BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Yahudilik sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Yahudilik sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

26 Haziran 2018 Salı

Amerikan Yahudi Cemaati İsrail’den uzaklaşıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Son yıllarda oldukça kapalı ve ulusalcı bir siyasetin İsrail’in sağ partileri tarafından takip edilmesi, kurucu Siyonist değerlerin krizi olarak yorumlanabilir.
Nisan 2018’de ünlü aktris, ABD ve İsrail vatandaşı Natalie Portman’ın Genesis Ödülü’nü İsrail başbakanı Benyamin Netanyahu’nun elinden almayı reddederek ödül törenine katılmayacağını bildirmesinin hem İsrail kamuoyunda hem de Amerikalı Yahudi Cemaati çevrelerinde farklı yankıları oldu. Bunlar arasında en ilgi çekeni, iktidar partisi Likud milletvekili Oren Hazan’ın Portman’ın İsrail vatandaşlığının derhal iptal edilmesini önermesi oldu. Bu ilginç olay, Amerikan Yahudileri ve İsrail arasında gün geçtikçe gerginleşen ilişkilerin tipik bir örneği olarak görülebilir.

Tam da burada sorulması gereken sorular şunlar: Ne tür toplumsal, siyasal ve jeopolitik faktörler Amerikan Yahudi Cemaati’nin İsrail’e yönelik yaklaşımının gün geçtikçe sertleşmesine neden oluyor? Amerikan Yahudi Cemaati neden İsrail’e yabancılaşıyor?
Amerikalı Yahudilerin İsrail’den duygusal geri çekilmesi ve nedenleri
Amerika Yahudi Cemaati nüfusu 7 milyonu aşkın, iyi eğitimli, orta ve üst sınıfa mensup, genellikle finans, akademi ve kültür çevrelerinde profesyonel iş yaşamlarını sürdüren kültürel ve etnik bir grup olarak kabul ediliyor. Amerikalı Yahudiler ABD’nin yönetici elitlerinin çoğunluğunu oluşturan bir grup olarak da görülüyor. Bu etnik ve kültürel grubun kendisini “Yahudi” olarak ifade etmesinde kullandığı ayırıcı toplumsal ve siyasal hatlar ile İsrail’deki Yahudilerin kendilerini “Yahudi” olarak tanımlarken kullandığı kavramlar birbirinden oldukça farklı. Aslında Amerikalı Yahudiler ve İsrailli Yahudiler arasındaki gerilim de tam da bu alandan kaynaklanıyor. Yahudi kime denir ve Yahudi olmak ne anlama gelir? Amerikalı Yahudiler için Yahudilik entelektüel merak, iyi espri anlayışı, ahlak, etik ve toplumsal adaletin temel değerler olarak bireysel yaşamda benimsenmesi olarak düşünülürken, İsrailli Yahudiler için Yahudilik, Yahudi dini hukukuna bağlılık ve Yahudi tarihi, kültürü ve geniş Yahudi toplumu ile bağları sürekli canlı tutmak anlamına geliyor. Kısacası Amerikalı Yahudiler daha kozmopolit/evrensel bir yaklaşıma sahipken, İsrailli Yahudiler partiküler/muayyen bir bakış açısını benimsemiş durumdalar. İki grup arasındaki bu yaklaşım farkı, onların siyasete, topluma ve uluslararası politikaya yaklaşımlarına da yansıyor.
İsrail’in son yıllarda sağcı partiler tarafından yönetiliyor olmasının, çoğunluğu liberal-sol partileri destekleyen Amerikalı Yahudiler nezdinde ciddi bir endişe meydana getirdiği söylenebilir. Amerikalı Yahudiler ile İsrailli Yahudiler arasındaki ayrışmaların tek bir etkene bağlı olmadığından yola çıkacak olursak, ideoloji (liberalizme karşı komünteryanizm/Yahudicilik), toplum yapısı (cemaat/komüniteye karşı halk/ulus), din (reformist/muhafazakarlık karşısında. ortodoksi) ve kimlik (etnik ve kültürel Yahudilik karşısında ırksal ve dinsel Yahudilik) gibi alanların iki grubun ayrışmasını besleyen temel unsurlar olduğu düşünülebilir.
Netanyahu’nun Mart 2015’de Obama ve ekibinin İran’la yürüttüğü müzakere sürecine karşı bir atak olarak ABD Kongresi’nde yaptığı konuşma, Haziran 2017’de İsrail’de hüküm süren dini yerleşiklerin Ağlama Duvarı’nda kadınlara ayrılmış bölümü kısıtlayıcı önlemler almaları,1967 sınırlarını ve Oslo anlaşmalarını anlamsızlaştıran yeni yerleşim bölgelerini genişletme ve konut inşa etme yönündeki ısrar, iki devletli çözüm konusunda gerçekçi ve öngörülebilir bir stratejinin eksikliği, Afrikalı sığınmacıların İsrail’den çıkarılması, Netanyahu’ya yöneltilen yolsuzluk suçlamaları, İsrail meclisi Knesset’te yasalaşması konusunda ısrar edilen “Yahudi Ulus Devleti Kanunu” gibi tartışmalı birçok başlık, Amerikalı Yahudilerin İsrail merkezli eleştirilerini yoğunlaştıran ve İsrail’in bir cemaat olarak göç etmelerine değecek bir ülke olmadığı yönündeki psikolojik tutumlarını kuvvetlendiren politik gelişmeler olarak okunabilir.
ABD'den İsrail’e göç eden Yahudi sayısı, son yıllarda dört bine yaklaşan bir rakamda istikrara kavuşmuş gibi duruyor. İsrail’e göç etmek Amerikalı Yahudiler arasında birçok faktöre bağlı. Özellikle eğitimli ve seküler Yahudiler nezdinde göç, İsrail’in kendilerine ekonomik imkanlar oluşturma kapasitesiyle ve politik kültürün liberal karakterini koruyup koruyamaması durumuyla yakından bağlantılı. İsrail’in güncel politik tablosu ise Amerikalı Yahudiler için iç açıcı olmaktan hızla uzaklaşıyor. Likud’un İsrail’deki merkez-sağ gelenekten her geçen gün uzaklaşan söylemleri ve pratikleri, dışlayıcı dini uygulamaların gün geçtikçe güç kazanması, İsrail’in (Anayasa Mahkemesi, polis teşkilatı, ordu, kamu denetçiliği gibi) geleneksel kurumlarına sağ kanattan gelen sürekli saldırılar, Amerikan Yahudi toplumunu şu soruyu sormaya itiyor: İsrail nereye gidiyor? Amerikalı Yahudiler İsrail’in karşılaştığı jeopolitik meydan okumaları bir düzeye kadar anlayışla karşılasa da, İsrail hükümetince iki devletli çözüm konusunda hâlâ net bir stratejinin ortaya konulmamış olmasına, üstüne üstlük yerleşimlerin genişletilmesine dönük politikaların takip edilmesine anlam veremiyorlar ve pozisyonlarını daha sert bir noktaya doğru güncelliyorlar.

Liberal Siyonizmin ve Amerikan Liberalizminin eşzamanlı krizi



İsrail’in modern bir devlet olarak inşasında entelektüeller ve kurumlar kritik roller üstlendi. Entelektüeller İsrail’in kurucu ideolojisi Siyonizmi politik duruşlarına göre yorumladılar. Siyonizm İsrail’in kurucu ideolojisi ve politik kültürünün temel değer kaynağı ve referans merkezi olarak yorumlanabilir. Siyonizm bazıları için eşitlik, adalet ve özgürlük temalarını içeriyorken, diğerleri için İsrail’in tarihsel sembol olması ve Yahudi değerleri üzerinde yükselen bir Yahudi devleti olması anlamına geliyordu. Bu açıdan bakınca, son yıllarda oldukça kapalı ve ulusalcı bir siyasetin İsrail’in sağ partileri tarafından takip edilmesi, kurucu Siyonist değerlerin krizi olarak yorumlanabilir. Amerikalı Yahudiler için Siyonizm, İsrail’le kurdukları politik bağın temel anlam merkezi. Günümüzün İsrail'inde Siyonizmin dışlayıcı ve tekçi yorumu, Amerikalı Yahudilerin karşısında baş edilmesi zor bir problem olarak duruyor.
Amerikalı Yahudilerin geniş Amerika toplumu ve kurumlarıyla ilişki içinde oldukları her an, akıllarında tuttukları bir kavram var: “Dual loyalty” (çifte sadakat). Siyonizm Amerikan Yahudi Cemaati arasında takip edilmesi gereken bir ideoloji olarak yükselirken Amerikalı entelektüeller Yahudilerin ABD’ye olan sadakatlerinin önemini hatırlatıyorlardı. 1980’lerin sonunda Yahudi kökenli Amerikan vatandaşı bir istihbarat görevlisi olan Jonathan J. Pollard ABD’ye ait oldukça hassas gizli bilgileri İsrailli yetkililere sızdırmakla suçlandı ve hapse mahkum oldu. Bunun gibi bir dizi olay, Amerikan Yahudi Cemaatini oluşturan bireylerin, ABD’yle vatandaşlık bağı üzerinden kurdukları ilişkinin ciddi meydan okumalarla karşı karşıya geldiğini gösteriyor. İsrail’le kurdukları ilişkileri, kör bir sadakat ve sevgi temelinde yürütmeksizin, geniş Amerikan toplumu ile kurdukları ilişkilerde baz aldıkları liberal değerler, azınlık hakları ve demokrasi gibi temel kavramlardan hareket ederek geliştirmeye çalışıyorlar. Amerikan Yahudi Cemaatlerinin mono-blok halde bu değer ve kavramlara öncelik verdiğini söylemek doğal olarak çok zor, fakat çoğunluğun temel kavramlar üzerinde mutabık kaldığı ifade edilebilir.

Jeopolitik tercihlerde çeşitlenme ve Avrasya yönelimi

İsrail’in dış politikasında son yıllarda Putin Rusyası ile özelde Suriye olmak üzere birçok bölgesel ve küresel işbirliği alanları bulunuyor. Rusya-İsrail ilişkilerinin geçen dönemlere nazaran sıcak ve stratejik bir temele oturmasında, 1990’larda İsrail’e göç eden ve ana dilleri Rusça olan 1,5 milyona yakın Sovyet Yahudisinin etkisini gözden kaçırmamak gerekiyor. Sovyet Yahudileri son dönemde İsrail siyasetinde ön plana çıkıyor. İsrail Savunma Bakanı Avigdor Liberman ve Kudüs Belediye Başkanlığı için adı geçen Zeev Elkin İsrail’in jeopolitik yönelimini Avrasya’yı ihmal etmeden çeşitlendirmesini savunan politik elitler olarak öne çıkıyor. Bu politik figürler, Amerikan Yahudi Cemaati'nden gelecek eleştirileri önemli bulsalar da, politik kültür açısından çok farklı bir arka plana sahip olmaları nedeniyle, İsrail için askeri açıdan güçlü, vatandaşlarının milliyetçi duyguları hayli yüksek ve demokratik kurumların nüfusun çoğunluğuna (Yahudilere) açık olduğu bir politik sistem tahayyül ediyorlar.


ABD Yahudi Cemaati ve İsrail arasındaki ideolojik, jeopolitik, toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutları olan krizin orta vadede çözüme kavuşacağını beklemek hayalcilik olur. Amerikan Yahudi Cemaati ve İsrail siyasi kültürü arasındaki sosyo-psikolojik soğukluk, kendisini “efendi-köle” diyalektiğini hatırlatır şekilde, İsrail’e dönük sözlü uyarıları aşan pratik bir eyleme evrileceğinin ipuçlarını veriyor.
İsrail’de değişen toplumsal yapı, beraberinde politik kültürde yaşanan belirgin dönüşümleri de getiriyor. Yeni politik kültür eski İsrail’in Aşkenaz elitlerinin söylem ve güç anlamında/düzeyinde temerküz eden iktidarlarının sallantıda olduğunun ilk işaretlerini veriyor. Amerikan Yahudi Cemaati ise İsrail’de zayıflayan sol siyasetten ve aşırı sağ ve dindar partilere eklemlenen merkez sağ siyasetin bulanıklaşmasından hoşnut değil. Zira İsrail’de Amerikan tipi liberal Siyonizmi taşıyacak ve bunu iktidar düzeyinde temsil edecek kişiler bulamamasından rahatsız. Amerikan Yahudi Cemaatinin genç entelektüellerinden Harry Reis’in The Forward’da yakınlarda yayınlanan yazısının başlığı oldukça önemli: “İsrail Liberal Siyonizmi nasıl katletti?”
İsrail’in politik kültürünün zaman zaman otantik, dini, aşiret temelli şoven bir forma bürünmesinde, yukarıda saydığımız faktörlerin yanı sıra, ülkede değişen demografik dağılımın etkisi de oldukça büyük. Dindar/Haredim ve Mizrahilerin (Doğulu Yahudiler) artan nüfusuna karşın, seküler-Aşkenaz kitlenin nüfusunun giderek azalıyor olması, bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Amerikan Yahudi Cemaati'nin ekseriyetinin Aşkenaz olduğunu düşünürsek, değişen nüfus dağılımı, iki toplum arasındaki kültürel ve toplumsal yakınlaşmayı giderek daha da güçleştiriyor. İsrail’de politik aritmetiğin sol-liberallere kayması kısa vadede beklenmiyor. Dindarlar ve onların politik temsilcileri ise ülkenin kritik konularında daha yüksek oranda politika yapıcı pozisyona yerleşiyorlar. Dindarlık ve milliyetçilik İsrail’in yükselen politik trendleri olurken Amerikan Yahudi Cemaati “yeni İsrail” gerçeğiyle yüzleşmeye hazırlanıyor.

21 Aralık 2018 Cuma

BARZANİLER VE İSRAİL

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Ünlü Siyonist Moshe Barzani adına bastırılmış bir posta pulu

Kuzey Irak’ta yayın yapan ‘İsrail-Kürt’ dergisi, İsrail’deki Kürt Yahudilerini Kuzey Irak’a dönmeye çağırıyor. Dergi pek çok yazısında amacını Kürt-İsrail ilişkilerini derinleştirmek olarak tarif ediyor. İlginçtir, İsrail, Kürt halkının haklarına daima destek vermiştir. Kimi Kürt siyasetleri ise gelecekte İsrail’in stratejik müttefiki olmayı amaçlamaktadırlar.
Akademisyenler, araştırmacılar ve stratejistlerin bugünkü Ortadoğu’daki yapılanmanın, büyümesi beklenilen Kürt Yahudi devleti olduğunda hem fikirdirler. (Kürdo-Judaik) Kürt Yahudi devletinin büyümesi ileride Ortadoğu ve dünya politikalarını çok önemli bir şekilde etkileyecektir.
Şu ayrıntıyı bildirmekte de yarar vardır. Kürt Yahudileri diye tabir edilen kesim ile Kürt dilini ve kültürünü benimsemiş, tarih boyunca Kürdistan diye tabir edilen Kuzey Irak bölgesinde var olmuş, sonradan İsrail’e göç eden Yahudiler kastedilmektedir. Bu kesim etnik kökenleri itibariyle Kürt değildir. Aksine Yahudi kavmindendirler, yani İsrailoğulları’nın neslinden gelmektedirler.
Çünki Tora Yahudileri, Evlilik ve Soy bakımından Asimilasyon Tehlikesi’ne karşı uyarmaktadır.
Yahudilikte soyun devam etmesi ulusun ve dinin devamı bakımından çok önemlidir. Annenin Yahudi olmadığı durumlarda, doğan çocuk da Yahudi değildir. İşte tarihin geri kalanında Yahudiler’in yaşam amaç ve görevlerini dinamitleyecek bir tehlike varsa, o da asimilasyondur. Karışık evliliğin yasağı, Tora’ya göre neden kabul edilmez olduğunu çok basit bir düzeyde anlayabilirsiniz. Tanrı Yahudiler’e diğer uluslara vermediği bazı özel görevler vermiştir. Yahudilik’te evlilik kişisel değil toplumsal bir konudur. (Tora-Devarim, Vaethanan,Rabi Raphael Hirsch’in 7/4 Açıklaması, s.156)
İsrail kurulduktan sonra, Kuzey Irak ve Suriye’de yaşayan 200 bin Kürt Yahudisi, büyük bir operasyon ile İsrail’e getirilmişler ve İsrail parlamentosunda önemli mevkilerde bulunmuşlardı. Bugün de İsrail’de 250 binden fazla Kürt Yahudisi yaşamaktadır. İsrail’in Molla Mustafa Barzani ile kurduğu ilişkiler, bugün de oğul Mesud Barzani ile devam etmektedir.
Peki Barzanileri tarih sahnesinde İsrail’e yakınlaştıran nokta neydi ?
7 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Uğur Mumcu, Mossad-Barzani bağlantısını şöyle anlatmaktadır:

“Ortadoğu’nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor. Kanıtlanan son ilişki, Mossad-Barzani ilişkisidir. Mossad, İsrail Devleti’nin gizli istihbarat örgütüdür. Bu örgütün, Kürt Lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı? Barzani’nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi. Kimse bu ilişkiye, ‘Hayır olmadı’ diyemiyor. CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da Mossad-Barzani ilişkileri bilinmiyordu.”
Molla Mustafa Barzani, ilk kez 1967 yılında İsrail’e gidiyor. Kendisini kabul eden İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan’a, hediye olarak bir ‘Kürt hançeri’ ile birlikte, Kerkük petrol rafinelerinin planlarını da getiriyordu. Mart 1969’da yapılan bir operasyonda da Barzani-Mossad işbirliğiyle Kerkük rafinerileri bombalanıyor ve çalışamaz hale getiriliyor.
Barzani Aşireti, Beroji, Mizorî, Şarvanî ve Dolemari olmak üzere dört aşiretten müteşekkil bir aşiret konfederasyonudur. Barzan bölgesi Irak’ın Erbil iline bağlı olup ülkenin en kuzey ucunda yer almaktadır. Encyclopeadia of Iranica´ya göre Barzan adı, Kürtçenin de mensup olduğu kuzeybatı İrani dilerde Mahalle anlamını taşımaktadır. (Encylopedia İranica, Barzan, Vol.II. Bibliography : Ch. Adle, “Contribution à la géographie historique de Damghan,” Le monde iranien et l’Islam 1, 1971, pp. 69-104)
Nitekim Kürdistan olarak tabir edilen Kuzey Irak’taki Musul ve Erbil şehrinde, Hahamlar yetiştiren Barzani ailesi hakkında en önemli detaylı bilgileri Yahudi Ansiklopedisi – Judaica vermekte ve şöyle açıklamaktadır :
Musul şehrinde yaşamış olan Haham Ben Nethanel Barzani Halevi hakkındaki bilgiler sınırlıdır. Nethanel Barzani Musul’a yerleşmiş ve bu bölgedeki Talmud eserlerini ve İbrani diline ait eserleri geniş bir kütüphanede toplamıştır. Bu eserler ve yazma kitaplar, yine haham olan oğlu Samuel Barzani’ye miras bırakmıştır. 1560 – 1630 yılları arasında yaşayan oğul, Kürdistanlı Kabalist Haham Samuel Barzani Ben Nathanel döneminin ünlü Kabalistlerindendir. Bu aile Barzani ismini ise yaşadığı bölgenin adından almıştır. Barzani ailesi Barazan bölgesinde ve Musulda yeşiva okulunu kurdu. Barazani ailesinin diğer Kabalist hahamları Musulda ve diğer Kürt şehirlerinde yaşamışlardı. Kürdistan bölgesinin en seçkin ve hahamlar yetiştiren ailelerindendi. Samuel Barzani Kabalistti, ve Kabala ya dair pek çok kitap yazmıştı. Bu kitapların bilinenleri ise ise Avnei Zikkaron, Sefer Ha-Iyyun, Sefer Derashot, ve Sefer Haruzot isimli eserleriydi. (Encyclopedia Judaica, Barzani Families, Vol.3. Keter: Jerusalem 1972, p.138 Bibliyografi bkz.)
Samuel Barzaninin kızı olan Asenath Barzani ise Tora, Talmud ve Kabala bilgisi sayesinde ün kazandı ve Yeşiva’da öğretmenlik yapan kocasının ölümüyle Tora konusunda başöğretmen ilan edildi. Asenath, kadınlar için söylenen “Talmud bilgini” anlamına gelen ( tanna’it ) ilk kadın haham ünvanını aldı. Tanna’it Asenath Barzani ayrıca yazdığı şiirleri ve İbrani dili üzerine yaptığı yorumlarıyla da bilinmektedir. Asenath’ın şiirleri kadın eliyle yazılmış ilk modern İbranice eserlerin ender örneklerindendir. (Encyclopedia Judaica, Barzani Families, Vol.3. Keter: Jerusalem 1972, p.138 Bibliyografia : M. Benayahu, “R. Samuel Barzani: Leader of Kurdistan Jewry,”in: Sefunot 9 (1965), 23–125 (Heb.); J. Mann, Texts and Studies in Jewish History and Literature, Vol. I (1972); A. Ben-Ya’akov, “Kurdistan Jewish Communities” (Heb., 1981); E. Brauer, he Jews of Kurdistan (R. Patai, ed.) (1993); U. Melammed Uri and R. Levine. “Rabbi Asenath: A Female Yeshiva Director in Kurdistan,” in: Peamim, 82 (2000), 163–78 (Heb.); Y.Y. Rivlin, “Poetry of the Aramaic-Speaking Jews” (Heb., 1959))
Nitekim Barazani ile Barzani İbrani literatüründe aynı isimlerdir. Aynı anlamdadır. (Guggenheimer,Eva H. Guggenheimer, Jewish family names and their origins, Publishing House, Inc., 1992, op. 67)
Kürt Yahudileri ilerleyen dönemlerde Siyonizmi de benimsemişlerdi. 1920’lerde Irak Kürdistanı’ndan Kudüs’e yerleşen Barzani aşiretinden Moşe Barzani “Barazani” (1926-1947) Lehi Yahudi örgütü’nün ünlü liderlerindendi. Encyclopedia Judaica’ Barzani Families, Vol.3. Keter: Jerusalem 1972, p.138 Bibliyografia : Y. Nedava, Olei-ha-Gardom (1966); Y. Gurion, Ha-Niẓẓah ̣on Olei Gardom (1971).
Ünlü Siyonist Moshe Barzani adına bastırılmış bir posta pulu
Barzani Soyisimli bir Kürt Yahudisine ait Mezarlık – Kudüs / İsrail
Barzani Ailesi’nin Kudüs’de bulunan akrabalarından.

Viyana – ZentralFrieed Eşkenazi Yahudi Mezarlığı
Aşkenazi ve Doğu Yahudilerinde Barzani İsmi sıkça kullanılmaktadır.
Kendisi de bir Kürt Yahudisi olan ve Los Angeles California Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Prof. Dr. Yona Sabar’ın, 1982 yılında Yale Üniversitesi tarafından yayımlanan ‘The Folk Literature of the Kurdistani Jews: An Anthology’ (Kürdistan Yahudilerinin Halk Edebiyatı: Antoloji) isimli kitabında Barzanilerin soyu ile ilgili çarpıcı bilgiler vermektedir.
Barzani aşiretinin Yahudi kökenli olması bölgeye ve tarihe bakışımız için önemlidir. Çünkü bugünkü Mezopotampa sınırları içerisindeki bölge Yahudiler için çok kutsal bir bölgedir.
Yahudilerin kutsal kitabı Tora bu bölgenin İsrailoğulları için önemini şöyle vurgulamaktadır: “O gün Tanrı Avraam (İbrahim) ile bir anlaşma yaptı ve Mısırdaki Nehir’den, büyük nehre- Fırat Nehri’ne kadar olan bu bölgeyi senin soyuna verdim dedi.” (Tora-Bereşit (Yaratılış) 15/19, Leh Leha)
Nitekim Hahamların Toradaki bu ayeti açıklaması da çok çarpıcıdır.
Bene İsrael bu topraklara, Maşiah (Mesih) Dönemine kadar sahip olamayacaktır. (Tora-Bereşit (Yaratılış)15/19, Açıklaması.)
Bu topraklar Tevratta, Avraam (İbrahim) ile Tanrının anlaşması sonucu, Tanrı tarafından İbrahimin nesline İsrailoğullarına ebediyyen verilmiştir.
Torada, Tanrı bu topraklar için İsrailoğullarına zafer sözü vermektedir.
Tanrı tüm bu ulusları önünüzden sürecek ve sizden büyük ve güçlü ulusların toprağını mülk alacaksınız. Ayağınızın bastığı her yer sizin olacak : sınırlarınız çölden ve Levanondan, nehirden-Fırat nehrinden Akdenize kadar olacak sınırınız. Önünüzde kimse duramayacak. (Tora-Devarim (Sözler) 11/23-24)
Yedi Kenan ulusuna karşı çıktığınız savaşlarda ayağınızı bastığınız her yer sizin olacak. ( Raşbam ) Ancak o sınırlar Erets-israil’e ilk girildiği zamanki temel sınırlardır. Fıratın Erets İsrael’in sınırını işaretlemesi, ancak Maşiah (Mesih)’in gelişinden sonra gerçekleşecektir. (Tora-Devarim (Sözler) 11/23-24. Raşi Açıklaması)
Yani Tora burada şunu vurgulamaktadır. Bu topraklara sahip olacak dönem mesihin gelişiyle gerçekleşecektir. Yahudilikte inanılan mesih inancı doğrultusunda bu planı gerçekleştirecek liderlerinde Yahudi olması, Kabalistik planın bir parçasıdır. Bu süreçte hiçbir şey tesadüfe bırakılmamıştır. Tevratta işaret edilen bu bölgenin liderleri, Barzanilerin ve Bedirhanların Judaik oluşu Toradaki kehanetin de bir parçasıdır.
En nihayetinde bu toprakları sahiplenen Barzanilerin de, Judaik olması tesadüf değildir. Baba Mustafa Molla Barzani ve Mesud Barzani’nin İsrail ile sıkı ilişki kurması, İsraille ittifak etmesinin nedenlerinden birinin aynı kökenden gelmeleridir.
Ahmet Uçar’ın yine Osmanlı arşivinde bulduğu bir başka belge ise 1856 yılında Sallum Barzani isimli bir hahamın, Musul’dan Selanik’e, oradan da Hahambaşılığın özel ricası ile Kudüs’e sürgün edildiğini gösteriyor. Uçar’ın ifadesine göre, ‘‘Kudüs’e Yahudi iskánı ile tereddütler olduğu için; Hariciye Nezareti’nin de görüşü alınarak 29 Şubat 1856’da Hahambaşı’nca verilen dilekçe Osmanlı hükümetince 11 Nisan’da görüşülerek uygun bulunmuş ve Sallum Barzani 20 Nisan 1861’de bir irade ile Kudüs’e sürülmüştü.” Uçar, Tarih ve Düşünce Dergisi’nde konu ile ilgili olarak yazdığı yazıda şöyle devam ediyor: ‘‘Mustafa Barzani’nin yıllar sonra kurduğu ilişkiler, hahamlarla Sallum Barzani ailesi arasındaki ilişkilerin yıllarca sürdüğünü göstermektedir. Molla Mustafa Barzani, 1950’den beri sık sık ziyaret ettiği İsrail’de her zaman Kuzey Irak kökenli, Kürtçe konuşan bir Yahudi hahamın evinde kalmaktadır: Haham David Gabay (Hürriyet, Barzani Ailesi Yahudi çıktı, (18.02.2003))

Haham Benjamin Tudelanın Arşivleri, 1965 yılında araştırmacı E. Easher tarafından İbraniceden İngilizceye çevirilerek, Newyork Kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Tudela Arşivi İsrailli “Hakeshet”
Şirketi tarafından düzenlenerek bir kitap haline getirilmiştir.
Arşivin Giriş Bölümleri Kronolojiler

Tudela Arşivinin Kitaptaki İngilizce Çevirisi
Kürt Yahudileri hakkında ilk çarpıcı bilgileri, İspanyalı Seyyah Haham Benjamin Tudela gezisinde (1160-1173) vermiştir. Tudela, İspanya-Aragon krallığının desteği ile yolculuğuna başlamış, Orta Asya, Kuzey Afrika ve Mezopotamya’yı gezerek notlar tutmuştur. Haham Benjamin Tudela Irak bölgesindeki Kürdistan olarak tabir edilen bölgede Kürt kültürünü benimsemiş, 100 civarında yerleşim birimlerine sahip Kürt Yahudileri ile karşılaşmıştır. Bu bölgedeki Kürt Yahudilerinin dillerini İbranice olarak kaydetmiş, kültürleri ve yaşadıkları bölgeleri not etmiştir. Irak’ın Zagros bölgesindeki 50.000 Kürt Yahudisini ve 100 sinagogu ayrıntılı bir şekilde not etmiştir. Tudela, o dönem çok önemli bir hadise ile karşılaşmıştır. Mesihlik iddasında bulunan Kürt Yahudisi “David Alroy ” notlarında şöyle kaydetmektedir: “Benjamin Tudela, Mesih iddasında bulunan Kürdistan doğumlu Kabalist ve Talmudist Kürt Yahudisi David El Roi (1160-?), adındaki bir hahamın, Selçuklu Sultanına karşı isyan bayrağını kaldırarak , tüm yahudileri sürgünden bir araya getirip Kudüste bir arada toplayacağını ve İsraili yeniden kuracağını belirterek mesih olduğunu ilan ettiğini not etmektedir.”
Burada çok ilginç bir ayrıntı vardır. Mesihliğini ilan eden Kabalacı David Alroy tıpkı Sabetay Sevi gibi müridlerine din değiştirmelerini ve gizlenmelerini söylemişti. David Alroy’nin mesihsel düşünceleri Kürt Yahudileri arasında kısa zamanda yayılmış ve bir çok Kürt Yahudisi zamanla İslam’a geçmişti. Sabetay Sevi hareketinin bir benzeri, Sabetay Sevi’den 5 asır önce David Alroy önderliğinde Kürt Yahudileri tarafından gerçekleştirilmişti. Gizlenmeleri onlarca asırdır etkin kimliklerini de inançlarını da değiştirmedi. Soylarını korudular ve inançlarını daha çok kripto (gizli) yaşadılar.
İşte bu mesihsel süreçte ortadan kaybolan Kürt Yahudileri asırlar sonra tarih sahnesine yeniden dönmüşlerdi. 1948’de İsrail kurulmuş ve birçoğu atalarının dinlerine dönmüşler ve inançlarını yeniden yaşamaya başlamışlardı. Barzani aşiretinin bir bölümü de yeniden dinlerine dönenlerdendi.

Lakin dönmeyenler ise hala Kripto Yahudiliklerini korumaktalar ve yaşamaktadırlar. Bunlardan biriside Kürt tarihine damgasını vurmuş iki büyük aile olan Kürt Bedirhan ve Babanzade aileleridir. Biz burada bu gelenekten gelen kripto aileleri anlatacağız.
Yahudi tarihindeki mesihsel süreç Kabala’nın bir parçası olan gizlenme ile gerçekleşmiş büyük bir organizasyondu. Tarihsel süreçten bugüne İsrail’i kuran bu yapılanmanın temel kaynağı gizlenmekti. Yahudi tarihinde Mesihlik iddasında bulunan iki önemli isim David Alroy ve Sabetay Sevi gibi Kabalistler, müridlerine ve çevrelerine kimliklerini gizlemelerini ve din değiştirmelerini söylemişlerdi. Gizlilik onlara bir perde sağlamış, ve bu sayede bulundukları toplumun ve devletin önemli konumlarına gelmişlerdi.
İşte İsrail bu mesihsel sürece uyan Yahudilerin Kabalistik planları ile kurulmuştu.

Peki bugünkü Kürdo Judaik devletin ilk temelleri ne zaman ve
kimler tarafından atılmıştı ?

Bu mimarların başındaki Bedirhan aşiretini biraz inceleyelim.
Bedirhaniler, Osmanlı’da ilk Kürt isyanını gerçekleştiren geniş köklü bir aşirettir. Bedirhan Bey 1845 yılında Osmanlı’ya başkaldırarak Cizre merkezli Botan bölgesinde hükümet kurup kendi adına para bastırmıştır. 1847 yılında Abdulhamid uzlaşma vaadiyle Bedirhan Bey’i İstanbul’a çağırmış ve gözaltına alıp daha sonra bir ordu göndererek Bedirhan birliklerini yenilgiye uğratarak Bedirhan aşeritine mensup herkesi İstanbul’a getirtmiştir. Tekrar bir isyanı çıkarmalarını engelemek için gözlem altında tutulan Bedirhanlar İstanbul’da modern Kürt milliyetçiğinin öncüleri olmuşlardır.
Bedirhaniler Sultan II. Abdülhamit döneminde de çok etkindir. II. Abdülhamit, Bedirhan’ın oğlu Bahri Bey’i yaveri, Baban Aşiretinden Abdurrahman Paşa’yı Dahiliye Ve Harbiye Nazırı, Ubeydullah’ın oğlu Şeyh Abdülkadir’i Meclis Başkanı gibi makamlara getirmiş; yine bu dönemde Sultan’a bağlı nesiller yetiştirmek amacıyla son derece etkili pek çok aşiret mektebi açılmıştır.
Kürt aydınlarının merkezi İstanbul olmasına rağmen ilk Kürtçe gazete, Mısır’da yayınlanmıştır. Zaten ilk gazeteyi çıkaran Mikdet Mithat Bedirhan da İstanbul’dan sürgünle Mısır’a giden bir Osmanlı Kürt aydını idi. Mikdet Mithat Bedirhan’ın mensup olduğu Botan Beyi Bedirhan ailesinin Kürt aydınlanması ve modernleşmesine çok büyük katkıları olmuştur.
II. Meşrutiyet’ten önce Kürtler tarafından yayınlanan gazete ve dergilerden bahsetmek gerekirse ilk Kürt gazetesi 1898 yılında Kürdistan adıyla Kahire’de Mithat Bedirhan Bey tarafından yayınlandı. (V. Minorski, Kürtler, Komal Yayınları, İstanbul, Ocak, 1977, s. 43)
Celadet Emin Ali Bedirhan da Seyit Abdulkadir gibi ilk Kürtçü siyasi cemiyet sayılan ‘Kürt Teavün ve Teraki Cemiyetinde’ kurucu olarak görev almıştı aynı günlerde oğlu olan Süreyya Bedirhan ilk Kürtçü gazete olarak kabul edilen ‘Kürdistan’ı yayınlamaya başladı. Yine akrabası olan Abdurrahman Bedirhan aynı dönemlerde ‘Kürt Neşri Maarif Cemiyeti’nin Çemberlitaş’ta kurduğu okulu yönetiyordu. Süreyya Bedirhan matbaasını Kahire’ye taşımış ve orada ‘Kürt Bağımsızlık Komitesi’ örgütünü kurmuştu. Süreyya Bedirhan tarafından Mondros Mütarekesi’nden sonra Kahire’de Kürt İstiklâl Komitesi adı altında kurulan bu örgütün amacı Kürtleri birleştirme ve Kürdistan’ın bağımsızlığını sağlamaktır..
Bedirhan Ailesi’nin pek çok mensubu Kürt Milliyetçiliğinin yazılması, öğretilmesi gibi konuları amaçlamıştı. Bugün Kürt ayrılıkçılar tarafından ulusal bir kahraman olarak kabul edilen Emir Bedirhan’ın torunu Halil Bedirhan’ın, İngiliz Yüksek Komiseri’ne yapmış olduğu şu bedbaht teklif ibret vericidir : “Biz İngiliz mandası istiyoruz. Büyük Britanya bize yardım ederse, biz de düşmanları olan Rusya, Türkiye ve Irak arasında onun tampon bölgesi oluruz. Ermeni ve Hıristiyan topluluklarla işbirliği yaparız. (Öke Mim Kemal, Musul Kürdistan Sorunu, İz Yayıncılık, İstanbul, 1995)
17 Aralık 1918 olarak belirlenebilen Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin kurucu ve yöneticileri Tarık Zafer Tunaya’ya göre şu kişilerden oluşmaktaydı: “Reis, Seyit Abdülkadir Efendi (Şeyh Abdullah Efendizade), Hüseyin Şükrü (Baban) Bey (Katib-i Umumi), Dr. Şükrü Mehmet (Sekban) Bey, Muhittin Nazim Bey, Babanzade Hikmet Bey ve Aziz Bey. Başkan: Seyyit Abdülkadir (Şemdinan) ve Baş. Yard. Bedirhan ailesinden Emin Ali Bedirhan’dır.
Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin kurucu ve yöneticileri hakkında Tarık Zafer Tunaya,
Kürt Babanzade ailesinin önderlerinden İstanbul Ünv. Öğretim Üyeliği yapmış Ord. Prof. Şükrü Baban’la yaptığı 1 Temmuz 1976 tarihli konuşmasına göre bu listeye şu isimleri de eklemiştir:
Kâmran Âli Bedirhan, Necmettin Hüseyin, Kürt amele Reisi Reşit Ağa, Kadızade M. Şevki, Kürdistan dergisi sermuharriri Arvasî zade Mehmet Şefik ve mes’ul müdürü Mehmet Mihrî, Jin dergisi müdir-i mes’ulü Hazma, Emin Feyzi, Vanlı M. Selim Begi, Berzencîzade Abdülvahit, Dr. Hamit Şakir, Lâv Reşit, Dr. F. Berho, Hakkârili Abdürrahim Rahmi, Yemleki zade Aziz, Heyzani zade Kemal Fevzi…” (Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt II Mütareke Dönemi (1918–1922), s. 186–187.)
Kürd Gazetesi Rojî Kurd’ün yazarlarından Hüseyin Şükrü Baban (1890-1979), 1918’de İstanbul’da kurulan Kürdistan Teâlî Cemiyeti’nin genel sekreterliği yapmış ve Kürt Teşkilat-ı içtimaiye Cemiyeti’nin kurucularından olmuştur. Anlayacağınız bugün çok tartışılan, Kürt açılımını Babanlar ve Bedirhanlar 100 yıl önce çoktan yapmışlardı.
Kamuran Ali Bedirhan 1958 yılında Sevr Antlaşması’yla ilgili olarak şöyle yazmıştı :
“Yüzyılımızın son çeyreğinde tamamlanan bu antlaşma Kürt halkına birlik ve bağımsızlık hakkı sağlamıştır; bu antlaşma uzun süreli çabalar ve ağır bedeller sayesinde elde edilmiştir. Bu antlaşmanın hiç bir zaman yaşama geçirilmemesine karşın onun moral gücü yeni faktörler sağlamıştır. Biz, kendi geleceğini belirleme ilkesi temelinde Birleşmiş Milletler’ce kabul edilmiş olan, insanın var olma haklarına değinen kendi yönetimini tayin etme hakkına, moral ilkelere sahibiz.”
(Lazarev, M. S. Emperyalizm ve Kürt Sorunu (1917-1923), Ter: Mehmet Demir, Öz-Ge Yay., Ankara 1993. s.188–189.)
Kürtçülük hareketinin önde gelen şahsiyetlerinden biri olan Kamuran Ali Bedirhan Kürdistan Teâli Cemiyeti üyesiydi. 1940 yılından sonra Paris’e yerleşerek Polonyalı Yahudi bir kadın ile evlenen Kamuran Ali Bedirhan ölümüne kadar da Paris’te yaşadı.
1978 yılında ölen Kamuran Bedirhan, ölümünden önce Fransız yazarı ve Kürdolog Chirs Kutschera ile yaptığı söyleşide; “Kürdistan Teâli Cemiyeti önde gelenlerinin bir ayakları Kürdistan ulusal mücadelesinde ve bir ayakları da İslamcı Osmanlı yönetimindeydi, bakan olmak istiyorlardı” diyordu.
Irak Kürtleri’nin ayaklanmalarından sonra 1961 yılında bu ayaklanmaların Avrupa’daki sözcülüğünü üstelenen Bedirhanoğlu 1968 yılında ise Kürt ihtilal Konseyi temsilcisi Emir Kamuran Ali Bedirhan İmzası ile Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U–Thant’a bir muhtıra vermişti.
Celadet Ali Bedirhan’ın da belirttiğine göre Kürt Meselesi, İttihat ve Terakki hükümetleri
zamanından bile önce başlayıp, İdris-i Bitlisi aracılığıyla Doğu Anadolu Bölgesi’ne hâkim olan Yavuz Sultan Selim döneminden beri mevcuttu.
(Celadet Ali Bedirhan, Bir Kürt Aydınından Mustafa Kemal’e Mektup, Doz Yayınları, İstanbul, 1992, s.20.)
Barzaniler ile Bedirhaniler birbirlerine akraba bağı ile bağlıdırlar. (Bu bağlantıyı ilerideki makalede detaylı bir şekilde örnekleri ile belirteceğim.) Bu iki ailenin bağlılıkları zamanla siyasette ve bürokraside de sürdü.
1970 tarihinde Çuman’da, Molla Mustafa Barzani Dr. Kamuran Ali
Bedirhan’a Irak Cumhurbaşkanlığı yardımcılığını yapması için öneride bulunur. Ama Kamuran Bedirhan: ‘Ben böyle bir teklifi kabul edemem. Irak Cumhur başkanlığı yardımcılığı yerine, Çuman’da kardeşim Celadet Bedirhan adına bir okul yapmayı tercih ederim” der. (Hewler Post, Kuzey Irak Kürt Gazetesi – Aralık / 2009)
İlk Kürt isyan hareketlerini başlatan Kürt milliyetçisi fikir ve teorileri bundan yüzyıl önce Bedirhan, Baban aileleri ve kuşakları tarafından ortaya atılmış ve geliştirilmiştir. Kürdo Judaik (Kürt Yahudi ) devletinin temellerini atanlar ise Barzaniler’den daha çok Kürt Bedirhanlar olmuştur. Nitekim bu yapılanmayı oluşturan diplomasiyi ve bağlantıları kuran liderlerde hep bu ailelerden süregelmiştir.
Milli mücadeleye muhalefet eden Bedirhan ailesinin ileri gelenleri, Cumhuriyet kurulduktan bu güne kadar devletin önemli kadrolarında görev almıştır. Sanatçı, akademisyen, bakan, milletvekili yetiştiren ailenin fertleri kilit noktalarda bulunmuşlardır.
Hem muhalefet ediyorlar hem de idarede yer alıyorlar. İlginç bir tezat değil mi ?
Bedirhanîler’den Kaymakam Abdullah Hulusi Bey’in oğlu Vasıf Çınar, İki kez Milli Eğitim Bakanlığı yapmış ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun uygulayıcısı ve Altay Spor Kulübü’nün kurulmasına ön ayak olmuştu. İzmir Türk Ocağı’nın aktif bir üyesiydi. Soyadı Kanunu çıktığında Cumhurbaşkanı Atatürk, “Çınar gibi dallı budaklı bir aileye mensup olmasından ötürü” kendisine Çınar soyadını vermişti. (Milli Mücadele’de İzmir’e Doğru Gazetesi, Erol Kaya, Turkish Studies, 2008, Cilt 3, Sayı 7.)
Bedirhan Bey’in çocuklarından Şurayı Devlet Reisliği yapan Murat Bey, Galatasaray’da başkanlık yapan Tevfik Ali Çınar, Ali Şamil Paşa (İlk eşi Mahmure Hanım, Halide Edip Adıvar’ın üvey annesidir), Şam Valisi Salip Bey, Bedirhan Bey’in kardeşi Abdullah Bey’in oğlu, Atatürk’ün yakınında yer alarak Maarif Bakanlığı yapan ve eğitim alanında köklü ve sarsıcı değişikliklere imza atan Vasıf Çınar ailenin diğer fertleridir.
Bu durumu dönemin İngiliz Binbaşısı Noel ile Amiral Calthorpe telgraflaşmalarında şöyle kaydetmektedir: “Amiral Calthorpe’dan, İstanbul/ 1430 sayılı telgrafım, Bağdat temsilcisinin 5353 sayı ve 12 Mayıs tarihli telgrafı ve sizin 77676 sayı ve 29 Mayıs tarihli telgraflarınıza ilişkin olarak.
Toprakları doğuda olan Abdülkadir, Kürdistan’ın en tanınmış ve saygın ailesi Bedirhanlar, bunların her ikisi de feodal sistemi temsil etmektedirler..Bunlar Türk bürokrasisinde önemli mevkileri ellerinde tutmaktadırlar.” (Öke, Mim Kemal, Binbaşı E.W.C.Noel’in “Kürdistan Misyonu” (1919), s.69.)
Kürt milliyetçileri yetiştirmiş bu aile, Türk milliyetçileri ile de iç içe akrabaydılar.
Kürt Bedirhan ailesinden olan Bedri Paşanın hanımı Teşkilat—ı Mahsusa’nın ilk lideri Eşref Kuşçubaşı’nın teyzesinin kızıdır. Kürt tarihçi Cemal Kutay, Eşref Kuşçubaşı’nın damadıydı. Cemal Kutay, bir taraftan Kürt aşiret reisi Bedirhan Bey’in üçüncü kuşaktan torunudur. Mardinîlerden Kürt Bedirhanîler’e kadar uzanan geniş bir akraba profiline sahipti Eşref Kuşçubaşı. Teyzesinin kızı Bedirhanîler’e gelin gitmişti. Kendi kızını ise yine Bedirhan Paşa’nın torunlarından Cemal Kutay’a vermişti.
Karşıt iki görüşten olan Türk milliyetçisi kahramanlar ile Kürt Milliyetçileri hep aynı aileden gelmektedirler. Ne kadar şaşırtıcı değil mi?
Türk ve Kürtleri devlet kurma uğruna kanlı bir davanın ortasına iten her iki tarafın kurmayları da aynı ailenin soyundan geliyorlardı. Ve hiçbiri Kürt de değildi.
Peki kendileri bile Kürt kökenli olmayan bu zümre neden Kürtçülük yaptıl ve neden Kürt devletinin kurulmasını ve büyümesini istedi?



1 Ağustos 2017 Salı

İsrail Hakkında ve Türkiye İlişkileri


Tamer ASHRAF
İsrail son dönemde ikili ilişkilerdeki bozulmayla birlikte Türkiye’nin güvenlik alanındaki geleneksel desteğini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu yeni duruma karşı İsrail’in geliştirdiği politikaların anlaşılmasında bu ülkenin güvenlik zihniyetinin tarihi, toplumsal, dini ve politik yönlerden analizi faydalı bir arka plan sunacaktır.
İsrail’in pragmatik ve lider merkezli güvenlik geleneğinin mevcut güvenlik politikası Türkiye’yi dışlayarak ciddi verimlilik ve sürdürülebilirlik riskleri almaktadır. Bu itibarla çalışma, İsrail’in Türkiye’yi göz ardı eden yeni güvenlik yaklaşımını irdelemektedir.

Tarih boyunca Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi büyük dinler için kutsal anlamlar taşıyan bir coğrafyada kurulmuş olması, kuşkusuz, İsrail devletinin güvenlik kaygılarının ve politik hassasiyetinin temelini oluşturmaktadır. Bugün İsrail pek çok açıdan bir çeşitliliğin resmi görünümündedir. Kayıtlara (CIA, 2013) göre İsrail’in 7,6 milyonluk nüfusunun yaklaşık %76’sını Yahudiler, % 17’sini Müslüman Araplar, % 2’sini Dürzîler, geriye kalan kısmını ise Çerkez, Ermeni ve diğer topluluklar oluşturur. Bu nüfusun 320 bin kişilik bölümü Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Golan Tepelerindeki Yahudi yerleşim bölgelerinde yaşamaktadır. Yahudilerin hâkim unsur olduğu bu toplumsal yapıdaki çeşitlilik Yahudi kimliğinin kendi içinde de bariz şekilde görülmektedir. İsrailli Yahudilerin yaklaşık % 50’si kendini seküler olarak tanımlarken, % 30’u geleneksel, geriye kalan % 20’lik nüfus ise dindardır (Halperin-Kaddari ve Yadgar, 2010:11).
İsrail’in kolektif kimliği din, milliyetçilik ve Holokost olmak üzere üç temel unsur (Barnett, 1996:345) üzerine kuruludur. Kurucu ideoloji olan Siyonizm’in temel vurguları “İbranice’nin ihyası, Filistin’i Yahudiler için tek vatan seçeneği olarak kabul etme, bu toprak parçası ile başka ülkelerin Yahudi yurttaşları arasında kurumsal bağlar oluşturma ve modern milliyetçilik ile tarihi – dini olan arasında köklü bağlar kurmak için belli kavram ve sembollerin kullanılması” (Goldberg,
2003:12) olarak özetlenebilir. Siyonizm Yahudilerin Batı toplumu içinde güvende olmadıkları ön kabulüne dayanmasıyla (Barnett, 1996:346) güvenlik kavramının son derece merkezi olduğu bir akımdır. Konu İsrail olduğunda güvenlik; asker, polis ve istihbarat ilintili kurumların görev alanı veya hükümetlerin bunları en doğru biçimde yönetme sorumluluğunun ötesinde bir anlam ifade eder. Güvenlik İsrail’in idealleri ve kurumları ile kendini ifade eden bir kolektif şuurdur ve bu
yönüyle savunmanın dışında dış politika, ekonomi ve sosyal politikaların yapım sürecinde de en belirleyici faktör olmuştur.Bu yüzden güvenliğin kendi içinde alabildiğine çeşitli olan İsrail Yahudiliğini günümüze dek bir arada tutan önemli bir ortak payda olduğu (Boardman, 2007:1) şeklinde yorumlar yapılmaktadır.Kültür ve kurumsal yapıların ülkelerin güvenlik çıkarlarının tanımlanmasında veya doğrudan güvenlik politikalarının
belirlenmesinde etkili olduğu (Jepperson vd., 1996:11) savunulmaktadır. Kimi sosyal inşa kuramcılarına (Baylis, 2008:80)
göre sosyal yapıların eylemler üzerindeki etkisi, dönüşümü imkânsızlaştıracak derecede bağlayıcıdır. İsrail bu tezin son derece ikna edici olduğu bir örnektir. İsrail toplumu ve karar alıcıları için siyasi kültürün temel referansı devletin Yahudi
kimliğidir. Bu kimlik ve onun iç dinamikleri ülkenin siyasi evrenindeki tüm duygu, düşünce inanç ve davranışı biçimlendirir. Bu etkiyi bazı örneklerle somutlaştırmakta fayda vardır.
İsrail, din – devlet ilişkilerinin sancılı olduğu bir ülkedir. Toplumun dine ve onun rolüne bakışındaki çeşitliliğin farkında olan Siyonist kurucular İsrail’i seküler veya dini olarak tanımlamaktan kaçındıklarından ülkenin yazılı bir anayasası yoktur
(Goldberg, 2003:4). “Statüko” olarak bilinen ve dini liderlerle seküler liderler arasında 1947 yılında varılan bir mutabakata (Halperin-Kaddari ve Yadgar, 2010:14) dayanan bu denge politikası ile dindarlar Şabat tatili, evlilik hukuku, koşer kuralları gibi konularla ilgili düzenlemelere etki etme gücüne sahip olmuştur (Goldberg, 2003:19). Yahudi devletinin varlık ve bekasını esas alan bu karşılıklı taviz politikası ile temelde seküler bir ideoloji olan Siyonizm’e mesafeli duran dindar Yahudilerin İsrail’in kurulmasına doğrudan muhalefet etmeleri önlenmiştir.Dini etki yukarıda belirtilen düzenlemelerle sınırlı olmayıp güvenlik politikalarına da uzanır. Öyle ki, bir ferdin sadece din öğrenmekle meşgul olması anlamına gelen “Torato Omanuto” düzenlemesi ile güvenliğin en öncelikli konu olduğu İsrail gibi bir ülkede dindarlar askerlikten muaf tutulmuştur. 2007 yılı verilerine göre askerlikten muafiyetten yararlananların sayısı elli bin civarındadır ve bu sayı askerliğe elverişli nüfusun % 11’ini teşkil etmektedir. Dindar kesimdeki yüksek nüfus artış oranından ötürü, uygulama devam ettiği sürece bu yüzdenin büyümesi beklenmektedir (Greenberg, 2012). İsrail’in

kurulduğu 1948 yılında sadece 400 kişinin yararlandığı uygulama ilk dönemlerde kabul edilebilir bir durum olarak görülmüştür. Gelinen noktada ise hiçbir yasal zemini olmayan ve tamamen bir teamülden ibaret olan “Torato Omanuto”da
değişikliğe gidilmesi tartışılmaktadır. Askerlik muafiyetine dair herhangi bir değişiklik vergi muafiyeti konusunda da emsal teşkil edebileceğinden, içinde bulunulan süreç dindar kesimin hayatını derinden etkileme potansiyeline sahiptir. Seküler
kesimin “Torato Omanuto”da değişim talebine karşın dindarlar için böylesi bir durum ülkeyi bir arada tutan “Statüko”nun feshi (Balcı, 2012) anlamına gelebilecektir. Bir diğer ifadeyle İsrail, kurulabilmek için başlattığı bir uygulamayı var
olabilmek için durdurmak gibi paradoksal bir durum ile karşı karşıyadır. Zira kıt insan kaynakları ile kendisine hiç de dostane bakılmayan bir coğrafyada var olmaya çalışan İsrail’in bu denli yüksek oranda askerliğe elverişli nüfustan
vazgeçme lüksü yoktur.Ülkenin Yahudi nüfusunun iç çeşitliliği ile güvenlik politikalarının kesiştiği tek alan din – devlet ilişkileri değildir. İsrail Yahudiliği içindeki kültürel – etnik farklılıkların da başta savunma ve dış politika gibi temel politikalara etkisi söz konusudur. Bilindiği gibi İsrail bir göçmenler ülkesidir. Yahudiler 19. yy. sonlarından başlayarak dünyanın birçok ülkesinden Filistin’e göç etmişler ve gelirken asırlardır yaşadıkları eski ülkelerinin kültürlerini de beraberlerinde
getirmişlerdir. Avrupa kökenli Aşkenaziler, İspanya – Portekiz kökenli ve çoğunlukla Osmanlı tebaası olan Seferadlar,Arap ülkeleri ve İran’dan gelen Mizrahiler bu grupların başlıcalarıdır (Özmen, 2006:38). Bu çerçevede Aşkenaziler kuruluşundan bu yana İsrail’de en etkili topluluk olmuştur. İsrail’in politik, askeri, ekonomik ve kültürel eliti genellikle
Aşkenazi olmuştur (Halperin-Kaddari ve Yadgar, 2010:13). Örneğin İsrail cumhurbaşkanları ve başbakanlarının tamamına yakını Aşkenazi kökenlidir. Benzer şekilde savunma bakanları ve genelkurmay başkanları da genel olarak Aşkenazi isimler arasından çıkmıştır. Geldikleri coğrafya itibariyle Aşkenazi toplumunun Müslümanlarla birlikte yaşama tecrübesi yoktur.
Bir diğer ifadeyle, İsrail’in temel politikalarını belirleyen kadrolar ülkenin içinde bulunduğu Müslüman / Arap coğrafyaya son derece yabancı bir kültürden gelmişlerdir. Kültürel yabancılığa “öteki” ile ilgili travmatik toplumsal hafızayı da eklemek gerekir çünkü Aşkenazi Yahudiler eski vatanları olan Avrupa’da asırlar boyunca önceleri Hıristiyanlık daha sonraları ise milliyetçilik kaynaklı antisemitizme maruz kalmışlardır. İsrail toplumsal yapısı ile ilgili bu durumun güvenlik
politikalarına ne derece etki ettiği önemli bir araştırma konusudur ve bazı ipuçlarından söz etmek mümkündür. Örneğin İsrail’in tüm büyük savaşları ve genişlemeleri ağırlıklı olarak Aşkenazi tabandan oy alan İşçi Partisi’nin hükümet olduğu dönemlerde gerçekleşmiştir (Arı, 2008: 322).

2. İSRAİL GÜVENLİK GELENEĞİ
2.1. GELENEKSEL GÜVENLİK AKTÖRÜ: ORDU

Resmi adıyla İsrail Savunma Kuvvetleri olarak bilinen İsrail ordusu, şüphesiz, İsrail güvenlik zihniyetini biçimlendiren en etkili aktördür. Güvenlik konusunun İsrail toplumu ve devleti için ifade ettiği geniş anlamla orantılı olarak, ordunun merkezi rolü hayatın pek çok alanında kendini hissettirir. Bu etki savunma harcamalarının GSMH’ya oranı, askerlik hizmetine dair kanunlar, asker başına düşen harcama gibi nicel kıstaslar esas alındığında net olarak görüleceği gibi,
savunma bakanının dünyanın pek çok ülkesindeki mevkidaşları ile kıyaslandığında sahip olduğu ayrıcalıklı konum gibi nitel değerlendirmelere bakılarak da ölçülebilir (Boardman, 2007:1).
Bonn International Center for Conversion tarafından yayımlanan indekse (BICC, 2012) göre İsrail dünyanın en militarize ülkesi durumundadır. İsrail – Arap savaşlarının kronolojsine bakıldığında her jenerasyonun önemli ölçüde bilfiil savaşa katıldığı ve bunun bir sonucu olarak ordu – toplum iç içeriğinin taze kaldığı görülür. GSMH’nın % 7,3’ünü savunma harcamalarına ayıran İsrail bu oran ile dünyada altıncı sıradadır (CIA, 2013). Askeri teknolojilerde bağımsızlık politikasını hassasiyetle uygulayan İsrail kişi başına düşen Ar-Ge yatırımında dünya üçüncüsüdür (CBU, 2011:23). Mecburi askerlik süresi erkekler için 36, bayanlar için ise 21 aydır. Yedeklik yükümlülüğünün ciddi olarak uygulandığı ülkede askerlik neredeyse bir ömür boyu bireyin hayatının bir parçasıdır.
İsrail askeri elitinin tavsiyeleri karar alıcılar için her zaman en öncelikli veri olagelmiştir. Ulusal istihbarat değerlendirmelerinde bir teamül olarak ordunun görüşü öne çıkar. İsrail’de emekli ordu mensuplarının devlete ait şirketlerde ve siyasette önemli konumlara gelmelerindeki kolaylık dikkat çekicidir. Kuruluşundan bu yana başta Araplarla ilişkiler olmak üzere ülkenin temel politikalarını belirleyen siyasi elit çoğunlukla asker kökenlidir.
İsrail Savunma Kuvvetleri ülkeye yeni göç eden Yahudilerin İbranice öğrenmesinde önemli bir rol üstlenmektedir. Ayrıca bu insanların İsrail’in toplum yapısına problemsiz uyum sağlayabilmesi için yoğun seminer programları ve geziler düzenleyerek göçmenlikten yurttaşlığa geçişin sadece kâğıt üzerinde kalmaması yönünde çaba göstermektedir. Tüm bunlara ek olarak, ülkedeki Yahudi toplumunun çok farklı kesimlerinden insanların uzun süre aynı çatı altında bulunduğu

ordu bir savunma aktörü olmanın yanı sıra konstrüktivist yaklaşım itibarıyla da bir ulus inşacısı olduğunu söylemek mümkündür.
Özelde İsrail Savunma Kuvvetleri’nin, genelde İsrail’in güvenlik zihniyetinin oluşumunda ve seyrinde hem tarihi hem de
dini etkiler söz konusudur. Tarihi referanslardan en önemlisi Masada direnişidir. Yahudi tarihçi Yosef Flavius’un
kayıtlarına göre, M.S. 66-73 tarihleri arasında Romalılara karşı gerçekleşen ayaklanma başarısız olur ve Mabet’in yıkılması
ile sonuçlanır. Buna rağmen aralarında kadın ve çocukların da olduğu yaklaşık bin kişilik bir Yahudi topluluğu Masada
kalesine sığınır ve burada üç yıl boyunca Roma ordusuna direnir. Nihayet kalenin düşeceği anlaşıldığında direnişçiler önce
kadın ve çocukları öldürür ardından da intihar ederler. Takip eden asırlar boyunca Yahudilerin kolektif hafızasından
neredeyse silinen bu olay Siyonizm’le birlikte geçen yüzyılda akademik ilgi konusu olmuştur. Romalılara karşı verilen bu
kahramanca mücadele “Yeni Yahudi” kimliğini çerçevelemeye çalışan Siyonizm’in sembol anlatıları arasına girmiştir.
Masada anlatısında ortaya konan kuşatılmışlık - kahramanlık söylemi İsrail kolektif kimliğinin ve onun en temel
unsurlarından biri olan güvenlik politikalarının dokunmasında önemli bir enstrümandır. Örneğin ordunun liseli gençlerle
ilgilenen Gadna adlı gençlik taburları birimi, Masada’nın öğrencilere anlatılması için özel çaba göstermiştir. Okullarla
işbirliği içinde sürdürülen bu çalışmada amaç gençleri İsrail ordusunun genel psikolojik iklimine hazırlamak olmuştur
(Ben-Ari ve Lomsky-Feder, 1999:12). Görüldüğü üzere İsrail’in kuşatılmışlık psikolojisi 1948’de başlayan bir mesele
olmayıp iki bin yıllık bir tarihsel derinliğe sahiptir. “Masada bir daha asla düşmeyecek!” (Zerubavel, 1994:80) ulusal bir
slogandır. Bu arka plan tahlil edilmeden İsrail toplum, devlet ve ordusunun doğru olarak anlaşılması son derece güç
olacaktır.
Din de benzer şekilde hem bir toplumsal meşruiyet kaynağı hem de güvenlik konseptinin önemli bir dayanak noktası
olagelmiştir. İsrail ordusu geliştirdiği pek çok silah ve operasyon adlandırmalarında dini sembollerden istifade etmektedir.
“Tanrının arabası” Merkeva tankı, “Küçük Davut” Davidka havan topu, Gabriel füzesi, Jericho, Uzi tabancaları ve
Savunma Sütunu gibi isimlendirmeler bu ilişkiyi açıkça örneklemektedir. Böylece güvenlik algısı dini sembollerle
beslenmekte ve bir motivasyon unsuruna dönüşebilmektedir.

Din ve güvenliğin kesiştiği alan sadece sembollerle sınırlı değildir. Savunma politikaları İsrail’deki din – devlet ilişkilerinin
karmaşık doğasından payına düşen gerilimi almıştır. Askeri etik ve savaş hukuku konusunda Yahudi inancının ne derece
etkili olması ve nasıl anlaşılması gerektiğine dair yoğun bir tartışma (Balcı, 2007) söz konusudur. Eski Ahit’in savaş
emirleri son derece şiddetlidir
1. Savaşa dair ayetlerin nasıl yorumlanması gerektiğine dair tartışmalarda tüm Yahudileri
temsil eden ortak bir görüş yoktur. Bir grup söz konusu ayetlerin tarihsel bağlamı içinde düşünülmesi gerektiğini ve
günümüz şartlarına uygulanmasının doğru olmayacağını savunmaktadır. Metinselci bakış açısına sahip olan bir kesime göre
ise bu emirler her zaman ve zeminde geçerlidir. Tartışmanın diğer bir boyutu da söz konusu ayetlerde adı geçen düşman
kavimler hakkındadır. Tarihselcilere göre bu kavim isimleri (Amelik, Hitit, Amor , Kenan , Periz, Hiv, Yevus) sadece o
adla var olan topluluklar hakkındadır ve bunlar tarih sahnesinden çekilmiştir. Dolayısıyla hükümlerin günümüzde karşılığı
yoktur. Karşıt görüş ise bu kavimlerin spesifik birer topluluk olmadan öte birer prototip olduğunu ve her çağda temsilcileri
olabileceğini (Naziler, Araplar) iddia eder (Balcı, 2007).
Son olarak, savaşın kırmızı çizgileri ile ilgili yukarıda özetlenen jus in bello tartışmalarının yanı sıra nefsi müdafaa ve
savaşa girmenin meşru dayanaklarının ne olduğuna dair ayrı bir jus ad bellum tartışması konusudur. Sözlü Tevrat olarak
bilinen öğretilerin yazılı hale getirilmesinden oluşan Talmud’da geçen “eğer biri seni öldürmeye geliyorsa, daha erken
davranıp sen onu öldür” prensibi (Balcı, 2007) vardır. Bu prensibin sadece İsrail politika yapıcılarını değil, Yahudi –
Hıristiyan değerleri esas alan bir Amerikan elitini de derinden etkilediği bilinmektedir. Bu tartışmalarda hangi görüşün öne
çıktığı İsrail savunma politikalarına doğrudan yansımaları olacağından, son derece önemlidir.
2.2. ULUSAL GÜVENLİK DOKTRİNSİZLİĞİ
Kurulduğu günden bu yana güvenliğine yönelik ciddi tehditlerle karşı karşıya bulunan İsrail’in tarihi boyunca herhangi bir

ulusal güvenlik belgesinin olmadığı (IDC Herzliya, 2010:i) belirtilmektedir. Bu yaklaşıma göre ilk bakışta İsrail’in içinde
bulunduğu kırılgan güvenlik iklimi ile çelişkili gibi görünen bu durum, aslında bizzat söz konusu iklimin bir sonucudur.
İsrail’in kurucusu ve ilk Başbakanı Ben-Gurion’dan bu yana, güvenliğin İsrail için hayatiyeti gerekçesiyle; karar alma
 1 Bir kente saldırmadan önce, kent halkına barış önerin. Barış önerinizi benimser, kapılarını size açarlarsa, kentte yaşayanların tümü sizin
için angaryasına çalışacak, size hizmet edecekler. Ama barış önerinizi geri çevirir, sizinle savaşmak isterlerse, kenti kuşatın. Tanrınız
RAB kenti elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi
yağmalayabilirsiniz. Tanrınız RAB`bin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz. (Tesniye 20:10-14). Diğer bazı savaş ayetleri için
bkz. Tesniye 20:10 – 14, Tesniye 20:17 – 19, Yeremya 51:20-23.
süreçlerinde analiz, değerlendirme ve planlamadan sorumlu olacak kurumsal yapılar yerine ülkenin güvenliğinden sorumlu
sayılı isimlerden oluşan üst kadroların sonuç odaklı, pragmatik tercihleri etkili olmuştur. Yine konunun hayatiyetinden
ötürü ortalama seçmen bu statükoyu sorgulamamayı tercih etmiştir. Ne var ki bu duruma itirazlar da yok değildir.
Çağımızda düşmanın topyekûn imhası söz konusu değildir. Günümüzde savaş başlı başına bir amaç olmayıp, kalıcı
anlaşma yoluyla politik kazanımlar elde etme kabiliyetini geliştirmek için başvurulabilecek bir araçtır. Bu açıdan
bakıldığında İsrail’in diplomatik kazanımlara çeviremediği bir askeri üstünlüğün ülkeye ne derece faydalı olduğu ve bunu
gidermenin yolları tartışılmaktadır (IDC Herzliya, 2010:4). Bu görüşü savunanlara göre askeri ve diplomatik sonuçlar
arasındaki makasın en bariz örneklerinden biri 2006’da İsrailli askerlerin kaçırılmasıyla başlayan İsrail – Hizbullah
Savaşı’dır. İsrail hükümeti tarafından savaşı soruşturmakla görevlendirilen Winograd Komisyonu “siyasi ve askeri
kademelerde vahim stratejik planlama ve stratejik düşünce hataları ve koordinasyon eksikliği” (IDC Herzliya, 2010:6)
bulgularına dayanarak İsrail’in güncellenmiş bir güvenlik stratejisi olmayışını eleştirmiştir. Komisyona göre Hizbullah’ın
asker kaçırma eylemine hızlı ve yerinde karşılık verilemeyişinin nedeni, İsrail’in kapsamlı bir güvenlik stratejisinin

olmayışıdır. Strateji yokluğunda Hizbullah’ın eylemine sert bir karşılık verilmiş ve karar alma sürecinde karşılıklı güç
dengesi, Lübnan sınırına yakın bölgelerde yaşayan halkın hazırlıksızlığı gibi veriler dikkate alınmamıştır (Winograd
Komisyonu, 2007:7). Daha önce benzer bir durum Arap-İsrail (Yom Kipur) Savaşı’nda yaşanmıştır. Dönemin İsrail
liderleri Arapların konvansiyonel savaşta galip gelemeyeceklerini kabul ettikleri şeklinde genel bir algı ile Mısır’ın savaş
öncesindeki askeri hazırlıklarını ciddiye almamışlardır. Savaştan sonra kurulan Agranat Komisyonu bu durumun nedeni
olarak gördüğü İsrail karar alma süreçlerinin kişilere bağlı doğasının değişmesi gerektiğini (IDC Herzliya, 2010:i)
savunmuştur. Sonuçları dikkate alındığında 2009 yılındaki Gazze bombardımanının da benzer bir durum olduğu
düşünülebilir. Yukarıdaki tablo esas alındığında İsrail güvenlik zihniyetinin bir kişisellik – kurumsallık gerilimi yaşadığı
görülmektedir. Kişisel yapılarda belli bir kişi veya grubun içinde bulundukları çevreyi şekillendirme kabiliyetleri söz
konusu iken kurumsal yaklaşımda aktöre tanınan hareket alanı veri olarak alınır ve o alan içinde çözüm üretmesi beklenir.
Güçlü bir kurumsal yapı birey veya grubun karar almadaki serbestliğini azaltacaktır (IDC Herzliya, 2010:i). Buna karşın
beşeri algı seçiciliği veya önyargılardan kaynaklanan hatalarda da azalma görülecektir.
Bir başka açıdan, doktrinsizliğin de duruma özel bir doktrin olabilme ihtimalini dikkate almakta fayda vardır. İsrail’in
nükleer silahlarla ilgili tutumu bu olasılığı destekler niteliktedir. Başbakan Ben Gurion’dan bu yana nükleer kapasite ve
hedefler konusunda “kasıtlı belirsizlik” politikası güdülmekte, bir nükleer silahın varlığı teyit edilmediği gibi ret de
edilmemektedir (Cochran, 1996:321). Büyük resme bakıldığında, İsrail güvenlik elitinin öngörülebilir bir aktör olmamayı
stratejik bir değer kabul ederek hem konvansiyonel hem de nükleer sahayı kapsayan geniş bir belirsizlik politikasını
benimsediklerini ve koruduklarını düşünmek de mümkündür. Böylece bilinmenin muhatap algılarda oluşturacağı netlik
yerine, belirsizliğin bu algılarda meydana getireceği tedirginlik tercih sebebi olabilmektedir.
İsrail’in her ne kadar açıklanmış bir güvenlik konsepti olmasa da geçmiş uygulamalara bakıldığında iki önemli ilkenin ön
plana çıktığı görülmektedir. Bunlardan ilki caydırıcılık faktörüne ilişkindir. İsrail Savunma Kuvvetleri; stratejik olarak
savunmaya, taktik ve operasyonel olarak ise saldırıya programlı bir yapıdadır. Caydırıcılık; donanım itibariyle yerli ve
üstün eğitim, teknoloji ve istihbarat kapasitesine, psikolojik olarak da İsrail’in mevcut “yenilmezlik” imajına (Boardman,
2007:2) dayanır. Belirsizlik politikası ile ortaya çıkan öngörülememe halinin de caydırıcılığın önemli bir psikolojik bileşeni

olması söz konusudur. Tüm bu unsurların meydana getirdiği caydırıcılığın temel savı (Boardman, 2007:2) şu şekilde
özetlenebilir: a) İsrail’in kendi barış koşullarını dayatmasını mümkün kılacak derecede kapsamlı bir askeri galibiyet elde
etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla savaşı başlatan taraf olması izah edilemez. b) İsrail’in düşmanları savaşı başlatma
kararı alabilirler ama seyrini ve sonucunu belirleyemezler. Savaşın kendilerine maliyeti tüm potansiyel kazanımların
toplamından fazla olacaktır.
İkinci olarak seçeneksizlik ilkesi dikkat çekmektedir. Seçeneksizliğin temel savları ve bu savlara bazı itirazlar (IDC
Herzliya, 2010:8) şunladır: a) Mevcut durum kalıcı bir barış olmayıp İsrail’in askeri üstünlüğünün düşmanlarına dayatmış
olduğu bir “savaşın yokluğu” halidir. Dolayısıyla sürekli ve yüksek derecede askeri teyakkuz durumu kaçınılmazdır. b)
İsrail sürekli olarak kendisini yok etmek isteyen düşmanlarla çevrili olarak yaşamaya devam edecektir (Bu argüman Mısır
ve Ürdün ile yapılan barış anlaşmalarını izah edememektedir). c) İsrail’in savunması başka bir devlet veya güce emanet
edilemez (Kökleri ikinci bir Holokost endişesine dayanan bu varsayımın ABD’nin İsrail’in güvenliğinde oynadığı rolle
çeliştiğini düşünenler vardır). d) Çatışma, coğrafi derinlikten yoksun bir ülke olan İsrail’in toprakları dışında tutulmalı,
topyekûn savaş veya düşük yoğunluklu iç savaşa izin verilmemelidir (Ne var ki 2006 Lübnan ve 2008 Gazze savaşları İsrail
topraklarını hedef alan roket saldırıları ile doğrudan hissedilmiştir).
Anılan savlar dikkate alındığında İsrail’in sürekli bir gerilim sürecini yönetmek durumunda olduğu, diğer bir ifade ile
olağanüstü hal durumunun İsrail güvenlik algısında ön kabule dönüştüğü görülmektedir. Bu doğrultuda İsrail, bulunduğu
coğrafyadaki yalnızlığını pragmatist dostluklara/münasebetlere yönlendirmek durumundadır. Kurulduğu yıldan itibaren
İsrail’in bu arayışında en dikkat çeken ülkelerden biri ise Türkiye olmuştur.

3. İSRAİL GÜVENLİK POLİTİKASI BAĞLAMINDA TÜRKİYE

3.1. SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ
Soğuk Savaş dönemi İsrail-Türkiye ilişkileri üç temel faktörün belirleyici olduğu bir denge üzerine kurulmuştur. Bu
faktörler; Türkiye’nin bir Batı müttefiki olması, laik bir ülke olması ve Müslüman bir ülke olması şeklinde özetlenebilir
(Bacık, 2010:7). Kuşkusuz, bu faktörlerin Türkiye’yi İsrail nezdinde farklı bir perspektife yerleştirdiği görülmektedir.
Öncelikle Türkiye, 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası düzende tercihini Batı’dan yana kullanmıştır. Sovyetler
Birliği’nin 1940’lardan itibaren başta Boğazlar olmak üzere Türk topraklarında hak iddia etmesi karşısında kendini
güvence altına almak isteyen Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir tercihte bulunması şaşırtıcı değildir. Türkiye’nin ABD ile
kurduğu yakın ilişkiler ve NATO üyeliğinin bir gereği olarak diğer Müslüman ülkelerden farklı bir İsrail politikası olmuş,
Batı’nın İsrail’le ilgili genel çizgisinden ayrılması mümkün olmamıştır (Bacık, 2010:7). Kaldı ki Türkiye’nin İsrail’i
tanıyan ilk ülkelerden olduğu (TC Dışişleri Bakanlığı, 2013) bilinmektedir.

Öte yandan, Türkiye’de laiklik, sadece ülke içindeki din – devlet ilişkilerini düzenleyen anayasal bir ilke olmakla
kalmamış, aynı zamanda ülkenin dış politikasında da belirleyici rol oynamıştır. Nitekim, dönemin başbakanı Süleyman
Demirel’in İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) 1969’daki ilk toplantısına katılma arzusunun Türk Silahlı Kuvvetleri ve
Cumhurbaşkanı’nın laiklik ilkesi gereği karşı çıkması üzerine gerçekleşemediği (Bacık, 2010:7) belirtilmektedir. Bu
bağlamda laiklik, Türkiye – İsrail ilişkilerinin de önemli bir parametresi olmuştur. Bu yaklaşıma göre (Bacık, 2010:7)
Kemalist elit iç politikada İslamcı unsurları dengelemek, dış politikada ise Araplarla arasındaki ideolojik mesafeyi
belirginleştirmek amacıyla İsrail’le yakın olmayı tercih etmiştir.
Yine, Türkiye’nin büyük çoğunluğu Müslüman bir ülke olması, konu İsrail olduğunda ülkenin dış politika karar alıcılarının
her zaman dikkate aldığı bir veri olmuştur. Bir diğer ifadeyle Müslümanlık faktörü Türkiye’nin İsrail politikalarının
belirlenmesinde önceki iki faktörü dengelemiştir (Bacık, 2010:7). Örneğin Kudüs’ün 1967’de İsrail tarafından işgalinin
ardından Kubbetü’s Sahra’ya İsrail bayrağı çekilmesine Türkiye sert tepki göstermiş ve nihayetinde bayrak indirilmiştir.
Benzer şekilde Kudüs’ün 1980‘de İsrail tarafından “ebedi başkent” ilan edilmesi üzerine diplomatik ilişkiler maslahatgüzar
seviyesine indirilmiş (T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2013) ve bu durum Filistinlilerle barış görüşmelerinin başladığı 90’lı yıllara
kadar sürmüştür.
Özetle, Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemi İsrail politikası bu üç faktörün oluşturduğu bir denge üzerinden yürütülmüştür.
İkili ilişkilerin inişli çıkışlı seyrine rağmen bu üç faktörün belirleyiciliği değişmemiştir. İlişkiler bir bütün olarak dikkate
alındığında, anılan faktörlerin resmin bütününü şekillendirdiğini söylemek mümkündür. İlişkilerin ABD-Sovyet rekabetinin
gölgesinde yürütüldüğü ve her iki ülke için ikinci planda kaldığı bu dönemde 1958 tarihli istihbarat paylaşımına dair gizli
anlaşma dışında kayda değer bir stratejik adım atılmadığı (Erkmen, 2011:83) öne sürülmektedir. İsrail’in Arap dünyasının
etrafında yer alan Türkiye, İran, Etyopya gibi ülkelerle ikili ittifaklar kurma şeklindeki “çevreleme stratejisi”nin bir adımı
olan bu anlaşma, dönemin başbakanları David Ben-Gurion ve Adnan Menderes arasında imzalanmıştır. Anlaşmaya göre
(WINEP, 2006) her iki ülke kamuoyunu etkilemeye yönelik ortak halkla ilişkiler çalışmaları yapılacak, karşılıklı istihbarat
paylaşımı sağlanacak ve askeri kapasiteler karşılıklı olarak desteklenecektir.
3.2. 90’LI YILLAR
90’lı yıllar Türkiye’nin İsrail politikalarını belirleyen geleneksel dengenin terk edildiği bir dönem olmuştur. Özellikle

1995’te kurulan Refah – Yol hükümeti ile birlikte laiklik tartışmaları etrafında yükselen siyasi gerilim Türkiye’nin dış
politikasına da yansımıştır. Askeri – bürokratik elit ve seçilmişler arasındaki anlaşmazlıklar sonucu Batıcılık belli ölçüde ve
Müslümanlık referansı büyük ölçüde etkinliğini yitirmiştir. Bu dönemde laiklik Türkiye’nin İsrail politikasında tek
belirleyici haline gelmiştir. Uluslararası ilişkilerin temel kabulleri dikkate alındığında bu durumun izahı güçtür. Örneğin
(Bacık, 2010:8) realist yaklaşıma göre ülkelerin rejimleri ne olursa olsun dış politikada rasyonel davranış esas olmalıdır ve
devletlerarası ilişkilerde ideolojik yaklaşımlardan kaçınılmalıdır. Türkiye’nin 90’lardaki İsrail politikasının önemli iç ve dış
yansımaları olmuştur. Bir örnek vermek gerekirse (Taygar ve Yağcı, 1997) El – Aksa Camii’nin fanatik bir Hıristiyan
tarafından kundaklanması üzerine gerçekleşen ilk İKÖ toplantısına laiklik gerekçesiyle katılamayan Demirel, bu kez
1997’de Cumhurbaşkanı sıfatıyla katıldığı İKÖ zirvesinde İsrail’le yakın ilişkilerinden ötürü Türkiye’ye yöneltilen sert
eleştirilere muhatap olmuş ve zirve bitmeden Türkiye’ye geri dönmek zorunda kalmıştır.
Söz konusu dönemdeki İsrail-Türkiye yakınlaşmasının tamamen ideolojik olduğunu iddia etmek güçtür. İdeolojik tercihin
ötesinde, son derece statik ve öngörülebilir bir uluslararası iklim olan Soğuk Savaş’ın son bulmasıyla her iki ülkenin
bölgedeki yalnızlık ve çevrelenmişlik algısının altını çizmek gerekir (Oğuzlu, 2009:16). Elbette salt psikolojik gerekçeler
de yakınlaşmayı tek başına açıklayamaz. Dönemin şartları dikkate alındığında işbirliği için bir dizi anlaşılır ve somut
gerekçenin varlığı göze çarpmaktadır. Örneğin (Erkmen, 2011:89) 1990’lardaki terörle mücadele faaliyetlerinde yaşandığı
öne sürülen insan hakları ihlalleri nedeniyle ABD ve AB Türkiye’ye yönelik silah satışlarına ciddi kısıtlamalar
getirmişlerdir. Buna karşın, Türkiye’nin dostluğu sayesinde bölgedeki meşruiyetini artırmak isteyen İsrail’in askeri

donanım ve teknoloji sağlamayı kabul etmesi iki ülkenin yakınlaşmasında önemli bir etken olduğu belirtilmektedir. Ayrıca
bu dönemde Türkiye’nin Suriye ve Yunanistan ile ilişkilerinin gergin olduğu ve her iki ülkenin PKK’ya önemli destekler
sunduğu hatırlandığında İsrail ile işbirliği geliştirmenin Türkiye açısından konjonktürel bir önemi de söz konusudur. Son
bir değerlendirmeye (Bacık, 2010:11) göre de ABD Kongresi’nde her yıl gündeme gelen Ermeni soykırımı tasarısına
Türkiye’nin kendi sınırlı lobi gücü ile karşı koyamaması, Washington’daki İsrail lobisine ve dolayısıyla İsrail’e ciddi bir
yakınlığı gerekli kılmıştır.
Öte yandan İsrail-Türkiye yakınlaşmasını mümkün kılan önemli bir faktör de İsrail ve Filistin arasında 1993’te başlayan
Oslo barış sürecinin bölgede oluşturduğu iyimser havadır. Bu sayede Türkiye için hem Arap ülkeleri ve İsrail’le aynı anda
temas kurmak nispeten daha kolay hale gelmiştir (Oğuzlu, 2009:15). Bir diğeri ise her iki ülkenin Ortadoğu’da statükoyu
korumak istemelerine karşın Orta Asya’ya revizyonist bir bakış açısıyla yaklaşmalarıdır. Somutlaştırmak gerekirse,
Türkiye; Hatay, Kıbrıs ve Irak’ın toprak bütünlüğü gibi konularda mevcudun muhafazasını öncelerken İsrail de Golan,
Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs konularına aynı şekilde yaklaşmaktaydı. Soğuk Savaş’ın ardından baştan şekillenmekte
olan Orta Asya ise güvenlik ve enerji açısından taşıdığı önemden dolayı her iki ülkenin de söz sahibi olmak istediği ve bu
yönde güç birliğine gittiği bir coğrafya olmuştur (Erkmen, 2011:87). Son olarak, bu dönemdeki ikili işbirliğinin arka
planında Clinton yönetiminin Ortadoğu’da barışın sağlanması için İsrail’e kayıtsız şartsız destek vermekten kaçınmasını
aramak gerekir. Silah kısıtlamaları ile Türkiye’yi İsrail’e iten ABD’nin, İsrail’i de bir derece yalnız bırakmak suretiyle
Türkiye’ye yönelttiği (Oğuzlu, 2009:7) değerlendirilmektedir.
3.3. 2000’Lİ YILLAR
2000’li yıllara gelindiğinde ise Türkiye’nin iç ve dış politika dinamiklerinde ciddi bir dönüşüm göze çarpmaktadır. 1999
yılından başlayarak AB adaylık sürecinin gereği olarak yapılan birtakım düzenlemeler askeri- bürokratik elitin gücüne belli
ölçüde sınırlamalar getirmiştir. Bu çerçevede ilerleyen süreçte, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve Milli İstihabarat Teşkilatı
(MİT) gibi dış politika yapım sürecini doğrudan etkileyen kurumların sivilleşmesi sağlanmıştır. Bürokrasinin çekildiği alanı
seçilmişler doldurmaya başlamış, bu sivilleşme ve şeffaflaşma sonucu dış politika kararları ortalama seçmenin etki alanına
girmiştir. Sivillerin dış politika kararlarına etkisi temsili mekanizmalarla sınırlı kalmayıp; medya, araştırma merkezleri,
üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarının oluşturduğu geniş bir yelpaze üzerinden karar alıcılara ulaşabilir hale gelmiştir.
Bu kapsamda karar ve uygulama sürecine eklemlenen yeni girdiler Türkiye’nin genelde dış politikasında, özelde de
Ortadoğu ve İsrail’e bakışında ciddi değişiklikler meydana getirmiştir.
Türkiye bu yıllarda 2000’e kadar sabit veri olarak kabul ettiği Ortadoğu’yu değişken bir veri olarak görmeye başlamıştır.
Türkiye’nin hedefindeki değişim; ideoloji, mezhep ve ulus aidiyetleri eksenlerinde düşman kamplara bölünmüş bir

Ortadoğu’dan ziyade ekonomi ve kültürel işbirliğinin esas olacağı bütünleşmiş bir Ortadoğu (Laçiner, 2011:56) olarak
tanımlanmıştır. Bu dönemdeki gelişmeleri daha somut olarak özetlemek gerekirse; Yunanistan’la “komşuluk” öne
çıkarılmaya çalışılmış, Adana mutabakatı sonrası Suriye ile yumuşayan ilişkiler ilerletilmiş, Irak’taki tüm aktörlerle temasa
geçilmiş, İran’la enerji ve güvenlik konularında işbirliğine gidilmiştir. Tüm bu gelişmeler sonucu Türkiye, Ortadoğu söz
konusu olduğunda giderek daha az “İsrail gibi düşünür” hale gelmiştir. Bu zihniyet farklılaşması pratiğe de yansımış, İkinci
İntifada’dan başlayarak Lübnan, Gazze, Davos ve son olarak Mavi Marmara krizleri ile ilişkiler çıkmaza girmiştir.
1950’lerde Ben Gurion tarafından savunulan çevreleme stratejisi (Lindenstrauss ve Guzansky, 2012), birinci planda Arap
olmayan devletler (Türkiye, İran, Etiyopya) ve ikinci planda ise yine Arap olmayan azınlıklarla (Sudanlı Hıristiyanlar,
Iraklı Kürtler, Lübnanlı Marunîler, Suriyeli Dürzîler) oluşturulacak gizli, düşük resmiyete dayalı, ikili ittifaklar yoluyla
Arapları çevreleme düşüncesine dayanmaktaydı. Bu strateji anti-Sovyet kazanımlar ifade ettiği için İsrail’in ABD
tarafından yoğun olarak desteklenmesini sağlamış ve belli bir dönem başarıyla uygulanmıştır. İran devrimi ve Etyopya’nın
yaşadığı istikrarsızlıklar sonucu çevrelemenin iki önemli sacayağı olumsuz etkilenmiş, geriye Türkiye kalmıştır. İsrail
benzer şekilde Hindistan ile Pakistan’ı, Orta Asya ile İran’ı, Sahra Altı Afrika ile Arap Afrika’yı dengelemeye çalışmıştır.
İsrail-Türkiye ilişkilerinin sorunlu bir seyir izlemeye başladığı 2002 yılından itibaren İsrail’in Türkiye’nin komşuları ile
kurduğu ilişkiler yeni bir çevreleme hamlesi görüntüsü vermektedir. Bir dönem çevreleme stratejisinde İsrail’in ortağı olan
Türkiye yeni versiyonda ise çevrelenen aktör konumundadır. Soğuk Savaş dönemindeki yarı gizli uygulamaya karşın
stratejinin güncel versiyonu yüksek seviyede ziyaretler, anlaşmalar ve BM gibi çok taraflı zeminlerde işbirliği gibi çok
daha görünür araçlarla uygulanmaktadır. Sözgelimi Yunanistan ve Romanya ile askeri ilişkiler 2010 yılından bu yana ciddi
ilerleme kaydetmiştir (Enginsoy, 2010). Yine geçtiğimiz yıl Kıbrıs Rum Kesimi ile enerji anlaşması imzalanmıştır.
Azerbaycan’la savunma anlaşması imzalanmış ve vize muafiyeti sağlanmıştır. İsrail üniversitelerinde Ermeni soykırımı
iddialarına dair çalışmalar öne çıkmaktadır ve konu 2008’den bu yana Knesset’in gündemine gelmektedir. Tüm bu temaslar
sayesinde coğrafi derinlikten mahrum olan İsrail’in kara, hava ve deniz sınırları içinde icrası mümkün olmayan askeri
eğitimler değişik ülkelerde gerçekleştirilmekte, bölgenin nabzı tutulmakta ve İsrail’in uluslararası prestiji takviye edilerek
Türkiye’ye dolaylı baskı uygulanması (Lindenstrauss ve Guzansky, 2012) hedeflenmektedir. Ne var ki ABD dış politika
önceliğinin Ortadoğu’dan Pasifik’e yönelmiş olması (Akgün, 2009:72) İsrail açısından görece bir yalnızlaşma anlamına
gelmesi itibarıyla mevcut politikanın başarıya ulaşma ihtimalini azaltabilecek bir etkidir. Öte yandan Türkiye ile ilişkilerin
düzeltilmemesi durumunda İsrail’in ulusal güvenlik stratejisinin neredeyse baştan tasarlanması gerekeceği (Bacık, 2012:3)
de savunulmaktadır.
4. SONUÇ
İki ülke arasındaki bu gerilimin bölgedeki tüm ulusların yararı gözetilerek giderilebilmesi için doğru tahlil edilmesi
gerekmektedir. Gerçekten de İsrail ve Türkiye arasındaki sorunları sadece kimlik ve ideoloji üzerinde izah etmek
indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. İki ülke ilişkilerinde zaman zaman iniş ve çıkışlar yaşanmıştır. Ancak son dönemde,
eğilimi ne olursa olsun, Türkiye’de hiçbir hükümetin toplumun Ortadoğu ile ilgili hassasiyetlerine kayıtsız kalamayacağı
bir siyasi iklim oluşmuştur. Bu konuda Türkiye’deki partiler arasında ancak bir üslup farkı söz konusu olacaktır.

İsrail karar alıcılarının, 2000 sonrası gelişmeleri incelerken gözden kaçırmaması gereken bir diğer nokta ise psikolojik
faktördür. Türkiye Cumhuriyeti, 80 yıl sonra kapısını çaldığı Ortadoğu’da yüksek bir imparatorluk kredisi ve ciddi
ümitlerle karşılanmıştır. Bu tablo karşısında İsrail’in daha “feda edilebilir” görülmeye başlandığı ve bunun gelinen
durumda etkili olduğu düşünülebilir. Bu paralelde hatırdan çıkarılmaması gereken bir diğer nokta da İsrail ile yaşanan
krizin Türkiye’nin “herkesle konuşabilen ülke” rolünü belli ölçüde örselemiş olmasıdır. Türkiye’nin söz konusu rolü inşa
etmesi ve sürdürmesi son derece zahmetli olmuştur. Gelinen nokta itibariyle öngörülebilir bir gelecekte Türkiye’nin yerini
alabilecek bir aktörün yokluğu, sadece ikili ilişkiler için değil bütün Ortadoğu’nun güvenliği açısından belirsiz bir süreci
ifade etmektedir.
Güvenlik yaklaşımı itibarıyla İsrail’in tarihi, dini, toplumsal ve siyasi dinamiklerinin, olayların hızla güvenlikleştirilmesi
eğilimi sergileyen bir yapı oluşturdukları görülmektedir. Güvenliğin hayatiyetinden kaynaklanan bu eğilim, pragmatik bir
karar alma mekanizması ile tatmin edilmekte, etkinliğin öne çıktığı bu yapıda verimlilik sorgulanmamaktadır. Türkiye ile
ilişkilerin kopuşuna karşı takınılan tutum bunun bariz bir örneğidir. İkili ilişkilerin tamir edilemediği bu vetirede İsrail
tarafından alternatif olarak ortaya konan strateji, Türkiye’nin kaybının daha küçük aktörlerden oluşan bir çevre halkasıyla
giderilmesi yönündedir. Bu aktörlere dikkatle bakıldığında ise halkanın kırılganlığı göze çarpmaktadır. Güney Kıbrıs Rum
Yönetimi, Yunanistan ve Romanya’nın içinde bulunduğu Avrupa Birliği, ekonomik ve siyasi zorluklar içindedir.
Ermenistan Türkiye tarafından sınırının kapatılmasından bu yana ciddi ekonomik çöküntü yaşamaktadır. Topraklarının
beşte biri Ermenistan işgali altında olan Azerbaycan’ın ise Türkiye’ye rağmen böyle bir halkada yer almaya ne denli

gönüllü olacağı tartışmalıdır. İkili ilişkilerin büyük coğrafi bağlamı olan bölgedeki değişimler de Türkiyesiz güvenliği
tartışmalı kılmaktadır. İvme ve istikameti ne olursa olsun yeni Arap elitlerin İsrail politikalarını veri olarak almaları güçtür.
Mısır’ın son İsrail operasyonlarına gösterdiği tepki bu yeni eğilimin ikna edici bir örneğidir. Küresel bağlamda ise
ABD’nin Pasifik yöneliminin Türkiye’yi İsrail için tahmin edilenden daha da önemli kıldığı düşünülebilir.
Son tahlilde, Türkiyesiz bir İsrail güvenlik konsepti inşa edilebilse bile ciddi bir sürdürülebilirlik riski ile karşı karşıya
kalınması kuvvetle muhtemeldir. Türkiye, ikili ilişkilerin gerilimli sürecinde ortaya koyduğu duruş ile İsrail’i bir tercih
yapmak durumunda bırakmıştır. Anca geleneksel güvenlik yaklaşımı ile bu süreci yönetmekte zorlanan İsrail’in
sergileyeceği tutum, Ortadoğu’da yeniden şekillenen ilişkiler dikkate alındığında, pragmatist ya da sıfır toplamlı
yaklaşımlardan ziyade tüm tarafların kazanmasına imkan verebilecek bir esnekliğe doğru evrilmek durumundadır. Bölgenin
iki önemli aktörü olan İsrail ve Türkiye’nin birbirine karşı konumlanmaları, Ortadoğu’daki yeni güç dengesinin
belirleyicisi olacaktır.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html