BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
SDG sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
SDG sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

9 Kasım 2020 Pazartesi

Amerikan dış politika aklı ve yeni Başkan Joe Biden

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil.

Amerika Birleşik Devletleri geçtiğimiz Salı günü gerçekleşen sorunlu ve kaotik seçimle 46. başkanını belirledi ve Joe Biden ile birlikte yeniden bir Demokrat döneme uyandık. Amerikan siyasal sosyolojisi ve politika biçimi anlamında ülkeyi gelecekte çok iyi günlerin beklemediğinin işaret taşlarıyla dolu bir seçim süreciydi, şahit olunan. Meselenin elbette birçok farklı boyutu var. Siyasal vizyon ve tasavvurdaki daralma, sosyo-iktisadi ve sosyo-politik kodlara içkin dip dalga ve büyük bir ahlaki meşruiyet kaybı.

Peki, ABD böylesi bir zeminde yeni başkanını karşılarken ortada duran siyasal manzara, özelde Amerikan dış politika aklı, kodları ve icrası bakımından bize ne anlatıyor?

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacak. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır.

Amerikan dış politika aklının zihinsel/normatif temelleri

Amerikan dış politika aklının yapısına ilişkin yapılacak bir tartışma, her şeyden evvel Amerika’nın kendisine nasıl istisnai bir karakter atfettiğiyle ilgilidir. Amerikan oryantalizmi ve istisnailiği, bu bakımdan kendi kurucu anlatısında olduğu gibi, Amerika’nın tarihsel, temel ve niteliksel anlamda biricikliği ve özel konumu üzerinden yükselir. “Tanrı tarafından biçilmiş bir yazgı” vehmiyle şekillenen bir düşünce biçimi, ABD’ye dünyanın geri kalan kısmına yönelik normatif bir güç iddiası ve icrası hakkı sunar. Öyle ki bundan Avrupa dahi arî değildir. Zira monolitik ve hermetik olarak bir Batı var olsa da transatlantik uyuşmazlık ve farklılıklar, ABD açısından “üstünlük sorunu” üzerinden yükselen bir zemine oturur. Bu ise “Amerika ve diğerleri” ayrımına esas teşkil eden ontolojik özbilinçle ilgilidir. Püriten İngiliz hukukçu John Winthrop’un “city on a hill” (tepedeki şehir) analojisinden bu yana, “manifest destiny” (belirgin yazgı) ve sonrasında Wilsoncı ve II. Dünya Savaşı sonrası liberal uluslararasıcılığa, en nihayetinde ise Soğuk Savaş’tan 11 Eylül ve sonraki sürece ruhunu veren saik, bir Fransız-Amerikalı olan Crevecoeur’ün ifadelendirdiği “Amerikan Rüyası”nı betimleyen bir zihin dünyasını simgeler. Keza Alexis Tocqueville’in demokrasi-Amerika anlatısını da bu zihinsel düzlemle ilişkilendirerek tarif ettiğini hatırlamakta yarar var. 

İzolasyonizm vs küresel liderlik misyonu

Tüm bunlara karşın, pratik saikler bakımından 19. yüzyıldan bu yana Amerikan dış politikasını belirleyen iki temel damardan bahsedilir. Monroe Doktrini’nde ifadesini bulan ve John Quincy Adams gibi etkin liderler eliyle Amerika’nın ilgisini kıta dışı meselelerden çok kıta içi duruma ve ülkenin gücüne odaklayan “izolasyoncu” bir politik tercih ile yukarıda çerçevesi çizilen “küresel liderlik” mefhumu ekseninde kümelenmiş, Amerikan askeri üstünlüğünün adil ve temiz bir dünya için bir önkoşul olduğu tezi arasındaki gel-gitli hâl. Ne var ki, Başkan Franklin Roosevelt’in Monroe Doktrini’ni Karayip ve Orta Amerika’daki borçlarını ödeyemeyen küçük ekonomilere müdahale hakkı yönünde genişleten ve Pearl Harbor ile küresel askeri liderlik iddiası düzeyine taşıyan politikası, artık ABD dış politikasının yönünü ve içeriğini de netleştiriyordu. Burada dikkat çeken nokta ise, Amerikan tarihi boyunca “izolasyoncu” olarak yaftalanan çizgi geri kafalı ve bencil olarak tanımlanırken, “uluslararasıcı” olarak tanımlananların cömert ve ilerici olarak kabul görmeleri. Yani ihtiyari biçimde bu şekilde inşa olunan bir ikilikten bahsetmek gerek. Bu yönüyle izolasyonculuğun, tanımlanması ve konumlandırılması itibarıyla, belirlenmiş bir içerikle tek taraflı bir inşa olarak belirdiği görülüyor. Entelektüel arka planında, felsefi bakımdan yukarıda çerçevesi çizilen hattın, icraî bakımdan da New York’taki ana akım gazetelere yazan, çoğunluğu Yale ve Princeton merkezli entelektüeller ve büyük fonları bu sürece aktaran finans elitlerinin olduğu bir zemin bu. Ki bu zeminin etki sahibi hemen her üyesi, aynı zamanda Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations) de üyesi.

Bunun küresel siyaset ve coğrafyalar bazında ne anlama geldiği ise esas can alıcı nokta: ABD dış politika paradigmasının artık geri dönülemez patikasında daimî yüksek seviyelerde askeri harcama, küre çapında büyük bir üs ağı, küresel askeri müdahaleye dair büyük bir tutku, genişleyen ulusal güvenlik aygıtları ve tahripkâr bir silah endüstrisi bulunuyor. Ki bunların hepsi, küre çapında fiili müdahalelerin başladığı Pearl Harbor’ı müteakip sadece birkaç yıl içerisinde aşikârlaşmaya başlamıştı. Bundan sonrası ise gerek Soğuk Savaş süresince gerekse Soğuk Savaş sonrası dönemde sert askeri adımlar, görece yumuşama ve yer yer lokal çekilmeler, yıkıcılığı büyük yanlış hesaplar, başarı-başarısızlık ikilemleri ve büyük trajediler…

Soğuk Savaş ikliminde rasyonelleştirilebilecek bir zeminde oturduğunu iddia eden bu perspektif açısından gerçekten de asıl sınama Sovyetlerin yıkılmasıyla gelen yeni düzene geçişin meşruiyet dinamiklerini nasıl ve nereden türetebileceğiydi. Yani yeni sistemik soru, Amerikan dış politika aklının Soğuk Savaş sonrası dünyanın polisi olmak ile liberal siyasi-iktisadi düzenin zaferini tahkim etmek arasındaki sıkışmışlık halini nasıl çözümleyeceği idi. Bu ise gerek George H. W. Bush’un Birinci Körfez Savaşı’nda, gerek Bill Clinton’ın Balkanlar’a ilişkin angajmanının tonu ve içeriğinde, gerekse G.W. Bush’un 11 Eylül ile kristalleşen politikasında görülen ortak bir stratejik dil ve formülasyona dayanıyordu: liberal sistemin ve onun herkes için gerekli -demokrasi, özgürlük, insan hakları, serbest ticaret ve piyasa ekonomisi gibi- çıktılarının tehdit edilmesine karşı dünya uluslarının korunması misyonu. Yani yeni dönem Amerikan siyasetinin kimlik ve pozisyonlanma krizinden çıkışın yolu, üç Cumhuriyetçi (bir dönem G.H.W. Bush ve iki dönem G.W. Bush) iki Demokrat (iki dönem B. Clinton) yönetim ile geçen bu zaman diliminde, bu ortak formülasyon üzerinden yürüdü: Amerikan değerleri gereği, dış dünyaya aktif müdahil olma "sorumluluğu".

Doğu Akdeniz’deki duruma ilişkin görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira Suriye ve Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz.

Dış politikada aslî aktör kim?

Özetle ABD dış politikasının bir çeşit “grand strateji”sinde ana izlek, dış politikanın kurumsal yapısı kaynaklı ve belirli normlar ekseninde tanımlı süreklilik arz eden bir stratejik hatta dayanıyor. Beraberinde başkanlar ve onların kişilik, politik perspektif, anlayış, metot, söylem ve davranış biçimleri ise dış politika sürecini bütünleyen unsurlar olarak beliren değişkenler. Söz gelimi Wilson Prensipleri olarak liberal uluslararasıcılığın kurucu metnini ve bu metnin içerdiği temel izleği üreten Başkan Wilson’ı, yine bizatihi Avrupa’ya savaşmak için asker gönderen başkan olması gerçeğiyle birlikte düşünmek durumundayız. Ya da Hitler’in karşısına konacak bir siyasal perspektifi yeni bir siyaset vizyonu üretme yolunda kitlelerin iknasında kullanan Franklin Roosevelt’i, ABD’nin bir biçimde savaşa dahil olması “gereğinden” hareketle ülkeyi küresel bir askeri güce dönüştürecek fitili yakan başkan olarak hatırlayacağız. Keza bunun gibi, Soğuk Savaş atmosferinde “çevreleme” siyasetinin kendisi üzerinden icra edildiği Truman ve Eisenhower doktrinlerini, birbirinden söylem ve davranış tonları bakımından farklılaşsa da yapısal zemini ve ana izleği Sovyetlerin çevrelenmesi olan bütüncül bir Soğuk Savaş stratejik konseptinden ayrı düşünemeyiz. Küba krizinde nükleer bir savaşın engellenmesi yolundaki politik ve diplomatik uygulama biçimiyle hatırlanan Başkan Kennedy’nin, Vietnam Savaşı’nı başlatan sürece dur diyemeyen ve napalm bombası kullanımı da dâhil birçok savaş suçunun işlendiği ve milyonlarca masum insanın ölümünden sorumlu ekibin bir parçası olduğu gerçeğini göz ardı edemeyeceğimiz gibi.

O halde Amerikan dış politika aklı; kurumsal yapısı, başkanları ve onların ekipleri eliyle ortaya çıkan bütüncül fotoğrafta, temel sorusuna cevabını bulabilmiş değil: Amerika’nın ilke-çıkar ve meşruiyet-hegemonya arasındaki kesitte kimlik ve pozisyonu nedir? Veya soruyu şöyle soralım: Demokrat Başkan Bill Clinton döneminde kavramsallaştırılan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” ile Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush’un “Bush Doktrini” arasındaki süreklilik ve/ya kopuş çizgisinin sınırları nerede başlar, nerede biter?

Kimlik ve pozisyonlanma krizi arasında Amerikan dış politikası

Özetle ABD, kendisine bir pozisyon arıyor. Bugün Trump ile Biden, 2016’da Obama/Hillary Clinton ile Trump, 2008’de George W. Bush/John McCain ile Obama arasındaki perspektif ve politika farklılıklarını ya da süreklilik noktalarını çizgisel bir hatta değerlendirmek, ne kastettiğimizi anlatabilir.

Geriden başlayalım… Amerikan dış politikasının Soğuk Savaş sonrası içine girdiği kimlik ve pozisyonlanma krizi ve bunun maliyetlerinden kaçınma endişesinin en temeyyüz etmiş ve billurlaşmış hâli, 11 Eylül sonrası girdiği politik-askeri patikanın olağanüstü maliyetleri ve altı bir türlü doldurulamayan meşruiyet problemi oldu. Obama’nın, yardımcısı Joe Biden ile birlikte (Obama’nın iki dönemi boyunca Orta Doğu dosyası Biden’daydı), tam da bu yüzden, “retreat” (ricat) olarak ifadelendirilebilecek; dış müdahaleden ve yeni bir askeri çatışmadan mümkün olduğunca geri durmaya çalışan politikası, Irak’tan çekilme vaadi, İslam dünyasıyla daha fazla diyalog çabası/iddiası, Filistin meselesinde iki devletli çözümü zorlaması, İran ile ABD-Avrupa hattı arasında her tarafın kazançlı çıkacağı yeni bir müzakere süreci yolundaki önermesi, Rusya ve Çin’le ilişkilerde daha yakın çalışma hatta işbirliği nosyonu gibi unsurlar, bir yandan halktan genel anlamda desteğin devamını sağlarken beraberinde ise küresel liderlik iddiasından vazgeçildiği eleştirilerine maruz kalmasına neden olan bir süreci tetikliyordu. Yine de 2012 seçimlerinde Romney ile girdiği mücadelede kendisine olan halk desteğinin sürmesi, ikinci döneminde birçok kişi açısından Obama’ya daha özgür ve özgün bir politika alanı açılacağı beklentisini meydana getirmişti. Ancak böyle olmadı. Ne Romney’in ne Obama’nın kişisel tasarruflarıyla değiştirebileceği ABD’nin ulusal çıkarlarına ilişkin temel hususlar olan enerji güvenliği, İsrail’in güvenliği ve el-Kaide ile mücadele, Arap ayaklanmaları süreciyle birlikte bambaşka bir patikaya evrildi. İlkelerle çıkarlar arasındaki pozisyonlanma krizini ilk kez bu denli somut yaşayan Obama yönetiminin ilkeler aleyhine çıkarlar temelli bir yönelime kayması, Arap ayaklanmalarına yaklaşımda da ana çizgi halini aldı.

“Geriden liderlik” denen fakat ne olduğu belli olmayan bir idare biçimiyle, yeni karşılaşılan meydan okumalarda Libya, Mısır ve Suriye’de, miras alınan iki vakada ise Irak ve Afganistan’da çok büyük insani, sosyal, siyasal ve iktisadi maliyetti Obama’nın bıraktığı. Yeni bir cephe açmama konusundaki Amerikan devlet stratejisinin sahada kaos siyaseti olarak pratiğe döndüğü bir dönemdi Obama’nın “liberal demokrasinin geri dönüşü” olarak nitelediği dönem. Obama politikalarının yönünün Orta Doğu açısından orta ve uzun vadeli en büyük maliyeti ise Irak ve Suriye’de mezhep eksenli gerilimlerin fitilinin yakılması oldu. Bush’tan devralınan Irak politikasında, Sünni bloğa karşı Iraklı bir Şii liderlik inşa etme çabasındaki Nuri el-Maliki’nin sistematik etnik-mezhebi temizlik politikasına verilen zımni onay, 2014’te cumhurbaşkanı yardımcılığına geçen Maliki’nin yerini yine İran’ın desteğiyle Haydar el-İbadi’nin almasıyla bütünleştiğinde, Irak’ta demografik dengelerin parçalanmasına sebebiyet veren dinamiğin mimarisini inşa etmiş oluyordu Obama yönetimi. Bu ise oluşan derin boşlukta sosyolojik fay hatlarının kırılmasına ve istikrarsızlığın derinleşerek kurumsallaşmasına zemin açan, buradan da DEAŞ’ın filizlenebileceği “uygun” bir iklim olarak neticelenecekti. Maliki yönetimince Sistani’nin fetvasıyla kurulan ve 2016’da çıkarılan yasa sonucu Irak silahlı kuvvetlerine dahil edilen Haşdi Şabi ile DEAŞ arasındaki mezhep-temelli çatışma dalgası ise bölgeyi uzun sürecek bir kaosa hapsedecekti.

“Geriden liderlik” konseptinin belki de yapısal bir gereği olarak, doğrudan müdahale biçiminde değil; maliyetsiz, kolay dengeleme enstrümanı anlamında işlevsel aktörler olarak lokal paramiliter güçler, terör grupları ve vekil unsurları sahada arkalayıp işlevselleştiren bir stratejiye geçen Amerikan devlet politikası, Obama yönetimi üzerinden mezhep kartıyla Irak’takinin benzerini, Lübnan ve Suriye’de de uygulamaya koydu bu dönemde.

2013’e kadar Obama yönetiminin savunma bakanı olan Leon Panetta’nın sonradan açıklayacağı üzere, Suriyeli muhaliflere silah yardımı konusunda yapılan planlama ve hazırlıkların her defasında Beyaz Saray tarafından reddedildiği gerçeğini de bir tarafa koyarsak (ki selefi Robert Gates de, Afganistan konusunda uygulanan politikaların hemen tamamının, ilgisiz ve uyguluyor görüntüsü içinde icra edildiğini belirtmişti), (kimyasal silah kullanımına dair) ilan edilen kırmızı çizgilerin defaatle aşıldığı Suriye’de, Esed yönetiminin alanının aşamalı biçimde genişleyerek açık bir demografik temizliğin icra edildiği bir noktaya varıldı Suriye’de. Ortaya çıkan kaotik kesitin ise, hem Rusya’nın aktif oyuncu olarak bölgeye yerleşmesi (ki Amerikan elitlerinin Obama dış politikasına yönelttikleri suçlamanın ana hassasiyet noktasını burası oluşturuyor) hem de terör gruplarının önce Irak-Suriye, ardından da Türkiye-Suriye hattında örgütlenebilmeleri için “gerekli” boşluğu ve zemini oluşturduğunu görmek zor değil. Suriye’nin kuzeyinde PYD ve YPG’nin silahlandırılması, ekipman, teçhizat ve eğitim desteğinin sunulmasında Demokrat bir yönetimin dayandığı tek argümanın DEAŞ ile savaş olması durumu da Amerikan dış politika izleğindeki fiili gerçekliği en net ifade eden durumdu. Kaldı ki sürecin başındaki iddiaları ile gelinen nokta arasındaki derin uçurumu bizzat Başkan Obama’nın tercihlerinde görmek mümkündü. Kendisinin bizzat görevlendirmesiyle işbaşına gelen ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Joseph Votel ve DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk gibi şahin isimlerin bölgede oynadıkları aktif ve kirli role bakmak bunun için yeterli.

Yine Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin pratik sonuçlar da benzer bir fotoğrafı içeriyor. Çift devletli ve 1967 sınırları temelindeki Amerikan geleneksel dış politikasının söylemsel düzeyde ikrarının uygulama sahasındaki neticesi, uluslararası alanda İsrail’e her platformda kalkan olunan ve barışın eskisine dahi oranla çok daha gerilere itildiği bir manzara oldu. Söylemsel düzeydeki ve Başkan Obama’nın kişisel davranış biçimlerine yansıyan nüanslar bir yana, politik sonuçlar itibarıyla, dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, kendi siyasi ve askeri kariyeri boyunca Obama’dan daha fazla İsrail’in güvenliğine hassasiyet gösteren bir başkan tanımadığını söylüyordu (elbette Trump’ı görmemişti). Nitekim istihbarat işbirliği, İran’a karşı siber savaşta ortaklık, “demir kubbe projesi”ne destek ve artan askeri yardımlar, Obama döneminin İsrail’e dair politik rotasının bazı somut işaret taşlarıydı. Dahası var: 2016 seçimlerinde Trump’a karşı yarışan Hillary Clinton, bir yönü seçim yatırımı olmakla beraber bir Demokrat başkan adayı olarak, Cumhuriyetçi ve hayli ideolojik Trump’ın başkanlık programına eşdeğer bir tonda, İsrail’in güvenliğini Orta Doğu politikalarının temel taşı olarak niteliyordu.

Obama’nın çift taraflı keskin bir bıçak gibi küresel liderlik siyasetini nereden tutacağına ilişkin bir başka söylem-eylem uyuşmazlığı, “Asya’ya dönüş” olarak ifadelendirilen Pasifik stratejisi idi. Çin’in Güney Çin ve Doğu Asya denizlerine yönelik emellerini frenleme amacından doğan, bölgede askeri üslerini ve donanma varlığını güçlendirerek Çin’e karşı ön alıcı/önleyici politikalar (pivot stratejisi) geliştiren bir ABD’nin, Obama’nın ilk başkanlık iddialarından hayli uzak bir noktada olduğunu görmek bu yönüyle çok zor değil.

Benzer bir karmaşa hâli, Karadeniz-Kafkasya hattında oldu. Rusya’nın belli hassasiyetler sebebiyle kontrol altına alınabileceği düşüncesinden hareket eden “reset” politikasının hemen akabinde Gürcistan ve Kırım olayları yaşandı ve bu kez mesele NATO güvenliği dinamikleri bağlamında ele alınarak, Rusya ile geliştirilen angajman tonunun sertleştirildiği bir faza geçildi. Zira NATO’ya ilişkin özel hassasiyet, Amerikan askeri-sivil bürokrasisinin ve elitlerinin geleneksel dış politika aklındaki kırmızı çizgisidir. Bir “NATO sorunu” ise, başkanın şahsi yaklaşım ve özelliklerinden ve karşıda hangi aktörle hesaplaşılacağından bağımsız, Amerikan dış politikasının kurumsal yapısına devredilecek bir mesele olarak kodlanır. Dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın 2016 seçimlerindeki özel Rusya parantezinin bizatihi kendisi -ki tonu ve vaat ettikleri itibarıyla oldukça sert bir politika sunuyordu- bu yapısal bağlamla direkt alakalı bir durum.

O halde, Obama-Biden-Hillary Clinton siyasetinin oluşturduğu hoşnutsuzluk durumu, temelde, retorik olarak “doğru” gibi görünen ancak hem uygulamada hem de politika kontrolü bakımından istikrarsızlık üreten politikaların ve tamamlanmamış ve açık bırakılmış gerilim hatlarının Orta Doğu-Afrika-Kafkasya hattına dayatılması oldu. Bir başka deyişle, Obama Bush’tan savaşlar devraldı, Trump’a iç savaşlar, terör yapılanmalarının artan etkinliği ve mezhep eksenli gerilimler bıraktı. Büyük fotoğrafta ise atılan adımları, dış politika aklına ve kurumsal yapısına ilişkin ABD’nin küresel taahhütlerini yeniden üretmeye çalışarak bir konumlanma amacına matuf adımlar olarak nitelemek mümkün. Bu öngörülü bir stratejik izlek mi, ayrı bir konu. Ancak açık olan bir nokta var ki ABD dış politika aklının yapısal kodları bu “gerekler” üzerinden hareket etmeyi sürdürme noktasında duruyor.

Peki ya Trump Amerikası? 2016’da büyük gürültüyle işbaşına gelen ve kimi ana akım çevrelerce dış politikada “izolasyoncu” olarak tanımlanan Trump’ın stratejik ve icraî yönelimi de bu süreklilik çizgisinden çok ayrık değil. Yani, Trump dönemi için, ilk dönemlerde çokça dillendirilenin aksine, içe kapanan bir ABD değil, mevcut hegemonyasını muhafaza edip yeniden pozisyonlandırmak adına küresel düzeyde hamleler yapan bir ABD olduğu pekâlâ söylenebilir. Belki seleflerinden farkı, hegemonyasını korumak için yerleşik kurum, norm, anlayış ve anlaşmalara uymayan, uluslararası toplumun rızasına kulak asar gibi davranmayan ve maddi kazanç odaklı Makyavelci bir patikada ilerleyen tarzı oldu. Bir başka ifadeyle, ABD’nin hegemonik siyasetini paraya tahvil ederek artık açık bedeller karşılığında bu taahhütleri sürdüreceğini deklare eden bir yol bu. Trump’ın “önce Amerika” doktrininin dış politika yansıması, bu bağlamda, ekonomik çıkarlar konusunda somut sonuçlara odaklı ve gerektiğinde tek taraflılık üzerinden yürüyen bir tacir/işadamı müzakereciliği idi. Burada sorun esasen tek taraflılık meselesinde düğümleniyor. Zira Amerikan kurumsal aklı, elitler ve askeri-sivil bürokrasisini de içine alan geniş bir blok, Trump’ın bu siyaset pratiğinin ABD’nin kurumlarının, ittifaklarının, yumuşak gücünün ve en önemlisi kendisine duyulan küresel güvenin gerilemesine neden olan adımlar olarak telakki ederken, çokuluslu kurum ve anlaşmalara dönük şüpheci yaklaşımının Amerikan küresel liderliği açısından uzun vadede ciddi tahribat anlamına geleceğini tekrarlıyorlar. Hatta Joseph Nye bunu, “ABD’nin II. Dünya Savaşı’nın ardından yarattığı liberal uluslararası sisteme sırtını dönen tek lider eliyle gelen tarihi bir kırılma” olarak tarif ediyor.

Peki gerçekten de Trump, ABD’yi (olumlu ya da olumsuz) tarihi bir kırılmanın eşiğine getirmiş bir aktör mü? Bizim cevabımız, hayır. Metodolojik nüanslar ve yaklaşım, strateji ve üslup bakımından epey farklı bir profil çizdiği doğru. Tek taraflı, yer yer keyfi ve -kurumsal etkiden sıyrılabildiği alanlarda- kişisel, ideolojik ve karakteristik tarafları üzerinden politika üreten bir figür olduğuna da şüphe yok. Ancak Trump üzerinden ABD’nin paradigma ve konsept kırılmasına dair başlatılacak bir tartışma, -ki “Amerikan Rüyası”na ilişkin derin kaygılar ifade eden çok büyük ve etkin bir kitlenin olduğu malum- havada asılı kalmaya mahkum.

Yürüyen tartışmanın yüzeydeki resmine bakıldığında evvela izolasyonizm ile alakalı argümanların çok da içi dolu olmadığını belirtmek gerek. Daha somut konuşacak olursak;

-Nükleer silah modernizasyonu programına trilyonlarca dolar aktarmayı programına alan,

-Rusya’ya karşı “Avrupa Güvencesi İnisiyatifi” kapsamında Doğu Avrupa’ya binlerce asker gönderip aynı zamanda Ukrayna birliklerini eğiterek Kiev’e iki önemli silah satışı yapan,

-Toplamda 170 bin askerin denizaşırı görevlerde bulunduğu,

-NATO’ya dair tüm operasyonel eleştirileri bir yana, görev süresince NATO’nun birliği ve güvenlik hassasiyetlerinin başat aktörü olmayı sürdürerek kuruma kaynak artırmaya devam ederken NATO’nun genişlemesi yolunda Karadağ ve Kuzey Makedonya’nın üyeliğini arkalayan ve Doğu Avrupa ve Karadeniz’de sayısı istikrarlı biçimde artan NATO tatbikatlarında ABD askeri güçlerinin fiili ve güçlendirilmiş varlığını devam ettiren,

-Polonya’da daimî bir askeri üs için müzakereler yürüten,

-Asya-Pasifik’te Çin’e karşı blok inşası kapsamında Tayvan, Japonya ve Güney Kore ile ilişkileri derinleştiren ve Çin’in ısrarlı ikazlarına karşın Güney Çin Denizi’nde ABD donanmasının seyrüsefer devriyelerini artırırken bir yandan da tek taraflı ithalat vergisi koyan,

-Afganistan ve Suriye’den asker çekme söylemine karşın her iki ülkedeki askeri varlığını ileri adımlarla tahkim eden,

-İran’a karşı Orta Doğu’da politik-mezhepsel bir blok kurarak sistematik çevreleme politikası inşa eden,

-Yemen’de Suudi Arabistan önderliğindeki savaşa ABD’yi suç ortağı yapan Obama politikalarını kaldığı yerden devam ettiren; hatta bu başlık ve Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin takınılan tutum da dahil olmak üzere Riyad’la olan bağlamın kapsamını genişleten bir “izolasyonculuğun” nasıl bir şey olduğunun anlatılması gerekiyor.

Yani, özetle Trump döneminde, ABD’nin ne Avrupa’ya ilişkin güvenlik politikalarının özünde ne de Orta Doğu ve Pasifik’e dair önceliklerinin niteliğinde herhangi bir değişiklik yaşandı. Söylemsel bakımdan değişimler içeren; fakat uygulama ve politikalar itibarıyla II. Dünya Savaşı sonrası normlarında niteliksel bir farklılaşmanın yaşanmadığı bir dönem. Ötesi de var: Tarihsel olarak Amerikan dış politikasının kurumsal aklı, kendisini Orta Doğu’ya yönelik temel bir çelişkinin içerisinde bulmuştur hep: aynı anda hem Arap petrolüne hem Yahudi lobisi/gücü/sermayesine olan ihtiyaç. Trump’ın bu noktada oldukça etkili ve pragmatik biçimde yaptığı şey, meşhur "küre" fotoğrafıyla başlayıp Körfez ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarıyla olgunlaştırdığı süreç eliyle çözüm formülünün kapısını aralaması oldu. Bu yönüyle tarihsel olarak İsrail’in güvenliğini esas alan bir dış politika aklına yaslanan ABD kurumsal yapısı açısından, Trump döneminde Körfez-İsrail-İran üçgeninde tek taraflı, ideolojik, kısa vadeli ve pragmatik de olsa sonuç alındığı sürece, liberal uluslararası sistemin normlarına herhangi bir halel gelip gelmediğiyle çok da ilgilenen olmadı.

Aynı şekilde, esasen Obama döneminden miras alarak, vaat ettiğinin aksine daha da tahkim ettiği Suriye’nin kuzeydoğusundaki varlığını ve PYD-YPG üzerinden operasyonel faaliyetlerini bilfiil yürütmeye devam etmesi de bu başlıkla yakından ilişkili. Zira Suriye’nin petrol rezerv bölgesinde bulundurduğu aktif ve vekil/aparat güçleriyle, bir yandan petrol üretim sürecini kontrolünde tutan, bir yandan da İsrail’in bölgedeki güvenlik hassasiyetini garantileyen bir formül olarak görülüyor ve işletiliyor güncel Suriye politikası. Bu ise, elbette doğrudan Amerikan devlet politikasına içkin bir husus.

Amerikan ana akım çevrelerin Trump’a yönelttiği öfkenin bir başka temel başlığı da liberal uluslararası sistemin temel direklerinin aşındırılması suçlaması. Buradaki sorun ise, bu terimin en iyi ihtimalle heyecan uyandırıcı, en kötüsünde ise hayali/kurmaca bir terim olması. Kissinger, Soğuk Savaş sonrası dünya düzeninin içine girdiği yapısal krizi tarif ederken, güç dağılımındaki kaymaların ve “post-demokrasi” diye de adlandırılabilecek dönemin ürettiği sistemik boşluktan yakınıyordu. Burada yeni güçlerin ortaya çıkışları ve II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemin değişimine dönük talepleriyle, bu sistemin bizatihi kurucularının kendi yapısal/ontolojik krizleriyle baş etmedeki sorunlarını masaya yatırmak gerek. Trump burada bir yere oturacaksa, bu boşluğun ürünü olan bir prototip olabilir. Ayrıca ABD özelinde 11 Eylül sonrası dönemin yüklü faturası üzerine, ekonomik verimlilikteki ciddi problem, yükselen ekonomilere (başta Çin’e) karşı rekabet gücü kaybı, yaşlanan nüfus yapısı ve kötüleşen sosyo-iktisadi yapının yarattığı yeni bir siyasa biçimi, Trump tarzı bir figürü üreten gerekli iklime zaten işaret ediyor.

Politika bakımından gerek Obama’nın gerekse Trump’ın söylem düzeyinde sarıldığı “Amerika fikri”nin geleceğinin nasıl olacağı sorusu, Paul Kennedy’nin de vurguladığı gibi, Batı dünyası adına şu ana dek yüklenilen küresel taahhütlerin doğurduğu politik, sosyal ve iktisadi yüklerle baş edebilmenin yollarını aramakla ilgili. Nitekim Trump 2016’da henüz başkanlık görevine gelmeden evvel Financial Times’dan Martin Wolf, içinde bulunulan anı, “hem ekonomik bir dönemin -Batı liderliğindeki küreselleşme döneminin- hem de jeopolitik bir dönemin -Soğuk Savaş sonrası ABD öncülüğündeki tek kutuplu düzenin- sonu” olarak tanımlıyordu. Soru şu: ABD, yeni stratejiler üzerinden kendisine yeni bir liderlik yolu açarken aynı anda Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana yüklendiği ve büyük maliyetler içeren misyonunu ve bu bağlamdaki kurum, anlaşma vb. unsurları heybesinden atma ya da kendi çıkarlarına göre yeniden tanımlama noktasında kompakt bir stratejiyi nasıl geliştirebilir? Trump’ın -dil, üslup ve tarzından bağımsız- “irrasyonel” olarak görülen bazı çıkış ve adımlarını (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması -NAFTA-, Paris İklim Anlaşması, nükleer meseleler, Çin Küba, İran, Kuzey Kore gibi) bu düzlemi de göz önünde bulundurarak düşünmek gerekebilir. Çünkü bu, ABD açısından yeni güç dengeleriyle mukabele edebilme kapasitesini, etkinliğini ve gücünü restore etme, düzenleme ve yeni bir tahkimat yapma anlamına gelebilecek bir strateji demek. Hem Obama hem Trump döneminin öncelikli projeksiyonunun Çin-Pasifik hattına kayma nedeni de bununla ilgili olsa gerek.

Bu noktada esasen ABD’de merkez-liberal-sol çevrelerin ve elitlerin bir yandan Trump figürü üzerinden kişileştirmeye başvurarak ahlakçılığa soyunurken (benzer bir kişileştirmenin G.W. Bush için Obama öncesinde de yapıldığını; fakat ilginç şekilde ABD’de aynı ana akım kesimlerin -Biden dâhil- Irak işgaline verdiği desteği hatırlayalım), aynı anda ise bazı temel konularda Trump’ın fikirlerini reel bulduklarını (mesela Çin’e karşı olması gereken tutum) gözlemlemek mümkün. Ezop Masalları’ndaki farelerle onları yiyen kedi hikayesini andırıyor bu durum. Fareler toplanıp, erken bir uyarı olması için kedinin boynuna bir çan asılmasını kararlaştırıyorlar. Fakat bunu deneyen üç fare de kedinin yemi oluyor. Dördüncüyü denememe kararı alan fareler ise, ölen farelerin kediye yapmaya çalıştıkları şeyi esasen ahlaken sıkıntılı bulduklarını söylüyorlar. Denir ya: “gerçeği yalnızca masallar anlatır”.

Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor.

Biden’ın bize vadettikleri

O halde Biden bize ne vadediyor? Biden her şeyden önce dış politikada tek taraflılığa karşı geleneksel çizgiye dönerek kurumsal zemine dayanmayı yeniden tesis edecektir. “Geleneksel normal” doğrultusunda kısmî tadil edilmesi beklenen kurumsal yapılar, küresel liderliğin uygulanmasına dönük Amerikan istisnacılığının mantraları doğrultusunda revize edilecek. Foreign Affairs’e yazmış olduğu makalede belirttiği gibi: “Demokrasi ve liberalizmin, faşizm ve otokrasilere karşı zaferi özgür dünyayı yarattı. Fakat bu sınav sadece geçmişimizin sınavı değil. Geleceğimizi de belirleyecek şey”. [1] Ne var ki bu, dramatik ve paradigmal bir kırılmayı resmedecek bir durum değil. Zira tam da Soğuk Savaş sonrası dış politikanın ana aksı zaten bu. Kaldı ki Trump’ın yukarıda çerçevesi çizilen politik ve icraî patikasını da göz önünde bulundurursak, büyük ve belirgin farklılıklar beklemek için ne bir nedenimiz var ne de verimiz. Peter Beinart’ın vurguladığı gibi: “Mesele söylemsel savunuya gelince, Biden başkanlığı Obama başkanlığına çok yakın, benzer bir yönetim olacaktır; rakamlara gerçekten baktığınızda ise Trump başkanlığından da çok farklı görünmeyecek.”

Bu doğrultuda, pratikte karşımıza muhtemelen, devlet aklının gerekleri doğrultusunda “Amerikan Rüyası”nın tadil ve tahkim ettirileceğine dönük küresel düzeyde bir inanç ve güven inşası çabası çıkacak. Ki, Trump dönemine dönük ana akım kritiklerin ana ekseninde güven ve kurumların aldığı tahribata vurgu vardı. Bunun için ise bir tarafta liberal uluslararasıcılığın normlarına yaslanan retorik ve söylemsel bir tazelenme, bir tarafta ise kurumsal zemine dayalı ve (bölgesel ve küresel yapılar, anlaşmalar ve ittifaklara yeniden vurgu anlamına gelen) çok taraflılığı işleten bir küresel liderlik siyaseti göreceğiz.

Bu yüzden her şeyden evvel NATO ittifakının bizatihi varlığı, etkinliği, gücü ve dayandığı söylenen normlarına dönük bir kuvvetlendirme/yeniden yapılandırma çabasını beklemek mümkün. Ki bu aynı zamanda Avrupa ile ABD arasındaki transatlantik hattın zayıflayan ilişkilerini de restore edebilme anlamına gelecektir. Beraberinde, küresel düzeydeki ve kimi bölgesel meselelerin NATO üzerinden ele alınması suretiyle, ABD’nin elini rahatlatacak ve esneklik alanını genişletecek operasyonel bir anlamı da olacaktır. Rusya ile kurulacak ilişki biçimini de bu parantez bağlamında değerlendirebiliriz. Ki bu zemin Biden yönetimini, Hillary Clinton’ın 2016’daki seçim programında sert önermelerle özel bir yer verdiği Rusya başlığını buradan pratize etme noktasına taşıyabilir. Daha sert, daha tavizsiz bir yaklaşım yani. Türkiye’nin S-400 başlığının da, bu zeminden bakıldığında, daha sert bir ABD politikası ile karşılaşabileceğini bekleyebiliriz.

Bu küresel liderlik siyasetinin bölgelere olan yansımasında ise, Obama döneminden alınan “dersler” neticesinde ve Trump’a daha yakın bir pozisyonda, Çin’e karşı angajman tonunun daha başından sıkı ve sert tutulacağı beklenebilir. Bu ise, Trump’ın son döneminin kalan mirası olarak ticaret eksenli bir liderlik mücadelesi şeklinde tezahür edecektir.

Yine, Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor. Obama döneminde başlayıp Trump döneminde aynen sürdürülen temel stratejisi gereği, Suriye’nin kuzeydoğusunda, az maliyetli ve geriden yönlendirilen; enerji ve İsrail’in güvenliği başlıklarına bir nevi garantörlük hizmeti sunacak vekil-paramiliter-terör güçlerine daha da yatırım yapılacağı; hatta iç yapılanmalarında birtakım niteliksel değişikliklere gidilebileceği beklenebilir. Yani meşruiyet adına uluslararası toplumun onayını da kazanabilmek için PYD-YPG unsurlarının içeriğinde bir niteliksel değişime gitmek suretiyle, bizatihi kendisi tarafından da resmi olarak terör örgütü kabul edilen PKK’nın görünür unsurlarının Irak tarafına çekilerek, bu yapıyı (PYD-YPG) legal bir muhalefet yapısı olarak tahkim ettirme yolunda bir stratejiyi bekleyebiliriz. Nitekim son yıllarda Cenevre süreci kapsamında kurulacak masaya meşru muhalefetin bir aktörü olarak Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) takdim etme ve uluslararası toplumu buna ikna etme çabasının zaten başlamış olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Türkiye’nin bu meseleye dair güvenlik hassasiyetlerinin de bu yeni mimariyle birlikte, manipüle ve ikna edilmesi tasarlanan uluslararası toplum üzerinden dışsal bir baskılanmaya uğratılma çabası, bu bakımdan önümüze çıkacak muhtemel bir senaryo olabilir. Nitekim sahada Rusya ve İran ile bu kadar net fiili askeri varlığa ulaşmış ve Fırat’ın doğusuna askeri operasyonlarla adım adım geçmiş bir Türkiye’nin sadece sahada askeri bir tırmanma tehdidi üzerinden geriye çekilmesinin çok mümkün olamayacağını değerlendiriyor olmalı ABD. Özetle Türkiye burada, hibrit bir baskılama stratejisi ile karşı karşıya kalabilir.

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi ise, Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacaktır. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonraki süreçte hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır. Tabii burada yapısal bir çelişki ve açmazla karşılaşma ihtimali var. Yani Arap-İsrail yakınlaşmasını sağlayan parametrelerden biri olan Trump dönemi Suudi Arabistan- Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ekseniyle olan angajmanın, İran ile nükleer müzakere ve anlaşmaya yeniden oturmayı düşünebilecek bir Biden yönetimi açısından nereye konacağı, çetrefilli bir husus olarak duruyor.

Doğu Akdeniz’deki mevcut duruma ilişkin de görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira hem Suriye denkleminde hem Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz. Daha müdahil bir NATO ile, Doğu Akdeniz’deki tarafların aynı ittifakın üyeleri olması gerçeğinden hareketle meselenin diplomatik bir zemine daha fazla kayabileceği, Türkiye’nin de bu yönlü bir baskılama ile karşılaşabileceği durumuna hazırlanmak gerek. Ancak çift taraflı bir bıçak bu. Nitekim NATO zeminine çekilen herhangi bir başlık, Türkiye’nin sahip olduğu göreli avantajlar demeti dolayısıyla Türkiye’ye ciddi alanlar ve imkanlar da sunuyor. Zira Türkiye, hem fiili gerçekler dolayısıyla Rusya kartını NATO’ya karşı elinde tutan hem de Doğu Akdeniz’de gerilim yaşadığı NATO müttefikleri olan Fransa ve Yunanistan ile kıyaslanamayacak büyüklükte askeri ve fiili ağırlığa sahip bir ülke NATO içerisinde. Bu ise elbette Türkiye’nin diplomatik anlamda işletilebilecek önemli kozlarının var olması demek.

Özetle; bir Demokrat başkan olarak Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil. Nüanslar, uygulama biçimleri, söylem tonu ise aradaki farkı oluşturacak ana dinamikler. Yoksa, ABD’nin küresel liderlik misyonundan dramatik bir uzaklaşma gerçekleştireceğini, dünyanın bir numaralı silah tacirliğinin ilkesel ve pratik yansımalarını tartışmaya açacağını, küresel askerileştirme politikasını durduracağını, tüm Amerikan nükleer saldırı gücünün modernizasyon sürecini sonlandıracağını en azından bu vadede beklemiyor kimse. Zira askeri-sivil bürokrasi ve askeri-endüstriyel kompleksin parçaları olarak Pentagon, silah üreticileri ve onların Kongre’deki temsilcileri üzerinden oluşan kurumsal akıl, ABD’nin felsefi/normatif temellerinden de ilhamla, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana çizdiği hattı revize ederek, yer yer güncelleyerek ama yapısal kodlarını muhakkak muhafaza ederek bugüne geldi. Öyle ki, II. Dünya Savaşı’nın başlangıcındaki küresel güç dağılımındaki değişimler Amerikan politikasının yeniden kodlanmasını teşvik etmişti. Bugün ise yeniden, küresel güç dağılımındaki tadilat/tahrifat/dönüşüm, Amerikan dış politika düzenini (establishment), stratejisindeki enstrümanlarını çeşitlendirme ve geliştirme konusunda bir kez daha, fakat bu kez icbar ediyor. Soğuk Savaş sonrası gelişmelerin hızına ve debisine bakıldığında (11 Eylül, Arap ayaklanmaları, 2008 küresel krizi, Kovid-19) Amerika, karşı karşıya olduğu bu mecburiyet halini nasıl ele alacağına ve nerden tutacağına bir karar verecek. Verdiği karara göre de kendi hikâyesinin kahramanı olacak. İyi ya da kötü bir kahraman…



13 Kasım 2019 Çarşamba

Fransa medyasının Türkiye standartları: Yalan, çarpıtma, sansür

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Fransız medyası, Fransa’nın Suriye planlarına kendi ulusal çıkarları nedeniyle karşı çıkan Türkiye’yi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti üzerinden hedef tahtasına oturtuyor.




"Avrupa’nın Suriye’de iflas eden Türkiye politikası" başlıklı yazımızda  işaret ettiğimiz gibi, eski Kıta’nın kolonyalist ülkeleri Fransa ve Birleşik Krallık ile iki dünya savaşının mağlubu Almanya’nın ana akım medyaları, hükümetlerinin ABD’nin bir süredir geliştirdiği Türkiye karşıtlığına dayalı planlarına eklemlenen politikalarına, yalan haber, yorum ve eleştirilere sansürle katkı veregeliyor. Washington’da sahneye konulan ve Paris, Londra ve Berlin tarafından da benimsenen "Erdoğan" kod adlı Türkiye karşıtlığının iki önemli ayağı bulunuyor. Bunlardan birini Suriye’de YPG/PKK’ya, diğerini de Türkiye’de darbeye kalkışan FETÖ unsurları dâhil, muhalefet cephesine yoğun destek vermek oluşturuyor.

Yeni Osmanlıcılık ve DEAŞ’a yardım iddiaları


Devlet televizyonu France 2 ile Kanada, İsviçre ve Belçika ile ortak devlet kanalı TV5 ve sınırlı da olsa devlet yardımı alan Agence France-Presse (AFP) başta olmak üzere, Fransız yazılı ve görsel medyası yıllardır bu şemaya uygun yayın yapıyor. 7 Haziran (2015) genel seçimlerine kadar “Otoriterleşen Erdoğan”, “laiklikten sapan” veya “ekseni kayan” Türkiye temasını işleyen bu medya, 1 Kasım seçimlerinden, hatta çok daha öncesinden itibaren “Pantürkizm ve Panislamizm’e dayalı Yeni Osmanlıcı” bir politika izlemekle suçladığı sözde Erdoğan ve AK Parti iktidarına, özde ise Türkiye’ye karşı, Kürtlerin temsilcisi olarak takdim ettiği PKK’ya ve Suriye’deki kolu YPG’ye açık destek veriyor.

Fransız medyası başlangıçta bu desteğe Türkiye’nin DEAŞ’a yardım ettiği iddiasıyla haklılık kazandırmaya çalışıyordu. Bu bağlamda işlenen tema, Erdoğan’ın “Sünni İslamcı” ve “Yeni Osmanlıcı” olduğu, DEAŞ’a yardım etmek suretiyle Orta Doğu’ya hâkim olmayı düşlediği iddiasıydı. Bu gidişatı durdurmak için ABD öncülüğünde DEAŞ’a karşı verilen mücadelede uluslararası koalisyonun kara gücü olarak kullanılan YPG “Suriyeli Kürtler” etiketi altında alabildiğine desteklenmeliydi. Bu örgüt, eski Cumhurbaşkanı Hollande’ın Zeytin Dalı harekâtı sırasında, Macron’un da The Economist’te birkaç gün önce yayımlanan “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” ileri sürdüğü mülakatında belirttiği gibi, Fransa’nın müttefikleriydi. Nasıl olurdu da “ABD kendilerine danışmadan uluslararası koalisyonla birlikte DEAŞ’a karşı savaşan Kürt güçlerini yüzüstü bırakır ve Türkiye’nin bu müttefiklerine saldırmasının yolunu açardı”. Nasıl olurdu da bir NATO partneri “ortak çıkarların söz konusu olduğu bir bölgede” (une zone où nos intérêts sont en jeu) eşgüdümsüz bir saldırıda bulunabilirdi.

Hollande ve Macron’un bu açıklamaları aslında Fransız kamuoyuna ters gelmedi, gelmiyor. Çünkü medya bu konuda ön almış, kamuoyunu yıllardan beri yayınladığı yalan haberlerle, YPG ve kadın kolu YPJ’liler için hazırladığı ve devlet kanallarında yayımladığı belgesellerle gerçeğin bu olduğuna çoktan inandırmış bulunuyor. Öyle ki Batılı resmi makamlar PKK ile Suriye’deki kolu arasına mesafe koymak için YPG’nin isminin SDG olarak değiştirilmesine özen gösterirken, medya öteden beri Türkiye’nin PKK ve YPG ile mücadelesinin aslında kültürel, hatta egemenlik haklarını talep eden Kürtlere karşı bir mücadele olduğunu yazıp çiziyor.

Saygın bir referans gazetesi olarak bilinen, en çok okunan ve yurtdışında en çok satılan Fransız gazetesi olan Le Monde’un yayınları bu konuda önemli bir örnek oluşturuyor. Devlet sübvansiyonlarından da yararlanan gazete, Çözüm Süreci’ni çöpe attıktan sonra işgal ve hendek eylemlerine yönelen teröristleri o dönemden beri “kahraman Kürt savaşçılar” olarak parlatıyor. 

Gazetenin Allan Kaval mahlaslı yazarı 31 Temmuz (2015) tarihli “Cizre Kürtleri Türkiye otoritelerine intikam diye bağırıyor” (Les Kurdes de Cizre crient vengeance contre les autorités de Turquie) ve 22 Şubat (2016) tarihli “Nusaybin’de Kürtler Türklere karşı” (A Nusaybin, les Kurdes face aux Turcs) başlıklı iki yazısıyla bu konuda başı çekiyor. Le Monde’un yayımladığı PKK/YPG kaynaklı, örneğin son olarak Barış Pınarı harekâtıyla Türk ordusunun 300 bin Kürdü mülteci durumuna düşürdüğü gibi yalan haberlerin altında da hep onun imzası var.
Türkiye’de olağanüstü hâl uygulaması ve terörle mücadele politikası yerden yere vurulurken Fransız hükümetinin olağanüstü hâl önlemlerini yeni terör yasasına yedirmesine yönelik eleştiriler cılız kaldı.

Darbecilere sahip çıkma


Türkiye husumetini ön plana çıkaran Amerikan medyası paralelinde bir yayın çizgisi izleyen Fransız medyası, Fransa’nın Suriye planlarına kendi ulusal çıkarları nedeniyle karşı çıkan Türkiye’yi öteden beri doğrudan değil ama Erdoğan ve AK Parti üzerinden hedef tahtasına oturtuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı zaman içinde otoriterlikten diktatörlüğe “terfi ettirerek” Macron’un deyimiyle “Batı’nın ortak çıkarlarına uygun bir iktidar değişikliğine” çanak tutuyor. Örneğin 7 Haziran seçimlerini “demokrasinin zaferi” olarak alkışlayan bu medyanın, 1 Kasım seçimleriyle rüzgâr tersine dönünce Türkiye’deki rejimi “democrature” (demokrasi görünümlü diktatörlük) olarak tanımlamaya başladığı görülüyor. Seçimlerin resmi sonuçları daha açıklanmadan 2 Kasım’da TV 5’te Yves Calvi’nin sunduğu programda üzerinde mutabık kalınan husus ise, halkın iradesini kabullenmek yerine Erdoğan Türkiye’sinin “Sünni Müslümanlık” ekseninde “milliyetçi”, hatta “pantürkist” ve “panislamist” çizgiye kaydığı oluyor.

Yabancı bir ülkedeki iktidarın demokratik yollardan alaşağı edilmesi için yayın yapmak basın özgürlüğü bağlamında belki anlaşılır bir şeydir; ama bunu yalan haberler ve uçuk yorumlarla desteklememek ve karşı görüşlere saygı göstermek kaydıyla elbette. Oysa Fransız medyasındaki Erdoğan aleyhtarlığı 15 Temmuz’la birlikte demokratik çizginin çok ötesine taşmış durumda. Her ne kadar ana akım medyada darbe girişimine açıkça destek verilmemiş olsa da darbecilerin bürokrasiden ayıklanma ve yargılanma sürecinde olağanüstü hâl uygulamasına karşı darbenin sorumlusu kabul edilmeyen FETÖ’yü kayırıp kollayan eleştiriler yapıldı. Hem de Fransa’da tam da aynı dönemde DEAŞ’ın Paris saldırıları nedeniyle olağanüstü hâl uygulandığı halde. Yargılanan FETÖ şüphelilerinin temel hak ve özgürlükleri sonuna kadar savunulurken, darbe mağdurları yok sayıldı. Türkiye’de olağanüstü hâl uygulaması ve terörle mücadele politikası yerden yere vurulurken Fransız hükümetinin olağanüstü hâl önlemlerini yeni terör yasasına yedirmesine yönelik eleştiriler cılız kaldı. Ne kadar tesadüf bilmek mümkün değil ama bu yayın çizgisi Fransa’nın resmi Türkiye politikasıyla birebir örtüşüyordu.
Le Monde sadece abonelerine açık olan yorum köşesinde, yayımladığı haberin içeriğine aykırı görüşlere genelde sansür uyguluyor. Bu  bakımdan kamuoyumuzda dile getirilen “kendimizi anlatamıyoruz” özeleştirileri pek de gerçekçi değil.

Karşı görüşlere sansür


Le Point dergisi gibi belirli aralıklarla şirazeyi kaçırıp Erdoğan’ı kapak yapan hakaret içerikli yayınlar bir tarafa bırakılırsa, Fransız ana akım medyasının yukarıda aktarılan çizgide Türkiye hakkında hasmane yayın yaptığını söylemek mümkün. Bu çizginin bütün ana akım medyayı kapsaması ve karşıt görüşlere hiç yer verilmemesi özellikle dikkat çekiyor. Le Monde gibi bir bakıma PKK yayın organına dönüşmüş olan gazeteler ayrıca mültecilere yardım veya son olarak öldürülen DEAŞ lideri Bağdadi’nin yakınlarının yakalanması gibi Türkiye ile ilgili bazı olumlu gelişmeleri hiç görmeyebiliyor.

Le Monde ayrıca sadece abonelerine açık olan yorum köşesinde, yayımladığı haberin içeriğine aykırı görüşlere genelde sansür uyguluyor. Örneğin bu köşede Barış Pınarı harekâtıyla on binlerce Kürdün mülteci konumuna düşmesinin mümkün olmadığı, çünkü Tel Abyad- Re’sulayn bölgesinde çoğunlukla Arapların yaşadığı, YPG’nin Kürtleri temsil etmediği, Türkiye’nin Kürtleri değil YPG’yi hedef aldığı, bu örgütün PKK’nın Suriye’deki kolu olarak terör listesinde yer alması gerektiği vs. gibi görüşleri yayımlatmak pek de kolay değil. Moderatör olarak görevlendirilen kişilerin anlayışı doğrultusunda, bu görüşleri içeren yorumlar onaylanmıyor. Türk abonelerin başına sık sık gelen bir durum bu. O bakımdan kamuoyumuzda dile getirilen “kendimizi anlatamıyoruz” özeleştirileri pek de gerçekçi değil.

Yukarıda aktarılan bilgiler çerçevesinde, Fransız medyasının Türkiye’yle ilgili olarak özetle Fransız devletinin resmi politikaları çizgisinde Türkiye hakkında hasmane yayın yaptığı, bu çizgiyi korumak için yalan haber ve yorumlara yer verdiği, gerekirse sansür de uyguladığı sonucuna varmak mümkün. Ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, kamu diplomasisiyle güdülen amaç, devlet politikalarına destek veren bir kamuoyu oluşturmaksa, bunun için Makyavelist bir yaklaşımla dezenformasyon dahil her türlü aracı kullanmak başta basın ahlak ve özgürlüğü olmak üzere evrensel ilkelerle bağdaşmıyor. Ama genelde Batı, özelde Fransa medyasının görünümü böyle ne yazık ki. 










29 Ocak 2019 Salı

Güvenli bölge mi, tampon bölge mi?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Güvenli bölge konusunda Türkiye'nin önceliği her ne kadar sınır hattının terörden temizlenmesi olsa da, bölgenin imar edilmesiyle birlikte mültecilerin geri dönüşünün sağlanması da büyük önem arz ediyor.
19 Aralık 2018’de ABD Başkanı Donald Trump’ın Twitter üzerinden yaptığı açıklamayla ABD’nin Suriye’den tamamen çekileceği ilan edildi. İlgili kararın Erdoğan-Trump görüşmesinden sonra alındığı ortaya çıkarken, Türkiye uzun bir süredir Münbiç ve Fırat’ın doğusundaki terör tehdidini bertaraf edebilmek adına Kıbrıs Barış harekatından sonraki en büyük askeri sevkiyatı gerçekleştirmiş ve sınır ötesi bir harekat için hazırlıklarını tamamlamıştı. 

Böyle bir konjonktürde Trump harekete geçti ve çekilme kararı aldı. 
Trump’ın kararının ardından gözlerin bu karara vereceği tepkiye odaklandığı Pentagon’dan “Koalisyon DEAŞ’ın elindeki toprakları özgürleştirdi ancak DEAŞ’a karşı mücadele bitmedi. DEAŞ karşıtı mücadele yeni aşamasına geçerken Suriye’den askerlerimizin eve dönüş sürecini başlattık” açıklaması geldi. 

Böylelikle Trump’ın Suriye’den çekilme yönündeki açıklamasına tüm kurumlar paralel tepki vererek zoraki de olsa kararı onamış oldu. 

Obama döneminden beri ABD’nin Suriye politikasında ve YPG’ye yatırım yapılmasında etkili isimler olan ABD Savunma Bakanı James Mattis ve DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’un çekilme kararının ardından istifaları da kurumsal dirençlerin kırıldığını gösteren gelişmelerdi.

Trump’ın Suriye’den ABD’nin askeri ve diplomatik varlığını çekeceğini açıklamasının ardından, Suriye’deki tüm dengelerin gözden geçirileceği yeni bir süreç başlamış oldu. Trump’ın almış olduğu bu kararın ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından olumlu karşılanmadığı ve bu noktada hâlâ belirli bir direnç göstermeye çalışacağı açık. Trump’ın önceden beri Suriye’den çekilmek istediği biliniyordu. 

Buna karşı ABD’deki güvenlik ve dışişleri bürokrasisi bu süreci uzatmak istemiş ve başarılı olmuştu. Buna rağmen, Trump bu konudaki kararlılığını ortaya koymuş oldu. Tüm bu nedenlerden dolayı, çekilme kararının sahaya nasıl yansıyacağını dikkatle izlemek gerekiyor. 

Çekilme kararının ardından Trump’tan gelen “güvenli bölge” açıklaması, bölgede Türkiye ile ABD arasında çekilme koordinasyonunun sağlanması konusundaki uzlaşıya farklı bir boyut kazandırdı. Fakat ABD’li bazı aktörlerin “tampon bölge” açıklamaları yeniden bir belirsizlik oluşturmuş durumda.

Güvenli bölge/tampon bölge tartışmaları

Trump’ın 20 mil (32 km) derinliğindeki güvenli bölge açıklamasına rağmen, ABD bürokrasisinde bu alanın YPG/SDG unsurlarıyla Türkiye arasında bir tampon bölge olması yönünde fikirler olduğu açık. “Güvenli bölge” silahlı çatışma dönemlerinde veya ihtilaflı bölgelerde, savaşa katılmayan kişilerin bir dereceye kadar sığınabileceği yerler olarak ayrılır. 

Bu tür yerler, belirten dönemlerde “güvenli bölge” olarak tasvir edilir. 
Ana fikir, bölge içindekilerin orada güvenle yaşayabileceği ve çatışmanın etkilerinden korunabileceği bir alan oluşturmaktır. “Tampon bölge” ise birçok yönden düşman olan iki geniş ve güçlü ülke ya da askeri güç arasında kalan bölge için kullanılan bir tabirdir. 

Suriye sahasında düşünülen tampon bölgenin literatürdeki tanımıyla tam anlamıyla uyuştuğu da söylenemez. Nihayetinde YPG/PKK bir terör örgütüdür. Terör örgütünün, terör ihraç ettiği bir ülkeyle arasında tampon bölge oluşturulması, BMGK kararları dahil olmak üzere uluslararası hukuk bakımından da söz konusu değildir.

Tüm bunlarla birlikte, tampon bölgenin sahada uygulanabilirliği de, Türkiye’nin bunu kabul etmesinin imkanı da yok. Nitekim Türkiye’nin Fırat’ın doğusundaki öncelikli motivasyonunun, sınır hattından belirli bir derinlikte terör unsurlarını çıkarmak olduğu biliniyor. 

Bilindiği üzere Türkiye, güvenli bölge fikrini Obama döneminden beri dile getirmekteydi. Güvenli bölge konusunda Türkiye’nin önceliği her ne kadar sınır hattının terörden temizlenmesi olsa da, bölgenin imar edilmesiyle birlikte mültecilerin geri dönüşünün sağlanması da büyük önem arz ediyor.

Suriye sahasında oluşturulacak güvenli bölge için muhtemel rotanın, Ayn el Arab’tan Malikiye’ye kadar uzanan Türkiye-Suriye sınır hattında, asgari 32 km derinlikte oluşturulması söz konusu. 

Bu konu üzerinde Türkiye ve ABD askeri yetkilileri arasında görüşmeler sürerken, bahsedilen bölgede, Ayn el Arab, Tel Abyad, Resulayn, Derbesiye, Amude, Kamışlı, Rumeylan ve Malikiye gibi önemli yerleşim yerleri bulunuyor. 

Bu bölgeleri kapsayacak şekilde oluşturulacak güvenli bölgeye ciddi sayıda mültecinin geri döneneceği söylenebilir. İstikrarın sağlanması, istikrar güçlerinin oluşturulması, DEAŞ’ı var eden nedenlerin ortadan kaldırılması, demografik düzenin korunması, bölge halkının terörden kurtarılması, zorla silah altına alınan gençlerin özgürlüğüne kavuşması, demografik yapıya uygun yerel yönetimlerin oluşturulması ve meşru muhalefetin alan kazanması, Türkiye’nin güvenli bölgeyle amaçladıkları olarak sayılabilir.

Esasen söz konusu “güvenli bölge” örneğini Türkiye, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları neticesinde oluşturmuş durumda. Yaklaşık 300 bin mülteci bu bölgelere geri döndü. Bölgede altyapı başta olmak üzere, sağlık, eğitim, güvenlik ve ekonomi alanlarında, istikrarın oluşturulması yönünde çalışmalar yapıldı ve bunlar artırılarak devam ediliyor. Bu anlamda Türkiye’nin ciddi bir tecrübesi mevcut. 

Bölge halkının, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerinde oluşturulan modeli kendi memleketlerinde de görmek yönünde bir iradesi bulunuyor. Bu bağlamda, Fırat’ın doğusundaki muhtemel güvenli bölgeye, yalnızca Türkiye’den yaklaşık 1 milyon mültecinin geri dönüşünün sağlanması planlanıyor.

DEAŞ ile sahici mücadele

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın New York Times için kaleme aldığı makalesinde ifade ettiği gibi, Türkiye DEAŞ ile mücadelesini bölgenin altyapısını ve şehirleri koruyarak gerçekleştirirken, ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon ise yalnızca DEAŞ’ın fiziki varlığını sonlandırmak adına yoğun hava saldırıları yönünde bir operasyon çizgisi ortaya koydu. CENTCOM’un açıkladığı rakamlara göre, Ocak 2015 ile Mart 2018 tarihleri arasında Rakka’ya en az 6 bin 153 hava saldırı gerçekleştiren ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon, toplamda 13 bin 658 hava saldırısı gerçekleştirmiş. Uluslararası Af Örgütü gibi birçok kuruluş ABD’nin yaptığı yıkımı ortaya koyan raporlar yayınladı. 

Af Örgütü’ne göre Rakka’nın yüzde 80’i yıkıldı. İngiltere merkezli Airwars’a göre ise en az bin 450 sivil Rakka’da hayatını kaybetti.
Türkiye ise kara muharip unsurlarını DEAŞ’a karşı ilk defa kullanan ülke olarak, Fırat Kalkanı harekatında en az 3 bin DEAŞ unsurunu etkisiz hale getirirken şehrin altyapısını ve sivilleri korumayı başardı. 

ABD destekli YPG/SDG güçleri, Rakka başta olmak üzere birçok bölgede DEAŞ’ın kontrolünü sonlandırsa da, DEAŞ hücrelerine karşı başarısız olmakta. ABD askerlerinin de hayatını kaybettiği son Münbiç saldırısı bunun en önemli göstergesi oldu. 

Rakka başta olmak üzere, YPG/SDG’nin kontrolündeki birçok bölgede DEAŞ’ın çok ciddi hücre yapılanmasının olduğu biliniyor; gerçekleştirilen hücre saldırılarıyla da bu somut olarak görünüyor.

Türkiye’nin DEAŞ’tan ele geçirdiği Fırat Kalkanı bölgesinde DEAŞ’ın saldırı gerçekleştiremiyor olması da bu noktada dikkate değerdir. TSK’nın yürüttüğü insan odaklı askeri harekat ve bölge halkından oluşmuş ÖSO savaşçılarının operasyonlarda yer alması bu bakımından önemli. 

Türkiye’nin dini, tarihi, kültürel ve coğrafi yakınlığıyla kardeşlik bağı oluşturduğu Suriye halkının psikolojisini anlamakta ve ihtiyaçlarını imkanları nispetince karşılamakta gösterdiği gayreti, ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon gösterememiştir.

 ABD’nin bölgede kendisine ortak olarak terör örgütü YPG/PKK’yı seçmesi de bunun en somut göstergelerinden biridir.
Sonuç olarak, ABD bürokrasisinde yer alan tampon bölge fikrinin sahada uygulanabilirliğinin bulunmadığı ve aynı zamanda Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerinde bir nevi güvenli bölge modeli oluşturarak istikrarı sağladığı açıkça görülmektedir. 

Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda da güvenli bölge anlayışını ortaya koyarak sonuç alması muhtemeldir. Böylelikle bölge halkı DEAŞ ve YPG/PKK terör örgütlerinden kurtarılarak huzur ve istikrar sağlanabilir. Suriye’de siyasal geçiş süreciyle kapsamlı bir çözümün elde edilmesi ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesi de mümkün olabilir. 

Güvenli bölge fikrinin sahada uygulanmasıyla beraber, Türkiye’nin öncelikli güvenlik endişeleri giderilerek sınır hattında bir terör devletçiği tehdidi de bertaraf edilmiş olacaktır.

[Mısır’da Kahire-Türkiye Araştırmaları Merkezi’nde çalışmış olan Tamer Ashraf  SETA Dış Politika Direktörlüğü’nde araştırmacı olarak görev yapmaktadır]




24 Ocak 2019 Perşembe

Suriye'nin kuzeyinde güvenli bölge senaryoları

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Trump’ın çekilme kararı, YPG/PKK’yı Türkiye ile karşı karşıya bırakma anlamına gelirken, tampon bölge açıklaması ise “Kuzey Suriye’de ayrılıkçı bir yapı oluşturma projesinin” tabutuna çakılan son çivi oldu.


TÜRKİYE - Tamer Ashraf

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararı, bölge ülkelerinin ve Suriye krizine müdahil olan güçlerin, ABD’nin bununla gerçekte neyi murat ettiğini ve genelde Ortadoğu, özelde ise Suriye stratejisinde meydana gelen değişimin doğasını anlamak için daha fazla çaba sarf etmesine sebep olması bakımından geniş yankı uyandırdı. Karar aynı zamanda Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin ulusal güvenliğinin sağlanmasına katkı sağlayacak ve ABD’nin DEAŞ’a karşı savaşta ortaklık yaptığı silahlı grupları sınırdan uzaklaştıracak 30 kilometre derinliğinde bir “tampon bölge” fikrini ortaya atması nedeniyle de ilgi çekti.
Türkiye tampon bölge fikrine sıcak baksa da, uygulamayla ilgili “ayrıntılar”, fikrin kendisinden daha önemli gibi duruyor. Zira şeytan ayrıntıda gizlidir. Ama şurası bir gerçek ki Amerikalıların bile bütün tarafları ya da en azından çoğunu hoşnut edecek bir planı yok. “ABD’nin bölgeden çekilmesiyle doğacak boşluğu kim dolduracak ve burayı askeri olarak kim yönetecek?” sorusuna henüz tam bir cevap verilmiş değil.
Meseleyi anlayabilmek için, ABD’nin Suriye krizinde izlediği yolun önemli aşamalarını ve dönüm noktalarını sırasıyla ele alalım.


Suriye muhalefetini benimseme ve destekleme

İşin başında ABD, Arap Baharını büyük memnuniyetle karşıladı ve bu süreci “diktatör rejimlerden usanan ve hürriyet havasını solumak isteyen bölge halklarının ayağa kalkışı” olarak nitelendirdi. Eski ABD Başkanı Barack Obama’nın Arap Baharıyla ilgili sarf ettiği övgü ve takdir dolu sözler, özellikle de Mısır devrimini “dünya halklarının ilham kaynağı” olarak nitelendirmesi hâlâ zihinlerden silinmiş değil.
Fakat ABD’nin bu memnuniyetinin ve verdiği desteğin oluşturduğu dalgalar, “İran’la imzalanan nükleer anlaşmanın” kıyısında kırılarak sona erdi. Obama gözlerini kapatıp kulaklarını tıkadı ve Ortadoğu’yu sadece İran’la ilişkiler ve nükleer programı çerçevesinden görmeye başladı.


İran anlaşması pahasına Suriye muhalefetine sırtını dönme

İran’la nükleer anlaşmaya varılmasıyla Obama’nın elde ettiği büyük başarının ve İran’ın kendisini Esed rejiminin düşmesine mani olmaya adamasının ardından, ABD’nin ibresi Suriye muhalefetinden el çekme yönüne doğru kaymaya başladı. Hatta Obama daha da ileri gitti; Doğu Guta ve diğer yerlerde kimyasal silah kullanılmasına sessiz kalarak bizzat kendisinin açıkladığı “kırmızı çizgileri” ihlal etti. Küçük bir diktatöre boyun eğerek, ABD “imparatorluğunun” heybetini, prestijini ve güvenilirliğini sarstı.
Obama’nın, Suriye muhalefetini “siyasetten ve ülke idaresinden anlamayan çiftçiler” olarak nitelendirmesi,, bu aşamadaki “U” dönüşünün zirvesi oldu.


Suriye’deki askeri dosyanın Ruslara bırakılması

Pek çok kimse cumhuriyetçi Başkan Trump’ın, ülkesinin Suriye siyasetinde köklü değişiklikler yapacağını düşündü. Esed rejiminin Doğu Guta’nın Duma ilçesindeki kimyasal saldırısına karşılık olarak ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’deki mevzileri vurması bu kanaati güçlendiren bir unsur oldu. Ancak kısa sürede bu saldırının bir gövde gösterisi olduğu ve Trump’ın Obama’nın açtığı yolda ilerlediği anlaşıldı.
Trump selefi Obama’nın yöntemini izlemekle kalmadı; Rusların Suriye’ye askeri olarak müdahale etmesine de yeşil ışık yaktı ve onları ABD’yi marjinalleştirmeyecek, İsrail’in güvenliğini hesaba katacak ve bölgesel ve uluslararası tarafların kabul edeceği siyasi çözüm olgunlaşıncaya kadar güç dengelerini koruyacak temeller çerçevesinde savaşı yönetmekle yetkilendirdi.
Daha doğru bir ifadeyle Amerikalılar, siyasi süreç başlamadan önce, herkese darbe indirme ve çatışma halini sona erdirme anlamına gelen “kirli görevi” uygulamak için Rusları Suriye’de sahaya sürdü. Ancak bu, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in arzuladığı gibi kesin askeri zafer ilanıyla sonuçlanacak kadar ileri gitmedi; Rusların, muhaliflerin son kalesi İdlib’e doğru ilerleyişleri durduruldu ve Soçi mutabakatını imzalamak zorunda bırakıldılar.


Suriye’de siyasi sürecin yeniden gündeme gelmesi

Amerikalılar İdlib’de askeri çözüme karşı veto kullandıktan sonra, siyasi sürece geri dönülmesi için ortam hazırlamak amacıyla Ankara’yla yakınlaşma yoluna gitti.
ABD, Rusya’nın muhalefete karşı Halep’te başlattığı ve halen devam ettirdiği çetin savaşla ve Esed rejiminden yana bahis oynamakla Suriye’de başarısız olduğunu iddia ediyor. Putin’in kibri de onun kendisini Ortadoğu’nun hükümdarı zannetmesine neden oluyor. Üçüncü bir etken de Moskova’nın temel olarak İran’a bel bağlaması ve İran’ın rolünü ABD’nin istediği düzeye çekmeye yanaşmaması.
Burada Washington Moskova’ya şu mesajları veriyor: Öncelikle Rusya’nın Suriye’deki nüfuzu sınırlı, mutlak değil. Rusya’nın büyükler arasında oynanan oyunun kurallarına dönmesi gerekiyor. İkinci olarak Suriye’de, Cenevre’deki müzakere sürecinin, yani Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) Cenevre-1 bildirisi ve 2254 sayılı kararıyla çerçevesini çizdiği kıstaslar dışında bir çözüm söz konusu olamaz. Astana görüşmeleri ve Soçi Konferansı çözüm değildir. Rusya her ne kadar bu görüşmelerde alınan kararlara sıkı sıkıya bağlansa da, bunlar ikincil planda kalacaktır.


Washington’un Suriye stratejisini açıklaması

ABD Kongresi’nden gelen yoğun baskılar neticesinde Trump yönetimi, Suriye konusundaki stratejik planını kamuoyuna açıkladı. ABD’nin yeni stratejisi DEAŞ’la mücadele, İran’ın rolünü sınırlandırma ve siyasi sürece başlama üzerine temellendirildi.
14 Ocak 2018’de ABD, kuzeyde Türkiye ile güneydoğuda Irak sınırında Fırat nehrine paralel hatta konuşlanacak Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) bağlı 30 bin milisten oluşacak askeri bir birlik oluşturma planını açıkladı. Fakat ABD, Ankara’nın baskıları karşısında Suriye’nin kuzeyinde askeri birlik oluşturma fikrinden geri adım atmaya mecbur kaldı.
Bundan sadece 3 gün sonra, 17 Ocak 2018’de eski ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un yaptığı açıklama, ABD’nin Suriye ve bölgeyle ilgili bir sonraki aşamada izleyeceği stratejinin açık ve doğrudan ilanı hükmündeydi. Tillerson, ABD güçlerinin DEAŞ, Esed rejimi ve İran’la mücadele için Suriye’de kalacağını söyledi ve bunu “ulusal çıkar” olarak nitelendirdi. Washington yönetimi, Suriye’de büyük çıkarları bulunduğunu ve bunları müdafaaya hazır olduğunu ilk defa açıklamış oldu.


Trump’ın Suriye’den çekilme kararı

Türkiye’nin dış ilişkilerinde izlediği “denge” stratejisi meyvesini verdi. Washington, Türkiye-Rusya ilişkilerine büyük bir korkuyla bakmaya başladı; çünkü bu ilişki taktiksel koordinasyon ve işbirliği sınırını aşıp stratejik ortaklık seviyesine yükseldi. Bu durum da ABD’nin yeni küresel stratejisiyle çelişiyordu. Bu nedenle ABD, Ankara’nın korkularını hafifletmeye çalıştı ve Zeytin Dalı harekatına yeşil ışık yakarak Afrin bölgesinin YPG/PKK’dan temizlenmesi sağlandı. Daha sonra Rusya, İran ve Esed rejiminin İdlib’deki muhaliflerin askeri varlığını sona erdirmek için düzenlemeyi planladığı operasyonu veto etti. Bu sayede Ankara’nın Moskova’yla Soçi’de mutabakata varmasının yolu açıldı.
Trump’ın Suriye’den çekilme kararı YPG/PKK’yı Türkiye ile karşı karşıya bırakmak anlamına geliyordu. Tampon bölge oluşturulması açıklaması ise “Suriye’nin kuzeyinde ayrılıkçı bir yapı oluşturma projesinin” tabutuna çakılan son çivi oldu.
Trump’ın Türkiye’ye yönelik yıkıcı ekonomik savaş tehdidi ise kamuoyu karşısında saygınlığını yitirmeme ve söz konusu krizin yönetiminde askeri mantığa ve silaha başvurulmadığını gösterme amacı taşıyordu ve bu çok önemli bir mesajdı.
Yazar Bercan Tutar 13 Ocak’ta Sabah gazetesinde şunları yazdı: “Kuşku yok ki Trump, en büyük rakipleri Çin ve Rusya ile mücadele etmek yerine ABD'nin 11 Eylül 2001'den beri periferik savaşlara gömülerek güç, para ve itibar kaybettiği inancında. Bu yüzden ABD Başkanı Suriye'den çekilme ile birlikte aslında teröre karşı savaşın da bittiğini duyurmuş oluyor. Zaten iktidara gelir gelmez Haziran 2017'de CIA'nın Suriye'deki operasyonlarına son verdi. Şimdi de Pentagon'u Suriye'den çıkarıyor [...] Bütün olasılıkları düşünen ABD Başkanı bu bağlamda sadece Pentagon'un taşeronu YPG'yi satmıyor, Suudiler ile İsrail'den de yüz çeviriyor [...] Kim ne derse desin Bush ve Obama'nın Amerikası İslam dünyasının çelik çekirdeği Türkiye'ye karşı tarihi bir stratejik yenilgi aldı. Bu realiteyi en iyi fark eden isimlerden biri de Trump.”
Sonuç olarak, Türk diplomasisi Trump’ı terörist milislerle iş yapmanın büyük stratejik bir hata olduğuna, yeni Türkiye’nin de eski Türkiye gibi olmadığına ikna etti. Silahının yüzde 80’ini kendisi üreten, yükselen bölgesel güç Türkiye, jeopolitik haritası yeniden çizilen bölgede göz ardı edilemeyecek bir güç haline geldi.





3 Ocak 2019 Perşembe

Bölgesel güvenlikte Türkiye'nin yeni rolü

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Başkan Trump’ın güvenlik meselelerini Türkiye,’ye devretme kararı, Türkiye'ye en üst seviyede bir bölgesel güvenlik rolünü 70 yıl geç de olsa nihayet veriyor; bir Amerikan deyişindeki gibi: "Hiç olmayacağına geç de olsa olsun."



“İngiliz Büyükelçisinin özel kalemi, amirinin, [ABD] Dışişleri Bakanıyla, kendisine Majestelerinin Hükümeti'nden resmi ve önemli bir mesaj anlamı taşıyan 'mavi bir kâğıt parçası' iletmek için görüşebileceği konusunu acil bir şekilde arz etti... 
Henderson kısa bir müddet sonra bir değil, iki belge aldı. Belgeler şok ediciydi. Yunanistan ve Türkiye’ye yönelik İngiliz yardımı, altı hafta içinde sona erecekti… 
İngilizlerin artık iki ülke konusunda da önemli derecede bir yardımlarının olması beklenemezdi. Majestelerinin Hükümeti, hem Yunanistan hem de Türkiye'de bu yükü üstlenebileceğimizi samimiyetle umut ediyordu."

Eski ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson, 21 Şubat 1947'deki olayları "Present at the Creation" adlı hatıratında anlatıyor
"Bakın size ne diyeceğim...Sizin olsun. Ben gidiyorum."
ABD Başkanı Trump, kuzeydoğu Suriye’deki güvenlik sorumluluğunu Türkiye'ye devrederken, 14 Aralık 2018
ABD Başkanı Donald Trump'ın ABD güçlerini Suriye'den çekme kararı, ABD'de 'tam kapsamlı' bir siyasi öfke ile karşılandı. ABD'nin her türlü geri çekilmesinin yasını tutan aşırı sağcı Cumhuriyetçi şahinlerden tutun da ABD'nin "Suriye Demokratik Güçleri" (SDG)'li ortaklarının kaderiyle ilgili ellerini ovuşturan liberal merkezcilere ve solculara, geri çekilmenin ilan edilmesinden sonra gelen kınama mesajları üst perdeden ve öfke doluydu.
Şaşmaz bir PKK/PYD destekçisi olan New York Times (ki, PKK ABD devlet kurumları tarafından "terörist" olarak tanımlanmış bir terör örgütüdür), Suriye'nin ve SDG'nin akıbetinin ne olacağıyla ilgili ağıtlar yakan ve alarm zilleri çalan bir dizi başyazı ve makale yayınladı. SDG'nin, PKK'nın ABD kamuoyu haricinde kimseyi kandıramayan Suriye şubesinden başka bir şey olmadığı ve bu gerçeği kamufle etme gayretlerinin müthiş derecede sırıttığı gerçeğine rağmen yaptılar bu yayınları.

David Halbfinger'ın, Trump’ın kararının “Ortadoğu’nun jeopolitiğini aniden karıştırdığını” iddia ettiği 20 Aralık tarihli “ABD'nin Suriye’den Çekilmesi Ortadoğu’yu Allak Bullak Etti" başlıklı makalesi çok tipikti. Halbfinger, belli ki bölgeye daha yeni gelmiş. Buralarda PKK dışında hiç kimsenin "allak bullak" olduğu falan yok. 

Suriye'deki asıl aktörler Rusya, İran ve Türkiye, son iki yıldır ülkenin kaderini müzakere ederken ABD, kuzeydoğu Suriye'deki PKK kantonuna tırlarca silah taşımakla meşguldü.
Nitekim, Başkan Obama'nın 'topu elinden düşürerek' Rusya’nın Suriye’de hâkimiyet ortaya koymasına müsaade ettiği 2012-2013'ten beri ABD'nin oradaki hadiselerin üzerinde ancak 'çok azla hiç' arası bir skalada etkisi olabildi. Alışılageldik insan hakları edebiyatı ve ABD iç kamuoyunda tüketilmek üzere ara ara gerçekleştirilen Tomahawk saldırılarına rağmen, “hiç olmayan meşhur kırmızı çizgileri” ABD'nin, Suriye krizini yeni bir istikamete doğru itme konusunda ne bir isteği ne de kabiliyeti olduğunu gösterdi.

Bunun yerine, ABD yönetimleri, işlerin yolunda gittiğine dair ancak ve ancak ABD kamuoyunu ikna edebilen bir suret cambazlığı ve medya manipülasyonu yapmayı tercih ettiler. Başkan Obama'nın eski dış politika danışmanı Ben Rhodes'un New York Times Magazine'den David Samuels'e , bir ABD yönetiminin dış politika meselelerinde tek yapması gereken şeyin, ne yayınlamaları gerektiğini medya kuruluşlarına söylemek olduğuna dair açıklamasından da ABD kamuoyu bir ders almadı. Dolayısıyla, ABD yönetiminin kamuoyunu kandırma gayretleri, Türkiye'nin içinde bulunduğu bölgede üç-beş kişi hariç kimseyi etkileyebilmiş değil. “[ABD kamuoyu] resmen hiçbir şey bilmiyor,” iddiasında bulunmuştu Rhodes; bu sayede herhangi bir ABD yönetiminin tek yapması gereken şey, bilinmesini istediği bilginin propagandasını yapmaktır; bundan sonra herkes anlatılan hikayeyi kesinlikle yutacaktır.

Netice itibariyle, ABD'nin Suriye konusunda elde ettiği yegâne başarı, kendisini çok yoğun, ezici bir şekilde kandırması olmuştur; Trump'ın kararıyla ilgili koparılan bütün yaygara, bu "başarı" yanılsamasından ve sahte dürüstlük gösterileriyle mevcut iktidarsızlığı gizleme çabalarından ileri gelmektedir. Sonuç olarak, Başkan Trump'ın kararının Türkiye'de ortaya çıkardığı duygular kimisinde ancak kerahetle dolu bir eğlenme hissi olurken kimilerinde de bildiğiniz, başkalarının mutsuzluğundan keyif alma haliydi.

ABD sonrası Suriye

Şimdilik en önemli mesele, ABD'nin kuzeydoğu Suriye'den çekilmesinin, Suriye rejiminin ancak PKK/PYD/YPG'yle işbirliği yaparak doldurabileceği bir güç boşluğuna yol açıp açmayacağı. Kimse bu ihtimale şaşırmış gibi yapmasın, zira PKK/PYD/YPG'nin geçmişte her ne zaman gerekli gördüyse tam olarak yaptığı şey, Şam'la işbirliğine gitmek olmuştur. Bu ihtimali bertaraf etmek için, Türkiye ve ABD, devir-teslimi koordine etmeye çalışıyor.

ABD'nin resmi açıklamalarında, ayrıca, tamamen geri çekilme için en fazla üç aylık bir süre öngörüldüğüne işaret edildi. Bu açıklama, ABD’nin Suriye’den çekilmesinin birkaç ay boyunca yakından gözlemlenmeye ihtiyaç duyacağı anlamına geliyor. Türkiye için hayati öneme sahip bir diğer konu, ABD’nin PKK/PYD/YPG’ye verdiği silahların toplanması. ABD'nin bu silahların geri alınacağını defalarca iddia etmiş olmasına rağmen bu konuda büyük ve haklı şüpheler var. Açıkçası, ABD'nin çekilmesinin ve silah toplama işlemlerinin tatmin edici bir şekilde neticeye ulaştığına, ancak Türk istihbarat ve güvenlik görevlileri ABD’nin PKK’ya sağladığı tüm silahları geri alarak gerçekten de toplanıp eve döndüğüne dair kamuoyuna bir açıklama yaptığında inanacağım.

Orta Doğu Komutanlığı'ndan Suriye'ye

Görüşü daha net olan gözlemcilerin üzerinde durması gereken şey, bu kararın tarihsel anlamıdır. ABD, İngilizlerin bölgenin güvenlik sorumluluklarını paldır küldür kendisine devrettiği Şubat 1947'den beri Doğu Akdeniz'i kendisinin 'tepinme sahası' olarak görüyor. Geçtiğimiz 70 yıl boyunca ABD, anlamadığı, ama jeopolitik stratejinin mantığına göre de kendi kontrolünde kalmasını gerektiren bir bölgede, müdahaleden müdahaleye ve felaketten felakete tökezleyerek, “uzmanlık, planlama ve ekipmandaki eksikliklere rağmen işi düşe kalka da olsa kotarmak” şeklinde özetlenebilecek meşhur İngiliz usûlü iş yapmanın kendi versiyonunu gerçekleştirdi.

Başkan Harry Truman ve Dışişleri Bakanı Dean Acheson tarafından kuvvetle desteklenen bir Orta Doğu Komutanlığı (MEC) için tasarlanan özgün plan uygulanabilmiş olsaydı, bu felaketlerin en azından bir kısmı engellenebilirdi. Türkiye (ve Yunanistan'ın) NATO’ya kabul edilmesinin gerekçelerinden biri, NATO'nun, Türkiye'nin başlıca bir rol oynayacağı bir Doğu Akdeniz güvenlik yapısının önerilen kuruluşu olmasıydı. Daha sonra da Türkiye'nin bölgeye dair bilgisi bölgeyi etkileyen sorunlara daha doğrudan uygulanabilirdi.
İsmi sonradan Orta Doğu Savunma Teşkilatı (MEDO) olarak değiştirilen Orta Doğu Komutanlığı (MEC), Eisenhower yönetiminin bölgeden yükselen güçlü direniş karşısında planı sürdürmemeye karar vermesi nedeniyle asla gerçekleşmedi. Onun yerine nihayetinde başarısızlığa mahkum olan Bağdat Paktı ve aynı şekilde başarısızlığa mahkum olan Merkezi Antlaşma Örgütü gibi başka düzenlemelere gidildi.
Günümüzde Türkiye'nin bölgedeki itibarı, sanayileşen ekonomisi ve gelişmiş askeri kapasiteleri ile birlikte büyük ölçüde artmıştır. Başkan Trump’ın güvenlik meselelerini Türkiye’ye devretme kararı, dolayısıyla, Türkiye'ye en üst seviyede bir bölgesel güvenlik rolünü 70 yıl geç de olsa nihayet veriyor; bir Amerikan deyişindeki gibi: "hiç olmayacağına geç de olsa olsun."
Türkiye, geçtiğimiz yirmi yılda çok sayıda örneğin de ortaya koyduğu gibi, hayati güvenlik yüklerini üstlenebilecek kabiliyete sahip. Afganistan gibi yerlerde üstlendiği işbirliği temelli güvenlik vazifeleri, Türkiye'nin gelişmekte olan kapasitesinin erken göstergelerinden biriydi. Fakat Türkiye'nin kuzey Suriye’deki son derece başarılı operasyonları -Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Harekatı- aynı zamanda Türkiye'nin zorlu arazilerde karmaşık askeri operasyonları bağımsız bir şekilde planlayıp yürütebileceğini kanıtladı. Obama yönetimi, ancak daha belirgin olarak Başkan Obama, Ben Rhodes ve Dışişleri Bakanı John Kerry Türkiye'nin kapasitelerini altı yıl önce takdir edip de onlara güvenmiş olsaydı, bu dönemde Türk-Amerikan ilişkilerini sarsan olumsuz gelişmelerin çoğunu savuşturmuş olabilirdik. Başkan Trump'ın, Suriye çatışmasında mündemiç meseleleri tam olarak ne derecede anlayabildiği konusu net değil, ancak önemli bir bölgesel güvenlik meselesi konusunda Türkiye'ye güvenmek, doğru tercih oldu.
Sonuç olarak, Türkiye, Türkiye'nin dış politikası ve Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve NATO'daki rolü için yeni bir dönem başlamıştır. Dean Acheson bugün hayatta olsaydı eminim ki bu kararı sadece onaylamaz, aynı zamanda ABD'nin ve NATO'daki ortaklarının, mantıklılığı bu kadar ortada olan bir şeyi yapması neden bu kadar uzun sürdü, merak ederdi.
Bu kararın sadece Türkiye'ye değil, tüm bölgeye hayırlar getirmesini dilerim.


24 Aralık 2018 Pazartesi

Fırat'ın doğusundaki askeri operasyonunun stratejik boyutları

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
"Verimli Suriye" olarak bilinen Fırat'ın doğusu aynı zamanda ABD'nin Ortadoğu'nun ortasında konuşlanmasına ve İsrail'e ilave himaye sunmasına imkan veren stratejik bir konumda.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı Fırat'ın doğusuna yönelik askeri harekatla, terör örgütü YPG/PKK unsurlarının Suriye'nin doğusunda ve kuzey doğusunda ABD desteğiyle kontrol altına aldığı bölgelerde bağımsız bir oluşum kurma çabalarına son verilmesi amaçlanıyor. 
Bu adım birçokları için şaşırtıcı olsa da Türkiye'nin güvenliği için hayati bir önem taşıyor.

Son olarak ABD'nin Suriye'deki askeri varlığını sonlandırma kararı almasının ardından, Türkiye'nin Münbiç'e yapacağı askeri operasyona ilişkin beklentiler iyice arttı. 

ABD'nin çekilme kararı, Barack Obama'nın Cumhurbaşkanı Erdoğan'a 2016'da verdiği sözün geç de olsa bir şekilde yerine getirilmesi anlamına geliyor. Washington'ın terör örgütü YPG/PKK unsurlarına verdiği silah desteğine ve eğitime bakıldığında, yapılanların DEAŞ terör örgütüne karşı savaş için gereken miktarı çoktan aştığı görülüyor. 

ABD, YPG/PKK unsurlarına hafif, orta ve ağır silahlar ile bir orduyu tamamen donatmaya yetecek düzeyde mühimmat desteğinde bulunmuştu.

Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türk devletinin elinde bulunan somut delillere dair yaptığı açıklamada, uluslararası koalisyonun DEAŞ'a karşı savaşıp yok etmesi gerekirken, DEAŞ'ın bazı liderlerini koruduğuna dikkatleri çekmişti. 

Bu durum, bir anlamda ABD'nin, DEAŞ tamamen yok oluncaya dek terörle mücadele amacıyla Suriye topraklarında bulunduğu sözlerini de boşa çıkarmıştı.

ABD'nin bir başka gerekçesi ise İran'ı Suriye'den çıkarmaktı. Ancak İsrail'in zaman zaman bazı kritik İran mevzilerini vurması dışında, şimdiye kadar İran'ı çıkarmaya yönelik ciddi bir çaba görülmedi. İranlı milisler Dera'dan Süveyda'ya, Halep'ten Hama'ya ve İdlib kırsalına kadar Suriye'nin her tarafına yayılmış durumda. İran'ın yayılma alanı genişlemesine rağmen, ABD'nin -İranlı milislerin Rus paralı milisleriyle iş birliği içinde gerçekleştirdiği T4 askeri üssü saldırısına karşı koymak dışında- hedef almak bir yana, İranlı milislerinin hareketlerini dahi önlediği görülmedi.

Washington ve Brüksel, Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG), ABD'nin terör örgütleri listesinde bulunan PKK'nın militanlarından oluştuğunu biliyor. Amerikalı subaylar ayrılmadan önce, bu güçlerin sözcüsü olan Talal Silo'ya bunu söylemişti. 

Bu inkar edilemez gerçeğe rağmen Washington, Haseke'de ve Irak'ın kuzeyinde özel birlikler olarak bu militanları silahlandırmaya ve eğitmeye devam etmişti. Washington, ele geçirdikleri bölgelerde halkı zorla göç ettirme suçları işleyen, demografik yapıyı değiştiren bu militanlara destek vermeyi sürdürdü. 
Zorla göç ettirilen, evleri yıkılan milyonlarca Arap ve Türkmen için, ABD'nin Suriye'den çekilmesi hiç şüphesiz bir takım önemli sonuçlar doğuracaktır. ABD desteğinden yoksun kalan YPG/PKK terör unsurları, başta Münbiç olmak üzere birçok bölgeyi terk etmek durumunda kalabilir.


Fırat'ın doğusunun stratejik önemi


Fırat'ın doğusu doğal gaz ve petrol rezervlerinin yanı sıra, tarım ve su kaynaklarını barındırması bakımından "verimli Suriye" olarak bilinir. Bu durum ABD'nin buraya el atmasına neden oldu. Ayrıca bu bölge, ABD'nin Türkiye, Irak, İran ve Körfez'e yakın bir şekilde Ortadoğu'nun ortasında konuşlanmasına ve İsrail'e ilave himaye sunmasına imkan veren stratejik bir konumda.

Washington tarafından sözde teröre karşı savaşta stratejik ortak olarak seçilmesinin ardından, SDG ABD'nin bölgedeki kara gücü oldu. Bu da SDG'nin özerk bölge/devletçik kurma hayalinin peşinden gitmesinin yolunu açtı. SDG bu hayaline kavuşmak için Arap, Türkmen, Süryani ve diğer etnik gruplar ile ayrılıkçı/Öcalancı ideolojiyi reddeden Kürtler üzerinde baskı kumak ve demografik yapıyı değiştirmeye çalışmak gibi bir dizi etnik temizlik hareketlerine yöneldi.


Daha önce verilen sözler tutulmadı


ABD'nin bilinen oyalama taktikleri, sözleri yerine getirmeme ve anlaşmaları uygulamama tutumu, Ankara'da rahatsızlık oluşturuyordu. Eski ABD Başkan Yardımcısı, Suriye'de güvenli bölge oluşturulması hususunda Türkiye ile beraber çalışmayı vadetti ve bu konuda anlaşmaya imza attı. 

Bizzat kendisi ve onunla beraber dönemin Savunma Bakanı, SDG'nin Fırat nehrinin batısına geçmeyeceğini taahhüt etti. Ancak Türkiye'nin uyarılarına rağmen, SDG Fırat'ın batısına geçti ve Münbiç ile Tel Rıf'at'ı işgal etti. Sonra ABD, ABD-Türkiye ortak güçlerinin gözetiminde bu militanları bir takvime göre Münbiç'ten çıkaracağını vadetti. Ancak bunların çıkartılması ve anlaşmanın uygulanması yerine, bu güçler tüneller kazmaya başladı.
ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Ankara'daki son görüşmelerde Türkiye'nin sınır gözlem noktalarını boşaltma yönündeki talebini reddetti. 
Ama bardağı taşıran son damla, James Jeffrey'in ABD'nin askeri varlığının devam edeceği ve Washington'ın Fırat'ın doğusunda daha önce Irak'ın kuzeyinde yaptığı uygulamaları tatbik edebileceği yönündeki açıklamaları oldu. Jeffrey bu açıklamalarıyla askeri ve güvenlik tedbirlerini, uçuşa yasak bölge ilan edilmesini, gerektiğinde müttefiklerini savunmak için doğrudan askeri müdahale yapılmasını kastetti.


Trump'tan yeşil ışık


Erdoğan ile telefon görüşmesinde Trump, Türkiye'nin stratejik güvenliğini koruma çabalarını anladığını gösterdi. 
ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, NATO önündeki konuşmasında, SDG'nin ABD ve uluslararası koalisyonun terör örgütü DEAŞ'la mücadelede ortağı olduğunu belirtti. Yani iki taraf arasındaki ortaklık bununla sınırlıydı ve ABD güçleri Fırat'ın doğusunda Türk güçleri tarafından gerçekleştirilecek bir operasyona müdahalede bulunmayacaktı.


Moskova Türkiye'nin operasyonunu memnuniyetle karşılayacak


Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD'nin Suriye'deki nüfuzunu zayıflatmak ve Türkiye ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların şiddetini artırmak için Ankara'nın Münbiç ve Fırat'ın doğusunda operasyon yapmasını destekleme konusunda hiç tereddüt etmeyecektir. 
Bu durum, Rusya'nın Suriye ve Ortadoğu stratejisinin yararınadır ve Türkiye'nin Moskova'ya daha fazla yakınlaşması için de bir fırsat oluşturacaktır.

Fırat'ın doğusuna yönelik operasyon Türkiye için stratejik bir zorunluluk

Türkiye'nin Fırat'ın doğusuna yönelik askeri operasyonunun stratejik boyutunu ele almadan önce şu soruyu sormak gerekir: "Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları olmasaydı, (parçalanmamış) birleşik bir Suriye'den bahsetmek mümkün müydü?"

Farz edelim ki Türk ordusu sınırın öteki tarafında yapılanlara seyirci kalmış, bir anda milliyetçilik hisleri kabaran çevrelerin istediği gibi, hiç bir şey yapmadan PKK militanlarının kuzey Suriye'nin demografisini değiştirmesine engel olmamış ve Fırat Kalkanı ile Zeytin Dalı harekatlarını gerçekleştirmemiş olsun. Şu an Suriye'de durum ne olurdu?

En muhtemel, belki de tek senaryo şu olurdu: ABD ve onun müttefikleri PKK/PYD militanlarının varlığının ve operasyonlarının meşruiyet kazanması için, El-Bab kenti ve çevresi terör örgütü DEAŞ'ın elinde olacaktı, buna karşılık olarak da Suriye'nin kuzeyinin tamamı Akdeniz'e kadar Suriye Demokratik Güçleri'nin kontrolüne geçecekti. 
Böylece terör elebaşı Abdullah Öcalan'ın devletçiği Suriye'de emrivaki olarak kurulmuş olacaktı.

Bugün Fırat'ın doğu bölgesinde aynı senaryo tekrarlanıyor. Sincar dağı ikinci bir Kandil dağına dönüştü; ayrılıkçı militanlar için korunaklı bir sığınak teşkil etmeye başladı. PKK/PYD'li teröristler bugün "ikinci İsrail" anlamına gelen "Öcalan devletçiği"ni kurma aşamasına geldiler. Ya bu haksız duruma son verilecek ya da sadece Suriye'nin birliğini değil, istisnasız bölgedeki ülkelerin tamamını tehdit eden bir durum oluşacaktır.

İlginç olan ve hayrete düşüren şey ise bazı Arap ülkelerinin yıkıcı ve tehlikeli olan bu ayrılıkçı projeyi desteklediğini gizlememesidir. Bu devletler için -kardeş bir ülkenin parçalamasına katkı sağlasa dahi- Erdoğan'ın karşısında olmak yeterli bir gerekçedir.

Fırat'ın doğusundaki askeri operasyonun Türkiye için stratejik bir zorunluluk olduğu doğrudur. Ancak bu aynı zamanda ileride Suriye'nin birliği için de bir emniyet supabıdır.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html