BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Rojava Projesi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Rojava Projesi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

26 Aralık 2018 Çarşamba

Netahyahu neden Kıbrıs ve neden Kürtler diyor?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Tunus’ta kitabın ortasından konuşup meselenin bam teline bastı.

Şu sözleriyle bir nevi ‘kral çıplak’ demiş oldu:

“Netanyahu son zamanlarda huzursuz çünkü Suriye’yi bölemeyeceğini anladı. PKK YPG aracılığı ile Suriye’yi bölmek istiyorlardı. Kürt kardeşlerimizin adını kullanarak Cumhurbaşkanımıza laf atıyor. Cumhurbaşkanımıza iftiralar atmak istiyor haddini de aşıyor. PKK ile Netanyahu'nun ortak özelliği var. İkisi de bebek katili.”


Ülkesinde ‘telekomünikasyon yolsuzluğu’ nedeniyle zor günler geçiren İsrail Başbakanı Netanyahu’nun suratı, ABD Başkanı Trump’ın Suriye’deki askerlerini çekme kararı almasından sonra, bir kere daha asıldı.
Bu karar, Fırat’ın doğusundaki PKK oluşumunun bir ‘Made in İsrail’ projesi olduğu gerçeğini kabak gibi meydana çıkarınca, Netanyahu öfkesini Cumhurbaşkanı Erdoğan’a laf yetiştirerek çıkarmaya çalıştı.
Türkiye’yi Kıbrıs’ı işgal etmek, Edoğan’ın ordusunu Kürt köylerinde kadın ve çocukları katletmekle suçlayıp “Erdoğan bu konularda bize nutuk çekemez” dedi.
Kadın ve çocuk katliamlarıyla dünyanın lanetini kazanmış bir ülkenin başbakanı söylüyor bu lafları.
Ama bu hezeyan dolu öfke halinin bir nedeni var tabi.

Daha doğrusu iki nedeni:

Netanyahu hem Kıbrıs hem de Kürtler derken ülkesinin bu iki alanla ilgili çıkarlarının son dönemde nasıl zarar gördüğünden dem vurmuş oluyor aslında.
Kürtler bahsinde, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun sözlerinin üstüne söylenecek pek bir şey yok.

İsrail PKK/YPG üzerinden Suriye’yi bölmek istiyordu.

Devamında da Türkiye’yi bölüp garnizon devlet projesine hayat kazandıracaktı.
ABD askerinin çekilmesiyle bu proje ağır bir darbe alacak.
Yani Netanyahu, Kürtler derken, Erdoğan’ı karşılığı olmayan iftiralarla suçlarken, ‘yakın ilgi alanına’ giren bir konuda mevzi kaybetmenin öfke halini dışa vuruyor.

Kıbrıs için de benzer bir durum söz konusu.

Kıbrıs açıklarında keşfedilen petrol ve doğalgaz rezervini Kıbrıs’lı Türkler ve Türkiye’yi bypass ederek çıkarma projesi de Türkiye’nin kararlı bir tutum alması nedeniyle yara almış durumda.
İsrail, Yunanistan ve Mısır’la ortaklaşa bütün bu zenginliğe konmayı hesaplayan İsrail planı, Suriye’nin kuzeyinde olduğu gibi burada da sekteye uğramış görünüyor.
Bu da Netanyahu’nun öfke nöbetlerine tutulması için yeter de artar bir gerekçe.
İsrail, Kuzey Suriye’deki PKK oluşumu ve ‘Rojava projesi’ konusunda bugüne kadar genellikle sessiz kaldı.
 Bu durum “Projenin arkasında İsrail var” cümlesinin önüne bir ‘Acaba’ kuşkusunu koymayı gerektirebilirdi.
Ama şimdi artık o ‘Acaba kuşkusuna’ da yer kalmadı.
Trump’ın asker çekme kararı sonrası İsrail yönetimi adına çıkarılan gürültüler, bunu apaçık ortaya koydu.
İsrail başbakanının kuyruk acısı da buradan geliyor.

Ankara'nın Suriye için yeni yol haritası;


ABD Başkanı Trump’ın çekilme kararı sürpriz bir şekilde gelişince, oyuncular için Suriye kartları yeniden karılmaya başladı.

Bu elbette Türkiye için de geçerli.

Dün sabah dış politikada 2018 yılı değerlendirmesi için bir araya geldiğimiz Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, bu son gelişme üzerine paydaşlarla istişareler yaparak hareket etmek istediklerini dile getirdi.
Ankara için öncelik, ABD askerlerinin geri çekilme sürecinde bir boşluk oluşmaması.
Bu bağlamda, ‘istişarelerin’ önemli bir kısmı Washington ile yürütülüyor.
ABD yönetimi, Ankara’nın koordineli hareket etme talebini de kabullenmiş görünüyor.
Bu hafta içinde askeri bir heyet Ankara’ya gelip, kendi muadilleriyle çekilme sürecini konuşacak.
Eş zamanlı olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatı doğrultusunda Moskova ile temas kurulacak, yeni durum üzerine yeni müzakereler yapılacak.
Bu bahis açıldığında Çavuşoğlu, “Rusya sahada bir aktör. Önümüzdeki günlerde bir Rusya ziyareti yapıp, görüş alışverişinde bulunacağız. İstişare edeceğiz. Boşluk oluşmaması için diğer aktörlerle de istişare etmemiz gerekiyor” dedi.

“ABD’NİN ÇEKİLMESİYLE PYD SORUNUNA KÖKLÜ BİR ÇÖZÜM BULUNABİLİR”


Cümlenin sahibi Bakan Çavuşoğlu.

Bu ifade aslında, yeni Suriye denkleminde Türkiye’nin önceliğini ve vazgeçilmez pozisyonunu yansıtıyor diyebiliriz.

Bu şu anlama da geliyor:

PKK/YPG’nin Suriye topraklarının üçte birini ABD desteğiyle ele geçirerek oluşturduğu fiili durum, bir başka deyişle "Rojava projesinin" geleceğini kötü günler bekliyor.

Peki nasıl bir öngörüde bulunulabilir?

Önceki gün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadelerinde karşılığını bulan “Suriye Kürtlerini PYD zulmüne terk etmeyeceğiz” sözlerini, bir işaret fişeği olarak görmek mümkün.

Bu yaklaşım biçimi Ankara açısından şöyle bir niyete işaret ediyor:

Türkiye’ye müzahir Kürt gruplarını daha derli toplu şekilde organize edip, Suriye’nin geleceğinde YPG’nin yerine ikame etmek. Önümüzdeki süreçte, bu politikanın daha gözle görülür sonuçları karşımıza çıkabilir.

“POMPEO ARADI SORULAR SORDU ASKERE SORUN DEDİM”


Yabancı basında 14 Aralık’ta gerçekleşen Trump/Erdoğan görüşmesinin arka planına dair dikkat çekici haberler çıkmış, Pazartesi günü bu köşede o yazılardan alıntılar kullanmıştık.
O yazılardan birinde, bir gün önce, yani 13 Aralık’ta, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nin Türkiye’nin operasyon hazırlığıyla ilgili bilgi edinmek için Türk mevkidaşını aradığından söz etmiştik.
Çavuşoğlu, bu bilgiyi daha sorulmadan teyit ettikten sonra, o görüşmeye dair yeni veriler paylaştı.
Şunları söyledi: “Pompeo beni aradı (13 Aralık görüşmesi) ‘Plan, strateji nedir’ diye sorular sordu. Teknik sorular. ‘Bunlar teknik konular, cevabını öğrenmek istiyorsanız bizim askeri yetkilileri arayabilirsiniz. Ama kararlılığımızı öğrenmek istiyorsanız, evet kararlıyız’ dedim.”

ESAD’DAN MÜNBİÇ HAMLESİ


ABD’nin Suriye’deki askerlerini çekme kararı sonrası dün, Fırat’ın batısından ‘Boşluk doldurma’ başlığının altını doldurabilecek dikkat çekici bir haber geldi.
Haber, Münbiç’in batısında yer alan Arimah isimli beldenin, YPG kontrolünde iken Esad rejimine bağlı birliklerin eline geçtiğini söylüyordu.
Haliyle bu durum Rejim ile YPG arasında dar alanda bir paslaşma mı oluyor sorusunu akıllara getirdi.
Haber yayıldıktan sonra Milli Savunma Bakanlığı adına yapılan açıklama ise meselenin bu şekilde olmadığına işaret ediyordu.
Açıklamaya göre, ‘Arimah bölgesindeki hareketlilik 2017’den beri bölgede bulunan Suriye rejim güçlerine ait’ idi. Yani yeni bir durum yoktu.
Esad rejimi ile YPG arasında sık sık görüşmeler yapıldığını biliyoruz.
Ancak, dün Çavuşoğlu’nun da dile getirdiği gibi, iki tarafın çıkarları çoğu zaman çatıştığı için, bu görüşmelerden iki taraf da başarılı sonuçlar elde edemiyor.
Peki, diyelim ki anlaştılar ve Fırat’ın doğusunda kendi aralarında yeni bir güç paylaşımı yaptılar.

Böyle bir senaryo karşısında Türkiye’nin tepkisi ne olur?

Sorunun yanıtını yine Dışişleri Bakanı’nın ağzından verelim: “Rejim geldi, YPG orada diyelim. Hiç tereddüt etmeyiz. Bugün Irak’ta PKK tehdidine karşı nasıl operasyonlar yapıyorsak, aynısını Suriye’de de yaparız. Bu, Türkiye için beka meselesidir. Ulusal güvenlik meselesidir.”


10 Aralık 2018 Pazartesi

TSK operasyon için hazır ama…

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Farkında mısınız bilmiyorum.
'TSK, Fırat’ın doğusu için operasyonun planlamasını tamamladı'
Yeni Şafak gazetesi yazarı Mehmet Acet, TSK'nın Fırat'ın doğusuna yönelik bir operasyon için planlamasını tamamladığını, 150 hedef nokta belirlendiğini ileri sürdü.
Yeni Şafak gazetesi yazarı Mehmet Acet, TSK'nın Fırat'ın doğusuna yönelik bir operasyon için planlamasını tamamladığını ileri sürdü.

"Askeri çevrelerden aldığımız bilgilere göre TSK, Fırat’ın doğusu için muhtemel bir operasyonun planlamasını tamamlamış durumda" diyen Acet, "Kaynaklarımız ‘Noktasal operasyonlardan’ söz ediyor. Nokta operasyonları derken, YPG’nin sınıra yakın bölgelerdeki konuşlanma alanlarından söz ediyoruz. Sayı olarak da 150 civarında ‘hedef nokta’ söz konusu. TSK’nın Suriye hava ve kara sahasını kullanmadan bu harekâtı yapabilecek kapasiteye sahip olduğu da dile getiriliyor. Savaş uçakları, Suriye hava sahasına girmeden 30 kilometre derinlikteki hedefleri etkili bir şekilde vurabiliyor. Karadan top atışlarıyla bu menzil biraz daha uzatılabiliyor. Zaten, YPG’nin mevzilenmesi, Türkiye topraklarına dönük ürettiği tehdit alanı, sınıra yakın bölgelerde yer alıyor" ifadelerini kullandı.

"Türkiye’nin Fırat’ın doğusu için harekete geçmesinin önündeki en büyük engelin ne olduğunu artık Mısır’daki sağır sultanın bile duyduğunu" belirten Acet, "ABD, zaman zaman şiddeti artan baskılarla Ankara’nın harekete geçmesini engellemeye çalışıyor. Başkentte hem askeri hem de sivil yönetim çevrelerinde ‘hangi tercihle’ hareket edileceğine dair uzun süredir tartışmalar, fikir egzersizleri yapıldığını da biliyoruz" dedi.

Emperyalizmin coğrafyamız için öngördüğü ulus devlet mekaniği, Türkiye’nin güney sınırının hemen arkasında yeniden çarklarını döndürmeye başladı.

Sadece orada değil, başka yerlerde de döndürüyor da, burası biraz daha bariz hale gelmiş durumda.

Daha doğrusu yeni bir şeyden değil de, diğer unsurları yeni yeni ortaya çıkan bir şeylerden söz ediyorum.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Güvenlik Konseyi’ne sunduğu rapora göre, PYD’nin hakim olduğu bölgelerdeki "hak ihlallerinin" eğitim boyutuna bakınca, sözünü ettiğimiz proje kabak gibi meydana çıkıyor.

Rapora göre, Kürtçe dışındaki dillerde dil eğitimi engelleniyor, okullarda Arap ailelerin çocuklarının Arapça ders görmeleri men ediliyor, bu talebi sürdürenler göçe zorlanıyor ve nihayetinde "Kürt Ulusçuluğunu" merkeze alan homojen bir alan/coğrafya inşa ediliyor.

Emperyalizm dediğimiz şeyin tam tarifini şu şekilde de yapabiliriz: Kendi coğrafyasında bir sorun olduğu zaman "Sorunlarınızı çözmek için birleşin" çağrısında bulunmak, bizim buralarda topluluklar arasında bir takım sorunlar yaşandığında ise "Madem aranızda mesele var o zaman ayrılın, bölünün, parçalanın" önermesinde bulunmak.

Demek istediğim şu: 

Ulusçuluk anlayışıyla Türkiye topraklarında uygulamaya konulup çıktısı "Kürt/Kürtçe Sorunu" olarak karşımızda beliren her şeyin, şimdi tersinden Suriye’nin kuzeyinde bu defa PKK eliyle projelendirilip sürüme sokulduğu bir döneme giriyoruz.

BİNLERCE TIR’LIK SİLAHLAR BUNUN İÇİN Mİ VERİLDİ?


Suriye’nin kuzeyinde, Fırat’ın doğusundaki PKK oluşumunun Türkiye’ye dönük "bekâ tehdidini" salt güvenlik perspektifiyle değil, şu yukarıda sözünü ettiğimiz boyutlarıyla da gündemimize alsak iyi olacak.

Çünkü belli oldu ki, Suriye’deki butik devlet oluşumuyla yetinmeyip Türkiye’nin "istikrar sorunu" yaşadığı bir dönemi kollayarak, PKK eliyle aynı projeyi sınırın bu tarafına taşıma iradesi kolay kolay terkedilmeyecek.

O zaman şunu da söyleyebiliriz: 

Demek ki 2015 yazında estirilen hendek terörü amacına ulaşsaydı, "Rojava Projesi" Türkiye topraklarına taşınabilmiş olsaydı, ya da çokça zikredildiği gibi 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olmuş olsaydı, belki de bugünlerde Doğu/Güneydoğu bölgesinde çocuklarının Türkçe öğrenmelerini talep eden aileler, zorunlu göçe tabi tutuluyor olacaktı.


FIRAT’IN DOĞUSU İÇİN NOKTASAL HEDEFLER BELİRLENDİ


Şimdi gelelim, muhtemel bir askeri operasyonun hazırlıklarına…

Askeri çevrelerden aldığımız bilgilere göre TSK, Fırat’ın doğusu için muhtemel bir operasyonun planlamasını tamamlamış durumda.

Kaynaklarımız "Noktasal operasyonlardan" söz ediyor.

Nokta operasyonları derken, YPG’nin sınıra yakın bölgelerdeki konuşlanma alanlarından söz ediyoruz.

Sayı olarak da 150 civarında "hedef nokta" söz konusu.

TSK’nın Suriye hava ve kara sahasını kullanmadan bu harekâtı yapabilecek kapasiteye sahip olduğu da dile getiriliyor.

Savaş uçakları, Suriye hava sahasına girmeden 30 kilometre derinlikteki hedefleri etkili bir şekilde vurabiliyor.

Karadan top atışlarıyla bu menzil biraz daha uzatılabiliyor.

Zaten, YPG’nin mevzilenmesi, Türkiye topraklarına dönük ürettiği tehdit alanı, sınıra yakın bölgelerde yer alıyor.

Önceki tecrübeleri de dikkate alacak olursak, YPG’nin TSK’ya karşı Fırat’ın doğusunda da tutunma şansı bulunmuyor.


ANKARA ABD’DEN GELEN TEHDİTLERLE KENDİ GELECEĞİNİ GÜVENCE ALTINA ALMAK ARASINDA BİR TERCİH ARAYIŞINDA


Türkiye’nin Fırat’ın doğusu için harekete geçmesinin önündeki en büyük engelin ne olduğunu artık Mısır’daki sağır sultan bile duymuş durumda.

ABD, zaman zaman şiddeti artan baskılarla Ankara’nın harekete geçmesini engellemeye çalışıyor.

Başkentte hem askeri hem de sivil yönetim çevrelerinde "hangi tercihle" hareket edileceğine dair uzun süredir tartışmalar, fikir egzersizleri yapıldığını da biliyoruz.

Birkaç gün önce konuştuğum emekli bir kuvvet komutanı, Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında bu konuların sık sık tartışıldığını, kendisinin ABD’nin tehditlerine boyun eğmeden harekete geçme fikrinde olduğunu dile getirdi.

Bu, kolay bir tercih değil tabii.

Geçen hafta sonuna doğru Ankara’ya gelip görüşmeler yapan, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in Lisan-ı Hali, "Bize rağmen sakın kıpırdamayın" der gibiydi.

Ama Jeffrey öyle dedi diye öyle olacak diye de bir şey yok.

Şu kadarını söyleyelim: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bu konulardaki duyarlılığı ve kararlılığı, bu duyarlılık ve kararlılığın devletin ilgili kurumlarıyla senkronize halde olması, neler olabileceğine dair Jeffrey’in söylediklerinden daha fazla fikir veriyor.


YENİ ŞAFAK GAZETESİ

11 Ekim 2017 Çarşamba

PKK'yı NATO kurdu, yeni patronu Amerika olacak


Abdullah Öcalan yakalanıp Türkiye'ye getirildiğinde kendisinin avukatlığını üstlenen Ahmet Zeki Okçuoğlu, PKK ve Öcalan hakkında ezber bozacak iddialarda bulundu. PKK'nın NATO tarafından kurulan bir Kürt Gladyosu olduğunu söyleyen Okçuoğlu, Karar.com'a konuştu. Okçuoğlu, "PKK YPG’leştirilecek, yeni patron Amerika olacak" dedi.
PKK taşerondur diyorsunuz. Hatta bunu Öcalan'ın kendisi söylüyor diyorsunuz? Neyin kimin taşeronu?
Abdullah Öcalan'ın 
Almanya'da yaşayan 
eski Avukatı 
Ahmet Zeki Okçuoğlu,
Açıklamaları 
01 Eylül 2015 Salı

Evet, “PKK taşerondur" sözü onun kurucusu ve halen lideri olan Abdullah Öcalan'a ait. Öcalan bunu, İmralı’ya getirildikten sonra, sorgulama adı altında çekilen ve Aydınlık Gazetesi tarafından deşifre edilen video kayıtlarından birinde söylüyor. Ancak ben bu sözü, Türk yönetim çevrelerinin yıllardır tekrarladığı, PKK'nin TC'ye karşı bazı dış mihrakların taşeronluğunu yaptığı anlamında ifade etmedim. Tam tersine PKK kurulduğu günden beri TC devletinin güdümünde. PKK kurulduğu günden beri Kürdistan'ı kolonileştirerek paylaşan bölgesel ve milletlerarası güçlerin taşeronluğunu yapıyor.
PKK'yı NATO kurdurdu
PKK'nın kuruluşu nasıl oldu bu durumda? Öcalan kimdir?
PKK’nin kuruluşuyla ilgili iki resmi, bir de gayrı resmi üç hikaye var... Resmi hikayelerden biri TC'ye ait. Bu hikayede PKK, bölücü ve terörist bir organizasyon olarak tarif ediliyor. Bu organizasyonun amacı son Türk devletini bölerek yok etmek. İkinci resmi hikaye PKK’ye ait… Bu hikayede PKK, klasik bir milli kurtuluş organizasyonu olarak tarif ediliyor. Hikayeye göre, parçalanan ve milletlerarası koloni statüsüne mahkum edilen Kürdistan'ı kurtarmak ve bağımsız-birleşik Kürdistanı kurmak amacıyla kurulan PKK, bu amacı gerçekleştirmek için TC devletine karşı silahlı mücadele başlatıyor. Karşıt gibi görünse de bu iki resmi hikaye aşağı yukarı aynı.
Gerçek hikaye nedir sizce?
PKK’nin gayrı resmi hikayesi ise tamamen farklı. Bu hikayenin de müellifi yine Abdullah Öcalan. Öcalan, kitaplaştırılan konuşmalarında (Erkeği Öldürmek, Devrimin Dili ve Eylemi) ve Türk gazetecileriyle yaptığı muhtelif röportajlarda PKK’yi MİT’in talimatı ve onun verdiği paralarla kurduğunu açıklıyor. PKK'nin ikinci adamı Cemil Bayık, gazeteci İsmet İmset'in "PKK" adlı kitabında yer verdiği beyanında, PKK’yi kurmak için MİT’in kendilerine verdiği süreyi geçirdiklerini ve bu yüzden MİT mensubu Ağrılı Abdurrahman’ın yanlarına gelerek kendilerini azarladığını ve kendilerine altı aylık ek bir süre verdiğini ve kendilerine, "Bu süre zarfında da kurmazsanız öldürülülürsünüz!” dediğini söylüyor. 12 Mart askeri darbesinin ünlü savcısı Baki Tuğ, 12 Mart’ta bir bildiri nedeniyle tutuklanan Öcalan’ı, MİT’ten gelen “Elemanımızdır!” yazısı üzerine serbest bıraktıklarını müteaddit defa açıkladı. Bu derin ilişkinin derin bir arka boyutu daha var: NATO… Abdullah Öcalan MİT’le ilişkisinden söz ederken NATO’dan da söz eder.
Bu konuyu biraz açar mısınız?
Bu gibi durumlarda NATO deyince akla GLADIO gelir. Geçmişte Gladio, Kontr Gerilla adıyla anılıyordu. Öcalan’ın verdiği bilgilerden yola çıkarak PKK için, NATO’nun Kürdistan planı çerçevesinde evrensel Gladio sistemi içinde Türk Gladio’suna bağlı olarak oluşturulan bir birim (Kürt Gladiosu) olduğunu söyleyebiliriz. PKK’nin Batı dünyasında gördüğü büyük hoşgörü, Öcalan'ın bu beyanını desteklemektedir. PKK, NATO’ya bağlı Türk Gladiosu tarafından kurulduktan sonra Kürdistan’ı bölüşen diğer bölge devletleri ve Barzaniler (PDK) ve daha sonra da Talabani (YNK) bu projeye dahil edildi. PKK lideri bu büyük mutabakata bağlı olarak Suriye'ye, ondan sonra da Güney Kürdistan’a yerleştirildi. Daha sonra yine aynı mutabakatla Suriye’den çıkarılarak TC’ye getirildi. Şu günlerde ise PKK için, tarihinin yeni bir döneminin hazırlıkları yapılıyor.
Taşeronun amacı olmaz
PKK'nın amacı nedir peki?
PKK'nin bir amacı yok, onu kuranların amacı var. Taşeronun amacı olmaz. Patronu önüne ne koyarsa o, onu yapmakla mükelleftir. Yap der yapar, yık der yıkar. Bu yüzden de PKK zaman zaman farklı (hatta tamen zıt) şeyler savunuyor. Bu organizasyon, Kürt milliyetçisi ve Marksist bir kimlikle sahneye çıkarıldı ve Kuzey Kürdistan’da 15 yıl bu kimlikle silahlı faaliyet yürüttü. Abdullah Öcalan TC’ye getirildikten bir süre sonra, sözde Kürt milliyetçisi ve Marksist PKK’nin siyasi çizgisi Türk milliyetçiliğine, Ergenekon’un tasfiyesinden ve AKP iktidara hakim olmasından sonra da İslamcılığa evrildi.
Hedef düşük yoğunlukta çatışmaydı
Öyleyse şöyle sorayım, PKK’yi kuranların amacı nedir?
ABD Kürt milliyetçiliğini 1960 ve 1970'li yıllarda Mustafa Barzani vasıtasıyla kontrol ediyordu. 1975’te Güney Kürdistan’da Mustafa Barzani liderliğinde silahlı direniş hareketi tasfiye edilince ABD'nin kontrol mekanizması çöktü ve Kürt milliyetçiliği hızla Sovyetler Birliği'ne yönelmeye başladı. Jeopolitik bakımdan Ortadoğu'nun en önemli ve en dinamik bölgesi olan Kürdistan’daki bu gelişme bölgede güç dengesini ABD aleyhine çevirecek bir nitelikteydi. Bunun önüne geçmek için bir dizi tedbirin yanında PKK projesi devreye kondu. PKK vasıtasıyla Kuzey Kürdistan’da (gerektiğinde Kürdistan’ın diğer parçalarında da) “düşük yoğunlukta çatışma” ortamı yaratılacak ve bu sayede bu coğrafya kontrol altına alınacaktı. O dönemde ABD ve NATO’nun “düşük yoğunlukta çatışma” stratejisiyle Kürdistan'da ulaşmak istediği bir başka hedef de, bu çatışmaya bağlı olarak bu coğrafyada nüfus göçü, ekonomik ve sosyal çöküntü yaratarak Kürdistan meselesinin çapını küçültmekti. Proje NATO gözetimi altında TC tarafından uygulamaya kondu. Bu, TC'nin arayıp da bulamadığı bir şeydi. 12 Eylül askeri darbesiyle start verildi. Askeri darbeden kısa bir süre sonra Kuzey Kürdistan’da “düşük yoğunluklu çatışma” ortamının psikolojik şartları yaratıldı. Geriye PKK'nin "ilk kurşun"u patlatması kalıyordu. O zaman henüz çok zayıf olduğu için PKK, Barzani peşmergesinin de yardımıyla, 14-15 Ağustos 1984'te "ilk kurşun"u patlattı. PKK'nin ilk kurşunu patlattığı gün PDK'nin kuruluşu ve Mesut Barzani'nin doğum gününe denk geliyordu.
Soğuk Savaş'tan sonra Batı çözüme odaklandı
Peki ya Soğuk Savaş'tan sonra?
PKK'nin kurulması ve Kürdistan'da "düşük yoğunlukta çatışma" stratejisinin uygulanması Soğuk Savaş politikasıydı. Soğuk Savaş bitince, bu politikaya da ihtiyaç kalmadı. Başka bir deyişle Amerika ve AB, Körfez Savaşı’ndan sonra, Kürdistan için güvenlikçi politika yerini çözüm yanlısı bir politika izlemeye başladı. Ancak bunu TC’ye kabul ettirmek kolay değildi. Daha doğrusu TC onların her dediğine tamam diyordu, ama uyulamaya gelice ipe un seriyor ve verdiği sözlerden hiçbirini yerine getirmiyordu. PKK, TC'nin geleneksel politikasını sürdürmesi için ele geçmez bir enstrümandı ve bu mesele var oldukça onu yitirmek istiyordu. Kürdistan konusunda ABD ve AB'nin TC’den istediği bir şey de, Körfez Savaşı’ndan sonra yarı bağımsız bir statü kazanan Güney Kürdistan’ın federal bir statüyle TC’ye bağlanmasıydı. TC buna da yok demiyordu, ama bu konuda da bugüne kadar kayda değer bir adım atmadı. Türk yönetiminin ipe un serme politikasını uygulamasında Abdullah Öcalan ve PKK bugüne kadar ona paha biçilmez yardımlarda bulundu. TC devleti, Abdullah Öcalan ve PKK’nin kendisine sunduğu bu fırsatlar sayesinde “çözüm süreci”ni yirmiyedi yıl sürüncemede bırakma imkanına sahip oldu.
PKK'nın dış mihraklarca Türkiye'yi zayıflatmak için kullanıldığına katılıyor musunuz?
PKK'nin sahneye çıkarıldığı günden beri söylenen bu sözün gerçekle bir alakası yok. TC devleti Lozan statükosunun aynen devam etmesini istiyor. Bu yüzden de Kürdistan meselesi konusunda herhangi bir çözüm önerisini, varlığına yönelik bir komplo olarak görüyor. PKK’nin yukarda gerçek öyküsünü anlattım. PKK NATO’nun icazetiyle Türk Gladio’su tarafından kuruldu ve halen de ipleri Türk yönetiminin elinde. “Düşük yoğunlukta çatışma” tamamen Kürdistan’la sınırlı bir proje. Kürdistan’ın ötesi PKK’nin askeri faaliyetlerine yasaklıydı. Otuz yıl süren bu savaş süresince PKK Kürdistan dışında Türklere yönelik infial uyandıracak kanlı bir eylem gerçekleştirmedi.
HDP kirli kimliğini demokrasi ile gizliyor
HDP'yi denklemin neresinde tutuyorsunuz?
HDP, adında "demokrasi" olan bir parti. Parti programının neredeyse her satırında "demokrasi" sözcüğü var. Üstelik diğer partilerden farklı olarak demokrasiyi, tavandan değil, tabandan inşa etmekte söz ediyor. HDP'de demokrasi aşkı, ultra demokratik “öz yönetim”i savunacak kadar ileri bir boyuta. Şüphesiz bu tamamen sahte bir görüntü. HDP’nin gerçek zihniyetinde demokrasinin "d"si bile yer yok. Terörizm yardakçısı, hileli ve gizli servis güdümlü olan HDP, demokrasi kavramıyla bu kirli kimliğini gizlemeye çalışmaktadır.
Öcalan'ın avukatı oldum, çünkü...
Sizin Öcalan'ın avukatlığını üstlenmeniz nasıl oldu? O zamanlar kendisine inanıyor muydunuz?
Öcalan'ın devlet görevlisi olduğunu silah patlattığı ilk günden beri söylüyorum. Bu nedenle ona karşı hep sert bir muhalefet yürüttüm. Öcalan beni açıkça ölümle tehdit etti. Bunlara rağmen rağmen Öcalan TC'ye getirildiğinde iki nedenle onun avukatlığını üstlendim… Birincisi, o günlerde herkes gibi bende de TC'nin Öcalan'ı artık gözden çıkardığı kanaati hakimdi. Onun bu durumundan yararlanarak mahkemede en azından Kürt karşıtı bir tutum izlemekten onu alıkoymayı umuyordum. Çünkü getirilirken uçakta sözler ve video kayıtları çok ürkütücüydü. Gerçek kimliği ne olursa olsun Öcalan mahkemede Kürtleri temsil edecekti. Onun göstereceği olumsuz bir tutum hem Kürtler arasında büyük bir moral çöküntüsü yaratacaktı, hem de onların dünya alem nezdinde Küçük düşmesine neden olacaktı. Beni onun avukatlığını üstlenmeye sevk eden ikinci ve asıl neden, PKK'nin onun ve Türk gizli servislerinin güdümünden kurtulmasına katkıda bulunmaktı. Şüphesiz benimkisi ham bir hayaldi. Mahkeme tiyatroydu ve senaryosu çok önceden hazırlanmıştı. Beni de oyuna dahil etmek istiyorlardı. Bunu farkettiğim an Öcalan'ın avukatlığını bıraktım.
Bağımsız Kürdistan'ı destekliyorsunuz. Bunun Kürtlere ve bölgeye ne katkısı olabilir sizce?
Bağımsızlık her milletin hakkıdır. Kürtler de bir millet olduğu için doğal olarak onların da hakkı. Üstelik Kürtler Ortadoğunun en kadim halkı. Çağımız millet-devlet çağı. Bağımsızlık mücadelesinde hukukun sınırları içinde kalınmalı. Kürtler büyük bir millet. Barışçıl yöntemlerle bu hakkı elde etmesi çok daha rahat olacaktır.
PKK YPG’leştirilecek, yeni patron Amerika olacak
Peki PKK'nın bundan sonrası ne olacak? Tahmininiz var mı?
PKK ile ilgili gelişmeleri sadece bu organizasyonla TC arasında ilişkilerle sınırlı ele alırsanız doğru sonuçlara ulaşamazsınız. Gelişmeler daha çok kapalı kapılar arkasında cereyan ediyor. Bize yansıyan devede kulak. Ayrıca bu ilişkinin bir de milletlerarası boyutu var. Gelişmeleri değerlendirirken Amerika’yı ve Avrupa Birliğini mutlaka hesaba katmanız gerekiyor. Son yıllarda TC'nin PKK siyasetinde çok önemli bir değişim oldu ve hiç kimse bunun üzerinde durmadı. Türk yönetimi eskiden, PKK’nin silah bırakması, kendisini feshetmesi ve üyelerinin teslim olmasını istiyordu. Son yıllarda Türk yönetimi bu şartlarından vazgeçti ve yerine, PKK'nin TC’ye karşı silahlı faaliyetlerini sona erdirmesi ile sınırlı bir talepte bulunmakla yetindi. Başka bir ifadeyle Türk yönetimi PKK'ye, "Bana dokunma, nereye gidersen git beni ilgilendirmez” diyordu. PKK öyle nereye gidersen gitsin denecek bir organizasyon değil. Ayrıca TC de bunu kolay kolay söyleyecek bir devlet değildi. Rolü gereği PKK, "Türkün karşı durulmaz gücü" karşısında bir kez daha diz çökecek ve sonra da silahlı güçlerini Kuzey Kürdistan’dan (muhtemelen Güney Kürdistan’dan da) Batı Kürdistan'a kaydırılacak. Bu PKK için hem bir son, hem de yeni bir başlangıç. Rojava’da PKK tarihinin yeni bir dönemi başlıyor. PKK, YPG’leştirilecek. Yeni oluşumun patronu ise NATO adına Amerika olacak.
HDP’ye ne olacak sizce?
PKK’nin silahlı gücünün Kuzey Kürdistan’dan çıkarıldıktan sonra TC’nin elinde ondan geriye, lideri Abdullah Öcalan ve onun legal boyutu olan HDP kalacak. Abdullah Öcalan liderliğinde devletin Kürt partisi olarak Türk siyaset sahnesine katılacak. Bunun için de Öcalan “ev hapsi”ne alınacak ve oradan partisini ve Kürtleri yönetmeye devam edecek.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html