BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Yahudi devleti sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Yahudi devleti sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

22 Ekim 2020 Perşembe

İsrail siyasetindeki yükselen güçler: Eymen Avde ve Birleşik Liste

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İsrail vatandaşı Filistinlilerin ağırlıkta olduğu dört büyük siyasi partinin ittifakından oluşan ve iki devletli çözümün en büyük destekçisi olan Birleşik Liste, 2015 yılından itibaren İsrail muhalefetinde yükselen bir pozisyona sahip.


On iki yıla yakın süredir İsrail’de başbakanlık görevinde bulunan Binyamin Netanyahu, İsrail siyasetinin sağ kanadını domine eden bir lider profili çiziyor. Netanyahu, başbakanlığının ötesinde, koalisyon hesaplarının ana merkezi, fazlasını talep eden diğer sağ parti liderlerini siyaseten cezalandıran bir otorite ve kendisine yöneltilen adli suçlara karşı yargı mercilerinin meşruiyetini halka sorgulatacak etkiye sahip gücün bir diğer adıdır.


Birleşik Liste ve İsrail siyasetindeki etkisi, ağırlıklı olarak İsrail vatandaşı 2 milyon Arap’ın sandığa gitmesiyle paralellik gösterse de, bilhassa 2020 seçimlerinde Eymen Avde’nin hem listedeki farklı siyasal eğilimleri toparlaması hem de iki devletli çözümü savunan sol görüşlü Yahudilerin de oylarına talip olması hasebiyle, Birleşik Liste’ye alışılmışın dışında bir başarı getirdi.

 

Netanyahu’nun şahsi popülaritesi kendi taraftarları ve koalisyon ortaklığını kaybetmek istemeyen diğer partilerce devam ettirilmeye çalışılsa da, son iki yıllık süreçte Yisrael Beytanu (Evimiz İsrail) ve Yamina (Sağa Doğru) gibi sağ partilerin koalisyon ortağı dindar partilerle sorunlar yaşaması ve bakanlık dağılımlarından memnun olmamaları gibi sebeplerle sarsılmış durumda. 2019 yılını seçimlerle geçiren ve 2020 Mayıs ayına kadar hükümetsiz kalan İsrail toplumu ise bu yeni süreçte siyasal tercihlerini çeşitlendirdi ve tek adam hegemonyasını kırabilmek için alternatif siyasi çıkış yollarına yöneldi. Bu çıkış yolları genel manada siyasi ortamın oluşturduğu tepkiler neticesinde şekillenmişse de, muhalif siyasi figürlerin fırsatları iyi değerlendirmeleri Netanyahu’ya karşı güçlü rakiplerin ortaya çıkmasına neden oldu.


İsrail vatandaşı Filistinlilerin ağırlıkta olduğu dört büyük siyasi partinin ittifakından oluşan ve iki devletli çözümün en büyük destekçisi olan Birleşik Liste, 2015 yılından itibaren İsrail muhalefetinde yükselen bir pozisyona sahip.

 

2019 yılında Netanyahu’ya karşı İsrail muhalefetinin iki bloğu adından sıkça söz ettirdi; biri hükümet ortaklığına kadar yükselirken diğeri “kral yapıcı” bir pozisyonda seçimlere damga vurdu. Bunlardan ilki merkez-sol çizgide yer alan, Savunma Bakanı Benny Gantz liderliğindeki Mavi-Beyaz bloğu. Gantz 2019 yılında İsrail solunun ve Netanyahu karşıtı cephenin sembol isimlerinin başında geldi ve şartların getirdiği alternatif olarak da hatırı sayılır oy oranlarına ulaştı. Ne var ki Mayıs 2020’den bu yana, doğal rakibi olarak görülen Netanyahu’nun boyunduruğu altında koalisyon ortağı olarak bulunması, Gantz’ı her gün biraz daha eksilten bir hata oldu. Kendi bloğundan seçilen bakanların istifa etmesi, dışişleri bakanlığına sahip olunsa da uluslararası anlaşmalarda yetki belirsizliği sebebiyle pasif durumda kalınması ve Netanyahu’nun Gantz’ı güçten düşürerek yeni alternatifler oluşturma çabaları Mavi-Beyaz’ı düşüşe geçirdi.


Mart 2020’de yüzde 12,67 oy alarak 120 kişilik Knesset’e 15 vekil gönderip tarihi bir rekora imza atan Birleşik Liste, aynı zamanda bir yıldır süregelen koalisyon hesaplarında Likud’un elini en çok zorlayan unsur oldu.

 

Öte yandan 2019’un ve Mart 2020 seçimlerinin bir diğer kilit unsuru olan, Filistin asıllı İsrail Parlamentosu Milletvekili Eymen Avde liderliğindeki Birleşik Liste ise İsrail siyaseti içindeki istikrarlı muhalif tavrı sayesinde, parti politikaları gereği herhangi bir koalisyonda bulunmayacak olsa bile, nevi şahsına münhasır bir pozisyon yakaladı. Eymen Avde liderliğindeki Hadaş (Yeni Parti), Ahmet Tibi liderliğindeki Ta’al (Arap Yenilenme Hareketi), Mansur Abbas liderliğindeki Ra’am ve Mtanes Shehadeh liderliğindeki Balad gibi Arap siyasetçilerin ağırlıkta olduğu partilerden oluşan Birleşik Liste, Arap nüfusun da ötesinde, özellikle Eylül 2019 ve Mart 2020 seçimlerinde Yahudi solundan oy devşirebilmiştir.


İsrail vatandaşı Filistinlilerin ağırlıkta olduğu dört büyük siyasi partinin ittifakından oluşan ve iki devletli çözümün en büyük destekçisi olan Birleşik Liste, 2015 yılından itibaren İsrail muhalefetinde yükselen bir pozisyona sahip. Birleşik Liste ve İsrail siyasetindeki etkisi, ağırlıklı olarak İsrail vatandaşı 2 milyon Arap’ın sandığa gitmesiyle paralellik gösterse de, bilhassa 2020 seçimlerinde Eymen Avde’nin hem listedeki farklı siyasal eğilimleri toparlaması hem de iki devletli çözümü savunan sol görüşlü Yahudilerin de oylarına talip olması hasebiyle, Birleşik Liste’ye alışılmışın dışında bir başarı getirdi. Mart 2020’de yüzde 12,67 oy alarak 120 kişilik Knesset’e 15 vekil gönderip tarihi bir rekora imza atan Birleşik Liste, aynı zamanda bir yıldır süregelen koalisyon hesaplarında Likud’un elini en çok zorlayan unsur oldu.


İsrail meclisindeki ilk başörtülü vekil olan İman Hatib’in seçilmesi ise Yahudi Milli Devleti Temel Yasasını meclisten geçiren Netanyahu’ya ve onun İsrail toplumunu ayrıştıran politikalarına karşı seçmenin bir cevabı niteliğinde değerlendirilebilir. Zira İsrail devletinde ayrıcalıklı bir vatandaşlık sınıfı oluşturulma çabası Arap seçmeni daha çok sandık başına götürdüğü gibi, aynı zamanda birlikte yaşama ilkesine bağlı Yahudi seçmenleri de alternatif siyasi merkezlere doğru yönlendirmeye başlamış durumda. Bu yönelimde aslan payını Mavi-Beyaz alternatifi kapsa da, Eymen Avde’nin Hayfa, Tel Aviv ve Celile üçgeninde yapmış olduğu Yahudi seçmene yönelik hamleler de az ya da çok sandığa yansıdı. Bir yıl süren seçim sürecinde popülerliğini koruyan Mavi-Beyaz ve Birleşik Liste ilişkileri İsrailli uzmanlara göre sürekli değişiklik gösterirken, “Birleşik Liste Mart 2020 seçimleri öncesinde gösterdiği performans sayesinde herhangi bir sol-merkez hükümetinde yer alabilir mi” soruları da sıkça gündeme geldi. Eymen Avde’nin söylemleri, Mavi-Beyaz ve Benny Gantz’ın Filistinlilere yönelik tutumlarının bir ortaklığa dönüştürülemeyeceği yönünde olsa da Birleşik Liste’nin öncelikli amacı Netanyahu liderliğindeki sağ bloğun iktidardan indirilmesi. Nitekim iki muhalif bloğun bir koalisyon içinde yer almaması Gantz’ı Netanyahu’ya iterken Avde’nin ise istikrarlı duruşunu muhafaza etmesini sağladı.


Yahudi Milli Devleti Temel Yasasını, Trump Planı doğrultusunda Batı Şeria’nın işgal hazırlıklarını ve Netanyahu’nun tek adamlığına aranan alternatif çözümleri, Birleşik Liste’ye olan teveccühün politik atmosferden kaynaklı sebepleri olarak kategorize edebiliriz. Lakin Birleşik Liste’nin başarısının altındaki lider karizmasının etkisine de değinmemiz gerekiyor. Eymen Avde şüphesiz hem politik tavrını muhafaza ederek hem de diyalog yollarını geliştirerek blok içine ve seçmen çeşitliliğine yönelik başarılı bir sınav verdi. Daha önceleri kişisel popülaritesi uluslararası basında nispeten göz ardı edilen, fakat yaptığı hamlelerle Birleşik Liste’yi çok etkin bir konuma yükselten Eymen Avde, 2019’da Time dergisinin dünyayı değiştirebilecek 100 kişi sıralamasına girdi. Bu sıralamaya girmesinde Birleşik Liste’yi ve 48 Araplarını İsrail siyasetinde etkin bir politik konuma taşıması en büyük etmendir. Açıkçası Yahudi Devleti Temel Yasası Knesset’ten geçtikten sonra Yahudi olmayan bir politik aktörün bu kadar hızlı yükseleceğini kimse tahmin edememiş olsa gerek; Avde bu yükselişindeki temel meşruiyeti sadece 1948 yılından sonra İsrail sınırlarında kalan Arap nüfusu temsil ile değil, Netanyahu hükümetinin baskıcı politikalarından bezmiş tüm muhalefete makul görünerek elde etti. Ayrıca İsrail muhalefetinin parlayan diğer yıldızı olan Benny Gantz’ın siyasi hatalarını tekrar etmeyerek Birleşik Liste’nin politik duruşundan taviz vermedi ve Netanyahu-Gantz koalisyonunun dağılması durumunda gerçekleşecek yeni bir seçimde daha fazla Yahudi-Sol seçmene ulaşabilecek bir potansiyele kavuştu.


Öte yandan, Avde’nin siyasi bir figür olarak başarılı olması, sadece İsrail muhalefeti içinde Netanyahu hükümetiyle kavgasını etkin bir araç olarak kullanmasıyla ilgili değil. Avde aynı zamanda Birleşik Liste içindeki diğer partilerle müşterek bir denge kurmayı da bildi. Avde’nin liderlik ettiği Hadaş’ın iki devletli çözüm arayışı ve seküler tavrına karşın Balat’ın tek devletli çözümü savunması ve İslami kimliği bile Birleşik Liste içinde ciddi bir ikilik unsuru; bu zıtlıkları bir arada tutabilmek ise Avde’nin siyasi becerilerinin sadece biri.


Eymen Avde iki devletli çözümü savunan Yahudi solu kadar, Filistin siyasetinde yeniden birliğin sağlanması konusunda da İsrail-Filistin ilişkilerine aracılık edebilecek bir köprü potansiyeline de sahip. Trump Planının hayata geçirilmesi için yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisine rağmen ciddi adımlar atan Netanyahu hükümetine karşı, Fetih ve Hamas’ın diyalog çabaları hızlanmış durumda. Bu çabaların içinde İsrail siyasetinin parlayan ismi Eymen Avde de bulunuyor. Temmuz ayında Ramallah’ta gerçekleştirilen Fetih-Hamas görüşmelerine iştirak eden Avde, İsrail sağından ağır eleştiriler alsa da, İsrail solunda olduğu kadar Filistin siyasetinde de bir karşılığa sahip olduğunu kanıtladı. Eymen Avde, nihai hedefin iki devletli çözüm olduğunu savunan İsrailli seçmenlerin Filistin tarafıyla en yakın bağ kurabileceği yerel bir siyasi figür haline geldi.


Kısacası, Birleşik Liste’nin İsrail solundaki istikrarlı yükselişinin baş mimarı Eymen Avde, İsrail siyasetinin karşılaştığı pek çok sorunda kilit rol oynayabilecek bir figür olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Gantz’ın doğurduğu hayal kırıklığı, Netanyahu’nun toplum nezdinde rüşvet soruşturmasından aklanamamış olması, geleceği muğlak fakat agresif bir pozisyonda gündemde tutulan Batı Şeria’nın işgal planı gibi nedenlerin İsrail siyasetinin sol cenahında güç birikmesine neden olacağı kesin. Kırk beş yaşında bir hukukçu olan Eymen Avde’nin bir sonraki dönem için yapacağı hamleler ise bu politik teveccühü kendi üstüne ve Birleşik Liste’ye mal edip edemeyeceğini gösterecektir. Yine de şimdiye kadar ortaya koyduğu siyasi performans sayesinde, siyaset sahnesindeki spot ışıkları bir müddet daha Avde’nin üstünde kalacağa benziyor.



13 Eylül 2020 Pazar

Filistin'e sırt çeviren Arap Birliği varlık sebebini geçersiz kılıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Arap Birliği, İİT ve KİK gibi kuruluşların şekillenmesinde belirleyici rolü olan Filistin meselesi, bazı statükocu Arap devletlerinin İsrail ile ittifak yolunu seçmesiyle fonksiyonunu tamamen kaybetti.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)-İsrail arasında Ağustos ayında imzalanan normalleşme anlaşması ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Arap dünyasında siyasi/ekonomik/askeri birlik düşüncesinin anlamını yitirdiğini ortaya koyarak Orta Doğu siyasi tarihinde önemli bir kırılmayı gün yüzüne çıkardı. Çünkü bu anlaşmayla Orta Doğu siyasi tarihinde Araplar arasındaki birlik fikrinin en önemli motivasyonu olan Filistin meselesi, bazı statükocu Arap devletleri nezdinde, bu fonksiyonunu tamamen kaybetti. Aslında statükocu Arap devletlerinin son dönemde İsrail’le perde gerisinden yürüttüğü normalleşme süreçleri, Filistin meselesinin Arap siyasi elitleri nezdinde azalan önemini göstermekteydi. Fakat BAE-İsrail normalleşme anlaşmasıyla bu malumun ilamı gerçekleşmiş oldu.


Filistin meselesinin Arap ülkeleri nezdindeki yeni konumunu en iyi ifade eden olay geçtiğimiz hafta Filistin yönetiminin normalleşme anlaşmasını reddetme gündemiyle Arap Birliği’ni toplantıya çağırmasıyla ortaya çıktı. Bahreyn’in bu toplantı girişimini engellemesi ve Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt’ın, “Arap ülkeleri arasındaki bölünmelerden kaçınmak için Filistin’in toplantı talebinin ertelenmesini” istemesi, kurulduğu günden bugüne Filistin meselesinde kayıtsız şartsız Filistinlilere destek veren birliğin bu politikasının geçerliliğinin ortadan kalktığını gösterdi. Filistin yönetiminin çağrısıyla hafta başında gecikmeli olarak toplanan Arap Birliği’nin, normalleşme anlaşmasının kınanması önerisini reddederek önümüzdeki dönemde İsrail’le normalleşme eğiliminde olan üye ülkeleri cesaretlendirmesi de Filistin meselesinde birliğin politika değişikliğinin başka bir işareti. Yine Arap dünyasının önemli bir örgütü olan Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) Genel Sekreteri Nayif el-Hacraf’ın Pazartesi günü düzenlediği basın toplantısında Filistin yönetiminin, normalleşme anlaşmasına yönelik tepkilerini provokatif olarak nitelemesi ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı bu açıklamalardan dolayı özür dilemeye çağırması da Filistin meselesi ve Arap dünyasındaki birlik hususunda yukarıda işaret edilen kanaati besliyor.
Bbölgesel meseleler karşısında Arap Birliği içerisinde yaşanan çatlaklara yakından baktığımızda da siyasi elitler arasında Arap dünyasındaki birlik fikrinin ne kadar zayıfladığını görebiliriz. 2017 yılında Katar’a yönelik başlatılan ambargo, İsrail’in bir Arap Birliği üyesi olan Suriye’ye ait olan Golan tepelerini ilhak etmesi ve Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi konusunda Arap Birliği ve birliğe üye ülkeler ortak ve güçlü bir tavır ortaya koyamadı. Hatta Kudüs’ün statüsünün görüşüleceği İİT’nin 2017 yılındaki İstanbul zirvesine Suudiler alt düzeyde bir katılım göstererek bu konuda hayret uyandıracak bir duyarsızlık sergilediler. Yine bazı Arap ülkelerinin kendisi de bir Arap Birliği üyesi olan Katar’a karşı uyguladıkları ambargo ve yaptırımların bir benzerini işgalci İsrail’e uygulamaktan imtina etmesi Araplar arasındaki birliğin ne kadar imkânsız olduğunun bir göstergesi oldu. 

Arap dünyasında birlik fikrinin en önemli motivasyonu: Filistin Meselesi

Çoğu II. Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlığına kavuşan Arap devletleri için en önemli tehdit, Batılı sömürge yönetimleri desteğinde Filistin’de bir Yahudi devleti oluşturma fikri oldu. Kurulduğu 1948’den günümüze Siyonist İsrail’in işgalci ve saldırgan politikaları Arap siyasi elitleri nezdinde bu tehdit algısını sürekli canlı tuttu. İsrail’in bölgede takip ettiği bu politika sadece Arap devlet adamlarını endişelendirmedi, Arap kamuoyunda da ciddi bir öfkeye neden oldu. 1948 ve 1967 savaşları sonucu toprakları işgal edilen ve ülkelerinden sürülerek Suriye, Ürdün, Irak ve Mısır gibi ülkelere iltica eden yüzbinlerce Filistinli, Arap kamuoyunun bu bilincini takviye etti.
İsrail’in işgalci ve saldırgan tutumunun, Arap birliği rüyasının, yakın geçmişte Arapların içine düştüğü durum karşısında hayal kırıklığına uğrayan milyonlarca kişi tarafından paylaşılan bir olgu haline gelmesinde önemli bir katkısı olmuştur. Böylece hem siyasi elitlerin hem de Arap kamuoyunun İsrail karşıtı duyguları Filistin meselesini, Araplar arasında birlik fikrinin en önemli motivasyonu haline getirdi. 1945 yılında kurulan Arap Birliği, 1969 yılında kurulan İslam Konferansı Örgütü (yeni ismiyle İslam İşbiriği Teşkilatı-İİT) gibi Arap ve İslam dünyasının çatı örgütleri Filistin meselesini merkeze alan bu siyasi ve toplumsal vizyonun birer ürünüydü. Örneğin İİT, Müslümanların üçüncü mukaddes mabedi olan ve İsrail işgali altındaki Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’nın, 21 Ağustos 1969 tarihinde Avustralyalı radikal bir Yahudi tarafından kundaklanması sonrasında İslam dünyasında uyanan tepkiler üzerine, 1969 tarihlerinde Rabat’ta ilk kez düzenlenen İslam Zirve Konferansı’nda alınan bir kararla kurulmuştu. Aslen bölgesel ekonomik, siyasal ve kültürel işbirliği için 1945 yılında kurulan ve merkezi Kahire olan Arap Birliği örgütü ise, kısa zamanda üye Arap devletlerinin Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasına yönelik hoşnutsuzluklarını ifade ettikleri bir foruma dönüşmüştü. Bu tarihten sonra da Filistin meselesi birliğin en önemli varlık gayesi, Arap Birliği ve birliğe üye devletler de Filistin meselesinin bölgesel ve küresel düzlemde en önemli savunucusu haline geldi.
Birlik fikrinin bölge genelindeki siyasi elitler ve Arap halkları nezdindeki popülaritesi Arap Birliği ve İİT’nin dışında çok sayıda birleşme projesini de açığa çıkardı. Bunlardan en önemli ikisi eski Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın “pan-Arabizm” (sosyalist Arap milliyetçiliği) fikriyle eski Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın İslami dayanışmayı merkeze alan “İslami blok” projesidir. Her iki isim de Arap ve İslam davalarının temelini teşkil eden Filistin meselesine kalıcı bir çözüm bularak ülkesini Arap ve İslam dünyasını kendi liderliği etrafında birleştirmeye çalışmıştır.
1950’li yıllardan 1970’li yıllara kadar pan-Arabizm ideolojisinin liderliğini yapan Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın temel motivasyonu Araplar arasında askeri kapasite açısından İsrail’i dengeleyecek bir birlik oluşturmak oldu. Nasır’ın anti-emperyalist söylemi önemli oranda Filistin’i işgalcilerin elinden kurtarma vaadi içeriyordu. Filistin’in işgalden kurtulmasının tek yolunun İsrail’in savaş alanında yenilmesiyle olacağı ve İsrail’e karşı askeri bir zaferin ancak Arapların birleşmesiyle mümkün olacağı gerçeği pan-Arabizm’i bölge halkları arasında da cazip bir ideoloji haline getirdi. Nasır’ın pan-Arabizm fikri Suriye ve Mısır arasında 1958 yılında Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin (BAC) kurulmasıyla önemli bir başarı şansı yakaladı, fakat BAC’ın 1961 yılında Suriye’de yaşanan askeri darbeyle son bulması bu girişimi akamete uğrattı.
1964 yılında Suud tahtına çıkan Faysal bin Abdülaziz’in dış politikada yaptığı en önemli değişiklik pan-İslamizmin resmi devlet politikası haline dönüşmesi oldu. Nasır’ın sosyalist Arap milliyetçiliği yerine tüm Müslümanların birliğine dayanan İslam Ümmeti söylemi Faysal’ın dış politikasının anahtar kavramı oldu. Kral Faysal, tahta oturmasını takip eden yılda, dokuz Müslüman ülkeyi ziyaret ederek Nasır’ın sosyalist pan-Arabizm fikrine karşı Müslüman ülkeler arasında teşekkül edecek İslami bir blok oluşturma fikrine taraftar bulmaya çalıştı. Faysal’ın temel iddiası Suudilerin, yönetiminde baskın olduğu “muhafazakâr İslami blok” hem bölgesel meselelerde (Filistin meselesi) hem de küresel meselelerde Suudilerin elini güçlendirecek etkili bir araç olacaktı.
Filistin meselesinin Arap ülkeleri nezdindeki yeni konumunu en iyi ifade eden olay geçtiğimiz hafta Filistin yönetiminin normalleşme anlaşmasını reddetme gündemiyle Arap Birliği’ni toplantıya çağırmasıyla ortaya çıktı. Bahreyn’in bu toplantı girişimini engellemesi ve Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt’ın, “Arap ülkeleri arasındaki bölünmelerden kaçınmak için Filistin’in toplantı talebinin ertelenmesini” istemesi, kurulduğu günden bugüne Filistin meselesinde kayıtsız şartsız Filistinlilere destek veren birliğin bu politikasının geçerliliğinin ortadan kalktığını gösterdi. Filistin yönetiminin çağrısıyla hafta başında gecikmeli olarak toplanan Arap Birliği’nin, normalleşme anlaşmasının kınanması önerisini reddederek önümüzdeki dönemde İsrail’le normalleşme eğiliminde olan üye ülkeleri cesaretlendirmesi de Filistin meselesinde birliğin politika değişikliğinin başka bir işareti. 

Birlik fikrinde yaşanan dönüşümün ilk işaretleri

2000 sonrası dönemde özellikle de Arap Baharı sürecinde Filistin meselesinin Arap dünyasındaki birliğin motivasyonu olma rolünü tartışmalı hale getiren çok sayıda gelişmeye şahit olduk. Bu yeni durumun en önemli sebebi Arap devletlerinin güvenlik algısında yaşanan radikal değişimdir. Bugün Arap devletleri açısından İsrail’in işgal ve genişleme politikası, 2000 öncesi dönemin aksine, hayati bir tehdit olmaktan çıkmış durumda. Günümüz Arap siyasi elitleri açısından en önemli hayati tehdit kaynağı; Arap halklarının insan hakları, özgürlük ve ekonomik refah talep eden değişim talepleridir. Yönetilenlerin otokratik rejimleri baskılayan bu taleplerinin en önemli sonucu bazı Arap devletlerinin İsrail politikasındaki değişimin en önemli motivasyonu haline geldi. Geçmişte Arap ve İslam toplumu için en hayati tehdit olarak algılanan İsrail, son dönemde içeriden yükselen politik değişim talepleri karşısında zor günler yaşayan bazı Arap rejimleri tarafından can simidi olarak algılanmaya başlandı. Bu dönemde Türkiye ve İran’ın takip ettiği politikanın, değişim talep eden kitlelere kötü örnek olarak (!) içeride rejim karşıtı eğilimleri cesaretlendirdiğine dair kanaat bazı Arap siyasi elitlerinde, Arap halklarının yanına, Türkiye ve İran’ın da durdurulması gereken düşman olarak kaydedilmesi ile sonuçlandı.
Arap siyasi elitlerinde yaşanan bu vizyon değişikliğini son dönemde oluşturulmaya çalışılan İslam Ordusu ve Arap NATO’su gibi organizasyonlar ve Arap Birliği içerisinde yaşanan çatlaklara bakarak anlayabiliriz.
İlk olarak Suudi Veliaht Prensi ve ülkenin de-facto yöneticisi olan, o zaman Savunma Bakanı olan Muhammed bin Selman tarafından 15 Aralık 2015 tarihinde kuruluşu ilan edilen “İslam Ordusu”nu ele alalım: Muhammed bin Selman Aralık ayında yaptığı basın toplantısında Suudi Arabistan liderliğinde kurulan İslam Ordusu ittifakının ideolojik, ekonomik ve askeri olmak üzere her yöntemi kullanarak terörle mücadele edeceğini açıkladı. Her ne kadar girişimin ismi İslam Ordusu olsa da ittifaka katılan ülkeler göz önüne alındığında (örneğin İran, İslam Ordusu’na alınmadı), ittifakın, pan-Sünni bir nitelik taşıdığı ve yükselen İran tehdidini dengelemek için oluşturulmaya çalışılan askeri bir cevap olduğu yönünde yorumlar yapıldı. Çünkü 2015 yılı İran destekli Husilerin Yemen’in stratejik mevkilerin kontrolünü ele geçirdiği ve Suudilerin Yemen’e yönelik askeri müdahaleye başladığı dönemdi.
İkinci olarak yine 2015 yılında oluşturulmaya çalışılan Arap NATO’su olarak da bilinen Birleşik Arap Gücü’ne bakalım: 2015 yılındaki Şarm eş-Şeyh zirvesinde, Arap Birliği sekreteri bölgede artan tehditlerin ancak Arap savunma sözleşmesi etkinleştirilerek engellenebileceğini söyleyip çok uluslu Birleşik Arap Gücü kurulması çağrısı yapınca bu konu zirveye katılan üye ülkeler tarafından müzakereye açıldı. Yapılan müzakereler sonucunda Arap ülkelerinin ulusal güvenliğine zarar verecek her türlü girişimin engellenmesi ve teröre karşı savaş için 40 bin askeri mevcutlu Birleşik Arap Ordusu kurulması konusunda üye ülkeler arasında bir anlaşmaya varıldı. Birleşik Arap Ordusu ile Arap devletlerinin, dışarıdan gelecek saldırılardan, içeriden rejimlere yönelen tehditlerden ve terör tehdidinden korunması hedeflendiği resmi olarak belirtildi. Birleşik Arap Ordusu girişiminde de, girişimin amaçlarından açıkça anlaşıldığı üzere, ana hedef içeride yükselen rejim karşıtı eğilimlerin baskılanmasıdır. Hevesli beyanlara ve birkaç savunma bakanları toplantısına rağmen Arap Birliği’ne üye devletlerin ortak bir savunma konseptine sahip olmamaları yüzünden Birleşik Arap Ordusu fikri ölü doğmuş bir girişim gibi görünüyor.
Birlik fikrinin bölge genelindeki siyasi elitler ve Arap halkları nezdindeki popülaritesi Arap Birliği ve İİT’nin dışında çok sayıda birleşme projesini de açığa çıkardı. Bunlardan en önemli ikisi eski Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın “pan-Arabizm” (sosyalist Arap milliyetçiliği) fikriyle eski Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın İslami dayanışmayı merkeze alan “İslami blok” projesidir. Her iki isim de Arap ve İslam davalarının temelini teşkil eden Filistin meselesine kalıcı bir çözüm bularak ülkesini Arap ve İslam dünyasını kendi liderliği etrafında birleştirmeye çalışmıştır.
Her iki girişimin ortak tehdit algısının da terör ve rejim muhalifi hareketlerle mücadele olarak belirtilmiş olması dikkat çekici. Geçmiş yıllarda Filistin meselesi ve İsrail’in saldırgan politikaları, Arap devlet başkanlarının zirve toplantılarının değişmez gündemiyken son dönemde düzenlenen zirve toplantılarında İsrail’in yerini rejim muhalifi hareketlerin aldığı gözleniyor. Burada bazı statükocu Arap rejimlerinin terör tanımının da son dönemde radikal bir şekilde değiştiğine vurgu yapmak gerekiyor. Örneğin BAE-Suudi Arabistan gibi ülkeler, hiçbir zaman silahlı mücadeleye başvurmayan daha çok eğitim ve davet çalışmaları yürüten Müslüman Kardeşler hareketini 2014 yılından beri terör örgütü olarak tanımlıyorlar.
Son olarak bölgesel meseleler karşısında Arap Birliği içerisinde yaşanan çatlaklara yakından baktığımızda da siyasi elitler arasında Arap dünyasındaki birlik fikrinin ne kadar zayıfladığını görebiliriz. 2017 yılında Katar’a yönelik başlatılan ambargo, İsrail’in bir Arap Birliği üyesi olan Suriye’ye ait olan Golan tepelerini ilhak etmesi ve Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi konusunda Arap Birliği ve birliğe üye ülkeler ortak ve güçlü bir tavır ortaya koyamadı. Hatta Kudüs’ün statüsünün görüşüleceği İİT’nin 2017 yılındaki İstanbul zirvesine Suudiler alt düzeyde bir katılım göstererek bu konuda hayret uyandıracak bir duyarsızlık sergilediler. Yine bazı Arap ülkelerinin kendisi de bir Arap Birliği üyesi olan Katar’a karşı uyguladıkları ambargo ve yaptırımların bir benzerini işgalci İsrail’e uygulamaktan imtina etmesi Araplar arasındaki birliğin ne kadar imkânsız olduğunun bir göstergesi oldu.

Güvenlik algısında yaşanan sahici olmayan değişim, birlik fikrini ortadan kaldırdı

2000 sonrası dönemde BAE, Suudi Arabistan ve Mısır gibi bazı Arap ülkelerinin güvenlik algılarında önemli bir değişime şahit olduk. Bu değişim sonucu bu ülkeler nezdinde, geçmiş yıllarda Arap ve İslam dünyası için en hayati tehdit olarak algılanan İsrail yakın bir müttefike dönüştü. Güvenlik algısında yaşanan bu radikal değişimin en önemli sonuçlarından biri Arap dünyasında yaklaşık yüz yıllık bir geçmişi olan birlik ideallerinin derin yara almasıdır. Yine bu süreçte Filistin meselesi Arap dünyasında siyasi/ekonomik/askeri birlik düşüncesinin en önemli motivasyonu olmaktan çıktı. Değişim talep eden Arap halkları ve onları, kötü örnek olarak (!) cesaretlendiren Türkiye, durdurulması gereken bir tehdit olarak algılanmaya başladı.
Yukarıda sayılan Arap devletlerinin ülke ve bölge gerçekleriyle örtüşmeyen, Arap toplumlarının hissiyatını yansıtmayan ve sahici temellere dayanmayan bu güvenlik algısı daha çok rejimlerin kendi içlerindeki güvenliğiyle yakından alakalı. Bütün bunlara ilaveten yukarıda sayılan her devletin kendine özgü güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya gelmesi, ortak bir güvenlik konseptini ve dolayısıyla Araplar arasındaki birlik idealini de baltalıyor ve anlamsızlaştırıyor.


9 Ağustos 2020 Pazar

21. yüzyılda yeni Orta Doğu düzeni

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının tüm dünya ekonomilerini vurduğu şu günlerde, Orta Doğu’da manzara-i umumi fevkalade perişan ve dahi perakende; Birinci Dünya Savaşı öncesinin Balkanlarını andırmakta.


Tamer Ashraf
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla, 20. yüzyılın başına kadar literatürde “maşrık” (doğu) olarak bilinen, (bölge haritalarını şekillendirenlerin verdiği isimle) Orta Doğu’da yeni bir düzen kuruldu. 
Bu düzen kabaca, 1950’lere kadar İngiliz ve Fransız yönetim ve himayesinde, parçalı Arap ulus devletlerinin kurulmasıyla sonuçlandı. 
Orta Doğu’da hegemonyanın daha ziyade ABD’ye geçtiği 1950’lerden itibaren Soğuk Savaş rüzgârlarının sert estiği yıllarda bölge ya ABD ya da Sovyet yanlısı askeri, seküler diktatörlerce yönetilmeye başladı. 
Sözde hepsi Arap milliyetçisi olan ve Arap uluslarını tek bir çatı altında toplamayı ve Filistin’i işgalden kurtarmayı kendilerine ülkü edinen bu totaliter yöneticiler, ironik bir biçimde Orta Doğu’yu parçalayan hegemon güçler tarafından iktidara getirilmişlerdi. 
Söz dinlemez olduklarında ise çeşitli saray darbeleriyle ortadan kaldırılıyor ve daha kullanışlı diktatörler, ABD Başkanı Donald Trump’ın deyimiyle “kendi en favori diktatörleri” iktidara getiriliyordu.



Mısır, Suudi Arabistan ve BAE gibi Arap dünyasının üç Sünni ağırlıklı ülkesi Türkiye karşısında Yahudi, Ortodoks ve Katolik ayırt etmeksizin her türlü bölgesel ve dış güçle işbirliği yapmayı yeğliyor ve tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan isyanlar gibi emperyal dış güçlerin ekmeğine yağ süren, kendi ayaklarına sıkan politikalara destek veriyorlar.
Soğuk Savaş’ın bittiği yıllardan bugüne kadar, kısaca 21. yüzyılın başlarında bölgemizde olup bitenlere kısaca bir göz atmak dahi, Orta Doğu’da yeni bir düzenin ya da düzensizliğin kurulmakta olduğu gösterecek ve bizleri nelerin beklediği hususunda çok açıklayıcı olacaktır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, Irak’a “demokrasi getirmek” amacıyla, bir milyon kişinin ölümüne yol açarak önce Saddam Hüseyin ortadan kaldırıldı; ardından resmen olmasa da Irak fiilen üçe bölünmüş oldu.
Türkiye’ye karşı “Güney Cephesi” adını verdiğimiz bazı Sünni Müslüman ülkelerin yönetimleri, bölgede Türkleri görmektense Latin külahı, Ortodoks kalimmavhisi ya da Yahudi kippasını tercih ettikleri müddetçe de bu bölünme ve rejim değişiklikleri devam edecek gibi görünüyor.
Soğuk Savaş’ın en acımasız ve kurt diktatörlerinden Hafız Esed’in doğal ölümünden sonra, göz hastalıkları ihtisasını Londra’da yapan doktor oğlu Beşşar ile yine Londra’da yetişen Kings College diplomalı ve Harvard MBA’li Sünni eşi Esma Esed’den Suriye’de liberalleşme adına çok şey beklenmekteydi. Ancak “taç giyen baş akıllanır” vecizesiyle namütenasip olarak, Londra’dan Şam’a gelince liberallikten eser kalmadı. Fransız dergilerine “moda ikonu” ve Orta Doğu’da “modernitenin sembolü” olarak tanıtılan çift, 2011 Arap Baharı isyanlarında özgürlük isteyen Suriye halkının yarım milyondan fazlasının ölümüne, yüz binlerce çocuğun öksüz ve yetim kalmasına, ülke nüfusunun yarısının evlerinden barklarından olmasına yol açtı. Ülke halihazırda üçe bölünmüş durumda.
Sudan güney ve kuzey ya da Müslüman ve Hıristiyan şeklinde ikiye bölündü. İran ile Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki mücadeleye kurban giden Yemen de Sudan’la aynı kaderi paylaşacak gibi; eskiden olduğu üzere kuzey ve güney Yemen olacak şekilde veya Zeydiler ve Sünniler arasında bölünme yolunda hızla ilerliyor.
Lübnan ise toplumsal olarak çoktan gettolara ayrılmış olmakla birlikte, toprak açısından bölünemeyecek kadar küçük olduğundan, bitkisel hayatta bir yaşam sürüyor. İsrail “Yüzyılın Planıyla” Filistin’in son partiküllerini de buharlaştırma peşinde epeyce yol almış görünüyor. Arap Baharının bir sonucu olarak kısa süreli bir demokrasi denemesi yaşayan ve halihazırda karşı devrimci bir askeri yönetimin iktidarda olduğu, Arap dünyasının en kalabalık ve monolitik ülkesi Mısır ise çeşitli ekonomik ve sosyal sıkıntılar içinde kıvranıyor. Buna bir de Sina’daki ayrılıkçı örgütleri ilave etmemiz gerekiyor. Kaddafi’nin öldürülmesinin ardından iç savaşa sürüklenen Libya elân fiili olarak en az ikiye bölünmüş vaziyette.
2016’da yaşadığımız darbe teşebbüsü de bölgedeki olayların Türkiye ayağıydı; fakat milletimiz buna izin vermedi. İran’ın durumu da ortada ve sürekli ABD-İsrail tehdidi altında. Bölgeye tekrar dönen Rusya hem Suriye hem de Libya’da önemli bir inisiyatif gücüne erişmiş durumda. Bütün bunlara ilave olarak DEAŞ ve el-Kaide türevi örgütler hâlâ hayatiyetlerini devam ettiriyorlar. ABD Suriye’de, Fırat’ın doğusunda bir PKK devleti kurmakla meşgul.
Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının tüm dünya ekonomilerini vurduğu şu günlerde, Orta Doğu’da manzara-i umumi fevkalade perişan ve dahi perakende; Birinci Dünya Savaşı öncesinin Balkanlarını andırmakta. Mamafih Orta Doğu’da dıştan tasarım çabalarına karşı direnen ve halk hareketlerini destekleyen Türkiye’yi ise Katar’ın dışında açıkça destekleyen başka bir bölge ülkesi mevcut değil. Türkiye Tunus, Cezayir ve Umman gibi bölge ülkeleriyle kendisine karşı kurulan cepheyi zayıflatmaya çalışıyor. Topun ağzında olan nevi şahsına münhasır İran, her şeye rağmen kendi ajandasına uygun fiiliyatına devam ederken içeride Kovid-19 salgını, ekonomik sıkıntılar ve arka arkaya gelen patlamalarla karşı karşıya.
Yetkililerinin açıklamalarına bakılırsa, İran tehdidiyle Türkiye’yi eş gören Suudi Arabistan, BAE ve Mısır Türkiye’ye Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz gibi tüm cephelerin yanı sıra ekonomi, turizm, medya ve hatta dizi sektöründe dahi (basketbol tabiriyle) “tam saha pres” uygulamakta. Bu arada İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Fransa ve Rusya gibi her türlü dış güçle işbirliği yapmakta. Bu ülkelerin ABD ile müttefiklik ve bağımlılık ilişkilerini düşündüğümüzde durum daha da vahim bir hâl alıyor. Bütün bunlara ilaveten, Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarındaki son saldırıları (buna bigâne kalamayacağından) Türkiye’nin güneydeki dikkatini dağıtmaya yönelik bir hamle gibi duruyor.
Mısır, Suudi Arabistan ve BAE gibi Arap dünyasının üç Sünni ağırlıklı ülkesi Türkiye karşısında Yahudi, Ortodoks ve Katolik ayırt etmeksizin her türlü bölgesel ve dış güçle işbirliği yapmayı yeğliyor. Halbuki Orta Doğu’da yukarıda hâli pürmelalini bir parça izah ettiğimiz parçalanma ve partikülleşmenin tek çaresi bölge ülkelerinin işbirliği yaparak dış güçlerin müdahalelerine imkân tanımaması. Aksine bölge ülkeleri tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan isyanlar gibi emperyal dış güçlerin ekmeğine yağ süren ve kendi ayaklarına kurşun sıkan politikalara destek veriyorlar. Bölge ülkelerinin yönetimleri iktidarlarını korumak için dış güçler yerine kendi halklarına güvenseler ve halklarının istekleri doğrultusunda bir siyaset izleseler hem iktidarları daha uzun ömürlü hem de bütün ülkeleri tehdit eden bölünme ve parçalanma senaryoları engellenmiş olurdu. Zira Orta Doğu, tarihsel karakteristiğine uygun olarak, partikülleşmekten ziyade daha da fazla bütünleşmeye ihtiyaç duyuyor. Ancak bölgeyi daha da bölmeyi amaçlayan emperyal güçler bu yöneticileri destekleyerek “şimdilik” ayakta kalmalarını sağlıyorlar. Böyle giderse 21. yüzyılda Orta Doğu’da mevcut ulus devletlerin iki katı yeni ve küçük devletçikler göreceğiz. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 7 Ağustos 2003’te yaptığı “Ortadoğu’da 23 ülkenin rejiminin ve sınırlarının değiştirileceği” açıklaması şu ya da bu şekilde işlemeye devam ediyor.
Orta Doğu’da 21. yüzyılın yeni düzeni kurulurken bu düzende söz sahibi olmak maksadıyla Türkiye pek çok cephede mücadele veriyor. Maalesef Türkiye’ye karşı “Güney Cephesi” adını verdiğimiz bazı Sünni Müslüman ülkelerin yönetimleri, bölgede Türkleri görmektense Latin külahı, Ortodoks kalimmavhisi ya da Yahudi kippasını tercih ettikleri müddetçe de bu bölünme ve rejim değişiklikleri devam edecek gibi görünüyor.
Yazımızı her zaman olduğu gibi bir son sözle bitirelim: “Kendi düşen ağlamaz”.



31 Ocak 2020 Cuma

'Yüzyılın Anlaşması' mı, 'Yüzyılın İhaneti' mi?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD Başkanı Trump'ın açıkladığı sözde barış planı tüm hükümleri ABD ile İsrail arasında kararlaştırılan bir metindir ve Filistinlilerin de bu “teslim anlaşması”nı bütünüyle kabul etmeleri beklenmektedir.



Amerikan ve İsrail yönetimlerinin “Yüzyılın Anlaşması” olarak lanse ettiği, gerçekte “Yüzyılın İhaneti” olarak tanımlanması gereken Filistin’in geleceğine dair plan, nihayet kamuoyuna açıklandı. Bu, gerçekte bir İsrail planı olup, Trump yönetimi bu planı hemen hemen bütünüyle onaylamış olmaktadır.
Bu “sahte” barış planının kamuoyuna açıklanması sonrasında, Amerikan yönetimi bölgede bulunan vatandaşlarını olası saldırılara karşı güçlü bir şekilde uyardı. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Kudüs ve Batı Şeria'da bu plana tepki olarak şiddet olaylarının meydana gelebileceği ifade edildi. Sadece bu uyarı bile “Yüzyılın Anlaşması”nın, nasıl, hiçbir hukukî ya da ahlâkî kaygı gözetmeyen, Filistin’i imha planı olduğu hususunda Amerikan yönetiminin de aslında şüphesini olmadığını ortaya koymaktadır. Öyle olmasaydı, Amerikan vatandaşları bu meşum planın Filistin tarafında yol açtığı öfke ve hayal kırıklığının sebep olabileceği muhtemel şiddete karşı herhalde bu denli güçlü bir şekilde uyarılmazdı.
“Yüzyılın Anlaşması” olarak tesmiye edilen bu Trumpesk girişime “anlaşma” demek için, herhalde (uluslararası) anlaşmaların nasıl yapıldığı hususundan habersiz olmak gerekir. Uluslararası anlaşmalar, inter alia, aralarında uyuşmazlık olan taraflar arasında karşılıklı hak ve yükümlülükler doğuran ve bir müzakere süreci sonunda nihaileştirilerek yazılı metin haline getirilen belgelerdir. Bu olayda ise, kendilerini âdeta sorgulanamaz birer Titan gibi gören ABD-İsrail ikilisi sorunun asıl muhatabı olan Filistinlilere herhangi bir söz hakkı vermiş değildir. Bu süreçte İsrail ile Filistinliler arasında herhangi bir müzakere yapılmış değildir. Aksine, ortada, tüm hükümleri ABD ile İsrail arasında kararlaştırılan bir metin ve bu “teslim anlaşması”nı bütünüyle kabul etmeleri beklenen Filistinliler vardır. 

"Uyduruk" Filistin devleti

ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı “Yüzyılın Anlaşması”, gerçekte egemen olmayan, dahası etrafı bütünüyle İsrail tarafından kuşatılmış, ordusuz ve Kudüs’ü hemen hemen bütünüyle İsrail’e terk etmiş olan bir Filistin devletinin kurulmasını öngörmektedir. Tabii, buna ‘devlet’ denirse! Üstelik bu “devlet”in kurulması, dört yıllık müzakere süreci sonunda Filistinlilerin “kendilerinden istenen şartları yerine getirmeleri halinde” mümkün olabilecektir. Başka bir deyişle, Filistinliler şayet “müzakere” sürecinde İsrail’in dayattığı tüm şartlara teslim olmaz ise, burada sözü edilen “uyduruk” devletin bile kurulmasına izin verilmeyecektir.
Bu planda öngörülen Filistin devletinin toprakları Gazze, Negev çölünde Gazze’ye yakın iki arazi parçası ve İsrail işgali altındaki Batı Yakası’nın yalnızca bir bölümünden oluşuyor. Dahası, bu devletin başkenti, birçok BM kararının öngörmüş olduğu Doğu Kudüs değil, onun bir kısım mahallelerinden müteşekkil bir yerleşim yeri olacaktır. Bu plana göre, Oslo anlaşmaları çerçevesinde Batı Yakası içinde C bölgesi olarak tanımlanmış olup, Batı Yakası’ndaki toplam arazinin yüzde 61’ine tekabül eden ve şu anda bütünüyle İsrail’in denetiminde olan toprakların yaklaşık üçte biri, İsrail tarafından ilhak edilecek. Dahası, Ürdün Vadisi de bütünüyle İsrail’e bırakılacaktır ki, burası tüm Batı Yakası’nın yaklaşık üçte birini teşkil ediyor.
Bu plana göre, başta El-Aksa Camii olmak üzere, Kudüs’teki Müslümanlara ait ibadethaneler ve kutsal mekânlar İsrail’in egemenliğinde olacaktır. Yine plan “bağımsız” Filistin devletinin kendi kara sınırları ve hava sahası üzerinde herhangi bir denetim yetkisinin olmayacağını öngörmektedir. Bu devletin başka devletlerle anlaşma yapma yetkisi de olmayacaktır. Plan, sayıları altı milyon civarında olan Filistinli mültecilerin dönüş hakkını reddetmektedir. Dahası, metnin İsrail’in “Yahudi” karakterine vurgu yapması nedeniyle, İsrail vatandaşı olan Filistinlilerin de bu topraklardaki geleceğinin tehlikeye düşürüldüğünü ileri sürmek mümkündür.
Plana göre, Gazze ile Batı Yakası arasında irtibatı sağlamak için yeraltından tünel inşa edilecektir. Tünel projesi henüz İsrail tarafınca kabul edilmiş değildir. Yine bu planın hayata geçirilme sürecinde, Hamas ve İslami Cihad gibi silahlı örgütler silahlarını bırakmak zorunda kalacaklardır. Öte yandan, kurulması öngörülen Filistin devleti için çeşitli yatırım projelerinde kullanılmak üzere 50 milyar dolarlık bir fon oluşturulacaktır ki, bunun önemli bir kısmı Körfez bölgesindeki Arap devletlerince karşılanacaktır. Nitekim bu ülkelerin büyük çoğunluğu bu meşum planın malî yükünü çekmeyi kabullenmiş görünmektedir.
Aslında Amerikan yönetimi bu planın bugüne dek İsrail ile -çoğu zaman kendi halkının tepkilerine rağmen- her türden girift ilişkiye girmeyi içine sindirmiş olan Mahmud Abbas yönetimince (bile) reddedileceğini baştan beri tahmin ediyordu. Şayet Mahmud Abbas plana “hayır” demekte ısrar ederse, o zaman muhtemelen ABD-İsrail ikilisi Filistin’e “liderlik” etmek üzere kendileriyle işbirliği yapmaya daha yatkın birisini bulma arayışına gireceklerdir.
Planın yaslandığı temel mantıksal çerçeve, İsrail’in ilhak etmek amacıyla göz koyduğu Filistin topraklarını bütünüyle bu ülkeye peşkeş çekmek; İsrail’in bir “Yahudi devleti” olarak elde etmek istediği tüm imtiyazları tanımaktır.

Uluslararası hukuk ve BM kararlarının açık ihlâli

Sözü eğip bükmeden şunu söyleyelim: “Yüzyılın Anlaşması”nın yaslandığı temel mantıksal çerçeve, İsrail’in ilhak etmek amacıyla göz koyduğu Filistin topraklarını bütünüyle bu ülkeye peşkeş çekmek; İsrail’in bir “Yahudi devleti” olarak elde etmek istediği tüm imtiyazları tanımak; buna karşılık Filistin halkının güvenilir sınırlar içinde, egemen ve sürdürülebilir bir devlet kurma ihtimalini tamamıyla ortadan kaldırmaktır. Bu acı gerçeğe rağmen, Donald Trump, “büyük” planını ifşa ettiği basın toplantısında, âdeta Filistinlilerle dalga geçercesine, bu planın “Filistinlilerin kendi bağımsız devletlerine kavuşmaları için tarihî bir fırsat olduğunu” söyleme cüretini de göstermiştir.
“Yüzyılın İhaneti” olarak isimlendirilmesi gereken bu meşum planın uluslararası hukukun ve BM kararlarının açık bir ihlâli olduğu ortadadır. Uluslararası toplumun barış ve güvenlik meseleleri konusunda bir tür “anayasası” olarak görebileceğimiz 1945 tarihli BM Kurucu Andlaşması’nın 2/4. maddesine göre, devletler uluslararası ilişkilerde askerî güce başvuramaz, askerî güç tehdidinde de bulunamaz. BM Genel Kurulunca 1970’te uzlaşma (consensus) ile kabul edilen Devletler Arasında Dostça İlişkiler Bildirisi’ne göre “askerî güç kullanım tehdidinden ya da kullanımından kaynaklanan hiçbir toprak kazanımı yasal sayılmayacaktır.” Benzer şekilde, 1974 tarihli Saldırganlığın Tanımına İlişkin Karar’da, “saldırganlıktan kaynaklanan hiçbir toprak kazanımı ya da özel imtiyazlar ‘yasal’ kabul edilmeyecektir” (5/3. madde) ifadesine yer verilmiştir. BM içinde alınan birçok karar ile Uluslararası Adalet Divanı’nın içtihatları da bu durumu teyit etmiştir. O nedenle, uluslararası hukuka göre, İsrail’in işgal ettiği -Filistinlilere ve bazı Arap ülkelerine ait- tüm topraklardan çekilmesi gerekmektedir. Buna, kuşkusuz, (Doğu) Kudüs’ü de içinde barındıran Batı Yakası dâhildir.
Bu plan, aynı zamanda, 1990’lı yıllarda uluslararası düzeyde genel bir kabul görmüş olan iki-devletli çözüm formülünün de tamamıyla terk edilmiş olduğunu âdeta gözlerimizin içine sokarcasına (bir kez daha) göstermiştir. Oslo "barış süreci", en azından bu süreci Polyannacı bir hâlet-i ruhiye içinde yorumlayan aktörlere göre, İsrail’in 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda işgal etmiş olduğu Filistin topraklarında, yani Batı Yakası (Doğu Kudüs dâhil) ve Gazze’de, bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ile nihayete erecekti. Hem BM hem de uluslararası toplumun önemli bir bölümü, kurulacak Filistin devletinin başkentinin Doğu Kudüs olacağı beklentisi içindeydi. Trump ve Netanyahu ikilisinin açıkladığı “Yüzyılın İhaneti” ise, Kudüs’ü tümüyle İsrail’e bırakmaktadır.
Bu meşum planda öngörülen Filistin devleti aslında devletten başka her şeye benzemektedir. Bir kez, bu devletin sahip olacağı topraklar kantonlardan oluşmaktadır. Yani, ortada bir ülkesel süreklilik yoktur. İkincisi, Batı Yakası’nda Filistinlilere bırakılan topraklar, tamamıyla İsrail tarafından çevrelenecektir. Üçüncüsü, bu, ordusuz bir devlet, askersizleştirilmiş bir ülke olacaktır. Dördüncüsü, kara sınırları üzerinde bile denetim hakkı olmayan, kendi hava sahası üzerinde denetim hakkından yoksun bırakılmış bir devlet olacaktır. Beşincisi, bu devletin uluslararası anlaşma yapma yetkisi olmayacaktır. Filistin devletinin ülkesini oluşturan birbirinden kopuk kantonlar bu plana göre tüneller ve köprülerle birleştirilecektir. Doğrusu, bu “proce”den haberdar olsaydı, herhalde “Zihni Sinir” bile kahkahalarla gülmekten kendini alamazdı!
 “Arap” olan Filistin halkının yine “Arap parası” ile “siyasî bir varlık olarak” yok edilmeye çalışılması, kuşku yok ki, Körfez bölgesindeki Arap yönetimlerinin “utanç” hanesine yazılacak affedilmez bir cürüm olacaktır.

Körfez yönetimlerinin utanç verici tutumu

Filistin’i ilanihaye yok etmek isteyen bu ihanet planının hayata geçirilmesi için, başta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere, birçok Arap ülkesi Filistin halkına ‘rüşvet’ olarak önerilen parasal desteği ödemeyi yükümlenerek, bu büyük ihanetin fâillerinin işbirlikçisi haline gelmişlerdir. “Arap” olan Filistin halkının yine “Arap parası” ile “siyasî bir varlık olarak” yok edilmeye çalışılması, kuşku yok ki, Körfez bölgesindeki Arap yönetimlerinin “utanç” hanesine yazılacak affedilmez bir cürüm olacaktır. Bu yönetimlerin bu cürmün altından kalkıp kalkamayacağı önemli bir soru işaretidir. Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ise, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, bu plana açıkça karşı çıkmak yerine, topu Filistinlilere atmıştır. Hem darbeci Sisi yönetimindeki Mısır hem de ABD-İsrail ikilisinin bu meşum senaryosundaki “para musluğu” rolünü daha küçük bazı Körfez ülkeleriyle birlikte kendisine yakıştıran Suudi Arabistan, -muhtemelen kapalı kapılar ardında- Filistin liderliğini bu teslim planına “ikna” etmeyi vazife edinmiş görünmektedir. Bütün bunlara karşılık, başta Türkiye ve İran olmak üzere, Müslüman ülkelerin büyük çoğunluğunun bu teslim planına karşı çıktığını/çıkacağını ifade etmek mümkündür.
Mevcut durumda Filistin’e somut bir destek vermeksizin sadece söylem düzeyinde İsrail’i ve ABD’yi kınamak ya da müzakere yoluyla erişilecek iki-devletli çözüm formülünü tekrarlamak, sadece ve sadece bariz bir samimiyetsizliğin ve Filistinlileri kendi makûs talihlerine terk etmişliğin bir işareti sayılabilir.
Filistin’in ve Filistinlilerin dostları olarak bu ihanet planının arkasında hangi güçlerin olduğu hususunda sabah akşam nefesimizi tüketmektense, Filistin topraklarının sömürgeci-yerleşimci bir devlet olarak İsrail’den nasıl kurtarılabileceği hususuna kafa yormamız herhalde daha isabetli olacaktır. Dahası, Filistin sorununun diplomatik müzakere masasında çözülebileceği zannıyla iki-devletli çözüm mantrasını tekrar etmenin de, bundan böyle Filistinlilere hiçbir faydası olmayacaktır. Ne İsrail’in ne de ABD’nin bu türden çağrılara kulak asmayacağı âşikârdır. Üstelik 1993’te başlayan Oslo müzakere süreci çerçevesinde İsrail ile Filistin arasında imzalanan anlaşmalara İsrail'in uymadığı herkesin mâlûmudur. Bu durum ortadayken, Filistin’e somut bir destek vermeksizin sadece söylem düzeyinde İsrail’i ve ABD’yi kınamak ya da müzakere yoluyla erişilecek iki-devletli çözüm formülünü tekrarlamak, sadece ve sadece bariz bir samimiyetsizliğin ve Filistinlileri kendi makûs talihlerine terk etmişliğin bir işareti sayılabilir.
Filistin sorununa âşinâ olanların bilmeleri beklenebilecek bir gerçek vardır ki, o da, bu sorunu çözmek için küresel sistem içinde bugün öne çıkmış olan hiçbir güçlü devletin elini taşın altına sokmayacağıdır. Nitekim Yüzyılın İhaneti’ne Avrupa kıtasından, Rusya, Çin ve Hindistan’dan gelen tepkiler, bunların plana açıkça karşı çıkmaktan uzak durduğunu gösteriyor.
Bilindiği üzere, I. Dünya Savaşı sonrasında dünyanın değişik coğrafyalarındaki Müslüman toplumların kahir ekseriyeti sömürgeciliğin ve emperyalizmin kıskacı altına alınmıştı. Belki yüz yıldır bu toplumların ortak iradelerine ket vurmak için, başta, önce Britanya İmparatorluğu, ardından ABD olmak üzere, küresel tahakküm düzeninin önde gelen aktörleri İslam dünyasının yarı-bağımlılığını devam ettirmek için bu coğrafyaya yönelik pek çok doğrudan ya da dolaylı müdahalede bulunmuşlardır. 11 Eylül (2001) sonrasına sözüm ona “Teröre Karşı Savaş” söylemi altında bu emperyalist ve yeni-sömürgeci kıskaç âdeta İslam dünyasını bir bütün olarak “teslim almaya” yönelmiştir. Filistin sorununun geldiği noktayı bu parantezin dışında okumak, ne sorunun vahametinin anlaşılmasına ne de Filistin sorununa palyatif olmayan bir çözüm getirilmesine katkı sunabilir. Filistin sorununa âşinâ olanların bilmeleri beklenebilecek bir gerçek vardır ki, o da, bu sorunu çözmek için küresel sistem içinde bugün öne çıkmış olan hiçbir güçlü devletin elini taşın altına sokmayacağıdır. Nitekim Yüzyılın İhaneti’ne Avrupa kıtasından, Rusya, Çin ve Hindistan’dan gelen tepkiler, bunların plana açıkça karşı çıkmaktan uzak durduğunu gösteriyor. Hatta birçoğu bu meşum planı “incelemeye değer gördüklerini” belirttiler. Bunların hiçbirisinin Filistinlilerin “haklı davası”nı destekleme adına, ABD, İsrail ya da güçlü Siyonist yapılarla ters düşmek istemediği iyi bilinmektedir. Üstelik önde gelen devletlerin hemen hepsinin bu aktörlerle -ABD, İsrail ve Siyonist yapılar- oldukça girift ilişkileri vardır; dahası, bunlar, İslam dünyasının güçlü bir blok olarak temayüz etmesini, kendi iktisadî ve jeopolitik çıkar ve stratejileri açısından oldukça “sakıncalı” görmektedir. O nedenle Filistin sorununu Müslüman aktörlerden başkasının çözebileceğini düşünmek safdillik olur.
İslam dünyası özgürleştikçe Filistin de İsrail’e karşı yeni mevziler kazanacak, Filistin’de kazanılacak yeni mevziler İslam dünyasına hem İsrail’e karşı hem de diğer “yıkıcı” uluslararası güçlere karşı yeni hamleler yapması için gerekli özgüveni ve hareket kabiliyetini verecektir.

Mücadelenin yol haritası

İslam dünyasındaki sorunların “anası” olan Filistin trajedisinin çözüm çerçevesini üçlü bir bağlam içinde görmek gerekir. Bu üçlü bağlamı şöylece tasnif etmek mümkündür: birincisi, Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesi sonrasında Filistin’in İngiliz manda yönetiminin gözetimi altında Yahudilerce sömürgeleştirilmesi; ikincisi, I. Dünya Savaşı sonrasında manda rejimlerinin kurulmasıyla başlayan süreçte Arap dünyasının yarı-sömürge durumuna düşürülmesi ve bugün de bu durumun fiilen devam etmesi; üçüncüsü, İslam dünyasının bir bütün olarak kendi ayağı üzerinde durmasının emperyalist güçlerin doğrudan ve dolaylı askerî ve siyasî müdahaleleri yoluyla engellenmesi. O nedenle, şu iddiayı ileri sürmek herhalde abartı sayılmamalıdır: “Filistin’in kurtuluşu” ve “İslam dünyasının kurtuluşu” birbiri ile yakından ilişkilidir ve bundan da ötesi karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi içindedir. İslam dünyası özgürleştikçe Filistin de İsrail’e karşı yeni mevziler kazanacak, Filistin’de kazanılacak yeni mevziler İslam dünyasına hem İsrail’e karşı hem de diğer “yıkıcı” uluslararası güçlere karşı yeni hamleler yapması için gerekli özgüveni ve hareket kabiliyetini verecektir. İslam dünyasının tarihi uyanışının ve ayağa kalkışının en önemli karinesi, Filistin halkının Siyonist sömürgeciliğe karşı mücadelesinin hedefine ulaşması olacaktır. O halde, açıktır ki, “Filistin’in kurtuluşu” aynı zamanda “İslam dünyasının kurtuluşu” olacaktır.
Yukarıda sözü edilen üç düzlemdeki kurtuluş mücadelesi (Filistinliler, Arap dünyası, İslam dünyası) Trump’ın ihanet planına karşı izlenmesi gereken strateji konusunda bize bir yol haritası sunmaktadır. Sorunun çözümü hususunda bugünün “Düvel-i Muazzama”sından pek bir şey beklememek gerektiği aşikâr olduğuna göre, Yüzyılın İhaneti’ne karşı hem Filistinlilerin, hem Arap dünyasının, hem de daha genel olarak İslam dünyasının şu kapsamlı eylem planını vakit geçirmeden hayata geçirmesi gerekir: birincisi, Filistinlilerin aralarındaki siyasî bölünmüşlüğe son vererek İsrail’e karşı uzun soluklu bir direniş başlatması elzemdir; ikincisi, Arap Birliği’nin geçmişte İsrail'e karşı almış olduğu ambargo kararını bundan böyle sıkı bir şekilde uygulaması gerekir; üçüncüsü, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İsrail’e karşı topyekûn ambargo kararı alması gerekir; dördüncüsü, Müslüman ülkelerin, “Barış İçin Birleşme” kararı çerçevesinde BM Genel Kurulu’nda İsrail’e karşı –kuşkusuz ‘tavsiye’ niteliğinde- kapsamlı bir ambargo kararı alınması için uzun soluklu bir diplomatik mücadele başlatması gerekir; son olarak, Müslüman ülkelerin Filistinlilere İsrail'e karşı mücadelelerinde bundan böyle gereken desteği vermelidir.
Filistin’in ve bilhassa Kudüs’ün esareti İslam dünyasının ortak acısı ve davasıdır. Kudüs’teki El-Aksa Camii Müslümanların ilk kıblesidir. “Etrafı mübarek kılınmış olan” Kudüs, Hazreti Peygamber’in miractaki ilk durağı olmuştur. Kudüs ve Filistin’e olan bağlılık ve muhabbet Müslüman kimliğinin aslî bir unsurudur ve dahası bu belde hem dinî, hem siyasî, hem de jeopolitik olarak Âlem-i İslam için bir hayat memat meselesidir. O nedenle, İslam dünyasına mensup aktörlerin -en başta devletlerin ve uluslararası örgütlerin- iş bu noktaya geldikten sonra hâlâ “ipe un sermeye” devam etmesi, söz gelimi, Yüzyılın İhaneti’ni sadece kuru bir “kınama” ile geçiştirmesi, Filistin’e ihanetler silsilesinin tabutuna çakılmış son çivi olacaktır. İslam dünyasının bugün vakit geçirmeden elini taşın altına sokması ve harekete geçmesi gerekiyor. Şayet bundan sonra da işler “eski tas eski hamam” olursa, muhtemelen, bir zaman sonra ortada konuşulacak bir Filistin Sorunu bile olmayacaktır.


12 Kasım 2019 Salı

Armageddon (Kıyamet) Savaşı geliyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Ortadoğu’da yaşanan her olayda İsrail’in kıyameti getirecek Armageddon Savaşı’nı planladı,kutsal kitaplara dayanarak İsrail'in sırasıyla Irak, Suriye, Güneydoğu Anadolu ve Mısır'ı hedef alacak.
İsrail’in bütün dünyayı Armageddon (Kıyamet) Savaşı için dizayn etmeye çalışıyor.

Bu savaşı Türkler  bitirecek…

Türkiye’nin de dahil olduğu Suriye meselesi, Doğu Akdeniz’de enerji atılımları, Yemen’de savaş, İran’ın durumu, Irak ve Lübnan’da ayaklanmalar, vb… Aralarında sizin geçmişte bahsettiğiniz konular da var. Ortadoğu’da neler oluyor?

Orta Doğu’da çok ciddi şeyler oluyor. Esasında, dünyanın temel meselesi. Dünyada dökülen bütün gözyaşı ve kanın asıl müsebbibi Orta Doğu’da yaşanıyor. Melhame için bütün savaşların anası denmiş. İyi ve kötünün mutlak manada birbirlerini tefrik edeceği yer. Yer yüzünün en son savaşıdır bu. Tevrat’ta geçen adıyla günlerin sonudur. Kur’an’da geçen adıyla da ''Ahiret vaadi geldiğinde...'' Bu da burnumuzun dibinde, Mercidabık, Reyhanlı, Suriye mıntıkası ve Türkiye’nin içinde kalan bölgede gerçekleşecek.

İyi ve kötünün, iki tarafı var. Bu tarafları ben İsrâ suresinin başında görüyorum. Der ki: ''Kulu Muhammed’i Mescid-i Haram'dan çevresi mübarek kılınan Mescid-i Aksa’ya getiren Rabb’in şanı ne yücedir.'' Allah sonra Semî’ ve Basîr isimlerini kullanır. ''O Rahman ve Rahim’dir'' denilmez. Semî’ ve Basîr kelimelerini kullanılır. Çünkü günlerin sonunda yaşanacak hadiseler ve ıstıraplar karşısında ''Allah bunu görmüyor mu, duymuyor mu bu çığlıkları ve zulümleri'' denilecek kadar şiddetli bir fesat yaşanacak.

Orada Cenabıhak İsrailoğullarına diyor ki, ''Ben size yeryüzünde iki kez fesat çıkarma izni vereceğim'' Fesat çıkarma, yani devlet olma izni. Bu devlet olma hakkı içerisinde siz yeryüzünde büyük bir kibre kapılacaksınız, deniyor. Bu iki vaatten birincisi gerçekleşti. Kur’an’da geçtiğine göre birincisinde Ninovalılar tarafından cezalandırıldılar. Ninovalılar, Kuzey Irak’ta yaşamış bir halktır. M.Ö. 750-720 civarı ani baskınla Kuzey İsrail’e saldırdılar ve onları yok ettiler. Samiriye merkezli Yahudi devleti o kadar fazla bir fesat ve fitne içerisindeydi ki... Tarihlerini okuduğunuzda, insanın ''birileri gelse de bunları cezalandırsa'' diyesi geliyor.

''BÖLGEYİ EMANETÇİLERE VERDİLER''


İkinci fesat şimdi mi ortaya çıkıyor?

Bugün oralarda var olan ve Yahudilerden geliyor dediğimiz halklar Ester’in çocukları... Yahudi Ester, Kiros ile evlendi. Orada bir Yahudi nüfusu oluştu. Kürtlerin de İranlıların da içinde var. Bir kısmı Müslüman da olmuş olabilir ama şu an hepsinin, Allah’ın bir cilvesidir ki kökenleri Yahudi. Barzaniler için bu söylenir mesela, kökenleri Yahudi'dir. Zaten dikkat ederseniz Kuzey Irak’ı ona emanet ettiler. Yapılan operasyonlarda hiç boşluk yoktur yani. Mesela ABD güya İran’a müthiş bir düşmanlık beslediği halde Irak’ı Şii bir militan olan Maliki’ye teslim etti. Bu olacak iş değildi normalde. Ama siz tarih bilirseniz, yani siz Kiros ve daha sonra Daryus’un Ninova’da ve Babil’de sürgünde olan Yahudiler için neler yaptığını bilirseniz onların iyi bir emanetçi olduğunu da tahmin edersiniz. İsrail buraları kendisi için hazırlatıyor.


''TÜRKLER HZ. NUH'UN OĞLU YAFES'İN SOYUNDAN GELİYOR''


İsrâ suresinde ''Ey Nuh ile gemiye bindirdiklerimizin çocukları! Siz sabırlı olun'' der. Bu mana normalde Hz. Musa ve Hz. Muhammed’i de içerir çünkü hepsi Hz. Nuh’un gemisine binmişlerin zürriyetinden gelir. Yafes ya da Nuh’un çocukları dendiği zaman doğrudan Türkler kastedilir. Tevrat’ta Hz. Nuh Yafes’e diyor ki, ''Senin mekânın düzlük olsun. Ne zaman gelsen Sam’ın çadırında oturasın ve Ham sana hizmet etsin.'' Yahudiler kendilerini Sam’a dayandırıyorlar. Çünkü bir önceki ayette ''Rabb Allah sana mübarek olsun ey Sam'' deniyor. Ham ise Yafes’in soyu ve İsrailoğulları dışındaki bütün halklardır. Bu halklar sadece hizmet için yaratılmışlar. Başka da hiçbir manaları yoktur. Tevrat’ın orada ayrı tuttuğu Yafes ve çocuklarıdır. Talmud’un tercümesinde ''Türk'e ilişme, onlarla savaşma” denilir. “Onlar sana ilişmeden sen onlara bulaşma.'' Çünkü Türkler geldiği zaman Sam’ın evinde oturacak onlardır, tehdit olarak görülüyorlar.

İNANÇLARINA GÖRE TÜRKLERİ DİZAYN ETMELERİ GEREKİYOR


O zaman bizi neler bekliyor?

Hz. Nuh, ''Geldiğinde Sam’ın çadırında oturasın'' diyor. Sam’ın çadırında oturmak, sen efendisin, Sam’ı da idare et demektir. Düzen ver ona, Ham da sana hizmet etsin demektir. İsrail bunu bildiği için, Nuh’tan kastedilenin, Yafes’in çocukları olduğunu da biliyor. Bu yüzden, ''Günlerin sonunda bir Tanrı’ya hizmet edeceğiz ve Türkler bizi koruyacak'' diyorlar. Eğer Türkler İsrail’i koruyacak şekilde dizayn edilse, onların İslam’la ilgili bir dertleri kalmasa, ortada mesele kalmaz. Bu şekilde olsa, bütün İslam coğrafyalarını cayır cayır yakarlar. Arz-ı mev'ûd denilen bölgeyi Yahudi yerleşimi için açarlar.

İLK DURAKLARI IRAK OLDU


İsrailoğullarına, ''Devletinizi yıkanlara karşı size rövanş hakkı vereceğim'' diyor Cenabıhak. Yeniden yapılanmanın başlangıcı, 1800’lerin sonuna tekabül ediyor biliyorsunuz. Abdülhamid Yahudiler’e toprak vermeyince bu teklif İngiltere’ye götürülüyor ve İngiltere buna balıklama atlıyor. I. Cihan Savaşı’nın amacı, arz-ı mev’ûd’un önündeki en büyük engel olan Osmanlı yönetimi ve siyasetini yıkmaktı. 1800’lerin ortalarına kadar Yahudiler Avrupa’da gettolarda yaşıyor ve Yahudilerin yakılmadığı yer yoktur. Fakat birdenbire her şey tersine dönüyor. Çünkü Kur’an’ın vadettiği zaman geliyor. Sonra da İsrail için bir yer ayrılıyor, onları koruyalım adına. Osmanlı I. Dünya Savaşı’nda mağlup olunca ve bütün o topraklarda müthiş katliamlar yaptılar. 1948’de İngiltere ve ABD’nin desteğiyle devlet kuruldu. Bu devletin kurulması için kurulan komisyonlarda 7 ülke vardı, bunlardan bir tanesi de İran’dır. Protokolleri onlar hazırladı. O devlet kurulduğunda yapılmış olan ilk açıklamaların içinde ''Bizim amacımız bu kadar değildir, biz bu sınırlara razı değiliz, Türkiye de dahil, Süleyman’ın sınırlarına talibiz ve bunu mutlaka alacağız'' ifadeleri vardır. Hakikaten de toplanmaya başladılar. Kendi devletlerini yıkanlardan intikam almaya çalışacaklar. Kuzey’i yıkan Ninova, Güney’i yıkan yıkan da Kral Nebukadnezar’dır. İkisi de bugünün Irak toprakları içerisindeydi. O yüzden Irak’ı yok etmekle başlayacaklardı.

Topraklarımızı işgal mi edecekler?

''GÜNEYDOĞU ANADOLU VE GAZZE'Yİ İLHAKA GİRİŞECEKLER''


Bedeli ne olursa olsun Türkiye’nin Suriye’ye girmesi gerektiğini söylemiştim. Çünkü girmezse yapılan operasyon olduğu gibi devam edecekler. Hatırlayın, Barzani zamanında bir referanduma giriştiler. Türkiye orada ağırlığını koymasaydı gerçekleşecekti. Türkiye ağırlığını koyunca korktular. Suriye’den sonra da sıra Güneydoğu Anadolu’ya gelecek. Dertleri bu, Asur'a sıra gelecek. Tevrat, ''Asur’u cezalandırırken, Pers ve Mısır Asur’un kralıyla biz tedbirimizi aldık ama şimdi senin tepene çökecekler diye dalga geçecekler'' diyor. Sonra şöyle devam ediyor: ''Ey Pers ve Mısır, ben Asur’un icabına baktıktan sonra seni daha rezil edeceğim.'' Bunu görmüyorlar ama. Eğer Güneydoğu Anadolu bölgesini Türkiye’den koparırlarsa sıra İran ve Mısır’ı yutmaya gelecek. Bunun akabinde paralel olarak Gazze’yi ilhak edecekler, Tevrat’ta verilen sıraya göre. Gazze’yi ilhak etmek de gündeme geldi biliyorsunuz. Güneydoğu Anadolu ile birlikte Gazze’yi ilhaka girişecekler çünkü birbiriyle irtibatlı görünüyor. Tek dertleri boşaltmak. Sonra da dünya İsrailoğullarına karşı, Hitler’de yaptıkları gibi, terör estirecekler. Bunu da yeni Siyonistler yapacak. Ta ki dünyanın hiçbir bir yeri İsrailliler, Yahudiler için yaşanabilir güvenli bir yer olmasın diye… Bu sayede onları buralara getirecekler. Yerleştirecekler. O yüzden bölge nüfuslarını boşaltıyorlar. Suriye’dekilerin bir kısmı Türkiye’ye bir kısmı Ürdün’e az kısmı İran’a gitti. Yeter ki gitsinler ve boşaltsınlar bölgeye onlar için…

''UYDURMA MEHDİLERİN HEPSİ SİYONİZM’LE BAĞLANTILI''


Peki bu savaş nasıl bitecek?

Uydurma Mehdiler çıkıyor, dikkat ederseniz bu uydurma Mehdilerin hepsinin İsrail ve Siyonizm ile bağlantıları var. Çünkü gerçek Mehdi, ''Ben Mehdi’yim'' demeyecek. Bu, kendi eylemlerinden anlaşılacak. Bir, ittihat-ı İslam’ı sağlayacak. İki, Ayasofya’yı açacak. Hz. Peygamber’in Melhame dediği, Avesta’nın iyi ve kötü dediği savaşın bir tarafı İsrail’dir. Diğer tarafı ise Yafes’in çocuklarıdır. İyiler burada, iblise ve Siyonizm'e hizmet eden herkes de öbür tarafta toplanacak. Mehdi ve Deccal ilk kez yüz yüze geldiklerinde bir minare ile bir insan savaşı olacak bu. Yine insan onu yenecek. Bu kimdir, işte Yafes’in çocukları. Bu yüzden amaçları Türk milletini sürekli meşgul ederek bölge ile ilgilenmelerine mâni olmaktır. Çünkü çok net biliyorlar ki bu savaşın neticesini değiştirecek Müslüman Türk halkıdır..

Yarabbim, Tevrat’ta öyle dehşetlerden haber veriliyor ki... ''Bu sefer size kuzeyden geleceğim ve sen onun dilini anlayamayacaksın'' deniliyor. ''Kavim kıran bir kavimle geleceğim'' diyor. ''Arslanlar yurdundan gelecekler'' deniyor, aslanlar yurdu gerçekten de Anadolu’dur.

Dünyada yaşanan tüm olaylar, hem Orta Doğu hem de diğer bölgelerde yaşananlar, bu topraklarda yaşananlara müdahale edemesin diye kendilerine düşürmek için planlanan operasyonlardır. Başta Türkiye olmak üzere...

BU SAVAŞI TÜRKLER BİTİRECEK


Az önce bahsettiğim ikinci fesatlık dönemi 1948’de başladı ve takvimleri 2021’de bitiyor. Sonrasında ne olacağı belli değil, çünkü kıyamet çağına girdiğimizi söylüyorlar. Müslümanların kıyamet çağı da 1527’ye tekabül ediyor. Bu da miladi 2125 yılına denk geliyor. Bunun başlangıcı 2083’te dünyada ve özellikle Avrupa’da ne kadar Müslüman ve inanan halk varsa cezalandırılması ve oradan çıkarılmasıdır. Benim şöyle bir tezim var: Yarın öbür gün güçlenmek istiyorsak Siyonistler tarafından bloke ve işgal edilmiş Hristiyan ümmetini de onların tasarrufundan kurtarmak gerekiyor. Hatta varsa, İsrailoğulları içindeki iyileri de. Onları da kendi tanımıza çekebilmemiz lazım. Bu böyle bir savaş, ırklar savaşı değil. Bu ''iyiler'' ile ''kötüler'' savaşı olacak. İyiliğin merkezi de Yafes’in çocukları olacak, Müslüman Türk halkı yani. İyiler denince Araplar ve Farslar diye algılamamız lazım. Bunun merkezi Müslüman Türkler olacak ve diğerleri de onların etrafında toplanacak. Türkiye Cumhuriyeti, bu bölgede yaşanan her acı ve kurulan her terör örgütünün İsrail’in bu toprakları tamamen boşaltmaya yönelik operasyonları olduğunu bilmeli, bunu bilhassa askeriye ve stratejistler bilmeli. Bu bilindiğinde, biz de onların tezgahlarını bozarız. Çünkü elhamdülillah Türkiye sahada artık.

Şu an Kürtlerin üzerine oyunlar oynandığını görüyoruz. Onlar kimin tarafında olacak?

BOŞANAN TÜRK İLE KÜRT VAR MI



Usül şu: Önce Irak’ı üç parçaya ayıracaklar, yani Babil. 1991’de ilk yazmıştım bunu. Bir tarafta Şiiler, Kürtler ve Sünniler. Nihayetinde ayırdılar da. Her birine yer verdiler, ama Kürtlere nispeten özerk ve müstakil bir yer verdiler. Bu da Kürtleri tamamen kendi saflarına çekmek için. Kürtler, İslam’ın en samimi kavmi. Abbasiler döneminde, İslamiyet’i kabul ettiklerinden beri, hiç problem çıkarmamış, İslam’a hizmet edenlere hizmet etmiş bir kavimdir. Onların bizden ayrılmak gibi de bir derdi yok. Aykırı düşünenlerin zaten büyük bir kısmı Kürt değil. Onlar ya Pakraduni’dir ya da Ermenilerin içerinde kalmış bir gruptur, kendilerini Müslüman saymışlardır. Yani Kürtlerin bizden ayrılmak gibi bir durumu yok. Bir misal vereyim. Bosna Savaşı’ndan sonra 110 bin boşanma gerçekleştirdi. Sırplar ve Boşnakların evlilikleri sürmedi. Peki, 40 senedir burada kan dökülüyor. Güya Türkler ve Kürtler mücadele ediyor. Hiç bundan dolayı eşini bırakmış Kürt ve Türk gördünüz mü? Hayır. Çünkü bu iki millet et ve tırnak gibi birbirine geçmiş durumdalar. Adamlar bunu yıkamazlarsa arzu ettiklerini gerçekleştiremezler. Bediüzzaman diyor ki, “Kürtler bütün halkların içerisine saldığı gibi, inşallah ittihadı İslam’a zamk olacaklar.” Adam işte bu zamkı yok etmeye çalışıyor. Yine Münazarat’a baktığımız zaman Bediüzzaman diyor ki, ''Ey Türkler, dikkat edin. Kürtler sizin kuvvetinizdir. Ey Kürtler dikkat edin. Türkler sizin aklınızdır.'' Türkleri bir havuza benzetiyor, diğer kavimlerse birer çeşmedir diyor.



3 Ocak 2019 Perşembe

Avrupa, tarihini yeniden düşünmeli

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Avrupa, Hristiyanların ve Yahudilerin olduğu kadar Müslümanların da kıtasıdır ve eğer Avrupa kendi topraklarında ve dünyada huzur istiyorsa, kendini yeni bir tarihi çerçeve içinde düşünmelidir.
Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 100. yıldönümü vesilesiyle, kimisi teşhis dahi edilememiş on milyonlarca insanın öldürüldüğü iki küresel felaketin başlayıp bittiği coğrafyayla ilgili eleştirel bir bakış sunmakta fayda var. Zira Avrupa kendini hâlâ yeni felaketler ve eski-yeni ilkel ideolojilere karşı duyduğu korkuda arıyor. Fakat, insanlığa karşı en büyük cürümleri işlemiş suçluları doğuran Avrupa, aynı zamanda dünyanın bütün vatandaşlarının nasıl barış içinde bir arada yaşayabileceğine dair insanca fikirler sunmaya da devam ediyor.
Bu geniş ve hayati derecede önemli konunun tartışılması için, Avrupa’nın geçmişine dair yeni bir eleştirel gözlem içeren olağandışı provokatif iki kitap sunuyorum: Sefarad kökenli Fransız filozof Edgar Morin’in kaleme aldığı 'Penser l’Europe' (Avrupa’yı düşünmek) ve Üsküplü Boşnak filozof, şair ve kültürolog Prof. Ferid Muhiç’in Boşnakça kaleme aldığı 'Islamski identitet Evrope' (Avrupa’nın İslami kimliği). Bu kitaplarda yapılan gözlemlerden, kendi insani mirası vasıtasıyla, dünya barışı ve refahının temellerini oluşturabilecek kapasitede, yeni ve daha sakin bir Avrupa’nın işaretlerini alıyoruz.
Morin, kitapta kullandığı merkezi kavram olan ‘girdaplı diyalog felsefesi’ ile, modern dönem Avrupasının kaderini belirleyen karmaşık entiteleri ve birbirine karşıt ve aynı zamanda birbiriyle ilişkili süreçleri ihata etmeye çalışıyor. Morin’e göre bu kavram çok sayıda siyasi, sosyal, dini, din-karşıtı ve kültürel tarihin “eş zamanlı olarak hem birer çatışma hem de mütekabiliyet imkânı olarak” birbirini oluşturduğu ve birbirine karıştığı Avrupa’nın gordion düğümünü temsil ediyor (bu düğümde özgürlük ve kölelik, demokrasi ve tiranlık, maddecilik ve ruhçuluk, gettoculuk ve çok-taraflılık, ve yerelcilik ve federallik gibi kavramlar yan yana geliyor).
Bahsettiğimiz diyalog felsefesi, Aydınlanma dönemi ile birlikte ortaya çıkıyor. Avrupa, kendini entegre edeceği temel düsturu kaybediyor: Asla kendine ait bir dine sahip olamadığı için, birbirine karşıt ve tamamlayıcı kimliklere sahip olduğu için, Asya ile sınırları olmayan coğrafi bir kavram ve değişken sınırları olan tarihsel bir kavram olduğu için ve dünya iki güç arasında bölünmüş olduğu halde, Avrupa (biri Rusya ve diğeri kendi meydana getirdiği ‘Batının Batısı’ Amerika) bizzat kendi yıkım güçleri ile entegrasyon güçleri arasında bölünmüş durumda olduğu için bu düsturları kaybediyor. Avrupa’nın ilk devletleri; Almanlaşan, Slavlaşan ve Latinleşen farklı milletlerden oluşacak ve ilk kez ortaya çıkan kavram –Ulus tohumu- daha sonra bölünmeler ve savaşlar vasıtasıyla modern Avrupa’yı oluşturacaktır. Ortaçağ ve modern zamanlar arasındaki dönemde, bütün bitişi, kırılışı ve kendi çöküşünden güç alan bir Avrupa yükseliyor ve yeniden doğuyor: 5. yy.da Roma-Bizans İmparatorluğunun ikiye bölünmesi; 8. yy.da Müslümanların Akdeniz’i ele geçirmesi; aynı yüzyılda Katoliklerle Bizansların bölünmesi, daha sonra Almanlar ile Slavlar arasında bölünmeye yol açacaktır (Almanların çoğu Katolik olmayı seçmiştir, yeni bir bölünmeden sonra bir kısmı daha sonra Protestanlığı seçecektir; Slavların ise çoğunluğu Ortodoks olmuştur); 11-13. yy.da Papalıkla imparatorluk arasında yaşanan ayrılık, Kilise ile seküler devlet otoritesinin birbirinden ayrılmasıyla neticeleniyor. Fakat, özünde dini bölünmeler, devlet ile Kilise arasındaki çatışmalar ve etnik milliyetçilik var olduğu için Avrupa, 11. yy.dan itibaren jeo-tarihsel bir matris oluşturmaktadır ve bu matristeki girdaptan modern Avrupa doğacaktır.

Avrupa kendi kimliğini yeniden düşünmeli
Modern Avrupa bugünlerde bir ‘fikir çarşısı’ ve insanlığın ortak kaderini ve amaçlarını ön planda tutan yeni bir ‘küresel bilinç fidanlığına’ dönmüş durumda. Morin, “Modern Avrupa, harici bir düşmana karşı değil, kendi kendine savaşırken gerçek manada oluşuyor,” diyor kitabında (11 Kasım’da, Birinci Dünya Savaşı'nın sona erişinin 100'üncü yıldönümü dolayısıyla Fransa’nın başkenti Paris’te düzenlenen anma etkinliğine katılan dünya liderlerine, Cumhurbaşkanı Macron “kardeşler olarak birleşme ve dünya barışına hizmet etme” çağrısında bulundu; Aynı gün Avrupa’nın diğer başkentlerinde, binlerce etnik milliyetçi Avrupa’nın entegre olma hayalini yıkmaya devam ediyordu).
Siyasi alana gelecek olursak, Papalığın asırlarca süren tahakkümüne karşın, ilk tamamlanmış model ülkenin devrimci Fransa olduğu modern Avrupa’da ulus devletler oluşmaya başladı. Artık ulus devlet kavramı, kendi tarihinin egemen öznesi olarak, modern Avrupa’nın yeni -ve tam anlamıyla modern- dininin temeli, kaynağı ve merkezi olmaya başlamıştı; sonra da bu ‘din’ bütün dünyaya yayıldı. Avrupa, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ve bir dizi sömürge savaşı ve yerel çatışmalarla birlikte kaçınılmaz bir çöküşe düşmeden önce, tam da bu modern ‘din’ sayesinde kendi gücünün zirvesine ulaşmıştı. Bu güç sayesinde, Avrupalılara, diğer medeniyetlere karşı bir üstünlük sendromu (kompleksi) bulaştı ve Avrupalı olmayan bütün ırkların tabii olarak aşağı ve geri olduğunu düşünmeye başladılar. Dayanışmanın her şeklini tahrip eden Avrupa ırkçılığı, koloniler fethetme, doğal kaynaklar çalan ve “yaşam alanını” genişletme mücadelesine başlayan en azgın tür etnik milliyetçilikleri ortaya çıkardı. Avrupa’da birbiri ardınca fikirler doğuyor ve kıta, dünyayı sömürgeleştiriyordu. Morin, Armando Petitjean’dan şöyle alıntılıyor: “Dünya çığırından çıkmış Avrupalı fikirlerle dopdolu bir hale gelmiş durumda.” Bugünlerde post-milliyetçilik çağında yaşamakta olan Avrupa, bir taraftan, 19. yy.da Victor Hugo’nun tahmin ettiği gibi, ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ni oluşturmaya ve insanlık barışını tesise yönelik çalışma eğilimine sahipken, diğer taraftan da etnik milliyetçiliğin en eski ve ilkel türlerini, şovenizmi ve yabancı düşmanlığını yaşatmaya çalışıyor. Soğuk Savaş bittikten sonra ve Faşizm ile etnik milliyetçiliğin askeri alandaki mağlubiyetinin akabinde oluşan kaos ortamında, Avrupa yeni bir, bir numaralı düşman icat etti: İslam.
Morin'in bir ‘Yahudi-Hıristiyan-Yunan-Roma sentezi’ olarak gördüğü Avrupa'nın bu ‘üretken kaosuyla’ ilgili olarak bu düşünür, Hugo profilindeki entelektüellere, Avrupalı ‘Hamlet'in’ yaşadığı bu büyük kararsızlığın üstesinden gelmek için daha kararlı olmaları çağrısında bulunarak, onları, Avrupa’nın yaşadığı ‘kırılganlık’ psikolojisini terk ederek Avrupa’nın kendine, ama aynı zamanda da komşu ve dünya kültürlerine açılmaktan gelen asli gücüne dair olan farkındalığı pekiştirmeye davet ediyor. Bu farkındalık, insan ırkının kaderinin ortaklığına dair olan farkındalığı, bu ortak kaderin, tam da Avrupa'nın bizzat kendi topraklarında ekilen o dejenere ve geri fikirler yüzünden maruz kaldığı tehlikelere dair olan farkındalığı bir araya getirebilecektir. Dünyanın küçük bir parçasına yayılan (ve dünyadaki karaların toplam yüzde 7’sine dahi tekabül etmeyen) Avrupa, kendi gücü ve istekleriyle dünyanın en etkili merkez üssü kıtası olarak dünyanın kaderini belirliyor. Ayrıca şimdiki haliyle, modern dünyanın geri kalanına bağımlı olmasından kaynaklanan kendi “kırılganlığının” üstesinden gelmenin bir yolunu bulmak zorunda; Avrupa’nın diğer bir dünyaya açılma ihtiyacı var.

Avrupa'nın ikinci Rönesansı
Morin de, diğer Avrupalı düşünürler gibi, Avrupalı olmayan ilk kültür olarak İslam'ı görüyor. İslam’ın Avrupa kıtasındaki varlığına ayırdığı (“İslamiyetin Avrupalılaşması” başlıklı) bölümde Morin, İslam'ın Avrupa topraklarına gelişiyle, Yunan bilimsel ve felsefi mirasının kurtarıldığını ve o mirasın Avrupa topraklarına taşınmasıyla, Rönesans akımının ortaya çıktığı gerçeklerini ortaya koyarak, Akdeniz bölgesine yayılan İslam'ın Avrupa'yı izole ederek onun içine kapanmasına sebep olduğu kanaatinde. Morin'e göre, tüm kapıları hem kendi içine hem de Avrupalı olmayan dış dünyaya açacak olan Avrupa'nın ikinci ‘Rönesansının’, öncelikle “uzun zamandır Avrupa ile alay eden” ve aynı zamanda onun doğuşundan gelen karanlığı aydınlatan İslam ile diyalog kurmasıyla mümkün olacağı yönünde.
Ferid Muhiç'in de araştırmaları dâhilinde ortaya koyduğu kendi fikirleri ve vizyonları, dolaylı olarak, Morin'in Avrupa'nın ikinci ‘Rönesansı’ ve ortak kader bilinci hakkındaki düşüncelerine dayanıyor. Fakat, İslam'ın Avrupa topraklarındaki varlığına, tarih ve kültürüne çok fazla önem vermeyen Morin'in tam aksine Muhiç, araştırmalarının odak noktasına İslam’ı koyuyor. Kitabının ilk kısmını modern Avrupa'nın İslamofobik yazarlarına ve Avrupa'nın en büyük tehdidinin ve bütün sorunlarının, yenilgi ve başarısızlıklarının sebebinin İslam olduğu fikrini irdelemeye ayırmış. Dahası, İslam'a karşı mantıksız bir kin besleyen Avrupa'nın karanlık tarafı, kendi sosyal ve siyasi hayatından, tarihinden ve vizyonlarından İslam'ı ve onun milletlerini, medeniyetini ve kültürünü aforoz etti. Halbuki Avrupa, Hristiyanların ve Yahudilerin olduğu kadar Müslümanların da kıtasıdır ve eğer Avrupa kendi topraklarında ve dünyada huzur istiyorsa, kendini yeni bir tarihi çerçeve içinde düşünmelidir.
Muhiç'e göre İslam'ın Avrupa kıtasına gelişi, söylendiğinden çok daha erken gerçekleşmiştir. Bu topraklardaki ilk Müslüman emirliği 668 yılında Kafkas bölgesinde kurulmuştur. 8.yy. ortalarında, yani İber yarımadasına gelişinden 20-30 sene sonra İslam, Balkanlara da yayıldı. Çoğunlukla Kuzey ve Orta Avrupa bölgelerinde, özellikle Ukrayna, Rusya ve İskandinavya'da Hristiyanlık 11. yy.ın başlarında daha yeni yeni kabul edilmeye başlandı; bu demek oluyor ki İslam Avrupa'nın bazı bölgelerine Hristiyanlıktan en az iki asır önce gelmiştir. Muhiç şöyle yazıyor: “Bu topraklarda, İslam'ın Avrupa'ya yakınlaşması tehlikesi hissediliyor. Avrupa İslamofobilerinin modern temsilcileri, İslam'ı Avrupa'dan kökünden sökerek atmaya çalışıyor. Aynı sebeplerden dolayı, İspanya'nın Ortaçağ dönemindeki dini fanatikleri bu topraklardan bütün Yahudileri, Müslümanları ve o topraklarda 117 sene daha yaşayan Müslümanların torunlarını sürdüler, çünkü İslam’ın, insanları kendine çeken derin bir cazibesi olduğunu çok iyi biliyorlardı. Evet, İslam onlar için gerçekten bir nevi tehlikedir. Fakat bu ‘tehlike’ somut anlamda, İslam'ın manevi ve sosyal gerçeğinden değil, İslam'ın onlara hissettirdiği bastırılmış bir cazibe duygusundan kaynaklanıyor. Ve o hissi diğerlerinden sakladıkları kadar kendilerinden de saklamaya çalışıyorlar.”
Bu bağlamda Muhiç, yazmaya devam ettiği makalelerinde, İslam’ın 711-1492 yılları arasında İber yarımadasındaki varlığından söz ederken, diğer Hristiyan devletlerin aksine, Cujus regio ejus religio - İktidar kimin elindeyse, onun dini geçerlidir kalıbına uymayan, farklı medeniyet, kültür, millet ve dinlerin bir arada yaşadığı eşsiz bir örnek olarak Osmanlı Devlet’ini de ele alıyor. Osmanlı Devleti’nin çöküşünü betimleyen Avrupa ve özellikle Balkan tarihi kitaplarının çoğu istikrarlı bir tez üzerine kurulu olduğu için, Muhiç onlara şiddetle karşı çıkıyor. İslam’ın bu “Hristiyan” topraklarındaki bütün izlerini yok etmek için, Ortaçağdakiler olduğu gibi modern İslamofobikler de “ateş ve kılıcı” esas kendi projelerinde kullanmış olmalarına rağmen “İslam ateş ve kılıç ile yayıldı” iddialarını sürdürüyorlar. Kasten çarpıtılmış bu tarz yorumlar ve bilimsel tarafsızlığa saldırılar en çok Morin'in rönesansının ilk pencerelerini teşkil edebilecek tarih ve topluma sahip, Avrupa'nın son kalan iki bağımsız (Arnavutlar çoğunlukla, Boşnakların tamamı) Müslüman halkı etkiliyor çünkü bu iki millet Hristiyan Avrupa ve Avrupa karşıtı İslam mitlerinin en büyük kurbanlarıdır. Bir yandan Hristiyan, Müslüman ve Yahudilerin yüzyıllardır iyi geçinmeleri, bütün Avrupa'nın, Bosna gibi kaçırılmaması gereken bir fırsatla bir arada yaşanılan ve tek tanrılı bu üç dinin kültürleri ve medeniyetlerinin uyum içinde var olabilecekleri bir yer olduğuna açıkça işaret etmektedir.


21 Aralık 2018 Cuma

BARZANİLER VE İSRAİL

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Ünlü Siyonist Moshe Barzani adına bastırılmış bir posta pulu

Kuzey Irak’ta yayın yapan ‘İsrail-Kürt’ dergisi, İsrail’deki Kürt Yahudilerini Kuzey Irak’a dönmeye çağırıyor. Dergi pek çok yazısında amacını Kürt-İsrail ilişkilerini derinleştirmek olarak tarif ediyor. İlginçtir, İsrail, Kürt halkının haklarına daima destek vermiştir. Kimi Kürt siyasetleri ise gelecekte İsrail’in stratejik müttefiki olmayı amaçlamaktadırlar.
Akademisyenler, araştırmacılar ve stratejistlerin bugünkü Ortadoğu’daki yapılanmanın, büyümesi beklenilen Kürt Yahudi devleti olduğunda hem fikirdirler. (Kürdo-Judaik) Kürt Yahudi devletinin büyümesi ileride Ortadoğu ve dünya politikalarını çok önemli bir şekilde etkileyecektir.
Şu ayrıntıyı bildirmekte de yarar vardır. Kürt Yahudileri diye tabir edilen kesim ile Kürt dilini ve kültürünü benimsemiş, tarih boyunca Kürdistan diye tabir edilen Kuzey Irak bölgesinde var olmuş, sonradan İsrail’e göç eden Yahudiler kastedilmektedir. Bu kesim etnik kökenleri itibariyle Kürt değildir. Aksine Yahudi kavmindendirler, yani İsrailoğulları’nın neslinden gelmektedirler.
Çünki Tora Yahudileri, Evlilik ve Soy bakımından Asimilasyon Tehlikesi’ne karşı uyarmaktadır.
Yahudilikte soyun devam etmesi ulusun ve dinin devamı bakımından çok önemlidir. Annenin Yahudi olmadığı durumlarda, doğan çocuk da Yahudi değildir. İşte tarihin geri kalanında Yahudiler’in yaşam amaç ve görevlerini dinamitleyecek bir tehlike varsa, o da asimilasyondur. Karışık evliliğin yasağı, Tora’ya göre neden kabul edilmez olduğunu çok basit bir düzeyde anlayabilirsiniz. Tanrı Yahudiler’e diğer uluslara vermediği bazı özel görevler vermiştir. Yahudilik’te evlilik kişisel değil toplumsal bir konudur. (Tora-Devarim, Vaethanan,Rabi Raphael Hirsch’in 7/4 Açıklaması, s.156)
İsrail kurulduktan sonra, Kuzey Irak ve Suriye’de yaşayan 200 bin Kürt Yahudisi, büyük bir operasyon ile İsrail’e getirilmişler ve İsrail parlamentosunda önemli mevkilerde bulunmuşlardı. Bugün de İsrail’de 250 binden fazla Kürt Yahudisi yaşamaktadır. İsrail’in Molla Mustafa Barzani ile kurduğu ilişkiler, bugün de oğul Mesud Barzani ile devam etmektedir.
Peki Barzanileri tarih sahnesinde İsrail’e yakınlaştıran nokta neydi ?
7 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Uğur Mumcu, Mossad-Barzani bağlantısını şöyle anlatmaktadır:

“Ortadoğu’nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor. Kanıtlanan son ilişki, Mossad-Barzani ilişkisidir. Mossad, İsrail Devleti’nin gizli istihbarat örgütüdür. Bu örgütün, Kürt Lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı? Barzani’nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi. Kimse bu ilişkiye, ‘Hayır olmadı’ diyemiyor. CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da Mossad-Barzani ilişkileri bilinmiyordu.”
Molla Mustafa Barzani, ilk kez 1967 yılında İsrail’e gidiyor. Kendisini kabul eden İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan’a, hediye olarak bir ‘Kürt hançeri’ ile birlikte, Kerkük petrol rafinelerinin planlarını da getiriyordu. Mart 1969’da yapılan bir operasyonda da Barzani-Mossad işbirliğiyle Kerkük rafinerileri bombalanıyor ve çalışamaz hale getiriliyor.
Barzani Aşireti, Beroji, Mizorî, Şarvanî ve Dolemari olmak üzere dört aşiretten müteşekkil bir aşiret konfederasyonudur. Barzan bölgesi Irak’ın Erbil iline bağlı olup ülkenin en kuzey ucunda yer almaktadır. Encyclopeadia of Iranica´ya göre Barzan adı, Kürtçenin de mensup olduğu kuzeybatı İrani dilerde Mahalle anlamını taşımaktadır. (Encylopedia İranica, Barzan, Vol.II. Bibliography : Ch. Adle, “Contribution à la géographie historique de Damghan,” Le monde iranien et l’Islam 1, 1971, pp. 69-104)
Nitekim Kürdistan olarak tabir edilen Kuzey Irak’taki Musul ve Erbil şehrinde, Hahamlar yetiştiren Barzani ailesi hakkında en önemli detaylı bilgileri Yahudi Ansiklopedisi – Judaica vermekte ve şöyle açıklamaktadır :
Musul şehrinde yaşamış olan Haham Ben Nethanel Barzani Halevi hakkındaki bilgiler sınırlıdır. Nethanel Barzani Musul’a yerleşmiş ve bu bölgedeki Talmud eserlerini ve İbrani diline ait eserleri geniş bir kütüphanede toplamıştır. Bu eserler ve yazma kitaplar, yine haham olan oğlu Samuel Barzani’ye miras bırakmıştır. 1560 – 1630 yılları arasında yaşayan oğul, Kürdistanlı Kabalist Haham Samuel Barzani Ben Nathanel döneminin ünlü Kabalistlerindendir. Bu aile Barzani ismini ise yaşadığı bölgenin adından almıştır. Barzani ailesi Barazan bölgesinde ve Musulda yeşiva okulunu kurdu. Barazani ailesinin diğer Kabalist hahamları Musulda ve diğer Kürt şehirlerinde yaşamışlardı. Kürdistan bölgesinin en seçkin ve hahamlar yetiştiren ailelerindendi. Samuel Barzani Kabalistti, ve Kabala ya dair pek çok kitap yazmıştı. Bu kitapların bilinenleri ise ise Avnei Zikkaron, Sefer Ha-Iyyun, Sefer Derashot, ve Sefer Haruzot isimli eserleriydi. (Encyclopedia Judaica, Barzani Families, Vol.3. Keter: Jerusalem 1972, p.138 Bibliyografi bkz.)
Samuel Barzaninin kızı olan Asenath Barzani ise Tora, Talmud ve Kabala bilgisi sayesinde ün kazandı ve Yeşiva’da öğretmenlik yapan kocasının ölümüyle Tora konusunda başöğretmen ilan edildi. Asenath, kadınlar için söylenen “Talmud bilgini” anlamına gelen ( tanna’it ) ilk kadın haham ünvanını aldı. Tanna’it Asenath Barzani ayrıca yazdığı şiirleri ve İbrani dili üzerine yaptığı yorumlarıyla da bilinmektedir. Asenath’ın şiirleri kadın eliyle yazılmış ilk modern İbranice eserlerin ender örneklerindendir. (Encyclopedia Judaica, Barzani Families, Vol.3. Keter: Jerusalem 1972, p.138 Bibliyografia : M. Benayahu, “R. Samuel Barzani: Leader of Kurdistan Jewry,”in: Sefunot 9 (1965), 23–125 (Heb.); J. Mann, Texts and Studies in Jewish History and Literature, Vol. I (1972); A. Ben-Ya’akov, “Kurdistan Jewish Communities” (Heb., 1981); E. Brauer, he Jews of Kurdistan (R. Patai, ed.) (1993); U. Melammed Uri and R. Levine. “Rabbi Asenath: A Female Yeshiva Director in Kurdistan,” in: Peamim, 82 (2000), 163–78 (Heb.); Y.Y. Rivlin, “Poetry of the Aramaic-Speaking Jews” (Heb., 1959))
Nitekim Barazani ile Barzani İbrani literatüründe aynı isimlerdir. Aynı anlamdadır. (Guggenheimer,Eva H. Guggenheimer, Jewish family names and their origins, Publishing House, Inc., 1992, op. 67)
Kürt Yahudileri ilerleyen dönemlerde Siyonizmi de benimsemişlerdi. 1920’lerde Irak Kürdistanı’ndan Kudüs’e yerleşen Barzani aşiretinden Moşe Barzani “Barazani” (1926-1947) Lehi Yahudi örgütü’nün ünlü liderlerindendi. Encyclopedia Judaica’ Barzani Families, Vol.3. Keter: Jerusalem 1972, p.138 Bibliyografia : Y. Nedava, Olei-ha-Gardom (1966); Y. Gurion, Ha-Niẓẓah ̣on Olei Gardom (1971).
Ünlü Siyonist Moshe Barzani adına bastırılmış bir posta pulu
Barzani Soyisimli bir Kürt Yahudisine ait Mezarlık – Kudüs / İsrail
Barzani Ailesi’nin Kudüs’de bulunan akrabalarından.

Viyana – ZentralFrieed Eşkenazi Yahudi Mezarlığı
Aşkenazi ve Doğu Yahudilerinde Barzani İsmi sıkça kullanılmaktadır.
Kendisi de bir Kürt Yahudisi olan ve Los Angeles California Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Prof. Dr. Yona Sabar’ın, 1982 yılında Yale Üniversitesi tarafından yayımlanan ‘The Folk Literature of the Kurdistani Jews: An Anthology’ (Kürdistan Yahudilerinin Halk Edebiyatı: Antoloji) isimli kitabında Barzanilerin soyu ile ilgili çarpıcı bilgiler vermektedir.
Barzani aşiretinin Yahudi kökenli olması bölgeye ve tarihe bakışımız için önemlidir. Çünkü bugünkü Mezopotampa sınırları içerisindeki bölge Yahudiler için çok kutsal bir bölgedir.
Yahudilerin kutsal kitabı Tora bu bölgenin İsrailoğulları için önemini şöyle vurgulamaktadır: “O gün Tanrı Avraam (İbrahim) ile bir anlaşma yaptı ve Mısırdaki Nehir’den, büyük nehre- Fırat Nehri’ne kadar olan bu bölgeyi senin soyuna verdim dedi.” (Tora-Bereşit (Yaratılış) 15/19, Leh Leha)
Nitekim Hahamların Toradaki bu ayeti açıklaması da çok çarpıcıdır.
Bene İsrael bu topraklara, Maşiah (Mesih) Dönemine kadar sahip olamayacaktır. (Tora-Bereşit (Yaratılış)15/19, Açıklaması.)
Bu topraklar Tevratta, Avraam (İbrahim) ile Tanrının anlaşması sonucu, Tanrı tarafından İbrahimin nesline İsrailoğullarına ebediyyen verilmiştir.
Torada, Tanrı bu topraklar için İsrailoğullarına zafer sözü vermektedir.
Tanrı tüm bu ulusları önünüzden sürecek ve sizden büyük ve güçlü ulusların toprağını mülk alacaksınız. Ayağınızın bastığı her yer sizin olacak : sınırlarınız çölden ve Levanondan, nehirden-Fırat nehrinden Akdenize kadar olacak sınırınız. Önünüzde kimse duramayacak. (Tora-Devarim (Sözler) 11/23-24)
Yedi Kenan ulusuna karşı çıktığınız savaşlarda ayağınızı bastığınız her yer sizin olacak. ( Raşbam ) Ancak o sınırlar Erets-israil’e ilk girildiği zamanki temel sınırlardır. Fıratın Erets İsrael’in sınırını işaretlemesi, ancak Maşiah (Mesih)’in gelişinden sonra gerçekleşecektir. (Tora-Devarim (Sözler) 11/23-24. Raşi Açıklaması)
Yani Tora burada şunu vurgulamaktadır. Bu topraklara sahip olacak dönem mesihin gelişiyle gerçekleşecektir. Yahudilikte inanılan mesih inancı doğrultusunda bu planı gerçekleştirecek liderlerinde Yahudi olması, Kabalistik planın bir parçasıdır. Bu süreçte hiçbir şey tesadüfe bırakılmamıştır. Tevratta işaret edilen bu bölgenin liderleri, Barzanilerin ve Bedirhanların Judaik oluşu Toradaki kehanetin de bir parçasıdır.
En nihayetinde bu toprakları sahiplenen Barzanilerin de, Judaik olması tesadüf değildir. Baba Mustafa Molla Barzani ve Mesud Barzani’nin İsrail ile sıkı ilişki kurması, İsraille ittifak etmesinin nedenlerinden birinin aynı kökenden gelmeleridir.
Ahmet Uçar’ın yine Osmanlı arşivinde bulduğu bir başka belge ise 1856 yılında Sallum Barzani isimli bir hahamın, Musul’dan Selanik’e, oradan da Hahambaşılığın özel ricası ile Kudüs’e sürgün edildiğini gösteriyor. Uçar’ın ifadesine göre, ‘‘Kudüs’e Yahudi iskánı ile tereddütler olduğu için; Hariciye Nezareti’nin de görüşü alınarak 29 Şubat 1856’da Hahambaşı’nca verilen dilekçe Osmanlı hükümetince 11 Nisan’da görüşülerek uygun bulunmuş ve Sallum Barzani 20 Nisan 1861’de bir irade ile Kudüs’e sürülmüştü.” Uçar, Tarih ve Düşünce Dergisi’nde konu ile ilgili olarak yazdığı yazıda şöyle devam ediyor: ‘‘Mustafa Barzani’nin yıllar sonra kurduğu ilişkiler, hahamlarla Sallum Barzani ailesi arasındaki ilişkilerin yıllarca sürdüğünü göstermektedir. Molla Mustafa Barzani, 1950’den beri sık sık ziyaret ettiği İsrail’de her zaman Kuzey Irak kökenli, Kürtçe konuşan bir Yahudi hahamın evinde kalmaktadır: Haham David Gabay (Hürriyet, Barzani Ailesi Yahudi çıktı, (18.02.2003))

Haham Benjamin Tudelanın Arşivleri, 1965 yılında araştırmacı E. Easher tarafından İbraniceden İngilizceye çevirilerek, Newyork Kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Tudela Arşivi İsrailli “Hakeshet”
Şirketi tarafından düzenlenerek bir kitap haline getirilmiştir.
Arşivin Giriş Bölümleri Kronolojiler

Tudela Arşivinin Kitaptaki İngilizce Çevirisi
Kürt Yahudileri hakkında ilk çarpıcı bilgileri, İspanyalı Seyyah Haham Benjamin Tudela gezisinde (1160-1173) vermiştir. Tudela, İspanya-Aragon krallığının desteği ile yolculuğuna başlamış, Orta Asya, Kuzey Afrika ve Mezopotamya’yı gezerek notlar tutmuştur. Haham Benjamin Tudela Irak bölgesindeki Kürdistan olarak tabir edilen bölgede Kürt kültürünü benimsemiş, 100 civarında yerleşim birimlerine sahip Kürt Yahudileri ile karşılaşmıştır. Bu bölgedeki Kürt Yahudilerinin dillerini İbranice olarak kaydetmiş, kültürleri ve yaşadıkları bölgeleri not etmiştir. Irak’ın Zagros bölgesindeki 50.000 Kürt Yahudisini ve 100 sinagogu ayrıntılı bir şekilde not etmiştir. Tudela, o dönem çok önemli bir hadise ile karşılaşmıştır. Mesihlik iddasında bulunan Kürt Yahudisi “David Alroy ” notlarında şöyle kaydetmektedir: “Benjamin Tudela, Mesih iddasında bulunan Kürdistan doğumlu Kabalist ve Talmudist Kürt Yahudisi David El Roi (1160-?), adındaki bir hahamın, Selçuklu Sultanına karşı isyan bayrağını kaldırarak , tüm yahudileri sürgünden bir araya getirip Kudüste bir arada toplayacağını ve İsraili yeniden kuracağını belirterek mesih olduğunu ilan ettiğini not etmektedir.”
Burada çok ilginç bir ayrıntı vardır. Mesihliğini ilan eden Kabalacı David Alroy tıpkı Sabetay Sevi gibi müridlerine din değiştirmelerini ve gizlenmelerini söylemişti. David Alroy’nin mesihsel düşünceleri Kürt Yahudileri arasında kısa zamanda yayılmış ve bir çok Kürt Yahudisi zamanla İslam’a geçmişti. Sabetay Sevi hareketinin bir benzeri, Sabetay Sevi’den 5 asır önce David Alroy önderliğinde Kürt Yahudileri tarafından gerçekleştirilmişti. Gizlenmeleri onlarca asırdır etkin kimliklerini de inançlarını da değiştirmedi. Soylarını korudular ve inançlarını daha çok kripto (gizli) yaşadılar.
İşte bu mesihsel süreçte ortadan kaybolan Kürt Yahudileri asırlar sonra tarih sahnesine yeniden dönmüşlerdi. 1948’de İsrail kurulmuş ve birçoğu atalarının dinlerine dönmüşler ve inançlarını yeniden yaşamaya başlamışlardı. Barzani aşiretinin bir bölümü de yeniden dinlerine dönenlerdendi.

Lakin dönmeyenler ise hala Kripto Yahudiliklerini korumaktalar ve yaşamaktadırlar. Bunlardan biriside Kürt tarihine damgasını vurmuş iki büyük aile olan Kürt Bedirhan ve Babanzade aileleridir. Biz burada bu gelenekten gelen kripto aileleri anlatacağız.
Yahudi tarihindeki mesihsel süreç Kabala’nın bir parçası olan gizlenme ile gerçekleşmiş büyük bir organizasyondu. Tarihsel süreçten bugüne İsrail’i kuran bu yapılanmanın temel kaynağı gizlenmekti. Yahudi tarihinde Mesihlik iddasında bulunan iki önemli isim David Alroy ve Sabetay Sevi gibi Kabalistler, müridlerine ve çevrelerine kimliklerini gizlemelerini ve din değiştirmelerini söylemişlerdi. Gizlilik onlara bir perde sağlamış, ve bu sayede bulundukları toplumun ve devletin önemli konumlarına gelmişlerdi.
İşte İsrail bu mesihsel sürece uyan Yahudilerin Kabalistik planları ile kurulmuştu.

Peki bugünkü Kürdo Judaik devletin ilk temelleri ne zaman ve
kimler tarafından atılmıştı ?

Bu mimarların başındaki Bedirhan aşiretini biraz inceleyelim.
Bedirhaniler, Osmanlı’da ilk Kürt isyanını gerçekleştiren geniş köklü bir aşirettir. Bedirhan Bey 1845 yılında Osmanlı’ya başkaldırarak Cizre merkezli Botan bölgesinde hükümet kurup kendi adına para bastırmıştır. 1847 yılında Abdulhamid uzlaşma vaadiyle Bedirhan Bey’i İstanbul’a çağırmış ve gözaltına alıp daha sonra bir ordu göndererek Bedirhan birliklerini yenilgiye uğratarak Bedirhan aşeritine mensup herkesi İstanbul’a getirtmiştir. Tekrar bir isyanı çıkarmalarını engelemek için gözlem altında tutulan Bedirhanlar İstanbul’da modern Kürt milliyetçiğinin öncüleri olmuşlardır.
Bedirhaniler Sultan II. Abdülhamit döneminde de çok etkindir. II. Abdülhamit, Bedirhan’ın oğlu Bahri Bey’i yaveri, Baban Aşiretinden Abdurrahman Paşa’yı Dahiliye Ve Harbiye Nazırı, Ubeydullah’ın oğlu Şeyh Abdülkadir’i Meclis Başkanı gibi makamlara getirmiş; yine bu dönemde Sultan’a bağlı nesiller yetiştirmek amacıyla son derece etkili pek çok aşiret mektebi açılmıştır.
Kürt aydınlarının merkezi İstanbul olmasına rağmen ilk Kürtçe gazete, Mısır’da yayınlanmıştır. Zaten ilk gazeteyi çıkaran Mikdet Mithat Bedirhan da İstanbul’dan sürgünle Mısır’a giden bir Osmanlı Kürt aydını idi. Mikdet Mithat Bedirhan’ın mensup olduğu Botan Beyi Bedirhan ailesinin Kürt aydınlanması ve modernleşmesine çok büyük katkıları olmuştur.
II. Meşrutiyet’ten önce Kürtler tarafından yayınlanan gazete ve dergilerden bahsetmek gerekirse ilk Kürt gazetesi 1898 yılında Kürdistan adıyla Kahire’de Mithat Bedirhan Bey tarafından yayınlandı. (V. Minorski, Kürtler, Komal Yayınları, İstanbul, Ocak, 1977, s. 43)
Celadet Emin Ali Bedirhan da Seyit Abdulkadir gibi ilk Kürtçü siyasi cemiyet sayılan ‘Kürt Teavün ve Teraki Cemiyetinde’ kurucu olarak görev almıştı aynı günlerde oğlu olan Süreyya Bedirhan ilk Kürtçü gazete olarak kabul edilen ‘Kürdistan’ı yayınlamaya başladı. Yine akrabası olan Abdurrahman Bedirhan aynı dönemlerde ‘Kürt Neşri Maarif Cemiyeti’nin Çemberlitaş’ta kurduğu okulu yönetiyordu. Süreyya Bedirhan matbaasını Kahire’ye taşımış ve orada ‘Kürt Bağımsızlık Komitesi’ örgütünü kurmuştu. Süreyya Bedirhan tarafından Mondros Mütarekesi’nden sonra Kahire’de Kürt İstiklâl Komitesi adı altında kurulan bu örgütün amacı Kürtleri birleştirme ve Kürdistan’ın bağımsızlığını sağlamaktır..
Bedirhan Ailesi’nin pek çok mensubu Kürt Milliyetçiliğinin yazılması, öğretilmesi gibi konuları amaçlamıştı. Bugün Kürt ayrılıkçılar tarafından ulusal bir kahraman olarak kabul edilen Emir Bedirhan’ın torunu Halil Bedirhan’ın, İngiliz Yüksek Komiseri’ne yapmış olduğu şu bedbaht teklif ibret vericidir : “Biz İngiliz mandası istiyoruz. Büyük Britanya bize yardım ederse, biz de düşmanları olan Rusya, Türkiye ve Irak arasında onun tampon bölgesi oluruz. Ermeni ve Hıristiyan topluluklarla işbirliği yaparız. (Öke Mim Kemal, Musul Kürdistan Sorunu, İz Yayıncılık, İstanbul, 1995)
17 Aralık 1918 olarak belirlenebilen Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin kurucu ve yöneticileri Tarık Zafer Tunaya’ya göre şu kişilerden oluşmaktaydı: “Reis, Seyit Abdülkadir Efendi (Şeyh Abdullah Efendizade), Hüseyin Şükrü (Baban) Bey (Katib-i Umumi), Dr. Şükrü Mehmet (Sekban) Bey, Muhittin Nazim Bey, Babanzade Hikmet Bey ve Aziz Bey. Başkan: Seyyit Abdülkadir (Şemdinan) ve Baş. Yard. Bedirhan ailesinden Emin Ali Bedirhan’dır.
Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin kurucu ve yöneticileri hakkında Tarık Zafer Tunaya,
Kürt Babanzade ailesinin önderlerinden İstanbul Ünv. Öğretim Üyeliği yapmış Ord. Prof. Şükrü Baban’la yaptığı 1 Temmuz 1976 tarihli konuşmasına göre bu listeye şu isimleri de eklemiştir:
Kâmran Âli Bedirhan, Necmettin Hüseyin, Kürt amele Reisi Reşit Ağa, Kadızade M. Şevki, Kürdistan dergisi sermuharriri Arvasî zade Mehmet Şefik ve mes’ul müdürü Mehmet Mihrî, Jin dergisi müdir-i mes’ulü Hazma, Emin Feyzi, Vanlı M. Selim Begi, Berzencîzade Abdülvahit, Dr. Hamit Şakir, Lâv Reşit, Dr. F. Berho, Hakkârili Abdürrahim Rahmi, Yemleki zade Aziz, Heyzani zade Kemal Fevzi…” (Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt II Mütareke Dönemi (1918–1922), s. 186–187.)
Kürd Gazetesi Rojî Kurd’ün yazarlarından Hüseyin Şükrü Baban (1890-1979), 1918’de İstanbul’da kurulan Kürdistan Teâlî Cemiyeti’nin genel sekreterliği yapmış ve Kürt Teşkilat-ı içtimaiye Cemiyeti’nin kurucularından olmuştur. Anlayacağınız bugün çok tartışılan, Kürt açılımını Babanlar ve Bedirhanlar 100 yıl önce çoktan yapmışlardı.
Kamuran Ali Bedirhan 1958 yılında Sevr Antlaşması’yla ilgili olarak şöyle yazmıştı :
“Yüzyılımızın son çeyreğinde tamamlanan bu antlaşma Kürt halkına birlik ve bağımsızlık hakkı sağlamıştır; bu antlaşma uzun süreli çabalar ve ağır bedeller sayesinde elde edilmiştir. Bu antlaşmanın hiç bir zaman yaşama geçirilmemesine karşın onun moral gücü yeni faktörler sağlamıştır. Biz, kendi geleceğini belirleme ilkesi temelinde Birleşmiş Milletler’ce kabul edilmiş olan, insanın var olma haklarına değinen kendi yönetimini tayin etme hakkına, moral ilkelere sahibiz.”
(Lazarev, M. S. Emperyalizm ve Kürt Sorunu (1917-1923), Ter: Mehmet Demir, Öz-Ge Yay., Ankara 1993. s.188–189.)
Kürtçülük hareketinin önde gelen şahsiyetlerinden biri olan Kamuran Ali Bedirhan Kürdistan Teâli Cemiyeti üyesiydi. 1940 yılından sonra Paris’e yerleşerek Polonyalı Yahudi bir kadın ile evlenen Kamuran Ali Bedirhan ölümüne kadar da Paris’te yaşadı.
1978 yılında ölen Kamuran Bedirhan, ölümünden önce Fransız yazarı ve Kürdolog Chirs Kutschera ile yaptığı söyleşide; “Kürdistan Teâli Cemiyeti önde gelenlerinin bir ayakları Kürdistan ulusal mücadelesinde ve bir ayakları da İslamcı Osmanlı yönetimindeydi, bakan olmak istiyorlardı” diyordu.
Irak Kürtleri’nin ayaklanmalarından sonra 1961 yılında bu ayaklanmaların Avrupa’daki sözcülüğünü üstelenen Bedirhanoğlu 1968 yılında ise Kürt ihtilal Konseyi temsilcisi Emir Kamuran Ali Bedirhan İmzası ile Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U–Thant’a bir muhtıra vermişti.
Celadet Ali Bedirhan’ın da belirttiğine göre Kürt Meselesi, İttihat ve Terakki hükümetleri
zamanından bile önce başlayıp, İdris-i Bitlisi aracılığıyla Doğu Anadolu Bölgesi’ne hâkim olan Yavuz Sultan Selim döneminden beri mevcuttu.
(Celadet Ali Bedirhan, Bir Kürt Aydınından Mustafa Kemal’e Mektup, Doz Yayınları, İstanbul, 1992, s.20.)
Barzaniler ile Bedirhaniler birbirlerine akraba bağı ile bağlıdırlar. (Bu bağlantıyı ilerideki makalede detaylı bir şekilde örnekleri ile belirteceğim.) Bu iki ailenin bağlılıkları zamanla siyasette ve bürokraside de sürdü.
1970 tarihinde Çuman’da, Molla Mustafa Barzani Dr. Kamuran Ali
Bedirhan’a Irak Cumhurbaşkanlığı yardımcılığını yapması için öneride bulunur. Ama Kamuran Bedirhan: ‘Ben böyle bir teklifi kabul edemem. Irak Cumhur başkanlığı yardımcılığı yerine, Çuman’da kardeşim Celadet Bedirhan adına bir okul yapmayı tercih ederim” der. (Hewler Post, Kuzey Irak Kürt Gazetesi – Aralık / 2009)
İlk Kürt isyan hareketlerini başlatan Kürt milliyetçisi fikir ve teorileri bundan yüzyıl önce Bedirhan, Baban aileleri ve kuşakları tarafından ortaya atılmış ve geliştirilmiştir. Kürdo Judaik (Kürt Yahudi ) devletinin temellerini atanlar ise Barzaniler’den daha çok Kürt Bedirhanlar olmuştur. Nitekim bu yapılanmayı oluşturan diplomasiyi ve bağlantıları kuran liderlerde hep bu ailelerden süregelmiştir.
Milli mücadeleye muhalefet eden Bedirhan ailesinin ileri gelenleri, Cumhuriyet kurulduktan bu güne kadar devletin önemli kadrolarında görev almıştır. Sanatçı, akademisyen, bakan, milletvekili yetiştiren ailenin fertleri kilit noktalarda bulunmuşlardır.
Hem muhalefet ediyorlar hem de idarede yer alıyorlar. İlginç bir tezat değil mi ?
Bedirhanîler’den Kaymakam Abdullah Hulusi Bey’in oğlu Vasıf Çınar, İki kez Milli Eğitim Bakanlığı yapmış ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun uygulayıcısı ve Altay Spor Kulübü’nün kurulmasına ön ayak olmuştu. İzmir Türk Ocağı’nın aktif bir üyesiydi. Soyadı Kanunu çıktığında Cumhurbaşkanı Atatürk, “Çınar gibi dallı budaklı bir aileye mensup olmasından ötürü” kendisine Çınar soyadını vermişti. (Milli Mücadele’de İzmir’e Doğru Gazetesi, Erol Kaya, Turkish Studies, 2008, Cilt 3, Sayı 7.)
Bedirhan Bey’in çocuklarından Şurayı Devlet Reisliği yapan Murat Bey, Galatasaray’da başkanlık yapan Tevfik Ali Çınar, Ali Şamil Paşa (İlk eşi Mahmure Hanım, Halide Edip Adıvar’ın üvey annesidir), Şam Valisi Salip Bey, Bedirhan Bey’in kardeşi Abdullah Bey’in oğlu, Atatürk’ün yakınında yer alarak Maarif Bakanlığı yapan ve eğitim alanında köklü ve sarsıcı değişikliklere imza atan Vasıf Çınar ailenin diğer fertleridir.
Bu durumu dönemin İngiliz Binbaşısı Noel ile Amiral Calthorpe telgraflaşmalarında şöyle kaydetmektedir: “Amiral Calthorpe’dan, İstanbul/ 1430 sayılı telgrafım, Bağdat temsilcisinin 5353 sayı ve 12 Mayıs tarihli telgrafı ve sizin 77676 sayı ve 29 Mayıs tarihli telgraflarınıza ilişkin olarak.
Toprakları doğuda olan Abdülkadir, Kürdistan’ın en tanınmış ve saygın ailesi Bedirhanlar, bunların her ikisi de feodal sistemi temsil etmektedirler..Bunlar Türk bürokrasisinde önemli mevkileri ellerinde tutmaktadırlar.” (Öke, Mim Kemal, Binbaşı E.W.C.Noel’in “Kürdistan Misyonu” (1919), s.69.)
Kürt milliyetçileri yetiştirmiş bu aile, Türk milliyetçileri ile de iç içe akrabaydılar.
Kürt Bedirhan ailesinden olan Bedri Paşanın hanımı Teşkilat—ı Mahsusa’nın ilk lideri Eşref Kuşçubaşı’nın teyzesinin kızıdır. Kürt tarihçi Cemal Kutay, Eşref Kuşçubaşı’nın damadıydı. Cemal Kutay, bir taraftan Kürt aşiret reisi Bedirhan Bey’in üçüncü kuşaktan torunudur. Mardinîlerden Kürt Bedirhanîler’e kadar uzanan geniş bir akraba profiline sahipti Eşref Kuşçubaşı. Teyzesinin kızı Bedirhanîler’e gelin gitmişti. Kendi kızını ise yine Bedirhan Paşa’nın torunlarından Cemal Kutay’a vermişti.
Karşıt iki görüşten olan Türk milliyetçisi kahramanlar ile Kürt Milliyetçileri hep aynı aileden gelmektedirler. Ne kadar şaşırtıcı değil mi?
Türk ve Kürtleri devlet kurma uğruna kanlı bir davanın ortasına iten her iki tarafın kurmayları da aynı ailenin soyundan geliyorlardı. Ve hiçbiri Kürt de değildi.
Peki kendileri bile Kürt kökenli olmayan bu zümre neden Kürtçülük yaptıl ve neden Kürt devletinin kurulmasını ve büyümesini istedi?



google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html