BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Sina sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Sina sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

9 Ağustos 2020 Pazar

21. yüzyılda yeni Orta Doğu düzeni

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının tüm dünya ekonomilerini vurduğu şu günlerde, Orta Doğu’da manzara-i umumi fevkalade perişan ve dahi perakende; Birinci Dünya Savaşı öncesinin Balkanlarını andırmakta.


Tamer Ashraf
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla, 20. yüzyılın başına kadar literatürde “maşrık” (doğu) olarak bilinen, (bölge haritalarını şekillendirenlerin verdiği isimle) Orta Doğu’da yeni bir düzen kuruldu. 
Bu düzen kabaca, 1950’lere kadar İngiliz ve Fransız yönetim ve himayesinde, parçalı Arap ulus devletlerinin kurulmasıyla sonuçlandı. 
Orta Doğu’da hegemonyanın daha ziyade ABD’ye geçtiği 1950’lerden itibaren Soğuk Savaş rüzgârlarının sert estiği yıllarda bölge ya ABD ya da Sovyet yanlısı askeri, seküler diktatörlerce yönetilmeye başladı. 
Sözde hepsi Arap milliyetçisi olan ve Arap uluslarını tek bir çatı altında toplamayı ve Filistin’i işgalden kurtarmayı kendilerine ülkü edinen bu totaliter yöneticiler, ironik bir biçimde Orta Doğu’yu parçalayan hegemon güçler tarafından iktidara getirilmişlerdi. 
Söz dinlemez olduklarında ise çeşitli saray darbeleriyle ortadan kaldırılıyor ve daha kullanışlı diktatörler, ABD Başkanı Donald Trump’ın deyimiyle “kendi en favori diktatörleri” iktidara getiriliyordu.



Mısır, Suudi Arabistan ve BAE gibi Arap dünyasının üç Sünni ağırlıklı ülkesi Türkiye karşısında Yahudi, Ortodoks ve Katolik ayırt etmeksizin her türlü bölgesel ve dış güçle işbirliği yapmayı yeğliyor ve tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan isyanlar gibi emperyal dış güçlerin ekmeğine yağ süren, kendi ayaklarına sıkan politikalara destek veriyorlar.
Soğuk Savaş’ın bittiği yıllardan bugüne kadar, kısaca 21. yüzyılın başlarında bölgemizde olup bitenlere kısaca bir göz atmak dahi, Orta Doğu’da yeni bir düzenin ya da düzensizliğin kurulmakta olduğu gösterecek ve bizleri nelerin beklediği hususunda çok açıklayıcı olacaktır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, Irak’a “demokrasi getirmek” amacıyla, bir milyon kişinin ölümüne yol açarak önce Saddam Hüseyin ortadan kaldırıldı; ardından resmen olmasa da Irak fiilen üçe bölünmüş oldu.
Türkiye’ye karşı “Güney Cephesi” adını verdiğimiz bazı Sünni Müslüman ülkelerin yönetimleri, bölgede Türkleri görmektense Latin külahı, Ortodoks kalimmavhisi ya da Yahudi kippasını tercih ettikleri müddetçe de bu bölünme ve rejim değişiklikleri devam edecek gibi görünüyor.
Soğuk Savaş’ın en acımasız ve kurt diktatörlerinden Hafız Esed’in doğal ölümünden sonra, göz hastalıkları ihtisasını Londra’da yapan doktor oğlu Beşşar ile yine Londra’da yetişen Kings College diplomalı ve Harvard MBA’li Sünni eşi Esma Esed’den Suriye’de liberalleşme adına çok şey beklenmekteydi. Ancak “taç giyen baş akıllanır” vecizesiyle namütenasip olarak, Londra’dan Şam’a gelince liberallikten eser kalmadı. Fransız dergilerine “moda ikonu” ve Orta Doğu’da “modernitenin sembolü” olarak tanıtılan çift, 2011 Arap Baharı isyanlarında özgürlük isteyen Suriye halkının yarım milyondan fazlasının ölümüne, yüz binlerce çocuğun öksüz ve yetim kalmasına, ülke nüfusunun yarısının evlerinden barklarından olmasına yol açtı. Ülke halihazırda üçe bölünmüş durumda.
Sudan güney ve kuzey ya da Müslüman ve Hıristiyan şeklinde ikiye bölündü. İran ile Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki mücadeleye kurban giden Yemen de Sudan’la aynı kaderi paylaşacak gibi; eskiden olduğu üzere kuzey ve güney Yemen olacak şekilde veya Zeydiler ve Sünniler arasında bölünme yolunda hızla ilerliyor.
Lübnan ise toplumsal olarak çoktan gettolara ayrılmış olmakla birlikte, toprak açısından bölünemeyecek kadar küçük olduğundan, bitkisel hayatta bir yaşam sürüyor. İsrail “Yüzyılın Planıyla” Filistin’in son partiküllerini de buharlaştırma peşinde epeyce yol almış görünüyor. Arap Baharının bir sonucu olarak kısa süreli bir demokrasi denemesi yaşayan ve halihazırda karşı devrimci bir askeri yönetimin iktidarda olduğu, Arap dünyasının en kalabalık ve monolitik ülkesi Mısır ise çeşitli ekonomik ve sosyal sıkıntılar içinde kıvranıyor. Buna bir de Sina’daki ayrılıkçı örgütleri ilave etmemiz gerekiyor. Kaddafi’nin öldürülmesinin ardından iç savaşa sürüklenen Libya elân fiili olarak en az ikiye bölünmüş vaziyette.
2016’da yaşadığımız darbe teşebbüsü de bölgedeki olayların Türkiye ayağıydı; fakat milletimiz buna izin vermedi. İran’ın durumu da ortada ve sürekli ABD-İsrail tehdidi altında. Bölgeye tekrar dönen Rusya hem Suriye hem de Libya’da önemli bir inisiyatif gücüne erişmiş durumda. Bütün bunlara ilave olarak DEAŞ ve el-Kaide türevi örgütler hâlâ hayatiyetlerini devam ettiriyorlar. ABD Suriye’de, Fırat’ın doğusunda bir PKK devleti kurmakla meşgul.
Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının tüm dünya ekonomilerini vurduğu şu günlerde, Orta Doğu’da manzara-i umumi fevkalade perişan ve dahi perakende; Birinci Dünya Savaşı öncesinin Balkanlarını andırmakta. Mamafih Orta Doğu’da dıştan tasarım çabalarına karşı direnen ve halk hareketlerini destekleyen Türkiye’yi ise Katar’ın dışında açıkça destekleyen başka bir bölge ülkesi mevcut değil. Türkiye Tunus, Cezayir ve Umman gibi bölge ülkeleriyle kendisine karşı kurulan cepheyi zayıflatmaya çalışıyor. Topun ağzında olan nevi şahsına münhasır İran, her şeye rağmen kendi ajandasına uygun fiiliyatına devam ederken içeride Kovid-19 salgını, ekonomik sıkıntılar ve arka arkaya gelen patlamalarla karşı karşıya.
Yetkililerinin açıklamalarına bakılırsa, İran tehdidiyle Türkiye’yi eş gören Suudi Arabistan, BAE ve Mısır Türkiye’ye Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz gibi tüm cephelerin yanı sıra ekonomi, turizm, medya ve hatta dizi sektöründe dahi (basketbol tabiriyle) “tam saha pres” uygulamakta. Bu arada İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Fransa ve Rusya gibi her türlü dış güçle işbirliği yapmakta. Bu ülkelerin ABD ile müttefiklik ve bağımlılık ilişkilerini düşündüğümüzde durum daha da vahim bir hâl alıyor. Bütün bunlara ilaveten, Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarındaki son saldırıları (buna bigâne kalamayacağından) Türkiye’nin güneydeki dikkatini dağıtmaya yönelik bir hamle gibi duruyor.
Mısır, Suudi Arabistan ve BAE gibi Arap dünyasının üç Sünni ağırlıklı ülkesi Türkiye karşısında Yahudi, Ortodoks ve Katolik ayırt etmeksizin her türlü bölgesel ve dış güçle işbirliği yapmayı yeğliyor. Halbuki Orta Doğu’da yukarıda hâli pürmelalini bir parça izah ettiğimiz parçalanma ve partikülleşmenin tek çaresi bölge ülkelerinin işbirliği yaparak dış güçlerin müdahalelerine imkân tanımaması. Aksine bölge ülkeleri tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan isyanlar gibi emperyal dış güçlerin ekmeğine yağ süren ve kendi ayaklarına kurşun sıkan politikalara destek veriyorlar. Bölge ülkelerinin yönetimleri iktidarlarını korumak için dış güçler yerine kendi halklarına güvenseler ve halklarının istekleri doğrultusunda bir siyaset izleseler hem iktidarları daha uzun ömürlü hem de bütün ülkeleri tehdit eden bölünme ve parçalanma senaryoları engellenmiş olurdu. Zira Orta Doğu, tarihsel karakteristiğine uygun olarak, partikülleşmekten ziyade daha da fazla bütünleşmeye ihtiyaç duyuyor. Ancak bölgeyi daha da bölmeyi amaçlayan emperyal güçler bu yöneticileri destekleyerek “şimdilik” ayakta kalmalarını sağlıyorlar. Böyle giderse 21. yüzyılda Orta Doğu’da mevcut ulus devletlerin iki katı yeni ve küçük devletçikler göreceğiz. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 7 Ağustos 2003’te yaptığı “Ortadoğu’da 23 ülkenin rejiminin ve sınırlarının değiştirileceği” açıklaması şu ya da bu şekilde işlemeye devam ediyor.
Orta Doğu’da 21. yüzyılın yeni düzeni kurulurken bu düzende söz sahibi olmak maksadıyla Türkiye pek çok cephede mücadele veriyor. Maalesef Türkiye’ye karşı “Güney Cephesi” adını verdiğimiz bazı Sünni Müslüman ülkelerin yönetimleri, bölgede Türkleri görmektense Latin külahı, Ortodoks kalimmavhisi ya da Yahudi kippasını tercih ettikleri müddetçe de bu bölünme ve rejim değişiklikleri devam edecek gibi görünüyor.
Yazımızı her zaman olduğu gibi bir son sözle bitirelim: “Kendi düşen ağlamaz”.



10 Şubat 2019 Pazar

İsrail ve Körfez: Bölgesel entegrasyon arayışı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İsrail’in Körfez monarşileriyle ilişkilerinin yoğunlaşmasına yol açan başat neden, elbette ki İran'dan kaynaklanan tehdit algısı.


Aslına bakılırsa bölgesel entegrasyon tabiri, İsrail ve Körfez monarşilerinin güncel ilişkileri göz önüne alındığında, oldukça abartılı bir ifade olarak görünebilir. Nihayetinde bölgesel entegrasyon kavramıyla anılan en belirgin yapı, Avrupa Birliği’dir. Avrupa Birliği’nin ulaştığı bölgesel entegrasyon düzeyi, İsrail ve Körfez monarşileri için uzak bir hedef olarak belirse de son dönemde tanık olunan kimi gelişmeler aslında bölgesel bir kurumsallaşmanın hedeflendiğine işaret ediyor. Unutulmamalıdır ki Avrupa Birliği de ortak bir tehdide (Sovyetler Birliği) karşı, kontrolsüz silahlanmayı engelleyebilmek adına (kömür ve çelik anlaşması), düşman kardeşleri (Almanya-Fransa) barıştırarak ve bütün bu süreci finanse eden (Marshall Planı) bir hegemonla (ABD) yola çıkmıştır. Bu bağlamda değerlendirildiğinde, şimdilik gelecek vizyonu olarak da beliren ‘temenniler’, kurulmakta olduğu aşikâr olan bir takım askeri iş birliklerinin devamı niteliğinde olabilirler.
Söz konusu bölgesel entegrasyon sürecinin iki ayaklı yürüdüğünü gözlemleyebiliriz. Bunlardan biri, İran’ın ortak bir tehdit olarak algılanmasına yaslanarak, ittifak ilişkilerinin konsolide edilmesini sağlıyor. Dolayısıyla askeri/güvenlik sektörünü ilgilendiriyor. Bir diğeri ise şimdilik inşa edilmesine yönelik niyet beyanlarının yapıldığı entegre ulaşım sistemlerini kapsıyor. Bu da hem ticari hem de askeri opsiyonlara, Arap yarımadasını kabaca kuzey-güney hattında denetim altına alacak bir alan açıyor.

Askeri ittifak ve şerhleri

İsrail’in Körfez monarşileriyle ilişkilerinin yoğunlaşmasına yol açan başat neden, elbette ki İran'dan kaynaklanan tehdit algısı. İran’ın bir tehdit olarak ortak kabulü, söz konusu devletlerin birlikte hareket edebilmelerine zemin hazırlamış ve süreç, İran’a karşı ortak askeri kurumsallaşma seçeneklerinin değerlendirilmesine kadar varmıştır.
Söz konusu askeri kurumsallaşma ile bugün bir şekilde ayakta kalabilmiş NATO gibi ortak tehdit algısına yaslanan askeri ittifaklar kastediliyor. Hatta Ortadoğu Stratejik İttifakı olarak isimlendirilen muhayyel yapı, daha ziyade Arap NATO’su olarak anılıyor. Lakin NATO’nun tarihçesi, ortak tehdit algısına yaslanan askeri ittifakların işlevselliği ve kullanım ömrü hususunda soru işaretlerine de yol açıyor.
NATO, Soğuk Savaş sona erdiğinde temel misyonunu kaybetmiş bir yapı olarak, sorgulandığı bir evreye sürüklendi. Nihayetinde, Sovyetler ve dolayısıyla komünizm tehdidi ortadan kalkmış ve ‘hür dünyanın’ geleceğini tehlike altına sokabilecek rekabetçi potansiyel artık yok olmuştu. NATO’nun varlık sebebi de böylece ortadan kalkmış ve misyonunu kaybetmiş bir örgüt olarak yeni alanlara açılmak durumunda kalmıştı. Alan dışı müdahale doktrini, tam olarak bu sorgulama sürecinde ortaya atıldı. Üye ülkelerin savunma kapasitelerini geliştirmek, standardize etmek ve eşgüdümlü hale getirmek amacıyla inşa edilmiş yapı, bir süre sonra kendisini devlet dışı tehditlerle mücadele ederken buldu. 1990’lı yıllarda Balkanlarda ve 2000’li yıllarda da Afganistan’daki varlığının gerekçesi buydu.
Ortadoğu’da bölgesel bir güvenlik örgütü kurma hevesi, aslında hiç de yeni değil. Soğuk Savaş’ın dayattığı süper güçler arası rekabetin bölgesel yansımaları, Ortadoğu’da ortak tehdit olarak kodlanan Sovyetler Birliği ve komünizme karşı kurumsallaşma önerilerine sebep olmuştur. Bu minvalde, 1950’li yıllardan itibaren çeşitli önerilerin gündeme geldiği ve fakat hemen hiç birisinin başarılı olamadığı bilinmektedir. Söz gelimi Bağdat Paktı, yalnızca 3 sene ayakta kalabilmiş ve 1958 yılında Irak monarşisine karşı girişilen askeri bir darbe sonucu ismini aldığı başkenti kaybetmiş bir oluşum olarak anlamını yitirmiştir. Bölgesel güvenliğin kurumsal bir zemine çekilmesi, Ortadoğu’da arzu edilen ve fakat kotarılamamış bir hevese işaret eder.
Günümüzde de benzer bir yapılanmanın bu sefer İran tehdidine karşı ortak bir payda üretilmesiyle mümkün olabileceği konuşulmaktadır. En son Ortadoğu Stratejik İttifakı olarak isimlendirilen girişim, İsrail’in de bir ihtimal parçası olacağı bir askeri ittifakı imlemektedir. Özellikle Suudi Arabistan monarşisinin İsrail perspektifindeki radikal dönüşümü, söz konusu kurumsallaşmanın gerçekleşebileceğine dair beklentileri de güçlendirmektedir.
1990’lı yılların panoramasını inşa eden küresel ve bölgesel gelişmeler, yine İsrail tarafında bölgesel bir organizasyon kurulması ihtimaline yönelik beklenti yaratmıştı. Sovyetler Birliği’nin dağılması, revizyonist Saddam rejiminin geriletilmesi ve Madrid Barış Konferansı ve devamındaki Oslo süreciyle oluşan barışçıl atmosfer, İsrail’in bölgesel bir yapılanmayı gündeme getirmesine vesile olmuştur. Bu dönemdeki tahayyül, daha ziyade karşılıklı diplomatik tanınmaya dayalı AGİT benzeri gevşek bir organizasyondur. Özellikle de Araplar arası rekabet, bölgesel düzeyde askeri bir ittifak kurulabilmesinin önündeki başlıca engel olarak görülmektedir.

Muhtemel senaryo AGİT benzeri gevşek yapılanma

Konjonktürel olarak günümüzün politiği ise biraz farklı bir mecrada ilerlemektedir. Öncelikle Araplar arasındaki dengeler radikal biçimde dönüşmüştür. Mısır’da iktidarı elinde tutan darbeci Sisi rejimi, Körfez monarşileri tarafından finanse edilmektedir. Bu da doğal olarak Mısır’ın tarihsel iddialarından feragat edebileceğini göstermektedir. Ayrıca Suudi Arabistan’da yaşanan taht oyunları neticesinde oldukça güçlü bir pozisyona kavuşan Veliaht Prens Muhammed bin Selman, fazlasıyla iddialı ve agresif bir profil sunmaktadır. Arabistan yarımadasını bölgenin merkezi olarak konumlandıracak finansal kaynaklara sahip olmakla birlikte, askeri harcamalarının devasa ölçeğine rağmen Yemen’de ‘başarılı’ olamamış ve bir dönem Arap milliyetçiliğinin öncüsü olarak kabul edilen Mısır Devlet Başkanı Nasır’la aynı kaderi paylaşıyor görünmektedir. Bu bağlamda Yemen, panarabizmin tarihsel turnusol kâğıdıdır.
İsrail açısından Körfez monarşileriyle kurulacak askeri bir ittifak, tarihinde bir benzeri olmadığından, olası gözükmemektedir. Sıkça tartışılan yapılanma, NATO benzeri bir savunma örgütünü önermektedir. Lakin İsrail, ABD ile dahi resmi bir ittifak ilişkisi içerisinde olmamıştır. Bu durumun istisnası, İsrail’in Türkiye ile imzaladığı 1996 anlaşması olmakla birlikte, söz konusu anlaşmanın kapsamı, NATO’nun 5. maddesi gibi askeri savunmayı ortaklaştıracak bir düzenleme içermemektedir. Kaldı ki bu madde, üyelerden birine yönelecek herhangi bir tehdide topyekûn savunmayı vurgular. Ortadoğu’daki devletlerin çok çeşitli düzeylerde yaşadıkları sorunlar göz önünde bulundurulursa NATO benzeri bir ittifak, bölge devletlerinin bir biçimde devamlı savaş halinde olmasına yol açabilir. Bu bağlamda İsrail’in, bölgedeki Arap devletleriyle de benzer bir ilişki biçimi geliştirme ihtimali oldukça yüksektir. Askeri istihbarat ve eğitim faaliyetleri, İsrail’in olası bir Arap ittifakına verebileceği maksimum katkıyı simgelemektedir.
Ayrıca Arap devletlerini anakronik bir monarşinin öncülüğünde çağdaş bir panarabizme sevketmek anlamına da gelebilecek olan ittifak, uzun vadede İsrail açısından son derece olumsuz sonuçlara yol açabilir. Günümüzde İran tehdidi dolayısıyla ortak bir payda yakalayan bölge devletleri, İran’daki rejimin olası düşüşüyle birlikte farklı arayışlara sahne olabilir. NATO örneğinde de görülebileceği üzere, bu tipolojideki askeri ittifaklar yeterli ödeneklere ve belirgin bir hegemona sahiplerse bir biçimde ayakta kalmak için uğraş vermektedirler. Böylesi bir durumda İsrail’in yeniden hedef tahtasına konmayacağına dair bir garanti yoktur. Her ne kadar karşılıklı diplomatik tanınma şartı bir ön koşul olarak yerine gelecekse de bu da yeterli bir koruma sağlamayacaktır.
Bir diğer negatif görünüm ise Arap ordularının yetenekleriyle alakalıdır. Yukarıda da ifade edilen Suudi Arabistan’ın Yemen müdahalesindeki askeri başarısızlığı, bölgedeki Arap devletleri arasında askeri anlamda başat güç olduğu kabul gören Suudilerin de aslında o denli güçlü olmadıklarına delalet etmektedir. Kaldı ki Suudiler askeri yapılanmalarına milyarlarca dolar harcamaktadırlar. Bölgesel bir güvenlik örgütünün lideri pozisyonuna talip olduğu bilinen Suudilerin Yemen’deki performansı, askeri ittifakın ilerleyen dönemlerdeki olası performansına dair de fikir verebilir.
İsrail açısından bölgenin askeri entegrasyonu, yukarıda anılan olumsuzluklara rağmen gerçekleştirilebilir görünmektedir. Özellikle de ABD’nin dışarıdan vereceği kuvvetli destek, bölge devletlerini hiyerarşik bir dizilime zorlayacaktır. Böylece başarısız olacağına yönelik güçlü belirtiler olsa da ittifak, belki AGİT benzeri gevşek bir yapılanma kurgulanarak, bölge devletlerinin istişare mekanizması işlevi üstlenecektir. Zira İsrail açısından gevşek bir yapılanma, tercihe şayan olandır. Böylece Arap devletlerinin bir düzeyde entegrasyonu gerçekleştirilmiş olacak ve cari görünümde İran tehdidine karşı ortak bir duruş sergilenmiş olacaktır. Ayrıca üst politika (high politics) girdisi olarak belirecek yapılanma, alt politika (low politics) girdisi olarak belirecek ulaşım ağıyla ve dolayısıyla Arabistan yarımadasının jeostratejik entegrasyonuyla desteklenecektir.

Yol ve tahakküm: Arabistan yarımadasının entegrasyonu

Klişe bir ifadeyle otorite, kontrol/denetim sağlanabildiği ölçüde mümkün olur. Kontrol edilemeyen coğrafyalar, insanlar vb. otoriteye tabi değildir. Bir otorite kurgulamanın başat kuralı, ulaşabilmekten geçer. Ancak ulaşılabilir kılınan coğrafyalar ve insanlar, tahakküm altına alınabilir. Bu bağlamda devletin geçirdiği tarihsel dönüşüm ve çağdaş ulus devletin çekirdek değeri, kontrol/denetim mekanizmalarına yaslanır.
Demiryolları, esasa odaklanıldığında, sivil taşımacılığından çok daha ötede imkanlar sağlamaktadır. Sivil taşımacılığı, demiryolları üzerinden yapılan ulaşım faaliyetlerinin oldukça cüzi bir kısmını karşıladığı gibi, stratejik amaçlı kullanımı sayesinde devletlerin askeri ve ekonomik faaliyetlerini kolaylaştırmaktadır.
Devletler, inşa ettikleri demiryolları aracılığıyla, stratejik ulaşım hatları tesis ederler ve bu hatları, olağanüstü hallerde devreye sokarak, askeri/güvenlik sektöründeki hamlelerini somutlaştırırlar. Söz gelimi, güncel ve tanıdık bir örnek olarak, Türkiye’nin Kuzey Suriye’de yürüttüğü askeri operasyonların hazırlık süreci, bu bağlamda oldukça açıklayıcıdır. Özellikle demiryolları (duble yolların da benzer bir stratejik işlevi vardır) vasıtasıyla, askeri birlikler ve silah sistemleri oldukça kısa bir süre içerisinde sınır bölgelerine transfer edilebilmiş ve demiryollarının stratejik kullanımına rafine bir örnek oluşturmuştur.
Arabistan yarımadasının jeostratejik entegrasyonuna vesile olacak demiryolu projeleri, Doğu Akdeniz’i Umman Denizi’ne bağlamayı hedeflemektedir. Arabistan yarımadasını, Yemen hariç tutulacak şekilde, kuzey-güney ekseninde entegre edecek projeler, Ürdün’ü de ulaşım merkezi olarak tasarlamaktadır. Suudi Arabistan’ın planladığı projesi itibariyle, Riyad’ı Ürdün sınırındaki El Hadisa’ya bağlayacak demiryolu hattı da benzer bir kazanım sağlayacaktır. Ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri’nin de hem Suudi Arabistan hem de Umman sınırlarına kadar geliştireceği demiryolu hatları, bölgeyi örümcek ağı gibi saracak stratejik bir araç olacaktır.
Bunlara ek olarak, Suudi Arabistan Kralı Selman’ın Mısır’ın darbeci lideri Sisi’yle 2016 yılında anlaşmaya vardığı ve devraldığı Tiran ve Sanafir adalarına dair projeleri de ilgi çekicidir. Akabe körfezinin girişinde konumlanan Tiran ve Sanafir adaları, 1950 yılında Mısır’a gönüllü bir şekilde terk edilmiş ve bu adaların, İsrail’e karşı geliştirilecek saldırı/savunma hamlelerinde işlevselleştirilmeleri öngörülmüştür. Tiran boğazının Mısır tarafından kapatılabilmesi, söz konusu adalardaki tahkimat sayesinde mümkün olabilmiştir. Hatta öyle ki 1956’daki Süveyş krizinin sonrasında İsrail, Sina yarımadasından çekilmekle birlikte, Tiran boğazını tutabilmesini sağlayacak teritoryal bir şeridi işgale devam etmiştir. Günümüzde adaların egemenliği, Suudi Arabistan’a devredilmiş ve bölgeye yönelik yeni projeler de gündeme gelmiştir. Bu projelerin başında ise Tiran ve Sanafir adalarını, Suudi Arabistan ve Mısır arasında inşa edilecek köprüye payanda kılmak gelmektedir. Böylece Suudi anakarası, Sina yarımadasıyla karayolu marifetiyle birleştirilmiş olacak ve tıpkı Bahreyn ile sağlanan bağlantı benzeri bir entegrasyonun önü açılacaktır. Böylece Sina yarımadasında kendiliğinden gelişecek Suudi etkisinden söz etmek hatalı bir çıkarım olmayacaktır.
Özellikle Umman’ın demiryolu projeleri, bu bağlamda ilgi çekicidir. Umman’ın açıklanan projelerine göre ülke, kuzey-doğu ve kuzey-güney akslarında demiryollarıyla birbirlerine bağlanacaktır. Kuzeyde, Birleşik Arap Emirlikleri sınırında yer alan El Buraimi’den başlayacak hat, ülkenin doğusunda konumlanmış Sohar limanına ulaşacak. Sohar’dan başlayacak bir diğer hat ise ülkenin coğrafi merkezine doğru yol alarak, İbri’ye uğrayacak ve buradan da güney kıyılarında yer alan El Dukm limanına stratejik bir yay çizecektir. Arabistan yarımadasının diğer bölgelerinde inşa edilecek diğer hatlarla birlikte düşünüldüğünde, yarımadanın kuzey-güney aksında stratejik bir ulaşım/denetim imkanına kavuşacağını söylemek, abartılı bir çıkarım olmayacaktır.
Umman’da inşaatı planlanan demiryollarının varış noktaları da ayrıca stratejik bir tercihe işaret ediyor. Ülkenin doğusundaki Sohar limanı ve güneyindeki El Dukm limanı, Hürmüz boğazını by-pass etmeleri hasebiyle, olası istikrar bozucu hamlelerin etkisini de minimize etmiş olacaktır. Bu noktada, İran’ın mütemadiyen Hürmüz boğazını uluslararası geçişlere kapatma tehdidinde bulunduğu düşünüldüğünde, söz konusu hatlar hem ticari faaliyetleri stabilize edecek hem de olası bir politik istikrarsızlık halinde ilgili devletlere müdahale imkanını kolaylaştıracaktır. Bu bağlamda, Arap Baharı sürecinde Bahreyn’de gerçekleşen gösterilere, Suudi Arabistan önderliğindeki Körfez İşbirliği Konseyi’ne ait askeri birliklerin Kral Fahd köprüsünü kullanarak müdahale ettiklerini akılda tutmakta fayda var.
Söz konusu demiryolu ve karayolu projeleri, orta ve uzun vadede Arabistan yarımadasının stratejik entegrasyonuna kapı aralayacağı için oldukça mühim gelişmelerdir. Her ne kadar kısa vadede bir sonuç üretemeyecek olsa da İsrail’in Hayfa kentini hem askeri hem de ticari bağlamlarıyla Arabistan yarımadasına ve Umman denizine çıkartacak bir projeler silsilesi söz konusudur. Geniş bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, ABD’nin değil belki ama İsrail’in ‘yüzyılın anlaşmasını’ ele almış olabiliriz.


29 Temmuz 2018 Pazar

ABD'nin İsrail'e desteği Ortadoğu barışını tehdit ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İsrail’in ırkçı Ulus Devlet Yasası Trump’ın barış planına hazırlık mı? 

ABD’deki Evanjelistler ve İsrail,’deki Yahudilerin bir kısmı için Trump asla sıradan bir ABD başkanı değil. İsrail’deki Tapınak Enstitüsü Keyhüsrev ve Trump’ı yan yana gösteren bir hatıra parası bile bastırdı.


Pers Kralı Keyhüsrev’le ABD Başkanı Donald Trump’ın nasıl bir alakası olabilir ki? İlk duyulduğunda kulağa alakasız gelse de ABD’deki Evanjelik Hıristiyanlar ve İsrail’deki Dindar-Siyonist Yahudiler için kesinlikle öyle değil. Özellikle ABD’deki Evanjelik güruhtan bazıları Trump’ın başkanlığına Tevrat’tan deliller getiriyor ve dahası pek çok “Televanjelist” vaize göre Donald Trump, moden çağın Keyhüsrevi.
Tevrat’a göre Keyhüsrev, Kudüs’teki tapınakları yıkılan ve vadedilen topraklardan Babil’e sürülen Yahudileri, Babil’i ele geçirerek kurtarmıştı. Dahası o dönem, kendisinin yakınında olan Yahudi peygamberi Ezra’ya ciddi imkanlar verip Kudüs’teki tapınağın yeniden inşasını sağlayarak sürgüne giden Yahudilerin yeniden kendilerine vaadedilen topraklara geri dönmelerine yardım etti. Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan ve yakın bir zamanda İsrail’in Batı Şeria’daki işgalini uluslararası düzlemde legalize edecek bir planla gelmeye hazırlanan Trump, neden modern çağın Keyhüsrevi olmasın ki? Tapınak hayalleri kuran Dindar-Siyonist kamp için dahası da var. Onlara göre Kubbetu's Sahra’nın yerinde yükselecek Yahudi tapınağı da Trump’ın başkanlığı sırasında inşa edilecek. Tapınakçı Yahudiler için Trump’ın Kudüs’ü başkent olarak tanıması yeterli bir 'mucize'. Bunun anısına İsrail’deki Tapınak Enstitüsü Keyhüsrev ve Trump’ı yan yana gösteren bir hatıra parası bile bastırdı. Yani ABD’deki Evanjelistler ve İsrail’deki Yahudilerin bir kısmı için Trump asla sıradan bir ABD başkanı değil.
İsrail merkeze alınarak bakıldığında 21. yüzyılın -şimdilik- ilk çeyreğine İsrail’in altın dönemi demek hiç de yanlış olmaz. İkinci Irak savaşından bu yana hemen hemen bütün bölgesel değişimler, İsrail’in güvenliğine doğrudan katkıda bulundu. Saddam rejiminin Amerikan işgaliyle son bulmasından İran’a uygulanan yaptırımlara, Mısır’daki darbeden Suriye’deki kaosa kadar birçok gelişme İsrail’i tehdit eden unsurları saf dışı bıraktı. İsrail’in bu mevcut konumunu komplo teorilerine başvurmak yerine İsrail’in Batılı ülkelerle kurduğu ittifaklar ve ABD’nin verdiği koşulsuz destek bağlamında düşünmek gerekiyor. Barack Obama’nın başkanlığının son döneminde İsrail’e sağlanan mali ve askeri destek, ABD-İsrail ilişkilerinin tarihindeki en yüksek miktara ulaşırken, Donald Trump’ın ABD başkanı olmasıyla, İsrail’e verilen politik ve finansal destek yeni zirveleri gördü. Bugün İsrail’in gerek dış politika söylemi gerekse içeride yaptığı çeşitli düzenlemelerin hiçbiri ABD desteğinden bağımsız olarak anlaşılamaz. Birkaç gün önce İsrail Parlamentosu'nda oylanan Ulus Devlet Yasası da buna dahil. Yasanın hem içeriği hem de zamanlaması ABD’nin Kudüs hamlesi ve ardından gelecek olan “Yüzyılın Anlaşması” için bir hazırlık olarak görülebilir.

Yüzyılın Anlaşması'nın ayrıntıları

Her ne kadar detayları kamuoyuyla paylaşılmamış olsa da Yüzyılın Anlaşması’na dair pek çok kanaldan çeşitli yorumlar geliyor. Bu da aslında detayların yavaş yavaş siyasetçilerle paylaşılarak suyun ısıtıldığının bir göstergesi. Bir yandan İsrail’in yanında duran Suudi Arabistan, Filistin meselesinde barışı savunur bir söylem benimserken, diğer yandan Filistinli yetkililer Trump’ın önerisinin kabul edilemeyeceğini söylüyor. İsrailli yorumculara göre İsrail’in işleri yolunda. Yüzyılın Anlaşması kabul görecek bir öneri olmasa bile ABD’nin İsrail’e Batı Şeria’nın İsrail egemenliğine girmesi ve Kudüs’ün hızla Yahudileştirmesi konusunda engel olmayacağı yorumları yapılıyor. Trump’ın Ortadoğu diplomasisi açısından bu kötü ihtimal. İyi ihtimalse Yüzyılın Anlaşması’nın çeşitli baskılarla masada tutularak uluslararası topluma yegâne meşru çözüm şeklinde sunulması. Halihazırda şimdiden anlaşma merkezli bir koalisyon oluşmuş gibi bir görüntü mevcut. İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün’ün Amerika’nın liderliğinde bir araya geldiği henüz adı konmamış koalisyona, Trump’ın planını Müslümanlara empoze edecek ittifak gözüyle bakılıyor
Geçtiğimiz aylarda Ramazan’dan sonra açıklanacağı söylenen ama açıklanmayan planın içeriği çokça tartışılırken, kimi yorumcular da ABD’nin detayları kontrollü olarak çeşitli politik çevrelerde sızdırıp içeriği gelen tepkilere göre belirlediğini söylüyor. Şimdiye dek farklı çevrelerde konuşulan ve birbirini doğrulayan ayrıntılar da mevcut. Bunlardan biri şehrin doğusunu da içine alacak şekilde Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak taraflarca tanınması. Bu zaten ABD’nin büyükelçilik hamlesiyle de facto olarak dayattığı bir durumdu. Aynı derecede kritik bir madde de Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimleriyle alakalı. Yüzyılın Anlaşması’yla mevcut yerleşimlerin İsrail’in tam egemenlik alanına dahil edilmesi öngörülüyor. İsrail halihazırda yerleşimleri sadece yerleşimcilerin üzerine ev inşa edip kullandığı araziden ibaret görmeyip, güvenliklerini sağlamak bahanesiyle etraflarındaki arazileri de yerleşime dahil ediyor. Her ne kadar anlaşma, Batı Şeria’da “Filistin Devleti’nin egemenliğinde” olacak bir miktar toprak öngörse de bu önceki barış planlarında Batı Şeria’da gelecekteki bir Filistin devletine bırakılacak toprak miktarının yüzde sadece 11’ine tekabül ediyor. Diğer yandan Gazze’ye “özel bir statü verilerek” orada ayrı bir devletin kurulması ve güvenliğinin de Mısır’a devredilmesi öngörülüyor. Son olarak da İsrail’in kuruluşundan bugüne sürgün ettiği Filistinli mültecilerin geri dönüşüne dair umutlar da son buluyor. Trump’ın planına göre konunun gündeme gelmesi bile imkansız gibi.

Trump'ın planı İsrail'in tarihsel eğilimine uygun

Trump’ın planının İsrail’in kuruluşundaki vizyonla uyuşan bir yönü var. İsrail’in kurucuları, yani ilk Başbakan David Ben Gurion ve etrafındakiler İsrail’in bağımsızlığı ilan ederken aslında devletin konvansiyonel manada devlet özellikleri taşımadığının farkındaydı. Yeni devletin sınırları, nüfusun nitelikli bir çoğunluk oluşturmaması ve mevcut Yahudi toplumunun kolektif kimlikler bakımından görece homojen bir görünüm vermemesi gibi meseleler, Ben Gurion’un İsrail’i yerli yerinde bir devlet olarak görmesine imkan vermiyordu. Bu sorunların çözümlenerek, İsrail’in bütünleşmiş bir devlet olarak ortaya çıkışı zaman alacak bir meseleydi.
Diğer yandan David Ben Gurion, o dönemde sayıları 1000’i bulmayan ve Siyonizmi reddeden ultra-Ortodoks Yahudilere bazı imtiyazlar vermişti. Bu imtiyazların temelinde de ulusal bütünlüğü sağlama noktasında desteklerinin alınmasıydı. Ben Gurion zaman içerisinde ulusun gittikçe sekülerleşeceğini ve bütünleşeceğini düşünüyordu. Ne var ki süreç öyle gelişmedi ve günümüz İsrail’i, aşırı sağın gittikçe yükseldiği ve çeşitli Yahudi grupların bile birbirini dışladığı bir yapıya dönüştü. Ancak Ben Gurion’un bu bütünleşme beklentisinin sonuçlarından birisi de kuruluşun hemen sonrasında yapılacak bir anayasaya karşı çıkmasıydı. Böyle bir anayasa sınırları, vatandaş tanımını ve başka birçok unsuru sabitleyerek tamamlanma sürecinde İsrail devletinin esneklik göstermesini engelleyecekti. Sabit bir hukuki metnin varlığında, sınırlar bu metinle sabitlenmiş olacak ve Doğu Kudüs’ün ya da Batı Şeria’nın İsrail topraklarına katılması mümkün olmayacaktı. Dolayısıyla bir anayasa devletin tamamlanmasının önündeki en büyük engeldi.
Gerek jeopolitik olarak İsrail’in güvenliği gerek de tarihsel miras Batı Şeria’nın ve Kudüs’ün tamamının İsrail egemenliğine girmesini gerektiriyordu. Bu noktadan bakıldığında İsrail’in attığı adımlar; 67 Savaşı, sonrasında Yahudi yerleşimlerinin genişlemesi, Doğu Kudüs’te İsrail egemenliğinin sağlanması ve bu çerçevede İsrail’in attığı uluslarası adımlar İsrail’in jeopolitik olarak sürekli tamamlanma arayışında olduğunu gösteriyor. Bu durum kolektif kimlikler için de geçerli. İsrail’deki güvenlik söylemiyle iç içe geçen kimlik politikaları 67 Savaşı’ndan bugüne Dindar-Siyonist Blok’un kontrolsüz yükselişini beraberinde getirdi ve toplumdaki temel siyasi blok sağın sağında konumlandı. Bu çerçevede Donald Trump’ın gerek Kudüs hamlesi gerekse “Yüzyılın Anlaşması” gibi bir planla gelmesi, İsrail’in bu tarihsel eğilimine ciddi bir katkı sağlıyor.
Ulus Devlet Yasası Trump’ın barış planına İsrail içinde hukuki bir zemin hazırlamak bağlamında incelenebilir. Ulus Devlet Yasası’yla vatandaşlık tanımının üstü örtük bir şekilde değiştirilerek “ülkenin kaderini belirleme hakkının Yahudilere münhasır” hale getirilmesi ve Arapça’nın devletin resmi dillerinden biri olmaktan çıkarılması, Arapların tehcirini kolaylaştırıp toplumun Yahudileştirilmesini ve böylelikle nitelikli Yahudi çoğunluğun sağlanmasını kolaylaştıracaktır. Diğer yandan yasada Yahudi yerleşimlerinin geliştirilip güçlendirilmesi milli bir değer olarak belirlenmektedir. Bu çerçevede yasa bir türlü açıklanamamış “Yüzyılın Anlaşması’na” İsrail iç hukukunda bir hazırlık olarak görülebilir. Nitekim mevcut yasa ilk defa 2011 yılında parlamentoya getirilmişti ve ancak Trump’ın ABD başkanı olduğu bir konjonktürde parlamentodan geçirilebilirdi.

ABD'nin İsrail'e desteği Ortadoğu barışını tehdit ediyor



ABD yönetimi, maddi ve askeri yardımlarının yanı sıra BM'de İsrail'in koruyucu kalkanı gibi davranarak Ortadoğu barışını sekteye uğratan en önemli konulardan Filistin meselesinin çözümüne engel oluyor.
Ortadoğu'nun "şımarık çocuğu" olarak tabir edilen ve Filistinlilerden gasbedilen topraklar üzerine kurulan İsrail'in en büyük destekçilerinin başında ABD geliyor.
Washington yönetimi, maddi ve askeri yardımlarının yanı sıra Birleşmiş Milletler'de (BM) İsrail'in koruyucu kalkanı gibi davranarak Ortadoğu barışını sekteye uğratan en önemli konulardan Filistin meselesinin çözümüne engel oluyor.
Beyaz Saray'daki başkanlar, yıllar içinde değişse de ülkedeki güçlü Yahudi lobisi sayesinde ABD'nin İsrail politikasında kayda değer bir değişiklik gözlenmiyor.
Başta İsrail'in yasa dışı Yahudi yerleşim birimleri politikası olmak üzere Filistinlilerin topraklarından sürülmesi ve her geçen gün İsrail işgalinin artması gibi konularda Washington yönetimi Tel Aviv'e bazen açıktan bazen de gizliden destek veriyor.
Uzmanlara göre, Beyaz Saray'ın İsrail'e verdiği bu destek, Filistin meselesinin gün geçtikçe daha da içinden çıkılmaz bir hâl almasına ve Ortadoğu, dolayısıyla da dünya barışının bir türlü sağlanamamasına neden oluyor.

İsrail'i tanıyan ilk ülke ABD oldu

İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour'un, 2 Kasım 1917'de siyonizmin ünlü hamisi Lord Rothchild'e gönderdiği ve "Balfour Deklarasyonu" olarak bilinen mektup, Yahudilerin Filistin toprakları üzerinde bir İsrail devleti kurma hayalini gerçekleştirmeleri için atılan en önemli adımlardan biri olarak gösteriliyor.
Balfour mektubunda, "Majestelerinin hükümeti, Yahudilere Filistin'de bir yurt tesisi fikrini hararetle desteklemektedir. Bu maksatla her ne gerekiyorsa yapılacaktır." cümleleriyle İsrail'in kurulmasına İngiltere'nin vereceği desteği açıkça ifade etti.
İngilizlerin desteği, 2. Dünya Savaşı sırasında yaşanan ve Holokost olarak adlandırılan Yahudi soykırımı olayları, Filistin üzerinde bir İsrail devletinin kurulması sürecini hızlandırdı.
BM Genel Kurulu'nda 29 Kasım 1947'de Filistin topraklarının ikiye ayrılarak İsrail ve Filistin'in kurulması planı, dönemin ABD Başkanı Harry S. Truman'ın bizzat yürüttüğü lobi faaliyetleri sayesinde kabul edildi.
İngilizlerin Filistin'deki manda yönetimine son vermesiyle 14 Mayıs 1948'de İsrail'in ilk başbakanı David Ben Gurion, beraberindeki 25 kişiyle Tel Aviv Müzesi'nde İsrail'in Bağımsızlık Bildirgesi'ni dünya kamuoyuna ilan etti.
Bildirgenin yayımlanmasından saatler sonra Başkan Truman, gasbedilen Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail'i tanıdıklarını duyurdu. Böylece, İsrail'i tanıyan ilk ülke ABD oldu.
ABD'nin bu adımı, Ortadoğu'daki barış sürecini ateşe atan ve onlarca yıldır çözüme kavuşturulamayan Filistin meselesinin başlamasına neden oldu.
Bağımsızlık ilanından kısa süre sonra Mısır, Suriye, Ürdün ve Lübnan, İsrail'e karşı savaş ilan etti.
Ancak savaş sonrası kazanan taraf İsrail, Filistin topraklarının bir kısmını işgal etti.
Bu savaşın ardından İsrail, 5 Haziran 1967'de de Mısır'a saldırdı. Daha sonra Suriye ve Ürdün'ün de katıldığı ve "Altı Gün Savaşı" olarak bilinen bu savaşa hazırlıksız yakalanan Arap ülkeleri hezimete uğradı.
Savaşı kazanan İsrail, Sina Yarımadası, Golan Tepeleri'nin yanı sıra Doğu Kudüs ve Batı Şeria'yı işgal ederek Filistin topraklarında iki devletli çözüm olasılığının ortadan kalkmasına giden yolu başlatmış oldu.
Ayrıca Golan Tepeleri'nin işgal edilmesi, İsrail ile Suriye arasındaki düşmanlığı daha da pekiştirdi.
İsrail, işgal ettiği Mısır toprağı Sina Yarımadası'ndan 1979'da imzalanan Camp David Barış Antlaşması'yla çekildi.
ABD yardımları sayesinde İsrail, işgal politikalarını pekiştiriyor
Bağımsızlığını ilan ettiği günden bu yana ABD'nin İsrail'e yaptığı finansal ve askeri yardım tutarının 120 milyar dolardan fazla olduğu belirtiliyor.
Bu yardımlar sayesinde bugün İsrail ile Filistin arasındaki güç dengesi yok olmuş durumda. Bir tarafta ABD yardımlarıyla Ortadoğu'nun en güçlü ülkelerinden biri hâline gelen İsrail, diğer tarafta ise 6 milyona yakın insanı mülteci konumunda olan, işgal altındaki bir Filistin bulunuyor.
Bu orantısız güç dengesi ve ABD'nin desteği sebebiyle İsrail, Filistin meselesinin çözümü için olumlu adımlar atmak yerine her geçen gün işgal politikalarına bir yenisini ekliyor.

İsrail'in koruyucu kalkanı: "ABD vetoları"

Washington yönetimi, yaptığı finansal ve askeri yardımların yanı sıra BM'de elindeki veto kartını kullanarak İsrail'in Filistin'deki işgalini daha da pekiştiriyor ve her fırsatta Tel Aviv'in hamiliğini üstleniyor.
BM'de bugüne kadar veto kartına 80'den fazla başvuran Washington yönetiminin, bu vetoların yarısından çoğunu İsrail'i korumak için kullanması dikkati çekiyor.
ABD'nin bu tutumu, İsrail'in Filistin üzerindeki işgalinin güçlenmesine yol açtığı gibi Tel Aviv'in uluslararası baskı altına alınmasına da engel oluyor.

Trump yönetiminin İsrail'e açık desteği

ABD Başkanı Donald Trump'ın Beyaz Saray'daki koltuğuna oturduktan sonra Filistin meselesinde attığı adımlar, işgali devam ettirmesi konusunda İsrail'i daha da cesaretlendirdi.
Trump, ilk olarak Aralık 2017'de Kudüs'ü "İsrail'in başkenti" olarak tanıdıklarını açıklayarak, Tel Aviv'deki ABD büyükelçiliğinin Kudüs'e taşınmasına onay verdi.
Bu karar, yeni ABD yönetiminin Filistin'de iki devletli çözüm yerine İsrail'in işgal politikalarına destek vereceğinin ilk sinyali oldu. Trump'ın bu adımı bölgede az da olsa devam eden barış umutlarını tamamen suya düşürdü.
Nitekim, 14 Mayıs 2018'de ABD'nin Kudüs'teki elçilik açılışı için Amerikalı ve İsrailli yetkililerin katılımıyla görkemli bir tören düzenlenirken, aynı esnada abluka altındaki Gazze Şeridi sınırında kararı protesto eden 60 Filistinli, İsrail askerleri tarafından şehit edildi.
ABD'nin, İsrail'in barışçıl göstericilere karşı kullandığı orantısız gücü eleştirmek yerine Hamas'ı suçlaması, Trump yönetiminin meselenin çözümünde ara bulucu özelliğini yitirdiğini ve açıkça taraf olduğunu ortaya koydu.
Filistin meselesinde tarafını belli eden Trump yönetimi, Gazze sınırında İsrail'in uyguladığı orantısız gücün önüne geçmek için 1 Haziran'da Filistin halkı için koruma talep eden Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) tasarısını da veto etti.

"Yüzyılın Anlaşması" ya da "Yüzyılın Şamarı"

ABD yönetiminin, Filistin-İsrail sorununun çözümü için yeni bir plan hazırlığında olduğu biliniyor. Başkan Trump'ın "Yüzyılın Anlaşması" dediği plan henüz açıklanmasa da ayrıntıları basına sızmış durumda.
Basında yer alan iddialara göre, hazırlanmaya devam edilen "Yüzyılın Anlaşması" planı, Filistin tarafına getirdiği ağır şartlar nedeniyle meseleye çözüm olmaktan çok İsrail işgalini pekiştiriyor.
Söz konusu iddialara göre plan, "Kudüs'ün tamamının İsrail'in başkenti olması, Batı Şeria'daki yasa dışı Yahudi yerleşim birimlerinin büyük kısmının boşaltılmaması" gibi İsrail'in lehine maddeler içeriyor.
Planda ayrıca İsrail'in topraklarından çıkardığı 6 milyona yakın Filistinli mültecinin geri dönüş hakkına değinilmediği dile getiriliyor. Bu da Trump yönetiminin yurtlarından olan milyonlarca Filistinlinin topraklarına geri dönme hayalini görmezden geldiği şeklinde yorumlanıyor.
İsrail işgalini pekiştireceği dile getirilen planın, Filistin halkına bazı ekonomik yardımların dışında bir şey vadetmediği belirtiliyor.
Bu nedenle "Yüzyılın Anlaşması" Filistin meselesine çözümden çok sorunun daha da derinleşmesine ve bölgedeki gerginliğin giderek artmasına neden olacak gibi gözüküyor.
Plana karşı çıkan ve "Yüzyılın Anlaşması" planını "Yüzyılın Şamarı" olarak nitelendiren Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, planla ilgili ABD'li yetkililerle görüşmeye yanaşmıyor.

Trump'ın Filistin politikası Yahudilere emanet



ABD Başkanı Trump'ın Filistin politikasına yön veren kişilerin çoğunlukla Yahudi olması dikkati çekiyor. Bu kişilerin başında Trump'ın damadı Jared Kushner geliyor.
New York'un önde gelen Yahudi ailelerinden birine mensup Kushner, ABD yönetiminin İsrail-Filistin politikalarını belirlemede en etkili isimlerden biri olarak gösteriliyor.
ABD'nin Tel Aviv'deki büyükelçiliğinin 14 Mayıs'ta Kudüs'e taşınma törenine de katılan Kushner'in Trump'ın elçilik kararını almasında büyük etkisi olduğu belirtiliyor.
Daha önce hiçbir diplomatik tecrübesi olmayan 36 yaşındaki Yahudi damadı Kushner'i işaret eden Trump, "Jared (Kushner) çok iyi bir çocuktur. İsrail ile kimsenin yapamayacağı anlaşmayı yapacaktır. Pazarlık yeteneği ona doğuştan verilmiş. Ortadoğu'da barışı Kushner sağlayamazsa hiç kimse sağlayamaz." ifadelerini kullanmıştı.
Trump'ın Filistin politikasına yön veren bir diğer önemli isim ise ABD'nin İsrail Büyükelçisi David Friedman. ABD'de aşırı sağ kanada yakın duran ve yine Yahudi bir aileden gelen Friedman'ın da ABD'nin büyükelçiliğini Kudüs'e taşımasında etkili olan bir diğer isim olduğu dile getiriliyor.
Seçim kampanyası boyunca Trump'a İsrail konusunda danışmanlık yapan Friedman, yaptığı bir açıklamada, "İsrail hükümetinin işgal altındaki Filistin topraklarında yeni yerleşim birimleri inşa etmesinin barışın önünde engel olmadığını" savunmuştu.
ABD Başkanı'nın Filistin politikasına yön veren diğer bir isim ise Trump'ın Uluslararası Müzakereler Özel Temsilcisi Jason Greenblatt. New York'ta yıllarca Trump'ın avukatlığını yapan Greenblatt, Haredim Yahudisi bir aileden geliyor.
Washington yönetiminin İsrail ile gündelik iletişimini de organize eden isim olarak bilinen Greenblatt da Kushner gibi Filistin konusunda diplomatik bir tecrübeye sahip değil.

23 Temmuz 2018 Pazartesi

Eski İsrail’in ölümü ya da Yahudi Ulus Devlet Yasası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Şu ana kadar bir anayasal metne sahip olmayan İsrail'de kabul edilen Yahudi Ulus Devlet Kanununun temel hedefi, devletin politik ve toplumsal karakterini belirlemek, yani Yahudileştirmek.
14 Mayıs 1948’de devletin ilk başbakanı olan David Ben Gurion beraberindeki 25 kişiyle birlikte Tel Aviv Müzesi’nde İsrail’in Bağımsızlık Bildirgesi’ni dünya kamuoyuna ilan etmişti. Bu belge İsrail’in modern bir devlet olarak kuruluşunu haber verirken aynı zamanda İsrail’de politik kültürün, devlet formasyonunun ve yönetici elitlerin (siyasal, askeri ve bürokratik) Araplarla ilişkilerinin nasıl olacağını ve işleyeceğini kuruyor ve kurumsallaştırıyordu. İsrail’in politik sistemi ve devlet yapısı seküler, orta-sınıf ve iyi eğitimli Aşkenazi, yani Avrupalı Yahudilerin entelektüel ve pratik katkılarıyla şekilleniyordu.
Bu elitlerin devlete, siyasete ve topluma yaklaşımları tam bir birlik içinde görünmese de değerler ve hedefler konusunda benzeşiyordu. Bağımsız Bildirgesi’nde dinsel ve etnik referanslardan kaçınılmış, vatandaşlık din, etnisite ve cinsiyet ayrımına tabi tutulmadan eşitlik ilkesi etrafında kurgulanmıştı. Kısacası bu kurucu elit seküler, kültürel Yahudiliği önemseyen, doğal sınırlarına sıkışmış, demokratik kurumlarında Arapların temsilini de önceleyen bir İsrail zihniyetine sahipti. Arap toplumuyla ilişkilerde uzun süren bir dişe diş mücadelenin olmasını arzu etmiyorlardı. Bu kurucu elitin ekseriyeti sol-liberal bir politik kültüre sahipti ve Avrupa’da Yahudilerin maruz kaldığı kurumsal dışlanma, kıyım, sürgün ve baskı gibi, devlet aygıtının azınlık toplumlarına, özellikle Yahudilere uyguladığı yıldırıcı politikalara İsrail’de Arapların maruz kalmasını istemiyordu.
Kurucu elitin entelektüel uğraş ve politik faaliyetlerinde sürekli kendisine sorduğu ve kamusal tartışmalarda dile getirdiği önemli bir konu vardı: Tarihi Filistin topraklarındaki genel ve kalabalık Arap nüfusla nasıl baş edeceklerdi? Bir yandan İsrail devletini kurarak kitlesel göçlerle gelen (Aliya) Yahudi nüfusunun uluslaştırılması ve ulus-devlete aidiyetinin sağlanması gerekiyordu, öte yandan Siyonist fikirlerin yükselişe geçmesi ve yaygınlık kazanmasıyla Filistin’in Arap nüfusunun milliyetçilik ve dindarlıkla harmanlanan kimlik biçimlenmeleri de bir yandan mayalanıyordu. Filistinliler liderden ve birleştirici bir kurumsal çatıdan yoksun olmalarına rağmen önemli başarılar elde ediyordu. Bu toplumsal ve ideolojik gerginliklerin ortasında, savaşlar ve insanlık dramlarının en somut örneklerinden biri olan Filistinli Arapların kitlesel sürgünlerine rağmen, İsrail’de hatırı sayılır bir Arap nüfus varlığını sürdürmeye devam ediyordu. İsrailli kurucu liderler, özellikle askeri elitler, Araplar arasında bir ayrıma gitmenin nüfusu yönetmek açısından işler bir strateji olacağını düşündüler: Arapları “iyi Arap” ve “kötü Arap” olarak kurumsal ve bürokratik araçlarla kategorize etmek. “İyi Araplar”ı Dürziler, Bedeviler, Çerkesler teşkil ederken, “kötü Araplar” ise Filistin’de anılan bu nüfusun haricindeki sosyal gruplardı. “Kötü Araplar”, “iyi Araplar” eliyle manipüle edilmeli veya devletin güvenlik aygıtları eliyle ya kontrol edilmeli ya da sürgüne zorlanmalıydı.
İsrail’de kalan Arap nüfusun yaşadığı coğrafyada, İsrail’in Yahudi vatandaşları için uyguladığı sivil yönetimin yerine askeri idarenin 1980’lere kadar devam ettiğini bu açıdan vurgulamak yerinde olacak. Filistinli Arap nüfusu üzerinde ciddi baskılar oluşturduğunu askeri idare Filistinlilerin milliyetçi duygularını kabartırken, İsrail bir devlet örgütlenmesi olarak vatandaşı olan Arap nüfusuyla ilişkisini sivil kültür düzleminde derinleştiremiyor, demokratik kurumlar Arap nüfusa doğru genişleyemiyordu.
Yukarıda bahsedilen tarihsel arka planı beslemek adına, kurucu liderlerden günümüzdeki politik kültüre uzanan skalada Araplara yaklaşımın lider ve elit düzeyinde nasıl evrildiğini kısaca anlatmak isabetli olabilir. Sol ve devletçi politik hattın liderlerinden ilk başbakan David BenGurion’un başbakanlığı süresince Arap diline olan kayıtsızlığını hiçbir Arap yerleşimini veya köyünü ziyaret etmemesini, buna karşın Yahudilerin yüksek doğum hızını temin için kamusal kaynakların aktarımını önemsediğini biliyoruz. Kısacası Haim Weizmann, Berl Katznelson gibi kurucu elitlerin bir kısmı Arapları önemser ve onlarla işbirliğini İsrail toplumunun inşasında pozitif bir etki olarak görürken, Ben Gurion gibi sol-devletçi elitler ise demokrat ve eşitlikçi ilkeler ve idealler yerine sol-Siyonist ideallerle hem toplumu hem de kültürü tek tipleştirmeye çalışıyorlardı. Ben Gurion Araplara karşı soğuktu ama hasım bir tutum içerisinde olduğunu söylemek de zor.
Sağ kanatta duran milliyetçi ve serbest piyasa yanlısı politik hattın kurucu figürlerinden Zeev Jabotinsky ise Yahudi halkının tarihi Filistin topraklarında İsrail’i bir Yahudi devleti olarak kurmak için üç ahlaki testi geçerek varlığını meşrulaştırabileceğini düşünüyordu. Jabotinsky için öncelikle Yahudiler topraksız/vatansız bir halktı. İkinci olarak, Yahudi devletinin kurulması, kendi devletleri olmayanlardan (yani Filistinlilerden) toprakları alınırken onların haklarının geride kalmaması gerekiyordu. Üçüncü olarak, İsrail topraklarında bir ulus olarak Yahudi halkının talepleri Yahudilerin tarihi haklarına yaslanmaktadır. Tüm bu ahlaki ilkeleri İsrail’de, daha doğrusu tarihi Filistin topraklarında Yahudi devletinin kuruluşunu meşrulaştırmak için argüman haline getiren Jabotinsky meşhur The Iron Wall (Demirden Duvar, 1923) adlı eserinde, Filistin’den Arap nüfusun tamamını çıkarmanın mümkün olmayacağını söylüyor, iki uluslu ve Yahudilerin çoğunlukta olacağı bir Yahudi devleti olarak İsrail’i tahayyül ediyordu.


Kısaca Jabotinsky ve Ben Gurion’un devlete ve siyasete bakışları birbirinden ayrışıyordu. Ben Gurion soğuk bir gerçekçi politikanın peşinden koşan, devletçilik (Mamlahtiyut) ideolojisine sıkı sıkıya bağlı, yeni kurulan ülkede çalışan sınıfı Siyonist konsepte uygun şekilde uluslaştırmaya odaklanan politik bir planı takip ediyordu. Jabotinsky ise sağ ve milliyetçi bir politik kampı temsil etmesine rağmen, yazılarında ve konuşmalarında İsrail’de Arap nüfusun iktisadi ve kültürel gelişimine Yahudi politik araçlarının, özellikle devletin desteğini vurguluyordu. Jabotinsky Ben Gurion’un tersine sivil eşitlikten, dillerin eşit ve resmi statüsünden, kültürel otonomiden, toprakların bölünmesinden bahsediyordu.
Sol ve devletçi (Mamlahtiyut) ve sağ ve serbest piyasacı (Leumi Liberali) ideolojik hatlar, İsrail’de gün geçtikçe toplum düzeyinde etkisini kaybediyor; yani merkez siyaset İsrail’de sönümleniyor. İşte tam bu noktada yükselişe geçen üçüncü önemli politik hattı açabiliriz. Dini referansları, Yahudi dini metinlerini (Halaha, Mişpet İvri) sürekli vurgulayan ve söylem repertuarının esaslı meşrulaştırıcı parçası haline getiren, mesiyanik beklentileri politikleştiren, toplumsal tabanını ise öncelikle Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te öbeklenen yerleşimcilerden alan, Likud ve HaBayt HaYehudi partilerinde politik olarak kurumsallaşan konfederal bir ideolojik hattan bahsediyoruz. Burada öne çıkan kurucu lider figürü ise İsrail’in ilk hahambaşı olan (HaRavi HaRaşi) Rav (Haham) Avraham İzak Yosef Kohen Kook’un oğlu Rav Zvi Yehuda Kook’tan başkası değildi. Rav (Haham) Yehuda Kook’un babası İsrail’in dini yerleşiklerinin kurucularındandı ve babasından devraldığı sosyal sermaye ve ilişkiler ağı, onun söylemlerinin kolayca ve hızla dolaşıma girmesini ve yayılmasını sağladı. Peki, Rav Yehuda Kook’un politik duruşu ve söylemleri nelerdi? 1967 Savaşı sonrası İsrail inanılması güç bir başarı sağladı: Batı Şeria’yı Ürdün’den, Sina yarımadasını ve Gazze’yi Mısır’dan, Golan tepelerini Suriye’den aldı. 1967 Savaşı’ndaki askeri zaferin kurgu, strateji ve planlaması seküler-elitlerin elinde olsa da (İsrail İşçi Partisi/ MAPAI ve İsrail Savunma Kuvvetleri/IDF), bu zafer ve coşku özellikle mesiyanik beklenti içinde olan dini-Siyonistleri (Siyonut Datit) derinden etkiliyordu. Kadim İsrail’in topraklarının modern İsrail’de olmasını, dini-Siyonist önderler takipçilerine mesiyanik çağın başladığını doğrulayan gelişmeler olarak anlatıyordu. İşte tam da bu anda Rav Yehuda Kook, takipçilerine “Yehuda ve Şomron (Yahudiye ve-Samariya) üzerindeki her taşın üzerine yerleşin!” diye sesleniyordu. Bu motivasyon, sosyal örgütlenme olarak yerleşimci hareketini (Tınuat Hityeşvut) doğuruyor ve bundan türeyen irili ufaklı bir çok yan örgütlenmede ortaya çıkıyordu. Bunların en bilineni Guş Emunim (İman Cephesi) idi. Bu heyecan ve gurur hali toplumsal bir motivasyona dönüşürken politik parti olarak kendini göstermesi de şaşırtıcı olmayacaktı. İlk evrelerinde yerleşimci hareket Agudat Yisrael’den taraftar çekerken, bu partinin solcu Rabin hükümetine girmesiyle Rav Yehuda Kook oldukça radikal, hatta terör eylemlerini destekleyen Rav Meir David Kahane’nin partisi KAH’ı destekleyen mektuplar yazıyordu. Kısacası yerleşimci hareket tavizsiz, sert ve uzlaşmaya kapalı bir politik kültürü benimsemeye başlamıştı. Bunun bir örneği olarak Rav Yehuda Kook İsrail politik liderlerine sürekli mektuplar yazıyor, işgal edilmiş topraklardan (Batı Şeria, Golan, Gazze) İsrail güçlerinin çıkmasını büyük günah olarak niteliyor, İsrail milletinin nefretini kazanacaklarını ve lanetleneceklerini ifade ediyordu. Başlarda çevrede yer alan, radikal ve tavizsiz bir dini-milliyetçi hareket olarak görünen yerleşimci hareket, 1990’ların sonu itibariyle merkez siyasetle oldukça yakın ilişkiler kurmaya başladı; daha doğrusu yerleşimci hareket merkez siyaseti de işgal etmeyi kafasına koymuştu. Yerleşimci hareketin diğer dini örgütlerden farkı, milliyetçi duygularının hayli yüksek olmasıydı. Çocuklarını İsrail’in seküler kurumlarında aktif rol almaya teşvik ediyorlardı. Yerleşimci gençler özellikle orduda daha fazla rol almaya başladılar. Ultra-Ortodoksların devlete, ulusal sembollere ve kurumlara karşı şüpheli ve uzak tavırları, İsrail merkez sağında yerleşimci harekete karşı öncelikle sempatiye ve daha sonra aktif desteğe dönüştü.
2000’lerde yerleşimci hareket Ariel, Betar Iliit, Maale Adumim ve Modiin Illit gibi yerleşim merkezlerinde toplumsal örgütler, eğitim kurumları, ticaret merkezleri ve toplumsal aktivizm ağları kurdu. İşgal edilmiş topraklardaki yerleşimci nüfus 800 bini aşıyor. İsrail sağ partilerinin önemli bir oy deposu olarak düşünüldüğünde, bu bölgelere dönük menfi bir politika izleyecek bir sağ parti, İsrail politik aritmetiği göz önüne alındığından imkansız görünüyor. Kısaca, yerleşimci hareket İsrail sağını işgal etmişe benziyor.

İsrail’de yeni-sağ ittifak

19 Temmuz’da İsrail’in yasama meclisi Knesset’de kamuoyunun yakından bildiği adıyla Yahudi Ulus Devlet Kanunu 62 lehte, 55 aleyhte, 2 çekimser oyla kabul edildi. Bu kanun metninin tam ismi ise “Temel Kanun: İsrail Yahudi Milletinin Ulus Devleti”. İsminden de anlaşılacağı üzere kanunun temel hedefi, İsrail devletinin politik ve toplumsal karakterini belirlemek, yani Yahudileştirmek olarak öne çıkıyor.
Bu kanun İsrail hukuksal düzeni içinde oldukça önemli bir konuma sahip olacak. Ona “kanunların kanunu” desek abartmış olmayız, çünkü İsrail bir anayasal metne sahip olmayan ülkelerden. Bu nedenle İsrail’de devletin geniş toplumla, özellikle vatandaşlarıyla kuracağı ilişkilerde, alt hukuki düzenlemelerde ve idari işlemlerde bu kanun referans metin olacak ve her düzenleme bu metine uygun olacak. İsrail sınırları içinde yaşayan 2 milyona yakın Arabı doğrudan etkileyecek bir metinden bahsediyoruz. İsrail’de yaşayan Arapların hukuki statüleri devlet düzeyinde üç gruba ayrılıyor: İsrail’in Filistinli vatandaşları, Kudüs’ün Filistinli sakinleri ve Golan tepelerinde yaşayan Suriyeli yerleşikler.


Bu kanunun temel olarak getirdiği düzenlemeler şunlar: İsrail devleti Yahudi halkının ulus-devletidir; İsrail devletinde kendi kaderini tayin etme hakkı ulusal düzeyde Geri Dönüş Kanunu’na uygun olarak sadece Yahudilere mahsus kılınmıştır; İbranice devletin resmin dilidir, lakin Arapça resmi dil statüsünü kaybederek ayrı bir kanunla düzenlenmek üzere özel statüye sahip olmuştur; devlet Yahudi yerleşimlerini teşvik, destek ve kurmakla yükümlüdür; ulusal marş Hatikva’dır; bayrak İsrail bayrağıdır; Bağımsızlık Günü (Yom Hatzmaut) milli bayramdır; İbrani takvimi devletin resmi takvimidir; Şabat ve dini tatiller resmi Yahudi tatilleridir; devlet Yahudi diasporası ile ilişkilerini güçlendirecektir.
Kanun metnine daha yakından bakıldığında, kurucu ve engelleyici bir ruhunun olduğunu söylenebilir. Şöyle ki egemenliği İsrail devletinin vatandaşlarına değil, hatta İsrail’de yaşayan Yahudilere değil, sadece Yahudi halkına vermesi, İsrail’de vatandaş olmayı anlamsızlaştırıyor. Devlete mensubiyeti etnik ve dini bir aidiyetle, yani dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan Yahudilikle eş değer görmesi, devletin karakterinin etnokrasiye ve aşiretçiliğe doğru evrildiğini gösteriyor.
Bu kanuna bakarak İsrail’de “vatandaş kimdir” sorusunun cevabı, Arap nüfusa herhangi bir referans vermeden ve onları meşru toplumsal ve siyasal bir topluluk olarak tanımamaktan geçiyor. Kısacası bu metinle, devletin vatandaşlarıyla kurduğu ilişkide önemli iki unsur olan eşitlik ve demokratiklik kenara itiliyor.
Devletin sembolleri, tatilleri, takvimleri, ulusal marşı gibi ulusun ortak değerleri, tarihi hafızasını ve dayanışmasını güçlendirmesi gereken araçlar olmaktan çıkıyor; devlet düzeyinde İsrail vatandaşı Arapların toplumun geri kalanıyla arasındaki psikolojik bağı güçlendirecek bir argüman görünmüyor.
Kanunun diğer önemli bir mekaniği, çoğunluk (Yahudiler) ve azınlık (Araplar) ilişkilerinde hukuksal güvencenin ortadan kalkması. Sürekli bir biçimde Yahudilik ve ona ait tarihsel, kültürel, dini motif ve sembollere vurgu ve hukuki güvence, azınlığın vatandaşlık statüsünün anlamsızlaştırıldığını, içinin boşaltıldığını, dışlandığını gösteriyor. Yerleşimlerin devlet eliyle desteklenmesi ve ulusal bir değer olarak kabulü ise (yukarıda tarihsel, ideolojik ve siyasal arka planını verdiğimiz) İsrail’in politik dönüşümüyle doğrudan bağlantılı. Bundan sonra, işgal edilmiş alanlardaki arazilerin ve kaynakların dağıtımının ulus temelli bir ekseni esas alacağını beklemek sürpriz olmayacak.
Yahudi diasporasını rahatsız eden, İsrail’in kendisini diaspora içinde Yahudilerin kültürel, tarihsel ve dinsel miraslarını korumak için faaliyet gösterecek aktör olarak konumlandırıyor olması. İsrail Yüksek Mahkemesi, İsrail ve diaspora arasındaki tartışmalara ve gerginliklere sebep olan meselelere aktif olarak müdahil olacağa benziyor. Bunlar ise din değiştirme, evlilik, Ağlama Duvarı’nda reformist grupların ibadet etmesi gibi konular. Yahudi diasporası ise bu tutumu kendilerinin dinsel çoğulculuğuna, özerk kurumlarına ve farklı dinsel anlayışlarına karşı baltalayıcı ve tek-tipleştirici bir düzenleme olarak görüyor.

Yeni-İsrail: Sert-şovenist, dışlayıcı ve tribalist

İsrail’de bu kanuna karşı Likud Partisi içinden bile sert eleştiriler yükseldi. İsrail sağının kurucu figürlerinden Menahem Begin’in oğlu Likud milletvekili Benny Begin, bu kanunu İsrail’in kurucu değerlerine ihanet olarak niteledi. Bu hukuki düzenlemeyle İsrail, kurucu elitlerin devlete mensubiyette dinsel ve etnik referanslardan kaçınarak toprak üzerinde oturmayı yeterli gören anlayışından kopuyor; artık sert-şovenist bir politik kültürü hem söylemsel hem de pratik bazda yansıtıyor.
Ulusal kimliğin tek-tipleştirilmesi, devletin karakterinin etnik ve dini motivasyonlarla şekillendirilmesi, inanmayı ve inançlı olmanın İsrail’in dini yerleşiklerine bırakılması, onun da özellikle ultra-Ortodoks dini elitler elinde olması, eski İsrail’in kurumsal değerlerinin artık var olmadığını haber veriyor: Yani eski İsrail öldü.
İsrail’in kompleks politik kurum ve kültürü, Likud’un oportünist tarzı, etnik ve akrabalık bağlarını öne çıkaran aşiretçiliği, dini yerleşimciliği milliyetçilikle politize etmesi altında yeniden şekilleniyor. Bu da İsrail’in politik canlılığını, demokratik dinamizmini ve uluslararası duruşunu baltalıyor; izole, otantik ve kapalı bir toplumsallığa itiyor.
Peki, tüm bu tabloda neler yapılabilir sorusu önem kazanıyor. Türkiye 2002’den bu yana Filistin’e ve Filistinlilere özel bir önem veriyor; olağan bir dış politika konusu olarak bakmaktansa, tarihi ve ahlaki bir yükümlülük olarak konuyu ve sorunları ele alıyor. Türkiye bu konuda uluslararası aktörlerle, Yahudi diasporasının kurumlarıyla ve İsrail’deki Filistinli politik ve toplumsal aktörlerle ve Yahudi politik elitlerle beraber, İsrail’i tekrar iki devletli çözüm konusunda masaya oturmaya zorlayacak, yerleşimler konusunda geri adım atmasını sağlayacak ve hak-hukuk temelli takibini sıklaştıracaktır.

İngiltere "Yahudi ulus devlet" yasasından endişeli

İngiltere Dışişleri Bakanlığından AA'ya yapılan açıklamada, yeni yasadan endişe duyulduğu belirtildi.
İngiltere, İsrail meclisinin onayladığı "Yahudi ulus devlet" yasasının kendilerini endişelendirdiğini bildirdi.
AA muhabirinin yeni yasaya ilişkin sorusu üzerine İngiltere Dışişleri Bakanlığı'ndan açıklama yapıldı.
"İsrail'in tüm vatandaşlarına yönelik uzun süredir sürdürdüğü eşitlik konusundaki taahhüdü, demokrasinin en güçlü yanlarından biridir." denilen açıklamada, "İsrail'in dostları olarak, bu yeni yasanın, bu taahhüdü baltalayabileceğinden endişeliyiz." ifadesi kullanıldı.

Yahudi ulus devlet yasası



İsrail meclisinde geçen hafta az bir oy farkıyla kabul edilen yasa, iki farklı vatandaş modeli öngörüyor. Buna göre, 8 milyonu aşkın nüfuslu ülkenin yüzde 20'den fazlasını oluşturan Arapların, ikinci sınıf vatandaş konumuna düşeceği belirtiliyor.
Halihazırda uygulamada var olduğu belirtilen ayrımcı politikaları hükme bağladığı eleştirileri yöneltilen yasayla, Arapça resmi dil olmaktan çıktı ve ülkenin tek resmi dili İbranice oldu. Bununla birlikte yasanın en çok tepki çeken diğer maddeleri arasında şu hükümler yer alıyor:
"Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail, dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi ana vatanıdır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail'in başkenti Kudüs'tür."
Yasada, "İsrail, tüm dünyadaki Yahudilerin tarihi ana vatanıdır." denilerek Filistinlilerin bu topraklar üzerindeki tarihi varlığı ve haklarının da görmezden gelinmiş olduğu dile getiriliyor.
İsrail, dünyanın değişik bölgelerinde bulunan Yahudileri İsrail'e gelip yerleşmeye teşvik ederken, 1948'de vatanlarından sürdüğü Filistinlilere geri dönme hakkını tanımayı ise reddediyor.

20 Temmuz 2018 Cuma

Yahudi ulus devletinin perde arkası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
İsrail Parlamentosunda kabul edilen ‘yahudi ulus devleti’ yasasının görünen yüzü Filistinliler için ikinci Nekbe demek. Irkçı yasanın bir de yazılı olmayan maddeleri var. İşte asıl felaket orada üstü örtülü şekilde duruyor.
Yazılı maddelerle başlayalım, hepsi ırkçı.
-İsrail artık bir Yahudi devletidir.
-Tek resmi dil İbranice.
-Kudüs İsrail’in başkentidir.
-Dünyadaki tüm Yahudiler İsrail’e yani Filistin topraklarına yerleşebilir.
-Bundan sonra hukukta Tevrat kullanılacak.
-Kudüs ve Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim birimleri meşrulaşacak.

İsrail Filistin topraklarındaki işgal devletini 14 Mayıs 1948’de kurmuştu.

Filistinliler o günü Nekbe yani felaket günü olarak kabul etti.
Dün kabul edilen yasa Filistinlilerin ikinci Nekbe’sidir.
Yasa İsrail Parlamentosunda kabul edildi.
Orada 13 de Filistin asıllı milletvekili vardı.
Onlar yasaya şiddetle karşı çıktı.
Peki kim bunlar. İsrail madem Filistinlileri bu kadar eziyor, bir Filistinli nasıl oluyor da İsrail parlamentosuna seçilebiliyor, diye soranlar olabilir.
Filistinlilerin nüfusu 6 milyondan fazla.
Bir o kadar da 1948’de sürgün edilenlerin torunları olan ve bugün Ürdün, Lübnan ile Suriye’de mülteci olan Filistinliler var.

Yahudi Ulus Devletinin Perde Arkası

Filistin’dekiler ise 4 ayrı toprak parçasında yaşam mücadelesi vermekte.
Kudüs, Gazze ve Batı Şeria’dalar.
Bir de 48 şehirleri var.
Yafa, Hayfa, Akka, Berşeba, Umm Fahm, Ramle gibi İsrail haritasında kalan şehirler.
Buralarda yaklaşık 2 milyon Filistinli bulunuyor.
Onlar 1948’deki sürgün döneminde İsrail işgal devleti kurulurken evlerinde kalmayı başaran Filistinlilerin çocukları ve torunları.
Bu Filistinliler aynı zamanda İsrail vatandaşı.
Gazze, Batı Şeria ya da Kudüs’tekilere oranla daha şanslı gibi görünseler de tamamen ikinci sınıf insan konumundalar.
İsrail onlara ‘Filistinli’ bile demiyor, ‘İsrailli Arap’ ifadesini kullanıyor.
İşte o Filistinlilerden 13’ü Filistinlilerin oylarıyla seçilebiliyor.
Ama bu yeni yasa tüm bu hakların Filistinlilerin elinden alınmasına yol açacak.
İsrail ‘Arap’ dediği o Filistinlileri bu yasayla zorla Siyonist ordusunda asker yapmaya kalkacak.
Yahudi şeriatına biat etmeyen Müslüman Filistinliler, vatandaşlıktan çıkarılacak, evlerine, arazilerine el konulacak, hepsi sürgün edilecek.
Kudüs ve Batı Şeria’da yıllardır devam eden toprak gaspı bu yasayla birlikte 48 şehirlerinde de olacak.
Yani Filistinlilerin Filistin topraklarındaki varlığının imhası hızlanarak, 4 koldan devam edecek.

Yahudi yasasının yazılı olmayan maddeleri neler?

Kudüs’ün başkent ilan edilmesi, ABD’nin Kudüs’te büyükelçilik açması ve Yahudi Ulus Devleti yasasının kabul edilmesi. Son 6 ayda ki bu 3 gelişme spontane değil birbirleriyle bağlantılı.
Üçü de ABD, İsrail, BAE ve Mısır’ın içinde bulunduğu  “Yüzyılın anlaşması” diye adlandırılan projenin parçaları.
Bu anlaşmayla Filistinliler Gazze’den bile çıkarılarak, Sina’ya göçe zorlanacak.

Abbas'da İşin İçinde

Anlaşmanın bir tarafında maalesef Filistin Devlet Başkanı Abbas da var.
İsrail Gazze’yi abluka altında tutarken, Abbas yönetimi de aylardır Gazze’deki memurların maaşını ödemeyerek, Gazze’nin elektrik faturalarını ödemeyerek, Gazze’deki Filistinlilere ambargo uyguluyor.
Gazze Filistin direnişinin merkezi. Tüm amaç Gazze’ye biat ettirmek, bu nedenle İsrail Abbas yönetimi üzerinden de Gazzelileri cezalandırıyor.
Haziran ayında “Gazze Filistin yönetimine bağlı bu nedenle İsrail gibi Gazze’ye yaptırım uygulayamazsınız, Gazze’deki memurların maaşlarını ödeyin” diye Ramallah’ta gösteri yapan Filistinliler bizzat Abbas’ın adamları tarafından dövülerek, göz altına alınmışlardı.

Yahudi Yasası İle Filistin diye Biryer olmayacak

Projeye göre Yahudi yasalarını kabul etmeyen İsrail vatandaşı olan Filistinliler 48 şehirlerinden çıkarılacak.
Kudüs’te bir Filistinli bile bırakılmayacak.
Batı Şeria toprakları zaten 3’e bölünmüştü, yüzde 70’e yakını İsrail kontrolünde tutuluyordu şimdi tamamı İsrail haritasına eklenecek.

Geriye bir tek Gazze kalıyor.



Filistinliler ‘uslu çocuk’ olmayı kabul ederse, Kudüs ve Batı Şeria’dan sürgün edilenler Gazze’ye gönderilecek, Gazze Sina çölü ile birleştirilip yıllardır konuşulan iki devletli çözüm adı altında çölün ortasında Filistinlilere sözde bir devlet verilecek. Yani Filistin toprağı diye bir şey kalmayacak.
İşte bu nedenle Filistinliler 30 Mart’tan bu yana Büyük Dönüş Yürüyüşü adını verdikleri direnişe ısrarla devam ediyorlar.
Filistin: “Yahudi ulus devlet” yasası kabul edilemez
FKÖ Genel Sekreteri Saib Ureykat, Yahudi ulus devlet” yasa tasarısının onaylanmasına “etnik temizliğe hazırlık adımı” ifadesiyle tepki gösterdi.
Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Genel Sekreteri Saib Ureykat, İsrail devletini, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan ve tüm Yahudilerin İsrail’e dönme hakkı olduğunu vurgulayan “Yahudi ulus devlet” yasa tasarısının onaylanmasını, “etnik temizliğe hazırlık adımı” şeklinde değerlendirdi.
Ofisinden yapılan yazılı açıklamada Ureykat’ın, Ramallah kentinde Fransa Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu ve Kuzey Afrika Koordinatörü Jerome Bonnafont ile bir araya geldiği belirtildi.
Görüşmenin detaylarının verildiği açıklamaya göre Ureykat, yasanın, Doğu Kudüs’ün de dahil olduğu Batı Şeria’yı İsrail’e ilhak etmek ve Gazze’de ayrı bir devlet kurmak şeklindeki İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun planını destekler nitelikte olduğunu belirtti.
Yasanın Birleşmiş Milletler (BM) sözleşmeleri ve uluslararası kanunlara aykırı olduğunu kaydeden Ureykat, “Irkçılığı yasalaştıran bir devletin, BM’nin de içinde bulunduğu uluslararası kurum ve kuruluşlara üyeliği nasıl devam edebilir?” ifadesini kullandı.
Ureykat, 1967 sınırlarında iki devletli çözüme bağlı olduklarını vurguladı.
“Yahudi ulus devlet” yasa tasarısına ilişkin oylama sabah erken saatlerde yapılarak, 55 “hayır” oyuna karşılık 62 “evet” oyuyla meclisten geçmişti.

Yahudi Ulus Devlet Yasa Tasarısı

İsrail’in bir anayasası olmadığı için devletin anayasası mesabesindeki “temel kanunlarının” içine girecek olan yasayla İsrail devleti, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlanıyor.
Halihazırda uygulamada var olduğu belirtilen ayrımcı politikaları yasayla hükme bağlayacak tasarıyla, Arapça resmi dil olmaktan çıkacak ve ülkenin tek resmi dili İbranice olacak. Bununla birlikte tasarının en çok tepki çeken diğer maddeleri arasında şu hükümler yer alıyor:
“Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail bir Yahudi devletidir, İsrail dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi anavatanıdır, hukukta bir boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacaktır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail’e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail’in başkenti Kudüs’tür.”
Yasa tasarısında yer alan bir diğer madde olan “Tüm İsrail vatandaşları eşit haklara sahiptir” hükmünün ise diğer maddelerle çeliştiği, göstermelik olduğu belirtiliyor ve uygulamada bir anlam ifade etmeyeceği kaydediliyor.
Tasarıda, “İsrail, tüm dünyadaki Yahudilerin tarihi ana vatanıdır” denilerek Filistinlilerin bu topraklar üzerindeki tarihi varlığı ve hakları da görmezden gelinmiş oluyor.
İsrail dünyanın değişik bölgelerinde bulunan Yahudileri İsrail’e gelip yerleşmeye teşvik ederken, 1948’de vatanlarından sürdüğü Filistinlilere geri dönme hakkını tanımayı ise reddediyor.

 “İsrail, Apartheid rejimi olduğunu teyit etti”

Bu kanunla beraber özgürlükler üzerinde gerilimin artacağına, örgütlenme ve siyasal yapılanma konusunda Filistinlilere kısıtlamaların olabileceğini belirten Şeyh Hatib, “İbranice resmi dil, Arapça da özel dil muamelesi görecek. İsrail’in Yahudi devleti sayılması da Filistinli vatandaşların ikinci sınıf vatandaş sayılması ve hiçbir hakka sahip olamayacağı anlamına geliyor. Halbuki Arapça bu toprakların asıl dili, Filistinliler de bu ülkenin asli unsurlarıdır.” dedi.
Şeyh Hatip, İsrail’in Apartheid (Irkçı, ayrımcı devlet) rejimi olduğunu bu kanunla teyit ettiğini belirterek, “İsrail eskiden beri bir Apartheid rejimi olarak varlığını sürdürüyordu, şimdi bu kanunla da bu Apartehid rejimi olduğunu pekiştirmiş oldu.” ifadelerini kullandı.
Filistinli mültecilerin ana vatanlarına geri dönmesini engelleyen İsrail’in dünyadaki Yahudilere kapılarını açtığını belirten Şeyh Hatip, “Bu kanun, dünyanın dört bir tarafından İsrail’e Yahudi göçünün önünü açarken, Filistinlilerin kendi vatanlarına, kendi ülkelerine dönmesini engelliyor.” şeklinde konuştu.
“Yahudi Ulus Devlet yasası Batı Şeria’yı da hedef alıyor”
Öte yandan İsrail vatandaşı Filistinlileri temsil eden İsrail parlamentosundaki Ortak Arap Listesi Bloku Milletvekili Mesud Ganayim de AA muhabirine yaptığı açıklamada, Yahudi Ulus Devlet yasasının sadece İsrail vatandaşı Filistinlileri hedef almadığını bilakis işgal altındaki Batı Şeria’yı da hedef aldığını söyledi.
Milletvekili Ganayim, İsrail devletini, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan ve tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı olduğunu vurgulayan "Yahudi ulus devlet" yasanın tam olarak, ‘İsrail devletini’ değil ‘İsrail topraklarını’ vatan olarak öngördüğünü ve tam olarak “İsrail toprakları (Tarihi Filistin topraklarının tamamı) Yahudi halkının tarihi vatandır.” cümlesinden oluştuğunu ifade etti.
Kanunun İsrail topraklarının sınırlarını belirtmediğini, dolayısıyla ‘İsrail devleti’ yerine ‘İsrail toprakları’ söyleminin kullanıldığını belirten Ganayim, Tarihi Filistin topraklarının tamamı yani Batı Şeria da dahil olmak üzere tüm bölgeyi hedef aldığını vurguladı.
Ganayim, başta İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu olmak üzere İsrailli yetkililerin geçen yıllar boyunca Batı Şeria’yı da İsrail’in bir parçası olarak gördüklerini deklare ettiklerini hatırlatarak, “Kanunu tasarlayan ve onaylayan sağcı milletvekillerine göre, Batı Şeria da İsrail’in bir parçası. Bu gizli bir şey değil zaten, her açıklamalarında dile getiriyorlar.” dedi.
Kanunun İsrail’in Filistinli vatandaşlardan temizlenmesini öngören kanunun apartheid rejimini kökleştirdiğini ve ayrımcılığı arttıracağını belirten Ganayim, “Bu kanun İsrail’in 1948’den beri izlediği politikaları meşrulaştırıyor ve Filistinli vatandaşları ikinci sınıf görüyor.” ifadelerini kullandı.
Ganayim, kanun metninde tek bir defa dahi “demokrasi” veya “eşitlik” kelimelerinin olmadığını belirterek, “Bu kanun bizim yıllarca buradaki demokrasinin sadece Yahudiler için geçerli olduğu şeklindeki sözlerimizi teyit ediyor. İsrail demokrasi söylemini sadece Araplara karşı işlediği suçları örtmek için bir örtü olarak kullanıyordu.” dedi.
Uluslararası topluma İsrail’e karşı harekete geçme çağrısı yapan Ganayim, Ortak Arap Listesi Bloku olarak da kanunun iptal edilmesi için gerekli çalışmaları yürüttüklerini ve gerekirse İsrail Yüksek Mahkemesi’ne başvurabileceklerini söyledi.
Muhalefetin karşı çıktığı, İsrail devletini, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan ve tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı olduğunu vurgulayan "Yahudi ulus devlet" yasa tasarısına ilişkin oylama sabah erken saatlerde yapılarak, 55 "hayır" oyuna karşılık 62 "evet" oyuyla meclisten geçmişti.

Yahudi ulus devlet yasa tasarısı



İsrail'in bir anayasası olmadığı için devletin anayasası mesabesindeki "temel kanunlarının" içine girecek olan yasayla İsrail devleti, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlanıyor.
Halihazırda uygulamada var olduğu belirtilen ayrımcı politikaları yasayla hükme bağlayacak tasarıyla, Arapça resmi dil olmaktan çıkacak ve ülkenin tek resmi dili İbranice olacak. Bununla birlikte tasarının en çok tepki çeken diğer maddeleri arasında şu hükümler yer alıyor:
"Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail bir Yahudi devletidir, İsrail dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi ana vatanıdır, hukukta bir boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacaktır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail'in başkenti Kudüs'tür."
Yasa tasarısında yer alan bir diğer madde, "Tüm İsrail vatandaşları eşit haklara sahiptir." hükmünün ise diğer maddelerle çeliştiği, göstermelik olduğu belirtiliyor ve uygulamada bir anlam ifade etmeyeceği kaydediliyor.
Tasarıda "İsrail tüm dünyadaki Yahudilerin tarihi ana vatanıdır" denilerek Filistinlilerin bu topraklar üzerindeki tarihi varlığı ve hakları da görmezden gelinmiş oluyor.
İsrail dünyanın değişik bölgelerinde bulunan Yahudileri İsrail'e gelip yerleşmeye teşvik ederken, 1948'de vatanlarından sürdüğü Filistinlilere geri dönme hakkını tanımayı ise reddediyor.

Mısır'ın uzlaşı teklifinin detayları belli oldu

Mısır tarafından sunulan ve en geç 5 hafta içinde ulusal birlik hükümeti kurulmasını da öngören Filistin uzlaşı teklifi, 4 aşama ve 10 maddeden oluşuyor.
Filistin'deki bölünmüşlüğü sona erdirmeyi amaçlayan Mısır'ın uzlaşı teklifinin 4 aşama ve 10 maddeden oluştuğu bildirildi.
AA muhabirinin siyasi bir kaynaktan edindiği bilgiye göre, Hamas'ın kabul ettiğini açıkladığı Filistin uzlaşısına dair Mısır'ın sunduğu teklifin detayları ortaya çıktı.
Uygulaması yaklaşık iki aya yayılan Kahire'nin teklifi toplam 4 aşama ve 10 maddeden oluşuyor.
Gazze'ye uygulanan cezai yaptırımlar ivedilikle kaldırılmalı
Bir haftada uygulanması planlanan ilk aşamada, Gazze'ye uygulanan cezai yaptırımların ivedilikle kaldırılarak, memur maaşlarının tamamen ödenmesi ve bakanlıkların Gazze'deki işletme bütçelerinin ödenmesi ve elektrik santrallerine vergisiz yakıt sağlanması konuları çözüme kavuşturulacak.
İdari ve hukuki komisyonun uzlaşıyla almış olduğu karar uygulanıncaya dek, mevcut yapıda herhangi bir değişiklik yapılmaksızın, bakanlar bakanlıklarına dönüş yapacak.
İlk aşamanın son maddesinde ifade edildiği üzere en fazla 5 hafta içinde tamamlanmış olmak kaydıyla ulusal uzlaşı hükümetini kurma görüşmelerine başlanacak.
Hamas, sınır kapılarındaki engellemelere son vermeli
Üç hafta sürmesi planlanan ikinci aşamada da komisyon, Filistin'deki taraflara ve hükümete uygulamaya geçilmesi için yürüttüğü çalışmaların sonuçlarını teslim edecek. Bu arada maaş politikası, Batı Şeria ve Gazze'deki tüm memurlara uygulanacak. Bu aşamanın üçüncü maddesine göre Hamas Hareketi, Gazze'de kendi atadığı güvenlik memurlarının maaşlarını ayırarak, vergilerden kalanını Filistin hükümetine teslim edecek. Bu aşamanın son maddesindeki sınır kapılarına ilişkin verilen teklifte, Hamas'ın, İsrail ve Mısır'la olan Gazze sınır kapılarındaki engellemelerinin kaldırılması gerektiği belirtiliyor.
Teklifin üçüncü aşamasının ilk maddesi, yaklaşık bir ay sürmesi planlanan konular arasında Mısır'ın gözetiminde Batı Şeria ve Gazze'den güvenlik komisyonlarının bir araya gelerek güvenlik konuları ve uygun mekanizmaların kurulması yönünde çalışmalar yapılmasını içeriyor.
Yargı ve Filistin topraklarının yönetimine bakan kurumların birleştirilmesi
İkinci maddede ise her iki taraftaki yargı ve Filistin topraklarının yönetimine bakan kurumların birleştirilmesine dair Hamas ve Fetih tarafından uzmanların bir araya gelerek çalışmalar yapması isteniyor. Taraflar bu konuya ilişkin görüşmeleri de yine Mısır'ın gözetiminde yürütecek.
Mısır'ın uzlaşı teklifinde sunduğu konuların son aşamada tek madde altında toplandığı görülüyor.
Buna göre Mısır'ın başkenti Kahire'de toplanacak Filistin Kurtuluş Örgütünün Geliştirme ve Aktivasyon Komisyonu, 2011'deki anlaşmada geçen konuların icrası için uygun mekanizmanın kurulması üzerine çalışmalarda bulunacak.
Söz konusu anlaşmaya göre Ulusal Meclis, seçimler, yasama meclisi, Batı Şeria ve Gazze'deki toplumsal uzlaşı, kamu özgürlüklerine ilişkin konular ele alınacak.
Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye'nin ofisinden bugün yapılan açıklamada, Heniyye'nin, Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'i telefonla aradığı ve Hamas'ın geçen hafta Mısır tarafından sunulan Filistin uzlaşı önerisini kabul ettiğini ilettiği belirtilmişti.
Gazze'de yönetimi 2007'de devralan Hamas, Batı Şeria'daki Filistin hükümetinin Gazze'deki memurlardan işe gitmemelerini istemesi üzerine yaklaşık 40 bin memur atamıştı.

"Memur maaşları dosyası" Hamas ile Fetih arasında geçen yıl 12 Ekim'de, Filistin'deki bölünmüşlüğü bitirme amacıyla imzalanan son uzlaşı anlaşmasında da aksaklıklara neden olmuştu.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html