BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Pakistan sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Pakistan sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

4 Ağustos 2020 Salı

Türkiye karşıtı Orta Doğu rejimlerinin Ayasofya hüsranı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Ayasofya’nın asli kimliğine yeniden kavuşturularak cami haline getirilmesi dünyanın farklı coğrafyalarındaki Müslüman kamuoyları tarafından sevinçle karşılandı. Malezya’dan Güney Afrika’ya, Pakistan’dan Cezayir’e, Endonezya’dan Bosna-Hersek’e dünyanın birçok ülkesindeki Müslümanlar bu kararı kutlarken, açılış törenini de televizyon ve sosyal medyadan takip ettiler. İslam coğrafyasındaki kamuoyları Ayasofya kararını bu derece benimserken bazı ülke yönetimlerinin tepkileri ise dikkat çekici oldu. 

Meşruiyetlerini halktan almayan ve dış politika ve bölgesel konulardaki görüş ayrılıklarından dolayı Türkiye’ye karşı hasmane tutum içerisinde olan Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’dan Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi kararına gelen tepkiler ise eleştirldi.


Bu eleştiriler, temelde, bu rejimlerin Ayasofya ile ilgili kararı da Türkiye karşıtlığında bir araç olarak kullanma stratejileri doğrultusunda yöneltildi. Dış politika ve bölgesel meselelerde Ankara ile farklı önceliklere sahip olan bu rejimler, kendi kamuoylarından tepki alacak olmalarına rağmen, İslam ümmetinin büyük çoğunluğunun arkasında durduğu ve desteklediği bir kararı eleştirebilmişlerdir. Her ne kadar üst düzey resmî kurumlarca açık bir şekilde ifade edilmese de, bu rejimlere yakın aktörlerin veya temsilcilerin Ayasofya’nın camiye çevrilmesine tepki göstermeleri, Türkiye karşıtlığının geldiği seviyeyi göstermesi açısından da önemli.

Bu anlamda en dikkat çeken tepkilerden biri Mısır Müftüsü Şevki Allam’dan geldi. Bir televizyon kanalında katıldığı programda, Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin kabul edilemez olduğunu belirten Allam “Kiliselerin camiye çevrilmesinin İslam’a aykırı” olduğunu iddia etti. Ayasofya’nın insanlığın kültürel mirası olduğunu savunan Allam, İslami metinlerde bu mirasın olduğu gibi korunması gerektiğinin belirtildiğini iddia etti. Öte yandan, Mısır’ın El-Ezher Üniversitesi’nden bazı üst düzey din adamlarının da Ayasofya kararını eleştirdiklerine şahit olduk.

Mısır’daki bu söylemlerin arkasında siyasi saikler olduğu unutulmamalı. Ülkede 2013 yılında gerçekleşen darbeyle iktidara gelen Abdulfettah Es-Sisi yönetimi altında, El-Ezher ve Mısır Müftülüğü gibi kurumlar rejimin tam anlamıyla birer enstrümanı haline gelmiş durumdalar. Aslında El-Ezher’in tamamen Mısır’daki otokratik yönetimlerin kontrolünde işleyen bir kurum haline gelişi yeni bir hadise değil. Cemal Abdünnasır döneminde başlayan bu süreç daha sonra Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek dönemlerinde de devam etmişti. Öyle ki Hüsnü Mübarek’e karşı 25 Ocak 2011’de başlayan ve milyonlarca Mısırlının sokaklara döküldüğü gösteriler sırasında, El-Ezher şeyhi halka evlerine dönmeleri ve yönetime karşı protestolara katılmamaları çağrısında bulunmuştu. El-Ezher bu çizgisini 3 Temmuz 2013’teki askeri darbe sonrası süreçte de sürdürerek daha önce hiç olmadığı kadar rejimin güdümüne girdi.

El-Ezher ve Mısır Müftülüğü gibi kurumlar darbe sonrası dönemde, ülke içinde muhaliflere karşı rejimin baskı politikalarının meşrulaştırılmasında bir araç olarak kullanıldılar. 

Bunun yanında dış politika meselelerinde de rejimin hedefinde olan Türkiye ve Katar gibi ülkelere karşı manipülatif bir ajanda çerçevesinde işlevselleştirildiler. 5 Haziran 2017’de Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır’ın Katar’a yönelik başlattığı abluka sürecinde El-Ezher bir açıklama yaparak “Katar’a karşı yapılan bu operasyon Arap Birliği’ni sağlamak için zaruridir” demişti. Katar’ın bölgede istikrarı tehdit ettiğini savunan El-Ezher, Arap halklarının güvenliğinin korunması için Katar’a yönelik ablukanın devam ettirilmesi gerektiğini vurgulamıştı. Türkiye’nin Ayasofya’yı yeniden camiye çevirme kararına yönelik El-Ezher ve Mısır Müftülüğü’nden gelen tepkiler de bu çerçevede değerlendirilmeli.

El-Ezher’in bu tutumu ve rejimin dış politika meselelerine alet olması, yüzyıllar boyunca İslam dünyasında saygın bir konum ihraz etmiş bu kurumun günümüzde saygınlığını yitirdiğini, İslam ümmetinin endişeleri konusunda fikir beyan edemeyen ve kamuoyunun önceliklerinden ve toplumun gerçekliklerinden kopuk bir siyasi kurum haline geldiğini gösteriyor.

Türkiye’nin Ayasofya kararına bir başka tepki ise bölgede Türkiye karşıtı politikaların öncülüğünü yapan BAE’den geldi. BAE Kültür, Gençlik ve Bilgi Geliştirme Bakanı Nevra el-Kabi yaptığı açıklamada, “Dünya tarihinde önemli bir yere sahip olan Ayasofya’nın statüsünün değiştirilmesi, yapının kültürel değerine ve önemine zarar verecektir” iddiasında bulundu. Bu tür kültürel değerlerin olduğu gibi korunması gerektiğine vurgu yapan Kabi, Türkiye’nin kararının yanlış olduğunu savundu. Öte yandan yine BAE rejimine yakın bazı sosyal medya hesaplarından Ayasofya’nın açılışına yönelik tepki mesajları yayınlanması da dikkatlerden kaçmadı.

BAE’nin Türkiye karşıtı tutumu da, bu yönde manipülatif söylemler takınması da yeni bir durum değil. Geçtiğimiz aylarda BAE’li üst düzey yetkililer Türkiye’nin Arap dünyasını yeniden kontrol etme hevesinde olduğunu ve Osmanlı’nın yeniden tesis edilmek istendiğini iddia ederek bunun Arap halkları için en büyük tehdit olduğuna dikkat çektiler. Hayal ürünü bu söylemler, BAE yönetimindeki Türkiye düşmanlığını açık bir şekilde gözler önüne seriyor.

Kuveyt gazetesi Al-Rai’nin Washington Şefi Hüseyin Abdü’l Hüseyin ise Arab News haber sitesinde kaleme aldığı makalesinde, Ayasofya kararının “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın emperyal hayallerinin bir sonucu” olduğunu ifade etti. Türkiye’yi birçok açıdan eleştirdiği yazısında Abdü’l Hüseyin, Türklerin aslında “Amerika gibi görece bir medeniyeti” olduğunu iddia ederek tarihsel gerçeklikleri de çarpıtmaya çalışıyor. Osmanlı devletinin hiçbir zaman İslam ümmetinin lideri olmadığını iddia eden Hüseyin, Türklerin günümüzde böyle bir yanlış algıya sahip olduğunu savunuyor.

Suudi Arabistan’ın Ukaz gazetesinin köşe yazarlarından Vefa er-Raşid ise kaleme aldığı yazıda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya kararının seçimlere yönelik bir adım olduğunu iddia ediyor. Erdoğan’ın “ateşle oynadığını” vurgulayan Er-Raşid, bu kararın tüm Hristiyanların tepkisini çektiğini ve uygarlığı tehdit eden provokatif bir eylem olduğunu savunuyor.

Bununla birlikte Mısır’da ve diğer Arap ülkelerinde, hatta BAE’de, kamuoyları Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğine karşı genel olarak olumlu bir algıya sahip. Bu durum, kamuoyunun nabzının nispeten şeffaf bir şekilde gözlemlendiği sosyal medya mecralarına da yansıyor. Türkiye’ye desteğini ifade eden birçok Arap sosyal medya kullanıcısı, Türkiye’nin bölgesel politikalarını, kültürel faaliyetlerini ve uluslararası ilişkilerdeki başarılı konumunu takdir ediyor.

Türkiye’ye karşı bu olumlu algılar aslında Ayasofya’nın camiye çevrilmesi sürecinde hem resmî olarak hem de kamuoyu düzeyinde gözlemlendi. Birçok Arap ülkesindeki resmî temsilciler Ayasofya kararını sevinçle karşıladılar. Mağrip Arap Alimler Birliği yayımladığı mesajda, Ayasofya’nın yeniden cami olarak hizmete girmesini “tarihi bir dönüm noktası” olarak tanımlarken, İslam ümmeti adına Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tebrik ettiğini ifade etti. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı telefonla arayarak Ayasofya kararından dolayı tebrik etti. Hamas hareketi ve Müslüman Kardeşler de Türkiye’nin Ayasofya kararını olumlu karşıladı. Umman Müftüsü Ahmed bin Hamed el-Halili, Mescid-i Aksa İmam Hatibi Şeyh İkrime Sabri ve Dünya Müslüman Alimler Birliği Genel Sekreteri Ali Muhyiddin el-Karadaği gibi isimler Türkiye’yi bu kararından dolayı tebrik ettiler.

Öte yandan Cezayir’deki Barış Toplumu Hareketi’nden Milletvekili Nasır Hamdaduş, Türkiye’nin Ayasofya kararına tepki gösteren Suudi Arabistan, BAE ve Mısır gibi ülkeleri sert bir dille eleştirdi. Katar medyası da Türkiye’nin Ayasofya kararını olumlu bir biçimde karşıladı. Birçok gazetede manşetten verilen haberlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarihe geçen bir lider olduğu belirtilirken, Türkiye’nin İslam dünyasındaki liderlik konumuna vurgu yapıldı.

Türkiye’nin Ayasofya’yı yeniden cami olarak ibadete açma kararı her ne kadar bazı rejimler tarafından eleştirilse de, bu olumsuz yaklaşım Arap kamuoyları için geçerli değil. Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin bölgesel politikalarda ve küresel siyasette ağırlığının artmasından endişe eden Suudi Arabistan, BAE ve Mısır gibi ülkeler, birçok cephede durduramadıkları Türkiye’ye karşı her türlü saldırı ve manipülasyonu hayata geçiriyorlar. Toplumlarının gerçekliklerinden kopuk bu rejimler, Türkiye’nin, dış politikalarındaki başarısızlıklarını ve iç siyasetlerindeki meşruiyet kaygılarını derinleştirecek hamleleri karşısında her yolu deniyorlar ve Ankara’ya karşı olumsuz bir söylem üretmeye çalışıyorlar. Bu konuda başarılı olamayan bu aktörlerin son malzemesi ise Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesi kararı oldu. Filistin meselesine sırt çevirdikleri, halklarına yönelik en ağır baskı politikalarını uyguladıkları, dış politikada birçok açıdan köşeye sıkıştıkları ve ekonomik sıkıntılarının giderek derinleştiği bir ortamda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ayasofya kararına karşı durmalarıyla, Türkiye karşıtı bu aktörlerin meşruiyetleri daha fazla sorgulanır hale geldi. Dolayısıyla, Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilmesi Arap toplumları ve İslam dünyası kamuoyu tarafından tarihi bir zafer olarak algılanırken BAE, Suudi Arabistan ve Mısır rejimleri için bir hüsran olarak değerlendirilebilir.


13 Şubat 2020 Perşembe

İran destekli terörist grupların Suriye’deki varlığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İran’ın devlet dışı aktörlerden ve yabancı terörist savaşçılardan yararlanması artık bir devlet politikası haline geldi ve İran elindeki her imkânı da bu amaca hizmet etmesi için kullanmaktan geri durmamakta.





İran’ın Orta Doğu’da devlet dışı aktörleri kullanma politikası İran devrimine kadar geri gitmektedir. Hatta daha da öncesinde, Kum şehri merkezli mollaların, Bahreyn’den Lübnan’a kadar, Orta Doğu’nun çeşitli ülkelerinde ortak ağ sahibi oldukları Şii din görevlileri üzerinden yakın temasta oldukları çevreler ve gruplar hep mevcuttu. İran’da mollaların iktidara gelmesiyle birlikte, Kum şehriyle bağlantılı olan bu gruplar aktif hale gelmiş, direk rejim tarafından kontrol edilmeye başlanmış ve devletten destek görmeye başlamışlardır.
İran'ın bölgede kullandığı devlet dışı aktörler, 1979 sonrası süreçte mezhepsel dayanışma üzerinden rejimin ihracı politikasına katkıda bulunmaları için aktif hale getirilmiş ve endoktrinasyona tabi tutulmuştur.
Tahran’dan sağlanan propaganda ve askeri lojistik destekle adeta canlanarak ve etkinleşerek bölge ülkelerinin siyasetinde önemli güç unsurları haline gelmişlerdir. Özetle mollalar, bağlantılı oldukları diğer ülkelerdeki paydaşlarını siyasal anlamda uyandırarak mobilize etmeye, böylece hedef ülkelerin iç işlerini yönlendirmeye başlamışlardır. Bu devlet dışı aktörler, 1979 sonrası süreçte mezhepsel dayanışma üzerinden rejimin ihracı politikasına katkıda bulunmaları için aktif hale getirilmiş ve endoktrinasyona tabi tutulmuşlardır. Özellikle İran-Irak savaşının yaşandığı sekiz yıllık dönemde (1980-1988) Bahreyn’den Lübnan’a, Kuveyt’ten Irak’a kadar pek çok ülkede İran destekli terör gruplarının saldırıları, bombalamaları, uçak kaçırma ve suikast eylemleri görülmüştür.
İran destekli terör grupları, özellikle Obama’nın başkanlığı döneminde, İran ile ABD’nin işbirliği çerçevesinde, DEAŞ’a karşı mücadeleyi sebep olarak göstererek, Suriye’den Irak’a, Yemen’den Lübnan’a kadar her yerde hâkimiyetlerini pekiştirdiler.
İran’ın en önemli devlet dışı aktörü Lübnan’daki Hizbullah örgütüdür. Hizbullah bir anlamda İran’ın ilk göz ağrısıdır; diğer örgütler için de adeta örnek konumdadır. Ülkedeki (Lübnan) Şii kesimi politize eden Hizbullah, İran’ın çıkarları için Lübnan’da devlet içinde devlet olmuş; kuruluş amacını “İsrail’e karşı direniş cephesi” olarak belirtse de, Suriye iç savaşının başlamasıyla birlikte, Esed rejiminin muhafızlığını üstlenmiş ve Suriye muhalefetini de en önemli tehdit/hedef olarak görmüştür. 

Hizbullah Suriye muhalefetiyle girdiği savaş üzerinden, bir anlamda dolaylı olarak neredeyse dokuz yıldır Türkiye’yi de hedef almakta. Irak’taki Şii gençliği de Haşdi Şabi, Ketaib Hizbullah, Bedir Örgütü, Asaib ehl el Hak gibi Irak merkezli örgütlerin içinde radikalleştirip bu militanları Suriye’de Esed rejiminin saflarında savaştırmakta. Hizbullah, bahse konu devlet dışı terör örgütleri vasıtasıyla, Suriye’de kalıcı olmayı da hedeflemektedir. Bu politikanın ilk örneği daha önce Lübnan’da uygulanmış ve İran açısından epey başarılı olmuştur. Hizbullah’ın bu başarısı bugün Suriye’de, Irak’ta ve Yemen’de pratiğe dökülmeye ve İran’ın bu ülkelerdeki kalıcı nüfuzu paramiliter aktörler aracılığıyla yerleştirilmeye çalışılmaktadır.
Süleymani’nin adının İdlib’deki muhaliflere rejim tarafından atılan roketlere yazılması ve sanki onun intikamını alıyormuşçasına bir mesaj verildiğinin gösterilmesi, Esed rejimi saflarındaki İran destekli terör gruplarının ne kadar etkin ve güçlü olduklarını gözler önüne seriyor.
İran’ın devlet dışı aktörlerden ve yabancı terörist savaşçılardan yararlanması artık bir devlet politikası haline gelmiştir ve İran elindeki her imkânı da bu amaca hizmet etmesi için kullanmaktan geri durmamıştır. 

İran otoriterleri İran’a göçmen olarak gelen Afgan ve Pakistanlı Şii kökenli göçmenlerden ve ucuz işgücünden yararlanıp bunlardan Fatimiyyun (Afganlardan) ve Zeynebiyyun (Pakistanlılardan) tugayları adını verdikleri paramiliter örgütler kurarak Suriye’deki muhalefete karşı savaştırmaktalar. Özetle İran, kendisine sığınan ucuz iş gücü ve göçmenlerden dahi yabancı terörist savaşçı meydana getirecek ölçüde gözünü karartmıştır.

Suriye’de Hizbullah militanlarından sonra ikinci büyük yabancı savaşçı güç olan Fatimiyyun birliklerinde 10 bin ila 12 bin arası Hazara kökenli Afgan bulunuyor. Amacını Hz. Ali’nin kızı Zeynep bint Ali’nin türbesini muhafaza etmek olarak tanımlayan Zeynebiyyun Tugayı da 2 bin kişilik Pakistan kökenli yabancı terörist savaşçıdan oluşuyor ve Suriye’deki savaşta İran tarafından kullanılıyor. Her iki terörist örgüt de 2019 yılında ABD Hazine Bakanlığı tarafından terör örgütleri listesine alınmıştır. İlginç bir şekilde bu örgütlere, İslam tarihinde çok önemli bir yeri olan Ehl-i Beyt’e mensup fertlerin isimleri verilmektedir. Afganlardan oluşturulan örgüte Hz. Fatıma’nın isminden, Pakistanlılara Hz. Ali’nin kızı Zeynep’ten mülhem isimler verilirken; yine Hz. Hüseyin’in kızı Rukiye’nin ve Hz. Ali’nin Ümmü’l-Benîn’den olan oğlu Ebu Fadl Abbas’ın isimleri de diğer paramiliter gruplara verilerek Seyyide Rukiye ve Ebu Fadl Abbas Tugayları oluşmuştur.

Bu tugaylar Suriye’deki varlıklarını Şam’da bulunan Seyyide Zeynep türbesini korumak şeklinde tanımlıyorlar. Türbenin kutsallığıyla Şam’ın müdafaasını birbirine eşitleyerek Esed rejiminin korunmasını kutsal bir amaca hizmet olarak gösteriyorlar. İran bu şekilde, başka ülkelerin vatandaşlarını da Suriye’deki savaşın bir parçası haline getirerek, bu insanları kutsal bir amaç için mücadele ettiklerine inandırıyor. 

Geçtiğimiz günlerde, Afganistan parlamentosunda milletvekili olan Belkıs Ruşen, Afganistan’da Tacik ve Hazara liderlerin Kasım Süleymani’nin ölümü nedeniyle İran’a başsağlığı mesajları yayınlamalarına karşı çıkarak Süleymani’nin 5 bin 500 Afgan gencinin Suriye’de ölmesinin sorumlusu ve Afganistan’da en çok cinayet işleyen kişi olduğunu iddia etti. Ruşen ayrıca İran’ın, Afgan göçmenlerin inançlarını kötüye kullanarak bir lokma ekmek için Suriye’ye savaşa gönderdiğini de ifade etti. Öte yandan Tahran yönetimi, Afganistanlı ve Pakistanlı bu yabancı milislere ve ailelerine daimî oturum veya vatandaşlık vereceği taahhüdünde bulunarak, bunu İran meclisine yasa tasarısı olarak da sunmuş durumda. Bu tasarıya göre, Suriye’de savaşan ve ölen milislerin ailelerine vatandaşlık verilecek ve ölenlerin naaşları da İranlı şehitlerin mezarlıklarına defnedilecektir. Bu konuda dini lider Hamaney de kanun tasarısının takipçisi olduğunu birkaç kez dile getirdi.

İran destekli terör grupları, özellikle Obama’nın başkanlığı döneminde, İran ile ABD’nin işbirliği çerçevesinde, DEAŞ’a karşı mücadeleyi sebep olarak göstererek, Suriye’den Irak’a, Yemen’den Lübnan’a kadar her yerde hâkimiyetlerini pekiştirmişlerdir. Bugün Yemen’deki Ensarullah bile Hizbullah’tan eğitim alıyor, silahlarını İran veriyor ve Hizbullah’la aynı sloganları kullanıyor. Bölgenin Obama ve Demokratlar döneminde tam anlamıyla İran’a bırakılması, bugün bir anlamda ABD’nin Suriye’deki çıkarlarına füze olarak geri dönmekte.

Geçtiğimiz ay öldürülen Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin adının İdlib’deki muhaliflere rejim tarafından atılan roketlere yazılması ve sanki onun intikamını alıyormuşçasına bir mesaj verildiğinin gösterilmesi, Esed rejimi saflarındaki İran destekli terör gruplarının ne kadar etkin ve güçlü olduklarını gözler önüne seriyor. İdlib’deki muhalifleri terörist olarak niteleyen güçler ve odaklar, Suriye’de çoğunluğu temsil eden muhalifleri acımasızca katleden bu paramiliter çeteler hakkında ağızlarını dahi açmıyorlar. Bu durum akla, Türk askerlerine ateş açabilme cüretini gösteren rejim güçlerinin içinde bu türden İran destekli terör gruplarının olup olmadığı sorusunu da getiriyor. İran’ın Kudüs Gücü birliklerinin veya bahse konu paramiliter gruplarının Suriye’deki rejimin ordusunun içindeki güçlerinin ne düzeyde olduğu ve rejim ordusunu ne ölçüde yönlendirdikleri de bilinmeye muhtaç meselelerdir.

Suriye’de İran destekli gruplara baktığımızda, Lübnan Hizbullahı, Suriye Hizbullahı, Bedir Tugayları, Fatimiyyun Tugayı, Zeynebiyyun Tugayı, Ammar bin Yasir Tugayı, İmam Hasan Tugayı, Seyyide Rukiye Tugayı, Irak Hizbullahı, Seyyid eş-Şüheda Tugayları, Şehit Muhammed Bakır es-Sadr Tugayı, Asaib ehl el Hak örgütü, el Hamad Tugayı, Seddu Şuheda Taburları, Hizbullah Nuceba Hareketi, el Vaat es-Sadık Birliği, Esedullah Galip Tugayı, Ensarü’l-Akide Birlikleri, Haddamü’l Akile, el Hüseyin Tugayı, Nafiz Esadullah Birlikleri, Ketaib İmam Ali, Ebu Fazıl Taburu, Ceyş eş-Şa’bi, Ebu Fadl Abbas Tugayı, Kuvvet er-Rida, el Galibiyyun, Zülfikar Tugayı, Kuteyb Seyyit Şüheda gibi yirmiden fazla paramiliter grup olduğunu görürüz. Bunların hemen hemen hepsinin flama ve bayrakları birbirlerine benzerdir ve genellikle Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyt’ine mensup bir zatın ismini taşıdıkları görülür. İddialara göre, 150-200 bin milis 500 dolar ve civarı maaşlar karşılığında, İran’ın desteği altında, bölgede savaşmaktadır. Bu miktar Afgan Hazara ve Pakistanlı gruplarda daha da düşmektedir. Bu grupların Suriye içinde nerelere konuşlandığına baktığımızda, İmam Muhammed Bakır es-Sadr Tugayının orta ve doğu Suriye’de, Ebu Fadl Abbas Tugayının Şam’da, Suriye Hizbullah’ının da Halep ve İdlib başta olmak üzere kuzeybatı Suriye’de aktif olduğunu görüyoruz.

ABD Hazine Bakanlığı’nın değerlendirmelerine göre, İran’ın Hizbullah’a yıllık maddi yardımı 700 milyon doları bulmakta. Bunu diğer örgütlere de genişlettiğimizde miktar daha da katlanmaktadır. İran bu paramiliter örgütleri destekleyip Orta Doğu’da aşırı harcamalar yaparken, diğer yandan kendi halkının ihtiyaçlarını karşılayamamakta, ekonomisi gittikçe kötüleşmekte, teröre verdiği destekten dolayı son dönemde iyice ağırlaşan ambargo şartları İran halkının sokaklara dökülmesine ve rejimi hedef almasına neden olmaktadır. İran’ın Orta Doğu’nun çeşitli ülkelerinden toplayarak endoktrine ve mobilize ettiği bu milis güçlerini finanse etme politikası, içerdeki rejimi bölgeye yayma stratejisi ve Arap dünyasında kendi aleyhine bu faaliyetlerinden dolayı doğurduğu orantısız öfke, hiç beklenmedik bir şekilde rejimin içerden çöküşüne neden olabilecek hatalardır. Bölgede radikalleşmeyi sürekli körükleyen, başka ülkelerin iç işlerine müdahale eden, terör eylemlerini finanse eden bir İran hem bölge ülkeleri hem de Batı bloğu tarafından daha fazla izolasyonla karşı karşıya kalacaktır. Ayrıca Türkiye ile örtülü bir savaşı Suriye üzerinden sürdürmeye devam etmeleri, Türk askerine ve Türkiye tarafından desteklenen muhaliflere imzalı roketler fırlatmaları, Türkiye’nin nasıl bir örtülü tehditle karşı karşıya olduğunu da göstermektedir.



20 Mayıs 2019 Pazartesi

Basra’dan Doğu Akdeniz’e stratejik hamleler: Savaş kapıda mı?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Basra körfezi ile Akdeniz'in eşzamanlı olarak krize doğru savrulması, bu coğrafyaların sadece bölgesel değil, küresel jeopolitik açısından da büyük bir önem arz ettiğini gösteriyor.

Basra körfezinde ve Doğu Akdeniz’de askeri hareketlilik, karşılıklı tehditler ve bir takım “faili meçhul” sabotajlarla sular her geçen gün daha da ısınıyor. Her iki gerginlikte de ön plana çıkan aktör ise hiç kuşkusuz ABD. Peki, ABD ne yapmaya çalışıyor? Niçin Doğu Akdeniz ve Basra körfezinde kriz eş zamanlı olarak tırmandırılıyor? Tüm bu hamleler ne anlama geliyor? ABD’nin bölgeye kuvvet yığmaya başlamasının ve İsrail ile birlikte bir takım işbirliği/ittifak süreçlerine hız vermesinin arka planında neler yatıyor? ABD İran’a saldırır mı? ABD tüm dünyayı bu krizler üzerinden bir savaşa sürükler mi, yoksa "blöf" mü yapıyor? Doğu Akdeniz’de savaş ne kadar uzak? Dünya nasıl bir krizle karşı karşıya?
Kuşkusuz, bu sorulara verilecek cevaplar, büyük ölçüde ABD’nin ne yapmak istediği ve bunu gerçekleştirmek için hangi yöntem ve araçlara başvuracağıyla ilgili önemli ipuçları verecektir. Fakat bu cevaplar için öncelikle şu hususun altını önemle çizmek gerekiyor: Bu iki bölgenin eşzamanlı olarak krize doğru savrulması, bu coğrafyaların sadece bölgesel değil, küresel jeopolitikte büyük bir önem arz ettiğini göstermektedir.
Nitekim burada her ne kadar karşımıza ilk etapta uluslararası su yolları ve enerji güvenliği çıksa da, meseleye daha geniş perspektiften bakıldığında, hedefin geniş manada Çin ve Rusya ikilisi, daha dar anlamda ise bu güç mücadelesinin birer tampon ve kilit ülkesi olarak İran ve Türkiye olduğu anlaşılmaktadır. Daha somut bir ifadeyle, söz konusu gerginliklerde Türkiye daha çok Doğu Akdeniz bağlamında doğrudan, Basra körfezinde dolaylı bir hedef iken, İran bunun tam tersi bir durumda bulunmaktadır.
Nitekim 11 Eylül’den bu yana Avrasya merkezli “Büyük Oyun” bir kez daha gündemdedir. Avrasya üzerinden tek kutuplu bir dünyayı inşa etmek isteyen ABD, bırakın merkezde kontrolü sağlamayı, kenar kuşakta tutunmakta bile zorlanmaktadır. 

ABD Ortadoğusu: Akdeniz-Hint okyanusu hattında güç mücadelesi

Adım adım gitmek gerekirse, öncelikle Soğuk Savaş sonrası itibarıyla (klasik jeopolitikçilerin tanımladığı) kara güçleriyle deniz güçleri arasındaki rekabet-mücadele sona ermemiştir. Bilakis her geçen gün daha da şiddetlenmektedir. Nitekim 11 Eylül’den bu yana Avrasya merkezli “Büyük Oyun” bir kez daha gündemdedir. Avrasya üzerinden tek kutuplu bir dünyayı inşa etmek isteyen ABD, bırakın merkezde kontrolü sağlamayı, kenar kuşakta tutunmakta bile zorlanmaktadır. Rusya-Çin ikilisinin Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üzerinden kenar kuşak ülkelerini bir bir kendi ittifak sistemi içerisine dahil etmeleri, örneğin kenar kuşağın iki önemli gücü olan Pakistan ve Hindistan’ın ŞİÖ’ye tam üyeliği ve İran’ın gözlemci statüsü ve Türkiye’nin diyalog ortaklığı, bunun en temel göstergesidir. Dolayısıyla ABD, Avrasya merkezli oyunu kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.
Bu durum da ABD’yi bir kez daha Ortadoğu’ya sevk etmektedir. Fakat bu Ortadoğu bizim bildiğimiz bölge değildir. ABD açısından Ortadoğu tanımı çok daha geniş bir coğrafyayı içine almaktadır. Genel kabul görmüş tanımın dışında, ABD açısından merkezinde Basra körfezinin yer aldığı, Güney Kafkasya’yı da içine alan ve Cebelitarık boğazından başlayıp Malaka boğazına kadar uzanan Akdeniz-Hint okyanusu hattı "ABD Ortadoğusu"nu oluşturmaktadır.
Nitekim ABD’nin 11 Eylül’ün ertesinde Afganistan’ı, ardından da Irak’ı işgali ve akabinde Kuzey Afrika’dan başlamak üzere Doğu Akdeniz’den Basra’ya kadar uzanan hatta Arap Baharı ile bölgeyi dizayn girişimleri ve yine son dönemde Myanmar ve Sri Lanka’da yaşanan gelişmeler, bu jeopolitik tanımı bir kez daha teyit etmektedir.
Somut bir ifadeyle, örneğin Basra körfezini ve Hürmüz boğazını kontrol edecek olan güç, (Çabahar ve Gwadar limanlarında görüldüğü üzere) aynı zamanda bölgedeki su yolları üzerinde ve sıcak denizlere çıkışta da önemli bir inisiyatifi (söz konusu projeleri akamete uğratma ya da kontrol etme boyutuyla) ele geçirecektir.

Doğu Akdeniz ve Basra’nın önemi

“İkinci Basra” ya da daha geniş anlamda “İkinci Körfez” olarak bile nitelendirilen Doğu Akdeniz ile Basra körfezi jeopolitiği, yukarıda zikredilen “ABD Ortadoğusu” ya da “Genişletilmiş Ortadoğu”nun tam olarak merkezinde yer almaktadır. Doğu Akdeniz-Basra hattı, bu noktada “Yeni Büyük Oyun”da belirleyici bir jeopolitik-stratejik öneme sahiptir. Bu bölgeye hakim olan, büyük ölçüde “Genişletilmiş Avrasya” merkezli güç mücadelesinin de galibi olacaktır. Daha somut bir ifadeyle, örneğin Basra körfezini ve Hürmüz boğazını kontrol edecek olan güç, (Çabahar ve Gwadar limanlarında görüldüğü üzere) aynı zamanda bölgedeki su yolları üzerinde ve sıcak denizlere çıkışta da önemli bir inisiyatifi (söz konusu projeleri akamete uğratma ya da kontrol etme boyutuyla) ele geçirecektir.
Ortadoğu’yu kontrol etmek, ABD’nin yüzyıllık hedefidir. ABD’nin jeopolitik ve jeostratejik ideallerini belirleyen başkanı Eisenhower’ın bölgeyle ilgili şu ifadesi meseleyi büyük ölçüde özetlemektedir: “Yalnız coğrafya bakımından bile bütün dünyada, stratejik yönden Ortadoğu’dan daha önemli bir bölge yoktur. 
Bu bağlamda, Basra körfezinde tırmandırılan krizin temel hedefi Çin ve onun yürüttüğü Kuşak-Yol Projesi’dir. Aynı zamanda Hindistan’ın İran üzerinden bölgede inşa etmeye çalıştığı stratejik açılım da darbe alacaktır. Rusya’nın başını çektiği Kuzey-Güney Koridoru da burada hedeftir. Hazar-Basra hattı işlevsiz hale gelecektir.
Dolayısıyla ABD’nin Basra körfezi ve Doğu Akdeniz’e yaptığı askeri yığınak, Ön Asya merkezli “2 Okyanus-5 Deniz Stratejisi”nin bir parçasıdır. Bu strateji, Soğuk Savaş dönemiyle birlikte ABD’nin “çevreleme/kuşatma” politikalarının ayrılmaz bir parçası olarak da karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla Ortadoğu’yu kontrol etmek, ABD’nin yüzyıllık hedefidir. ABD’nin jeopolitik ve jeostratejik ideallerini belirleyen başkanı Eisenhower’ın bölgeyle ilgili şu ifadesi meseleyi büyük ölçüde özetlemektedir: “Yalnız coğrafya bakımından bile bütün dünyada, stratejik yönden Ortadoğu’dan daha önemli bir bölge yoktur. Bütün gücümüz ve araçlarımızla örgütlenme yeteneğimizden, sevk ve idaremizden faydalanarak, Ortadoğu’yu kazanmak zorundayız”.
Basra ve Doğu Akdeniz jeopolitiğini derinden etkileyen, ABD’nin bölgeye yerleşmesini “kaçınılmaz kılan” gelişmeler şu şekilde sıralanabilir: 1. İsrail devletinin kurulması ve bölgede Arap-İsrail sorunu ekseninde yaşanan savaşlar; 2. Eşzamanlı olarak gerçekleşen İran İslam Devrimi ve Afganistan’ın SSCB tarafından işgali; 3. İran-Irak Savaşı ve sonrasında Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgaliyle birlikte farklı bir boyut almaya başlayan “Körfez Savaşları”; 4. 11 Eylül ve Afganistan-Irak işgalleri; 5. Arap Baharı-Suriye İç Savaşı ve ABD-İsrail ikilisinin Kuzey Afrika’dan Körfez’e uzanan hattaki BOP dizaynları; 6. Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz yatakları; 7. Bu bölgelerin enerji güvenliği politikaları açısından özellikle arz ve güzergâh boyutlarıyla artan önemleri; 8. “Kuşak-Yol Projesi” ile birlikte gündeme gelen ve ABD çıkarlarını, denizlere dayalı üstünlüğünü derinden tehdit eden “İpekyolu Projeleri”; 9. Yükselmekte olan bölgesel-küresel güçler açısından taşıdığı önem.

“Büyük İsrail”e giden süreçte “Büyük Ortadoğu Projesi”

ABD açısından Doğu Akdeniz ve Basra’yı önemli kılan bir diğer husus da, Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) varlık nedeni olan “Büyük İsrail”dir. Doğu Akdeniz-Basra hattı, İsrail’in güvenliğinin ve çıkarlarının sağlanması kadar, “Büyük İsrail” projesinin hayata geçirilmesi açısından da ehemmiyet arz etmektedir. Doğu Akdeniz ve Körfez eksenli yeni ittifak oluşumlarında İsrail’in oynadığı rol bu açıdan önemlidir.
ABD-İsrail ikilisi “bölgede ve dünyada istikrar ve güvenliğin güçlendirilmesini hedefleyen bir paktın kurulması yönünde atılan bir adım” olarak nitelendirdikleri “Stratejik Ortadoğu Paktı” (Arap NATO’su) ile Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Umman ve Ürdün’ü kapsayan bölgesel bir ittifak inşa etmeye çalışıyor.
Bu ittifakın hedefi İran’dır. İran tehdidi üzerinden “Büyük İsrail”in güvenliğini sağlayacak ve “İslam iç savaşı”nı on yıllar boyunca garanti altına alacak bu “sol kanat ittifakı”, aynı zamanda Türkiye’nin bölgeye yönelik politikalarını da sabote edecektir.
Benzer şekilde ABD-İsrail ikilisinin Doğu Akdeniz’de de stratejik işbirliklerine yöneldiği görülüyor. Bu bağlamda, içinde İsrail’in de yer aldığı Yunanistan, GKRY ve Mısır’ın ön plana çıktığı bir “Doğu Akdeniz İttifakı” girişimi de dikkatlerden kaçmıyor. İlerleyen süreçte, değişen şartlara bağlı olarak Ürdün, “Filistin Devleti” ve İtalya’nın da bu ittifaka dahil edilebileceği anlaşılmaktadır. Filistin’e yönelik gündemde tutulan “Yüzyılın Anlaşması”nın gizli hedeflerinden birini de bu teşkil etmektedir. Hayfa için “Doğu Akdeniz’in Rotterdam’ı” sloganını geliştirenlerin, Filistin Yönetimi’ne sunulan rüşvet niteliğindeki “bölgenin Singapur’u yapma” vaatleri de yine bu kapsamda değerlendirilebilir.
“Doğu Akdeniz İttifakı”nın öncelikli hedefinin Türkiye olduğu da aşikârdır. Türkiye’nin bölgede “statükoyu” bozan bir tehdit olarak lanse edilmesinin arka planında bu yatmaktadır. Bir diğer hedef ise yine İran’dır. İran’ın Suriye-Lübnan-Filistin hattında inşa etmeye çalıştığı direnç cephesi ve İran’dan Suriye’ye uzanan “Akdeniz Koridoru” burada bir hedef olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda gündeme getirilen “Arap-Fars Savaşı” da sonuçları itibarıyla bu projeyi hızlandırıcı bir rol oynayacaktır. Bu savaşın galibi ne Farslar ne de Araplar olacaktır. Aynı şekilde Akdeniz’de tezgâhlanan olası bir Türk-Yunan savaşının da galibi bu iki ülkeden biri olmayacaktır.

“Büyük Oyun”un yeni adresi: “Stratejik dörtgen”

Soğuk Savaş sonrası oluşan uluslararası ortam ve sistem gerçekliği çerçevesinde, tüm aktörler açısından Avrasya’nın merkezine Türkiye-Mısır-İran-Suudi Arabistan dörtgeni oturmuş görünüyor. Bu dörtgen, aynı zamanda Türk-İslam dünyasının da kalpgâhını oluşturuyor. Bu dörtgene sahip olmak, İskender ve Roma’dan bu yana tüm büyük güçlerin en önemli hedefi olmuştur. Cihan devleti Osmanlı da bu dörtgenin üç buçuk ayağına sahip olabilmiş ve Ortadoğu merkezli olarak Cebelitarık’tan Basra’ya kadar bölgeyi kontrolü altına alabilmiştir. İngiltere’nin emperyal bir devlet olmasında da, bu “Stratejik Dörtgen”in unsurlarını birer birer kontrolü altına alması önemli bir aşamayı oluşturmaktadır.
Özellikle Soğuk Savaş sonrası itibarıyla “Stratejik Dörtgen”in yeni uluslararası sistemin yönünü ve adını tayin edici yeri/önemi, mevcut küresel güç ve yükselen güçler açısından onu günümüzde de hedef haline getirmiştir. Mısır Arap Baharı ve sonrasında gerçekleştirilen askeri darbeyle bir kez daha “Camp David Düzeni” içine dahil edilirken, Suudi Arabistan ve İran krizlerle savaş içine sokulmak suretiyle kontrol altında tutulmaya çalışılmaktadır. Suudi Arabistan’daki saray içi darbeler, istikrarsızlık ve belirsizlikler, bu ülkeyi ABD-İsrail ikilisi açısından “Stratejik Dörtgen”in sakat ayağı konumuna sokmuş durumdadır. ABD açısından Körfez’deki kontrollü krizin temel hedeflerinden birinin de, bu bağlamda başta Suudi Arabistan olmak üzere, Körfez ülkelerini kontrol altında tutmak olduğu bir kez daha görülmektedir.
ABD Doğu Akdeniz ve Basra’daki son ataklarıyla, bu dörtgenin kontrol edemediği iki kritik ayağını, nüfuz alanlarıyla birlikte etkisi altına almaya çalışmaktadır. Bu iki aktör hiç kuşkusuz Türkiye ve İran’dır. Soğuk Savaş sonrası dönemde sistemdeki belirsizliği ve krizi fırsata çevirmek istemeleri ve bu kapsamda hızla tarihsel kodlarına dönerek uluslararası politikanın pasif nesnesinden aktif bir öznesine dönüşmeye çabalamaları, bu iki ülkeyi ABD açısından hedef konumuna getirmiştir. İran şu an doğrudan doğruya bir savaşla tehdit edilirken, Türkiye’ye de onun üzerinden mesaj verilmeye çalışılmaktadır.
ABD’nin en büyük korkusu, Türkiye’yi tamamen kaybetmek ve “Merkezi Avrasya İttifakı”nın oluşumunu engelleyememektir. 

“ABD Ortadoğusu”nun sonu mu?

ABD Türkiye olmadan “Stratejik Dörtgen” üzerinden “Genişletilmiş Ortadoğu”ya sahip olmayacağının farkındadır. En azından Türkiye ve onun çok yakın müttefiki olan Pakistan’ın desteği olmaksızın İran konusunda yapacağı her türlü hamlenin boşa çıkacağını bilmektedir. Washington Ankara’nın stratejik derinliğini, dış politikada attığı/atacağı adımların sıradan hamleler olmadığını, bölgesel-küresel jeopolitiği etkileme kapasitesini çok net bir şekilde bilmekte ve görmektedir. Bundan dolayı her ne pahasına olursa olsun Türkiye’yi yanında görmek istemektedir.
ABD’nin en büyük korkusu, Türkiye’yi tamamen kaybetmek ve “Merkezi Avrasya İttifakı”nın oluşumunu engelleyememektir. Zira yukarıda da detaylı bir şekilde izah edildiği üzere, Basra ve Doğu Akdeniz hamlelerinin temel hedefi, kendisine meydan okuma kapasitesine sahip olan bu ittifakın ve benzerlerinin oluşumunun önüne geçmektir. Görülen o ki ABD bu korkuya büyük ölçüde kendisini kaptırmıştır ve bu ittifakı bir anlamda kendi elleriyle inşa etmektedir.
Son günlerde tekrar Rusya’ya ağırlık vermesinin altında da bu yatmaktadır. ABD kendi stratejik aklınca Rusya’yı yanına alarak bu olası ittifak oluşumunun önüne geçmek ve İran’ı yalnızlaştırmak suretiyle bu son krizde onun direncini kırmak istemektedir. Yani savaşa gitmeden, onu diplomatik manevralarla teslim olmaya zorlamaktadır. Aynı şekilde Doğu Akdeniz ve Suriye krizlerinde de Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve nihayetinde bir kez daha kendisine mahkûm kılmak istemektedir.
Peki, Rusya nasıl bir adım atar? Rusya elbette öncelikle çıkarlarına bakacaktır. Fakat unutulmamalıdır ki Rusya’nın şu anki görece gücü Avrasyalı güçlerle yaptığı işbirliğinden kaynaklanmaktadır. Bunları kaybettiği an Rusya Akdeniz’de tutunamayacağı gibi, Balkanlar-Karadeniz-Kafkasya-Hazar-Orta Asya-Afganistan hattında da kendisini pek huzurlu hissetmeyecektir. Ayrıca Çin daha da güvenilmez bir aktör haline dönüşecektir. Dolayısıyla Rusya’nın menfaatleri bu coğrafyada başlattığı işbirliğini devam ettirmekten geçmektedir.
Rusya da bunu devam ettireceği mesajını vermektedir. Rusya ABD’nin hatalarının, yanlış hesaplarının ve kendisinin Türkiye-İran ikilisiyle geliştirdiği stratejik işbirliğinin Ortadoğu merkezli İslam dünyasında ona sağladığı gücü daha da derinleştirme eğilimindedir. Irak’ın Rusya’dan S-400 alacağını açıklaması bu hususta fazlasıyla fikir vermektedir. Irak Başbakanı Abdülmehdi’nin Türkiye ziyaretini de bu kapsamda bir yere not etmek gerekiyor. ABD Doğu Akdeniz ve Basra’da çırpındıkça batıyor!


27 Şubat 2019 Çarşamba

Türkiye Ve Dünyadan Öne Çıkan Haberler

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ






Cumhurbaşkanı Erdoğan bazı kanaat önderleriyle görüştü

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Biz tökezlersek Avrupa'dan Amerika'ya kadar tüm Batı'da yükselişe geçen İslam düşmanları adeta zincirlerinden boşalmışa döner." dedi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Bugün Türkiye'nin 81 vilayetinin hepsinde olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki illerimizde de fiziki geri kalmışlıktan söz edilmesi artık mümkün değil." dedi.

Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden bazı kanaat önderleriyle bir araya geldiği görüşmeye ilişkin görüntü paylaşıldı.


Cumhuriyet tarihinin en büyük deniz tatbikatı devam ediyor.

Cumhuriyet tarihinde ilk defa ana vatanı çevreleyen üç denizde 103 geminin katılımıyla eş zamanlı gerçekleştirilen "Mavi Vatan2019 Tatbikatı" devam ediyor.
Cumhuriyet tarihinde ilk defa ana vatanı çevreleyen üç denizde 103 geminin katılımıyla eş zamanlı gerçekleştirilen "Mavi Vatan 2019 Tatbikatı" sürüyor.
Genelkurmay Başkanlığı Yıllık Tatbikat Programı çerçevesinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığınca planlanan ve Deniz Harp Merkezi Komutanlığı tarafından sevk ve idare edilen tatbikat, Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz olmak üzere aynı anda 3 denizde ilk defa icra edilecek fiili bir tatbikat olarak gerçekleştiriliyor.


Tatbikatın Doğu Akdeniz'i kapsayan bölümüne, Marmaris Aksaz Limanı'ndan çıkan 5 fırkateyn, 4 hücumbot, 2 denizaltı, 2 mayın avlama gemisi, 1 amfibi çıkarma gemisi, 1 akaryakıt gemisi, 4 yeni tip karakol botu, 1 Sahil Güvenlik Arama Kurtarma Gemisi ve 3 yardımcı sınıf gemileri ile SAS, SAT ve Amfibi hücum timleri ve deniz ve hava kuvvetlerine bağlı unsurlar katılıyor.

ABD Başkanı Trump ile Kuzey Kore lideri Kim bir araya geldi.

ABD Başkanı Trump ve Kuzey Kore lideri Kim, Vietnam'ın başkenti Hanoi'de bir araya geldi.
ABD Başkanı Donald Trump ile Kuzey Kore lideri Kim Jong-un Vietnam'ın başkenti Hanoi'de bir araya geldi.
Akşam yemeğinde bir araya gelen iki liderin görüşmesi samimi bir atmosferde başladı.
Singapur'da geçen yıl haziran ayında düzenlenen ilk zirvenin ardından ikinci zirve için bir araya gelen iki lider, akşam yemeği öncesi el sıkışarak ve gülümseyerek basına poz verdi.
Kuzey Kore lideri Kim, burada yaptığı konuşmada, "Geçen 261 günlük süre gerçekten çok büyük çabalara sahne oldu ve aynı şekilde sabırla da bu zaman zarfı içinde çaba gösterildi." dedi.

Kim, söz konusu görüşmeye ilişkin, "Başarılı bir görüşme olmasını umuyoruz." ifadesini kullandı.

Hocalı soykırımını unutmayalım, unutturmayalım.

Hocalı katliamı, Ermeni vahşetinin zirvesidir. Hocalı’da hunharca katledilenler sırf Azerbaycan halkından oldukları için sistemli, kin dolu ve kanlı bir akıbete, soykırıma maruz kaldılar.
On dördüncü asrın ünlü İslam alimi, tarihçi ve yazar İbn Haldun “coğrafya kaderdir” der. Toplumlar kendilerini kuşatan çevresel ve sosyal şartları ve komşularını seçme hakkına sahip değildir. 

Dostluktan yana, barışçıl halklar ve devletler kelimenin tam anlamıyla şanslıdırlar. Son iki yüz senelik tarihimize dönüp baktığımızda, Azerbaycan halkı için bunlardan bahsetmek zor olduğu gibi, komşuluk ilişkilerinde şansının hiç yaver gitmediğini de söylemek mümkün. Kafkasya’ya yabancı ve sonradan gelme bir unsur olan Ermenilerle komşuluk, halkımıza iki asırdır acılarla dolu bir kader getirmiş oldu.

Unutmayalım ki Ermeni lobisinin dünya çapındaki yalan mekanizması tam kapasiteyle çalışmaktadır. Buna dur diyecek, fitnelerini kendi başlarına yıkacak tek çare yine bizim hak sesimizdir.


BAE ve Suudi Arabistan Kızıldeniz’i bir içdeniz halinegetirmeye çalışıyor.

Kızıldeniz'in Hint Okyanusu’ndaki stratejik konumu, Bab el-Mendeb boğazı ve Süveyş kanalı gibi dünyanın en önemli su yollarını içinde barındırıyor olması, ekonomi ve güvenlik açısından bölgenin jeopolitik değerini arttırıyor.
Kızıldeniz bölgesindeki küresel güç rekabeti her ne kadar antik çağlara kadar uzansa da, bölgeye dönük bu rekabet, deniz ulaşımında yaşanan gelişmelere bağlı olarak 1488 yılında Avrupalıların Afrika’nın güney ucundan dolanıp Hindistan’a ulaşmalarıyla yoğunlaşmıştı


28 Şubat postmodern darbe nedir?.

28 Şubat zulmünün toplumda açtığı yaralar hala taze. Mağdurlar “Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile kazanımlar elde edildi. 28 Şubat zihniyeti farklı kimlikle pusuda. Eline fırsat geçtiğinde kazanımları ortadan kaldırma hevesinde olanlar var. Davaya sahip çıkılmalı” dedi.

Tarihe postmodern darbe olarak geçen 28 Şubat'ın toplumda açtığı derin yaralar hala taptaze. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun "28 Şubat bin yıl sürecek" sözü hiç unutulmadı. Rejim ve başörtüsü tartışmalarıyla zulmedilen nice insan hafızasındaki yerini koruyor.


27. yılında Hocalı soykırımı: Nedenler ve sonuçlar.

25-26 Şubat 1992'de eski Sovyet zırhlı birliğinin de desteğini alan Ermenistan ordusu Karabağ bölgesindeki Hocalı’da sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmadan 613 kişiyi soykırıma tabi tuttu.
Hocalı Soykırımı’nın üzerinden 27 yıl geçti. 25-26 Şubat 1992 tarihlerinde, Hankendi’deki 366 sayılı eski Sovyet zırhlı birliğinin de desteğini alan Ermenistan ordusu Azerbaycan’ın Karabağ bölgesindeki Hocalı’da sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmadan 613 kişiyi en ağır işkenceler uygulayarak soykırıma tabi tuttu. Katledilenlerin 63’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’i ise yaşlıydı. Soykırım sırasında sekiz aile tamamen yok edildi.

Bu vahim olaydan 487 kişi ağır yaralı olarak kurtuldu. Bin 275 kişi esir alındı, 150 kişi ise kayboldu. Yirmi altı çocuk hem yetim hem öksüz, 130 çocuk ise ebeveynlerinden birini kaybetti. Kuşatma altındaki insanların çoğu acımasız yöntemlerle öldürüldü. 
Uluslararası kuruluşlar ve dünya medyası olayı “insanlık dramı” olarak nitelendirdi. Esir alınanlara, özellikle de kadın ve çocuklara acımasız işkenceler uygulandı, ailelerinin gözü önünde tecavüz edildi.

Dünyayı ayağa kaldıran olay! Peş peşe açıklamalar geldi

Hindistan ile Pakistan arasındaki gerginlikle ilgili olarak Çin, ABD ve Fransa'dan açıklama geldi. 
Fransa, Hindistan'ın saldırısını "meşru" gördüklerini açıkladı.
Pakistan ve Hindistan arasında gerçekleşen sıcak temaslar sonrasında dünya ülkelerinden peş peşe açıklamalar geldi. 

Bugüne kadar 'Vazgeçin' diyorlardı şimdi 'Vazgeçmezseniz'demeye başladılar.

2019 öyle bir yıl ki, yerel seçim gündemine boğulmadan etrafta neler olup bittiğini çok yakından takip etmek tercihten öte bir zorunluluk haline dönüşmüş durumda.
Bugün, 31 Mart ve sonrası için Türk Amerikan ilişkilerine dair bir 'Senaryo analizi' yapma niyetindeyim.
Önce, gözümüzün önünde gelişmekte olan bir takım meseleleri veri olarak kabul edip öyle ilerleyelim.
Soçi’de yapılan Türkiye/Rusya/İran üçlü zirvesinin hemen öncesinde, Ankara’daki ABD büyükelçiliğinden isminin verilmesini istemeyen yetkili bir isim gazetecilere şöyle şeyler söyledi: 

Necmettin Erbakan 8.ölüm yıl dönümünde anılıyor

Eski başbakanlardan Pof. Dr. Necmettin Erbakan vefatının 8.yılındı anılıyor. Hayatı mücadelelerle geçen Refah Partisinin kurucu lideri Erbakan Saadet Partisi'nin genel başkanı iken 2011 yılında hayatını kaybetti.

Eski başbakan Necmettin Erbakan, ölümünün 8. yılında birçok devlet adamı ve vatandaşlar tarafından anılıyor. Peki Necmettin Erbakan kimdir? İşte Necmettin Erbakan'ın hayat hikayesi...


Cammu Keşmir'de gerilim tırmanıyor: Karşılıklı savaş uçakları düşürüldü

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Pakistan ordusundan, hava sahalarına giren 2 Hint savaş uçağının vurulduğunu ve birinin düştüğü açıklandı. Hindistan medyası ise Hint ordusunun bir Pakistan savaş uçağını düşürdüğünü bildirdi.




Hindistan Hava Kuvvetlerine ait bir savaş uçağının Cammu Keşmir'in Budgam bölgesinde düştüğü bildirildi.





PTI haber ajansı, Garend Kalaan Köyü yakınlarında, yerel saatle 10.00 civarında açık bir araziye düşen uçağın ikiye ayrıldığını ve alev aldığını belirtti.

Olayda 2 pilot ve bir sivilin hayatını kaybettiği ileri sürüldü.


Pakistan: Hava sahasını ihlal eden uçak vuruldu


Pakistan Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Tümgeneral Asıf Gafur ise Twitter'dan yaptığı açıklamada, Pakistan Hava Kuvvetlerinin, hava sahasına giren Hint savaş uçaklarına engelleme yaptığını, Pakistan uçaklarının 2 Hint uçağını vurduğunu, uçaklardan birinin Pakistan kontrolündeki bölgeye, diğerinin ise Hindistan kontrolündeki bölgeye düştüğünü bildirdi.



Sözcü Gafur, Pakistan tarafına düşen uçağın bir pilotunun Pakistan ordusu tarafından yakalandığını belirtti.

Sözcü paylaşımında şu ifadeleri kullandı:

"Pakistan Hava Kuvvetlerinin bu sabah yaptığı saldırılara karşılık olarak, Hint Hava Kuvvetleri Keşmir Kontrol Hattını geçmiştir. 

Pakistan Hava Kuvvetleri 2 Hint uçağını Pakistan hava sahası içinde vurmuştur. Uçaklardan biri (Pakistan kontrolündeki) Azad Keşmir bölgesinde, diğeri ise Hindistan kontrolündeki Cammu Keşmir bölgesine düşmüştür. Pakistan tarafına düşen uçağın pilotu yakalanmıştır."


Pakistan Hava Kuvvetlerine ait üç savaş uçağının, sabah saatlerinde Keşmir Sınır Kontrol Hattı'nı geçerek Hindistan'ın Cammu Keşmir bölgesine girdiği ve Hint uçaklarının önleme yaptığı bildirilmişti.

Diğer yandan Pakistan Dışişleri Sözcüsü Muhammed Faysal da resmi twitter hesabından yaptığı açıklamada, Pakistan Hava Kuvvetleri'nin Keşmir Kontrol Hattına harekatın amacının savunma olduğunu vurgulayarak, "Tüm amacımız kendimizi savunma konusundaki kararlılık ve kabiliyetimizi ortaya koymaktır. 

Gerilimin tırmanmasını istemiyoruz, ama böylesi bir duruma da hazırız." ifadelerini kullandı.


Hindistan medyası: Pakistan uçağı da vuruldu


Öte yandan, Hindistan basınında yer alan haberlere göre, Pakistan Hava Kuvvetlerine ait F-16 tipi 3 savaş uçağının sabah saatlerinde Hindistan'ın Cammu Keşmir'in Novşera bölgesinde uçtuğu tespit edildi.


Haberlerde, Hindistan hava sahasını ihlal eden Pakistan Hava Kuvvetlerine ait F-16 savaş uçağının, Cammu Keşmir'in Novşera bölgesinde, Hindistan'ın açtığı misilleme ateşinde düşürüldüğü bildirildi.


Havaalanları kapatıldı, sivil uçuşlar durduruldu


Pakistan ile Hindistan karşılıklı olarak savaş uçaklarının düşürülmesinin ardından çok sayıda kentte havaalanlarını kapatarak sivil uçuşları durdurdu.


Hindistan-Pakistan gerilimi


Hindistan, Keşmir kontrol hattının Pakistan tarafındaki Ceyş-i Muhammed örgütüne ait kampa hava saldırısı düzenlediğini bildirmişti. 

Pakistan Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Tümgeneral Asıf Gafur ise Hint savaş uçaklarının Keşmir kontrol hattındaki Muzafferabad bölgesinden Pakistan hava sahasını ihlal ettiğini, sınırdan 5-6 kilometre içeri giren uçaklardan birinin Pakistan savaş uçaklarının müdahalesinin ardından Hint tarafına kaçarken aceleyle bomba bıraktığını açıklamıştı.



Gafur, Hint uçağının bıraktığı bombanın sınır eyaleti Hayber-Pahtunhva'daki Balakot kenti civarında bir bölgeye düştüğünü ifade etmişti.

Bombanın düştüğü arazinin ve bomba kalıntılarının fotoğraflarını paylaşan Gafur, herhangi bir maddi hasar veya can kaybı yaşanmadığını kaydetmişti.

Hindistan'da 14 Şubat'ta paramilis konvoyunu hedef alan bombalı saldırıda 44 asker hayatını kaybetmiş, 20 asker de yaralanmıştı. Yeni Delhi yönetimi saldırıyla ilgili Pakistan'ı suçlamış, saldırıyı kınayan Pakistan ise suçlamayı reddetmişti.











29 Ocak 2019 Salı

ABD Latin Amerika'yı kaosa sürüklüyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Hıristiyan dünya kendi radikal unsurunu, ABD eliyle Latin Amerika’da oluşturuyor; Yahudi ve Hıristiyanlığı ortak referans alan Evanjelikler bütün bir bölgeyi kaosa götürüyor.
Afganistan'da daha sonradan El-Kaide'yi oluşturacak grupların, SSCB'nin Afganistan işgaline karşı, CIA tarafından desteklendiği, önünün açıldığı ifade edilir. Benzer örnekleri ABD’nin destek verdiği PKK, YPG, DEAŞ gibi örgütleri zikrederek Ortadoğu’dan da verebiliriz. ABD makamları, aşırılık yanlılarını “terörist” olarak nitelendiriyor. Fakat silahlı örgütlerin tanımı, hangi güce hizmet ettiklerine bağlı olarak değişiyor. Yani ABD bir coğrafya veya ülkeye askeri açıdan müdahil olmak istediğinde, önce silahlı örgütlü yapılar kurdurarak askeri müdahaleyi meşru hale getiriyor. Washington’un bu ikili oyunları ve ABD’nin Taliban’ı ya da terörizmi desteklediğine dair iddialar, Pakistan tarafından da sorgulanıyor.

ABD Başkanı Trump bir teokrasi kurmaya çalışıyor ve Ulusal Politika Konseyi’nin üyelerini yeniden oluşturma çabası, bu tespitin doğruluğunu kanıtlıyor. Trump’ın Başkan Yardımcısı Pence, Dışişleri Bakanı Pompeo, Savunma Bakanı Mattis ve Güvenlik Danışmanı Bolton Evanjelist veya aşırı sağcı-milliyetçi Hıristiyan şahsiyetler. Bu teokratik kabineyi oluşturmak için onlarca kamu görevlisi değiştirildi. Bu bağlamda, ABD Evanjelikleri ile Latin Amerika Evanjelikleri arasında ciddi bir iletişim bağı var. Özellikle Brezilya genel seçimlerinde Evanjeliklerin agresif bir şekilde sol partilere karşı aşırı sağcı-milliyetçi siyasetçileri desteklediğini görüyoruz. Yanı sıra Şili’de Pinera, Brezilya’da Bolsonaro, Arjantin’de Macri, Guetemela’da Morales, Kolombiya’da Duque, Paraguay’da Benitez ve Peru’da Vizcarra Latin Amerikalı kökten dinci Hıristiyan Evanjeliklerin ve Yahudi lobilerinin desteğiyle iktidar oldu. Bütün bu liderler kendi ülkelerinin iç siyasetlerinde göç karşıtı, LGBT haklarını kısıtlayıcı, kadın haklarındaki genişlemeleri engelleyici, kürtaj karşıtı, İslamofobik ve İsrail yanlısı politikaları desteklerken, dini hayatın yaygınlaşmasını hedef alan uygulamaları yürürlüğe koydular.

Bu liderler seçildikleri günden itibaren ABD yörüngesinde politikalar geliştiriyor. Özellikle BM’deki tarihi Kudüs oylamasında, bu ülkeler çoğunlukla İsrail ve ABD yanlısı bir pozisyon almıştı. Bugün aralarında komşuluk ilişkisi bulunmayan Arjantin, Şili ve Paraguay dahi Venezuela’ya karşı agresif bir politika yürütüyor.

ABD’deki kiliselerde ve kamu kurumlarında Evanjelikler destekleniyor; yasaları, eğitim ve siyasi sistemleri savunuluyor. Kadın haklarına ve liberal düzene karşı çıkılıyor. LGBT bireylere eşit hak ve koruma sağlanması reddediliyor. Başkan Trump, Evanjelik kiliseler ve STK’lar aşırılık yanlısı “Hıristiyan Taliban”ı destekliyor ve Latin Amerika ülkelerine de ihraç ediyor. Tıpkı Afganistan’da İslam’ı referans aldığını iddia eden Taliban gibi, Latin Amerika’da da Yahudi ve Hıristiyanlığı ortak referans alan Evanjelikler bütün bir bölgeyi kaosa sürüklüyor. SSCB’ye karşı oluşturulan Afgan Taliban’ı ABD’nin Asya ve Ortadoğu siyaseti için kullanışlı bir aparat olurken, dini aidiyetleri ve Hıristiyan ahlakını referans alan bu Latin Amerikalı Evanjelik liderler, kendi ülkelerinin kalkınmasından ziyade ABD ve İsrail’in hedeflerine alet ediliyorlar. Dolayısıyla Hıristiyan dünya kendi radikal unsurunu ABD eliyle Latin Amerika’da oluşturuyor; Latin Amerika ülkelerinin sağcı hükümetlerini ve liderlerini bu amaca hizmet eden bir siyasete uyarlıyor.
Evanjelikler kendi bölgelerinde dini bir aşırılıkçılığı savunuyor, ahlak temelli teokratik bir yasaya sıkı sıkıya bağlı kalmayı zorunlu kılıyor. Hıristiyan köktenciler de Latin Amerika’da iktidara geldiklerinde aynı şeyleri yapıyor. Nitekim Brezilya, ABD’den sonra Evanjeliklerin iktidarı ele geçirdiği ikinci büyük ülke olma özelliğine sahip. Göreve gelen Jair Bolsonaro, Evanjeliklerin yörüngesinde siyasal bir sistem kurguluyor. Bu bağlamda sosyalist Maduro hükümeti gerek Trump gerekse Bolsonaro açısından bir tehdit olarak görülüyor. Bu yüzden Maduro’nun devrilmesi için “Hıristiyan Taliban” oluşturuluyor.

ABD Irak, Afganistan, Suriye ve Libya’da süresiz olarak kalmak için önce bölgeyi silahlı örgütlerle ve/veya yerel ordularla terörize etti. Tıpkı bu ülkelerde olduğu gibi, ABD Venezuela silahlı kuvveleri içinde de bir bölünmeye sebep olmak ve Latin Amerika ülkelerinin silahlı kuvvetleriyle Venezuela ordusu arasında askeri bir gerilim çıkarmak için elinden geleni yapıyor. Jair Bolsonaro, 2018 Brezilya başkanlık seçimlerini Evanjeliklerin ve Yahudi sermayesinin desteğiyle kazandı. General Hamilton Mourão ise başkan yardımcısı seçildi. Mourão Brezilya’nın Maduro’nun devrilmesinden sonra askerlerini Venezuela’ya “barış gücü” olarak göndermeye hazır olduğunu açıkladı. Bolsonaro ise Pentagon ile Brezilya’da bir ABD askeri üssü oluşturmak istediğini söyledi. Benzer bir açıklama yapan Peru Dışişleri Bakanı Néstor Popolizio da ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile bir araya geldiğinde “Başkan Bolsonaro ile Venezuela ve Küba’nın ‘otoriter rejimlerine’ karşı mücadele etme niyetindeyiz” dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı muhalif gruplara açıktan 14 milyon dolar verdi [1] ve askerlerle gizli toplantılar düzenledi. [2] [3] [4] CIA operasyonlarının ön cephesi olan ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nı Venezuela’da “siyasi muhalefeti” desteklemek için finanse etti. ABD destekli muhalefet ulusal seçimleri rutin olarak boykot etme tavrında. Görünen o ki asıl amaç Venezuela’daki tüm siyasi süreçleri gayrimeşru hale getirmek. Venezuela’da siyasi örgütlenme sadece hükümeti seçimlerde yenmeye yönelik değil; siyasi kaosla, hükümetin meşruiyetini tamamen baltalamak, böylece bir dış müdahalenin haklı kılınmasını sağlamak da bu örgütlenmenin amaçları arasında.

Maduro süpermarketler dahil tüm Venezuela kurumlarını militarize etti. Milislerine otomatik silahlar dağıttı. Bir kez daha Kolombiya’yla gerginlikleri artırdı. Kolombiya’nın yeni Cumhurbaşkanı Iván Duque, Venezuela’yı kendisine suikastçılar göndermekle suçladı. Brezilya ve Kolombiya’da sınır boyunca birkaç yüz bin Venezuelalı var. Bu yüzden Bolsonaro ve Duque, Maduro’yu eleştiriyor. Bolsonaro ve Duque Trump’a sempati duyuyor. Maduro demokratik bir sistem dahilinde olsa da seçime katılım düşük olduğu için tartışmalı bir şekilde seçildi. Otoriter uygulamaları da söz konusu. Fakat Latin Amerika’da demokratik olmayan bir güç kullanımına hiç başvurmadı.
Aslında Bolton ve ABD hükümetinin Brezilya Cumhurbaşkanı Bolsonaro’yu müttefik olarak görmeleri şaşırtıcı değil. Bolsonaro ve taraftarları olan Evanjelikler, ABD ile daha yakın bir ilişkinin Brezilya’ya fayda sağlayacağına inanıyor. Böylelikle 16 yıllık solcu hükümetlerden sonra Brezilya bölgede ilk kez, ABD açısından “güvenilir” bir müttefik olabilir.

Latin Amerika ülkelerinin Venezuela’ya askeri müdahalesi

John Bolton Kolombiya ve Brezilya’nın aşırı sağcı hükümetleriyle Venezuela’yı savaştırmak için yoğun mesai harcıyor. Ancak Kolombiya ve Brezilya orduları, ABD’nin desteği olmadan Venezuela’ya askeri bir müdahaleye ihtiyatlı bakıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından Amerikan Devletleri Örgütü’nün kurulmasından bu yana, savaş karşıtlığı hem büyük hem de küçük Latin Amerika ülkelerinin dış politika düşüncesinin temel taşı oldu. Uzun süredir devam eden “müdahale etmeme politikası” bugün bölgenin geleceği açısından sorgulanıyor. Pek çok Latin Amerika ülkesi/lideri, ABD’nin talimatıyla veya gazabından korkarak Venezuela meselesine müdahil oluyor. Venezuela bölgeye bir sorun sunuyor. Sağ-milliyetçi liderler Venezuela krizine ekonomik ve siyasal açıdan müdahil olduğu gibi, bir askeri harekata da epey iştahla bakıyor. Venezuela’daki istikrarsızlık şu anda bölge için ABD’den daha büyük bir tehdit arz ediyor. Ancak Venezuela’daki kriz askeri bir yöntemle çözüme kavuşabilecek durumda değil. Venezuela krizini çözmek için Peru’nun başkentinde biraya gelen Arjantin, Brezilya, Kanada, Honduras, Meksika, Panama, Paraguay, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Guatemala, Guyana ve Peru’dan oluşan 13 ülke Lima grubunu oluşturdu ve Lima liderlik etmeye istekli olduğunu gösterdi. Uluslararası toplum bu fırsatı, Venezuela’daki krize siyasi bir çözüm bulunması konusunda birleşen Venezuelalılarla ortak bir duruş sergilemek için kullanmalı.

Büyüyen göç dalgası

Maduro aşırı sağın Latin Amerika’yı “kirlettiğini” söyledi ve Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’yu “faşist” olarak nitelendirdi. Kolombiya ve Brezilya’daki yeni liderler de Maduro’yu “diktatörlükle” suçluyor. Bu söz düelloları devam ederken günde ortalama 5 bin 500 kişi Venezuela’yı terk ediyor. BM’ye göre 2019’a kadar toplamda 5.3 milyon kişi Venezuela’yı terk etti. Bu göç dalgasıyla ilgili Kolombiya ve Brezilya’da endişeler özellikle son birkaç aydır artıyor; zira Venezuelalı mülteciler genellikle önce Kolombiya ve Brezilya’ya gidiyor. Venezuelalıların komşu ülkeler olan Kolombiya ve Brezilya’ya yönelişleri artıkça, bu ülkelerde yaşayanların endişeleri de artıyor.
Maduro’nun Rusya ve İran gibi uluslararası aktörlerle bağlarının kuvvetlenmesiyle ilgili olarak da Brezilya ve Kolombiya endişeli. Fakat bu endişeler sadece bir bahaneden ibaret; çünkü Kolombiya ve Brezilya’daki ABD kaynaklı güçlü Maduro karşıtlığıyla, Venezuela krizinin sebep olduğu insani ve mali olumsuz etkilerin arasında bir ayrım var. Bu bağlamda, Brezilya ve Kolombiya’daki Evanjelik kadroların mülteci karşıtı politikasının ABD ile senkronize bir halde işliyor olması da göz ardı edilmemeli. Bu ideolojik uyum, Latin Amerika’da Brezilya ve Kolombiya’nın ABD yörüngesinde bir siyaset izlemesine neden oluyor.
Trump askeri bir müdahaleden bahsetmiş olsa da Venezuela petrolünün boykotu gibi bir tedbir almaktan kesinlikle uzak duruyor. Ayrıca Pompeo’nun Latin Amerika hükümetlerine yaptığı “Venezuela’ya karşı harekete geçme” çağrısı, çağrıda bulunduğu ülkelerin hepsinden karşılık bulmadı. Örneğin Meksika’nın yeni solcu Başkanı Andrés Manuel López Obrador, Maduro’ya karşı oluşturulan Lima grubuna katılmayı reddetti ve açılış toplantısına sadece resmi bir temsilci gönderdi.
Maduro her halükarda ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’la Kolombiya Cumhurbaşkanı Iván Duque ve Brezilya devlet başkan yardımcısının ekipleri arasındaki koordinasyonu ifşa etmiş oldu. Halihazırda Tona, Kolombiya’da tam 734 paralı asker grubu, Venezuela’nın Kolombiya’ya karşı sözde ilan ettiği sahte bir saldırıyı sürdürmek ve Kolombiya’ya karşı bir Venezuela savaşını haklı çıkarmak için eğitiliyor. Bu paralı askerler ABD’de görev yapan Özel Kuvvetler tarafından destekleniyor. Tolemaida (Kolombiya) ve Eglin’deki (Florida) askeri üslerde eğitiliyor. Maduro ABD veya Latin Amerikalı komşuları tarafından işgal edilme olasılığını göz ardı etmiyor. Venezuela’ya yönelik askeri bir müdahale, Venezuela’yı daha da istikrarsızlaştıracağı ve daha fazla insanı yerinden edeceği için çok tehlikeli olacaktır. 2003 Irak işgaline benzer şekilde Venezuela’yı işgal etmek için en az 100 bin personel gerekli; Venezuelalıların çoğu, büyük ölçüde muhalefet de dahil olmak üzere, Caracas’ta ABD bayraklarının dalgalanmasını kabul etmeyecektir.

Exxon Mobile ve CIA’nın “savaş” hazırlığı

Arjantin, Şili, Kolombiya, Paraguay ve Peru, Maduro hükümetinin insanlığa karşı işlediği suçlarla ilgili olarak soruşturulması için Lahey’e dilekçe veriyor. Venezuela donanması, Ocak ayı içinde Lima grubunun Maduro karşıtı açıklamalar yaptığı hafta, Norveç Petrol Jeo-Hizmetleri’ne (PGS.OL) ait olan ve Exxon tarafından kiralanan iki sismik araştırma gemisine sınır ihlali yüzünden el koydu. Bu yüzden bölgede tansiyon yeniden yükseldi ve ABD ile Venezuela arasında yeni bir kriz daha başlamış oldu. Venezuela gemiyi bir hafta sonra serbest bıraktı. Ancak başta Guyana olmak üzere Latin Amerika ülkeleri Venezuela’ya sert tepki gösterdi.

Sonuç

Uluslararası toplum Venezuela’ya karşı harekete geçmeye hazır. Bugün savaşa yönelik bir sürecin devam etmekte olduğu açıkça görülüyor. Muazzam güçler oyunda ve onları durdurmak için yapılabilecek çok az şey var. ABD, Kanada, AB, Japonya, Avustralya ve Latin Amerika’daki Lima grubu ülkeleri, yani toplamda 50 gelişmiş ve gelişmekte olan ülke, Venezuela’daki seçim sonuçlarını reddetti. Nasıl bir savaş planına karar verilirse verilsin, dünyadaki diğer liberal demokrasilerden de tam katılım olacaktır; zira eylemsizliğin artık bir seçenek olmadığı gayet ortada. Ancak bölgesel müttefikler veya ABD tarafından Venezuela’ya yapılacak askeri bir müdahale Venezuela’daki krizin cevabı değil. Bugün ABD’nin Venezuela ordusuna müdahale etmeye hazır olduğuna inanmıyoruz. Ancak ABD ve diğer ülkeler bir koalisyon kurup dengeleri değiştirebilecek bir silahlı çatışma veya savaş çıkarabilir.
Venezuela’nın devlet gelirleri çok büyük ölçüde petrol ve doğal gaz ihracatına bağlı. Ekonomik ve politik güç, elit bir azınlığın elinde yoğunlaşmış ve siyasi kurumlar zayıf, niteliksiz ve hesap sorulamaz durumda. Ayrıca yolsuzluk yaygın. Venezuela’da ortalama bir binek aracın deposu bir avrodan daha ucuza doluyor. Ancak doğal gazın çoğunun diğer büyük petrol üreticilerinden ithal edilmesi gerekiyor; çünkü Venezuela’nın kendi petrol endüstrisi harabeye çevrilmiş durumda. Venezuela 6,4 trilyon metreküple dünyanın en büyük doğal gaz rezervine sahip 7. ülkesi. Fakat üretim teknolojisi uygun olmadığı için doğal gazını çıkaramıyor. Venezuela dünyaya ham petrol ihraç etmekle birlikte, rafine edilmiş petrolü ithal ediyor. Venezuela’nın kalkınabilmesi için altyapı, ekonomi, hukuk, teknoloji AR-GE, sağlık, temizlik, eğitim, ulaştırma, üretim ve kalkınma bazlı yatırımlar gibi birçok alandaki yapısal problemin çözülmesi gerekiyor. Bu oldukça moral bozucu tabloya rağmen, Venezuela yeniden inşa edilebilir bir durumdadır.
ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Latin Amerika’daki üç ülkeye odaklandı. Küba, Venezuela ve Nikaragua’ya karşı sert bir yol tutulacağını söyledi. Bolton, Soğuk Savaş benzeri politikalar sunmadığı halde, konuşmaları kesinlikle o dönemin duygularını canlandırıyor. ABD politikalarını Brezilya, Kolombiya, Guyana ve Peru üzerinden şekillendirerek asıl amaç olarak “özgürlüğü” geliştirmeyi değil, Latin Amerika’nın en solcu liderliğini ortadan kaldırmayı hedefliyor. Trump Ortadoğu’da İsrail ve Suudi Arabistan gibi müttefikleriyle İran’a karşı bir vekalet savaşına destek verdiği gibi, Latin Amerika’da da Brezilya, Peru ve Kolombiya ile birlikte oluşturduğu “Hıristiyan Taliban” ile Venezuela’ya karşı askeri bir operasyona yeşil ışık yakabilir. Böylelikle Afganistan, Libya, Suriye ve Yemen gibi Venezuela’yı da “ulusların mezarlığına” gömmek isteyebilir.

[1] https://www.theguardian.com/world/2018/dec/12/venezuela-nicolas-maduro-assassination-attempt-white-house-ultra-right-locos
[2] https://www.counterpunch.org/2014/04/25/the-dirty-hand-of-the-national-endowment-for-democracy-in-venezuela/
[3] https://www.independent.co.uk/news/world/americas/us-politics/trump-venezuela-overthrow-maduro-government-military-rebels-a8529361.html
[4] https://www.newsweek.com/trump-administration-secret-coup-overthrow-venezuelan-president-1112671



13 Ocak 2019 Pazar

Türkiye'nin su politikası ve uluslararası hukuk

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türkiye’nin Fırat ve Dicle nehirlerinin kullanımına ilişkin Irak ve Suriye ile olan ilişkilerinde, uluslararası hukukun değerlerini gözeterek hakkaniyeti yaraşır bir tutum sergilediğini görmek mümkündür.
Geçen hafta Irak Cumhurbaşkanı Berham Salih’in Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı görüşmelerde öne çıkan konulardan biri de Türkiye ile Irak arasındaki su sorunu oldu. Liderler yaptıkları açıklamalarda, iki ülke arasında su kaynaklarının paylaşımına ilişkin problemlere değinirken çözüme ilişkin nasıl bir yöntem izleneceği henüz belirlenmemiş durumda. 
Su kaynaklarının bölgemizdeki stratejik önemi de dikkate alındığında Türkiye’nin Fırat ve Dicle nehirlerinin kullanımına ilişkin Irak ve Suriye ile olan ilişkilerinde, uluslararası hukukun değerlerini gözeterek hakkaniyetli bir tutum sergilediğini görmek mümkündür. Bu bakımdan su kaynaklarının uluslararası hukukta nasıl kullanıldığı, sınır aşan suların hangi rejimle yönetildiği ve bu kaynakların tüketiminde devletler arasında çıkan problemlerin hangi prensiplere dayanılarak çözüldüğüne ilişkin meseleler önemini giderek artırmaktadır.
Uluslararası hukukta sınır aşan ya da uluslararası sulara ilişkin olarak bağlayıcı bir metin veya istikrar kazanmış, genel kabul gören teamüli uygulamalar oldukça kısıtlı. Bu nedenle ilgili taraflar genelde iki ya da çok taraflı anlaşmalar yoluyla ve özel koşulları gözeterek çözüme ulaşmaya çalışmaktadır. Nitekim her bir nehrin, kıyıdaş ülkelerin nüfus, ekonomik ve sosyal yapı, suya duyulan ihtiyacın miktarı ve çeşitliliği gibi konularda oldukça farklı hususiyetlere sahip olması sebebiyle dünyadaki tüm nehirleri tek bir anlaşma ile yönetmek yerine ilgili devletlerin kendi aralarındaki anlaşmalar ile zikredilen hususiyetleri de dikkate alarak bölgesel anlaşmalar yoluna gitmesi daha uygundur.

BM Sözleşmesi'nin ihtilaflı maddeleri

Türkiye ve komşuları arasında su meselelerine kaynaklık eden problemlerin geneli sınıraşan suların ulaşım dışındaki amaçlarla kullanımına ilişkindir. 1997 tarihli Birleşmiş Milletler Uluslararası Su Yollarının Ulaşım Dışı Kullanımı Hukukuna İlişkin Sözleşme’si çerçeve anlaşma niteliğini haiz olup, devletlere zarar verme yasağı koyarak kıyıdaş devletlere en fazla yarar sağlayacak, sürdürülebilir kullanımı hedeflemektedir. Anlaşma yeterli sayıda taraf devlete ulaşamadığından ancak 2014 yılında yürürlüğü girebilmiştir. Anlaşma devletlerin egemenlik alanlarında bulunan doğal su kaynaklarını kullanırken iyi komşuluk, hakkın kötüye kullanılmaması, hakça ve adil kullanım gibi uluslararası hukuk prensiplerini benimsemektedir.
Fakat sözleşme birçok noktada, Türkiye’nin beklentilerini karşılamaktan uzak olduğundan ülkemiz bu anlaşmaya taraf olmamıştır. Özellikle 2. maddedeki “uluslararası suyolları” kavramına; sınır teşkil eden ve/veya sınır aşan her türlü nehir, akifer, buzul, göl vs gibi unsurları sözleşmenin kapsamına dahil etmesi birçok devlet tarafından tepkiyle kaşılanmıştır. BM anlaşmasının yapıldığı sırada, yer altı sularını kapsayıcı şekilde geniş olan bu tanıma başta Pakistan, Ruanda ve Türkiye karşı çıkmıştır. Uluslararası toplumun iradesini yansıtmaktan uzak olan bu sözleşmenin farklı maddeleri üzerinde devletler birçok çekince koymuştur.
Sözleşmedeki “sürdürülebilir kullanım” kavramının müphemliği sebebiyle Türkiye’nin talebi üzerine “sürdürülebilir kullanım” ifadesiyle kastedilenin daha net açıklanması aksi halde çıkarılmasına ilişkin oylamaya gidilmiş ancak bu öneri kabul edilmemiştir. Ek olarak 10. maddede yer alan anlaşma veya teamül kuralının yokluğunda karinenin “sınır aşan sulardan faydalanılmaması” dayatması da Türkiye ile birlikte bir çok devletin kabul etmediği bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Sözleşmenin en ihtilaflı kısmı ise 3. bölümde öngörülen tasarrufların uygulanmasına ilişkin kurallardır. Devletlerin egemenliği ilkesini oldukça zayıflatan, sınıraşan sularda alınacak her tasarruf ve yapılacak plana dair diğer devletlere karşı ağır yükümlülükler getiren maddelerin devletler nezdinde kabul görmesi oldukça zordur. Güney Amerika, Asya ve Afrika’daki yukarı kıyıdaş devletlerin çoğu bu sözleşmeye taraf olmamıştır. Fırat ve Dicle’ye aşağı kıyıdaş olan Irak ve Suriye’nin sözleşmeyi desteklemeleri ve taraf olmaları da sözleşmenin aşağı kıyıdaş devletleri kayırdığı iddialarını destekler niteliktedir.
Sonuç olarak Türkiye’nin BM Sözleşmesi’ne taraf olmaması sebebiyle bu sözleşme kapsamında bir sorumluluğu bulunmamaktadır. Öte yandan sadece 35 imzayı gerektirmesine karşılık uzun süre yürürlüğe giremeyen ve yürürlükten itibaren taraf devlet sayısında artış olmayan sözleşmenin “devletlerin genel rızası”nı yansıttığı söylenemez. Maddelerinin çok ciddi tepkiler aldığı ve devletlerin ikili anlaşmalarında bu maddeleri göz ardı ettikleri düşünüldüğünde sözleşmenin opinio juris olarak bilinen bir “hukuki gereklilik” özelliklerini haiz olmadığı görülebilir. Uluslararası Adalet Divanı’nın Macaristan ile Çekoslovakya arasındaki Gabcikovo-Nagymaros Davası’nda sözleşmedeki mâkul ve hakça kullanım prensibi yerine ‘orantılı kullanım’ prensibine dayanması gibi hususlar göz önünde bulundurulduğunda BM Sözleşmesinin teamül niteliği bulunmadığı, teamül statüsü kazanma ihtimalinin ise oldukça zayıf olduğu görülmektedir.
Bu sebeple Türkiye söz konusu BM çevçeve anlaşması yerine kıyıdaş olan devletlerle ikili veya çoklu anlaşma yoluna gitmiş, taraf devletlerin menfaatlerine daha fazla yaraşır bir kullanımı hedeflemiştir. Nitekim bu tür bölgesel anlaşmalar Fırat ve Dicle’nin kendine has yapısı, coğrafi konumu ve kıyıdaş ülkeler arasındaki ilişkilerin hususiyeti dikkate alınarak yapılmıştır. Zira dünyanın değişik bölgelerindeki sınır aşan sulara ilişkin farklı problemleri aynı düzenlemeler ile çözmeyi hedefleyen BM Anlaşmasının sorunları halletmede yeterli olması mümkün görünmemektedir.

İkili ve çok taraflı bölgesel anlaşmalardaki temel yaklaşımlar

Sınıraşan suların kullanımında devletler aralarındaki ilişkileri düzenleyen anlaşmalarda farklı yaklaşımları benimsemektedir. Örneğin yukarı kıyıdaş ülkenin mutlak egemenliğini tanıyan Harmon doktrini, aşağı kıyıdaş devletin menfaatlerini gözetmeksizin yukarı kıyıdaş devletin münhasıran tasarrufuna bırakılmasını ifade eder. Harmon yaklaşımı ABD ile Meksika arasındaki Rio Grande nehrinin kullanımında ABD tarafından ortaya atılmıştır. ABD’nin Rio Grande nehrinin yönünü değiştirmeye yönelik planların Meksikalı çifçilere zarar verince ABD hükümeti Meksikalı çiftçilerin zararlarına karşılık ABD’yi sorumlu tutacak uluslararası hukuktan kaynaklanan bir kuralın olmadığını ileri sürmüştür. Harmon yaklaşımı ABD tarafından Columbia nehri için Kanada’ya, Hindistan tarafından İndus nehrinin paylaşımı için Pakistan’a ve Avusturya tarafından Bavyera’ya karşı ileri sürülmüş olsa da devletler 1950'lerden itibaren bu yaklaşımı terk etmişlerdir.
İkinci yaklaşım ise doğal bütünlük yaklaşımıdır. Bu yaklaşım nehirlerin doğal durumunda bir değişiklik yapılmamasını, yapılacak değişikliklerin kıyıdaş devletlerin rızasına dayanılarak yapılması gerektiğini savunmaktadır. Bu yaklaşım en belirgin olarak 1924 yılında Sudan Nil nehri üzerinde büyük çaplı sulama projesi yapmak istediğinde ortaya çıktı. Aşağı kıyıdaş olan Mısır, Sudan’ın sulama projesine karşı çıkarak durumu 1925 yılında bir nota ile Sudan ve diğer muhatap ülkelere bildirdi. Nitekim 1929 yılında Nil Anlaşması imzalayan devletler, anlaşamanın 4. maddesinde Nil nehri üzerinde yapılacak projelerin Mısır’a akacak suyun azalmasına, akış hızının değişmesine yol açmayacağı hususunda mutabakata varmışlardır. Benzer bir durum Lanox Gölü ve Carol akarsuyu üzerinde Fransa’nın yapmak istediği projeye İspanya’nın karşı çıkmasında da görüldü. Fırat ve Dicle’nin kullanımına ilişkin Suriye ve Irak’ın ileri sürdükleri yaklaşımlar doğal bütünlük ilkesiyle örtüşmektedir. Fakat Suriye’nin Fırat-Dicle suları bağlamında Türkiye’den ciddî taleplerde bulunurken, esasen kendisinin suları haddinden fazla kullandığı ve Irak’ın hakkını gasp ettiğini uzmanlar tarafından yapılan incelemelerde ortaya koyulmuştur.
Üçüncü bir yaklaşım ise önceki uygulamaları esas alan “ön kullanım üstünlüğü”dür. Bu yaklaşıma göre suyun kullanımında herhangi bir kıyıdaşın diğerinden daha önce başlattığı uygulama mutlak hak olarak kabul edilir. Bu şekilde bir iç hukuktaki kazanılmış hakka benzetilen “mutlak hak”tan bahsedebilmek için bu hakkın bir sözleşmeye veyahut teamüle dayanması gerekir. Bu sebeple ön kullanım hakkını savunmak, esasen bir anlaşma hükmüne veyahut teamüle dayanmak demektir ki bunlar veya bunların dışında uluslararası hukuktan kaynaklanana kazanılmış hak söz konusu olmadığında ön kullanım üstünlüğünü pratikte ileri sürmek mümkün olmayacaktır. İran, Pakistan, Mısır, Sudan gibi devletler suların kullanımına ilişkin mevcut rejimi muafaza etmek istediklerinde bu doktrine dayanırken, Meksika, İngiltere ABD gibi devletler bu doktrini reddetmektedir. Nitekim Milletler Cemiyeti uhdesinde akdedilen 1923 tarihli Cenevre Sözleşmesi’de ön kullanımın üstünlüğü yaklaşımının geçerli olmadığı görülmüştür. Ancak nadiren de olsa, Avusturya ile Çekoslovakya arasındaki 1928 tarihli anlaşma, 1929 tarihli Nil anlaşması gibi anlaşmalar ön kullanıma üstünlük veren kayıtlar içermektedir. Benzer şekilde 1953‘te yapılan anlaşmada Suriye Yarmuk havzasındaki ön kullanım üstünlüğüne dayanan hakları 8. madde ile garanti altına alınmıştır. Türkiye’nin Fırat ve Dicle’nin kullanımına ilişkin ön kullanım haklarını ileri sürdüğü durumda, aşağı kıyıdaş olan Irak içinde bulunulan bilimsel gelişmeler, suya duyulan ihtiyacın artması ve çeşitlenmesi sebebiyle Türkiye’nin ön kullanım haklarına karşı çıkmaktadır.
Son olarak dördüncü temel yaklaşım ise Türkiye’nin de benimsediği “adil kullanım veya hakça kullanım” yaklaşımıdır. Temel olarak bu yaklaşımların amacı kıyıdaş devletlerin nufüs, sosyal ve ekonomik durumlarını dikkate alarak her birine azami fayda sağlayacak müşterek bir kullanım tesis etmektir. Uygulamada aşağı kıyıdaş devletlerin sıklıkla zarara uğradıkları gerekçesiyle yukarı kıyıdaş devletler aleyhine adil olmayan, hakça olmayan kullanım iddialarında bulunduğu görülmektedir. Fakat bu yaklaşım “mutlak egemenlik”teki yukarı kıyıdaş devletin öncelikli kullanımı ya da “doğal bütünlük”teki aşağı kıyıdaşın rızasının zorunlu olduğu halleri ortadan kaldırarak son yıllarda anlaşmalarda kullanılan en yaygın yöntem olarak dikkat çekmektedir.

Fırat ve Dicle’nin kullanımına ilişkin Uluslararası Hukuk

Türkiye’nin Fırat ve Dicle’nin kullanımına ilişkin tutumu genel olarak suların hakça, akılcı ve etkin kullanımı şeklindedir. Fırat ve Dicle nehirlerinde Türkiye için vazgeçilmez bir koşul olan ‘iki nehir tek havza ilkesi’ gereği bu iki nehrin tek bir nehir halinde denize döküldüğünün Irak ve Suriye bakımından kabulüne yöneliktir. Ancak Suriye ve Irak, kendi çıkarları doğrultusunda Fırat ve Dicle’nin ayrı ayrı ele alınması gerektiğini iddia edip, sınıraşan bu suların “uluslararası sular” olduğunu dile getirmektedir. Türkiye’nin hakça ve makul bölüşüm teklifine ise Irak ve Suriye’nin matematiksel bir bölüşüme gitme talepleriyle karşılık verdiği görülmektedir.
Türkiye aşağı kıyıdaş ülkelere ‘önemli zarar vermeme’ ve ‘suyun faydalarının paylaşımı’ ilkelerinin gözetilmesi kapsamında 1987 yılında Suriye ile yapılan dostluk protokolünde Fırat’tan saniyede 500 metreküp su bırakmayı kabul etmiş olup bu miktarı da günümüze kadar sağlamıştır. Aralık 2009 tarihinde Şam’da Türkiye ile Suriye arasında Suriye’nin Dicle nehrinden sulama amaçlı su çekimine ilişkin mutabakat zaptı imzalamış ve kuraklıkla mücadele ve su kaynaklarının Suriye tarafından daha etkin kullanımına ilişkin kararlar alınmıştır. Suyu daha etkin kullanma becerisinde bir gelişme gösteremeyen Suriye’nin Türkiye’den daha fazla su bırakmasını istemesi meşru bir talep olarak görünmemektedir.
Öte yandan Irak da Türkiye’den sürekli daha fazla su talep etmektir. Ülkemizin Fırat Nehri’nden olduğu gibi, Dicle Nehri’nden de kesin bir miktarda veya oranda su bırakmasını sağlayacak bir anlaşma talep eden Irak, GAP kapsamındaki projelerin aleyhine uluslararası kamuoyuna beyanatlarda bulunmaktadır. Dahası, su yönetimi, su kaynaklarının kirletilmesi ve sulamada aşırı su kaybı gibi problemlerle uğraşan Irak, Türkiye’nin az su bıraktığı iddiasıyla bu tür problemlerin üzerini örtmeye çalışmaktadır. Nitekim 15 Ekim 2009’da Bağdat’ta imzalanan ‘Su Alanında Mutabakat Zaptı’nda Irak’ın su alt yapısının teknik yetersizlikleri ve iyileştirilmesi gerektiği karara bağlanarak su sorununun Irak’ın teknik imkan ve kabiliyetlerinden kaynaklandığı kendi ifadeleriyle metne yansımıştır.
Görüleceği üzere uluslararası hukukta sınır aşan ya da uluslararası sulara ilişkin olarak bağlayıcı bir temel metin bulunmadığı gibi gerek evrensel gereksel bölgesel olarak teamül seviyesinde “istikrar kazanmış” ve “hukuki itibar” elde etmiş yapılageliş kuralı bulunmamaktadır. Bu sebeple devletler anlaşmalar ve mutabakatlar yoluyla ve özel koşulları içinde problemlerini çözülmeye çalışmaktadır. Türkiye’nin tavrı uluslararası hukuka uygun olarak işbirliği ve mutabakati önceleyen bir tutum olarak öne çıkmaktadır. Irak ve Suriye’nin Türkiye’ye yönelttiği iddialar ise herhangi bir sözleşmesel veyahut başka bir hukuki nedene dayanmamaktadır. Nitekim söz konusu komşularımızın suları kullanmadaki teknik ve altyapıdan kaynaklanan sorunlarını çözmeden Fırat ve Dicle’nin etkili bir biçimde kullanılması mümkün değildir.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html