BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Hillary Clinton sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Hillary Clinton sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

9 Kasım 2020 Pazartesi

Amerikan dış politika aklı ve yeni Başkan Joe Biden

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil.

Amerika Birleşik Devletleri geçtiğimiz Salı günü gerçekleşen sorunlu ve kaotik seçimle 46. başkanını belirledi ve Joe Biden ile birlikte yeniden bir Demokrat döneme uyandık. Amerikan siyasal sosyolojisi ve politika biçimi anlamında ülkeyi gelecekte çok iyi günlerin beklemediğinin işaret taşlarıyla dolu bir seçim süreciydi, şahit olunan. Meselenin elbette birçok farklı boyutu var. Siyasal vizyon ve tasavvurdaki daralma, sosyo-iktisadi ve sosyo-politik kodlara içkin dip dalga ve büyük bir ahlaki meşruiyet kaybı.

Peki, ABD böylesi bir zeminde yeni başkanını karşılarken ortada duran siyasal manzara, özelde Amerikan dış politika aklı, kodları ve icrası bakımından bize ne anlatıyor?

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacak. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır.

Amerikan dış politika aklının zihinsel/normatif temelleri

Amerikan dış politika aklının yapısına ilişkin yapılacak bir tartışma, her şeyden evvel Amerika’nın kendisine nasıl istisnai bir karakter atfettiğiyle ilgilidir. Amerikan oryantalizmi ve istisnailiği, bu bakımdan kendi kurucu anlatısında olduğu gibi, Amerika’nın tarihsel, temel ve niteliksel anlamda biricikliği ve özel konumu üzerinden yükselir. “Tanrı tarafından biçilmiş bir yazgı” vehmiyle şekillenen bir düşünce biçimi, ABD’ye dünyanın geri kalan kısmına yönelik normatif bir güç iddiası ve icrası hakkı sunar. Öyle ki bundan Avrupa dahi arî değildir. Zira monolitik ve hermetik olarak bir Batı var olsa da transatlantik uyuşmazlık ve farklılıklar, ABD açısından “üstünlük sorunu” üzerinden yükselen bir zemine oturur. Bu ise “Amerika ve diğerleri” ayrımına esas teşkil eden ontolojik özbilinçle ilgilidir. Püriten İngiliz hukukçu John Winthrop’un “city on a hill” (tepedeki şehir) analojisinden bu yana, “manifest destiny” (belirgin yazgı) ve sonrasında Wilsoncı ve II. Dünya Savaşı sonrası liberal uluslararasıcılığa, en nihayetinde ise Soğuk Savaş’tan 11 Eylül ve sonraki sürece ruhunu veren saik, bir Fransız-Amerikalı olan Crevecoeur’ün ifadelendirdiği “Amerikan Rüyası”nı betimleyen bir zihin dünyasını simgeler. Keza Alexis Tocqueville’in demokrasi-Amerika anlatısını da bu zihinsel düzlemle ilişkilendirerek tarif ettiğini hatırlamakta yarar var. 

İzolasyonizm vs küresel liderlik misyonu

Tüm bunlara karşın, pratik saikler bakımından 19. yüzyıldan bu yana Amerikan dış politikasını belirleyen iki temel damardan bahsedilir. Monroe Doktrini’nde ifadesini bulan ve John Quincy Adams gibi etkin liderler eliyle Amerika’nın ilgisini kıta dışı meselelerden çok kıta içi duruma ve ülkenin gücüne odaklayan “izolasyoncu” bir politik tercih ile yukarıda çerçevesi çizilen “küresel liderlik” mefhumu ekseninde kümelenmiş, Amerikan askeri üstünlüğünün adil ve temiz bir dünya için bir önkoşul olduğu tezi arasındaki gel-gitli hâl. Ne var ki, Başkan Franklin Roosevelt’in Monroe Doktrini’ni Karayip ve Orta Amerika’daki borçlarını ödeyemeyen küçük ekonomilere müdahale hakkı yönünde genişleten ve Pearl Harbor ile küresel askeri liderlik iddiası düzeyine taşıyan politikası, artık ABD dış politikasının yönünü ve içeriğini de netleştiriyordu. Burada dikkat çeken nokta ise, Amerikan tarihi boyunca “izolasyoncu” olarak yaftalanan çizgi geri kafalı ve bencil olarak tanımlanırken, “uluslararasıcı” olarak tanımlananların cömert ve ilerici olarak kabul görmeleri. Yani ihtiyari biçimde bu şekilde inşa olunan bir ikilikten bahsetmek gerek. Bu yönüyle izolasyonculuğun, tanımlanması ve konumlandırılması itibarıyla, belirlenmiş bir içerikle tek taraflı bir inşa olarak belirdiği görülüyor. Entelektüel arka planında, felsefi bakımdan yukarıda çerçevesi çizilen hattın, icraî bakımdan da New York’taki ana akım gazetelere yazan, çoğunluğu Yale ve Princeton merkezli entelektüeller ve büyük fonları bu sürece aktaran finans elitlerinin olduğu bir zemin bu. Ki bu zeminin etki sahibi hemen her üyesi, aynı zamanda Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations) de üyesi.

Bunun küresel siyaset ve coğrafyalar bazında ne anlama geldiği ise esas can alıcı nokta: ABD dış politika paradigmasının artık geri dönülemez patikasında daimî yüksek seviyelerde askeri harcama, küre çapında büyük bir üs ağı, küresel askeri müdahaleye dair büyük bir tutku, genişleyen ulusal güvenlik aygıtları ve tahripkâr bir silah endüstrisi bulunuyor. Ki bunların hepsi, küre çapında fiili müdahalelerin başladığı Pearl Harbor’ı müteakip sadece birkaç yıl içerisinde aşikârlaşmaya başlamıştı. Bundan sonrası ise gerek Soğuk Savaş süresince gerekse Soğuk Savaş sonrası dönemde sert askeri adımlar, görece yumuşama ve yer yer lokal çekilmeler, yıkıcılığı büyük yanlış hesaplar, başarı-başarısızlık ikilemleri ve büyük trajediler…

Soğuk Savaş ikliminde rasyonelleştirilebilecek bir zeminde oturduğunu iddia eden bu perspektif açısından gerçekten de asıl sınama Sovyetlerin yıkılmasıyla gelen yeni düzene geçişin meşruiyet dinamiklerini nasıl ve nereden türetebileceğiydi. Yani yeni sistemik soru, Amerikan dış politika aklının Soğuk Savaş sonrası dünyanın polisi olmak ile liberal siyasi-iktisadi düzenin zaferini tahkim etmek arasındaki sıkışmışlık halini nasıl çözümleyeceği idi. Bu ise gerek George H. W. Bush’un Birinci Körfez Savaşı’nda, gerek Bill Clinton’ın Balkanlar’a ilişkin angajmanının tonu ve içeriğinde, gerekse G.W. Bush’un 11 Eylül ile kristalleşen politikasında görülen ortak bir stratejik dil ve formülasyona dayanıyordu: liberal sistemin ve onun herkes için gerekli -demokrasi, özgürlük, insan hakları, serbest ticaret ve piyasa ekonomisi gibi- çıktılarının tehdit edilmesine karşı dünya uluslarının korunması misyonu. Yani yeni dönem Amerikan siyasetinin kimlik ve pozisyonlanma krizinden çıkışın yolu, üç Cumhuriyetçi (bir dönem G.H.W. Bush ve iki dönem G.W. Bush) iki Demokrat (iki dönem B. Clinton) yönetim ile geçen bu zaman diliminde, bu ortak formülasyon üzerinden yürüdü: Amerikan değerleri gereği, dış dünyaya aktif müdahil olma "sorumluluğu".

Doğu Akdeniz’deki duruma ilişkin görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira Suriye ve Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz.

Dış politikada aslî aktör kim?

Özetle ABD dış politikasının bir çeşit “grand strateji”sinde ana izlek, dış politikanın kurumsal yapısı kaynaklı ve belirli normlar ekseninde tanımlı süreklilik arz eden bir stratejik hatta dayanıyor. Beraberinde başkanlar ve onların kişilik, politik perspektif, anlayış, metot, söylem ve davranış biçimleri ise dış politika sürecini bütünleyen unsurlar olarak beliren değişkenler. Söz gelimi Wilson Prensipleri olarak liberal uluslararasıcılığın kurucu metnini ve bu metnin içerdiği temel izleği üreten Başkan Wilson’ı, yine bizatihi Avrupa’ya savaşmak için asker gönderen başkan olması gerçeğiyle birlikte düşünmek durumundayız. Ya da Hitler’in karşısına konacak bir siyasal perspektifi yeni bir siyaset vizyonu üretme yolunda kitlelerin iknasında kullanan Franklin Roosevelt’i, ABD’nin bir biçimde savaşa dahil olması “gereğinden” hareketle ülkeyi küresel bir askeri güce dönüştürecek fitili yakan başkan olarak hatırlayacağız. Keza bunun gibi, Soğuk Savaş atmosferinde “çevreleme” siyasetinin kendisi üzerinden icra edildiği Truman ve Eisenhower doktrinlerini, birbirinden söylem ve davranış tonları bakımından farklılaşsa da yapısal zemini ve ana izleği Sovyetlerin çevrelenmesi olan bütüncül bir Soğuk Savaş stratejik konseptinden ayrı düşünemeyiz. Küba krizinde nükleer bir savaşın engellenmesi yolundaki politik ve diplomatik uygulama biçimiyle hatırlanan Başkan Kennedy’nin, Vietnam Savaşı’nı başlatan sürece dur diyemeyen ve napalm bombası kullanımı da dâhil birçok savaş suçunun işlendiği ve milyonlarca masum insanın ölümünden sorumlu ekibin bir parçası olduğu gerçeğini göz ardı edemeyeceğimiz gibi.

O halde Amerikan dış politika aklı; kurumsal yapısı, başkanları ve onların ekipleri eliyle ortaya çıkan bütüncül fotoğrafta, temel sorusuna cevabını bulabilmiş değil: Amerika’nın ilke-çıkar ve meşruiyet-hegemonya arasındaki kesitte kimlik ve pozisyonu nedir? Veya soruyu şöyle soralım: Demokrat Başkan Bill Clinton döneminde kavramsallaştırılan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” ile Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush’un “Bush Doktrini” arasındaki süreklilik ve/ya kopuş çizgisinin sınırları nerede başlar, nerede biter?

Kimlik ve pozisyonlanma krizi arasında Amerikan dış politikası

Özetle ABD, kendisine bir pozisyon arıyor. Bugün Trump ile Biden, 2016’da Obama/Hillary Clinton ile Trump, 2008’de George W. Bush/John McCain ile Obama arasındaki perspektif ve politika farklılıklarını ya da süreklilik noktalarını çizgisel bir hatta değerlendirmek, ne kastettiğimizi anlatabilir.

Geriden başlayalım… Amerikan dış politikasının Soğuk Savaş sonrası içine girdiği kimlik ve pozisyonlanma krizi ve bunun maliyetlerinden kaçınma endişesinin en temeyyüz etmiş ve billurlaşmış hâli, 11 Eylül sonrası girdiği politik-askeri patikanın olağanüstü maliyetleri ve altı bir türlü doldurulamayan meşruiyet problemi oldu. Obama’nın, yardımcısı Joe Biden ile birlikte (Obama’nın iki dönemi boyunca Orta Doğu dosyası Biden’daydı), tam da bu yüzden, “retreat” (ricat) olarak ifadelendirilebilecek; dış müdahaleden ve yeni bir askeri çatışmadan mümkün olduğunca geri durmaya çalışan politikası, Irak’tan çekilme vaadi, İslam dünyasıyla daha fazla diyalog çabası/iddiası, Filistin meselesinde iki devletli çözümü zorlaması, İran ile ABD-Avrupa hattı arasında her tarafın kazançlı çıkacağı yeni bir müzakere süreci yolundaki önermesi, Rusya ve Çin’le ilişkilerde daha yakın çalışma hatta işbirliği nosyonu gibi unsurlar, bir yandan halktan genel anlamda desteğin devamını sağlarken beraberinde ise küresel liderlik iddiasından vazgeçildiği eleştirilerine maruz kalmasına neden olan bir süreci tetikliyordu. Yine de 2012 seçimlerinde Romney ile girdiği mücadelede kendisine olan halk desteğinin sürmesi, ikinci döneminde birçok kişi açısından Obama’ya daha özgür ve özgün bir politika alanı açılacağı beklentisini meydana getirmişti. Ancak böyle olmadı. Ne Romney’in ne Obama’nın kişisel tasarruflarıyla değiştirebileceği ABD’nin ulusal çıkarlarına ilişkin temel hususlar olan enerji güvenliği, İsrail’in güvenliği ve el-Kaide ile mücadele, Arap ayaklanmaları süreciyle birlikte bambaşka bir patikaya evrildi. İlkelerle çıkarlar arasındaki pozisyonlanma krizini ilk kez bu denli somut yaşayan Obama yönetiminin ilkeler aleyhine çıkarlar temelli bir yönelime kayması, Arap ayaklanmalarına yaklaşımda da ana çizgi halini aldı.

“Geriden liderlik” denen fakat ne olduğu belli olmayan bir idare biçimiyle, yeni karşılaşılan meydan okumalarda Libya, Mısır ve Suriye’de, miras alınan iki vakada ise Irak ve Afganistan’da çok büyük insani, sosyal, siyasal ve iktisadi maliyetti Obama’nın bıraktığı. Yeni bir cephe açmama konusundaki Amerikan devlet stratejisinin sahada kaos siyaseti olarak pratiğe döndüğü bir dönemdi Obama’nın “liberal demokrasinin geri dönüşü” olarak nitelediği dönem. Obama politikalarının yönünün Orta Doğu açısından orta ve uzun vadeli en büyük maliyeti ise Irak ve Suriye’de mezhep eksenli gerilimlerin fitilinin yakılması oldu. Bush’tan devralınan Irak politikasında, Sünni bloğa karşı Iraklı bir Şii liderlik inşa etme çabasındaki Nuri el-Maliki’nin sistematik etnik-mezhebi temizlik politikasına verilen zımni onay, 2014’te cumhurbaşkanı yardımcılığına geçen Maliki’nin yerini yine İran’ın desteğiyle Haydar el-İbadi’nin almasıyla bütünleştiğinde, Irak’ta demografik dengelerin parçalanmasına sebebiyet veren dinamiğin mimarisini inşa etmiş oluyordu Obama yönetimi. Bu ise oluşan derin boşlukta sosyolojik fay hatlarının kırılmasına ve istikrarsızlığın derinleşerek kurumsallaşmasına zemin açan, buradan da DEAŞ’ın filizlenebileceği “uygun” bir iklim olarak neticelenecekti. Maliki yönetimince Sistani’nin fetvasıyla kurulan ve 2016’da çıkarılan yasa sonucu Irak silahlı kuvvetlerine dahil edilen Haşdi Şabi ile DEAŞ arasındaki mezhep-temelli çatışma dalgası ise bölgeyi uzun sürecek bir kaosa hapsedecekti.

“Geriden liderlik” konseptinin belki de yapısal bir gereği olarak, doğrudan müdahale biçiminde değil; maliyetsiz, kolay dengeleme enstrümanı anlamında işlevsel aktörler olarak lokal paramiliter güçler, terör grupları ve vekil unsurları sahada arkalayıp işlevselleştiren bir stratejiye geçen Amerikan devlet politikası, Obama yönetimi üzerinden mezhep kartıyla Irak’takinin benzerini, Lübnan ve Suriye’de de uygulamaya koydu bu dönemde.

2013’e kadar Obama yönetiminin savunma bakanı olan Leon Panetta’nın sonradan açıklayacağı üzere, Suriyeli muhaliflere silah yardımı konusunda yapılan planlama ve hazırlıkların her defasında Beyaz Saray tarafından reddedildiği gerçeğini de bir tarafa koyarsak (ki selefi Robert Gates de, Afganistan konusunda uygulanan politikaların hemen tamamının, ilgisiz ve uyguluyor görüntüsü içinde icra edildiğini belirtmişti), (kimyasal silah kullanımına dair) ilan edilen kırmızı çizgilerin defaatle aşıldığı Suriye’de, Esed yönetiminin alanının aşamalı biçimde genişleyerek açık bir demografik temizliğin icra edildiği bir noktaya varıldı Suriye’de. Ortaya çıkan kaotik kesitin ise, hem Rusya’nın aktif oyuncu olarak bölgeye yerleşmesi (ki Amerikan elitlerinin Obama dış politikasına yönelttikleri suçlamanın ana hassasiyet noktasını burası oluşturuyor) hem de terör gruplarının önce Irak-Suriye, ardından da Türkiye-Suriye hattında örgütlenebilmeleri için “gerekli” boşluğu ve zemini oluşturduğunu görmek zor değil. Suriye’nin kuzeyinde PYD ve YPG’nin silahlandırılması, ekipman, teçhizat ve eğitim desteğinin sunulmasında Demokrat bir yönetimin dayandığı tek argümanın DEAŞ ile savaş olması durumu da Amerikan dış politika izleğindeki fiili gerçekliği en net ifade eden durumdu. Kaldı ki sürecin başındaki iddiaları ile gelinen nokta arasındaki derin uçurumu bizzat Başkan Obama’nın tercihlerinde görmek mümkündü. Kendisinin bizzat görevlendirmesiyle işbaşına gelen ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Joseph Votel ve DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk gibi şahin isimlerin bölgede oynadıkları aktif ve kirli role bakmak bunun için yeterli.

Yine Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin pratik sonuçlar da benzer bir fotoğrafı içeriyor. Çift devletli ve 1967 sınırları temelindeki Amerikan geleneksel dış politikasının söylemsel düzeyde ikrarının uygulama sahasındaki neticesi, uluslararası alanda İsrail’e her platformda kalkan olunan ve barışın eskisine dahi oranla çok daha gerilere itildiği bir manzara oldu. Söylemsel düzeydeki ve Başkan Obama’nın kişisel davranış biçimlerine yansıyan nüanslar bir yana, politik sonuçlar itibarıyla, dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, kendi siyasi ve askeri kariyeri boyunca Obama’dan daha fazla İsrail’in güvenliğine hassasiyet gösteren bir başkan tanımadığını söylüyordu (elbette Trump’ı görmemişti). Nitekim istihbarat işbirliği, İran’a karşı siber savaşta ortaklık, “demir kubbe projesi”ne destek ve artan askeri yardımlar, Obama döneminin İsrail’e dair politik rotasının bazı somut işaret taşlarıydı. Dahası var: 2016 seçimlerinde Trump’a karşı yarışan Hillary Clinton, bir yönü seçim yatırımı olmakla beraber bir Demokrat başkan adayı olarak, Cumhuriyetçi ve hayli ideolojik Trump’ın başkanlık programına eşdeğer bir tonda, İsrail’in güvenliğini Orta Doğu politikalarının temel taşı olarak niteliyordu.

Obama’nın çift taraflı keskin bir bıçak gibi küresel liderlik siyasetini nereden tutacağına ilişkin bir başka söylem-eylem uyuşmazlığı, “Asya’ya dönüş” olarak ifadelendirilen Pasifik stratejisi idi. Çin’in Güney Çin ve Doğu Asya denizlerine yönelik emellerini frenleme amacından doğan, bölgede askeri üslerini ve donanma varlığını güçlendirerek Çin’e karşı ön alıcı/önleyici politikalar (pivot stratejisi) geliştiren bir ABD’nin, Obama’nın ilk başkanlık iddialarından hayli uzak bir noktada olduğunu görmek bu yönüyle çok zor değil.

Benzer bir karmaşa hâli, Karadeniz-Kafkasya hattında oldu. Rusya’nın belli hassasiyetler sebebiyle kontrol altına alınabileceği düşüncesinden hareket eden “reset” politikasının hemen akabinde Gürcistan ve Kırım olayları yaşandı ve bu kez mesele NATO güvenliği dinamikleri bağlamında ele alınarak, Rusya ile geliştirilen angajman tonunun sertleştirildiği bir faza geçildi. Zira NATO’ya ilişkin özel hassasiyet, Amerikan askeri-sivil bürokrasisinin ve elitlerinin geleneksel dış politika aklındaki kırmızı çizgisidir. Bir “NATO sorunu” ise, başkanın şahsi yaklaşım ve özelliklerinden ve karşıda hangi aktörle hesaplaşılacağından bağımsız, Amerikan dış politikasının kurumsal yapısına devredilecek bir mesele olarak kodlanır. Dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın 2016 seçimlerindeki özel Rusya parantezinin bizatihi kendisi -ki tonu ve vaat ettikleri itibarıyla oldukça sert bir politika sunuyordu- bu yapısal bağlamla direkt alakalı bir durum.

O halde, Obama-Biden-Hillary Clinton siyasetinin oluşturduğu hoşnutsuzluk durumu, temelde, retorik olarak “doğru” gibi görünen ancak hem uygulamada hem de politika kontrolü bakımından istikrarsızlık üreten politikaların ve tamamlanmamış ve açık bırakılmış gerilim hatlarının Orta Doğu-Afrika-Kafkasya hattına dayatılması oldu. Bir başka deyişle, Obama Bush’tan savaşlar devraldı, Trump’a iç savaşlar, terör yapılanmalarının artan etkinliği ve mezhep eksenli gerilimler bıraktı. Büyük fotoğrafta ise atılan adımları, dış politika aklına ve kurumsal yapısına ilişkin ABD’nin küresel taahhütlerini yeniden üretmeye çalışarak bir konumlanma amacına matuf adımlar olarak nitelemek mümkün. Bu öngörülü bir stratejik izlek mi, ayrı bir konu. Ancak açık olan bir nokta var ki ABD dış politika aklının yapısal kodları bu “gerekler” üzerinden hareket etmeyi sürdürme noktasında duruyor.

Peki ya Trump Amerikası? 2016’da büyük gürültüyle işbaşına gelen ve kimi ana akım çevrelerce dış politikada “izolasyoncu” olarak tanımlanan Trump’ın stratejik ve icraî yönelimi de bu süreklilik çizgisinden çok ayrık değil. Yani, Trump dönemi için, ilk dönemlerde çokça dillendirilenin aksine, içe kapanan bir ABD değil, mevcut hegemonyasını muhafaza edip yeniden pozisyonlandırmak adına küresel düzeyde hamleler yapan bir ABD olduğu pekâlâ söylenebilir. Belki seleflerinden farkı, hegemonyasını korumak için yerleşik kurum, norm, anlayış ve anlaşmalara uymayan, uluslararası toplumun rızasına kulak asar gibi davranmayan ve maddi kazanç odaklı Makyavelci bir patikada ilerleyen tarzı oldu. Bir başka ifadeyle, ABD’nin hegemonik siyasetini paraya tahvil ederek artık açık bedeller karşılığında bu taahhütleri sürdüreceğini deklare eden bir yol bu. Trump’ın “önce Amerika” doktrininin dış politika yansıması, bu bağlamda, ekonomik çıkarlar konusunda somut sonuçlara odaklı ve gerektiğinde tek taraflılık üzerinden yürüyen bir tacir/işadamı müzakereciliği idi. Burada sorun esasen tek taraflılık meselesinde düğümleniyor. Zira Amerikan kurumsal aklı, elitler ve askeri-sivil bürokrasisini de içine alan geniş bir blok, Trump’ın bu siyaset pratiğinin ABD’nin kurumlarının, ittifaklarının, yumuşak gücünün ve en önemlisi kendisine duyulan küresel güvenin gerilemesine neden olan adımlar olarak telakki ederken, çokuluslu kurum ve anlaşmalara dönük şüpheci yaklaşımının Amerikan küresel liderliği açısından uzun vadede ciddi tahribat anlamına geleceğini tekrarlıyorlar. Hatta Joseph Nye bunu, “ABD’nin II. Dünya Savaşı’nın ardından yarattığı liberal uluslararası sisteme sırtını dönen tek lider eliyle gelen tarihi bir kırılma” olarak tarif ediyor.

Peki gerçekten de Trump, ABD’yi (olumlu ya da olumsuz) tarihi bir kırılmanın eşiğine getirmiş bir aktör mü? Bizim cevabımız, hayır. Metodolojik nüanslar ve yaklaşım, strateji ve üslup bakımından epey farklı bir profil çizdiği doğru. Tek taraflı, yer yer keyfi ve -kurumsal etkiden sıyrılabildiği alanlarda- kişisel, ideolojik ve karakteristik tarafları üzerinden politika üreten bir figür olduğuna da şüphe yok. Ancak Trump üzerinden ABD’nin paradigma ve konsept kırılmasına dair başlatılacak bir tartışma, -ki “Amerikan Rüyası”na ilişkin derin kaygılar ifade eden çok büyük ve etkin bir kitlenin olduğu malum- havada asılı kalmaya mahkum.

Yürüyen tartışmanın yüzeydeki resmine bakıldığında evvela izolasyonizm ile alakalı argümanların çok da içi dolu olmadığını belirtmek gerek. Daha somut konuşacak olursak;

-Nükleer silah modernizasyonu programına trilyonlarca dolar aktarmayı programına alan,

-Rusya’ya karşı “Avrupa Güvencesi İnisiyatifi” kapsamında Doğu Avrupa’ya binlerce asker gönderip aynı zamanda Ukrayna birliklerini eğiterek Kiev’e iki önemli silah satışı yapan,

-Toplamda 170 bin askerin denizaşırı görevlerde bulunduğu,

-NATO’ya dair tüm operasyonel eleştirileri bir yana, görev süresince NATO’nun birliği ve güvenlik hassasiyetlerinin başat aktörü olmayı sürdürerek kuruma kaynak artırmaya devam ederken NATO’nun genişlemesi yolunda Karadağ ve Kuzey Makedonya’nın üyeliğini arkalayan ve Doğu Avrupa ve Karadeniz’de sayısı istikrarlı biçimde artan NATO tatbikatlarında ABD askeri güçlerinin fiili ve güçlendirilmiş varlığını devam ettiren,

-Polonya’da daimî bir askeri üs için müzakereler yürüten,

-Asya-Pasifik’te Çin’e karşı blok inşası kapsamında Tayvan, Japonya ve Güney Kore ile ilişkileri derinleştiren ve Çin’in ısrarlı ikazlarına karşın Güney Çin Denizi’nde ABD donanmasının seyrüsefer devriyelerini artırırken bir yandan da tek taraflı ithalat vergisi koyan,

-Afganistan ve Suriye’den asker çekme söylemine karşın her iki ülkedeki askeri varlığını ileri adımlarla tahkim eden,

-İran’a karşı Orta Doğu’da politik-mezhepsel bir blok kurarak sistematik çevreleme politikası inşa eden,

-Yemen’de Suudi Arabistan önderliğindeki savaşa ABD’yi suç ortağı yapan Obama politikalarını kaldığı yerden devam ettiren; hatta bu başlık ve Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin takınılan tutum da dahil olmak üzere Riyad’la olan bağlamın kapsamını genişleten bir “izolasyonculuğun” nasıl bir şey olduğunun anlatılması gerekiyor.

Yani, özetle Trump döneminde, ABD’nin ne Avrupa’ya ilişkin güvenlik politikalarının özünde ne de Orta Doğu ve Pasifik’e dair önceliklerinin niteliğinde herhangi bir değişiklik yaşandı. Söylemsel bakımdan değişimler içeren; fakat uygulama ve politikalar itibarıyla II. Dünya Savaşı sonrası normlarında niteliksel bir farklılaşmanın yaşanmadığı bir dönem. Ötesi de var: Tarihsel olarak Amerikan dış politikasının kurumsal aklı, kendisini Orta Doğu’ya yönelik temel bir çelişkinin içerisinde bulmuştur hep: aynı anda hem Arap petrolüne hem Yahudi lobisi/gücü/sermayesine olan ihtiyaç. Trump’ın bu noktada oldukça etkili ve pragmatik biçimde yaptığı şey, meşhur "küre" fotoğrafıyla başlayıp Körfez ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarıyla olgunlaştırdığı süreç eliyle çözüm formülünün kapısını aralaması oldu. Bu yönüyle tarihsel olarak İsrail’in güvenliğini esas alan bir dış politika aklına yaslanan ABD kurumsal yapısı açısından, Trump döneminde Körfez-İsrail-İran üçgeninde tek taraflı, ideolojik, kısa vadeli ve pragmatik de olsa sonuç alındığı sürece, liberal uluslararası sistemin normlarına herhangi bir halel gelip gelmediğiyle çok da ilgilenen olmadı.

Aynı şekilde, esasen Obama döneminden miras alarak, vaat ettiğinin aksine daha da tahkim ettiği Suriye’nin kuzeydoğusundaki varlığını ve PYD-YPG üzerinden operasyonel faaliyetlerini bilfiil yürütmeye devam etmesi de bu başlıkla yakından ilişkili. Zira Suriye’nin petrol rezerv bölgesinde bulundurduğu aktif ve vekil/aparat güçleriyle, bir yandan petrol üretim sürecini kontrolünde tutan, bir yandan da İsrail’in bölgedeki güvenlik hassasiyetini garantileyen bir formül olarak görülüyor ve işletiliyor güncel Suriye politikası. Bu ise, elbette doğrudan Amerikan devlet politikasına içkin bir husus.

Amerikan ana akım çevrelerin Trump’a yönelttiği öfkenin bir başka temel başlığı da liberal uluslararası sistemin temel direklerinin aşındırılması suçlaması. Buradaki sorun ise, bu terimin en iyi ihtimalle heyecan uyandırıcı, en kötüsünde ise hayali/kurmaca bir terim olması. Kissinger, Soğuk Savaş sonrası dünya düzeninin içine girdiği yapısal krizi tarif ederken, güç dağılımındaki kaymaların ve “post-demokrasi” diye de adlandırılabilecek dönemin ürettiği sistemik boşluktan yakınıyordu. Burada yeni güçlerin ortaya çıkışları ve II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemin değişimine dönük talepleriyle, bu sistemin bizatihi kurucularının kendi yapısal/ontolojik krizleriyle baş etmedeki sorunlarını masaya yatırmak gerek. Trump burada bir yere oturacaksa, bu boşluğun ürünü olan bir prototip olabilir. Ayrıca ABD özelinde 11 Eylül sonrası dönemin yüklü faturası üzerine, ekonomik verimlilikteki ciddi problem, yükselen ekonomilere (başta Çin’e) karşı rekabet gücü kaybı, yaşlanan nüfus yapısı ve kötüleşen sosyo-iktisadi yapının yarattığı yeni bir siyasa biçimi, Trump tarzı bir figürü üreten gerekli iklime zaten işaret ediyor.

Politika bakımından gerek Obama’nın gerekse Trump’ın söylem düzeyinde sarıldığı “Amerika fikri”nin geleceğinin nasıl olacağı sorusu, Paul Kennedy’nin de vurguladığı gibi, Batı dünyası adına şu ana dek yüklenilen küresel taahhütlerin doğurduğu politik, sosyal ve iktisadi yüklerle baş edebilmenin yollarını aramakla ilgili. Nitekim Trump 2016’da henüz başkanlık görevine gelmeden evvel Financial Times’dan Martin Wolf, içinde bulunulan anı, “hem ekonomik bir dönemin -Batı liderliğindeki küreselleşme döneminin- hem de jeopolitik bir dönemin -Soğuk Savaş sonrası ABD öncülüğündeki tek kutuplu düzenin- sonu” olarak tanımlıyordu. Soru şu: ABD, yeni stratejiler üzerinden kendisine yeni bir liderlik yolu açarken aynı anda Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana yüklendiği ve büyük maliyetler içeren misyonunu ve bu bağlamdaki kurum, anlaşma vb. unsurları heybesinden atma ya da kendi çıkarlarına göre yeniden tanımlama noktasında kompakt bir stratejiyi nasıl geliştirebilir? Trump’ın -dil, üslup ve tarzından bağımsız- “irrasyonel” olarak görülen bazı çıkış ve adımlarını (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması -NAFTA-, Paris İklim Anlaşması, nükleer meseleler, Çin Küba, İran, Kuzey Kore gibi) bu düzlemi de göz önünde bulundurarak düşünmek gerekebilir. Çünkü bu, ABD açısından yeni güç dengeleriyle mukabele edebilme kapasitesini, etkinliğini ve gücünü restore etme, düzenleme ve yeni bir tahkimat yapma anlamına gelebilecek bir strateji demek. Hem Obama hem Trump döneminin öncelikli projeksiyonunun Çin-Pasifik hattına kayma nedeni de bununla ilgili olsa gerek.

Bu noktada esasen ABD’de merkez-liberal-sol çevrelerin ve elitlerin bir yandan Trump figürü üzerinden kişileştirmeye başvurarak ahlakçılığa soyunurken (benzer bir kişileştirmenin G.W. Bush için Obama öncesinde de yapıldığını; fakat ilginç şekilde ABD’de aynı ana akım kesimlerin -Biden dâhil- Irak işgaline verdiği desteği hatırlayalım), aynı anda ise bazı temel konularda Trump’ın fikirlerini reel bulduklarını (mesela Çin’e karşı olması gereken tutum) gözlemlemek mümkün. Ezop Masalları’ndaki farelerle onları yiyen kedi hikayesini andırıyor bu durum. Fareler toplanıp, erken bir uyarı olması için kedinin boynuna bir çan asılmasını kararlaştırıyorlar. Fakat bunu deneyen üç fare de kedinin yemi oluyor. Dördüncüyü denememe kararı alan fareler ise, ölen farelerin kediye yapmaya çalıştıkları şeyi esasen ahlaken sıkıntılı bulduklarını söylüyorlar. Denir ya: “gerçeği yalnızca masallar anlatır”.

Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor.

Biden’ın bize vadettikleri

O halde Biden bize ne vadediyor? Biden her şeyden önce dış politikada tek taraflılığa karşı geleneksel çizgiye dönerek kurumsal zemine dayanmayı yeniden tesis edecektir. “Geleneksel normal” doğrultusunda kısmî tadil edilmesi beklenen kurumsal yapılar, küresel liderliğin uygulanmasına dönük Amerikan istisnacılığının mantraları doğrultusunda revize edilecek. Foreign Affairs’e yazmış olduğu makalede belirttiği gibi: “Demokrasi ve liberalizmin, faşizm ve otokrasilere karşı zaferi özgür dünyayı yarattı. Fakat bu sınav sadece geçmişimizin sınavı değil. Geleceğimizi de belirleyecek şey”. [1] Ne var ki bu, dramatik ve paradigmal bir kırılmayı resmedecek bir durum değil. Zira tam da Soğuk Savaş sonrası dış politikanın ana aksı zaten bu. Kaldı ki Trump’ın yukarıda çerçevesi çizilen politik ve icraî patikasını da göz önünde bulundurursak, büyük ve belirgin farklılıklar beklemek için ne bir nedenimiz var ne de verimiz. Peter Beinart’ın vurguladığı gibi: “Mesele söylemsel savunuya gelince, Biden başkanlığı Obama başkanlığına çok yakın, benzer bir yönetim olacaktır; rakamlara gerçekten baktığınızda ise Trump başkanlığından da çok farklı görünmeyecek.”

Bu doğrultuda, pratikte karşımıza muhtemelen, devlet aklının gerekleri doğrultusunda “Amerikan Rüyası”nın tadil ve tahkim ettirileceğine dönük küresel düzeyde bir inanç ve güven inşası çabası çıkacak. Ki, Trump dönemine dönük ana akım kritiklerin ana ekseninde güven ve kurumların aldığı tahribata vurgu vardı. Bunun için ise bir tarafta liberal uluslararasıcılığın normlarına yaslanan retorik ve söylemsel bir tazelenme, bir tarafta ise kurumsal zemine dayalı ve (bölgesel ve küresel yapılar, anlaşmalar ve ittifaklara yeniden vurgu anlamına gelen) çok taraflılığı işleten bir küresel liderlik siyaseti göreceğiz.

Bu yüzden her şeyden evvel NATO ittifakının bizatihi varlığı, etkinliği, gücü ve dayandığı söylenen normlarına dönük bir kuvvetlendirme/yeniden yapılandırma çabasını beklemek mümkün. Ki bu aynı zamanda Avrupa ile ABD arasındaki transatlantik hattın zayıflayan ilişkilerini de restore edebilme anlamına gelecektir. Beraberinde, küresel düzeydeki ve kimi bölgesel meselelerin NATO üzerinden ele alınması suretiyle, ABD’nin elini rahatlatacak ve esneklik alanını genişletecek operasyonel bir anlamı da olacaktır. Rusya ile kurulacak ilişki biçimini de bu parantez bağlamında değerlendirebiliriz. Ki bu zemin Biden yönetimini, Hillary Clinton’ın 2016’daki seçim programında sert önermelerle özel bir yer verdiği Rusya başlığını buradan pratize etme noktasına taşıyabilir. Daha sert, daha tavizsiz bir yaklaşım yani. Türkiye’nin S-400 başlığının da, bu zeminden bakıldığında, daha sert bir ABD politikası ile karşılaşabileceğini bekleyebiliriz.

Bu küresel liderlik siyasetinin bölgelere olan yansımasında ise, Obama döneminden alınan “dersler” neticesinde ve Trump’a daha yakın bir pozisyonda, Çin’e karşı angajman tonunun daha başından sıkı ve sert tutulacağı beklenebilir. Bu ise, Trump’ın son döneminin kalan mirası olarak ticaret eksenli bir liderlik mücadelesi şeklinde tezahür edecektir.

Yine, Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor. Obama döneminde başlayıp Trump döneminde aynen sürdürülen temel stratejisi gereği, Suriye’nin kuzeydoğusunda, az maliyetli ve geriden yönlendirilen; enerji ve İsrail’in güvenliği başlıklarına bir nevi garantörlük hizmeti sunacak vekil-paramiliter-terör güçlerine daha da yatırım yapılacağı; hatta iç yapılanmalarında birtakım niteliksel değişikliklere gidilebileceği beklenebilir. Yani meşruiyet adına uluslararası toplumun onayını da kazanabilmek için PYD-YPG unsurlarının içeriğinde bir niteliksel değişime gitmek suretiyle, bizatihi kendisi tarafından da resmi olarak terör örgütü kabul edilen PKK’nın görünür unsurlarının Irak tarafına çekilerek, bu yapıyı (PYD-YPG) legal bir muhalefet yapısı olarak tahkim ettirme yolunda bir stratejiyi bekleyebiliriz. Nitekim son yıllarda Cenevre süreci kapsamında kurulacak masaya meşru muhalefetin bir aktörü olarak Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) takdim etme ve uluslararası toplumu buna ikna etme çabasının zaten başlamış olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Türkiye’nin bu meseleye dair güvenlik hassasiyetlerinin de bu yeni mimariyle birlikte, manipüle ve ikna edilmesi tasarlanan uluslararası toplum üzerinden dışsal bir baskılanmaya uğratılma çabası, bu bakımdan önümüze çıkacak muhtemel bir senaryo olabilir. Nitekim sahada Rusya ve İran ile bu kadar net fiili askeri varlığa ulaşmış ve Fırat’ın doğusuna askeri operasyonlarla adım adım geçmiş bir Türkiye’nin sadece sahada askeri bir tırmanma tehdidi üzerinden geriye çekilmesinin çok mümkün olamayacağını değerlendiriyor olmalı ABD. Özetle Türkiye burada, hibrit bir baskılama stratejisi ile karşı karşıya kalabilir.

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi ise, Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacaktır. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonraki süreçte hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır. Tabii burada yapısal bir çelişki ve açmazla karşılaşma ihtimali var. Yani Arap-İsrail yakınlaşmasını sağlayan parametrelerden biri olan Trump dönemi Suudi Arabistan- Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ekseniyle olan angajmanın, İran ile nükleer müzakere ve anlaşmaya yeniden oturmayı düşünebilecek bir Biden yönetimi açısından nereye konacağı, çetrefilli bir husus olarak duruyor.

Doğu Akdeniz’deki mevcut duruma ilişkin de görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira hem Suriye denkleminde hem Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz. Daha müdahil bir NATO ile, Doğu Akdeniz’deki tarafların aynı ittifakın üyeleri olması gerçeğinden hareketle meselenin diplomatik bir zemine daha fazla kayabileceği, Türkiye’nin de bu yönlü bir baskılama ile karşılaşabileceği durumuna hazırlanmak gerek. Ancak çift taraflı bir bıçak bu. Nitekim NATO zeminine çekilen herhangi bir başlık, Türkiye’nin sahip olduğu göreli avantajlar demeti dolayısıyla Türkiye’ye ciddi alanlar ve imkanlar da sunuyor. Zira Türkiye, hem fiili gerçekler dolayısıyla Rusya kartını NATO’ya karşı elinde tutan hem de Doğu Akdeniz’de gerilim yaşadığı NATO müttefikleri olan Fransa ve Yunanistan ile kıyaslanamayacak büyüklükte askeri ve fiili ağırlığa sahip bir ülke NATO içerisinde. Bu ise elbette Türkiye’nin diplomatik anlamda işletilebilecek önemli kozlarının var olması demek.

Özetle; bir Demokrat başkan olarak Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil. Nüanslar, uygulama biçimleri, söylem tonu ise aradaki farkı oluşturacak ana dinamikler. Yoksa, ABD’nin küresel liderlik misyonundan dramatik bir uzaklaşma gerçekleştireceğini, dünyanın bir numaralı silah tacirliğinin ilkesel ve pratik yansımalarını tartışmaya açacağını, küresel askerileştirme politikasını durduracağını, tüm Amerikan nükleer saldırı gücünün modernizasyon sürecini sonlandıracağını en azından bu vadede beklemiyor kimse. Zira askeri-sivil bürokrasi ve askeri-endüstriyel kompleksin parçaları olarak Pentagon, silah üreticileri ve onların Kongre’deki temsilcileri üzerinden oluşan kurumsal akıl, ABD’nin felsefi/normatif temellerinden de ilhamla, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana çizdiği hattı revize ederek, yer yer güncelleyerek ama yapısal kodlarını muhakkak muhafaza ederek bugüne geldi. Öyle ki, II. Dünya Savaşı’nın başlangıcındaki küresel güç dağılımındaki değişimler Amerikan politikasının yeniden kodlanmasını teşvik etmişti. Bugün ise yeniden, küresel güç dağılımındaki tadilat/tahrifat/dönüşüm, Amerikan dış politika düzenini (establishment), stratejisindeki enstrümanlarını çeşitlendirme ve geliştirme konusunda bir kez daha, fakat bu kez icbar ediyor. Soğuk Savaş sonrası gelişmelerin hızına ve debisine bakıldığında (11 Eylül, Arap ayaklanmaları, 2008 küresel krizi, Kovid-19) Amerika, karşı karşıya olduğu bu mecburiyet halini nasıl ele alacağına ve nerden tutacağına bir karar verecek. Verdiği karara göre de kendi hikâyesinin kahramanı olacak. İyi ya da kötü bir kahraman…



4 Haziran 2020 Perşembe

ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Özkan, "ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. " dedi.



Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, ABD'de siyahi George Floyd'un polis şiddetiyle ölmesinin ardından çıkan olaylara ilişkin, "ABD’deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor." dedi.

ABD'de 26 Mayıs'ta başlayan Floyd gösterileri, şiddetini artırarak sürüyor. Eyalet meydanlarını dolduran binlerce gösterici, "Floyd için adalet, adalet yoksa huzur yok, nefes alamıyorum, siyahilerin hayatı önemlidir." gibi sloganlar eşliğinde polis şiddetini protesto ediyor. Bazı eyaletlerde yağma olayları yaşanırken, göstericilerle polis arasında yaşanan çatışmalarda yaralananlar da oluyor.

Washington DC Belediye Başkanı Muriel Bowser, yerel saatle pazar 23.00'ten pazartesi 06.00'ya kadar kent genelinde sokağa çıkma yasağı ilan ettiğini duyurdu. Ayrıca Bowser, gösterilerde güvenliğin sağlanması için Ulusal Muhafızları da görevlendirdiğini bildirdi.

New York Times gazetesi ABD Başkanı Donald Trump'ın cuma gecesi Beyaz Saray önündeki protestolar sırasında yeraltı sığınağa saklandığını yazdı. Gazete, cuma akşamı Beyaz Saray çevresinde protestoların patlak vermesi üzerine "gizli servis ajanlarının Trump ve ailesini geçmişte terör saldırılarında kullanılan yeraltı sığınağına götürdüğünü" belirtti. 2001'deki 11 Eylül saldırılarında dönemin Başkan Yardımcısı Dick Cheney de bu sığınağa saklanmıştı. Sığınağın bir yolcu uçağının Beyaz Saray'a çakılmasına dayanabilecek kadar sağlam olduğu belirtiliyor.

"Siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı"

Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, Afro- Amerikanlara (siyahi) yönelik polis şiddeti üzerine ABD'de yaşanan olayları, "polisi en üst düzeyde koruyan ve devletin bekçisi gibi sahip çıkan siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı" olarak görmek gerektiğini söyledi.

Olayları bu düzeye taşıyan, tetikleyen birkaç önemli faktör olduğuna vurgu yapan Doç. Dr. Özkan, şu görüşleri dile getirdi:

"Yıllardır süren polislerin siyahilere yönelik haksızlıkları, Trump'ın dışlayıcı söylemi, kendilerine siyasal ve sosyal anlamda sahip çıkılmadığını düşünen siyahiler dahil kitleleri harekete geçirdi. Protestocular Amerikan iç siyasetinde kurumsallaşmış olarak normal görülen dışlayıcı yapının değişmesini istiyor, ama bu mümkün değil. ABD'de polis reformu yapmak için öncelikle silahlanma konusuna el atılması lazım. Herkesin rahat silahlandığı bir yerde polis zayıf olursa, içeride muhtemelen sistem çöker; herkes kendisini savunmaya kalkar. Bu anlamda protestocuların haklı isteklerinin kolay bir çözümü yok, doğrudan Amerika'daki iç sistemi dönüştürmek çok da kolay değil. Sırf bu yüzden ümitsizlik içerisinde hayal kırıklığıyla hareket ediyorlar. Kendileri bile değişim olacağına inanmıyor."

Doç. Dr. Özkan, birçok şehirde yaşanan yağmalama olaylarıyla ilgili şu değerlendirmede bulundu:

"Yağmalamalar, yılların bıraktığı hayal kırıklığıyla doğrudan bağlantılı. Protestocular devletten alacakları olduğunu düşünüyorlar. Ama yağmalama başlayınca meşru taleplerine yönelik desteği kaybediyorlar. ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor. Olay yayıldı birçok şehre ama her şehirde şiddetli değil, dolayısıyla ciddi bir sorun olmasına rağmen ben yine de ABD için küçük bir kriz olduğunu düşünüyorum."

Yağmalama yaptıkları için protestoculara siyasilerin hiç sahip çıkmadığını belirten Özkan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Gösterilere sol gruplar da dahil olduğu için ne Demokrat Başkan adayı Joe Biden ne de Cumhuriyetçiler buna sahip çıkıyor. Yani protestocular siyaseten şu an sahipsiz, çünkü olay meşru hak talebinden çıkıp suç işlemeye döndü. Eski Başkan Barack Obama bile sahip çıkamıyor.
Obama ilk başta suskundu, sonradan sakinleştirici bir açıklama yaptı. Son olarak da 'Siyaset ve protesto arasında seçim yapmak zorunda değiliz, ikisi de lazım.' şeklinde bir açıklama yaptı.
Senatör Bernie Sanders ise ortalıkta hiç görünmedi bile. Çünkü zaten kendisi demokratlar içinde bile sol eğiliminden dolayı eleştiriliyor. Eğer öne çıksaydı millet faturayı ona ve demokrat partiye keserdi."

"Trump'ın açıklamaları olayları körükledi"

Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Burak Küntay, ABD'de siyahilere karşı polis şiddetinin mütemadiyen yaşandığını belirterek, daha önceki yıllara oranla olayların bu kadar büyümesinin dikkati çekici olduğunu söyledi.

ABD'deki polis şiddetinin sadece siyahilere karşı değil, aynı şekilde Asya kökenlilere yönelik de sergilendiğini dile getiren Küntay, "Peki son dönemde yaşananlar neden bu boyuta vardı? Trump'ın seçimlere giderken yaptığı körükleyici açıklamaların olayların bu boyuta varmasında büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Olaylar sadece ırkçı bir polis şiddeti ile açıklanmayacak kadar ciddi bir sürece sürükleniyor. Eski liberal düzen ile daha ırkçı bir politika arasında bir kayma yaşanıyor. Son olaylar bu heyelanın dile gelmesi oldu." diye konuştu.

Doç. Dr. Küntay, 3 Kasım'da yapılacak başkanlık seçimlerinin ABD'nin aslında nereye yöneleceğini, nasıl bir hareket içinde olacağını göstereceğini anlatarak, şunları kaydetti:

"Bakın iş nerelere doğru kayacak? Çok basit bir örnek vereyim. Hillary Clinton seçimleri kesin kazanıyor diyorduk. Dünyada bunun aksini iddia eden bilim insanı yoktu. Neden? Çünkü elimizde veriler vardı. Ama Clinton kazanamadı. Bunun en büyük sebebi, bizlerin de ön göremediği şey, Hillary Clinton, eski Başkan Barack Obama'yı iktidara iki kere taşıdı. Üstelik ikincide ekonomi çok kötüydü. Clinton'un yaşadığı hezimet aslında siyahi seçmenin oyunu alma başarısızlığıydı. ABD'de Demokrat Parti'nin iktidara gelebilmesi için Latinler, siyahiler, Asya kökenlilerden oy alması gerekiyor. Bu kitleler oy vermediği zaman Demokrat Parti'nin başkan çıkarması mümkün değil. Bugüne gelelim, enteresan şeyler oluyor aslında. Demokrat aday Joe Biden, Obama'nın yardımcısı olması sebebiyle arkasında Clinton ile kıyaslanmayacak kadar fazla siyahi seçmen var. Bunu da ön seçimlerde de gördük, yani bütün demokrat rakiplerine göre siyahi seçmen desteği Biden'da Trump'a göre fazlaydı. Ama Amerika'daki siyahiler, Asyalılar veya diğer azınlıklar tam anlamıyla Trump'a karşı bir blok oluşturup Biden'ın yanında yer alıyor mu? Cevap hayır. Hala tam anlamıyla yer almıyorlar. Yani hala sandığa gitmiyorlar. Bu olay, önümüzdeki günlerde daha da büyür ve daha büyük bir hezeyana dönüşürse, Amerika seçimlerini etkileyecek bir noktaya gelebilir. Bu sadece bir ırkçılık olayı veya bir polis şiddeti değildir. Belli bir ivme yakalarsa bu süreç Amerika'da ciddi anlamda Biden'ı başkan yapar. Hele Biden yardımcısını azınlık, bilhassa da siyahi bir azınlık kadın seçerse durum çok daha farklı bir noktaya gelir."

"ABD'de Trump gibi düşünen milyonlar var"

Doç. Dr. Burak Küntay, Amerika için Trump'ın bir sebep değil, sonuç olduğunu belirterek, Trump'ın seçim söylemlerinin halkın belli kesimleri tarafından zaten dillendirildiğini, bu söylemin de ilk defa Trump'ta vücut bulduğunu kaydetti.

ABD'de hala bu söylemlerin en üst seviyede dillendirildiğine vurgu yapan Burak Küntay, şunları aktardı:

"Trump'ın bu üslubu ile aynı kanaatte olan milyonlar var. Yine de şu anda yaşanan gerilim Biden'ı başkanlığa taşıyabilir. Trump'a seçmen desteği ocak, şubatta yüzde 65-70 iken şimdi birdenbire yüzde 55'e düştü. Ama Trump yine bunu yüzde 70'e çıkarabilir. Parayı nasıl kullanacağına, salgın sürecinde daralan ekonomi ve 30 milyona yaklaşan işsizliğe ne tür destek paketleri açıklayacağına bağlı. Farkındaysanız seçimlere yaklaşırken Trump yine Çin'i ve İran'ı kendisine hedefe aldı. Öyle görülüyor ki seçimlere yaklaştıkça Hong Kong, Venezuela ve İran meselelerindeki çıkışları orada kalmaz daha da artar."

Doç. Dr. Küntay, iç ve dış politikadaki bu sert tepkilerin, "seçmeni dinamik tutmak için başkanın klasik düşman oluşturma manevrası" olduğu değerlendirmesinde bulunarak, şöyle devam etti:

"Trump içerideki o düşmanı zaten demokratlar ve Temsilciler Meclisi Üyesi Nancy Pelosi üzerinden yarattı. Trump ayrıca 'Demokratlar, işimizi, ekmeğimizi elimizden alıyor.' söylemini çokça kullanmaya başladı. Yani uzun lafın kısası seçimlerin sonuçları için ABD'deki şu an yaşanan olaydan kaynaklı ayrışmanın ne kadar büyüyeceği çok önemli. Eğer ciddi anlamda büyür ve toplumsal olarak bir insiyatif haline gelirse o zaman Trump'ın şansı daha da azalır. Ama bu nerede biter, nerede başlar, birinde vücut bulur mu? Bunlar önemli şeyler. Size çok basit bir şey söyleyeyim, şu an Afro-Amerikan kökenli Demokrat bir kadın siyasetçi bu konuda söylem oluşturacak bir liderlik rolü üstlenirse ve başkan yardımcısı olursa 'yandı gülüm keten helva' olur Trump için."







30 Mart 2019 Cumartesi

Dünyadan Haber Ve Yorumlar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


2020 ABD Başkanlık Seçimleri: Sanders Türkiye hakkında nebiliyor?

Sanders “otoriterliğe karşı demokrasi mücadelesini” kazanmak istiyorsa, Türk halkının, Temmuz 2016’da demokrasiyi korumak için hayatlarını feda etmiş demokrasi destekçileri olduğunu kabul etmelidir.
Bilindiği üzere ABD Demokrat Partisi, 2020 Kasım'da gerçekleştirilecek Başkanlık seçimlerine ilişkin uzun bir kampanyanın hazırlıkları içinde. Bugüne kadar, çoğu Kongre üyesi olan yaklaşık on kişi, partilerinin 2020 yazının sonlarına doğru kararı verilecek olan başkan adaylığına aday olma niyetlerini ilan ettiler. Uluslararası gözlemciler bugünden itibaren adaylar belli olana kadar her adayın dış politika görüşlerine odaklanacak.
Yarışın favorileri olarak şimdiden öne çıkanlar, geçtiğimiz on yılın Demokrat adaylarının muzdarip olduğu büyük bir eksikliği teşhis etmiş durumda: Dış ilişkiler konusunda çok bariz bir tecrübe, hatta alaka eksikliği. Bu zaaf tam da Hillary Clinton’ın, dış politika konusunda bir zafiyet içinde olduğunun fark edilmesi üzerine, 2016’da aday olabileceği beklentisiyle 2009-2013 arasını dışişleri bakanı olarak geçirmesine imkan verildi. Akabinde Clinton, çok çeşitli uluslararası meseleleri kapsayan ve Türkiye hakkında detaylı yorumlar da ihtiva eden “Hard Choices” adlı bir kitap yayınladı. Bizatihi bu zafiyet, 2020 için adaylıkları ilan edilmiş Demokratik adayların birçoğunu çoktan dış politika görüşleri hakkında kamuoyuna açıklamalarda bulunma konusunda motive etmiş durumda.


'Bu topraklar Bangsamoro topraklarıdır'

İHH Genel Başkan Yardımcısı Oruç, "Filipinler devleti şunu kabul etti: Bu topraklar Bangsamoro topraklarıdır. Bu bölgede önce İspanyollar, sonra Amerikalılar, şimdi de Filipinler devleti olarak biz, Moro Müslümanlarının haklarına girdik." dedi.
20. yüzyıla kadar kendi bağımsız devletlerine sahip olan Moro Müslümanları, 1898'de Amerikalılara, ardından 1946'da Filipinlilere karşı özgürlüklerini kaybettiler. ‘Moro İslami Kurtuluş Cephesi’nin’ yıllar süren mücadelesi neticesinde özerklik yolunda büyük bir başarı kaydeden Morolular, bugün kendi özerk bölge meclislerinin açılış oturumunu gerçekleştiriyorlar. 2018’de yapılan referandum neticesinde Bangsomoro Temel Yasası kabul edilmiş, Morolular kendi özerk idarelerine çok yaklaşmıştı. Morolular için hayati öneme sahip bu önemli günün öncesinde Moro halkının mücadelesini ve tarihsel serüvenini konuşmak için süreci yakından takip eden hatta bizzat içinde bulunan İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Oruç ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Muhammed bin Selman tahttan uzaklaşıyor mu?

Son günlerde Arap ve Batı medyasında ülkenin de-facto yöneticisi olan Suudi veliaht prensin krallıktaki statüsünün zayıfladığına dair birbiri ardına yazılar çıkmaya başladı.
Son günlerde Arap ve Batı medyasında ülkenin de-facto yöneticisi olan Suudi veliaht prensin krallıktaki statüsünün zayıfladığına dair birbiri ardına yazılar çıkmaya başladı. Son dönemde yaşanan birtakım gelişmelere ilaveten Muhammed bin Selman’ın Şubat ortasındaki Güney Asya ziyaretinden bu yana, kamuoyunun önüne çok fazla çıkmamış olması bu süreçte medyada yazılıp çizilenlerin daha ciddi bir biçimde ele alınmasına da yol açtı.
Son dönemde Muhammed bin Selman’ın bazı yetkilerinin elinden alındığına, yönetimden tecrit edildiğine dair Arap ve Batı basınında çıkan yorumlar, veliaht prensin ya da Kral Selman’ın kişisel tercihlerinden kaynaklanmıyor.
Şubat ortasında Muhammed bin Selman’ın tüm Müslümanlar için kutsal olan Kabe’nin çatısında gezerken görüntülenmesi, oldukça muhafazakar olan Suudi kamuoyunda geniş bir tepki uyandırdı ve başta sosyal medya mecraları olmak üzere Muhammed bin Selman aleyhine geniş bir kampanya başlatılmasına yol açtı. Ülkede yönetimin meşruiyetinin önemli oranda İslam’a ve İslami değerlerin muhafaza edilmesi gayesine dayandığı göz önüne alınırsa, İslami değerlere saygısızlık olarak yorumlanan bu hareketin, krallığın içerideki meşruiyetine ve İslam dünyasındaki itibarına zarar vermesi kaçınılmazdır.

Cezayir nereye gidiyor?

1954’te bağımsızlık için Cezayir’de bir araya gelenler, 1962’de kaybettiklerini elde etmek için 57 yıldır mücadele ediyor.
Cezayir nereye gidiyor?
1954’te bağımsızlık için Cezayir’de bir araya gelenler, 1962’de kaybettiklerini elde etmek için 57 yıldır mücadele ediyor. Cezayir’de toplumsal muhalefetin adı “özgür bir Cezayir için toplumsal uzlaşı”
Cumhurbaşkanı halk tarafından mı seçilecek, yoksa ordu ve ülke dışı güçler tarafından mı seçilecek? Cezayir’de gelecek yıllardaki toplumsal olayların belirleyicisi bu olacaktır.
Dünün Cezayir’i
1 Kasım 1954’te Cezayir’de bağımsızlık savaşı başladığında, hiç kimse sürecin ne zaman ve nasıl sonuçlanacağını tahmin edemiyordu. Zira bir tarafta ülkelerinde bağımsız bir şekilde yaşamak isteyen Cezayirliler, diğer tarafta ise anavatanının deniz ötesi parçasını korumak zorunda olan Fransa vardı. Esasında her iki taraf da anavatanı için mücadeleye girişmişti.
Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) birbirinden farklı siyasal ve toplumsal grupları ülkenin bağımsızlığını kazanma yönünde organize ederek bir halk hareketi başlattı. Bu hareketin içinde sosyalistler, laikler, İslamcılar ve liberaller başta olmak üzere hemen her grup yer almaktaydı. Aslında hareketin başlangıcında ve ruhunda (Batı medeniyetinden ziyade) sömürgeciliğe karşı verilen bir mücadele vardı. Yani bunca farklı grubu bir araya getirmek suretiyle onlara bir ulus olarak hareket etme kabiliyeti veren ruh “bağımsızlıktı”.
Devrim sürecinde Cezayir elitinin yoğun bir şekilde parçalanmış karakteri, Cezayir’in bağımsızlık sonrası siyasal evriminin açıklanmasında da bize çok büyük ipuçları verecektir. FLN’nin mevcut ideolojik yapıyı, etkili bir siyasal iletişim sistemine dönüştürmedeki başarısızlığı, kadrolar arasındaki birlik ve beraberliği tesis etmekteki yetersizliği, toplumsal mutabakatın oluşmasındaki en büyük engellerdi.


Esed rejiminin 52 yıllık Golan 'kartı'

Beşşar Esed, 52 yıldır Golan tepelerini işgal eden İsrail’in bölge üzerindeki egemenliğini ABD’nin tanıma kararı karşısında, nispeten pasif kalmayı tercih ediyor.
Esed rejiminin 52 yıllık Golan 'kartı'
Son sekiz yıldır iktidarını yeniden “konsolide etme” çabasında olan Beşşar Esed, 52 yıldır Golan tepelerini işgal eden İsrail’in bölge üzerindeki egemenliğini ABD’nin tanıma kararı karşısında, nispeten pasif kalmayı tercih ediyor. Babasından miras kalan bu tutumla bekasını garantilemeyi önceleyen Esed rejimi Golan’da statükonun sürmesini istiyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın “Golan tepelerini İsrail toprağı olarak tanıma vaktinin geldiğine” ilişkin geçen Perşembe yaptığı açıklama ve ardından gelen tanıma kararı Suriyeli muhaliflerin büyük tepkisine neden oldu.
Açıklamayı takip eden gün, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK), Suriye Türkmen Meclisi, muhalifleri Birleşmiş Milletler gözetimindeki müzakerelerde temsil eden Müzakere Yüksek Kurulu ve askeri muhalif grupların çatı kuruluşu Ulusal Özgürleştirme Cephesi art arda açıklamalar yaparak Golan’ın Suriye toprağı olduğunu ve Trump’ın kararının uluslararası hukuku hiçe saydığını vurguladı.
Muhaliflerden gelen tepkilerin aksine, Esed rejimi tepkisini resmi ajansı SANA’da dışişleri bakanlığından bir yetkiliye dayandırılan kınama haberiyle verdi. Rejimin günler süren sessizliğini sabah saatlerinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni (BMGK) toplantıya çağırarak bozduğu öğrenildi.


Katolik Kilisesi'nde mızrak çuvala sığmıyor

Cinsel suçlar Katolik Kilisesi’nin sürekli karşılaştığı bir problem. Ama Kilise son yıllarda hiç olmadığı kadar cinsel suçlarının yüzüne vurulması durumuyla karşı karşıya kaldı.
 “Sadizm, Kilise’ye emanet edilen çocukların suistimal edilmesi ve kendilerine tecavüz edilmesi gibi hadiseler, sölibat (rahiplerin evlenmeden mücerret yaşamaları) hayatının sürekli karşımıza çıkan yan etkileri olagelmiştir ve böyle olmaya devam etmektedir. Bunun haricinde ‘alışılagelmiş yollar’ ile de sölibatın sık sık bozulduğuna şahit olmaktayız. Bütün bu hatalı tutumlar, hatta cinayet olarak adlandırılabilecek tutumlar, dolandırıcılığın ta kendisidir. Suistimal edilen çocukların çığlıkları çok kereler kanla, zorbalık ve baskıyla ve bunun haricindeki suçlarla iç içe geçmiş şekilde yükselmektedir. Ortada sessiz kalınacak, örtbas edilecek hiçbir şey yoktur. Suçlular işledikleri bu suçlarını itiraf etmeli ve eğer mümkünse telafisi cihetine gitmelidirler. Hatta itiraf edilmesi gereken bir diğer husus da şudur: Bu fiilleri irtikap edenlerin bir kısmı arızalı tipler olmaları sebebiyle, yaşam şekli olarak sölibatı tercih etmişlerdir!”


Kuzey Akım 2: Yeni bir nükleer silahlanma yarışınınbaşlangıcı mı?

Kuzey Akım 2 projesi, AB içinde oluşturduğu derin çatlağa ilave olarak Rusya ve ABD’yi Avrupa düzleminde yeniden karşı karşıya getirdi. Kuzey Akım 2, yeni bir nükleer silahlanma yarışını başlatacak kadar büyük bir potansiyel taşıyor.

AB için, Rusya ile Ukrayna arasında 2005 yılında başlayan doğal gaz tartışmasına bakıldığında, Ukrayna’nın Avrupa’nın enerji güvenliği açısından ne denli önemli olduğu ortaya çıkıyor. Doğal gaz açısından Rusya’ya bağımlı olan Ukrayna’nın, ödemelerde ve fiyatlandırmada yaşanan sorun dönemlerinde, Rusya’dan Avrupa’ya gaz taşıyan transit boru hatlarından gaz çekmesi başta Almanya olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde, enerji güvenliği endişesiyle gözlerin bu ülkeye çevrilmesine sebep oldu. Avrupa’nın enerji güvenliği tehdit altındaydı ve acilen çözüm bulunması gerekliydi.

Enerji savaşları: ABD-Rusya

Rusya iki önemli boru hattını daha hayata geçirmek istiyor: Kuzey Akım-2 ve Türk Akımı. ABD ise söz konusu iki projeden özellikle birincisinin hayata geçmesini istemiyor ve bu konuda Avrupa ülkelerine baskı uyguluyor.

Orta Asya’dan Güney Amerika’ya, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan Rusya-ABD mücadelesinin önemli alanlarından birini de enerji konusu oluşturuyor. Bilindiği gibi, Rusya’nın en büyük gelir kalemlerini enerji ihracatından elde edilenler teşkil ediyor. Vladimir Putin bu gelirler sayesinde özellikle 2000’li yılların başında iç ve dış borçları kapatarak daha aktif bir dış politika izlemeye başlamıştı. Bu husus, ister istemez ABD’nin dış politikasıyla ve çıkarlarıyla çatıştı ve artık günümüzde yeni bir Soğuk Savaş’tan dahi bahsedilmeye başlanmasına sebep oldu. Bu “savaş” çerçevesinde, Rusya enerji kartını imkân dâhilinde kullanmaya, ABD de tam tersine Rusya’yı bu silahtan mahrum bırakmaya çalışıyor.


19 Şubat 2019 Salı

CHP'de DSP paniği!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

CHP'de DSP paniği! Kılıçdaroğlu'nu korku sardı
Kılıçdaroğlu’nun CHP’de uyguladığı tek adam rejimi ve mezhepçi politika sol siyaseti yeni arayışlara itti. Aday belirlemede yaşanan taraflı tutum parti vitrinindeki önemli siyasetçileri solda yeni cazibe merkezi haline gelen DSP’ye yöneltti.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun kaset kumpası sonrasında göreve gelmesi sonrasında CHP’de sık sık ‘mezhepçi, kimlik’ siyaseti eleştirileri yaşandı. Terör örgütü PKK’nın siyasi direktifleriyle hareket ettiği ifade edilen HDP ile yaşanan seçim ittifakları ise parti içi tartışmaları ayyuka çıkardı. 31 Mart yerel seçimlerinde HDP ile açıktan yürütülen ittifak ve bazı adayların yolsuzluk iddiaları ise CHP’nin önemli isimlerini başka bir adrese yönlendirdi. DSP, CHP ve başka partilerden gelen isimlerle solda yeni bir yere oturdu.

ESKİLERE YENİ ADRES

DSP, şu ana kadar yerel seçimlerde 50 il ve 300 ilçede aday belirledi. Belirlenen isimlerin önemli bir kısmını CHP’li belediye başkanları oluşturdu. En önemli isimler arasında; Şişli’den Mustafa Sarıgül, Gaziantep’te Celal Doğan, Silivri’de Selami Değirmenci, Avcılar’da Handan Toprak ve Marmaris’te Ali Acar DSP’li oldu. DSP’nin, İstanbul Büyükşehir adaylığı için de eski CHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Sevigen’e teklif götürdüğü ifade edildi. 

CHP EGE'DE ERİYOR

CHP, oy deposu olarak gördüğü Ege Bölgesinde adeta eridi. CHP’den istifa eden Marmaris Belediye Başkanı Ali Acar da DSP’ye geçti. Muğla’da Sevgi Küpelioğlu, İzmir’de Selçuk Karakülçe, İzmir-Tire’de Tayfur Çiçek, İzmir-Karaburun’da Dinçer Özlüoğlu, İzmir-Çeşme’de Muhittin Dalgıç, Bursa-Yıldırım’da Bahattin Kuşoğlu, Balıkesir-Edremit’te Kamil Saka, Balıkesir-Bandırma’da Dursun Mirza, CHP’ye küsüp DSP listelerine giren isimler oldu. Bandırma’da ayrıca CHP İlçe Başkanı Niyazi Yeloğlu ve parti yönetimi tüm görevlerinden istifa etti.

GAZİANTEP’TE DOĞAN

Adana’da Selami Gördebil, Mersin’de Emrah Küçükkaptan, Yalova-Subaşı’da Ersöz Zümbül, Ankara-Çankaya’da Haydar Yılmaz bir bir DSP saflarına katıldı. Bir dönem CHP ve HDP saflarında siyaset yapan Celal Doğan ise Gaziantep’te DSP çatısı altında sol oylara talip oldu. CHP’nin Şahinbey Belediye Başkan adayı Sezgin Sönmez adaylıktan çekildi. Sönmez, çalışma arkadaşlarından, örgütten enerji alamadığını, enerji düşüklüğü gördüğünü belirtti.

ANKARA'DA DSP'NİN ADAYI HAYDAR YILMAZ

DSP Ankara Büyükşehir Belediye başkan adayı olduğu açıklayan eski Çankaya Belediye Başkanı Haydar Yılmaz ‘’Ben kimsenin oyunu bölmeyeceğim çünkü soldan tek adayım’’ dedi. Eski Çankaya Belediye Başkanı Haydar Yılmaz, DSP Genel Merkezine gelerek, DSP Genel Başkanı Önder Aksakal’la görüştü.

KILIÇDAROĞLU SÜREKLİ YANILTIYOR

Kılıçdaroğlu’nun seçimlerde ittifak için DSP’ye ittifak teklifi götürdüklerini fakat bunun kabul edilmediği açılamasına değinen Aksakal ise “Bu külliyen doğru olmayan bir açıklamadır. Oğuz Kaan Salıcı ve Seyit Torun, 8 Ocak 2019’da genel merkezimizde mevkidaşı arkadaşlarımızı ziyaret etti ve bu konu gündeme gelmedi. Daha sonra edindiğimiz bilgiler çerçevesinde, CHP’den istifa ederek DSP’ye gelmeye çalışan arkadaşları kabul etmeyin ricasıyla buraya geldiklerini öğrendik. Eğer oyların bölünmesi gibi bir olay varsa bu oy bölünmesini kendi seçmenlerine cemaatçi, dinci, ülkücü, sağcı aday dayatması yaparak ‘tıpış tıpış oy vereceksiniz’ zihniyetindeki CHP yöneticilerinin bizzat kendileri yapıyor” dedi.

DSP’YE GEÇİŞLERİN SEBEBİ CHP'NİN BECERİKSİZLİĞİ

CHP’den istifa ederek DSP’den yerel seçim yarışına gireceğini açıklayan isimlerin peş peşe gelmesi, muhalefet cephesinde ‘DSP yeni adres mi oluyor?’ tartışmasını beraberinde getirirdi. Bu duruma DSP Parti Sözcüsü ve Genel Başkan Yardımcısı Erdinç Özdil, DSP’ye yönelmenin asıl sebebinin “CHP yönetiminin basiretsiz ve beceriksiz davranışı” olduğunu söyledi.

Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş…


Terör Partisi HDP’nin Eşbaşkanı olan Sezai Temelli “Kürdistan’da kazanacağız. Batı’da AKP ve MHP’ye kaybettireceğiz” dedi! Terör örgütünün uzantısı olarak bölücülük temelinde siyaset yapan HDPKK’nın Başı’na hak ettiği cevabı MHP lideri Devlet Bahçeli şu sözlerle verdi:
“Türkiye’de Kürdistan diye bir yer yoktur. Tarihin hiçbir döneminde de olmamıştır. Eş Genel Başkan’ın çürük sözü, skandal bir beyan olmasının yanı sıra ihanet ve işbirlikçiliğin alenileşmesidir.”
“Ağzındaki baklayı çıkaran” Sezai Temelli’nin işte bu sözleri; aynı zamanda, -Zillet İttifakı’nın bir parçası olan HDPKK’nın Cumhurİttifakı’na seçimi kaybettirebilmek için nasıl konuşlandırıldığının da açığa vurulmasıdır…
ABD’nin patronajındaki terör örgütleri PKK ile FETÖ; Zillet İttifakı’nı oluşturan CHP/HDP/İP üçlüsünün “ağırlık merkezinde” yer alıyor!

TERÖR PARTİSİ İLE “GÖNÜL İTTİFAKI”

CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel “HDP ile gönül ittifakımız var” demişti! (1 Ekim 2018) Bu gibi durumlarda, “Çocuktan al haberi!” denildiğini biliyorsunuz…
Şu sıralar, HDPKK ile birlikteliklerini –akıllarınca saklamaya yeltenen CHP ile İP; Terör Partisi HDP’nin belli yerlerde kendilerine vereceği “tam destek”ten pek memnunlar…
Geçenlerde, CHP’nin İzmir Büyükşehir adayı Tunç Soyer; Akşener’in Partisi’nin İzmir İl Örgütü’nü ziyaret etti: Orada HDP’yi savundu; İP’liler de kendisini alkışladı!
HDPKK’nın İzmir İl Eş Başkanı ise partisinin aday çıkarmayıp destekleme kararı aldığı Tunç Soyer için “Profilimize en uygun adaydır” tanımlamasını yaptı!
Yani, nedir?
Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş!

 2011’DE CONRAD OTEL’DEKİ HILLARY MASASI

Tam da burada; sekiz yıl öncesine gidelim ve Hillary Clinton’ın Türkiye ziyaretindeki bazı malum görüşmeleri hatırlayalım!
O dönemde ABD’nin Dışişleri Bakanı sıfatını taşıyan Bayan Hillary Clinton; İstanbul’da (Conrad Oteli) Kemal Kılıçdaroğlu, Selahattin Demirtaş ve Meral Akşener ile ayrı ayrı görüşmüştü!

MHP lideri Bahçeli ise Hillary’nin görüşme talebini reddetmişti!

Hillary Clinton ile görüşmelerinden bugüne kadar geçen sekiz sene zarfında neler oldu? Kılıçdaroğlu yine CHP’nin başında; cezaevindeki Demirtaş’ın yerine Sezai Temelli geçti; o vakitler MHP’de yer alan Akşener ise FETÖ’nün “Bahçeli’siz MHP” projesinde sahneye çıkıp başarısız oldu ve de sonrasında kurduğu İyi (Rol Yapan) Parti’nin genel başkanlığını sürdürüyor…
Yani, nedir?
Haydut Devlet’in Dışişleri Bakanı’nın Conrad Otel’de görüştüklerinden sekiz yıl sonra siyasetimizde “Zillet İttifakı” çıktı!
O görüşmelerde dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Francis Riccardone de yer almıştı…
CHP’li Şafak Pavey, 8 Mart 2012’de ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “Cesur Kadın” ödülünü Washington’da Hillary Clinton ile Michelle Obama’nın ellerinden almıştı!
Bu Riccardone, 22 Mart 2012’de ABD’nin Ankara’daki elçiliğinde Pavey’in “Cesur Kadın!” ödülü münasebetiyle bir resepsiyon verdi!
Konukları arasında Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte Gürsel Tekin ve Hikmet Çetin de vardı.
HDPKK’nın öncülü olan BDP’nin elemanları Hasip Kaplan ile Sırrı Sakık da resepsiyonun baş konukları arasındaydı!
7 Haziran 2015 seçiminden bir gün sonra ise CHP’li Şafak Pavey, havalimanında karşılaştığı HPDKK’nın Başı Demirtaş’a “AKP iktidarını, birlikte iyi salladık” demişti!
Ezcümle, günümüzdeki Zillet İttifakı’nın kilometre taşlarındanbahsediyoruz!

KEMAL BEY, ARTIK SUFLEYİ ONDAN ALACAK

Kılıçdaroğlu, Francis Ricciardone ve sonradan onun yerini alan John Bass ile “derin kontak” içindeydi: “Uncle Sam”in Ankara’daki elçilerinden Kapalı Kapılar Ardında “sufleler” alıyordu!
Bir buçuk senedir ABD’nin Ankara’da elçisi yok…
Haydut Devlet’in başındaki Sarı Şeytan Trump, bu koltuk için “kıdemli kariyer diplomatı” David Satterfield’ı aday gösterdi: Eğer, ABD Senatosu onaylarsa Satterfield Türkiye’ye “büyükelçi” atanacak!
Bir başka deyişle; “Benim Adım Kemal” artık sufleyi yahut talimatları işte bu Satterfield denilen diplomattan alacak!

BURAYA DİKKAT

Satterfield mı; 11 Ocak 2018’de ABD Senatosu’nun Dışişleri Komitesi’ndeki oturumda PKK’ terör örgütünün Suriye’deki kolu YPG’ye sahip çıkmış ve şöyle demişti:
“Suriye’den zafer ilan ettikten sonra, öylece çekip gitmeyeceğiz! Bu benim fikrim değil; Bay Başkan’ın stratejik kararıdır!”


27 Eylül 2018 Perşembe

Suudi Arabistan Trump’a güvenebilir mi?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Trump dönemi Washington’ın politikaları, uluslararası sistemdeki güç dağılımını sarstı. Göreceli güç artırımına giden Trump yönetimi, uluslararası sistemdeki diğer aktörlerin ABD’ye bakışını da etkiledi.




ABD Başkanı Donald Trump’ın beklenmedik ve rasyonel olmayan hamleleri, geleneksel uluslararası ilişkiler ittifaklar mefhumunu yerle bir etti. Başkanlık seçimleri boyunca kullandığı söyleme bakılacak olursa, Trump’ın yeni bir dünya düzeni kurma planı olduğu görülmekte. “Amerika’yı yeniden büyük yap” veya “Amerika’yı yeniden harika yap” diye tercüme edebileceğimiz “Make America great again” sloganı aslında bu dünya düzenin ilk işaretçisiydi. Ayrıca Trump’ın selefi Obama’yı şiddetle eleştirmesi de söz konusu yeni dünya düzenini inşa etmenin bir parçası olarak görülebilir.

Trump başkanlık seçimleri boyunca mültecilere yönelik ırkçı söylemler geliştirirken bazı ülkelere yönelik de ağır söylemlerde bulunmuştu. Söz konusu söylemlerden ABD’nin geleneksel müttefikleri olan Körfez ülkeleri de nasibini almıştı. Trump “Borcumuzu Körfez ülkeleri ödeyecek. Onlar bizsiz yoklar” ifadelerini kullanırken, söz konusu söylemler, Körfez’de soğuk duş etkisi meydana getirmişti. Gerek Wikileaks belgelerinin basına sızması sonucu gerekse çeşitli medya organlarının yaptığı haberler, Körfez ülkelerinin seçimler boyunca Hillary Clinton’ı desteklediklerini ortaya çıkarmıştı. Dolayısıyla Körfez ülkeleri gerek destekledikleri adayın kazanamaması gerekse kendilerine yönelik beklenmedik söylemlerle iktidara gelen bir ABD başkanıyla karşı karşıya gelmişti. Trump söylem bazında Körfez’i kaygılandırsa da selefi Obama eylem bazında Körfez ülkelerinin endişelerini hadsafhaya çıkarmıştı. Suudi Arabistan Obama döneminde ABD’ye güvenilmemesi gerektiğini anlamıştı.


Obama’dan Körfez’e ders: ABD’ye güven olmaz


Barack Obama dönemi ABD dış politikası, başkanın demokrat olması hasebiyle, daha çok müdahalecilikten uzak olmuştu. Obama ve ekibi daha çok uluslararası hukuk, insan hakları gibi yumuşak güçle yakından alakalı unsurları siyasete alet ederek, ABD’nin uluslararası sistemdeki pozisyonunu değiştirmeye yönelik ilk adımları atmıştı. Diğer bir deyişle Obama dönemi ABD, gerek Ortadoğu’dan gerekse dünya siyasetinden bir hayli geri çekilmişti.

Arap ayaklanmaları süresince Washington’ın takip ettiği politika da Riyad’ın ABD’ye olan güvenini sarsmıştı. Mübarek gibi uzun süredir müttefiki olan bir diktatörün iktidardan gitmesine göz yuman ABD, gerekirse Körfez’deki monarşilerin demokrasiye geçişine ve iktidardaki monarşilerin devrilmesine de göz yumabilirdi. Genelde Körfez’in özelde ise Suudi Arabistan’ın bu kaygısı, ABD’nin grand stratejisindeki değişiklikle daha da şiddetlendi. Obama döneminde Irak’tan askeri olarak çekilmeye başlayan Washington için Ortadoğu, daha çok “uzaktan dengelenecek” bir bölge olarak görüldü. Bu durum en çok ABD’ye güvenlik konusunda son derece bağımlı olan ülkeleri ciddi şekilde kaygılandırmıştı. ABD’nin güvenlik şemsiyesi olmaksızın Ortadoğu’da varlıklarını sürdürmesi neredeyse imkansız olarak görülen Körfez ülkeleri (özellikle Suudi Arabistan), Obama’nın söz konusu politikasından memnun değildi. 

Üst düzey Suudi yetkililer söz konusu rahatsızlığı defalarca dile getirmiş, Obama yönetiminin insiyatif alıp bölgesel gelişmelere kayıtsız kalmamasını ve aktif müdahil olmasını açıkça deklare etmişlerdi. Fakat Obama yönetimi askeri müdahale gibi seçeneklerden uzak durdu. Suudi Arabistan özellikle Suriye bağlamında Obama’nın çok geç olmadan müdahil olmasını istemişti. Suriye’de kimyasal silah kullanılması durumunda “kırmızı çizgileri”nin ihlal edileceğini ve askeri müdahalenin mümkün olabileceğini söyleyen Obama, Guta ve diğer birçok şehirde sivillere yönelik kimyasal saldırılar olmasına ve uluslararası toplum tarafından bu saldırılar teyit edilmesine rağmen herhangi bir adım atmadı. Dolayısıyla Riyad yönetimi ABD’ye olan güvenini yitirdi.

Öte yandan ABD’nin Suudi Arabistan’ın 1979’dan beri bölgesel rekabet içinde olduğu İran’a yönelik politikası da Riyad’ın Washington’a bakışını tamamen değiştirdi. Nitekim Obama döneminde İran ile P5+1 anlaşması imzalanmış ve İran “normal” bir Ortadoğu ülkesi olmak yolunda önemli adımlar atmaya başlamıştı. Artık el-Suud ailesi ve Suudi yöneticiler İran’ı uluslararası sisteme entegre etmeye çalışan ve Tahran’ı şer ekseninde görmeyen bir yönetimle karşı karşıyaydı. Obama döneminde Suudi Arabistan ABD’ye güvenmemesi gerektiğini anlamıştı. 11 Eylül saldırıları ile zedelenen, ABD’nin Irak işgaliyle çatlamaya başlayan ABD- Suudi Arabistan ittifakı Obama döneminde derinden sarsılmıştı.


Trump’ın Riyad’a biçtiği rol


Trump iktidarıyla ise ikili ilişkilerdeki yaralar sarılmaya başlanmıştı. İlk yurtdışı ziyaretini Suudi Arabistan’a yapan Trump, İran karşıtı söylemleriyle Arabistan için umut ışığı olarak görülmüştü. Trump’ın politik tavırları Suudi Arabistan’ın (her ne kadar şu an için iyi ilişkilere sahip olsalar da) ABD’ye güvenmemesi gerektiğini ortaya koyuyor. Nitekim Trump dönemi Washington’ın politikaları uluslararası sistemdeki güç dağılımını sarstı. Göreceli güç artırımına giden Trump yönetimi, uluslararası sistemdeki diğer aktörlerin ABD’ye bakışını da etkiledi. Bu noktada Trump yönetiminin Çin, Rusya, Almanya, Fransa, İran, Türkiye gibi ülkelere başlattığı ekonomik savaş, söz konusu ülkeler tarafından saldırgan bir tavır olarak okunabilir ve uluslararası sistemdeki ABD müttefiklerinin kaygılarını artırabilir. 

Bu bağlamda, Suudi Arabistan ABD’yi karşısına almadan Çin ve Rusya gibi ülkelerle yakınlaşarak Washington’a olan bağımlılığını azaltabilir. Trump’ın ABD’yi bir şirket gibi yönetme istediğinin aşikar oluşu, müttefikleri ve uluslararası aktörlerle yaşadığı problemler, Riyad’ın devlet aklıyla hareket etmesini gerektiriyor. Trump döneminde, ABD’nin yıllardır “stratejik ortağı” olarak tanımladığı Türkiye ile olan ilişkilerinin birçok boyuttan krizlerle karşılaşması, ABD’nin yıllardır geleneksel müttefiği olan Riyad’ın da krizlerle karşılaşabileceğini gösteriyor.

Arabistan’ın de facto lideri birinci veliaht ve savunma bakanı Muhammed bin Selman ile Trump ve damadı Kushner’in güçlü bağlara sahip olduğu biliniyordu. Fakat Selman’ın Washington’dan (Kushner’dan uzaklaşarak) bağımsız hareket etmeye çalıştığı, dolayısıyla da Trump’ın Riyad yönetimini cezalandırabileceği düşünebilir. Söz konusu cezalandırmanın Türkiye veya İran ile ABD’nin yaşadığı kriz derecesinde olmayacağı söylenebilir. “ABD Suriye’ye yönelik yıllık 230 milyon dolarlık saçma kalkınma ödemesini sonlandırdı. 

Suudi Arabistan ve Ortadoğu’daki diğer zengin ülkeler ABD yerine ödeme yapacaklar” şeklinde açıklamalar yapması, Trump’ın gerekirse Suudi Arabistan’ın imajını zedeleyeceğini ve Riyad’ı bir banka olarak kullanabileceğini göstermektedir. Bu durum da Riyad’ın ABD’ye güvenmemesi gerektiğini ortaya koyuyor. Arabistan’ın ABD’yi dengeleyecek aktörlerle yakınlaşması da söz konusu. Artık sadece ABD’ye endeksli bir dış politika izlemek zorunda olmayan Riyad, aktör çeşitlendirerek Trump’a güvenmemesi gerektiğini anladığını gösteriyor. Nitekim Kral Abdullah’ın veliahtlık döneminden itibaren başlatılan, ABD’ye olan bağımlılığı azaltma ve dış politikada aktör çeşitliliğine gitme politikası halen sürdürülüyor. Suriye müdahalesiyle bölgesel etkinliği artan Rusya ile Körfez ülkelerinin yakınlaşması, ekonomik olarak gittikçe güçlenen ve Ortadoğu’da aktif rol almaya çalışan Çin’in Körfez ile gittikçe sağlam ilişkiler inşa etmesi Riyad’ın elini güçlendirdi.

Suudi Arabistan’a yönelik Trump’ın söylemleri ve hamleleri düşünülecek olursa, Riyad’ın Trump’a güvenmemesi gerektiği kolaylıkla söylenebilir. Trump’ın hiyerarşik ilişki türünü benimsemiş olması ve bunu sıklıkla dile getirmesi ve Suudi Arabistan’ı ve Körfez ülkelerini “sağımlık inek” olarak görmesi de Riyad’ı rahatsız etmektedir. Öte yandan Trump’ın azlinin konuşulduğu ve akıl sağlığıyla ilgili raporların ortaya konulduğu konjonktürde Suudi Arabistan’ın Trump’a güvenmemesi daha rasyoneldir. Uluslararası ilişkiler literatüründe ilişkiler güven üzerinden değil, çıkar üzerinden kurulur. 

Bu noktada Riyad yönetiminin de Trumplı bir Washington’a soru işaretleriyle yaklaşması elzemdir. Zaten 2015 sonrası pro-aktif bir dış politika izleyen Riyad yönetimi, eleştirel bir dil kullanan ve hiyerarşik pozisyon alan ülkelere yönelik sert adımlar atmıştı. Bu noktada Almanya, İsveç ve Kanada ile yaşanan krizler bu minvalde okunabilir. Ayrıca gerek Katar krizi gerekse Yemen politikasında Suudi Arabistan’ın Trump yönetiminden beklediği desteği alamaması da, tek sesli olmayan Washington yönetimiyle karşı karşıya olan Riyad’ın Trump’a güvenmemesi gerektiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla Trump’ın yeni dünya düzenindeki Suudi Arabistan’a bakışı ve Riyad’a biçtiği rol, Suudi Arabistan’ın neden Trump’a güvenmemesi gerektiğini açıklıyor.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html