BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Fırat sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Fırat sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

24 Aralık 2018 Pazartesi

Fırat'ın doğusundaki askeri operasyonunun stratejik boyutları

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
"Verimli Suriye" olarak bilinen Fırat'ın doğusu aynı zamanda ABD'nin Ortadoğu'nun ortasında konuşlanmasına ve İsrail'e ilave himaye sunmasına imkan veren stratejik bir konumda.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı Fırat'ın doğusuna yönelik askeri harekatla, terör örgütü YPG/PKK unsurlarının Suriye'nin doğusunda ve kuzey doğusunda ABD desteğiyle kontrol altına aldığı bölgelerde bağımsız bir oluşum kurma çabalarına son verilmesi amaçlanıyor. 
Bu adım birçokları için şaşırtıcı olsa da Türkiye'nin güvenliği için hayati bir önem taşıyor.

Son olarak ABD'nin Suriye'deki askeri varlığını sonlandırma kararı almasının ardından, Türkiye'nin Münbiç'e yapacağı askeri operasyona ilişkin beklentiler iyice arttı. 

ABD'nin çekilme kararı, Barack Obama'nın Cumhurbaşkanı Erdoğan'a 2016'da verdiği sözün geç de olsa bir şekilde yerine getirilmesi anlamına geliyor. Washington'ın terör örgütü YPG/PKK unsurlarına verdiği silah desteğine ve eğitime bakıldığında, yapılanların DEAŞ terör örgütüne karşı savaş için gereken miktarı çoktan aştığı görülüyor. 

ABD, YPG/PKK unsurlarına hafif, orta ve ağır silahlar ile bir orduyu tamamen donatmaya yetecek düzeyde mühimmat desteğinde bulunmuştu.

Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türk devletinin elinde bulunan somut delillere dair yaptığı açıklamada, uluslararası koalisyonun DEAŞ'a karşı savaşıp yok etmesi gerekirken, DEAŞ'ın bazı liderlerini koruduğuna dikkatleri çekmişti. 

Bu durum, bir anlamda ABD'nin, DEAŞ tamamen yok oluncaya dek terörle mücadele amacıyla Suriye topraklarında bulunduğu sözlerini de boşa çıkarmıştı.

ABD'nin bir başka gerekçesi ise İran'ı Suriye'den çıkarmaktı. Ancak İsrail'in zaman zaman bazı kritik İran mevzilerini vurması dışında, şimdiye kadar İran'ı çıkarmaya yönelik ciddi bir çaba görülmedi. İranlı milisler Dera'dan Süveyda'ya, Halep'ten Hama'ya ve İdlib kırsalına kadar Suriye'nin her tarafına yayılmış durumda. İran'ın yayılma alanı genişlemesine rağmen, ABD'nin -İranlı milislerin Rus paralı milisleriyle iş birliği içinde gerçekleştirdiği T4 askeri üssü saldırısına karşı koymak dışında- hedef almak bir yana, İranlı milislerinin hareketlerini dahi önlediği görülmedi.

Washington ve Brüksel, Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG), ABD'nin terör örgütleri listesinde bulunan PKK'nın militanlarından oluştuğunu biliyor. Amerikalı subaylar ayrılmadan önce, bu güçlerin sözcüsü olan Talal Silo'ya bunu söylemişti. 

Bu inkar edilemez gerçeğe rağmen Washington, Haseke'de ve Irak'ın kuzeyinde özel birlikler olarak bu militanları silahlandırmaya ve eğitmeye devam etmişti. Washington, ele geçirdikleri bölgelerde halkı zorla göç ettirme suçları işleyen, demografik yapıyı değiştiren bu militanlara destek vermeyi sürdürdü. 
Zorla göç ettirilen, evleri yıkılan milyonlarca Arap ve Türkmen için, ABD'nin Suriye'den çekilmesi hiç şüphesiz bir takım önemli sonuçlar doğuracaktır. ABD desteğinden yoksun kalan YPG/PKK terör unsurları, başta Münbiç olmak üzere birçok bölgeyi terk etmek durumunda kalabilir.


Fırat'ın doğusunun stratejik önemi


Fırat'ın doğusu doğal gaz ve petrol rezervlerinin yanı sıra, tarım ve su kaynaklarını barındırması bakımından "verimli Suriye" olarak bilinir. Bu durum ABD'nin buraya el atmasına neden oldu. Ayrıca bu bölge, ABD'nin Türkiye, Irak, İran ve Körfez'e yakın bir şekilde Ortadoğu'nun ortasında konuşlanmasına ve İsrail'e ilave himaye sunmasına imkan veren stratejik bir konumda.

Washington tarafından sözde teröre karşı savaşta stratejik ortak olarak seçilmesinin ardından, SDG ABD'nin bölgedeki kara gücü oldu. Bu da SDG'nin özerk bölge/devletçik kurma hayalinin peşinden gitmesinin yolunu açtı. SDG bu hayaline kavuşmak için Arap, Türkmen, Süryani ve diğer etnik gruplar ile ayrılıkçı/Öcalancı ideolojiyi reddeden Kürtler üzerinde baskı kumak ve demografik yapıyı değiştirmeye çalışmak gibi bir dizi etnik temizlik hareketlerine yöneldi.


Daha önce verilen sözler tutulmadı


ABD'nin bilinen oyalama taktikleri, sözleri yerine getirmeme ve anlaşmaları uygulamama tutumu, Ankara'da rahatsızlık oluşturuyordu. Eski ABD Başkan Yardımcısı, Suriye'de güvenli bölge oluşturulması hususunda Türkiye ile beraber çalışmayı vadetti ve bu konuda anlaşmaya imza attı. 

Bizzat kendisi ve onunla beraber dönemin Savunma Bakanı, SDG'nin Fırat nehrinin batısına geçmeyeceğini taahhüt etti. Ancak Türkiye'nin uyarılarına rağmen, SDG Fırat'ın batısına geçti ve Münbiç ile Tel Rıf'at'ı işgal etti. Sonra ABD, ABD-Türkiye ortak güçlerinin gözetiminde bu militanları bir takvime göre Münbiç'ten çıkaracağını vadetti. Ancak bunların çıkartılması ve anlaşmanın uygulanması yerine, bu güçler tüneller kazmaya başladı.
ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Ankara'daki son görüşmelerde Türkiye'nin sınır gözlem noktalarını boşaltma yönündeki talebini reddetti. 
Ama bardağı taşıran son damla, James Jeffrey'in ABD'nin askeri varlığının devam edeceği ve Washington'ın Fırat'ın doğusunda daha önce Irak'ın kuzeyinde yaptığı uygulamaları tatbik edebileceği yönündeki açıklamaları oldu. Jeffrey bu açıklamalarıyla askeri ve güvenlik tedbirlerini, uçuşa yasak bölge ilan edilmesini, gerektiğinde müttefiklerini savunmak için doğrudan askeri müdahale yapılmasını kastetti.


Trump'tan yeşil ışık


Erdoğan ile telefon görüşmesinde Trump, Türkiye'nin stratejik güvenliğini koruma çabalarını anladığını gösterdi. 
ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, NATO önündeki konuşmasında, SDG'nin ABD ve uluslararası koalisyonun terör örgütü DEAŞ'la mücadelede ortağı olduğunu belirtti. Yani iki taraf arasındaki ortaklık bununla sınırlıydı ve ABD güçleri Fırat'ın doğusunda Türk güçleri tarafından gerçekleştirilecek bir operasyona müdahalede bulunmayacaktı.


Moskova Türkiye'nin operasyonunu memnuniyetle karşılayacak


Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD'nin Suriye'deki nüfuzunu zayıflatmak ve Türkiye ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların şiddetini artırmak için Ankara'nın Münbiç ve Fırat'ın doğusunda operasyon yapmasını destekleme konusunda hiç tereddüt etmeyecektir. 
Bu durum, Rusya'nın Suriye ve Ortadoğu stratejisinin yararınadır ve Türkiye'nin Moskova'ya daha fazla yakınlaşması için de bir fırsat oluşturacaktır.

Fırat'ın doğusuna yönelik operasyon Türkiye için stratejik bir zorunluluk

Türkiye'nin Fırat'ın doğusuna yönelik askeri operasyonunun stratejik boyutunu ele almadan önce şu soruyu sormak gerekir: "Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları olmasaydı, (parçalanmamış) birleşik bir Suriye'den bahsetmek mümkün müydü?"

Farz edelim ki Türk ordusu sınırın öteki tarafında yapılanlara seyirci kalmış, bir anda milliyetçilik hisleri kabaran çevrelerin istediği gibi, hiç bir şey yapmadan PKK militanlarının kuzey Suriye'nin demografisini değiştirmesine engel olmamış ve Fırat Kalkanı ile Zeytin Dalı harekatlarını gerçekleştirmemiş olsun. Şu an Suriye'de durum ne olurdu?

En muhtemel, belki de tek senaryo şu olurdu: ABD ve onun müttefikleri PKK/PYD militanlarının varlığının ve operasyonlarının meşruiyet kazanması için, El-Bab kenti ve çevresi terör örgütü DEAŞ'ın elinde olacaktı, buna karşılık olarak da Suriye'nin kuzeyinin tamamı Akdeniz'e kadar Suriye Demokratik Güçleri'nin kontrolüne geçecekti. 
Böylece terör elebaşı Abdullah Öcalan'ın devletçiği Suriye'de emrivaki olarak kurulmuş olacaktı.

Bugün Fırat'ın doğu bölgesinde aynı senaryo tekrarlanıyor. Sincar dağı ikinci bir Kandil dağına dönüştü; ayrılıkçı militanlar için korunaklı bir sığınak teşkil etmeye başladı. PKK/PYD'li teröristler bugün "ikinci İsrail" anlamına gelen "Öcalan devletçiği"ni kurma aşamasına geldiler. Ya bu haksız duruma son verilecek ya da sadece Suriye'nin birliğini değil, istisnasız bölgedeki ülkelerin tamamını tehdit eden bir durum oluşacaktır.

İlginç olan ve hayrete düşüren şey ise bazı Arap ülkelerinin yıkıcı ve tehlikeli olan bu ayrılıkçı projeyi desteklediğini gizlememesidir. Bu devletler için -kardeş bir ülkenin parçalamasına katkı sağlasa dahi- Erdoğan'ın karşısında olmak yeterli bir gerekçedir.

Fırat'ın doğusundaki askeri operasyonun Türkiye için stratejik bir zorunluluk olduğu doğrudur. Ancak bu aynı zamanda ileride Suriye'nin birliği için de bir emniyet supabıdır.


15 Aralık 2018 Cumartesi

Frat'ın Doğusuna operasyon yapılacak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Fırat'ın doğusundaki etnik terör yapılanması

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın askeri harekat düzenleneceğini açıkladığı Fırat nehrinin doğusunda, YPG/PKK devletleşme çabasını sürdürüyor.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın askeri harekat düzenleneceğini açıkladığı Fırat nehrinin doğusunda, YPG/PKK devletleşme çabasını sürdürüyor. Bölgede nüfus yapısını değiştirip ülkenin en zengin enerji kaynakları, tarım alanları ve su kaynaklarını kontrolüne alan örgüt, binlerce silahlı adamıyla tehdit düzeyini artırıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, dün "Fırat'ın doğusunu bölücü terör örgütünden kurtarmaya yönelik harekatımıza birkaç gün içinde başlayacağımızı ifade ettik, ediyoruz." açıklamasının ardından dikkatler bölgeye çevrildi.
Suriye'de YPG/PKK tarafından işgal edilen Fırat nehrinin doğusundaki coğrafya, 480 kilometre boyunca Türkiye’ye sınır oluşturuyor.
Sınırın Türkiye tarafındaki hatta Şanlıurfa, Mardin ve Şırnak illeri yer alıyor.
Fırat'ın batısı hariç, nehrin doğusu ile Irak sınırı arasındaki hattan güneye doğru derinleşen alan 45 bin kilometre karenin üzerinde.
AA'nın harita alan ölçümlerine göre, bu alan tüm Suriye topraklarının yaklaşık üçte birine karşılık geliyor.
YPG/PKK, ekim 2014'ten bu yana Fırat'ın doğusunda ABD'nin DEAŞ'a karşı hava saldırılarıyla verdiği yoğun destek ve silah yardımlarıyla yayıldı.

Teröristler nüfus yapısını değiştirdi
Fırat nehrinin doğusundaki en büyük yerleşim alanları Halep'in Aynularab, Rakka'nın Tel Abyad ve Tabka, Haseke'nin Kamışlı, Amude ve Rasulayn ilçeleri ile Deyrizor'un kuzey kesimlerinden oluşuyor.
Bu kuşakta nüfusun yaklaşık yüzde 70'ini halen Araplar oluşturuyor.
Örgüt, nüfus yapısını zorla değiştirerek, işgal ettiği alanı devletleşme sürecinde daha kolay kontrol edebilmeyi amaçlıyor.
Teröristler, çoğunluğu Arap olmak üzere Süryani, Kürt ve Türkmen sivilleri yerlerinden çıkarırken, özellikle Rakka ve Deyrizor'da DEAŞ'la çatışmalar sonrasında yerlerine dönmek isteyenleri engelliyor.
Suriyeli Aşiretler ve Kabileler Yüksek Meclisi'nin verilerine göre, YPG/PKK bugüne kadar 1 milyon 700 bin kişiyi zorla göç ettirdi.
Suriye'nin enerji kaynakları örgütün elinde
ABD destekli YPG/PKK, DEAŞ'la mücadele adı altında Suriye'nin en zengin enerji kaynaklarını ele geçirdi.

YPG/PKK'lı teröristler, 23 Eylül 2017'de petrol zengini Deyrizor ilinin kuzeydoğu kırsalındaki en büyük doğalgaz tesisi Konoko'yu ve bir ay sonra Cafra petrol sahasını ele geçirdi. Örgüt, 22 Ekim 2017'de Suriye'nin en büyük petrol sahası El Ömer'i işgal etti.
En verimli topraklar örgütte Terör örgütü, AA'nın harita alan hesaplamalarına göre, Suriye'deki tarım arazilerinin 30 bin kilometrekareye denk gelen yüzde 60’lık kısmını kontrol ediyor.
Bu araziler, Suriye'de savaş öncesinde en fazla ürünün alındığı verimli tarım arazileri olarak biliniyor.
YPG/PKK'nın ABD desteğiyle kendi ayakları üzerinde durabilecek bir devlet kurabilmesi halinde sahip olduğu bir diğer avantaj ise tarım arazilerini sulayacak kaynaklara da hükmetmesi.

En büyük su kaynakları ve elektrik üretimi teröristlerin elinde
Örgüt, ABD'nin hava desteğiyle ilerlediği Fırat'ın doğusunda Suriye'nin en büyük üç barajını aralık 2015-haziran 2017 döneminde ele geçirdi.
Fırat nehri üzerinde, Halep’in doğusundaki Tişrin, Rakka'nın batısındaki Tabka ve Baas barajları, ülkenin elektrik ve sulama ihtiyacının büyük kısmını sağlıyor.
Suriye'nin elektrik ihtiyacının yaklaşık yüzde 70'i bu 3 barajdan karşılanıyor.

DEAŞ bitti ama PKK projesi sürüyor
ABD, bugüne kadar YPG/PKK'ya desteğinin DEAŞ'ı bitirme amaçlı kısa süreli taktik bir destek olarak gerekçelendirdi.
Ancak DEAŞ'ın Irak sınırında küçük bir alana sıkıştırılıp büyük ölçüde bitirildiği aşamada, "YPG/PKK ordusu" planını uygulamaya koydu.
ABD Genelkurmay Başkanlığı, YPG/PKK işgalindeki bölgede gerekli gördükleri 35-40 bin kişilik kuvvetin yüzde 20'sinin eğitimini tamamladıklarını duyurdu.
ABD Savunma Bakanlığı da daha öncesinde YPG/PKK üzerinden sınır muhafızları oluşturacaklarını açıklamıştı.
Son olarak ABD yönetimi, Fırat'ın doğusunda kuracağı gözlem noktaları ile YPG/PKK'yı Türkiye'nin "tacizlerinden" korumayı amaçladığını paylaşmıştı.
AA'ya değerlendirmede bulunan Türk güvenlik kaynakları, ABD'nin gözlem noktalarını örgütü Türkiye'den korumak amacıyla kurmaya başladığına dikkati çekti. Kaynaklar, ABD tarafının orta vadede YPG/PKK'yı "yerel güvenlik gücü" adı altında düzenli orduya dönüştürüp bölgede kalıcı hale getirmek istediğini vurguladı.
YPG/PKK işgalindeki topraklardan Türkiye'ye terör tehdidi
Suriye'nin kuzeyini işgal eden terör örgütü YPG/PKK'nın, Türkiye'ye yönelik terör faaliyetleri son zamanlarda artarak devam ediyor. Suriye'de yaşanan iç savaşı fırsata dönüştüren ve Türkiye-Suriye sınırının 480 kilometrelik bölümünü işgal eden terör örgütü YPG/PKK, Türkiye toprakları için ciddi tehdit oluşturuyor.

YPG/PKK'lı teröristler son 3 yılda, Türkiye tarafına çok sayıda taciz ateşinde bulundu. Türkiye içinde sansasyonel eylemler gerçekleştirmek isteyen teröristlerin çabası, güvenlik güçlerinin başarılı operasyonları sonucu önlendi. Hatay, Kilis, Gaziantep, Mardin, Şanlıurfa gibi sınır kentlerinden ülkeye sokulmak istenen çok miktarda patlayıcı, güvenlik güçlerince ele geçirildi. Eylem için Türkiye'ye gönderilen terörist ise Gaziantep'te yakalandı.
Eli kanlı teröristlerin Türkiye'ye sızma girişimi için Mardin sınırında kazdığı 5 tünel de güven güçlerince belirlenerek imha edildi.

Zeytin Dalı Harekatı YPG/PKK'ya darbe vurdu
Türk Silahlı Kuvvetlerince (TSK) Afrin'e düzenlenen Zeytin Dalı Harekatı ise terör örgütü YPG/PKK'nın Suriye'nin kuzey batısındaki varlığını son erdirdi. Harekatın başladığı ve devam ettiği tarihlerde işgalleri altındaki bölgeden Hatay ve Kilis'teki sivilleri hedef alan teröristler, ateşledikleri roket ve havanlarla 7 kişinin ölümüne, 113 kişinin yaralanmasına neden oldu.
Teröristler, harekat süresince Hatay'a 60, Kilis'e ise 34 roket ve havan toplu saldırıda bulundu.

Hatay ve Kilis'te sivillerin hayatını kaybettiği terör saldırıları şöyle:
- YPG/PKK'nın Reyhanlı ilçesine yönelik ilk saldırısında, otomobili ile seyir halinde olan 51 yaşındaki Suriyeli sığınmacı Nadir El Fares hayatını kaybetti.
- Teröristlerin 22 Ocak'ta Hatay'ın Kırıkhan ilçesine yaptığı havan saldırısında ise bölgede trafo tamiri yapan TEDAŞ işçisi Şahin Elitaş yaşamını yitirdi.
- Terör örgütü YPG/PKK üyelerince Reyhanlı ilçesi Gültepe Mahallesi'ne gerçekleştirilen roket saldırısına uykuda yakalanan 17 yaşındaki lise öğrencisi Fatma Avlar hayatını kaybetti. Ağabeyi Bilgey Avlar yaralandı. - Reyhanlı ilçesine teröristlerin gerçekleştirdiği diğer saldırılarda da 7 çocuk babası 68 yaşındaki Ahmet Şanverdi ile 8 çocuk babası Rıfat Sinirli yaşamını yitirdi. Emekli olan Sinirli'nin saldırı esnasında yoldan geçmekte olduğu öğrenildi.

Camiyi hedef aldılar
Afrin bölgesindeki terör örgütü YPG/PKK mensuplarının, Kilis'te Çalık Camisi'ne gerçekleştirdiği roketli saldırıda esnaf Muzaffer Aydemir ile Suriyeli Tahir Tabbak öldü.
Teröristlerin Hatay ve Kilis'teki sivil yerleşim yerlerine yönelik saldırılarında çok sayıda ev, araç ve iş yeri de hasar gördü ve kullanılamaz hale geldi.

Karakollara taciz ateşi
Terör örgütü YPG/PKK, 2015-2017 yıllarında Hatay ve Kilis sınırlarındaki hudut karakollarına 12 saldırı düzenledi. Bu saldırılarda 2 asker şehit düştü, 1 asker de yaralandı.
Teröristler, 2017 yılı Nisan ayında Şanlıurfa'nın Akçakale-Suruç ilçeleri arasındaki bir tanka havan topu ile saldırdı. Herhangi bir kaybın yaşanmadığı saldırıya misliyle karşılık verildi.
Aynı dönemde YPG/PKK'lı teröristler Mardin'deki hudut karakollarına da 5 kez saldırıda bulundu. 3 askerin hafif şekilde yaralandığı saldırılara anında karşılık veren güvenlik güçleri, terör hedeflerini etkisiz hale getirdi.
Teröristlerin, 2018 yılının Ocak ayında, Mardin'in Nusaybin ilçesindeki hudut karakoluna iki gün üst üste açtığı taciz ateşinde herhangi bir can kaybı yaşanmadı.

Şehirleri kana bulayacaklardı
Geçtiğimiz yıl Temmuz ayında Suriye'de terör örgütü YPG/PKK'nın işgal ettiği bölgeden Türkiye'ye geçen Suriyeli 8 şüpheli 146 kilogram patlayıcı ile yakalandı. Teröristlerden biri ifadesinde, patlayıcıların bir kısmını dedektör köpeklerin bulmaması için pul biberle kaplayarak toprağa gömdüklerini itiraf etti.
Hatay'dan Gaziantep'e giden bir aracı, 8 Ağustos 2018'de şüphe üzerine durduran güvenlik güçleri, araçta 25 kilogram patlayıcı ele geçirdi. Suriye'den Hatay'a girdikleri belirlenen Suriyeli teröristlerin evinde yapılan aramada da 5 kilogram patlayıcı bulundu. Gaziantep'te geçen ay terör örgütü YPG/PKK kontrolündeki Telabyad bölgesinden Türkiye'ye geçen ve canlı bomba eğitimi aldığı belirlenen bir terörist yakalandı. Mardin'de de bir araçta yapılan aramada 247 kilo 8 gram patlayıcı ve düzenek ele geçirildi. Patlayıcıları, YPG/PKK işgalindeki Suriye topraklarından Türkiye'ye sokan teröristlerin, Türkiye'deki metropol şehirlerde eylem hazırlığında olduğu tespit edildi.
Kilis'e bağlı Bulamaçlı köyü kırsalında, terör örgütü YPG/PKK'ya ait 8 anti personel roketatar mühimmatı başlığı, 275 elektrikli fünye, 9 sevk fişeği ve 67 kalaşnikof tüfeği şarjörü bulundu.

Türkiye'ye açılan 5 tünel bulundu
2016-2018 yıllarında da teröristlerce kazılan ve Mardin'in Nusaybin ilçesinden Suriye'nin Kamışlı bölgesine açılan 35 metre ile 400 metre uzunluklarındaki 5 tünel bulundu. Tüneller, güvenlik güçlerince kapatıldı.

26 Şubat 2018 Pazartesi

PKK / YPG Konusunda Kim Neye Razı Olacak?

Ankara’nın tavrını net biçimde ortaya koymuş olmasına rağmen ABD’den gelen açıklamaların oldukça karmaşık olduğu görülüyor. Nitekim Mattis’in “YPG’yi PKK’ya karşı savaştırabiliriz” ifadesi Washington’un meseleden ne kadar uzak olduğunu gözler önüne serdi. Ancak bu karmaşıklığın bir kafa karışıklığına mı tekabül ettiği yoksa karmaşıklığın kendisinin stratejinin bir parçası mı olduğu Ankara tarafından henüz tam olarak anlaşılmış değil.
Türkiye’nin 20 Ocak’ta başlattığı Zeytin Dalı Harekâtı (ZDH), Suriye’de bir süredir devam eden mücadeleyi bir ileri noktaya taşıdı. Ancak Türkiye’nin Ağustos 2016’de başlattığı Fırat Kalkanı Harekâtı (FKH) ile birlikte düşünüldüğünde, ZDH, Suriye’de Türkiye’nin önümüzdeki dönemdeki “oyun planını” daha net bir biçimde ortaya çıkarmış oldu. Askeri hareketliliğinin aktif olarak devam ettiği bölgelere İdlib’in de eklenmesi halinde, ZDH ve FKH ile birlikte Türkiye’nin Fırat’ın kuzey batısını kapsayacak şekilde askeri ve politik bir derinlik elde edeceği ve bunu yakın bir gelecekte elinden bırakmayacağı anlaşılıyor.
Eş zamanlı devam eden üç askeri operasyon bağlamında Türkiye’nin hedefleri oldukça net. Bir sıralama yapıldığında şöyle bir durum ortaya çıkıyor; a) Hatay’dan başlayarak Suriye ve Irak sınırı boyunca PKK’nın varlığını minimize etmek, PKK’nın alan kontrolü sağladığı bölgelerden çekilmesini sağlamak ve askeri kapasitesini minimize etmek, b) Suriye’nin toprak bütünlüğünü garanti altına almak, c) Rusya ile yakaladığı uzlaşıyı/ahengi konsolide etmek ve d) ABD’yi, PKK’nın hamiliği pozisyonundan vazgeçirmek ve Türk-Amerikan ilişkilerini çatışmacı eksenden çıkararak yeniden işbirliği eksenine oturtmak. Ancak bu hedeflere ulaşacak stratejinin ve bu stratejinin araçlarının ayrı ayrı neler olacağı konusunda Ankara’yı ciddi sınamalar bekliyor. Zira Türkiye’nin Afrin operasyonu, Türkiye’nin hedeflerinin muhatabı olan ana aktörlerin politika önceliklerini de ortaya çıkarmış durumda. Bu anlamda, ortada birbirine bağlı karmaşık bir denklem söz konusu. Türkiye’nin PKK’ya ilişkin hedeflerine ulaşması için strateji-sinin yüzde 30’u Rusya ile geriye kalan yüzde 70’i ise ABD ile ilgili bir denklem içinde şekilleniyor. Öte yandan Suriye’de istediği hedefe ulaşması, yani muhalifler daha fazla zayıflamadan siyasi bir çözüme ulaşılarak Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması bir tarafta büyük oranda Rusya ve ABD gibi sahada daha etkin güçlere, diğer tarafta İran ve İsrail gibi bölgesel aktörlerin önceliklerine bağlı. Yani, Suriye meselesi sadece rejim ile muhalifler arasındaki denklemden ibaret değil. Bu küresel ve bölgesel denkleme bir de yerel silahlı güçlerin arzuları eklendiğinde, Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumanın çetin bir mücadeleyi gerektirdiği oldukça açık. Rusya ile İdlib-Afrin-PKK denkleminde ortaya çıkan uyumun ise siyasi düzeyde nasıl bir kazanıma doğru ilerleyeceğini şimdiden kestirmek zor. Ama yine de Moskova’yla sorunların, ABD’den daha hızlı bir şekilde çözülebildiği söylenebilir. Dolayısıyla, Ankara için Moskova ile varılan ilerlemeyi Suriye ve dışında pekiştirmek zor olsa da imkansız değil.
Denklemin değişkenliği

Geçtiğimiz haftalarda, önce Rus savaş uçağının düşürülmesi ile rejim ve Rus savaş uçaklarının artan saldırıları, sonrasında Türkiye’ye yönelik İdlib’te gerçekleştirilen bombalı saldırı, İran destekli Şii milislerin rejim kuvvetleriyle birlikte Deir ez-Zur’da YPG’yi hedef almasından sonra Amerikan hava saldırıyla karşılaşmaları ve son olarak İsrail savaş uçağının Suriye rejimi tarafından düşürülmesi, Suriye denkleminin yukarıda bahsedilen değişken doğasını göstermeye yetecek örnekler sunuyor.
Dolayısıyla, DEAŞ’ın Suriye’de minimize edilmesinden sonra Suriye savaşının sonuna gelindiğine yönelik beklentiler şimdilik gerçekleşmiş gözükmüyor. Tam tersine giderek vekalet savaşı olmaktan çıkan ve tarafları devletler düzeyinde askeri olarak karşı karşıya getiren bir sürecin içine girilmek üzere.
Bütün bu karmaşa içinde, askeri ve stratejik düzeyde maliyeti en fazla yüklenen ülkelerin başında Türkiye geliyor ve kendisi için hayati bir soruna dönüşen PKK eksenli Suriye meselesini öyle ya da böyle çözmek zorunda. Bu karmaşa içinde, Ankara’nın ABD-PKK işbirliğini sonlandırma hedefi ise bütün Suriye denkleminin kristalize olduğu bir soruna dönüşmüş durumda.
Türkiye’nin ilk ve en önemi önceliği arasında PKK’nın Suriye’den kovulması yer alıyor. PKK’yı Suriye’de sorun olmaktan çıkarmak için; alan kontrolünün sadece Fırat’ın batısında değil doğu yakasında, Irak’a kadar uzanan bölgedeki etkisinin de azaltılması, silah kapasitesinin minimize edilmesi ve ABD ile kurduğu ortaklığını sona ermesi gerekiyor. Fırat’ın batısında, PKK’nın Türkiye karşısından hangi denklemde yer alırsa alsın tutunabilmesi özellikle ZDH ile birlikte pek mümkün gözükmüyor. Fırat’ın batısında eğer Rusya ile diğer konularda bir yol kazası (özellikle İdlib sahası ile ilgili) yaşanmaz ise, Afrin konusu Türkiye için bir sorun olmaktan hızlıca çıkacaktır.
Ancak Türkiye’nin geriye kalan iki hedefini gerçekleştirmesi için ABD ile hem sahada hem masada çetin bir mücadele vermesi gerekiyor. Askeri müdahale yoluyla, PKK’nın etkinliğini Fırat’ın doğusunda minimize etmek seçeneklerin arasında yer alsa da bu seçeneğin ABD ile belirli bir uzlaşıya varmadan hayata geçirilmesi Türk-Amerikan ilişkilerinde bir tiren kazası yaşanması ihtimalini arttıracaktır. Menbiç’teki YPG/PKK varlığının ABD için ne kadar önemli olduğu ve Washington’un takdirini hangi yönde kullanacağı, bu aşamada son derece önemli. Eğer ABD Menbiç’i Türkiye destekli ÖSO’ya teslim ederse, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuyla ilgili öncelikleri askeri seçeneklerin dışında yeniden düzenlenebilir. Elbette bu Ankara’nın PKK’ya Fırat’ın doğusunda razı olacağı anlamına gelmiyor.
Fırat’ın batısında PKK’nın varlığını minimize etme konusunda Ankara’nın askeri kararlılığı işe yarasa da bu stratejik hedefe Fırat’ın doğusunda ulaşmak için hangi araçların devreye sokulacağı henüz netleşmiş değil. Zira Fırat’ın doğusunda, Türkiye’nin sadece PKK’yı güçsüzleştirmek değil aynı zamanda ABD-YPG arasındaki ilişkiyi de sona erdirmek için çaba göstermesi gerekiyor. Çünkü ABD’nin kendiliğinden, YPG’ye yönelik stratejisini değiştirmesini beklemek doğru olmayacaktır. Dolayısıyla ikincisini gerçekleştirmek, birinci hedefe yani PKK’yı toptan elimine etme hedefine ulaşmak için kolaylaştırıcı bir işlev görecektir. Bu stratejinin hedefine ulaşmasının kolay olup olmadığını anlamak için ABD’nin YPG’ye ilişkin planlarının neler olduğuna bakmak gerekiyor. ABD’nin öncelikleri arasında; DEAŞ’ın yeniden güçlenmesini engellemek, İran’ı Suriye sahasında etkisizleştirmek ve Suriye’de YPG aracılığıyla yeniden etkinlik kazanmak yer alıyor. Bu, bir stratejik hedef olarak makul görünse de YPG’nin varlığı üzerine bina edilmiş olması, DEAŞ’ın yeniden güçlenmesi ve İran’ın dengelememesinden daha büyük riskler taşıyor. Halbuki Türkiye, her üç hedef için ve muhtemel risklerin minimize edilmesinde kilit rol oynuyor. Bu nedenle, Türkiye’nin politikasına yaklaşmak ABD için daha az maliyetli bir seçenek olarak görünüyor.
Hem muğlak hem kötü niyetli
Ankara, PKK konusunda neleri kabul edebileceğinin çerçevesini net biçimde ortaya koymuş olmasına rağmen ABD tarafından gelen açıklamaların oldukça karmaşık olduğu görülüyor. Nitekim, Savunma Bakanı Mattis’in mevkidaşı Canikli ile Bürüksel’de yaptığı görüşmede; “YPG’yi PKK’ya karşı savaştırabiliriz” ifadesi Washington’un meseleden ne kadar uzak olduğunu gözler önüne serdi. Ancak bu karmaşıklığın, gerçekten Trump idaresinin kafa karışıklığına mı tekabül ettiği, yoksa karmaşıklığın kendisinin stratejinin bir parçası mı olduğu Ankara tarafından henüz tam olarak anlaşılmış değil. Bu durum ABD’nin stratejisini daha da muğlak bir hale büründürüyor. Son haftada yaşanan görüşme trafiğinde ise bu muğlaklık çözülmüş değil. Sırasıyla McMaster, Mattis ve Tillerson’ın görüşmelerine konu olan teklifler de Türkiye’yi ikna etmiş de gözükmüyor. Bu teklifler arasında YPG’yi PKK’dan koparmak var. Yani ABD, Suriye’de sadece isim değişikliği siyasetiyle Ankara’yı ikna edemeyeceğini görünce, PKK ile YPG arasındaki “organik bağı” ortadan kaldırabileceği bir “ikna stratejisini” devreye sokmuş durumda. Bu sırada, YPG’nin içindeki Arap unsurları artırmak suretiyle Türkiye’nin tepkisini yumuşatarak Fırat’ın doğusundaki alanı bütünüyle sorunsuz bir şekilde kontrol etmek için gerekli gördüğü askeri güce ulaşmayı hesap ediyor. Ancak bu planın, Ankara açısından “makyajdan” ibaret olduğu anlaşılmış durumda. Bu nedenle ABD’nin daha ciddi bir teklifle Türkiye’ye gelmesi gerekiyor. Öte yandan ABD, YPG ile arasındaki ilişkinin hasara uğramaması için Türkiye’yi Afrin şehir merkezine girmemeye iknaya çalışıyor. Böylece buradaki PKK/YPG unsurlarını güvenli şekilde Fırat’ın doğusuna naklederek örgütün “fazla ezilmesini” ve sahada YPG/PKK’nın ABD ile hareket etme motivasyonunu kaybetmesini engellemiş olacak. Zira ABD, PKK/YPG’nin kendisi olmaksızın hayatta kalamayacağını bildiği için bu opsiyonu örgüte kabul ettirebileceğini düşünüyor. PKK’nın Türkiye’ye karşı “tek taraflı bir ateşkese zorlanması” da seçeneklere dahil edilebilir.
Rusya-Esed-PKK denklemi
Bu tablo karşısında, Türkiye’nin geri adım atmayacağı ve ABD’yi YPG/PKK ile ilişkisini koparmaya zorlayacağı söylenebilir. Bunun için iki opsiyonu eş zamanlı devreye sokmak zorunda. Birincisi, askeri operasyonu devam ettirerek bu konuda ABD’ye karşı caydırıcılığını sürekli hale getirmeli. Afrin operasyonu öncesinde, Türkiye’nin askeri seçeneği devreye sokamayacağı kanaati, operasyonun başlamasıyla birlikte hızla değişti ve Washington peş peşe inisiyatif almaya başladı. Dolayısıyla Türkiye’nin askeri etkinliği ABD’yi Türkiye’nin isteklerini kabul etmeye daha fazla yaklaştırabilir. İkincisi ise Rusya ile İran’ın, Türkiye’nin PKK ile Suriye’deki mücadelesinde karşı tarafa geçmesinin önüne geçmek. Rusya Afrin konusunda Türkiye’ye destek verse de PKK konusunda hala muğlak bir tavır takınmakta. Operasyon derinleştikçe rejim ile PKK arasında bir anlaşma sağlayarak rejimin Afrin şehir merkezinde kontrolü devralması için çabaladığı yönünde değerlendirmeler söz konusu. İran’ın da bu opsiyon için çalıştığı dikkate alınırsa, Ankara’nın bu iki aktörü Türkiye’nin yanında tutması son derece kritik. Bu durumu kolaylaştıracak, aynı zamanda ABD’yi de sıkıştıracak asıl unsur ise, PKK’nın rejim ve İran destekli Şii milisler tarafından Deir ez-Zur’da hedef alınmaya devam edilmesi. Bu opsiyonun hayata geçmesi de elbette İdlib’deki muhalifler ile rejim arasındaki denkleme doğrudan bağlı gözüküyor.

27 Kasım 2019 Çarşamba

PKK/PYD ile mücadele bağlamında Türkiye'nin Rusya ve ABD ilişkileri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye’nin terör tehdidi olarak gördüğü PKK/PYD, ABD için Suriye’de ayrılıkçı bir aktörken, Rusya için Suriye rejimine entegre edilmesi gereken siyasi/askeri bir unsur.



Suriye iç savaşı yerel, bölgesel ve küresel birçok aktörü farklı gündemlerle küçük bir jeopolitik alanda bir araya getirerek devletler ile devletler, devletler ile devlet dışı aktörler arasındaki münasebetleri karmaşıklaştırdı. Devletlerin devlet dışı aktörlerle ilişki geliştirmeyi tercih ettiği Suriye çatışma çevresinde, geleneksel devlet-devlet ilişkileri düzensizleşerek çatışma dinamiklerinin de derinleşmesine neden oldu. Türkiye de derinleşen çatışma dinamiklerinden bir kısmının doğrudan muhatabı olarak, zaman zaman tek taraflı inisiyatiflerle, maruz kaldığı terör tehditlerine müdahale etti. Türkiye-PKK/PYD çatışması ve Türkiye-DEAŞ çatışması bu dinamiklerden sadece ikisi. Türkiye’nin Suriye’deki çatışma iklimine sürüklenmesinde ABD ve Rusya’nın rolü ise genel olarak bu devletlerin PKK/PYD ile açık ve kapalı etkileşimiyle belirginleşti.
PKK/PYD meselesi, Türkiye, ABD ve Rusya arasında cereyan eden ilişkilerde, en fazla iki aktör arasında konjonktüre bağlı müştereklik imkânı sağlarken, uzun dönemde bir istikrarsızlığa işaret etmektedir.
PKK/PYD’ye yükledikleri anlam bakımından farklar bulunmasına rağmen, her iki ülkenin de, Türkiye’nin milli güvenliğine tehdit olarak gördüğü bu örgütü aktörleştirme, topraklaştırma ve araçsallaştırmaları bakımından benzer yaklaşımlar sergiledikleri ve Suriye’deki çatışma denkleminde diğer aktörlere karşı müzakere veya tehdit unsuru olarak kullandıkları birçok durumda görüldü. Türkiye’nin terör tehdidi olarak gördüğü PKK/PYD, ABD için Suriye’de ayrılıkçı bir aktörken, Rusya için Suriye rejimine entegre edilmesi gereken siyasi/askeri bir unsur. PKK/PYD meselesi, Türkiye, ABD ve Rusya arasında cereyan eden ilişkilerde, en fazla iki aktör arasında konjonktüre bağlı müştereklik imkânı sağlarken, uzun dönemde bir istikrarsızlığa işaret etmektedir.

Barış Pınarı harekâtı ve değişen koşullar

ABD ile yürütülen müzakerelerin sahada işe yaramaması üzerine Türkiye’nin 9 Ekim tarihinde tek taraflı olarak başlattığı Barış Pınarı harekâtı, ABD ve Rusya ile daha az koordinasyonla belirli bir alanın terör örgütünden tamamen temizlenmesini hedefleyerek icra edilmiştir. Bu anlamda, Barış Pınarı harekâtı tek taraflılık ve minimum koordinasyon bakımından Fırat Kalkanı harekâtıyla, belirli bir alanının terör örgütünden temizlenmesi bakımından ise Zeytin Dalı harekâtının koşul ve hedefleriyle benzerlikler göstermiştir. Barış Pınarı harekâtını Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı’ndan ayıran temel farklardan biri de harekâtı icra eden Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Suriye Milli Ordusu'nun (SMO) sahip olduğu harbe hazırlık kapasitesiydi. Bu kapasite, harekâtın temposundan ve elde ettiği askeri ve siyasi sonuçlardan da anlaşıldı. Harekâtın oluşturduğu durum, PKK/PYD’nin (ABD’ye rağmen) Fırat nehrinin doğusunda "dokunulabilir" olduğunu göstermiş, örgütün kontrol ettiği topraklardan bir kısmını kaybetmesini sağlamış, daha da önemlisi PKK/PYD’nin açık devlet desteği olmaksızın hayatta kalamayacağını göstermiştir.
Bu sonuçların Türkiye açısından taktik kazanım anlamında değeri şüphesiz ki büyüktür. Fakat harekât sonuç olarak ABD askerlerinin Türkiye sınırına yakın belirli bölgelerden çekilmesini sağlasa da, aynı bölgelere Rus silahlı kuvvetleri unsurlarının yerleşmesine de olanak sağlamıştır. Bu bakımdan, harekât öncesindeki duruma kıyasla değişiklik, PKK/PYD’nin belirli bölgelerde artık ABD değil Rusya tarafından himaye ediliyor olmasıdır. Bu durum, örgütün durumsal bağışıklığında bir sendroma neden olsa da PKK/PYD’nin pragmatik angajmanlarının, süreci örgüt lehine sonuçlandırma riski de mevcut. Bu noktada Türkiye için yönetilmesi gereken durum, PKK/PYD’nin Rusya’dan ne istediği değil, Rusya’nın PKK/PYD’yi nasıl ve neye dönüştüreceğidir. Her iki şekilde de Rusya-PKK/PYD ilişkisinin uzun dönemli olması beklenmelidir.
Öte yandan, Barış Pınarı harekâtı sürecinde ve sonrasında ABD silahlı kuvvetleri unsurlarının Fırat nehrinin doğusundaki Rumeylan ve Deyrizor hattında Suriye-Irak sınırı boyundaki askeri üslerden bir kısmına tekrar dönmesini müteakip, ABD-PKK/PYD münasebetinin kalıcı bir şekilde devam edeceğine dair önemli göstergeler bulunuyor. Bunlara ek olarak, Barış Pınarı harekâtının sonuçlarından bir diğeri, Türkiye’nin PKK/PYD diasporasıyla ABD ve Avrupa’da da mücadele etmesi gerektiği gerçeğidir.
O halde özetle, harekâtın taktik kazanımlarının yanı sıra Türkiye, PKK/PYD ile mücadele alanını ABD himayesindeki PKK/PYD ile mücadele, Rusya himayesindeki PKK/PYD ile mücadele ve PKK/PYD diasporasıyla mücadele şeklinde boyutlandırmıştır.

Türkiye’nin PKK/PYD eksenli ABD ve Rusya ilişkilerindeki süreç yönetimi ve sınamalar

Türkiye-ABD ve Türkiye-Rusya ilişkileri, Suriye’deki tecrübeler üzerinden müzakere, koordinasyon ve işbirliği alanlarında kıyas edildiğinde, bundan sonra nasıl ilerleyeceğine dair ipuçları sunmaktadır. Türkiye’nin hem ABD hem de Rusya’yla müzakerelerde belirleyici bir rol oynadığı, müzakerelerdeki etkinliğini de liderler seviyesindeki diplomasiyle sağladığı görülüyor. Rusya ile yürütülen Astana-Soçi müzakerelerinin, uzlaşıya varılabilmesi bakımından, ABD ile yürütülen Menbiç müzakerelerine üstünlük sağladığı görülmüştür. Aynı zamanda her iki ülkeyle sürdürülen, Fırat nehrinin doğusundaki güvenli bölge müzakerelerinde de, Rusya ile yapılan görüşmelerde, ABD ile yürütülenlere göre daha çabuk uzlaşı sağlanmıştır. ABD ile yürütülen müzakerelerin uzlaşıyla sonlanamamasındaki temel sebebinin ABD’deki güvenlik bürokrasisindeki direnç olduğu görülmüştür.
Türkiye’nin ABD ve Rusya ile yürüttüğü koordinasyon süreçlerinde de, Rusya’nın ABD’ye oranla daha pratik davrandığı dikkat çekmektedir. Muhaliflerin 2018 yılında Doğu Guta’dan İdlib’e çekilme sürecindeki Türkiye-Rusya koordinasyonuna benzer bir uygulama, Türkiye-ABD ekseninde hiçbir alanda görülmemiştir.
Öte yandan, Fırat Kalkanı harekâtı sırasında, harekâtın Dâbık’ın güneyine doğru ilerlemeye başlamasıyla birlikte hem ABD hem de Rusya ile askeri koordinasyon problemleri yaşanmıştır. ABD ile Suriye’de sürdürülemeyen askeri işbirliğinin yerini de güçlenerek devam eden Türk-Rus işbirliği almaktadır. Rusya ile yürütülen İdlib’deki gözlem noktaları uygulamaları ile Fırat’ın doğusundaki ortak kara devriyeleri, etkinlik sorunlarına rağmen sahada, ABD’nin ortaya koyduğu “Güvenlik Mekanizması” uygulamasından daha net fiili durumlar yaratabilmiştir.
Bütün bunlarla birlikte, Türkiye için ABD ile Suriye’deki ilişkilerin güvensiz ve çekişmeli bir şekilde devam edeceği, Rusya ile olan ilişkilerin de taktiksel olumlayıcılıkla sınırlı kalabileceği değerlendirilebilir. ABD ile ilişkilerin güvensizliğini, Rusya’yla ilişkilerin de sınırlılığını belirleyen temel gerekçe, ABD’nin PKK/PYD ile devam eden askeri-siyasi angajmanı, bunun yanında Rusya’nın PKK/PYD’ye duyduğu potansiyel ilgidir. Her iki ülkeyle süregiden ilişkiler açısından bakıldığında, Türkiye’nin PKK/PYD mücadelesinde yöntem bağlamında duyduğu temel ihtiyaç da ortaya çıkmaktadır. ABD güdümlü PKK/PYD ile mücadele sadece Türkiye ve Irak’ta değil, Suriye’de de ayrılıkçı terörle mücadele paradigmaları gerektirecekken, Rusya güdümlü bir PKK/PYD Suriye’ye iliştirileceğinden, tıpkı Hafız Esed döneminde olduğu gibi entegre terörle mücadele paradigmalarını zorunlu kılacaktır.

ABD’nin PKK/PYD merkezli politikası

ABD’nin Suriye’den çekilme kararı, sahadaki durumu PKK/PYD, Rusya ve Suriye rejimi için muğlaklaştırırken, Türkiye’nin PKK/PYD’ye karşı Fırat nehrinin doğusundaki Re’sülayn ve Tel Abyad arasında sınırlı bir harekât başlatmasının da önünü açmıştı. Böylelikle Türkiye’nin güvenli bölge talebi ABD tarafında dolaylı da olsa karşılık bulmuştu. ABD Türkiye’nin güvenli bölge talebiyle PKK/PYD’nin hayatta kalma talebi arasında, seri halde tutarsız politikalar izleyerek, önce Suriye’nin kuzeydoğusundan çekildiğini, sonra da bu bölgeye tekrar döndüğünü açıklamıştı. ABD Suriye’nin kuzeydoğusundan çekilirken, güvenli bölge konusunda Türkiye’yi Rusya ile baş başa bırakıp, bir şekilde sorumluluktan da uzaklaşmış oldu. Suriye’nin kuzeydoğusuna tekrar döndüğünü ilan etmekle de, PKK/PYD’nin hayatta kalabilmesini sağlamak adına, PKK/PYD’nin sosyolojik zeminin bulunmadığı bir alanda bu örgüte bir yaşam alanı vaadinde bulundu. ABD böylelikle, Türkiye’ye karşı kuzeyden güneye iki farklı PKK/PYD kuşağı oluşturma çabası içine girdi. Kuzeydeki kuşak Rusya ile varılan mutabakat çerçevesindeki güvenli bölge sınırlarıyla belirlenmiş Rusya güdümlü PKK/PYD kuşağı, ikincisi de güvenli bölgenin de güneyindeki ABD güdümlü PKK/PYD kuşağıdır. ABD kendi güdümündeki PKK/PYD’yi Türkiye sınırından uzaklaştırarak bu örgütü TSK’nın menzilinin de dışına çıkartmayı hedefliyor. Böylece Türkiye sınırına yakın riskli PKK/PYD kuşağını Rusya’ya bırakıyor. ABD’nin Suriye-Irak sınırı boyunca, kuzeyden güneye, Fişhabur, Rabia ve Bukemal bölgelerindeki sınır kapılarını da PKK/PYD kontrolünde bulunduracağı değerlendirilebilir. Bu bağlamda, ABD açısından Irak ve Suriye arasındaki PKK/PYD geçişkenliği devam ederek örgütün transnasyonal tehdit kabiliyeti de muhafaza edilmiş olacaktır.

Rusya’nın PKK/PYD merkezli politikası

Türkiye ve Rusya arasındaki taktik işbirliği Suriye’de iki temel duruma evrilmek üzeredir. Bunlardan birincisi İdlib-Fırat'ın doğusu ekseninde bağlamsal bir denkleme tekabül ederken, ikincisi ise Türkiye’nin terörle mücadelesinde yeni problem alanlarıdır. Bilindiği gibi, şimdiye kadar Türkiye, İdlib’deki radikal ve ılımlı muhaliflerin ayrıştırılması ve dönüştürülmesi konusunda Rusya tarafından sorumlu muhatap olarak görüldü. Türkiye bu süreçte kısmen başarılı oldu; fakat İdlib’deki temel radikal grupların genel muhalif kütleden ayıklamasının da mümkün olmadığı geçtiğimiz birkaç yılda görüldü. Bu bakımdan, Rusya’nın Fırat'ın doğusuna girişiyle PKK/PYD üzerinde bir etki yarattığı görülmekle birlikte, Türkiye’nin, Rusya’nın bu etkisini PKK/PYD’yi yerel Kürt nüfustan ayrıştırmak için kullanmasını talep etmesi beklenebilir. Bu anlamda, İdlib’deki radikaller ile Fırat nehrinin doğusundaki PKK/PYD’lilerin ayrıştırılması için, Türkiye ve Rusya arasında bir mütekabiliyet bağlamı oluşmaktadır. Fakat Rusya’nın PKK/PYD’yi ayrıştırma sürecini arzulu bir şekilde yürütmesini beklemek yanıltıcı olabilir.
Öte yandan, Rusya’nın Fırat nehrinin doğusundaki varlığını yavaş yavaş arttırırken, Kamışlı’daki hava üssünü hava savunma sistemleri ve muharip hava kuvveti unsurlarıyla kuvvetlendirip, Türkiye sınırına paralel olacak şekilde, Suriye’nin kuzeydoğundaki hava sahasının kontrolünü ele geçirmesi de beklenebilir. Böylelikle Rusya’nın sadece Suriye’nin kuzeydoğusunda değil, Irak’ın kuzeybatısındaki hava sahasında da rezerv bulunduracağı düşünülebilir. Rusya’nın Suriye’nin kuzeydoğusundaki hava sahası kontrolü, Türkiye’nin bu bölgede PKK/PYD’ye yönelik terörle mücadelesine olumsuz tesir edebilecektir. Hatta Türkiye’nin Irak’ın kuzeybatısındaki Sincar ve Karacak gibi bölgelere düzenleyeceği hava harekâtlarında da Rusya’nın sınırlayıcı bir tehdit olabileceği değerlendirilebilir. Bu bakımdan, Zeytin Dalı harekâtıyla birlikte Suriye’de gelişen Türkiye-Rusya işbirliğinin, İdlib-Fırat'ın doğusu denklemi ve Türkiye’nin PKK/PYD terörüyle mücadele ekseninde, mütekabiliyet ve samimiyet sınamalarının yapılacağı yeni bir aşamasının başladığı da söylenebilir.
Barış Pınarı harekâtının ortaya koyduğu sonuç, Türkiye’nin Suriye’de ABD ve Rusya’yı dengeleme siyasetinin son bulacağına işaret ederken, iki ülkenin de PKK/PYD’ye atfettiği önemde bir azalma görülmemektedir. Suriye’nin kuzeydoğusunda, Türkiye sınırında, kuzeyden güneye Rusya-ABD tandeminde PKK/PYD varlığı devam etmektedir. PKK ile mücadele fiziki anlamda bu tandeme göre pozisyonlanarak derinleştirilmeli, buna göre de yeni mücadele paradigmaları bulunmalıdır. Harekât sonrası meydana gelen koşullar Türk-Rus, Türk-Amerikan ilişkilerinin kendi mecralarında denge ve önleme yöntemleri geliştireceği yeni bir döneme girileceğini göstermektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin, PKK/PYD’nin bu ülkelerle olan ilişkiye tahakküm etmesinin önüne geçmek için ayrıca gayret göstermesi gerekmektedir. Türkiye-ABD ve Türkiye-Rusya ilişkileri sadece PKK/PYD ile mücadele alanına indirgenmemeli, enerji, ticaret ve güvenlik alanlarındaki karşılıklı bağımlılık paradigmalarının değişmesi engellenmelidir.




13 Ocak 2019 Pazar

Türkiye'nin su politikası ve uluslararası hukuk

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türkiye’nin Fırat ve Dicle nehirlerinin kullanımına ilişkin Irak ve Suriye ile olan ilişkilerinde, uluslararası hukukun değerlerini gözeterek hakkaniyeti yaraşır bir tutum sergilediğini görmek mümkündür.
Geçen hafta Irak Cumhurbaşkanı Berham Salih’in Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı görüşmelerde öne çıkan konulardan biri de Türkiye ile Irak arasındaki su sorunu oldu. Liderler yaptıkları açıklamalarda, iki ülke arasında su kaynaklarının paylaşımına ilişkin problemlere değinirken çözüme ilişkin nasıl bir yöntem izleneceği henüz belirlenmemiş durumda. 
Su kaynaklarının bölgemizdeki stratejik önemi de dikkate alındığında Türkiye’nin Fırat ve Dicle nehirlerinin kullanımına ilişkin Irak ve Suriye ile olan ilişkilerinde, uluslararası hukukun değerlerini gözeterek hakkaniyetli bir tutum sergilediğini görmek mümkündür. Bu bakımdan su kaynaklarının uluslararası hukukta nasıl kullanıldığı, sınır aşan suların hangi rejimle yönetildiği ve bu kaynakların tüketiminde devletler arasında çıkan problemlerin hangi prensiplere dayanılarak çözüldüğüne ilişkin meseleler önemini giderek artırmaktadır.
Uluslararası hukukta sınır aşan ya da uluslararası sulara ilişkin olarak bağlayıcı bir metin veya istikrar kazanmış, genel kabul gören teamüli uygulamalar oldukça kısıtlı. Bu nedenle ilgili taraflar genelde iki ya da çok taraflı anlaşmalar yoluyla ve özel koşulları gözeterek çözüme ulaşmaya çalışmaktadır. Nitekim her bir nehrin, kıyıdaş ülkelerin nüfus, ekonomik ve sosyal yapı, suya duyulan ihtiyacın miktarı ve çeşitliliği gibi konularda oldukça farklı hususiyetlere sahip olması sebebiyle dünyadaki tüm nehirleri tek bir anlaşma ile yönetmek yerine ilgili devletlerin kendi aralarındaki anlaşmalar ile zikredilen hususiyetleri de dikkate alarak bölgesel anlaşmalar yoluna gitmesi daha uygundur.

BM Sözleşmesi'nin ihtilaflı maddeleri

Türkiye ve komşuları arasında su meselelerine kaynaklık eden problemlerin geneli sınıraşan suların ulaşım dışındaki amaçlarla kullanımına ilişkindir. 1997 tarihli Birleşmiş Milletler Uluslararası Su Yollarının Ulaşım Dışı Kullanımı Hukukuna İlişkin Sözleşme’si çerçeve anlaşma niteliğini haiz olup, devletlere zarar verme yasağı koyarak kıyıdaş devletlere en fazla yarar sağlayacak, sürdürülebilir kullanımı hedeflemektedir. Anlaşma yeterli sayıda taraf devlete ulaşamadığından ancak 2014 yılında yürürlüğü girebilmiştir. Anlaşma devletlerin egemenlik alanlarında bulunan doğal su kaynaklarını kullanırken iyi komşuluk, hakkın kötüye kullanılmaması, hakça ve adil kullanım gibi uluslararası hukuk prensiplerini benimsemektedir.
Fakat sözleşme birçok noktada, Türkiye’nin beklentilerini karşılamaktan uzak olduğundan ülkemiz bu anlaşmaya taraf olmamıştır. Özellikle 2. maddedeki “uluslararası suyolları” kavramına; sınır teşkil eden ve/veya sınır aşan her türlü nehir, akifer, buzul, göl vs gibi unsurları sözleşmenin kapsamına dahil etmesi birçok devlet tarafından tepkiyle kaşılanmıştır. BM anlaşmasının yapıldığı sırada, yer altı sularını kapsayıcı şekilde geniş olan bu tanıma başta Pakistan, Ruanda ve Türkiye karşı çıkmıştır. Uluslararası toplumun iradesini yansıtmaktan uzak olan bu sözleşmenin farklı maddeleri üzerinde devletler birçok çekince koymuştur.
Sözleşmedeki “sürdürülebilir kullanım” kavramının müphemliği sebebiyle Türkiye’nin talebi üzerine “sürdürülebilir kullanım” ifadesiyle kastedilenin daha net açıklanması aksi halde çıkarılmasına ilişkin oylamaya gidilmiş ancak bu öneri kabul edilmemiştir. Ek olarak 10. maddede yer alan anlaşma veya teamül kuralının yokluğunda karinenin “sınır aşan sulardan faydalanılmaması” dayatması da Türkiye ile birlikte bir çok devletin kabul etmediği bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Sözleşmenin en ihtilaflı kısmı ise 3. bölümde öngörülen tasarrufların uygulanmasına ilişkin kurallardır. Devletlerin egemenliği ilkesini oldukça zayıflatan, sınıraşan sularda alınacak her tasarruf ve yapılacak plana dair diğer devletlere karşı ağır yükümlülükler getiren maddelerin devletler nezdinde kabul görmesi oldukça zordur. Güney Amerika, Asya ve Afrika’daki yukarı kıyıdaş devletlerin çoğu bu sözleşmeye taraf olmamıştır. Fırat ve Dicle’ye aşağı kıyıdaş olan Irak ve Suriye’nin sözleşmeyi desteklemeleri ve taraf olmaları da sözleşmenin aşağı kıyıdaş devletleri kayırdığı iddialarını destekler niteliktedir.
Sonuç olarak Türkiye’nin BM Sözleşmesi’ne taraf olmaması sebebiyle bu sözleşme kapsamında bir sorumluluğu bulunmamaktadır. Öte yandan sadece 35 imzayı gerektirmesine karşılık uzun süre yürürlüğe giremeyen ve yürürlükten itibaren taraf devlet sayısında artış olmayan sözleşmenin “devletlerin genel rızası”nı yansıttığı söylenemez. Maddelerinin çok ciddi tepkiler aldığı ve devletlerin ikili anlaşmalarında bu maddeleri göz ardı ettikleri düşünüldüğünde sözleşmenin opinio juris olarak bilinen bir “hukuki gereklilik” özelliklerini haiz olmadığı görülebilir. Uluslararası Adalet Divanı’nın Macaristan ile Çekoslovakya arasındaki Gabcikovo-Nagymaros Davası’nda sözleşmedeki mâkul ve hakça kullanım prensibi yerine ‘orantılı kullanım’ prensibine dayanması gibi hususlar göz önünde bulundurulduğunda BM Sözleşmesinin teamül niteliği bulunmadığı, teamül statüsü kazanma ihtimalinin ise oldukça zayıf olduğu görülmektedir.
Bu sebeple Türkiye söz konusu BM çevçeve anlaşması yerine kıyıdaş olan devletlerle ikili veya çoklu anlaşma yoluna gitmiş, taraf devletlerin menfaatlerine daha fazla yaraşır bir kullanımı hedeflemiştir. Nitekim bu tür bölgesel anlaşmalar Fırat ve Dicle’nin kendine has yapısı, coğrafi konumu ve kıyıdaş ülkeler arasındaki ilişkilerin hususiyeti dikkate alınarak yapılmıştır. Zira dünyanın değişik bölgelerindeki sınır aşan sulara ilişkin farklı problemleri aynı düzenlemeler ile çözmeyi hedefleyen BM Anlaşmasının sorunları halletmede yeterli olması mümkün görünmemektedir.

İkili ve çok taraflı bölgesel anlaşmalardaki temel yaklaşımlar

Sınıraşan suların kullanımında devletler aralarındaki ilişkileri düzenleyen anlaşmalarda farklı yaklaşımları benimsemektedir. Örneğin yukarı kıyıdaş ülkenin mutlak egemenliğini tanıyan Harmon doktrini, aşağı kıyıdaş devletin menfaatlerini gözetmeksizin yukarı kıyıdaş devletin münhasıran tasarrufuna bırakılmasını ifade eder. Harmon yaklaşımı ABD ile Meksika arasındaki Rio Grande nehrinin kullanımında ABD tarafından ortaya atılmıştır. ABD’nin Rio Grande nehrinin yönünü değiştirmeye yönelik planların Meksikalı çifçilere zarar verince ABD hükümeti Meksikalı çiftçilerin zararlarına karşılık ABD’yi sorumlu tutacak uluslararası hukuktan kaynaklanan bir kuralın olmadığını ileri sürmüştür. Harmon yaklaşımı ABD tarafından Columbia nehri için Kanada’ya, Hindistan tarafından İndus nehrinin paylaşımı için Pakistan’a ve Avusturya tarafından Bavyera’ya karşı ileri sürülmüş olsa da devletler 1950'lerden itibaren bu yaklaşımı terk etmişlerdir.
İkinci yaklaşım ise doğal bütünlük yaklaşımıdır. Bu yaklaşım nehirlerin doğal durumunda bir değişiklik yapılmamasını, yapılacak değişikliklerin kıyıdaş devletlerin rızasına dayanılarak yapılması gerektiğini savunmaktadır. Bu yaklaşım en belirgin olarak 1924 yılında Sudan Nil nehri üzerinde büyük çaplı sulama projesi yapmak istediğinde ortaya çıktı. Aşağı kıyıdaş olan Mısır, Sudan’ın sulama projesine karşı çıkarak durumu 1925 yılında bir nota ile Sudan ve diğer muhatap ülkelere bildirdi. Nitekim 1929 yılında Nil Anlaşması imzalayan devletler, anlaşamanın 4. maddesinde Nil nehri üzerinde yapılacak projelerin Mısır’a akacak suyun azalmasına, akış hızının değişmesine yol açmayacağı hususunda mutabakata varmışlardır. Benzer bir durum Lanox Gölü ve Carol akarsuyu üzerinde Fransa’nın yapmak istediği projeye İspanya’nın karşı çıkmasında da görüldü. Fırat ve Dicle’nin kullanımına ilişkin Suriye ve Irak’ın ileri sürdükleri yaklaşımlar doğal bütünlük ilkesiyle örtüşmektedir. Fakat Suriye’nin Fırat-Dicle suları bağlamında Türkiye’den ciddî taleplerde bulunurken, esasen kendisinin suları haddinden fazla kullandığı ve Irak’ın hakkını gasp ettiğini uzmanlar tarafından yapılan incelemelerde ortaya koyulmuştur.
Üçüncü bir yaklaşım ise önceki uygulamaları esas alan “ön kullanım üstünlüğü”dür. Bu yaklaşıma göre suyun kullanımında herhangi bir kıyıdaşın diğerinden daha önce başlattığı uygulama mutlak hak olarak kabul edilir. Bu şekilde bir iç hukuktaki kazanılmış hakka benzetilen “mutlak hak”tan bahsedebilmek için bu hakkın bir sözleşmeye veyahut teamüle dayanması gerekir. Bu sebeple ön kullanım hakkını savunmak, esasen bir anlaşma hükmüne veyahut teamüle dayanmak demektir ki bunlar veya bunların dışında uluslararası hukuktan kaynaklanana kazanılmış hak söz konusu olmadığında ön kullanım üstünlüğünü pratikte ileri sürmek mümkün olmayacaktır. İran, Pakistan, Mısır, Sudan gibi devletler suların kullanımına ilişkin mevcut rejimi muafaza etmek istediklerinde bu doktrine dayanırken, Meksika, İngiltere ABD gibi devletler bu doktrini reddetmektedir. Nitekim Milletler Cemiyeti uhdesinde akdedilen 1923 tarihli Cenevre Sözleşmesi’de ön kullanımın üstünlüğü yaklaşımının geçerli olmadığı görülmüştür. Ancak nadiren de olsa, Avusturya ile Çekoslovakya arasındaki 1928 tarihli anlaşma, 1929 tarihli Nil anlaşması gibi anlaşmalar ön kullanıma üstünlük veren kayıtlar içermektedir. Benzer şekilde 1953‘te yapılan anlaşmada Suriye Yarmuk havzasındaki ön kullanım üstünlüğüne dayanan hakları 8. madde ile garanti altına alınmıştır. Türkiye’nin Fırat ve Dicle’nin kullanımına ilişkin ön kullanım haklarını ileri sürdüğü durumda, aşağı kıyıdaş olan Irak içinde bulunulan bilimsel gelişmeler, suya duyulan ihtiyacın artması ve çeşitlenmesi sebebiyle Türkiye’nin ön kullanım haklarına karşı çıkmaktadır.
Son olarak dördüncü temel yaklaşım ise Türkiye’nin de benimsediği “adil kullanım veya hakça kullanım” yaklaşımıdır. Temel olarak bu yaklaşımların amacı kıyıdaş devletlerin nufüs, sosyal ve ekonomik durumlarını dikkate alarak her birine azami fayda sağlayacak müşterek bir kullanım tesis etmektir. Uygulamada aşağı kıyıdaş devletlerin sıklıkla zarara uğradıkları gerekçesiyle yukarı kıyıdaş devletler aleyhine adil olmayan, hakça olmayan kullanım iddialarında bulunduğu görülmektedir. Fakat bu yaklaşım “mutlak egemenlik”teki yukarı kıyıdaş devletin öncelikli kullanımı ya da “doğal bütünlük”teki aşağı kıyıdaşın rızasının zorunlu olduğu halleri ortadan kaldırarak son yıllarda anlaşmalarda kullanılan en yaygın yöntem olarak dikkat çekmektedir.

Fırat ve Dicle’nin kullanımına ilişkin Uluslararası Hukuk

Türkiye’nin Fırat ve Dicle’nin kullanımına ilişkin tutumu genel olarak suların hakça, akılcı ve etkin kullanımı şeklindedir. Fırat ve Dicle nehirlerinde Türkiye için vazgeçilmez bir koşul olan ‘iki nehir tek havza ilkesi’ gereği bu iki nehrin tek bir nehir halinde denize döküldüğünün Irak ve Suriye bakımından kabulüne yöneliktir. Ancak Suriye ve Irak, kendi çıkarları doğrultusunda Fırat ve Dicle’nin ayrı ayrı ele alınması gerektiğini iddia edip, sınıraşan bu suların “uluslararası sular” olduğunu dile getirmektedir. Türkiye’nin hakça ve makul bölüşüm teklifine ise Irak ve Suriye’nin matematiksel bir bölüşüme gitme talepleriyle karşılık verdiği görülmektedir.
Türkiye aşağı kıyıdaş ülkelere ‘önemli zarar vermeme’ ve ‘suyun faydalarının paylaşımı’ ilkelerinin gözetilmesi kapsamında 1987 yılında Suriye ile yapılan dostluk protokolünde Fırat’tan saniyede 500 metreküp su bırakmayı kabul etmiş olup bu miktarı da günümüze kadar sağlamıştır. Aralık 2009 tarihinde Şam’da Türkiye ile Suriye arasında Suriye’nin Dicle nehrinden sulama amaçlı su çekimine ilişkin mutabakat zaptı imzalamış ve kuraklıkla mücadele ve su kaynaklarının Suriye tarafından daha etkin kullanımına ilişkin kararlar alınmıştır. Suyu daha etkin kullanma becerisinde bir gelişme gösteremeyen Suriye’nin Türkiye’den daha fazla su bırakmasını istemesi meşru bir talep olarak görünmemektedir.
Öte yandan Irak da Türkiye’den sürekli daha fazla su talep etmektir. Ülkemizin Fırat Nehri’nden olduğu gibi, Dicle Nehri’nden de kesin bir miktarda veya oranda su bırakmasını sağlayacak bir anlaşma talep eden Irak, GAP kapsamındaki projelerin aleyhine uluslararası kamuoyuna beyanatlarda bulunmaktadır. Dahası, su yönetimi, su kaynaklarının kirletilmesi ve sulamada aşırı su kaybı gibi problemlerle uğraşan Irak, Türkiye’nin az su bıraktığı iddiasıyla bu tür problemlerin üzerini örtmeye çalışmaktadır. Nitekim 15 Ekim 2009’da Bağdat’ta imzalanan ‘Su Alanında Mutabakat Zaptı’nda Irak’ın su alt yapısının teknik yetersizlikleri ve iyileştirilmesi gerektiği karara bağlanarak su sorununun Irak’ın teknik imkan ve kabiliyetlerinden kaynaklandığı kendi ifadeleriyle metne yansımıştır.
Görüleceği üzere uluslararası hukukta sınır aşan ya da uluslararası sulara ilişkin olarak bağlayıcı bir temel metin bulunmadığı gibi gerek evrensel gereksel bölgesel olarak teamül seviyesinde “istikrar kazanmış” ve “hukuki itibar” elde etmiş yapılageliş kuralı bulunmamaktadır. Bu sebeple devletler anlaşmalar ve mutabakatlar yoluyla ve özel koşulları içinde problemlerini çözülmeye çalışmaktadır. Türkiye’nin tavrı uluslararası hukuka uygun olarak işbirliği ve mutabakati önceleyen bir tutum olarak öne çıkmaktadır. Irak ve Suriye’nin Türkiye’ye yönelttiği iddialar ise herhangi bir sözleşmesel veyahut başka bir hukuki nedene dayanmamaktadır. Nitekim söz konusu komşularımızın suları kullanmadaki teknik ve altyapıdan kaynaklanan sorunlarını çözmeden Fırat ve Dicle’nin etkili bir biçimde kullanılması mümkün değildir.

8 Aralık 2017 Cuma

YPG, Fırat Nehri kıyısında karakol kurdu

Fırat Nehri kıyısında bulunan Köprübatı Hudut Karakolu'nun karşısındaki Zormağara Köyü ile Ziyaret Hudut Karakolu karşısındaki Suriye’nin Ziyaret köyünde, ABD'nin desteğinin alan teröristler karakol kurdu.

,YPG, Fırat Nehri kıyısında karakol kurdu

HENDEK KAZDILAR

Karakol şeklinde kurulan yapıların çevresinde hendek kazan YPG’liler, aynı zamanda kum torbaları ile mevzi ve barikat yaptıkları nöbet kulelerine YPG ve YPJ'nin bez parçalarını astı.
Kara yoluyla gelen ağır silahlar, zırhlı araçlar ve yakıt tankerlerinin de Fırat Nehri çevresindeki bu noktalara dağıtıldığı iddia edildi. YPG’nin, ABD’nin verdiği silahları 13 ayrı depoda sakladığı ve 2 bin ABD askerinin, YPG ile aktif iş birliği halinde oldukları belirtildi.

YPG, Fırat Nehri kıyısında karakol kurdu

TSK 24 SAAT TEYAKKUZDA

Diğer yandan, Türkiye tarafında bulunan Köprübatı ve Ziyaret Hudut Karakolları'nda ise 24 saat termal kameralarla nöbet tutan askerler, sürekli zırhlı araçlarla devriye halinde. Fırat’ın batısında başlayan duvar örme çalışmalarının ise Türkiye sınırı boyunca Fırat’ın doğusunda da devam ettiği gözlendi.
YPG, Fırat Nehri kıyısında karakol kurdu
Tank namlularının dönük olduğu Suriye tarafından gelebilecek her türlü tehdite karşı sürekli teyakkuzda olan Türk askeri, kuş uçurtmuyor. Türkiye’nin birçok noktasından bölgeye askeri personel, araç ve mühimmat sevkiyatı da sürüyor.
YPG, Fırat Nehri kıyısında karakol kurdu

10 Aralık 2018 Pazartesi

TSK operasyon için hazır ama…

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Farkında mısınız bilmiyorum.
'TSK, Fırat’ın doğusu için operasyonun planlamasını tamamladı'
Yeni Şafak gazetesi yazarı Mehmet Acet, TSK'nın Fırat'ın doğusuna yönelik bir operasyon için planlamasını tamamladığını, 150 hedef nokta belirlendiğini ileri sürdü.
Yeni Şafak gazetesi yazarı Mehmet Acet, TSK'nın Fırat'ın doğusuna yönelik bir operasyon için planlamasını tamamladığını ileri sürdü.

"Askeri çevrelerden aldığımız bilgilere göre TSK, Fırat’ın doğusu için muhtemel bir operasyonun planlamasını tamamlamış durumda" diyen Acet, "Kaynaklarımız ‘Noktasal operasyonlardan’ söz ediyor. Nokta operasyonları derken, YPG’nin sınıra yakın bölgelerdeki konuşlanma alanlarından söz ediyoruz. Sayı olarak da 150 civarında ‘hedef nokta’ söz konusu. TSK’nın Suriye hava ve kara sahasını kullanmadan bu harekâtı yapabilecek kapasiteye sahip olduğu da dile getiriliyor. Savaş uçakları, Suriye hava sahasına girmeden 30 kilometre derinlikteki hedefleri etkili bir şekilde vurabiliyor. Karadan top atışlarıyla bu menzil biraz daha uzatılabiliyor. Zaten, YPG’nin mevzilenmesi, Türkiye topraklarına dönük ürettiği tehdit alanı, sınıra yakın bölgelerde yer alıyor" ifadelerini kullandı.

"Türkiye’nin Fırat’ın doğusu için harekete geçmesinin önündeki en büyük engelin ne olduğunu artık Mısır’daki sağır sultanın bile duyduğunu" belirten Acet, "ABD, zaman zaman şiddeti artan baskılarla Ankara’nın harekete geçmesini engellemeye çalışıyor. Başkentte hem askeri hem de sivil yönetim çevrelerinde ‘hangi tercihle’ hareket edileceğine dair uzun süredir tartışmalar, fikir egzersizleri yapıldığını da biliyoruz" dedi.

Emperyalizmin coğrafyamız için öngördüğü ulus devlet mekaniği, Türkiye’nin güney sınırının hemen arkasında yeniden çarklarını döndürmeye başladı.

Sadece orada değil, başka yerlerde de döndürüyor da, burası biraz daha bariz hale gelmiş durumda.

Daha doğrusu yeni bir şeyden değil de, diğer unsurları yeni yeni ortaya çıkan bir şeylerden söz ediyorum.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Güvenlik Konseyi’ne sunduğu rapora göre, PYD’nin hakim olduğu bölgelerdeki "hak ihlallerinin" eğitim boyutuna bakınca, sözünü ettiğimiz proje kabak gibi meydana çıkıyor.

Rapora göre, Kürtçe dışındaki dillerde dil eğitimi engelleniyor, okullarda Arap ailelerin çocuklarının Arapça ders görmeleri men ediliyor, bu talebi sürdürenler göçe zorlanıyor ve nihayetinde "Kürt Ulusçuluğunu" merkeze alan homojen bir alan/coğrafya inşa ediliyor.

Emperyalizm dediğimiz şeyin tam tarifini şu şekilde de yapabiliriz: Kendi coğrafyasında bir sorun olduğu zaman "Sorunlarınızı çözmek için birleşin" çağrısında bulunmak, bizim buralarda topluluklar arasında bir takım sorunlar yaşandığında ise "Madem aranızda mesele var o zaman ayrılın, bölünün, parçalanın" önermesinde bulunmak.

Demek istediğim şu: 

Ulusçuluk anlayışıyla Türkiye topraklarında uygulamaya konulup çıktısı "Kürt/Kürtçe Sorunu" olarak karşımızda beliren her şeyin, şimdi tersinden Suriye’nin kuzeyinde bu defa PKK eliyle projelendirilip sürüme sokulduğu bir döneme giriyoruz.

BİNLERCE TIR’LIK SİLAHLAR BUNUN İÇİN Mİ VERİLDİ?


Suriye’nin kuzeyinde, Fırat’ın doğusundaki PKK oluşumunun Türkiye’ye dönük "bekâ tehdidini" salt güvenlik perspektifiyle değil, şu yukarıda sözünü ettiğimiz boyutlarıyla da gündemimize alsak iyi olacak.

Çünkü belli oldu ki, Suriye’deki butik devlet oluşumuyla yetinmeyip Türkiye’nin "istikrar sorunu" yaşadığı bir dönemi kollayarak, PKK eliyle aynı projeyi sınırın bu tarafına taşıma iradesi kolay kolay terkedilmeyecek.

O zaman şunu da söyleyebiliriz: 

Demek ki 2015 yazında estirilen hendek terörü amacına ulaşsaydı, "Rojava Projesi" Türkiye topraklarına taşınabilmiş olsaydı, ya da çokça zikredildiği gibi 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olmuş olsaydı, belki de bugünlerde Doğu/Güneydoğu bölgesinde çocuklarının Türkçe öğrenmelerini talep eden aileler, zorunlu göçe tabi tutuluyor olacaktı.


FIRAT’IN DOĞUSU İÇİN NOKTASAL HEDEFLER BELİRLENDİ


Şimdi gelelim, muhtemel bir askeri operasyonun hazırlıklarına…

Askeri çevrelerden aldığımız bilgilere göre TSK, Fırat’ın doğusu için muhtemel bir operasyonun planlamasını tamamlamış durumda.

Kaynaklarımız "Noktasal operasyonlardan" söz ediyor.

Nokta operasyonları derken, YPG’nin sınıra yakın bölgelerdeki konuşlanma alanlarından söz ediyoruz.

Sayı olarak da 150 civarında "hedef nokta" söz konusu.

TSK’nın Suriye hava ve kara sahasını kullanmadan bu harekâtı yapabilecek kapasiteye sahip olduğu da dile getiriliyor.

Savaş uçakları, Suriye hava sahasına girmeden 30 kilometre derinlikteki hedefleri etkili bir şekilde vurabiliyor.

Karadan top atışlarıyla bu menzil biraz daha uzatılabiliyor.

Zaten, YPG’nin mevzilenmesi, Türkiye topraklarına dönük ürettiği tehdit alanı, sınıra yakın bölgelerde yer alıyor.

Önceki tecrübeleri de dikkate alacak olursak, YPG’nin TSK’ya karşı Fırat’ın doğusunda da tutunma şansı bulunmuyor.


ANKARA ABD’DEN GELEN TEHDİTLERLE KENDİ GELECEĞİNİ GÜVENCE ALTINA ALMAK ARASINDA BİR TERCİH ARAYIŞINDA


Türkiye’nin Fırat’ın doğusu için harekete geçmesinin önündeki en büyük engelin ne olduğunu artık Mısır’daki sağır sultan bile duymuş durumda.

ABD, zaman zaman şiddeti artan baskılarla Ankara’nın harekete geçmesini engellemeye çalışıyor.

Başkentte hem askeri hem de sivil yönetim çevrelerinde "hangi tercihle" hareket edileceğine dair uzun süredir tartışmalar, fikir egzersizleri yapıldığını da biliyoruz.

Birkaç gün önce konuştuğum emekli bir kuvvet komutanı, Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında bu konuların sık sık tartışıldığını, kendisinin ABD’nin tehditlerine boyun eğmeden harekete geçme fikrinde olduğunu dile getirdi.

Bu, kolay bir tercih değil tabii.

Geçen hafta sonuna doğru Ankara’ya gelip görüşmeler yapan, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in Lisan-ı Hali, "Bize rağmen sakın kıpırdamayın" der gibiydi.

Ama Jeffrey öyle dedi diye öyle olacak diye de bir şey yok.

Şu kadarını söyleyelim: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bu konulardaki duyarlılığı ve kararlılığı, bu duyarlılık ve kararlılığın devletin ilgili kurumlarıyla senkronize halde olması, neler olabileceğine dair Jeffrey’in söylediklerinden daha fazla fikir veriyor.


YENİ ŞAFAK GAZETESİ

23 Ağustos 2018 Perşembe

Fırat Kalkanı' teröristlerin planlarını altüst etti.

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Hudut güvenliğini sağlamak, sınırları terör örgütleri DEAŞ ve PKK/PYD/YPG'den temizlemek için düzenlenen ve başarıyla tamamlanan Fırat Kalkanı Harekatı'nın başlangıcının üzerinden 2 yıl geçti.
Türkiye tarafından iki yıl önce, 24 Ağustos'ta saatler 04.00'ü gösterdiğinde hudut güvenliğini sağlamak, sınırları terör örgütlerinden temizlemek için büyük bir askeri harekat başlatıldı. Topçu ve çok namlulu roketatar atışlarıyla başlayan ve 7 ay süren Fırat Kalkanı Harekatı ile terör örgütü DEAŞ'ın Türkiye sınırıyla teması tamamen kesildi, PKK/PYD/YPG'nin sınır boyunca terör koridoru kurup Akdeniz'e çıkma planına darbe vuruldu. Harekatla güvenli hale getirilen bölgeye yüzbinlerce sivil döndü.
Fırat Kalkanı Harekatı'nın başlangıcının 2. yılı dolayısıyla derlediği bilgilere göre, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Müşterek Özel Görev Kuvveti ve koalisyon hava kuvvetleri tarafından Suriye'nin Halep kentine bağlı Cerablus bölgesinin terör örgütü DEAŞ unsurlarından temizlenmesi amacıyla 24 Ağustos 2016'da saat 04.00'te askeri harekat başlatıldı.
Harekat kapsamında ilk atışlar topçu bataryaları ve çok namlulu roketatarlarla (ÇNRA) yapıldı, 04.05'te daha önceden belirlenmiş belli noktalardan geçiş için iş makineleriyle geçitler açıldı. Yaklaşık iki saat süren top ve ÇNRA atışlarının ardından 06.08'de ilk hava harekatı icra edildi. Sonrasında saat 06.10 ve 06.30'da hava harekatları tekrarlandı. Harekatın başında yapılan ilk atışlarla tespit edilen 70 hedef tam isabetle vurularak imha edildi. Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı savaş uçaklarının Keklice ve Cerablus bölgesindeki hedeflere yönelik hava taarruzu sonucu da 12 hedefin tamamı vuruldu.
Harekata "Fırat Kalkanı Harekatı" adının verildiği duyurulurken, yapılan ilk açıklamalarda, "23 Ağustos 2016 tarihinde Gaziantep'in Karkamış ilçesine yapılan roket saldırıları üzerine, halkımızın can ve mal güvenliğini korumak ve yapılan sınır ihlallerini önlemek amacıyla Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından operasyon başlatılmıştır. Bu kapsamda düşman unsurlarına cevap ve her türlü terörist grupla mücadele amaçlı olarak Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından bugün saat 04.00 itibariyle daha önceden belirlenen DEAŞ hedeflerine yönelik topçu atışı başlamıştır" ifadesi kullanıldı.
Cerablus ve çevresinde ilk etapta 81 hedefin etkisiz hale getirildiği bildirilen açıklamada, "Saat 08.16 itibariyle 294 topçu ateşi yapılmış, ayrıca sabah saat 06.08 ile 07.50 arasında Hava Kuvvetlerimize ait F16 uçakları ile Cerablus'ta 12 hedef vurulmuştur. Bu tür sınır ihlalleri ve halkımızın can ve mal güvenliğini ilgilendiren konularda misliyle mukabelede bulunulacaktır." bilgisi paylaşıldı.

ÖSO UNSURLARI CERABLUS'A GİRDİ

Harekatın başlamasının ardından geçen kısa sürede Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) unsurları Cerablus ilçe merkezinin girişine kadar ilerledi.
Harekat dış basında da yoğun yer buldu. Bölgenin terör örgütü DEAŞ'tan temizlenmesi amacıyla başlatılan askeri harekatla ilgili görseller de yabancı basın kuruluşlarının internet sitelerinde sıcak gelişme başlığı altında aktarıldı.
Harekatın ilk gününde terör örgütü DEAŞ'ten arındırılan Cerablus'un ardından, TSK destekli ÖSO birlikleri kentin güneydoğusunda, Fırat Nehri kıyısındaki Cerablus Tahtani'yi kurtardı ve batıdaki Keklice kasabasına ilerledi. Harekatın dördüncü gününe gelindiğinde, Cerablus bölgesinde 10, Rai bölgesinde 3 köy teröristlerden temizlendi. Cerablus'ta mayınlardan temizlenen alanlarda Türk Kızılayı ekiplerince ihtiyaç sahiplerine insani yardım ulaştırılması ve sıcak yemek dağıtımına başlandı.
Türkiye'nin uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları ve BM sözleşmesinin 51'inci maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkı ile BM'nin DEAŞ ile mücadeleye yönelik kararları çerçevesinde sürdürülen harekatın dokuzuncu gününde ise vurulan hedef 262, yapılan atım ise bin 128'e ulaştı. Harekatın ikinci haftasına başlanırken teröristlerden arındırılan 32 köye Zavgar, Tell El Agbar ve Kulliyah eklenirken, terörist unsurlardan temizlenen alan 400 kilometrekareye yükseldi.

YENİ CEPHE AÇILDI

Fırat Kalkanı Harekatı 3 Eylül 2016'da yeni bir evreye kavuştu. Bu kapsamda TSK'ya ait zırhlı araçlar Suriye tarafındaki Çobanbey ilçesine geçti. Kilis ilinin Elbeyli ilçesinden geçiş yapan TSK unsurlarıyla harekat kapsamında yeni bir cephe açılmış oldu.
Harekatın Cerablus ayağında da ilerleme devam ederken 12'nci güne gelindiğinde ÖSO güçleri, TSK'nın desteğiyle Çobanbey ve Cerablus arasındaki Suriye-Türkiye sınırında, terörist unsurlardan arındırılmış bir kuşak meydana getirdi. Türkiye sınırından Suriye içine doğru 3 ila 5 kilometre derinliğe sahip güvenli kuşak, DEAŞ'ın Türkiye sınırı ile doğrudan fiziki temasını ortadan kaldırdı. ÖSO'nun terör örgütleri DEAŞ'tan ve PKK/PYD/YPG'den kurtardığı alan 600 kilometrekareye yaklaştı

SURİYELİLER ÜLKELERİNE DÖNÜYOR

Terör örgütünün sınırla temasının kesilmesinin ardından güvenli bölgeleri genişletme aşamasına geçildi. İlk 15 gün içinde yaklaşık 650 kilometrekare alan terör örgütlerinden arındırılırken eylül ayının ortasına yaklaşıldığında Halep'in kuzeyinde yaklaşık 850 kilometrekare alan DEAŞ ve PKK/PYD/YPG unsurlarından temizlendi, yüze yakın köy kurtarıldı. Söz konusu sürede terör örgütlerine ait 516 hedefe 2 bin 223 atım gerçekleştirildi. Cerablus bölgesinde ulaşılan 24 kilometre derinliğin ardından Çobanbey bölgesinde de sınıra komşu alanlarda Suriye içinde güneye doğru genişletme faaliyetleri başladı.
Fırat Kalkanı Harekatı'yla arındırılan bölgelerde mayın temizliği sürerken ülkelerindeki iç savaştan kaçarak Türkiye'ye sığınan ve harekatla terör örgütü DEAŞ'tan temizlenen Cerablus'a dönen Suriyelilerin sayısı eylülün son haftası itibarıyla 2 bin 857 oldu. Harekatın 40'ıncı gününe gelindiğinde ise muhalif unsurlarca Suriye'de yaklaşık 960 kilometrekarelik alanda kontrol sağlandı, atış vasıtalarıyla 6 bin 319 atış yapıldı, bin 657 hedef ateş altına alındı.
Takvimler 16 Ekim 2016'yı gösterdiğinde Suriye'nin kuzeyindeki Dabık köyü muhalifler tarafından ele geçirildi. Terör örgütü DEAŞ'ın bir yayın organına adını veren Dabık, örgüt için sembolik öneme sahipti.

HEDEF BAB

Harekatın başlamasının ardından geçen iki aylık sürede muhalif unsurları yaklaşık bin 280 kilometrekarelik bir alanı kapsayan 159 meskun mahalde kontrolü sağladı. Harekat kapsamında gelinen son aşamada Türk Silahlı Kuvvetleri destekli ÖSO unsurlarının yeni hedefi Bab'daki terörist unsurlar oldu.
El Bab'ın kuzeyden ve batıdan kuşatılmasına yönelik karadan ve havadan operasyonlarını sürdüren TSK unsurlarının harekatın üçüncü ayında kontrolü sağlanan alanı bin 800 kilometrekareye çıkardı. Aralık ayının sonuna gelindiğinde ise havadan ve karadan sağlanan yoğun ateş desteğiyle Bab'ın etrafı kuşatıldı, çatışmalar devam etti.
Yoğun çatışmaların sonunda Bab'ta kontrol 24 Şubat 2017'de sağlandı. Genelkurmay Başkanlığınca söz konusu tarihte yapılan açıklamada, "24 Ağustos 2016'da, koalisyon güçleriyle koordineli başlatılan Fırat Kalkanı Harekatı'nda, bugün itibarıyla Bab bölgesi kontrol altına alındı" ifadeleri kullanıldı.

3 BİNDEN FAZLA TERÖRİST ETKİSİZ HALE GETİRİLDİ

Genelkurmay Başkanlığınca, 31 Mart 2017'de yapılan açıklamayla da Fırat Kalkanı Harekatı'nın başarıyla tamamlandığı belirtildi. AA .

15 Ocak 2018 Pazartesi

CHP PKK-YPG-PYD'yi TERÖR ÖRGÜTÜ SAYMIYOR

Suriye operasyonunda dikkat çekici CHP ayrıntıları

Haber7 yazarı Taha Dağlı, Türkiye'nin Suriye'deki terör örgütlerine yönelik attığı her adımda CHP'den gelen tepkilere dikkat çeken bira yazı kaleme aldı.


24 Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı Harekatı başlatıldı.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, harekatın sadece DAEŞ teröristlerini hedef alma şartı koştu, “uluslararası hukuka uyulmalı” dedi.
Oysa Fırat kalkanında DAEŞ teröristlerinden arındırılan bölgeler için pusuda bekleyen PKK-PYD teröristleri vardı, Türkiye teröristlerin hepsini temizledi.

8 Ekim 2017’de İdlib Operasyonu başlatıldı.
10 Ekim’de Kılıçdaroğlu “İdlib’den gelecek her şehidin sorumlusu Erdoğan’dır" dedi.

Türk askerinin İdlib’e girmesiyle Afrin süreci de başlatıldı.
Afrin’in dillendirildiği günlerde CHP’liler yine karşı cephede yer aldı.
14 Kasım’da CHP milletvekili Aytuğ Atıcı, operasyona skandal sözlerle karşı çıkıp, Türk askerini işgalci ilan etti ve “Afrin’in işgali şu anda yanlıştır” dedi.

2016’da Fırat Kalkanı ile PKK-PYD’nin kuzey bağlantı koridorunu kapattık.
2017’de İdlib operasyonu ile PKK-PYD’nin güneye inmesinin önünü kestik.
2018’de Afrin operasyonu için gün sayılıyor ve hedef PKK-PYD teröristlerini sınırdan tamamen atmak.

2016’da Fırat Kalkanı başlarken, CHP karşı çıkıyordu.
PKK-PYD’yi Suriye’ye yerleştiren ABD karşı çıkıyordu.
PKK-PYD teröristleri karşı çıkıyordu.
FETÖ terör örgütü karşı çıkıyordu.
Tüm bunların sözcülüğünü yapan medya da karşı çıkıyordu.

2017’de İdlib operasyonu başlarken, CHP karşı çıkıyordu.
ABD de karşı çıkıyordu, PKK-PYD teröristleri de.
FETÖ ve onların sözcülüğünü yapan medya da ayaktaydı.

Eğer bu ülke CHP’nin kontrolünde olsa, 2016’da Fırat Kalkanı hiç başlatılmayacaktı.
900 kilometrelik sınırın tamamı ABD eliyle PKK teröristlerinin işgaline girecekti.

Eğer CHP’yi dinleseydik 2017’de Türk askeri İdlib’e girmeyecekti.
Türk askerinin yerine İdlib’e, Fırat Kalkanı ile planı bozulan PYD teröristleri girecekti.
Oradan da güney koridoruyla Akdeniz’e ineceklerdi.

Eğer CHP’ye kalsaydık, PYD teröristleri Afrin’de sıkışıp, kalmayacaklardı.
Bugün biz Afrin operasyonu gibi bir şey de konuşmuyor olacaktık.

Çünkü 2016’da Fırat Kalkanı ile atılan adım, teröre büyük darbe vurdu.
2017’de İdlib operasyonu ise Fırat Kalkanının devamıydı.
Ve bugün gündemimizde olan Afrin operasyonunun başlangıcıydı.

Türk askeri 8 Ekim 2017’de İdlib’e girdikten Afrin kuşatıldı.
PYD teröristlerinin bulunduğu bölgenin sınırına 2 gözetleme kulesi kuruldu.
ABD’nin verdiği silahlara rağmen PYD’nin Azez’e yönelik saldırıları durduruldu.

8 Ekim’de Türk askeri İdlib’e girerken CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “şehitlerin sorumlusu Erdoğan’dır” diye terör örgütüne yönelik operasyona gölge düşürmeye çalışmıştı.
Çok şükür İdlib’ten hiç acı haber gelmedi.
Peki Kılıçdaroğlu ya da diğer CHP’liler 8 Ekim’den bu yana devam eden İdlib operasyonunda görevli Mehmetçiğin başına kötü bir şey gelmemesini hiç gündeme getirdiler mi acaba?
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html