BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Uzun Menzilli Hava Savunma Sistemi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Uzun Menzilli Hava Savunma Sistemi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

31 Ekim 2018 Çarşamba

Cummhurbaşkanı Erdoğan Açıkladı: Uzun Menzilli Hava Savunma Sistemi Üretimine Başlıyoruz

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

TÜRKGÜN  HABER PORTALI




Son Dakika! Erdoğan Açıkladı: Uzun Menzilli Hava Savunma Sistemi Üretimine Başlıyoruz ve İsmi Siper Olacak 

Son dakika! Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Milli Teknoloji Geliştirme Töreni'nde müjdeyi verdi. 

Buna göre Türkiye, uzun menzilli hava savunma sistemi üretimi yapacak ve projenin adı 'Siper' olacak.




Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Milli Teknoloji Geliştirme Töreni'nde müjdeyi verdi. 

Erdoğan, "Milli uzun menzilli bölgesel hava savunma sisteminin oluşturulması Savunma Sanayi Başkanlığımız öncülüğünde başlatıldı. 
İlk teslimat 2021 yılında. Projenin ismi Siper olacak." dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın konuşmasından satır başları şöyle:


"HEDEFLERDEN BİRİ, UYDU AYNALARININ ÜLKEMİZDE ÜRETİLMESİYDİ"


Bugün burada birbirinden önemli milli teknoloji geliştirme teknolojileri altyapı çalışmaları için bir araya geldik. 

TSK'ya teslim edilen yeni nesil silahların ülkemize hayırlı olmasını diliyorum. Ortaya koyduğumuz hedeflerden biri de uydu aynalarının ülkemizde üretilmesiydi.


"TÜRKİYE, SAVUNMA TEKNOLOJİLERİNİN HER ALANINDA HIZLA İLERLİYOR"


Kritik teknoloji olarak kabul edilen maliyeti yüksek parçaların maliyeti yüksekti. 

Bu proje sayesinden milli kabiliyet sayesinde geliştirme imkanı bulduk. Ödenen yüksek tutarların yurt içinde kalmasını sağlıyoruz. 
Türkiye; savunma, havacılık ve uzayteknolojilerinin her alanında söz sahibi olma yolunda hızla ilerliyor. 
Tesiste uydu kameralarının yanında yurt dışı tedarikinde sorun yaşanan hassas optik ve teleskop aynalarının üretimi gerçekleştirilecektir.


"İŞ DÖNÜP DOLAŞIP SAVUNMA SANAYİMİZE GELİYOR"


Dünyada sayılı laboratuarlardan biri oldu. 
Ülkemize hayırlı olmasını diliyorum. Türkiye'ye yapılan saldırılardan biri de uyguladığımız bağımsız politikalara tepki olduğunu biliyorum. İş dönüp dolaşıp savunma sanayimize geliyor. Savunma sanayinde yüzde 65 olan yerlilik millilik oranını daha da yukarı taşıyacağız.


"ELEKTROMANYETİK FIRLATMA SİSTEMİNİ ÜLKEMİZDE ÜRETTİK"


Savunma sanayi sektörümüz bugün binden fazla şirket yanında kobilerin araştırma kuruluşlarının yanında milli bir yapıya ulaşmıştır. 

Elektromanyetik fırlatma sistemini ülkemizde üretmeyi başardık. Işın projesi kapsamında yerli imkanlarla üretilen lazer sistemlerimiz yüksek isabet oranına sahip.


"PROJENİN İSMİ 'SİPER' OLACAK"



Lazer silahlarımız kendi mühendislerimiz tarafından üretildi. Proje kapsamında millileştirildi. Günümüzde güvenlik kavramının anlamı değişti. 

Fiziki güvenlik siber güvenlikle tahkim edilmesi gerekiyor. Sınırlarımız içinde ve dışında operasyonlarda yerli savunma sanayi araçlarını aktif olarak kullanıyoruz. 
Uzun menzilli bölgesel hava füze savunma sistemi ihtiyacımız gündeme geliyor. 
Bu sistemin önemi ortada. Milli uzun menzilli bölgesel hava savunma sisteminin oluşturulması Savunma Sanayi Başkanlığımız öncülüğünde başlatıldı.
İlk teslimat 2021 yılında. Projenin ismi Siper olacak. 

Bakan Albayrak: 6 Başlık Altında KDV ve ÖTV İndirimlerini Devreye Sokuyoruz


Son dakika! Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak, yeni vergi indirimlerini açıkladı. Otomotiv, beyaz eşya, mobilya ve konutta KDV ve ÖTV indirimleri yapılacak. İndirimler yarından itibaren geçerli olacak.


Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, vergi denetim kurulu toplantısı sonrası yeni vergi indirim paketini açıkladı. Bakan Albayrak, "6 başlık altında KDV ve ÖTV indirimlerini devreye alıyoruz" dedi. Buna göre;
  • Beyaz eşyada ÖTV sıfırlanacak
  • Motor hacmi 1600 cc altındaki araçlarda ÖTV 15 puan düşecek
  • Ticari araçlarda KDV yüzde 18'den 1'e düşecek
  • Mobilyada KDV yüzde 18'den 8'e inecek
  • Tapu harçlarının yüzde 4'den 3'e indirilmesi yıl sonuna kadar devam edecek.
  • Konut satışında KDV oranlarında yüzde 18'den 8'e indirim uygulamasını devam ettiriyoruz.

"ENFLASYONLA MÜCADELEYE DESTEK VEREN FİRMA SAYISI 2 BİN 500'Ü AŞTI"


"Yeni dönemde maliye alanında özellikle ortaya koyduğumuz hedeflere ulaşmak, reformları hayata geçirmek için Vergi Denetim Kurulunu yeniden kurgulayacağız.
Ekonomide tüm göstergelerde oldukça pozitif gelişmeler sağladık. Kurdaki köpük denilen seviyenin de Ekim ayı enflasyonu ile kırılmaya başladığını görüyoruz.
Fiyatlamalardaki negatif dalgalanmayı kırmak için enflasyonla mücadele programı başlatmıştık. Destek veren STK ve kurum sayısı 2 bin 500'ü aştı. Kurda ve faizdeki trend aşağı yönlü oldukça buradaki indirim oranlarının yüzde 10'un üzernie çıkmaya başladığını görmekten memnuniyet duyuyorum.
Kredi faizlerinde son bir ayda çok ciddi pozitif gelişmeler yakalandı. Yüzde 40-50'ler konuşulurken bugün itibariyle geldiği nokta ortalama yüzde 30'ların altına inmeye başladı. Mevduat faizleri yüzde 20'nin altına inmeye başladı. Bu trendin aşağı inmeye başladığını gösteren gelişmelerden biri."

13 Eylül 2017 Çarşamba

S-400 füze savunma sistemi hakkında bilinmesi gerekenler


BBC Türkçe'de yer alan habere göre, çeşitli kaynaklarda, anlaşmanın toplam maliyetinin 2,5 milyar dolar olarak hesaplandığı belirtiliyor. Sistemin teslim edilmesi halinde, Türkiye, S-400 kullanan ilk NATO üyesi olacak.
ABD, daha önce bu anlaşmadan endişe duyduğunu açıklamıştı.

İşte S-400 füze savunma sistemi hakkında merak edilenler:

S-400 sisteminin teknik özellikleri neler?
Şu anda dünyada kullanımda olan en iyi hava savunma sistemlerinden biri olarak gösterilen S-400, Rusya'nın Soğuk Savaş döneminde geliştirmeye başladığı füze savunma sisteminin dördüncü neslini temsil ediyor.
S-400'ün geliştirilmesine 1993 yılında başlandı. Ancak, özellikle Soğuk Savaş sonrası savunma sanayine uygulanan bütçe kesintileri nedeniyle tamamlanması oldukça uzun zaman aldı ve ancak yeni bir teknoloji olarak değil, eski sistemin devamı olarak geliştirilebildi.
Bu nedenle mevcut sistemde kullanılan teknolojinin yüzde 70 ile 80'i bir önceki model olan S-300'den alındı. Bunlar arasında füze depolama sandıkları, fırlatma rampaları ve radarlar bulunuyor.
Sistemin testlerine 1999 sonunda başlandı ve 2007 yılında faaliyete alındı.
Bu sistem, insanlı ya da insansız her türlü hava aracının yanı sıra hem seyir (cruise) hem de balistik füzeleri imha etme kapasitesine sahip. Azami menzili 400 kilometre, ulaşabildiği en yüksek irtifa da 30 kilometre. Ayrıca, her hedefe iki füze kilitleyerek, eşzamanlı olarak 80 hedefi vurabiliyor.
En fazla 3 bin 500 kilometre uzaklıktan fırlatılan orta menzilli balistik füzeleri imha etme kapasitesine sahip. Sistemin içinde yer alan bir füzenin ağırlığı 1,8 ton, uzunluğu sekiz metre ve çapı da yaklaşık 50 santimetre. Ayrıca 145 kilograma kadar savaş başlığı taşıyabiliyor.

SİSTEM NASIL ÇALIŞIYOR?

Uzun menzilli izleme radarı, havadaki nesneleri takip ediyor ve gelen bilgiyi komuta aracına gönderiyor. Potansiyel hedefler, komuta arasında değerlendiriliyor.
Hedef tanımlandıktan sonra komuta aracı füzenin fırlatılmasına karar veriyor. Fırlatmayla ilgili veriler, hedefe göre en iyi konumda bulunan fırlatma aracına gönderiliyor ve buradan karadan havaya füzeler gönderiliyor. Angajman radarı, füenin hedefine ulaşmasına yardımcı oluyor.

S-400 SİSTEMİ NERELERDE KULLANILIYOR?

S-400 sistemi ilk olarak 2007 yılında başkent Moskova'nın savunulmasında kullanılmak üzere devreye alındı.
Ancak daha sonra, özellikle Rusya'nın uyguladığı dış politikaya paralel olarak, bazı kritik noktalarda da konuşlandırıldı.
Bunların başında Suriye'nin Tartus kentinde bulunan Rus hava üssü geliyor. Rusya, 2015 yılında hem kendi hem de Suriye hükümetine ait donanma ve hava unsurlarını korumak amacıyla S-400 savunma sistemi yerleştirdi.
Moskova yönetimi, Kasım 2016'da Baltık Denizi kıyısında Rusya'ya ait olan ancak anakarayla bağlantısı bulunmayan Kaliningrad'a füze savunma sistemi ve İskender füzeleri konuşlandırdı. O dönem, ABD bu kararı, "Avrupa'yı istikrarsızlaştırmaya dönük bir adım" olarak eleştirdi.

Türkiye'nin Rusya'dan S-400 satın alması mümkün mü?

Economist: Türkiye ve Rusya'nın dostluğu NATO'yu kaygılandırmalı
Rusya'nın ayrıca Ukrayna'dan ilhak ettiği Kırım'da da S-400 savunma sistemi bulunuyor.
Son dönemde Rusya, çeşitli ülkelerle bu füze savunma sistemini satmak üzere anlaşmalar da yapmaya başladı. Rusya, 2015 yılında Çin'e altı tabur, 2016'da da Hindistan'a 6 milyar dolar karşılığında beş tabur satılması konusunda anlaşma imzalandı. Bir tabur, sekiz fırlatıcıdan oluşuyor.

Türkiye'nin Rusya'dan S-400 satın alması mümkün mü?

Economist: Türkiye ve Rusya'nın dostluğu NATO'yu kaygılandırmalı
Rusya'nın ayrıca Ukrayna'dan ilhak ettiği Kırım'da da S-400 savunma sistemi bulunuyor.
Son dönemde Rusya, çeşitli ülkelerle bu füze savunma sistemini satmak üzere anlaşmalar da yapmaya başladı. Rusya, 2015 yılında Çin'e altı tabur, 2016'da da Hindistan'a 6 milyar dolar karşılığında beş tabur satılması konusunda anlaşma imzalandı. Bir tabur, sekiz fırlatıcıdan oluşuyor.
17-09/12/1026786696.jpg

S-400 'Zafer' Füze Sisteminin Künyesi:
Üreticisi: Almaz-Antey silah şirketi
Konuşlandığı Yerler: Moskova, Suriye, Kaliningrad, Kırım
Kullanılmaya BaşlanmaTarihi: 2007
Menzil: 400 kilometre
Hız: Saniyede 4,8 km
Azami Hedef İrtifası: 30 km
Eşzamanlı Takip: 80 hedef
Hedef Türü: Uçak, seyir füzesi, orta menzilli füzeler, İHA ve diğer havadan izleme sistemleri

17-09/12/1806856_7_1505221361vfi7v.jpg

TÜRKİYE NEDEN S-400 SİSTEMİNİ ALMAK İSTİYOR?

Türkiye, uzun bir zamandır kendisine ait bir hava savunma sistemi kurmak istiyor. Bunun için de daha önce çeşitli girişimlerde bulundu.
İlk olarak, 2015 yılında uzun menzilli füze savunma sistemi satın almak için bir ihale açtı. İhaleyi, 3,4 milyar dolar ile Çinli bir şirket kazandı ve şirket aynı zamanda Türkiye'ye teknoloji transfer etmeyi de kabul etti.

Ancak, o dönemde ABD ve NATO'nun tepki gösterdiği bu ihale daha sonra iptal edildi.
İhalenin iptal edilmesinin ardından Türkiye, farklı ülkelerle füze savunma sistemi için görüşmeler yapmaya başladı.
O dönemde ABD savunma şirketi Lockheed Martin ve Avrupa füze ortak girişim grubu MBDA tarafından geliştirilen Orta Menzilli Hava Savunma Sistemi (MEADS) satın alması gündeme geldi. Kasım 2016'da Rusya ile S-400 için görüşmeler yapıldığı açıklandı.
Eski Savunma Bakanı Fikri Işık, Nisan 2017'de yaptığı açıklamada, Türkiye'nin "acilen" hava savunma sistemine ihtiyacı olduğunu ve NATO üyesi olarak öncelikle ittifak içerisinde bu ihtiyacını gidermeye çalıştığını ancak bunun mümkün olmaması üzerine farklı arayışlara gidildiğini söyledi.

17-09/12/_97146316_s400_getty.jpg
Işık, NATO üyesi ülkelerin "mali açıdan etkili bir teklif sunmadıklarını" da ifade etti.
Türkiye'nin ayrıca kendi füze savunma sistemini geliştirme planı da bulunuyor.

Türkiye ile Rusya arasındaki anlaşmanın ayrıntıları hakkında ne biliniyor?

Çeşitli kaynaklarda, söz konusu anlaşmanın toplam maliyetinin 2,5 milyar dolar olabileceği belirtiliyor. Yerli ve yabancı basın organlarında çıkan haberlerde, hava savunma sisteminin balistik ve seyir füzeleri de dahil hem kara hem de havadaki hedefleri yok etme kapasitesine sahip olacağı ifade ediliyor.
Türkiye'nin satın alacağı sistemin 24 batarya ve 96 uzun menzilli füzeden oluşması ve ilk teslimatın da 2019 yılında yapılması bekleniyor.
Türkiye'nin satın almayı planladığı sistem, NATO'nun savunma sistemleriyle uyumlu değil. Ayrıca, NATO, Türkiye'ye uyguladığı savunma alanında bazı kısıtlamalar da uyguluyor.

Bu kısıtlamalar arasında, Türkiye'nin bu tarz füze sistemlerini Ermenistan ve Yunanistan sınırlarına yakın bir noktaya konuşlandırmaması da yer alıyor. Rusya'nın Türkiye'ye bu tarz bir kısıtlama getirmesi ise beklenmiyor.

NATO ve ABD neden bu anlaşmaya tepki gösteriyor?

Şu anda elinde S-400 füze sistemi olan bir NATO üyesi bulunmuyor. Türkiye'ye bu sistemin konuşlandırılması halinde, bu açıdan bir ilk olacak.
Bununla birlikte, Yunanistan'ın elinde bir önceki versiyonu olan yine Rus yapımı S-300 füzeleri var. Yunanistan, bu füzeleri NATO üyesi olmayan Güney Kıbrıs'tan satın almıştı.
ABD ve diğer başka NATO üyeleri, bu anlaşmaya iki açıdan karşı çıkıyor. İlk olarak askeri açıdan, bu sistemin NATO sistemleriyle uyumlu olmayacağı ve bunun da pratikte bazı sıkıntıları beraberinde getirebileceği uyarıları yapıyor.
Uzmanlar, NATO'nun birbirine entegre hava savunma sisteminin bulunduğunu ve Türkiye'nin S-400'ü satın almasının maliyet, nitelik ve teknoloji transferi gibi birçok teknik sorunu beraberinde getirebileceğini ifade ediyor.
17-09/12/_97771648_3085d2f2-c9fc-4abe-9ab9-1f928f428bf5.jpg

NATO UYELERİ

Ayrıca, NATO sistemleriyle ilgili bazı teknik detayların Rusya'nın; Rusya'nın savunma sistemiyle ilgili bazı bilgilerin de NATO'nun eline geçmesinden endişe ediliyor.
Yapılan itirazın ikinci nedenini ise siyasi gerekçeler oluşturuyor. Bu alımın tamamlanması halinde bunun Türkiye'nin NATO ile ilişkilerini yeniden tanımlamak adına attığı bir adım olarak yorumlanabileceği de belirtiliyor.
ABD Savunma Bakanlığı'ndan Ağustos ayında yapılan açıklamada, bu anlaşmadan "endişe duyulduğu" ve NATO müttefiklerinin ittifakı daha ileriye götürecek şeylere yatırım yapmasının beklendiği ifade edilmişti.

29 Temmuz 2019 Pazartesi

S-400 yaptırımları ve Türkiye'nin farkındalığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Ankara’nın S-400 tedarikinde istikrarlı, sürecin işleyişine ilişkin şeffaf bir duruş sergilediği, ilk teslimatın başlamasıyla beraber kanıtlanmış oldu.

S-400 yaptırımları ve Türkiye'nin farkındalığı














Türkiye’nin on yıllardır uzun menzilli bölge hava ve füze savunma sistemi ihtiyacı olduğu bilinen bir gerçek. Zira Türkiye’nin hava ve füze savunması, 1950’li yılların sonunda konuşlandırılan ve 2000’lere kadar hizmette kalan ABD menşeli karadan havaya güdümlü füze sistemi MIM-14 Nike Hercules bataryalarıyla sağlanmaya çalışılmıştı. 

Fakat Nike Hercules’lerin yaşam döngüsünü tamamlaması üzerine Türkiye, ABD’nin kendi envanterinden çıkarmış olduğu ve bu anlamda yine eski teknoloji ürünü olarak addedebileceğimiz karadan havaya füze sistemi I-HAWK’lardan kısıtlı sayıda kritik noktalara konuşlandırmıştı. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’nin ekseriyetle hava savunma görevini Nike Hercules ve I-HAWK’lardan ziyade, envanterindeki F-4 ve F-16 savaş uçaklarına devrettiği görülür. Ne var ki F-4’lerin ömürlerini tamamlayıp hizmet dışı kalmasında sona doğru yaklaşılırken, F-16’lar için 10 yıllık idame süresi öngörülüyor. F-16’ların ömür uzatılmaya kalkışıldığı takdirde ise en iyi ihtimalle bir 10 yıl daha hizmette kalmaları mümkün.

Türkiye’nin söz konusu hava ve füze savunmasındaki imkan ve kabiliyetlerine karşın, tehdit algısı 1980’li yıllardan itibaren giderek artış gösterdi. Her ne kadar füze teknolojilerinin gelişimi ve kullanımı II. Dünya Savaşı dönemine tekabül etse de, Türkiye’nin tehdit ve risk algısı esas itibarıyla yakın coğrafyasından kaynaklandı ve bilahare üye olduğu NATO’nun tehdit tanımlamaları üzerinden şekillenerek gelişti. 
Bu bağlamda, Ankara’nın risk farkındalığında, Küba füze krizi nedeniyle ABD’nin Türkiye topraklarına yerleştirdiği nükleer harp başlıklı füzelerden 1980-1988 yılları arasında cereyan eden İran-Irak Savaşı’na, Birinci ve İkinci Körfez savaşlarından Suriye iç savaşına varıncaya dek birçok tarihi kırılma noktası rol oynadı. Örneğin İran-Irak Savaşı esnasında, savaşan tarafların fırlattıkları FROG-7 roketleri yahut SS-1 balistik füzeleri çok sayıda sivilin ölümüne ve yararlanmasına yol açtı. Aynı zamanda bu ülkelerin füze teknolojisi edinme, geliştirme ve kullanma imkan ve kabiliyetlerine ilişkin çaba ve çalışmalarının somut tezahürü oldu.


Türkiye’nin F-35 projesindeki katılımcı statüsünün ve uçakların teslimatının askıya alınmasının ötesinde, F-35 projesinden tamamen çıkarılması gerektiğini düşünen sesler giderek yükselmektedir. Bu karar Trump, Kongre, Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve Lockheed Martin Şirketi arasında süregiden yoğun görüşme trafiğinin yanı sıra, F-35 projesindeki diğer ortak ülkelerle NATO müttefiklerinin nasıl bir pozisyon sergileyecekleriyle yakından ilintilidir.

Füze teknolojisi ve kitle imha silahları konusunda açığa çıkan tehditle devlet-dışı silahlı aktörlerin daha mobilize ve etkin olduğu Ortadoğu coğrafyasının giderek derinleşen kaotik bir yapıya bürünmesi, Ankara’yı 2000’li yılların başından itibaren kendisine ait uzun menzilli bölge hava ve füze savunma sistemi tedarik arayışına yöneltti. 
Bu maksatla 2010 yılında T-LORAMIDS ihalesine çıkılmış, ancak konjonktürel gelişmelerle birtakım iç ve dış faktörler nedeniyle bu ihale 2015 Kasım’ında Antalya’da gerçekleşen G-20 zirvesi arifesinde iptal edilmişti. Müteakip süre zarfında, Ankara T-LORAMIDS ihalesini iptal ettiğini, ancak projeyi rafa kaldırmadığını vurgulamıştı. 2015’te Rus uçağını düşürülmesinin ardından, Putin ve Erdoğan 2016 Ekim’i itibarıyla yeniden görüşmelere başlamış ve hatta kısa bir süre sonra Rus menşeli stratejik düzey hava savunma sistemi tedariki konusunda el sıkışmışlardı.


Dört farklı alanda yaptırım


Tarihsel süreçteki nedenleri, niçinleri ve nasılları geçip günümüze geldiğimizde, Ankara’nın S-400 tedarikinde istikrarlı, sürecin işleyişine ilişkin şeffaf ise bir duruş sergilediği, ilk teslimatın başlamasıyla beraber kanıtlanmış oldu. Elbette pazarlık ve tedarik süreci devam ederken, Ankara kendisini bekleyen muhtemel yaptırımlar hakkında fikir sahibiydi. Mevzubahis yaptırımları ana hatlarıyla dört başlık altında derleyebiliriz:
Bunlardan ilki CAATSA’dır (Public Law 115-44). Trump’ın CAATSA 235. kısımda yer alan 12 farklı yaptırım içinden 5’ini seçip masaya koyacaktır. Buradaki en iyi ihtimal, Trump’ın CAATSA’nın uygulanma sürecinde ertelemelere gitmesi ve söz konusu yaptırımlar arasından en hafif olanlarını seçmesidir.
İkinci yaptırım konusu F-35’lerdir. Türkiye’nin F-35 projesindeki katılımcı statüsünün ve uçakların teslimatının askıya alınmasının ötesinde, F-35 projesinden tamamen çıkarılması gerektiğini düşünen sesler giderek yükselmektedir. Bu karar Trump, Kongre, Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve Lockheed Martin Şirketi arasında süregiden yoğun görüşme trafiğinin yanı sıra, F-35 projesindeki diğer ortak ülkelerle NATO müttefiklerinin nasıl bir pozisyon sergileyecekleriyle yakından ilintilidir. 

Türkiye’nin F-35 projesinden çıkarılması sadece askeri düzeyde değil ekonomik, teknik ve entelektüel açılardan da birtakım kayıplara yol açacaktır. Türkiye’nin 100 adet F-35 uçağı satın almak için ödediği para ile uçağın yapımına katkı sağlayan Türk şirketlerinin kazanacakları meblağı kıyaslayarak “kâr-zar oranı”nı hesaplamak doğru bir yaklaşım değildir. Nihayetinde bu uçakların bütçeye getireceği yük, satın alım ücretinden ibaret olmayıp ömürleri son bulana kadar devam eden bakım, onarım, idame gibi tüm masraflarıyla alakalıdır.
 Öte yandan, F-35 projesinin TSK vakıf şirketleri gibi projede yer alan ana yüklenicilerden ziyade küçük ve orta ölçekli şirketleri nasıl etkileyeceği daha önemli bir sorundur. Bu anlamda, savunma sanayiindeki iç borcu ve bunun özellikle küçük şirketler üzerinde meydana getireceği kaybı dikkate almak gerekmektedir. Zira F-35 yahut başka bir yerli ve milli savunma sanayii projesinde alt yüklenici ya da komponent/malzeme tedarikçisi olarak görev alan şirketlerin iş yapamamaları, yani gelir elde edememeleri durumunda kapılarına kilit vurmak zorunda kalmaları ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır. Başka bir açıdan değerlendirildiğinde, F-35 projesi, teknik becerilerin gelişmesi bakımından önemli bir platform ve tecrübe fırsatı sunarken aynı zamanda entelektüel sermayenin gelişmesi ve güçlenmesine de hizmet etmektedir. Yetenek kapasitesi ve tecrübe birikimi açısından F-35 projesinden çıkmak teknik ve teknolojik düzeyde birtakım fırsatların kaybına yol açsa da, Ankara’nın başla ülkelerle farklı projelerde gerek “iş payı” gerek “ortak üretim” gerekse “teknoloji transferi” sağlamak suretiyle entelektüel sermayesine yatırım yapmaya devam edeceği aşikardır.


Türkiye’nin S-400 tedarik etmesi anlık, fevri ve reaksiyonel bir karar olmadığı gibi, halihazırda Batılı müttefiklerinin ortaya koyduğu tepkiler ve dillendirilen muhtemel yaptırımlar da şaşırtıcı, sürpriz gelişmeler değildir. Artık gözler, Ankara’nın diplomatik uzlaşı kanallarından karşı-tedbirlere varan seçeneklerine çevrilmiş durumdadır.

Üçüncü yaptırım, ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerin Türkiye ile yaptıkları savunma anlaşmalarını iptal etmeleri, askıya almaları ya da birtakım zorlayıcı koşullar oluşturmalarıyla gerçekleşecektir. Bu kapsamda, ana veya alt bileşenlerin, malzeme veya komponentlerin satılmaması, sertifikasyonların/lisansların geciktirilmesi, modernizasyonların ertelenmesi gibi muhtelif yaptırım araçları devreye sokulabilir. Ancak Türkiye’nin bu tarz açık ve örtülü ambargoları çok kez deneyimlediği biliniyor. Öyle ki bazı Batılı müttefiklerin en ufak bir siyasi, askeri ve ekonomik çıkar çatışmasında Ankara’yı cezalandırmak ve hatta tabiri caizse “yola getirmek” üzere örtülü ambargo araçlarını devreye soktuğu malumdur.
Dördüncü yaptırım ise Türkiye’nin salt savunma sanayiini değil, bir bütün olarak dış politikasını, güvenlik ve savunma politikalarını bozacak, tüm milli güç unsurlarını etkilemeye dönük araçların devreye sokulmasıyla alakalıdır. 

Bu minvalde Suriye, PKK/PYD/YPG, Doğu Akdeniz, Ege, enerji, güven endeksleri/yabancı yatırım, döviz, mülteciler, Filistin meselesi gibi birçok farklı husus, daha büyük bir sorun sarmalına dönüştürülerek Ankara’nın önüne koyulabilir. Buradaki maksat, ABD’nin amaç ve çıkarlarına zarar verebilecek, stratejik rakip olarak hegemonyasına meydan okuyabilecek, “hasım” ilan ettiği herhangi bir devletle ortaklık veya işbirliği yapan herkesin bedel ödemek zorunda kalacağının gösterilmesidir. Dolayısıyla bu bedel sadece uçak satışının iptalinden ibaret kalmayacak, her alanda, ancak farklı düzeylerde, topyekun bir zarar taktiğiyle devreye sokulacaktır.

Bugün ABD ve diğer Avrupalı ülkelerin nazarında Gürcistan, Kırım, Ukrayna, Suriye ve hatta Afganistan sahasında varlık gösteren daha müdahaleci, daha agresif ve daha yayılmacı bir Putin Rusya’sı vardır. Bu bağlamda, ABD ve NATO ülkelerinin Doğu Akdeniz ve Güneydoğu Avrupa’daki Rus mevcudiyeti nedeniyle yaşadığı rahatsızlık, Ankara’nın stratejik caydırıcılığı haiz Rus askeri teknolojisini satın almasıyla birlikte endişe ve korkuya dönüşmüştür. Tüm bu nedenlerden dolayı, kötü bir senaryo seçeneği olarak, Ankara’yı uzun ve zorlu bir sürecin beklediğini söylemek mümkündür.
Sonuç itibarıyla, Ankara en başından itibaren yukarıda değinilen yaptırım konularına ve onların muhteviyatlarına dair farkındalık ve bilgi sahibidir. Bu minvalde Ankara’nın muhtemel “iyi” ve “kötü” senaryolarını tanımladığı ve dahası bu senaryoları kendi bağlamlarında derecelendirmeye tabi tuttuğu düşünülürse, hem Savunma Sanayii Başkanlığı’nın hem de TSK’nın kendi alternatif seçeneklerini hazırladığı muhakkaktır. 
Daha açık bir ifadeyle, Türkiye’nin hava gücünü hangi unsurlara dayandıracağı; kısa, orta ve uzun vadeli ihtiyaçlarını ne zaman ve kimlerden hangi koşullarda tedarik edeceği; savunma projeleri ve ürünlerinde karşılaşabilecek teknik, askeri, ticari ve hukuki aksaklıkların en pratik şekilde nasıl çözebileceğine dair bir seçenekler dizisini hazırlamış olması kuvvetle muhtemeldir. En nihayetinde Türkiye gibi (son derece geniş bir iç ve dış tehdit ve risk yelpazesi bulunan) bir devletin “yol haritası” hazırlamadan karar vermesini beklemek muhaldir. Başka bir izahla, Türkiye’nin S-400 tedarik etmesi anlık, fevri ve reaksiyonel bir karar olmadığı gibi, halihazırda Batılı müttefiklerinin ortaya koyduğu tepkiler ve dillendirilen muhtemel yaptırımlar da şaşırtıcı, sürpriz gelişmeler değildir. Artık gözler, Ankara’nın diplomatik uzlaşı kanallarından karşı-tedbirlere varan seçeneklerine çevrilmiş durumdadır.


10 Mayıs 2018 Perşembe

Suriye'de İsrail-İran savaşına doğru

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İran ve İsrail’in Suriye’de bir çatışmaya sürüklenmesi için iki kritik eşik vardı ve halihazırda bu iki eşik de fazlasıyla aşıldı.


Bu yazıya konu olan açık-kaynaklı istihbarat analizi ve stratejik tahmin, iddialı bir araştırma sorusuna dayanıyor: İran ve İsrail’in Suriye’de bir çatışmaya sürüklenmesi mümkün mü?
Açıkçası, bundan birkaç yıl önce bahse konu olasılık üzerine bir profesyonel bir çalışma hazırlasaydık, bu senaryo için geçilmesi gereken en önemli eşik olarak, İsrail’in Suriye’de İran’ın müttefiklerini değil, doğrudan Devrim Muhafızları personelini hedef almasını ifade edebilirdik. Muhtemelen ikinci ciddi eşik de Tahran’ın Baas rejimini ve Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin muharip kapasitesini desteklemenin ötesine geçerek, LübnanHizbullahı’na açılan kapısını İsrail’e karşı kalıcı ve agresif bir hibrit harp tahkimatı haline getirmeye başlaması olacaktı. Halihazırda bu iki eşik de fazlasıyla aşıldı. Dolayısıyla, gelinen merhalede daha detaylı bir değerlendirme yapmak gerekiyor. Fakat baştan söylemeliyiz ki Suriye’de İsrail-İran çatışması artık çok güçlü bir olasılık ve Suriye’de etkin tüm aktörler, hesaplarını bu ihtimalin üzerinde durarak yapmalı.

Neden şimdi?

Zamanlamayla başlayalım: İsrail Suriye’deki İran ve Lübnan Hizbullahı varlığına yönelik kapsamlı bir harekatı neden şimdi –ya da yakın gelecekte– başlatsın? Çünkü söz konusu harekatı ertelediği her gün, durum kendisi açısından biraz daha riskli hale geliyor.
İsrail Hava Kuvvetleri Suriye’de halihazırda bir F-16 kaybetti. Üstelik, tıpkı Şayrat taarruzundan sonra gerçekleşen Pantsir S-1 kısa-orta menzilli gelişmiş hava savunma sistemleri transferi –ve muhtemelen, Sovyet döneminden kalan uzun menzilli S-200 sistemlerinin modernizasyonu– gibi, bu kez de ABD, Fransa ve Birleşik Krallık tarafından icra edilen son askeri müdahaleden sonra, Rusya Federasyonu Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri’ne S-300 transferini gündeme getirdi. Ayrıca birçok gelişmiş elektronik harp sistemi de bölgede konuşlu vaziyette. Özetle, Suriye hava sahası İsrail Hava Kuvvetleri açısından giderek daha riskli bir profil sergiliyor.
Elbette İsrail için Suriye’de en büyük değişimi beraberinde getiren gelişme, Rusya Federasyonu’nun savaşın gidişatına müdahil olması, daha da önemlisi, Tartus ve Hmeymim üslerine dayanarak Suriye’de caydırıcı bir A2/AD (anti-access/area denial) sahası oluşturması.
Moskova ile kurulan kırmızı hat şimdiye dek işledi ve İsrail ile Rusya’yı bir çatışmadan uzak tuttu. Bu çok önemliydi; zira İsrail’in vurduğu bazı Suriye ve İran hedefleri, bölgedeki Rus birliklerine gerçekten yakındı. Ancak elbette Netanyahu yönetiminin Rusya ile diplomatik çabalara sonsuza kadar güvenebileceğine işaret eden herhangi bir garanti yok. Ayrıca İran ile nükleer antlaşmadan çekilen ve Tahran’a karşı sert bir tutum takınan Trump yönetimi de önemli bir cesaretlendirici faktör. Dolayısıyla Suriye hava sahasına ilişkin parametreler daha fazla karmaşık hale gelmeden ve Beyaz Saray’daki mevcut duruştan da yararlanarak, İsrail’in İran’ı ve Lübnan Hizbullahı başta olmak üzere müttefiklerini Suriye’den çıkarmak hedefiyle önleyici bir müdahalede bulunması, artık ciddiye alınması gereken bir olasılık.

Risk ve tehdit analizi



Şimdi ikinci kritik soruya geçelim: Peki, İsrail açısından Suriye’de İran ve Lübnan Hizbullahı, varlığı gerçekten bir askeri harekat riskini alabilecek kadar önemli bir tehdit düzeyinde mi? İsrail strateji çevrelerinin bu soruya yanıtı “evet”.
Suriye’nin ve daha da önemlisi İran’ın Suriye’yi kalıcı bir hibrit harp tahkimatı haline getirmesinin, İsrail savunma elitleri açısından gerçekten ne anlama geldiğini görebilmek için sırasıyla 1973, 2006, 2007 yıllarına gitmemiz gerekiyor.
1973 yılı Arap-İsrail Savaşı sırasında, güney cephesi olan Sina’da, İsrail Savunma Kuvvetleri karşılarında, gelişmiş hava savunma sistemlerinin harp sahasına getirdiği yenilikleri çok iyi kavramış, ayrıca personel tarafından kullanılan tanksavar füzelerinin piyadeye zırhlı birlikler karşısında önemli avantaj sağladığını bilen, 1967’nin hatalarını tekrarlamayan Mısır Silahlı Kuvvetleri’ni buldu. Ortadoğu için kullanılan tabirle “füzelerin Kalaşnikof’u” haline gelen Scud füzeleri de gerçek harp koşullarında ilk defa 1973’te Mısır tarafından kullanıldı. Üstelik Sovyetler tarafından Kahire’ye yapılan sevkiyatın konvansiyonel harp başlıklarından farklı seçenekler içerip içermediği de bilinmemekteydi. Son olarak, bahse konu askeri gücün ardında, Enver Sedat gibi, savaşın siyasetin farklı araçlarla icra edilen bir uzantısı olduğunu iyi bilen bir stratejik akıl vardı.
İşte tüm bu koşullar altında, iki cepheli bir savaşa sürüklenen İsrail’in yapması gereken şey, kuzeyde Hafız Esed’in ordularına karşı direnmekti. Aksi durum, İsrail için yaşamsal bir tehdidi beraberinde getirebilir ya da stratejik silah sistemlerine başvurulmasını zaruri kılabilirdi. İkinci olasılık gerçekleşseydi, Sovyetlerin vereceği tepki yıkıcı olacaktı. İsrail Savunma Kuvvetleri kuzey cephesine ilk başta büyük bir güç ayıramadı. Küçük bir zırhlı birlik, müdafaa hattını 1967’den itibaren fiili olarak kontrol edilen Golan tepelerinde kurmuştu ve Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri taarruzunu durdurmayı başardı. Harp tarihi açısından bir ders niteliğinde olan 1973 Harbi, Sina’da başlayarak gelişmiş, ancak savaşın kaderini Golan tepeleri belirlemişti. Harp tarihine kalanlar açısından savaşın iki kazananı vardı: İlki Süveyş’in doğusuna geçişi başarıyla planlayan Mısır komuta kademesi, diğeri ise güney cephesinde yaşadığı krizi kuzey cephesinde çözen İsrail kriz yönetimiydi. Nitekim her iki durum da özü itibariyle, askeri zekanın coğrafyaya ilişkin analitik yaklaşımına dayanmaktaydı.
Askeri-jeostratejik önemi bir kez daha anlaşılan Golan tepeleri, halen sözü edilen referanslarla, İsrail strateji çevreleri için, ifade ettiği önemi koruyor. Bölgedeki en hakim arazi olan bahse konu yükselti, İsrail için herhangi bir barış anlaşmasından daha kritik. Zira askeri coğrafya bağlamında bir alternatifi yok ve İsrail’in jeopolitik derinliği de yeterli değil. Dolayısıyla, Devrim Muhafızları Kudüs Güçleri’nin ve Lübnan Hizbullahı’nın söz konusu alanda etkinliğini arttırması –hatta insansız hava aracı uçuracak düzeye gelmeleri– İsrail’in İran’a yönelik daha ciddi bir askeri reaksiyonuna neden olabilir.
İkinci olarak, olası bir çatışmanın köklerini 2006 yılında aramamız gerekiyor. Hatırlanacağı üzere, İran’ın roket ve balistik füze alanındaki deneyimlerinden de yararlanan Lübnan Hizbullahı, 34 gün boyunca kesintisiz biçimde İsrail’i baskı altında tutmuş, Hava Kuvvetleri kökenli General Dan Halutz’un Genelkurmay Başkanlığı’ndaki İsrail Savunma Kuvvetleri ve Ehud Olmert hükümeti, söz konusu tehdidi, kalıcı olarak bertaraf edememişti. Aradan 12 yıl geçti ve bugün Lübnan Hizbullahı’ndan kaynaklanan füze ve roket tehdidi hem niteliksel hem de niceliksel olarak çok daha kritik bir düzeye erişti. İsrail, Iron Dome (Demir Kubbe) ve David’s Sling gibi sistemlerle roketlere ve taktik balistik füzelere yönelik ciddi kabiliyetler geliştirmiş olsa da, füze ve roket savunmasına ilişkin birkaç teknik detayı anımsatmakta yarar var. İlki, roket ve füze operasyonlarının “taarruz-dominant” karakterine sahip olduğu gerçeği. Daha açık ifade etmek gerekirse, roket ve füzelere karşı savunma yapan taraf, tehdit arz ettiği hesaplanan unsurlar karşısında, söz gelimi, yüzde 70 oranında havada imha performansına ulaşsa dahi –ki bu üst düzey bir orandır– popülasyon merkezlerine ve kritik milli altyapıya düşecek geriye kalan yüzde 30’luk paketin sonuçları hem psikolojik hem de kinetik olarak yıkıcı olabilir. Taarruz-dominant karakteristiğin bir diğer etkisi de, gelen roket ve füze tehdidinin tamamen havada imha edildiği hayali bir durumda dahi, taarruz altındaki ülkede sosyal ve ekonomik yaşamın durmasıdır. Dolayısıyla, taarruz eden taraf taarruzun şiddetini koruyabildiği sürece, büyük olasılıkla kazançlı olacaktır. Son olarak, savunma ekonomisi açısından roketlere ve taktik balistik füzelere yapılan yatırımın, roket ve füze savunması için birkaç kat daha fazla yatırımla karşılanması gerektiğinin de altını çizelim.
2006 senesini hatırlamak, bugün Suriye’de İran-İsrail çatışmasını anlamak açısından üç nedenle önem taşıyor. Öncelikle, açık-kaynaklı istihbarat verileri, Tahran’ın balistik füze üretim kapasitesinin bir bölümünü Suriye’ye taşıma gayreti içinde olduğunu gösteriyor. Özellikle Banyas yakınlarında hızla inşa edilen tesise ilişkin uydu verileri, bu hususta oldukça düşündürücü. Tahran doğrudan Suriye topraklarında füze ve roket üretim kapasitesine erişirse, vekaleten harp yetenekleri açısından çok büyük avantaj sahibi olacaktır. İkincisi, İran’ın geçtiğimiz yıl Deyr ez-Zor’a yönelik kendi topraklarından düzenlediği füze taarruzu, Batılı strateji çevreleri Şahab ve Sejil gibi daha uzun menzilli balistik füze ailelerine odaklanmışken, İran’ın güdümlü roketler ve taktik balistik füzeler alanında (özellikle quasi-ballistic uçuş yolu olan sistemlere ilişkin) gerçek bir atılım yaptığını ortaya koydu. Bu tip sistemler, harp sahasında kullanılabilen taktik nitelikleri ve hassas isabetleri ile dikkat çekiyor. İran’ın Fatih-110, Fatih-330 ve Zülfikar merhaleleriyle gelişen güdümlü roket/taktik balistik füze ailesi, Suriye’de üretilir ve Lübnan Hizbullahı’na transfer edilirse, İsrail 2006 yılından çok daha zor bir tabloyla karşı karşıya kalacaktır. Bu nedenle İsrail, işler bu düzeye gelmeden müdahaleyi seçebilir.
Son olarak 2007 yılına giderek, İsrail Hava Kuvvetleri’nin Suriye’nin el Kibar nükleer tesisini vurduğu hava saldırısını anımsamak gerekiyor. Meir Dagan liderliğindeki İsrail istihbaratının, Kuzey Kore ile Suriye Baas rejimi arasındaki kritik işbirliğini çözmesiyle ortaya çıkarılan bu gizli tesis, 2007 yılında vurulmuştu. Söz konusu nokta harekatı, İsrail makamlarınca resmi olarak ancak kısa bir süre önce sahiplenildi. Stratejik olarak 2007 müdahalesi, İsrail’in Begin Doktrini’ne dayanmakta idi. Eski Başbakan Menahem Begin’in adıyla anılan doktrin, İsrail’in çevresinde ofansif stratejik silah sistemleri üretimine, özellikle de nükleer silahlara yönelik önleyici müdahaleyi öngörüyor. 1981 yılında Irak’ın Osirak nükleer tesisine yönelik taarruz ve geçtiğimiz yıllarda İran’ın nükleer programında çalışan kilit personele yönelik faaliyetler Begin Doktrini çerçevesinde gerçekleştirildi,
Halihazırda Suriye Baas rejiminin kimyasal silahsızlanma rejimine muhalefet ettiği kesinleşti. Ayrıca ABD liderliğindeki Suriye’yi hedef alan son harekata ilişkin yapılan açıklamalarda, biyolojik silahlardan açıkça söz edilmesi de anlamlı. Dahası, Suriye’de silahsızlanma rejimi çok dar bir çerçevede uygulandığı için, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri balistik füze yeteneklerini korudu, hatta önemli bir muharip tecrübe de edindi. Dolayısıyla Kuzey Kore ile yakın ilişkilerini sürdüren, kimyasal harp faaliyetlerine ara vermeyen Suriye’de, nükleer antlaşmayla kontrol edilemediği düşünülen İran’ın varlığı, İsrail açısından stratejik silah sistemleri segmentinde de kritik bir konu.

Felakete doğru adım adım



Lübnan Hizbullah’ına yönelik kritik silah sevkiyatlarına, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin kimyasal harp kapasitesinin bazı eşikleri aşmasına ve Golan tepelerindeki fiili duruma yönelik herhangi bir tasarrufa karşı askeri müdahalede bulunacağını ilan eden İsrail’in, son beş yılda 120 kadar hava ve füze taarruzu gerçekleştirdiği biliniyor.
Konunun önemli veçhelerini analiz edebilmek için, bu müdahaleler sonucunda İsrail Savunma Kuvvetleri’nin neleri başardığına değil, nelere engel olamadığına bakalım. Öncelikle açık-kaynaklı istihbarat verileriyle teyit edebildiğimiz üzere, İsrail İran’ın Banyas yakınlarında gelişmiş bir füze üretim tesisi inşa etmesine engel olamadı. T-4 (Tiyas) üssünde İranlıların insansız hava araçları üretmesini ve Suriye’de kullanmasını akamete uğratamadı. Devrim Muhafızları’nın dünyanın dört bir yanından Şii milisleri sistematik biçimde Suriye’ye yönlendirmesinin, Lübnan Hizbullahı’nın ülkede en ciddi askeri belirleyenlerden biri olmasının ve Başkent Şam’ın önemli noktalarına kalıcı görünen biçimde yerleşmesinin, Kudüs Güçleri’nin –fiili olarak– Golan tepelerine çok yakın askeri üsler kurmasının da önüne geçemedi.
Açıkçası Suriye’de savaşın ilk yıllarında, İsrail strateji çevrelerinde ve siyasa yapıcılarında gözlemlenen eğilim, oyun-değiştirici bir müdahaleden kaçınmak, Golan tepelerine komşu alanlarda krizleri engellemek ve en nihayetinde, Saddam Hüseyin’in savaş makinesinden sonra bir başka Baas Arap ordusunun, hatta İsrail’i dengelemeye yönelik gerçek bir stratejik silah sistemleri programı olan son Arap silahlı kuvvetlerinin, tedrici olarak yok oluşunu seyretmek idi. Gerçekten de 2011-2012 yılları anımsandığında rejimin, elindeki mezhep esasına göre kurgulanmış birkaç birlikle hareket etmeye çalıştığı, askeri istihbarat başkanı, savunma bakanı gibi üst düzey figürlerin başkent Şam’da suikasta uğradığı, neredeyse her gün Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin bir generalinin muhalefet saflarına geçtiğini belirten videolar yayımladığı bir dönem akla geliyor.
Öte yandan, 2013-2015 yılları arasında yaşanan gelişmeler, İsrail açısından farklı anlamlar taşıyor. İran Suriye’ye tüm gücüyle yerleşti ve kolay sökülebilecek gibi de durmuyor. Benzer şekilde, Lübnan Hizbullahı da yeteneklerini ve Suriye’deki yerini konsolide ediyor.
İran ve İsrail arasında Suriye’de yaşanan gerilimlerin daha da tehlikeli bir hal alması, hatta Orta Doğu’da bölgesel bir savaşı tetikleyecek mahiyete ulaşması mümkün. Bu hususta önümüzde iki önemli eğilim bulunuyor. Bunlardan ilki, İsrail’in Suriye’de nokta taarruzları bırakıp İran ve Lübnan Hizbullahı’nı hedef alan geniş çaplı bir harekata girişmesi. İkincisi de İran topraklarını doğrudan, mahdut hedefli bir taarruzla vurması. Her iki durumda da olayların kontrolden çıkması kaçınılmaz.
Peki, İsrail böyle bir harekatı başarabilir mi? Bu sorunun yanıtı ayrı bir değerlendirmeyle bulunabilir. Ancak, konuyla profesyonel seviyede ilgilenenler için birkaç ipucu verelim. Öncelikle, İsrail strateji çevrelerinin, Tahran’ın nükleer programını akamete uğratmak için gerçekleştirilen Stuxnet siber saldırısının askeri-teknik hedefinde İran bulunsa da, siyasi hedefinde İsrail olduğuna ilişkin değerlendirmelerinin üzerinde durmak gerekiyor. Bu yaklaşım çerçevesinde, İsrail’in o dönemde önleyici bir taarruza karar verdiği, böyle riskli bir girişimin önüne geçmek için de ABD’nin kinetik etkileri olan siber seçeneğe yöneldiği belirtiliyor.
İkinci olarak da böyle bir müdahale için sadece İsrail Hava Kuvvetleri’ne bakmamak gerekiyor. Taktik balistik füzeler, denizaltı platformlarından ateşlenen akıllı mühimmat yetenekleri ve elektronik harp kabiliyetleri, dikkatle izlenmesi gereken diğer unsurlar.

Suriye'de İsrail'in istedikleri oluyor 

ABD'li kurt politikacı Henry Kissinger'in "Her şey yolunda giderse, yakında Ortadoğu'nun yarısı İsrail'in olacaktır" sözü Suriye bağlamında gerçekleşmek üzere.

Demokrasi getirmek bahanesiyle 6 yıldır taşeron teröristler aracılığıyla yakılıp yıkılan Suriye, adım adım Yahudilerin Arzı Mevud hedefine hazırlanıyor. Bu hedefe ulaşmak için öncelikle Suriye'nin kuzeyinde bir federasyon ilan edilmesi planlanıyor. Reuters’a açıklamalarda bulunan Suriye'nin kuzeyindeki Kobani kentinin dış ilişkiler yetkilisi İdris Nassan, Suriye’de Kürtlerin kontrolündeki bölgelerde yakın bir zamanda federal sistem ilan edilmesini beklediğini söyledi. Federasyon ilanının özyönetim çerçevesinin genişletilmesi anlamına geldiğini ifade eden Nassan, bölgenin adının ‘Kuzey Suriye Federasyonu’ olacağını ve burada yaşayan tüm etnik grupların temsil edileceğini duyurdu. Suriye'nin kuzeyinde, Türkiye sınırı boyunca yer alan Cezire, Kobani ve Afrin olarak adlandırılan üç bölge PYD unsurlarının kontrolünde bulunuyor.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html