; stratejik olarak
savunmaya, taktik ve operasyonel olarak ise saldırıya programlı bir yapıdadır. Caydırıcılık; donanım itibariyle yerli ve
üstün eğitim, teknoloji ve istihbarat kapasitesine, psikolojik olarak da İsrail’in mevcut “yenilmezlik” imajına (Boardman,
2007:2) dayanır. Belirsizlik politikası ile ortaya çıkan öngörülememe halinin de caydırıcılığın önemli bir psikolojik bileşeni

olması söz konusudur. Tüm bu unsurların meydana getirdiği caydırıcılığın temel savı (Boardman, 2007:2) şu şekilde
özetlenebilir: a) İsrail’in kendi barış koşullarını dayatmasını mümkün kılacak derecede kapsamlı bir askeri galibiyet elde
etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla savaşı başlatan taraf olması izah edilemez. b) İsrail’in düşmanları savaşı başlatma
kararı alabilirler ama seyrini ve sonucunu belirleyemezler. Savaşın kendilerine maliyeti tüm potansiyel kazanımların
toplamından fazla olacaktır.
İkinci olarak seçeneksizlik ilkesi dikkat çekmektedir. Seçeneksizliğin temel savları ve bu savlara bazı itirazlar (IDC
Herzliya, 2010:8) şunladır: a) Mevcut durum kalıcı bir barış olmayıp İsrail’in askeri üstünlüğünün düşmanlarına dayatmış
olduğu bir “savaşın yokluğu” halidir. Dolayısıyla sürekli ve yüksek derecede askeri teyakkuz durumu kaçınılmazdır. b)
İsrail sürekli olarak kendisini yok etmek isteyen düşmanlarla çevrili olarak yaşamaya devam edecektir (Bu argüman Mısır
ve Ürdün ile yapılan barış anlaşmalarını izah edememektedir). c) İsrail’in savunması başka bir devlet veya güce emanet
edilemez (Kökleri ikinci bir Holokost endişesine dayanan bu varsayımın ABD’nin İsrail’in güvenliğinde oynadığı rolle
çeliştiğini düşünenler vardır). d) Çatışma, coğrafi derinlikten yoksun bir ülke olan İsrail’in toprakları dışında tutulmalı,
topyekûn savaş veya düşük yoğunluklu iç savaşa izin verilmemelidir (Ne var ki 2006 Lübnan ve 2008 Gazze savaşları İsrail
topraklarını hedef alan roket saldırıları ile doğrudan hissedilmiştir).
Anılan savlar dikkate alındığında İsrail’in sürekli bir gerilim sürecini yönetmek durumunda olduğu, diğer bir ifade ile
olağanüstü hal durumunun İsrail güvenlik algısında ön kabule dönüştüğü görülmektedir. Bu doğrultuda İsrail, bulunduğu
coğrafyadaki yalnızlığını pragmatist dostluklara/münasebetlere yönlendirmek durumundadır. Kurulduğu yıldan itibaren
İsrail’in bu arayışında en dikkat çeken ülkelerden biri ise Türkiye olmuştur.

3. İSRAİL GÜVENLİK POLİTİKASI BAĞLAMINDA TÜRKİYE

3.1. SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ
Soğuk Savaş dönemi İsrail-Türkiye ilişkileri üç temel faktörün belirleyici olduğu bir denge üzerine kurulmuştur. Bu
faktörler; Türkiye’nin bir Batı müttefiki olması, laik bir ülke olması ve Müslüman bir ülke olması şeklinde özetlenebilir
(Bacık, 2010:7). Kuşkusuz, bu faktörlerin Türkiye’yi İsrail nezdinde farklı bir perspektife yerleştirdiği görülmektedir.
Öncelikle Türkiye, 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası düzende tercihini Batı’dan yana kullanmıştır. Sovyetler
Birliği’nin 1940’lardan itibaren başta Boğazlar olmak üzere Türk topraklarında hak iddia etmesi karşısında kendini
güvence altına almak isteyen Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir tercihte bulunması şaşırtıcı değildir. Türkiye’nin ABD ile
kurduğu yakın ilişkiler ve NATO üyeliğinin bir gereği olarak diğer Müslüman ülkelerden farklı bir İsrail politikası olmuş,
Batı’nın İsrail’le ilgili genel çizgisinden ayrılması mümkün olmamıştır (Bacık, 2010:7). Kaldı ki Türkiye’nin İsrail’i
tanıyan ilk ülkelerden olduğu (TC Dışişleri Bakanlığı, 2013) bilinmektedir.

Öte yandan, Türkiye’de laiklik, sadece ülke içindeki din – devlet ilişkilerini düzenleyen anayasal bir ilke olmakla
kalmamış, aynı zamanda ülkenin dış politikasında da belirleyici rol oynamıştır. Nitekim, dönemin başbakanı Süleyman
Demirel’in İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) 1969’daki ilk toplantısına katılma arzusunun Türk Silahlı Kuvvetleri ve
Cumhurbaşkanı’nın laiklik ilkesi gereği karşı çıkması üzerine gerçekleşemediği (Bacık, 2010:7) belirtilmektedir. Bu
bağlamda laiklik, Türkiye – İsrail ilişkilerinin de önemli bir parametresi olmuştur. Bu yaklaşıma göre (Bacık, 2010:7)
Kemalist elit iç politikada İslamcı unsurları dengelemek, dış politikada ise Araplarla arasındaki ideolojik mesafeyi
belirginleştirmek amacıyla İsrail’le yakın olmayı tercih etmiştir.
Yine, Türkiye’nin büyük çoğunluğu Müslüman bir ülke olması, konu İsrail olduğunda ülkenin dış politika karar alıcılarının
her zaman dikkate aldığı bir veri olmuştur. Bir diğer ifadeyle Müslümanlık faktörü Türkiye’nin İsrail politikalarının
belirlenmesinde önceki iki faktörü dengelemiştir (Bacık, 2010:7). Örneğin Kudüs’ün 1967’de İsrail tarafından işgalinin
ardından Kubbetü’s Sahra’ya İsrail bayrağı çekilmesine Türkiye sert tepki göstermiş ve nihayetinde bayrak indirilmiştir.
Benzer şekilde Kudüs’ün 1980‘de İsrail tarafından “ebedi başkent” ilan edilmesi üzerine diplomatik ilişkiler maslahatgüzar
seviyesine indirilmiş (T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2013) ve bu durum Filistinlilerle barış görüşmelerinin başladığı 90’lı yıllara
kadar sürmüştür.
Özetle, Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemi İsrail politikası bu üç faktörün oluşturduğu bir denge üzerinden yürütülmüştür.
İkili ilişkilerin inişli çıkışlı seyrine rağmen bu üç faktörün belirleyiciliği değişmemiştir. İlişkiler bir bütün olarak dikkate
alındığında, anılan faktörlerin resmin bütününü şekillendirdiğini söylemek mümkündür. İlişkilerin ABD-Sovyet rekabetinin
gölgesinde yürütüldüğü ve her iki ülke için ikinci planda kaldığı bu dönemde 1958 tarihli istihbarat paylaşımına dair gizli
anlaşma dışında kayda değer bir stratejik adım atılmadığı (Erkmen, 2011:83) öne sürülmektedir. İsrail’in Arap dünyasının
etrafında yer alan Türkiye, İran, Etyopya gibi ülkelerle ikili ittifaklar kurma şeklindeki “çevreleme stratejisi”nin bir adımı
olan bu anlaşma, dönemin başbakanları David Ben-Gurion ve Adnan Menderes arasında imzalanmıştır. Anlaşmaya göre
(WINEP, 2006) her iki ülke kamuoyunu etkilemeye yönelik ortak halkla ilişkiler çalışmaları yapılacak, karşılıklı istihbarat
paylaşımı sağlanacak ve askeri kapasiteler karşılıklı olarak desteklenecektir.
3.2. 90’LI YILLAR
90’lı yıllar Türkiye’nin İsrail politikalarını belirleyen geleneksel dengenin terk edildiği bir dönem olmuştur. Özellikle

1995’te kurulan Refah – Yol hükümeti ile birlikte laiklik tartışmaları etrafında yükselen siyasi gerilim Türkiye’nin dış
politikasına da yansımıştır. Askeri – bürokratik elit ve seçilmişler arasındaki anlaşmazlıklar sonucu Batıcılık belli ölçüde ve
Müslümanlık referansı büyük ölçüde etkinliğini yitirmiştir. Bu dönemde laiklik Türkiye’nin İsrail politikasında tek
belirleyici haline gelmiştir. Uluslararası ilişkilerin temel kabulleri dikkate alındığında bu durumun izahı güçtür. Örneğin
(Bacık, 2010:8) realist yaklaşıma göre ülkelerin rejimleri ne olursa olsun dış politikada rasyonel davranış esas olmalıdır ve
devletlerarası ilişkilerde ideolojik yaklaşımlardan kaçınılmalıdır. Türkiye’nin 90’lardaki İsrail politikasının önemli iç ve dış
yansımaları olmuştur. Bir örnek vermek gerekirse (Taygar ve Yağcı, 1997) El – Aksa Camii’nin fanatik bir Hıristiyan
tarafından kundaklanması üzerine gerçekleşen ilk İKÖ toplantısına laiklik gerekçesiyle katılamayan Demirel, bu kez
1997’de Cumhurbaşkanı sıfatıyla katıldığı İKÖ zirvesinde İsrail’le yakın ilişkilerinden ötürü Türkiye’ye yöneltilen sert
eleştirilere muhatap olmuş ve zirve bitmeden Türkiye’ye geri dönmek zorunda kalmıştır.
Söz konusu dönemdeki İsrail-Türkiye yakınlaşmasının tamamen ideolojik olduğunu iddia etmek güçtür. İdeolojik tercihin
ötesinde, son derece statik ve öngörülebilir bir uluslararası iklim olan Soğuk Savaş’ın son bulmasıyla her iki ülkenin
bölgedeki yalnızlık ve çevrelenmişlik algısının altını çizmek gerekir (Oğuzlu, 2009:16). Elbette salt psikolojik gerekçeler
de yakınlaşmayı tek başına açıklayamaz. Dönemin şartları dikkate alındığında işbirliği için bir dizi anlaşılır ve somut
gerekçenin varlığı göze çarpmaktadır. Örneğin (Erkmen, 2011:89) 1990’lardaki terörle mücadele faaliyetlerinde yaşandığı
öne sürülen insan hakları ihlalleri nedeniyle ABD ve AB Türkiye’ye yönelik silah satışlarına ciddi kısıtlamalar
getirmişlerdir. Buna karşın, Türkiye’nin dostluğu sayesinde bölgedeki meşruiyetini artırmak isteyen İsrail’in askeri

donanım ve teknoloji sağlamayı kabul etmesi iki ülkenin yakınlaşmasında önemli bir etken olduğu belirtilmektedir. Ayrıca
bu dönemde Türkiye’nin Suriye ve Yunanistan ile ilişkilerinin gergin olduğu ve her iki ülkenin PKK’ya önemli destekler
sunduğu hatırlandığında İsrail ile işbirliği geliştirmenin Türkiye açısından konjonktürel bir önemi de söz konusudur. Son
bir değerlendirmeye (Bacık, 2010:11) göre de ABD Kongresi’nde her yıl gündeme gelen Ermeni soykırımı tasarısına
Türkiye’nin kendi sınırlı lobi gücü ile karşı koyamaması, Washington’daki İsrail lobisine ve dolayısıyla İsrail’e ciddi bir
yakınlığı gerekli kılmıştır.
Öte yandan İsrail-Türkiye yakınlaşmasını mümkün kılan önemli bir faktör de İsrail ve Filistin arasında 1993’te başlayan
Oslo barış sürecinin bölgede oluşturduğu iyimser havadır. Bu sayede Türkiye için hem Arap ülkeleri ve İsrail’le aynı anda
temas kurmak nispeten daha kolay hale gelmiştir (Oğuzlu, 2009:15). Bir diğeri ise her iki ülkenin Ortadoğu’da statükoyu
korumak istemelerine karşın Orta Asya’ya revizyonist bir bakış açısıyla yaklaşmalarıdır. Somutlaştırmak gerekirse,
Türkiye; Hatay, Kıbrıs ve Irak’ın toprak bütünlüğü gibi konularda mevcudun muhafazasını öncelerken İsrail de Golan,
Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs konularına aynı şekilde yaklaşmaktaydı. Soğuk Savaş’ın ardından baştan şekillenmekte
olan Orta Asya ise güvenlik ve enerji açısından taşıdığı önemden dolayı her iki ülkenin de söz sahibi olmak istediği ve bu
yönde güç birliğine gittiği bir coğrafya olmuştur (Erkmen, 2011:87). Son olarak, bu dönemdeki ikili işbirliğinin arka
planında Clinton yönetiminin Ortadoğu’da barışın sağlanması için İsrail’e kayıtsız şartsız destek vermekten kaçınmasını
aramak gerekir. Silah kısıtlamaları ile Türkiye’yi İsrail’e iten ABD’nin, İsrail’i de bir derece yalnız bırakmak suretiyle
Türkiye’ye yönelttiği (Oğuzlu, 2009:7) değerlendirilmektedir.
3.3. 2000’Lİ YILLAR
2000’li yıllara gelindiğinde ise Türkiye’nin iç ve dış politika dinamiklerinde ciddi bir dönüşüm göze çarpmaktadır. 1999
yılından başlayarak AB adaylık sürecinin gereği olarak yapılan birtakım düzenlemeler askeri- bürokratik elitin gücüne belli
ölçüde sınırlamalar getirmiştir. Bu çerçevede ilerleyen süreçte, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve Milli İstihabarat Teşkilatı
(MİT) gibi dış politika yapım sürecini doğrudan etkileyen kurumların sivilleşmesi sağlanmıştır. Bürokrasinin çekildiği alanı
seçilmişler doldurmaya başlamış, bu sivilleşme ve şeffaflaşma sonucu dış politika kararları ortalama seçmenin etki alanına
girmiştir. Sivillerin dış politika kararlarına etkisi temsili mekanizmalarla sınırlı kalmayıp; medya, araştırma merkezleri,
üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarının oluşturduğu geniş bir yelpaze üzerinden karar alıcılara ulaşabilir hale gelmiştir.
Bu kapsamda karar ve uygulama sürecine eklemlenen yeni girdiler Türkiye’nin genelde dış politikasında, özelde de
Ortadoğu ve İsrail’e bakışında ciddi değişiklikler meydana getirmiştir.
Türkiye bu yıllarda 2000’e kadar sabit veri olarak kabul ettiği Ortadoğu’yu değişken bir veri olarak görmeye başlamıştır.
Türkiye’nin hedefindeki değişim; ideoloji, mezhep ve ulus aidiyetleri eksenlerinde düşman kamplara bölünmüş bir

Ortadoğu’dan ziyade ekonomi ve kültürel işbirliğinin esas olacağı bütünleşmiş bir Ortadoğu (Laçiner, 2011:56) olarak
tanımlanmıştır. Bu dönemdeki gelişmeleri daha somut olarak özetlemek gerekirse; Yunanistan’la “komşuluk” öne
çıkarılmaya çalışılmış, Adana mutabakatı sonrası Suriye ile yumuşayan ilişkiler ilerletilmiş, Irak’taki tüm aktörlerle temasa
geçilmiş, İran’la enerji ve güvenlik konularında işbirliğine gidilmiştir. Tüm bu gelişmeler sonucu Türkiye, Ortadoğu söz
konusu olduğunda giderek daha az “İsrail gibi düşünür” hale gelmiştir. Bu zihniyet farklılaşması pratiğe de yansımış, İkinci
İntifada’dan başlayarak Lübnan, Gazze, Davos ve son olarak Mavi Marmara krizleri ile ilişkiler çıkmaza girmiştir.
1950’lerde Ben Gurion tarafından savunulan çevreleme stratejisi (Lindenstrauss ve Guzansky, 2012), birinci planda Arap
olmayan devletler (Türkiye, İran, Etiyopya) ve ikinci planda ise yine Arap olmayan azınlıklarla (Sudanlı Hıristiyanlar,
Iraklı Kürtler, Lübnanlı Marunîler, Suriyeli Dürzîler) oluşturulacak gizli, düşük resmiyete dayalı, ikili ittifaklar yoluyla
Arapları çevreleme düşüncesine dayanmaktaydı. Bu strateji anti-Sovyet kazanımlar ifade ettiği için İsrail’in ABD
tarafından yoğun olarak desteklenmesini sağlamış ve belli bir dönem başarıyla uygulanmıştır. İran devrimi ve Etyopya’nın
yaşadığı istikrarsızlıklar sonucu çevrelemenin iki önemli sacayağı olumsuz etkilenmiş, geriye Türkiye kalmıştır. İsrail
benzer şekilde Hindistan ile Pakistan’ı, Orta Asya ile İran’ı, Sahra Altı Afrika ile Arap Afrika’yı dengelemeye çalışmıştır.
İsrail-Türkiye ilişkilerinin sorunlu bir seyir izlemeye başladığı 2002 yılından itibaren İsrail’in Türkiye’nin komşuları ile
kurduğu ilişkiler yeni bir çevreleme hamlesi görüntüsü vermektedir. Bir dönem çevreleme stratejisinde İsrail’in ortağı olan
Türkiye yeni versiyonda ise çevrelenen aktör konumundadır. Soğuk Savaş dönemindeki yarı gizli uygulamaya karşın
stratejinin güncel versiyonu yüksek seviyede ziyaretler, anlaşmalar ve BM gibi çok taraflı zeminlerde işbirliği gibi çok
daha görünür araçlarla uygulanmaktadır. Sözgelimi Yunanistan ve Romanya ile askeri ilişkiler 2010 yılından bu yana ciddi
ilerleme kaydetmiştir (Enginsoy, 2010). Yine geçtiğimiz yıl Kıbrıs Rum Kesimi ile enerji anlaşması imzalanmıştır.
Azerbaycan’la savunma anlaşması imzalanmış ve vize muafiyeti sağlanmıştır. İsrail üniversitelerinde Ermeni soykırımı
iddialarına dair çalışmalar öne çıkmaktadır ve konu 2008’den bu yana Knesset’in gündemine gelmektedir. Tüm bu temaslar
sayesinde coğrafi derinlikten mahrum olan İsrail’in kara, hava ve deniz sınırları içinde icrası mümkün olmayan askeri
eğitimler değişik ülkelerde gerçekleştirilmekte, bölgenin nabzı tutulmakta ve İsrail’in uluslararası prestiji takviye edilerek
Türkiye’ye dolaylı baskı uygulanması (Lindenstrauss ve Guzansky, 2012) hedeflenmektedir. Ne var ki ABD dış politika
önceliğinin Ortadoğu’dan Pasifik’e yönelmiş olması (Akgün, 2009:72) İsrail açısından görece bir yalnızlaşma anlamına
gelmesi itibarıyla mevcut politikanın başarıya ulaşma ihtimalini azaltabilecek bir etkidir. Öte yandan Türkiye ile ilişkilerin
düzeltilmemesi durumunda İsrail’in ulusal güvenlik stratejisinin neredeyse baştan tasarlanması gerekeceği (Bacık, 2012:3)
de savunulmaktadır.
4. SONUÇ
İki ülke arasındaki bu gerilimin bölgedeki tüm ulusların yararı gözetilerek giderilebilmesi için doğru tahlil edilmesi
gerekmektedir. Gerçekten de İsrail ve Türkiye arasındaki sorunları sadece kimlik ve ideoloji üzerinde izah etmek
indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. İki ülke ilişkilerinde zaman zaman iniş ve çıkışlar yaşanmıştır. Ancak son dönemde,
eğilimi ne olursa olsun, Türkiye’de hiçbir hükümetin toplumun Ortadoğu ile ilgili hassasiyetlerine kayıtsız kalamayacağı
bir siyasi iklim oluşmuştur. Bu konuda Türkiye’deki partiler arasında ancak bir üslup farkı söz konusu olacaktır.

İsrail karar alıcılarının, 2000 sonrası gelişmeleri incelerken gözden kaçırmaması gereken bir diğer nokta ise psikolojik
faktördür. Türkiye Cumhuriyeti, 80 yıl sonra kapısını çaldığı Ortadoğu’da yüksek bir imparatorluk kredisi ve ciddi
ümitlerle karşılanmıştır. Bu tablo karşısında İsrail’in daha “feda edilebilir” görülmeye başlandığı ve bunun gelinen
durumda etkili olduğu düşünülebilir. Bu paralelde hatırdan çıkarılmaması gereken bir diğer nokta da İsrail ile yaşanan
krizin Türkiye’nin “herkesle konuşabilen ülke” rolünü belli ölçüde örselemiş olmasıdır. Türkiye’nin söz konusu rolü inşa
etmesi ve sürdürmesi son derece zahmetli olmuştur. Gelinen nokta itibariyle öngörülebilir bir gelecekte Türkiye’nin yerini
alabilecek bir aktörün yokluğu, sadece ikili ilişkiler için değil bütün Ortadoğu’nun güvenliği açısından belirsiz bir süreci
ifade etmektedir.
Güvenlik yaklaşımı itibarıyla İsrail’in tarihi, dini, toplumsal ve siyasi dinamiklerinin, olayların hızla güvenlikleştirilmesi
eğilimi sergileyen bir yapı oluşturdukları görülmektedir. Güvenliğin hayatiyetinden kaynaklanan bu eğilim, pragmatik bir
karar alma mekanizması ile tatmin edilmekte, etkinliğin öne çıktığı bu yapıda verimlilik sorgulanmamaktadır. Türkiye ile
ilişkilerin kopuşuna karşı takınılan tutum bunun bariz bir örneğidir. İkili ilişkilerin tamir edilemediği bu vetirede İsrail
tarafından alternatif olarak ortaya konan strateji, Türkiye’nin kaybının daha küçük aktörlerden oluşan bir çevre halkasıyla
giderilmesi yönündedir. Bu aktörlere dikkatle bakıldığında ise halkanın kırılganlığı göze çarpmaktadır. Güney Kıbrıs Rum
Yönetimi, Yunanistan ve Romanya’nın içinde bulunduğu Avrupa Birliği, ekonomik ve siyasi zorluklar içindedir.
Ermenistan Türkiye tarafından sınırının kapatılmasından bu yana ciddi ekonomik çöküntü yaşamaktadır. Topraklarının
beşte biri Ermenistan işgali altında olan Azerbaycan’ın ise Türkiye’ye rağmen böyle bir halkada yer almaya ne denli

gönüllü olacağı tartışmalıdır. İkili ilişkilerin büyük coğrafi bağlamı olan bölgedeki değişimler de Türkiyesiz güvenliği
tartışmalı kılmaktadır. İvme ve istikameti ne olursa olsun yeni Arap elitlerin İsrail politikalarını veri olarak almaları güçtür.
Mısır’ın son İsrail operasyonlarına gösterdiği tepki bu yeni eğilimin ikna edici bir örneğidir. Küresel bağlamda ise
ABD’nin Pasifik yöneliminin Türkiye’yi İsrail için tahmin edilenden daha da önemli kıldığı düşünülebilir.
Son tahlilde, Türkiyesiz bir İsrail güvenlik konsepti inşa edilebilse bile ciddi bir sürdürülebilirlik riski ile karşı karşıya
kalınması kuvvetle muhtemeldir. Türkiye, ikili ilişkilerin gerilimli sürecinde ortaya koyduğu duruş ile İsrail’i bir tercih
yapmak durumunda bırakmıştır. Anca geleneksel güvenlik yaklaşımı ile bu süreci yönetmekte zorlanan İsrail’in
sergileyeceği tutum, Ortadoğu’da yeniden şekillenen ilişkiler dikkate alındığında, pragmatist ya da sıfır toplamlı
yaklaşımlardan ziyade tüm tarafların kazanmasına imkan verebilecek bir esnekliğe doğru evrilmek durumundadır. Bölgenin
iki önemli aktörü olan İsrail ve Türkiye’nin birbirine karşı konumlanmaları, Ortadoğu’daki yeni güç dengesinin
belirleyicisi olacaktır.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html