BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Obama sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Obama sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

9 Kasım 2020 Pazartesi

Amerikan dış politika aklı ve yeni Başkan Joe Biden

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil.

Amerika Birleşik Devletleri geçtiğimiz Salı günü gerçekleşen sorunlu ve kaotik seçimle 46. başkanını belirledi ve Joe Biden ile birlikte yeniden bir Demokrat döneme uyandık. Amerikan siyasal sosyolojisi ve politika biçimi anlamında ülkeyi gelecekte çok iyi günlerin beklemediğinin işaret taşlarıyla dolu bir seçim süreciydi, şahit olunan. Meselenin elbette birçok farklı boyutu var. Siyasal vizyon ve tasavvurdaki daralma, sosyo-iktisadi ve sosyo-politik kodlara içkin dip dalga ve büyük bir ahlaki meşruiyet kaybı.

Peki, ABD böylesi bir zeminde yeni başkanını karşılarken ortada duran siyasal manzara, özelde Amerikan dış politika aklı, kodları ve icrası bakımından bize ne anlatıyor?

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacak. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır.

Amerikan dış politika aklının zihinsel/normatif temelleri

Amerikan dış politika aklının yapısına ilişkin yapılacak bir tartışma, her şeyden evvel Amerika’nın kendisine nasıl istisnai bir karakter atfettiğiyle ilgilidir. Amerikan oryantalizmi ve istisnailiği, bu bakımdan kendi kurucu anlatısında olduğu gibi, Amerika’nın tarihsel, temel ve niteliksel anlamda biricikliği ve özel konumu üzerinden yükselir. “Tanrı tarafından biçilmiş bir yazgı” vehmiyle şekillenen bir düşünce biçimi, ABD’ye dünyanın geri kalan kısmına yönelik normatif bir güç iddiası ve icrası hakkı sunar. Öyle ki bundan Avrupa dahi arî değildir. Zira monolitik ve hermetik olarak bir Batı var olsa da transatlantik uyuşmazlık ve farklılıklar, ABD açısından “üstünlük sorunu” üzerinden yükselen bir zemine oturur. Bu ise “Amerika ve diğerleri” ayrımına esas teşkil eden ontolojik özbilinçle ilgilidir. Püriten İngiliz hukukçu John Winthrop’un “city on a hill” (tepedeki şehir) analojisinden bu yana, “manifest destiny” (belirgin yazgı) ve sonrasında Wilsoncı ve II. Dünya Savaşı sonrası liberal uluslararasıcılığa, en nihayetinde ise Soğuk Savaş’tan 11 Eylül ve sonraki sürece ruhunu veren saik, bir Fransız-Amerikalı olan Crevecoeur’ün ifadelendirdiği “Amerikan Rüyası”nı betimleyen bir zihin dünyasını simgeler. Keza Alexis Tocqueville’in demokrasi-Amerika anlatısını da bu zihinsel düzlemle ilişkilendirerek tarif ettiğini hatırlamakta yarar var. 

İzolasyonizm vs küresel liderlik misyonu

Tüm bunlara karşın, pratik saikler bakımından 19. yüzyıldan bu yana Amerikan dış politikasını belirleyen iki temel damardan bahsedilir. Monroe Doktrini’nde ifadesini bulan ve John Quincy Adams gibi etkin liderler eliyle Amerika’nın ilgisini kıta dışı meselelerden çok kıta içi duruma ve ülkenin gücüne odaklayan “izolasyoncu” bir politik tercih ile yukarıda çerçevesi çizilen “küresel liderlik” mefhumu ekseninde kümelenmiş, Amerikan askeri üstünlüğünün adil ve temiz bir dünya için bir önkoşul olduğu tezi arasındaki gel-gitli hâl. Ne var ki, Başkan Franklin Roosevelt’in Monroe Doktrini’ni Karayip ve Orta Amerika’daki borçlarını ödeyemeyen küçük ekonomilere müdahale hakkı yönünde genişleten ve Pearl Harbor ile küresel askeri liderlik iddiası düzeyine taşıyan politikası, artık ABD dış politikasının yönünü ve içeriğini de netleştiriyordu. Burada dikkat çeken nokta ise, Amerikan tarihi boyunca “izolasyoncu” olarak yaftalanan çizgi geri kafalı ve bencil olarak tanımlanırken, “uluslararasıcı” olarak tanımlananların cömert ve ilerici olarak kabul görmeleri. Yani ihtiyari biçimde bu şekilde inşa olunan bir ikilikten bahsetmek gerek. Bu yönüyle izolasyonculuğun, tanımlanması ve konumlandırılması itibarıyla, belirlenmiş bir içerikle tek taraflı bir inşa olarak belirdiği görülüyor. Entelektüel arka planında, felsefi bakımdan yukarıda çerçevesi çizilen hattın, icraî bakımdan da New York’taki ana akım gazetelere yazan, çoğunluğu Yale ve Princeton merkezli entelektüeller ve büyük fonları bu sürece aktaran finans elitlerinin olduğu bir zemin bu. Ki bu zeminin etki sahibi hemen her üyesi, aynı zamanda Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations) de üyesi.

Bunun küresel siyaset ve coğrafyalar bazında ne anlama geldiği ise esas can alıcı nokta: ABD dış politika paradigmasının artık geri dönülemez patikasında daimî yüksek seviyelerde askeri harcama, küre çapında büyük bir üs ağı, küresel askeri müdahaleye dair büyük bir tutku, genişleyen ulusal güvenlik aygıtları ve tahripkâr bir silah endüstrisi bulunuyor. Ki bunların hepsi, küre çapında fiili müdahalelerin başladığı Pearl Harbor’ı müteakip sadece birkaç yıl içerisinde aşikârlaşmaya başlamıştı. Bundan sonrası ise gerek Soğuk Savaş süresince gerekse Soğuk Savaş sonrası dönemde sert askeri adımlar, görece yumuşama ve yer yer lokal çekilmeler, yıkıcılığı büyük yanlış hesaplar, başarı-başarısızlık ikilemleri ve büyük trajediler…

Soğuk Savaş ikliminde rasyonelleştirilebilecek bir zeminde oturduğunu iddia eden bu perspektif açısından gerçekten de asıl sınama Sovyetlerin yıkılmasıyla gelen yeni düzene geçişin meşruiyet dinamiklerini nasıl ve nereden türetebileceğiydi. Yani yeni sistemik soru, Amerikan dış politika aklının Soğuk Savaş sonrası dünyanın polisi olmak ile liberal siyasi-iktisadi düzenin zaferini tahkim etmek arasındaki sıkışmışlık halini nasıl çözümleyeceği idi. Bu ise gerek George H. W. Bush’un Birinci Körfez Savaşı’nda, gerek Bill Clinton’ın Balkanlar’a ilişkin angajmanının tonu ve içeriğinde, gerekse G.W. Bush’un 11 Eylül ile kristalleşen politikasında görülen ortak bir stratejik dil ve formülasyona dayanıyordu: liberal sistemin ve onun herkes için gerekli -demokrasi, özgürlük, insan hakları, serbest ticaret ve piyasa ekonomisi gibi- çıktılarının tehdit edilmesine karşı dünya uluslarının korunması misyonu. Yani yeni dönem Amerikan siyasetinin kimlik ve pozisyonlanma krizinden çıkışın yolu, üç Cumhuriyetçi (bir dönem G.H.W. Bush ve iki dönem G.W. Bush) iki Demokrat (iki dönem B. Clinton) yönetim ile geçen bu zaman diliminde, bu ortak formülasyon üzerinden yürüdü: Amerikan değerleri gereği, dış dünyaya aktif müdahil olma "sorumluluğu".

Doğu Akdeniz’deki duruma ilişkin görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira Suriye ve Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz.

Dış politikada aslî aktör kim?

Özetle ABD dış politikasının bir çeşit “grand strateji”sinde ana izlek, dış politikanın kurumsal yapısı kaynaklı ve belirli normlar ekseninde tanımlı süreklilik arz eden bir stratejik hatta dayanıyor. Beraberinde başkanlar ve onların kişilik, politik perspektif, anlayış, metot, söylem ve davranış biçimleri ise dış politika sürecini bütünleyen unsurlar olarak beliren değişkenler. Söz gelimi Wilson Prensipleri olarak liberal uluslararasıcılığın kurucu metnini ve bu metnin içerdiği temel izleği üreten Başkan Wilson’ı, yine bizatihi Avrupa’ya savaşmak için asker gönderen başkan olması gerçeğiyle birlikte düşünmek durumundayız. Ya da Hitler’in karşısına konacak bir siyasal perspektifi yeni bir siyaset vizyonu üretme yolunda kitlelerin iknasında kullanan Franklin Roosevelt’i, ABD’nin bir biçimde savaşa dahil olması “gereğinden” hareketle ülkeyi küresel bir askeri güce dönüştürecek fitili yakan başkan olarak hatırlayacağız. Keza bunun gibi, Soğuk Savaş atmosferinde “çevreleme” siyasetinin kendisi üzerinden icra edildiği Truman ve Eisenhower doktrinlerini, birbirinden söylem ve davranış tonları bakımından farklılaşsa da yapısal zemini ve ana izleği Sovyetlerin çevrelenmesi olan bütüncül bir Soğuk Savaş stratejik konseptinden ayrı düşünemeyiz. Küba krizinde nükleer bir savaşın engellenmesi yolundaki politik ve diplomatik uygulama biçimiyle hatırlanan Başkan Kennedy’nin, Vietnam Savaşı’nı başlatan sürece dur diyemeyen ve napalm bombası kullanımı da dâhil birçok savaş suçunun işlendiği ve milyonlarca masum insanın ölümünden sorumlu ekibin bir parçası olduğu gerçeğini göz ardı edemeyeceğimiz gibi.

O halde Amerikan dış politika aklı; kurumsal yapısı, başkanları ve onların ekipleri eliyle ortaya çıkan bütüncül fotoğrafta, temel sorusuna cevabını bulabilmiş değil: Amerika’nın ilke-çıkar ve meşruiyet-hegemonya arasındaki kesitte kimlik ve pozisyonu nedir? Veya soruyu şöyle soralım: Demokrat Başkan Bill Clinton döneminde kavramsallaştırılan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” ile Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush’un “Bush Doktrini” arasındaki süreklilik ve/ya kopuş çizgisinin sınırları nerede başlar, nerede biter?

Kimlik ve pozisyonlanma krizi arasında Amerikan dış politikası

Özetle ABD, kendisine bir pozisyon arıyor. Bugün Trump ile Biden, 2016’da Obama/Hillary Clinton ile Trump, 2008’de George W. Bush/John McCain ile Obama arasındaki perspektif ve politika farklılıklarını ya da süreklilik noktalarını çizgisel bir hatta değerlendirmek, ne kastettiğimizi anlatabilir.

Geriden başlayalım… Amerikan dış politikasının Soğuk Savaş sonrası içine girdiği kimlik ve pozisyonlanma krizi ve bunun maliyetlerinden kaçınma endişesinin en temeyyüz etmiş ve billurlaşmış hâli, 11 Eylül sonrası girdiği politik-askeri patikanın olağanüstü maliyetleri ve altı bir türlü doldurulamayan meşruiyet problemi oldu. Obama’nın, yardımcısı Joe Biden ile birlikte (Obama’nın iki dönemi boyunca Orta Doğu dosyası Biden’daydı), tam da bu yüzden, “retreat” (ricat) olarak ifadelendirilebilecek; dış müdahaleden ve yeni bir askeri çatışmadan mümkün olduğunca geri durmaya çalışan politikası, Irak’tan çekilme vaadi, İslam dünyasıyla daha fazla diyalog çabası/iddiası, Filistin meselesinde iki devletli çözümü zorlaması, İran ile ABD-Avrupa hattı arasında her tarafın kazançlı çıkacağı yeni bir müzakere süreci yolundaki önermesi, Rusya ve Çin’le ilişkilerde daha yakın çalışma hatta işbirliği nosyonu gibi unsurlar, bir yandan halktan genel anlamda desteğin devamını sağlarken beraberinde ise küresel liderlik iddiasından vazgeçildiği eleştirilerine maruz kalmasına neden olan bir süreci tetikliyordu. Yine de 2012 seçimlerinde Romney ile girdiği mücadelede kendisine olan halk desteğinin sürmesi, ikinci döneminde birçok kişi açısından Obama’ya daha özgür ve özgün bir politika alanı açılacağı beklentisini meydana getirmişti. Ancak böyle olmadı. Ne Romney’in ne Obama’nın kişisel tasarruflarıyla değiştirebileceği ABD’nin ulusal çıkarlarına ilişkin temel hususlar olan enerji güvenliği, İsrail’in güvenliği ve el-Kaide ile mücadele, Arap ayaklanmaları süreciyle birlikte bambaşka bir patikaya evrildi. İlkelerle çıkarlar arasındaki pozisyonlanma krizini ilk kez bu denli somut yaşayan Obama yönetiminin ilkeler aleyhine çıkarlar temelli bir yönelime kayması, Arap ayaklanmalarına yaklaşımda da ana çizgi halini aldı.

“Geriden liderlik” denen fakat ne olduğu belli olmayan bir idare biçimiyle, yeni karşılaşılan meydan okumalarda Libya, Mısır ve Suriye’de, miras alınan iki vakada ise Irak ve Afganistan’da çok büyük insani, sosyal, siyasal ve iktisadi maliyetti Obama’nın bıraktığı. Yeni bir cephe açmama konusundaki Amerikan devlet stratejisinin sahada kaos siyaseti olarak pratiğe döndüğü bir dönemdi Obama’nın “liberal demokrasinin geri dönüşü” olarak nitelediği dönem. Obama politikalarının yönünün Orta Doğu açısından orta ve uzun vadeli en büyük maliyeti ise Irak ve Suriye’de mezhep eksenli gerilimlerin fitilinin yakılması oldu. Bush’tan devralınan Irak politikasında, Sünni bloğa karşı Iraklı bir Şii liderlik inşa etme çabasındaki Nuri el-Maliki’nin sistematik etnik-mezhebi temizlik politikasına verilen zımni onay, 2014’te cumhurbaşkanı yardımcılığına geçen Maliki’nin yerini yine İran’ın desteğiyle Haydar el-İbadi’nin almasıyla bütünleştiğinde, Irak’ta demografik dengelerin parçalanmasına sebebiyet veren dinamiğin mimarisini inşa etmiş oluyordu Obama yönetimi. Bu ise oluşan derin boşlukta sosyolojik fay hatlarının kırılmasına ve istikrarsızlığın derinleşerek kurumsallaşmasına zemin açan, buradan da DEAŞ’ın filizlenebileceği “uygun” bir iklim olarak neticelenecekti. Maliki yönetimince Sistani’nin fetvasıyla kurulan ve 2016’da çıkarılan yasa sonucu Irak silahlı kuvvetlerine dahil edilen Haşdi Şabi ile DEAŞ arasındaki mezhep-temelli çatışma dalgası ise bölgeyi uzun sürecek bir kaosa hapsedecekti.

“Geriden liderlik” konseptinin belki de yapısal bir gereği olarak, doğrudan müdahale biçiminde değil; maliyetsiz, kolay dengeleme enstrümanı anlamında işlevsel aktörler olarak lokal paramiliter güçler, terör grupları ve vekil unsurları sahada arkalayıp işlevselleştiren bir stratejiye geçen Amerikan devlet politikası, Obama yönetimi üzerinden mezhep kartıyla Irak’takinin benzerini, Lübnan ve Suriye’de de uygulamaya koydu bu dönemde.

2013’e kadar Obama yönetiminin savunma bakanı olan Leon Panetta’nın sonradan açıklayacağı üzere, Suriyeli muhaliflere silah yardımı konusunda yapılan planlama ve hazırlıkların her defasında Beyaz Saray tarafından reddedildiği gerçeğini de bir tarafa koyarsak (ki selefi Robert Gates de, Afganistan konusunda uygulanan politikaların hemen tamamının, ilgisiz ve uyguluyor görüntüsü içinde icra edildiğini belirtmişti), (kimyasal silah kullanımına dair) ilan edilen kırmızı çizgilerin defaatle aşıldığı Suriye’de, Esed yönetiminin alanının aşamalı biçimde genişleyerek açık bir demografik temizliğin icra edildiği bir noktaya varıldı Suriye’de. Ortaya çıkan kaotik kesitin ise, hem Rusya’nın aktif oyuncu olarak bölgeye yerleşmesi (ki Amerikan elitlerinin Obama dış politikasına yönelttikleri suçlamanın ana hassasiyet noktasını burası oluşturuyor) hem de terör gruplarının önce Irak-Suriye, ardından da Türkiye-Suriye hattında örgütlenebilmeleri için “gerekli” boşluğu ve zemini oluşturduğunu görmek zor değil. Suriye’nin kuzeyinde PYD ve YPG’nin silahlandırılması, ekipman, teçhizat ve eğitim desteğinin sunulmasında Demokrat bir yönetimin dayandığı tek argümanın DEAŞ ile savaş olması durumu da Amerikan dış politika izleğindeki fiili gerçekliği en net ifade eden durumdu. Kaldı ki sürecin başındaki iddiaları ile gelinen nokta arasındaki derin uçurumu bizzat Başkan Obama’nın tercihlerinde görmek mümkündü. Kendisinin bizzat görevlendirmesiyle işbaşına gelen ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Joseph Votel ve DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk gibi şahin isimlerin bölgede oynadıkları aktif ve kirli role bakmak bunun için yeterli.

Yine Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin pratik sonuçlar da benzer bir fotoğrafı içeriyor. Çift devletli ve 1967 sınırları temelindeki Amerikan geleneksel dış politikasının söylemsel düzeyde ikrarının uygulama sahasındaki neticesi, uluslararası alanda İsrail’e her platformda kalkan olunan ve barışın eskisine dahi oranla çok daha gerilere itildiği bir manzara oldu. Söylemsel düzeydeki ve Başkan Obama’nın kişisel davranış biçimlerine yansıyan nüanslar bir yana, politik sonuçlar itibarıyla, dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, kendi siyasi ve askeri kariyeri boyunca Obama’dan daha fazla İsrail’in güvenliğine hassasiyet gösteren bir başkan tanımadığını söylüyordu (elbette Trump’ı görmemişti). Nitekim istihbarat işbirliği, İran’a karşı siber savaşta ortaklık, “demir kubbe projesi”ne destek ve artan askeri yardımlar, Obama döneminin İsrail’e dair politik rotasının bazı somut işaret taşlarıydı. Dahası var: 2016 seçimlerinde Trump’a karşı yarışan Hillary Clinton, bir yönü seçim yatırımı olmakla beraber bir Demokrat başkan adayı olarak, Cumhuriyetçi ve hayli ideolojik Trump’ın başkanlık programına eşdeğer bir tonda, İsrail’in güvenliğini Orta Doğu politikalarının temel taşı olarak niteliyordu.

Obama’nın çift taraflı keskin bir bıçak gibi küresel liderlik siyasetini nereden tutacağına ilişkin bir başka söylem-eylem uyuşmazlığı, “Asya’ya dönüş” olarak ifadelendirilen Pasifik stratejisi idi. Çin’in Güney Çin ve Doğu Asya denizlerine yönelik emellerini frenleme amacından doğan, bölgede askeri üslerini ve donanma varlığını güçlendirerek Çin’e karşı ön alıcı/önleyici politikalar (pivot stratejisi) geliştiren bir ABD’nin, Obama’nın ilk başkanlık iddialarından hayli uzak bir noktada olduğunu görmek bu yönüyle çok zor değil.

Benzer bir karmaşa hâli, Karadeniz-Kafkasya hattında oldu. Rusya’nın belli hassasiyetler sebebiyle kontrol altına alınabileceği düşüncesinden hareket eden “reset” politikasının hemen akabinde Gürcistan ve Kırım olayları yaşandı ve bu kez mesele NATO güvenliği dinamikleri bağlamında ele alınarak, Rusya ile geliştirilen angajman tonunun sertleştirildiği bir faza geçildi. Zira NATO’ya ilişkin özel hassasiyet, Amerikan askeri-sivil bürokrasisinin ve elitlerinin geleneksel dış politika aklındaki kırmızı çizgisidir. Bir “NATO sorunu” ise, başkanın şahsi yaklaşım ve özelliklerinden ve karşıda hangi aktörle hesaplaşılacağından bağımsız, Amerikan dış politikasının kurumsal yapısına devredilecek bir mesele olarak kodlanır. Dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın 2016 seçimlerindeki özel Rusya parantezinin bizatihi kendisi -ki tonu ve vaat ettikleri itibarıyla oldukça sert bir politika sunuyordu- bu yapısal bağlamla direkt alakalı bir durum.

O halde, Obama-Biden-Hillary Clinton siyasetinin oluşturduğu hoşnutsuzluk durumu, temelde, retorik olarak “doğru” gibi görünen ancak hem uygulamada hem de politika kontrolü bakımından istikrarsızlık üreten politikaların ve tamamlanmamış ve açık bırakılmış gerilim hatlarının Orta Doğu-Afrika-Kafkasya hattına dayatılması oldu. Bir başka deyişle, Obama Bush’tan savaşlar devraldı, Trump’a iç savaşlar, terör yapılanmalarının artan etkinliği ve mezhep eksenli gerilimler bıraktı. Büyük fotoğrafta ise atılan adımları, dış politika aklına ve kurumsal yapısına ilişkin ABD’nin küresel taahhütlerini yeniden üretmeye çalışarak bir konumlanma amacına matuf adımlar olarak nitelemek mümkün. Bu öngörülü bir stratejik izlek mi, ayrı bir konu. Ancak açık olan bir nokta var ki ABD dış politika aklının yapısal kodları bu “gerekler” üzerinden hareket etmeyi sürdürme noktasında duruyor.

Peki ya Trump Amerikası? 2016’da büyük gürültüyle işbaşına gelen ve kimi ana akım çevrelerce dış politikada “izolasyoncu” olarak tanımlanan Trump’ın stratejik ve icraî yönelimi de bu süreklilik çizgisinden çok ayrık değil. Yani, Trump dönemi için, ilk dönemlerde çokça dillendirilenin aksine, içe kapanan bir ABD değil, mevcut hegemonyasını muhafaza edip yeniden pozisyonlandırmak adına küresel düzeyde hamleler yapan bir ABD olduğu pekâlâ söylenebilir. Belki seleflerinden farkı, hegemonyasını korumak için yerleşik kurum, norm, anlayış ve anlaşmalara uymayan, uluslararası toplumun rızasına kulak asar gibi davranmayan ve maddi kazanç odaklı Makyavelci bir patikada ilerleyen tarzı oldu. Bir başka ifadeyle, ABD’nin hegemonik siyasetini paraya tahvil ederek artık açık bedeller karşılığında bu taahhütleri sürdüreceğini deklare eden bir yol bu. Trump’ın “önce Amerika” doktrininin dış politika yansıması, bu bağlamda, ekonomik çıkarlar konusunda somut sonuçlara odaklı ve gerektiğinde tek taraflılık üzerinden yürüyen bir tacir/işadamı müzakereciliği idi. Burada sorun esasen tek taraflılık meselesinde düğümleniyor. Zira Amerikan kurumsal aklı, elitler ve askeri-sivil bürokrasisini de içine alan geniş bir blok, Trump’ın bu siyaset pratiğinin ABD’nin kurumlarının, ittifaklarının, yumuşak gücünün ve en önemlisi kendisine duyulan küresel güvenin gerilemesine neden olan adımlar olarak telakki ederken, çokuluslu kurum ve anlaşmalara dönük şüpheci yaklaşımının Amerikan küresel liderliği açısından uzun vadede ciddi tahribat anlamına geleceğini tekrarlıyorlar. Hatta Joseph Nye bunu, “ABD’nin II. Dünya Savaşı’nın ardından yarattığı liberal uluslararası sisteme sırtını dönen tek lider eliyle gelen tarihi bir kırılma” olarak tarif ediyor.

Peki gerçekten de Trump, ABD’yi (olumlu ya da olumsuz) tarihi bir kırılmanın eşiğine getirmiş bir aktör mü? Bizim cevabımız, hayır. Metodolojik nüanslar ve yaklaşım, strateji ve üslup bakımından epey farklı bir profil çizdiği doğru. Tek taraflı, yer yer keyfi ve -kurumsal etkiden sıyrılabildiği alanlarda- kişisel, ideolojik ve karakteristik tarafları üzerinden politika üreten bir figür olduğuna da şüphe yok. Ancak Trump üzerinden ABD’nin paradigma ve konsept kırılmasına dair başlatılacak bir tartışma, -ki “Amerikan Rüyası”na ilişkin derin kaygılar ifade eden çok büyük ve etkin bir kitlenin olduğu malum- havada asılı kalmaya mahkum.

Yürüyen tartışmanın yüzeydeki resmine bakıldığında evvela izolasyonizm ile alakalı argümanların çok da içi dolu olmadığını belirtmek gerek. Daha somut konuşacak olursak;

-Nükleer silah modernizasyonu programına trilyonlarca dolar aktarmayı programına alan,

-Rusya’ya karşı “Avrupa Güvencesi İnisiyatifi” kapsamında Doğu Avrupa’ya binlerce asker gönderip aynı zamanda Ukrayna birliklerini eğiterek Kiev’e iki önemli silah satışı yapan,

-Toplamda 170 bin askerin denizaşırı görevlerde bulunduğu,

-NATO’ya dair tüm operasyonel eleştirileri bir yana, görev süresince NATO’nun birliği ve güvenlik hassasiyetlerinin başat aktörü olmayı sürdürerek kuruma kaynak artırmaya devam ederken NATO’nun genişlemesi yolunda Karadağ ve Kuzey Makedonya’nın üyeliğini arkalayan ve Doğu Avrupa ve Karadeniz’de sayısı istikrarlı biçimde artan NATO tatbikatlarında ABD askeri güçlerinin fiili ve güçlendirilmiş varlığını devam ettiren,

-Polonya’da daimî bir askeri üs için müzakereler yürüten,

-Asya-Pasifik’te Çin’e karşı blok inşası kapsamında Tayvan, Japonya ve Güney Kore ile ilişkileri derinleştiren ve Çin’in ısrarlı ikazlarına karşın Güney Çin Denizi’nde ABD donanmasının seyrüsefer devriyelerini artırırken bir yandan da tek taraflı ithalat vergisi koyan,

-Afganistan ve Suriye’den asker çekme söylemine karşın her iki ülkedeki askeri varlığını ileri adımlarla tahkim eden,

-İran’a karşı Orta Doğu’da politik-mezhepsel bir blok kurarak sistematik çevreleme politikası inşa eden,

-Yemen’de Suudi Arabistan önderliğindeki savaşa ABD’yi suç ortağı yapan Obama politikalarını kaldığı yerden devam ettiren; hatta bu başlık ve Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin takınılan tutum da dahil olmak üzere Riyad’la olan bağlamın kapsamını genişleten bir “izolasyonculuğun” nasıl bir şey olduğunun anlatılması gerekiyor.

Yani, özetle Trump döneminde, ABD’nin ne Avrupa’ya ilişkin güvenlik politikalarının özünde ne de Orta Doğu ve Pasifik’e dair önceliklerinin niteliğinde herhangi bir değişiklik yaşandı. Söylemsel bakımdan değişimler içeren; fakat uygulama ve politikalar itibarıyla II. Dünya Savaşı sonrası normlarında niteliksel bir farklılaşmanın yaşanmadığı bir dönem. Ötesi de var: Tarihsel olarak Amerikan dış politikasının kurumsal aklı, kendisini Orta Doğu’ya yönelik temel bir çelişkinin içerisinde bulmuştur hep: aynı anda hem Arap petrolüne hem Yahudi lobisi/gücü/sermayesine olan ihtiyaç. Trump’ın bu noktada oldukça etkili ve pragmatik biçimde yaptığı şey, meşhur "küre" fotoğrafıyla başlayıp Körfez ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarıyla olgunlaştırdığı süreç eliyle çözüm formülünün kapısını aralaması oldu. Bu yönüyle tarihsel olarak İsrail’in güvenliğini esas alan bir dış politika aklına yaslanan ABD kurumsal yapısı açısından, Trump döneminde Körfez-İsrail-İran üçgeninde tek taraflı, ideolojik, kısa vadeli ve pragmatik de olsa sonuç alındığı sürece, liberal uluslararası sistemin normlarına herhangi bir halel gelip gelmediğiyle çok da ilgilenen olmadı.

Aynı şekilde, esasen Obama döneminden miras alarak, vaat ettiğinin aksine daha da tahkim ettiği Suriye’nin kuzeydoğusundaki varlığını ve PYD-YPG üzerinden operasyonel faaliyetlerini bilfiil yürütmeye devam etmesi de bu başlıkla yakından ilişkili. Zira Suriye’nin petrol rezerv bölgesinde bulundurduğu aktif ve vekil/aparat güçleriyle, bir yandan petrol üretim sürecini kontrolünde tutan, bir yandan da İsrail’in bölgedeki güvenlik hassasiyetini garantileyen bir formül olarak görülüyor ve işletiliyor güncel Suriye politikası. Bu ise, elbette doğrudan Amerikan devlet politikasına içkin bir husus.

Amerikan ana akım çevrelerin Trump’a yönelttiği öfkenin bir başka temel başlığı da liberal uluslararası sistemin temel direklerinin aşındırılması suçlaması. Buradaki sorun ise, bu terimin en iyi ihtimalle heyecan uyandırıcı, en kötüsünde ise hayali/kurmaca bir terim olması. Kissinger, Soğuk Savaş sonrası dünya düzeninin içine girdiği yapısal krizi tarif ederken, güç dağılımındaki kaymaların ve “post-demokrasi” diye de adlandırılabilecek dönemin ürettiği sistemik boşluktan yakınıyordu. Burada yeni güçlerin ortaya çıkışları ve II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemin değişimine dönük talepleriyle, bu sistemin bizatihi kurucularının kendi yapısal/ontolojik krizleriyle baş etmedeki sorunlarını masaya yatırmak gerek. Trump burada bir yere oturacaksa, bu boşluğun ürünü olan bir prototip olabilir. Ayrıca ABD özelinde 11 Eylül sonrası dönemin yüklü faturası üzerine, ekonomik verimlilikteki ciddi problem, yükselen ekonomilere (başta Çin’e) karşı rekabet gücü kaybı, yaşlanan nüfus yapısı ve kötüleşen sosyo-iktisadi yapının yarattığı yeni bir siyasa biçimi, Trump tarzı bir figürü üreten gerekli iklime zaten işaret ediyor.

Politika bakımından gerek Obama’nın gerekse Trump’ın söylem düzeyinde sarıldığı “Amerika fikri”nin geleceğinin nasıl olacağı sorusu, Paul Kennedy’nin de vurguladığı gibi, Batı dünyası adına şu ana dek yüklenilen küresel taahhütlerin doğurduğu politik, sosyal ve iktisadi yüklerle baş edebilmenin yollarını aramakla ilgili. Nitekim Trump 2016’da henüz başkanlık görevine gelmeden evvel Financial Times’dan Martin Wolf, içinde bulunulan anı, “hem ekonomik bir dönemin -Batı liderliğindeki küreselleşme döneminin- hem de jeopolitik bir dönemin -Soğuk Savaş sonrası ABD öncülüğündeki tek kutuplu düzenin- sonu” olarak tanımlıyordu. Soru şu: ABD, yeni stratejiler üzerinden kendisine yeni bir liderlik yolu açarken aynı anda Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana yüklendiği ve büyük maliyetler içeren misyonunu ve bu bağlamdaki kurum, anlaşma vb. unsurları heybesinden atma ya da kendi çıkarlarına göre yeniden tanımlama noktasında kompakt bir stratejiyi nasıl geliştirebilir? Trump’ın -dil, üslup ve tarzından bağımsız- “irrasyonel” olarak görülen bazı çıkış ve adımlarını (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması -NAFTA-, Paris İklim Anlaşması, nükleer meseleler, Çin Küba, İran, Kuzey Kore gibi) bu düzlemi de göz önünde bulundurarak düşünmek gerekebilir. Çünkü bu, ABD açısından yeni güç dengeleriyle mukabele edebilme kapasitesini, etkinliğini ve gücünü restore etme, düzenleme ve yeni bir tahkimat yapma anlamına gelebilecek bir strateji demek. Hem Obama hem Trump döneminin öncelikli projeksiyonunun Çin-Pasifik hattına kayma nedeni de bununla ilgili olsa gerek.

Bu noktada esasen ABD’de merkez-liberal-sol çevrelerin ve elitlerin bir yandan Trump figürü üzerinden kişileştirmeye başvurarak ahlakçılığa soyunurken (benzer bir kişileştirmenin G.W. Bush için Obama öncesinde de yapıldığını; fakat ilginç şekilde ABD’de aynı ana akım kesimlerin -Biden dâhil- Irak işgaline verdiği desteği hatırlayalım), aynı anda ise bazı temel konularda Trump’ın fikirlerini reel bulduklarını (mesela Çin’e karşı olması gereken tutum) gözlemlemek mümkün. Ezop Masalları’ndaki farelerle onları yiyen kedi hikayesini andırıyor bu durum. Fareler toplanıp, erken bir uyarı olması için kedinin boynuna bir çan asılmasını kararlaştırıyorlar. Fakat bunu deneyen üç fare de kedinin yemi oluyor. Dördüncüyü denememe kararı alan fareler ise, ölen farelerin kediye yapmaya çalıştıkları şeyi esasen ahlaken sıkıntılı bulduklarını söylüyorlar. Denir ya: “gerçeği yalnızca masallar anlatır”.

Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor.

Biden’ın bize vadettikleri

O halde Biden bize ne vadediyor? Biden her şeyden önce dış politikada tek taraflılığa karşı geleneksel çizgiye dönerek kurumsal zemine dayanmayı yeniden tesis edecektir. “Geleneksel normal” doğrultusunda kısmî tadil edilmesi beklenen kurumsal yapılar, küresel liderliğin uygulanmasına dönük Amerikan istisnacılığının mantraları doğrultusunda revize edilecek. Foreign Affairs’e yazmış olduğu makalede belirttiği gibi: “Demokrasi ve liberalizmin, faşizm ve otokrasilere karşı zaferi özgür dünyayı yarattı. Fakat bu sınav sadece geçmişimizin sınavı değil. Geleceğimizi de belirleyecek şey”. [1] Ne var ki bu, dramatik ve paradigmal bir kırılmayı resmedecek bir durum değil. Zira tam da Soğuk Savaş sonrası dış politikanın ana aksı zaten bu. Kaldı ki Trump’ın yukarıda çerçevesi çizilen politik ve icraî patikasını da göz önünde bulundurursak, büyük ve belirgin farklılıklar beklemek için ne bir nedenimiz var ne de verimiz. Peter Beinart’ın vurguladığı gibi: “Mesele söylemsel savunuya gelince, Biden başkanlığı Obama başkanlığına çok yakın, benzer bir yönetim olacaktır; rakamlara gerçekten baktığınızda ise Trump başkanlığından da çok farklı görünmeyecek.”

Bu doğrultuda, pratikte karşımıza muhtemelen, devlet aklının gerekleri doğrultusunda “Amerikan Rüyası”nın tadil ve tahkim ettirileceğine dönük küresel düzeyde bir inanç ve güven inşası çabası çıkacak. Ki, Trump dönemine dönük ana akım kritiklerin ana ekseninde güven ve kurumların aldığı tahribata vurgu vardı. Bunun için ise bir tarafta liberal uluslararasıcılığın normlarına yaslanan retorik ve söylemsel bir tazelenme, bir tarafta ise kurumsal zemine dayalı ve (bölgesel ve küresel yapılar, anlaşmalar ve ittifaklara yeniden vurgu anlamına gelen) çok taraflılığı işleten bir küresel liderlik siyaseti göreceğiz.

Bu yüzden her şeyden evvel NATO ittifakının bizatihi varlığı, etkinliği, gücü ve dayandığı söylenen normlarına dönük bir kuvvetlendirme/yeniden yapılandırma çabasını beklemek mümkün. Ki bu aynı zamanda Avrupa ile ABD arasındaki transatlantik hattın zayıflayan ilişkilerini de restore edebilme anlamına gelecektir. Beraberinde, küresel düzeydeki ve kimi bölgesel meselelerin NATO üzerinden ele alınması suretiyle, ABD’nin elini rahatlatacak ve esneklik alanını genişletecek operasyonel bir anlamı da olacaktır. Rusya ile kurulacak ilişki biçimini de bu parantez bağlamında değerlendirebiliriz. Ki bu zemin Biden yönetimini, Hillary Clinton’ın 2016’daki seçim programında sert önermelerle özel bir yer verdiği Rusya başlığını buradan pratize etme noktasına taşıyabilir. Daha sert, daha tavizsiz bir yaklaşım yani. Türkiye’nin S-400 başlığının da, bu zeminden bakıldığında, daha sert bir ABD politikası ile karşılaşabileceğini bekleyebiliriz.

Bu küresel liderlik siyasetinin bölgelere olan yansımasında ise, Obama döneminden alınan “dersler” neticesinde ve Trump’a daha yakın bir pozisyonda, Çin’e karşı angajman tonunun daha başından sıkı ve sert tutulacağı beklenebilir. Bu ise, Trump’ın son döneminin kalan mirası olarak ticaret eksenli bir liderlik mücadelesi şeklinde tezahür edecektir.

Yine, Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor. Obama döneminde başlayıp Trump döneminde aynen sürdürülen temel stratejisi gereği, Suriye’nin kuzeydoğusunda, az maliyetli ve geriden yönlendirilen; enerji ve İsrail’in güvenliği başlıklarına bir nevi garantörlük hizmeti sunacak vekil-paramiliter-terör güçlerine daha da yatırım yapılacağı; hatta iç yapılanmalarında birtakım niteliksel değişikliklere gidilebileceği beklenebilir. Yani meşruiyet adına uluslararası toplumun onayını da kazanabilmek için PYD-YPG unsurlarının içeriğinde bir niteliksel değişime gitmek suretiyle, bizatihi kendisi tarafından da resmi olarak terör örgütü kabul edilen PKK’nın görünür unsurlarının Irak tarafına çekilerek, bu yapıyı (PYD-YPG) legal bir muhalefet yapısı olarak tahkim ettirme yolunda bir stratejiyi bekleyebiliriz. Nitekim son yıllarda Cenevre süreci kapsamında kurulacak masaya meşru muhalefetin bir aktörü olarak Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) takdim etme ve uluslararası toplumu buna ikna etme çabasının zaten başlamış olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Türkiye’nin bu meseleye dair güvenlik hassasiyetlerinin de bu yeni mimariyle birlikte, manipüle ve ikna edilmesi tasarlanan uluslararası toplum üzerinden dışsal bir baskılanmaya uğratılma çabası, bu bakımdan önümüze çıkacak muhtemel bir senaryo olabilir. Nitekim sahada Rusya ve İran ile bu kadar net fiili askeri varlığa ulaşmış ve Fırat’ın doğusuna askeri operasyonlarla adım adım geçmiş bir Türkiye’nin sadece sahada askeri bir tırmanma tehdidi üzerinden geriye çekilmesinin çok mümkün olamayacağını değerlendiriyor olmalı ABD. Özetle Türkiye burada, hibrit bir baskılama stratejisi ile karşı karşıya kalabilir.

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi ise, Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacaktır. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonraki süreçte hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır. Tabii burada yapısal bir çelişki ve açmazla karşılaşma ihtimali var. Yani Arap-İsrail yakınlaşmasını sağlayan parametrelerden biri olan Trump dönemi Suudi Arabistan- Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ekseniyle olan angajmanın, İran ile nükleer müzakere ve anlaşmaya yeniden oturmayı düşünebilecek bir Biden yönetimi açısından nereye konacağı, çetrefilli bir husus olarak duruyor.

Doğu Akdeniz’deki mevcut duruma ilişkin de görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira hem Suriye denkleminde hem Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz. Daha müdahil bir NATO ile, Doğu Akdeniz’deki tarafların aynı ittifakın üyeleri olması gerçeğinden hareketle meselenin diplomatik bir zemine daha fazla kayabileceği, Türkiye’nin de bu yönlü bir baskılama ile karşılaşabileceği durumuna hazırlanmak gerek. Ancak çift taraflı bir bıçak bu. Nitekim NATO zeminine çekilen herhangi bir başlık, Türkiye’nin sahip olduğu göreli avantajlar demeti dolayısıyla Türkiye’ye ciddi alanlar ve imkanlar da sunuyor. Zira Türkiye, hem fiili gerçekler dolayısıyla Rusya kartını NATO’ya karşı elinde tutan hem de Doğu Akdeniz’de gerilim yaşadığı NATO müttefikleri olan Fransa ve Yunanistan ile kıyaslanamayacak büyüklükte askeri ve fiili ağırlığa sahip bir ülke NATO içerisinde. Bu ise elbette Türkiye’nin diplomatik anlamda işletilebilecek önemli kozlarının var olması demek.

Özetle; bir Demokrat başkan olarak Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil. Nüanslar, uygulama biçimleri, söylem tonu ise aradaki farkı oluşturacak ana dinamikler. Yoksa, ABD’nin küresel liderlik misyonundan dramatik bir uzaklaşma gerçekleştireceğini, dünyanın bir numaralı silah tacirliğinin ilkesel ve pratik yansımalarını tartışmaya açacağını, küresel askerileştirme politikasını durduracağını, tüm Amerikan nükleer saldırı gücünün modernizasyon sürecini sonlandıracağını en azından bu vadede beklemiyor kimse. Zira askeri-sivil bürokrasi ve askeri-endüstriyel kompleksin parçaları olarak Pentagon, silah üreticileri ve onların Kongre’deki temsilcileri üzerinden oluşan kurumsal akıl, ABD’nin felsefi/normatif temellerinden de ilhamla, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana çizdiği hattı revize ederek, yer yer güncelleyerek ama yapısal kodlarını muhakkak muhafaza ederek bugüne geldi. Öyle ki, II. Dünya Savaşı’nın başlangıcındaki küresel güç dağılımındaki değişimler Amerikan politikasının yeniden kodlanmasını teşvik etmişti. Bugün ise yeniden, küresel güç dağılımındaki tadilat/tahrifat/dönüşüm, Amerikan dış politika düzenini (establishment), stratejisindeki enstrümanlarını çeşitlendirme ve geliştirme konusunda bir kez daha, fakat bu kez icbar ediyor. Soğuk Savaş sonrası gelişmelerin hızına ve debisine bakıldığında (11 Eylül, Arap ayaklanmaları, 2008 küresel krizi, Kovid-19) Amerika, karşı karşıya olduğu bu mecburiyet halini nasıl ele alacağına ve nerden tutacağına bir karar verecek. Verdiği karara göre de kendi hikâyesinin kahramanı olacak. İyi ya da kötü bir kahraman…



19 Ağustos 2020 Çarşamba

Orta Doğu’da büyük güçler rekabeti ve partnerlik stratejisi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Değişimin evrildiği yeni dönem, üç büyük kutup olan ABD, Çin ve Rusya ekseninde şekillenen Büyük Güçler Rekabeti dönemi olarak adlandırılmaya başlandı.




ABD’nin tek taraflı hegemonyasının bitmesiyle birlikte, küresel ve bölgesel düzene dair tartışmalar tüm hızıyla devam ediyor. Genel olarak hegemonya sonrası dönem çerçevesinde ele alınan tartışmalar, yeni dönemin kavramsallaştırılması ve dönemin dinamikleri üzerinden temelleniyor. Araştırmacılara ve düşünürlere göre, Suriye krizi bu dönemin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Zira Suriye krizi hegemon gücün etkisinin ziyadesiyle azaldığı ve farklı aktörlerin belirleyici olduğu bir örnek oldu. Eylül 2015’te Rusya’nın Suriye’ye müdahalesiyle başlayan süreç, yalnızca Suriye’nin dinamiklerini değil, bölgesel ve küresel dinamikleri de doğrudan etkiledi. Rusya’nın Suriye krizinde belirleyici bir rol oynaması da küresel ve bölgesel seviyede değişim tartışmalarını etkileyen önemli bir faktör oldu. Bununla birlikte, Obama döneminden bu yana Çin’in küresel ve bölgesel faaliyetleri de bu sürecin pekişmesine katkı sağladı. Nitekim özellikle körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiren bir aktör olan Çin bir taraftan ABD’nin düşmanı İran’ın askeri savunma konusunda dış tedarik kaynağı, diğer taraftan ABD’nin kadim müttefiki İsrail’in yüksek teknoloji ve yatırım durağına dönüştü. Bu anlamda, değişimin evrildiği yeni dönem, üç büyük kutup olan ABD, Çin ve Rusya ekseninde şekillenen Büyük Güçler Rekabeti dönemi olarak adlandırılmaya başlandı. Her ne kadar hegemonya sonrası yeni bir döneme girildiği düşünülse de ABD’nin bölgesel etkisi devam ediyor. Yani ABD küresel ve bölgesel hegemon gücünü kaybetse de ABD’den bağımsız yeni bir dönemden bahsetmek pek mümkün değil. Yine yeni dönemin isminin ABD merkezli akademik çalışmalarla belirlenmesi de bir başka boyut olarak ele alınabilir. Bu durum beraberinde diğer büyük güçlerin bu yeni döneme dair kavramsal önerileri olup olmadığı sorusunu da getiriyor.
Büyük güçlerin tüm projeksiyonlarıyla yer aldığı Orta Doğu çok değerli bir konuma sahip. Zira bölgede hem çatışma alanları hem stratejik çıkar algılamalarının odak ülkeleri bulunuyor. Stratejik odak ülkeler de rekabet ve mücadelenin merkez üssü haline geliyor.
Büyük Güçler Rekabeti dönemi, adından da anlaşılacağı üzere, ABD, Çin ve Rusya arasında meydana gelen mücadeleleri temele alan, bununla birlikte büyük güçler arasındaki olası etkileşimlerin tümünün dahil olduğu bağlamı adlandırmak üzere ortaya konulmuş bir tanımlama. Yine Büyük Güçler Rekabeti dönemi kısa ve orta vadede küresel ve bölgesel hizalanmaların ana odağı olabilecek etkiyi de barındırıyor. Büyük Güçler Rekabeti ABD, Çin ve Rusya arasında askeri, ekonomik, siyasi ve teknolojik olmak üzere birçok farklı alanda meydana gelen etkileşimlerin dahil edildiği bir dönem olup bilhassa büyük güçler arasında stratejik getiri odaklı mevzi kazanma ve karşı koyma eylemlerinin vurgulandığı süreçlerden oluşuyor. Diğer taraftan, Büyük Güçler Rekabetinin ideolojik boyutuna bakılacak olursa, mücadele demokrasiler ve otokrasiler arasında konumlanıyor. Bu mücadele ve rekabet de dolayısıyla hem küresel hem de bölgesel hizalanmaların belirleyici faktörü niteliğinde. Bununla birlikte, Büyük Güçler Rekabeti yalnızca çatışma alanlarında vurgulanan bir olgu değil, aynı zamanda stratejik çıkarların yer aldığı birçok alanda meydana gelebilecek bir süreç. Zira stratejik çıkar algılaması da büyük güçlerin odaklarının şekillenmesinde önemli bir rol oynuyor. Bu kapsamda, büyük güçlerin birbirlerine karşı stratejik çıkar algılamaları ve eylemleri de dönemin sertleşen ve radikalleşen mücadelelere yol açabileceği varsayımını güçlendiriyor.
ABD nezdinde Orta Doğu’da önemli bölgeler bulunuyor. Bu bölgeler hem kriz alanlarında ABD lehine değerli fırsatlar sunuyor hem de diğer büyük güçlere karşı koyma hususunda işlevsel roller üstlenebiliyor

Büyük Güçler Rekabetinin Orta Doğu’ya etkisi nasıl olacak?

Büyük güçlerin tüm projeksiyonlarıyla yer aldığı Orta Doğu çok değerli bir konuma sahip. Zira bölgede hem çatışma alanları hem stratejik çıkar algılamalarının odak ülkeleri bulunuyor. Stratejik odak ülkeler de rekabet ve mücadelenin merkez üssü haline geliyor. Öyle ki ABD nezdinde Orta Doğu’da önemli bölgeler bulunuyor. Bu bölgeler hem kriz alanlarında ABD lehine değerli fırsatlar sunuyor hem de diğer büyük güçlere karşı koyma hususunda işlevsel roller üstlenebiliyor. Bu bağlamda, Rusya ve Çin’in bölgede artış gösteren aktiviteleri de ABD’yi yeni dönem için stratejik değişimlere sevk etmiş durumda. Yani ABD Büyük Güçler Rekabeti döneminin şartlarına uygun stratejilere ihtiyaç duyuyor ve bu stratejileri pratikte aramak durumunda.
Bu nedenle, yeni bağlamın ihtiyaçlarını karşılayan bir seçenek anlamında, partnerlik stratejisi ABD’nin kritik önceliği olarak değerlendirilebilir. Partnerlik stratejisinin en temel çıkış noktası ise yeni girilen dönemin sunmuş olduğu şartlar ve bundan önceki bölgesel politikalardan alınan derslerdir. Bu kapsamda, ABD bölgesel rekabet halinde olduğu büyük güçlere karşı koyma ve mevzi kazanma arayışlarını takip edecektir. Çünkü Büyük Güçler Rekabetinin doğasının en önemli dinamiği, rakiplerin bölgesel ve küresel projeksiyonlara sahip güçlü devletler olmasıdır. Bu durum da ABD’nin önceden izlediği vekalet savaşı stratejisini değiştirmek yönündeki gereksinimi ortaya çıkarıyor. Zira vekalet savaşlarının esas araçları vekil güçler, büyük güçlere karşı koymada ve stratejik çıkarlar olarak algılanan mevzileri kazanmada yetersiz kalmaktadır.
Bu anlamda, vekil güçler önceliğinin yerini partnerlik stratejisinin aldığını söylemek oldukça makul. Bununla birlikte, küresel ve bölgesel gelişmeler de bu değişimi haber veren etkidedir. Bilhassa PKK/YPG/PYD’nin yeni finans ve lojistik kaynağı arayışları ve Türkiye’nin Kuzey Irak’taki PKK/YPG/PYD varlığına yönelik başlattığı Pençe-Kartal hava operasyonu üzerine, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsünün Rudaw News’e verdiği demeçte PKK’yı bitirme hususundaki ortak işbirliği çağrısı önemli referansları teşkil ediyor. Ayrıca Türkiye’nin F-35 savaş uçağı programına yeniden dahil edilmesi hususunda olumlu gelişmelerin yaşanması da bir diğer somut çıktı şeklinde düşünülebilir. Yine İran ve Çin arasında stratejik alanlarda 25 yıllık işbirliği anlaşmasının gerçekleşmesine dair gelişmelerin yaşanması da bu rekabetin kritik sonuçlarından biri. Bununla birlikte, sıcak bir gelişme olarak, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, demokrasilerin otokrasilere karşı birlikte hareket etmesi gerektiğini vurgulayan “Demokrasilerin Yeni İttifakı” (New Alliance of Democracies) projesini ilan etti. Büyük Güçler Rekabeti döneminin manifestosu niteliğinde yapılan bu açıklama, ABD’nin küresel ve bölgesel ittifaklarında strateji değişimine gittiğinin pratikteki en önemli örneklerinden biri. Tüm bu gelişmeler, Büyük Güçler Rekabetinin sunduğu bağlama göre şekillenen sonuçlar nezdinde ele alınabilir. Diğer bir ifadeyle, bu sonuçlar, büyük güçler mücadelesinin, bölgesel değişimlerin ve yeni hizalanmaların ortaya çıkmasında belirleyici rol oynadığını gösteriyor.

Partnerlik stratejisinin temel hususları nelerdir?

Partnerlik stratejisi, esasında büyük güçlerle mücadelede uygulanacak bir seçenek. Büyük Güçler Rekabeti döneminin sunduğu bağlamda, büyük güçlerin karşı koyma ve mevzi kazanma arayışları baskın bir eğilim olacağından, bu mücadelede büyük güçler değerli ve stratejik araçlara ihtiyaç duyuyor. Büyük güçlerin bölgesel etkinliği ve baskın olma arzuları da bu temel hedef üzerinden şekilleniyor. Öyle ki partnerlik stratejisi de belirlenen hedeflere ulaşmak üzere mevcut ihtiyaçları karşılamak için ortaya çıkmış bir çözüm yoludur. Bu anlamda, partnerlik stratejisinin odak noktalarına bakılacak olursa, partnerlerin daha şeffaf olması, daha güvenilir ve ölçülebilir olması, bununla birlikte hesap verilebilir olması temel kriterleri oluşturuyor. Bilhassa bölgesel anlamda, daha işlevsel ve kabiliyetli ortaklar yeni bölgesel stratejinin olmazsa olmaz araçları durumunda. Bu temelde, stratejinin ön gördüğü özellikler, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) sürecinde dahi devlet olma fonksiyonlarını ve istikrarı sürdüren güçleri işaret etmekte, ayrıca rakip büyük güçlere karşı mücadelede bölgesel seviyede stratejik noktaları vurgulamaktadır. Yani ABD’nin bölgesel varlığı, oldukça maliyetli mukim askeri misyonlar üzerinden ya da oldukça problemli vekil güçlerden değil de tüm bu araçların yerini dolduracak, daha fonksiyonel ve kabiliyetli, devlet olma özelliklerine haiz aktörler üzerinden sağlanacaktır.
Bu değişimin vurguladığı husus ise sayıların değil fonksiyonun önemli olduğu anlayışıdır. Öyle ki ABD yakın zamanda Almanya’daki askeri varlığını azaltacağını ilan etti. Alınan bu karar, ABD’nin bölgesel varlığını, öncelenen stratejik bölgelerdeki işlevsel devlet aktörleri üzerinden yürütmek istediğinin somut bir göstergesi. Ayrıca ABD, partnerlerin güvencesini de bu stratejik bölgeler arasında oluşacak bağlantılarla temellendirecektir. Bu boyutuyla, muhtemel düzen, Soğuk Savaş’ta görülen blok sistemi değil, farklı coğrafyalardaki bölgesel derecede önemli görülen noktaların bağlantısı üzerinden şekillenen bir hizalanma sunacaktır. Bu esasta, partnerlik stratejisi, eski bölgesel strateji ürünü vekalet savaşlarının ana unsuru devlet dışı aktörlerin yerine, devlet olma unsurlarını karşılayan değerli stratejik bölgeleri haiz, kabiliyetli aktörleri önceliyor. Bu durum, vekil güç ile partner güç arasındaki en önemli farklardan birini oluşturuyor. Zira bölgesel seviyedeki mücadelede yer alan diğer büyük güçlere karşı koyabilmek için, devlet işlevlerini yerine getirebilen, daha işlevsel ve özel alanlarda yetkinlikleri bulunan aktörlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ihtiyaçların ortaya çıkması da beraberinde PKK/YPG/PYD gibi vekil güçlerin vadesinin dolduğu düşüncesini getiriyor. Ayrıca, eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’ın yayınladığı kitapta (The Room Where It Happened) da “Eğer PKK/YPG gibi aktörlerden vazgeçersek diğer coğrafyalardaki vekil güçlerin de aynı talihe maruz kalabileceği” düşüncesinin hesaplamalara dahil edilmesi yönünde geçen ifadeler, ABD’nin artık Orta Doğu’daki vekil güçlerinden vazgeçme eşiğinde olduğunun, diğer bölgelerdeki vekil güçlerinin akıbetine dair olasılıkları düşündüğünün bir göstergesi.

Bir işlevsel güç örneği: Türkiye

Yeni girilen bağlamın sunduğu şartlar, bölgesel değişimlerin ana belirleyicisi niteliğinde. Bu noktada, aktörler de stratejilerini bu değişime referansla, akıllı seçenekler üretme temelinde şekillendiriyorlar. Zira büyük güçlerin başarısı makul stratejik tercihler üzerinden görülebilecek. “Teorik temelde tasarlanan partnerlik stratejisinin uygulamadaki somut örneği kim olabilir?” diye sorulacak olursa, bu noktada Türkiye makul örneklerden biri. 15 Temmuz sonrası ABD-Türkiye ilişkileri her ne kadar gerilese de, partnerlik stratejisinin ve Büyük Güçler Rekabetinin dinamikleri bağlamında, Türkiye’nin özellikle 15 Temmuz sonrası güç/kapasite artırımı ve bu kapasitenin Suriye, Libya, Doğu Akdeniz gibi bölgesel meselelerde olumlu sonuçlar üretmesi, Türkiye’nin gerçek bir işlevsel güç olmasını sağlamıştır. Çünkü Türkiye, sahip olduğu kapasiteleri stratejik sonuçlara dönüştürerek hem coğrafi konumu hem de askeri kabiliyetleriyle büyük güçlerin dikkatini çeken bir pozisyonda konumlanıyor. Bu durum, Türkiye’nin Büyük Güçler Rekabetinin odak ülkelerinden biri olmasına neden olmuştur. Bu anlamda Türkiye, sahip olduğu mevcut güç kapasiteleri ve tüm siyasi krizleri aşan reel politik varlığıyla, büyük güçlerin vazgeçilmezi konumunda bulunuyor. Türkiye’nin, Libya ve Suriye’deki son hamleleriyle birlikte, özellikle bir SİHA/İHA gücü tanımlanması temelinde sergilediği başarı, Türkiye’yi bir büyük gücün tercih etmesi değil, bir işlevsel güç olarak Türkiye’nin büyük güçleri seçebilme hürriyetine imkân sağlamıştır. Öyle ki artan rekabet eğilimleri döneminde başarılı olmak isteyen büyük güçler, artık Türkiye’nin mevcut konumunu göz ardı edemeyecek durumdalar. Her ne kadar böylesine kritik bir seviyeye erişen Türkiye’den bahsediliyorsa da bu değerli konum, Türkiye’ye yeni risk alanları da sunabilecektir.


4 Haziran 2020 Perşembe

ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Özkan, "ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. " dedi.



Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, ABD'de siyahi George Floyd'un polis şiddetiyle ölmesinin ardından çıkan olaylara ilişkin, "ABD’deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor." dedi.

ABD'de 26 Mayıs'ta başlayan Floyd gösterileri, şiddetini artırarak sürüyor. Eyalet meydanlarını dolduran binlerce gösterici, "Floyd için adalet, adalet yoksa huzur yok, nefes alamıyorum, siyahilerin hayatı önemlidir." gibi sloganlar eşliğinde polis şiddetini protesto ediyor. Bazı eyaletlerde yağma olayları yaşanırken, göstericilerle polis arasında yaşanan çatışmalarda yaralananlar da oluyor.

Washington DC Belediye Başkanı Muriel Bowser, yerel saatle pazar 23.00'ten pazartesi 06.00'ya kadar kent genelinde sokağa çıkma yasağı ilan ettiğini duyurdu. Ayrıca Bowser, gösterilerde güvenliğin sağlanması için Ulusal Muhafızları da görevlendirdiğini bildirdi.

New York Times gazetesi ABD Başkanı Donald Trump'ın cuma gecesi Beyaz Saray önündeki protestolar sırasında yeraltı sığınağa saklandığını yazdı. Gazete, cuma akşamı Beyaz Saray çevresinde protestoların patlak vermesi üzerine "gizli servis ajanlarının Trump ve ailesini geçmişte terör saldırılarında kullanılan yeraltı sığınağına götürdüğünü" belirtti. 2001'deki 11 Eylül saldırılarında dönemin Başkan Yardımcısı Dick Cheney de bu sığınağa saklanmıştı. Sığınağın bir yolcu uçağının Beyaz Saray'a çakılmasına dayanabilecek kadar sağlam olduğu belirtiliyor.

"Siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı"

Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, Afro- Amerikanlara (siyahi) yönelik polis şiddeti üzerine ABD'de yaşanan olayları, "polisi en üst düzeyde koruyan ve devletin bekçisi gibi sahip çıkan siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı" olarak görmek gerektiğini söyledi.

Olayları bu düzeye taşıyan, tetikleyen birkaç önemli faktör olduğuna vurgu yapan Doç. Dr. Özkan, şu görüşleri dile getirdi:

"Yıllardır süren polislerin siyahilere yönelik haksızlıkları, Trump'ın dışlayıcı söylemi, kendilerine siyasal ve sosyal anlamda sahip çıkılmadığını düşünen siyahiler dahil kitleleri harekete geçirdi. Protestocular Amerikan iç siyasetinde kurumsallaşmış olarak normal görülen dışlayıcı yapının değişmesini istiyor, ama bu mümkün değil. ABD'de polis reformu yapmak için öncelikle silahlanma konusuna el atılması lazım. Herkesin rahat silahlandığı bir yerde polis zayıf olursa, içeride muhtemelen sistem çöker; herkes kendisini savunmaya kalkar. Bu anlamda protestocuların haklı isteklerinin kolay bir çözümü yok, doğrudan Amerika'daki iç sistemi dönüştürmek çok da kolay değil. Sırf bu yüzden ümitsizlik içerisinde hayal kırıklığıyla hareket ediyorlar. Kendileri bile değişim olacağına inanmıyor."

Doç. Dr. Özkan, birçok şehirde yaşanan yağmalama olaylarıyla ilgili şu değerlendirmede bulundu:

"Yağmalamalar, yılların bıraktığı hayal kırıklığıyla doğrudan bağlantılı. Protestocular devletten alacakları olduğunu düşünüyorlar. Ama yağmalama başlayınca meşru taleplerine yönelik desteği kaybediyorlar. ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor. Olay yayıldı birçok şehre ama her şehirde şiddetli değil, dolayısıyla ciddi bir sorun olmasına rağmen ben yine de ABD için küçük bir kriz olduğunu düşünüyorum."

Yağmalama yaptıkları için protestoculara siyasilerin hiç sahip çıkmadığını belirten Özkan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Gösterilere sol gruplar da dahil olduğu için ne Demokrat Başkan adayı Joe Biden ne de Cumhuriyetçiler buna sahip çıkıyor. Yani protestocular siyaseten şu an sahipsiz, çünkü olay meşru hak talebinden çıkıp suç işlemeye döndü. Eski Başkan Barack Obama bile sahip çıkamıyor.
Obama ilk başta suskundu, sonradan sakinleştirici bir açıklama yaptı. Son olarak da 'Siyaset ve protesto arasında seçim yapmak zorunda değiliz, ikisi de lazım.' şeklinde bir açıklama yaptı.
Senatör Bernie Sanders ise ortalıkta hiç görünmedi bile. Çünkü zaten kendisi demokratlar içinde bile sol eğiliminden dolayı eleştiriliyor. Eğer öne çıksaydı millet faturayı ona ve demokrat partiye keserdi."

"Trump'ın açıklamaları olayları körükledi"

Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Burak Küntay, ABD'de siyahilere karşı polis şiddetinin mütemadiyen yaşandığını belirterek, daha önceki yıllara oranla olayların bu kadar büyümesinin dikkati çekici olduğunu söyledi.

ABD'deki polis şiddetinin sadece siyahilere karşı değil, aynı şekilde Asya kökenlilere yönelik de sergilendiğini dile getiren Küntay, "Peki son dönemde yaşananlar neden bu boyuta vardı? Trump'ın seçimlere giderken yaptığı körükleyici açıklamaların olayların bu boyuta varmasında büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Olaylar sadece ırkçı bir polis şiddeti ile açıklanmayacak kadar ciddi bir sürece sürükleniyor. Eski liberal düzen ile daha ırkçı bir politika arasında bir kayma yaşanıyor. Son olaylar bu heyelanın dile gelmesi oldu." diye konuştu.

Doç. Dr. Küntay, 3 Kasım'da yapılacak başkanlık seçimlerinin ABD'nin aslında nereye yöneleceğini, nasıl bir hareket içinde olacağını göstereceğini anlatarak, şunları kaydetti:

"Bakın iş nerelere doğru kayacak? Çok basit bir örnek vereyim. Hillary Clinton seçimleri kesin kazanıyor diyorduk. Dünyada bunun aksini iddia eden bilim insanı yoktu. Neden? Çünkü elimizde veriler vardı. Ama Clinton kazanamadı. Bunun en büyük sebebi, bizlerin de ön göremediği şey, Hillary Clinton, eski Başkan Barack Obama'yı iktidara iki kere taşıdı. Üstelik ikincide ekonomi çok kötüydü. Clinton'un yaşadığı hezimet aslında siyahi seçmenin oyunu alma başarısızlığıydı. ABD'de Demokrat Parti'nin iktidara gelebilmesi için Latinler, siyahiler, Asya kökenlilerden oy alması gerekiyor. Bu kitleler oy vermediği zaman Demokrat Parti'nin başkan çıkarması mümkün değil. Bugüne gelelim, enteresan şeyler oluyor aslında. Demokrat aday Joe Biden, Obama'nın yardımcısı olması sebebiyle arkasında Clinton ile kıyaslanmayacak kadar fazla siyahi seçmen var. Bunu da ön seçimlerde de gördük, yani bütün demokrat rakiplerine göre siyahi seçmen desteği Biden'da Trump'a göre fazlaydı. Ama Amerika'daki siyahiler, Asyalılar veya diğer azınlıklar tam anlamıyla Trump'a karşı bir blok oluşturup Biden'ın yanında yer alıyor mu? Cevap hayır. Hala tam anlamıyla yer almıyorlar. Yani hala sandığa gitmiyorlar. Bu olay, önümüzdeki günlerde daha da büyür ve daha büyük bir hezeyana dönüşürse, Amerika seçimlerini etkileyecek bir noktaya gelebilir. Bu sadece bir ırkçılık olayı veya bir polis şiddeti değildir. Belli bir ivme yakalarsa bu süreç Amerika'da ciddi anlamda Biden'ı başkan yapar. Hele Biden yardımcısını azınlık, bilhassa da siyahi bir azınlık kadın seçerse durum çok daha farklı bir noktaya gelir."

"ABD'de Trump gibi düşünen milyonlar var"

Doç. Dr. Burak Küntay, Amerika için Trump'ın bir sebep değil, sonuç olduğunu belirterek, Trump'ın seçim söylemlerinin halkın belli kesimleri tarafından zaten dillendirildiğini, bu söylemin de ilk defa Trump'ta vücut bulduğunu kaydetti.

ABD'de hala bu söylemlerin en üst seviyede dillendirildiğine vurgu yapan Burak Küntay, şunları aktardı:

"Trump'ın bu üslubu ile aynı kanaatte olan milyonlar var. Yine de şu anda yaşanan gerilim Biden'ı başkanlığa taşıyabilir. Trump'a seçmen desteği ocak, şubatta yüzde 65-70 iken şimdi birdenbire yüzde 55'e düştü. Ama Trump yine bunu yüzde 70'e çıkarabilir. Parayı nasıl kullanacağına, salgın sürecinde daralan ekonomi ve 30 milyona yaklaşan işsizliğe ne tür destek paketleri açıklayacağına bağlı. Farkındaysanız seçimlere yaklaşırken Trump yine Çin'i ve İran'ı kendisine hedefe aldı. Öyle görülüyor ki seçimlere yaklaştıkça Hong Kong, Venezuela ve İran meselelerindeki çıkışları orada kalmaz daha da artar."

Doç. Dr. Küntay, iç ve dış politikadaki bu sert tepkilerin, "seçmeni dinamik tutmak için başkanın klasik düşman oluşturma manevrası" olduğu değerlendirmesinde bulunarak, şöyle devam etti:

"Trump içerideki o düşmanı zaten demokratlar ve Temsilciler Meclisi Üyesi Nancy Pelosi üzerinden yarattı. Trump ayrıca 'Demokratlar, işimizi, ekmeğimizi elimizden alıyor.' söylemini çokça kullanmaya başladı. Yani uzun lafın kısası seçimlerin sonuçları için ABD'deki şu an yaşanan olaydan kaynaklı ayrışmanın ne kadar büyüyeceği çok önemli. Eğer ciddi anlamda büyür ve toplumsal olarak bir insiyatif haline gelirse o zaman Trump'ın şansı daha da azalır. Ama bu nerede biter, nerede başlar, birinde vücut bulur mu? Bunlar önemli şeyler. Size çok basit bir şey söyleyeyim, şu an Afro-Amerikan kökenli Demokrat bir kadın siyasetçi bu konuda söylem oluşturacak bir liderlik rolü üstlenirse ve başkan yardımcısı olursa 'yandı gülüm keten helva' olur Trump için."







13 Şubat 2020 Perşembe

İran destekli terörist grupların Suriye’deki varlığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İran’ın devlet dışı aktörlerden ve yabancı terörist savaşçılardan yararlanması artık bir devlet politikası haline geldi ve İran elindeki her imkânı da bu amaca hizmet etmesi için kullanmaktan geri durmamakta.





İran’ın Orta Doğu’da devlet dışı aktörleri kullanma politikası İran devrimine kadar geri gitmektedir. Hatta daha da öncesinde, Kum şehri merkezli mollaların, Bahreyn’den Lübnan’a kadar, Orta Doğu’nun çeşitli ülkelerinde ortak ağ sahibi oldukları Şii din görevlileri üzerinden yakın temasta oldukları çevreler ve gruplar hep mevcuttu. İran’da mollaların iktidara gelmesiyle birlikte, Kum şehriyle bağlantılı olan bu gruplar aktif hale gelmiş, direk rejim tarafından kontrol edilmeye başlanmış ve devletten destek görmeye başlamışlardır.
İran'ın bölgede kullandığı devlet dışı aktörler, 1979 sonrası süreçte mezhepsel dayanışma üzerinden rejimin ihracı politikasına katkıda bulunmaları için aktif hale getirilmiş ve endoktrinasyona tabi tutulmuştur.
Tahran’dan sağlanan propaganda ve askeri lojistik destekle adeta canlanarak ve etkinleşerek bölge ülkelerinin siyasetinde önemli güç unsurları haline gelmişlerdir. Özetle mollalar, bağlantılı oldukları diğer ülkelerdeki paydaşlarını siyasal anlamda uyandırarak mobilize etmeye, böylece hedef ülkelerin iç işlerini yönlendirmeye başlamışlardır. Bu devlet dışı aktörler, 1979 sonrası süreçte mezhepsel dayanışma üzerinden rejimin ihracı politikasına katkıda bulunmaları için aktif hale getirilmiş ve endoktrinasyona tabi tutulmuşlardır. Özellikle İran-Irak savaşının yaşandığı sekiz yıllık dönemde (1980-1988) Bahreyn’den Lübnan’a, Kuveyt’ten Irak’a kadar pek çok ülkede İran destekli terör gruplarının saldırıları, bombalamaları, uçak kaçırma ve suikast eylemleri görülmüştür.
İran destekli terör grupları, özellikle Obama’nın başkanlığı döneminde, İran ile ABD’nin işbirliği çerçevesinde, DEAŞ’a karşı mücadeleyi sebep olarak göstererek, Suriye’den Irak’a, Yemen’den Lübnan’a kadar her yerde hâkimiyetlerini pekiştirdiler.
İran’ın en önemli devlet dışı aktörü Lübnan’daki Hizbullah örgütüdür. Hizbullah bir anlamda İran’ın ilk göz ağrısıdır; diğer örgütler için de adeta örnek konumdadır. Ülkedeki (Lübnan) Şii kesimi politize eden Hizbullah, İran’ın çıkarları için Lübnan’da devlet içinde devlet olmuş; kuruluş amacını “İsrail’e karşı direniş cephesi” olarak belirtse de, Suriye iç savaşının başlamasıyla birlikte, Esed rejiminin muhafızlığını üstlenmiş ve Suriye muhalefetini de en önemli tehdit/hedef olarak görmüştür. 

Hizbullah Suriye muhalefetiyle girdiği savaş üzerinden, bir anlamda dolaylı olarak neredeyse dokuz yıldır Türkiye’yi de hedef almakta. Irak’taki Şii gençliği de Haşdi Şabi, Ketaib Hizbullah, Bedir Örgütü, Asaib ehl el Hak gibi Irak merkezli örgütlerin içinde radikalleştirip bu militanları Suriye’de Esed rejiminin saflarında savaştırmakta. Hizbullah, bahse konu devlet dışı terör örgütleri vasıtasıyla, Suriye’de kalıcı olmayı da hedeflemektedir. Bu politikanın ilk örneği daha önce Lübnan’da uygulanmış ve İran açısından epey başarılı olmuştur. Hizbullah’ın bu başarısı bugün Suriye’de, Irak’ta ve Yemen’de pratiğe dökülmeye ve İran’ın bu ülkelerdeki kalıcı nüfuzu paramiliter aktörler aracılığıyla yerleştirilmeye çalışılmaktadır.
Süleymani’nin adının İdlib’deki muhaliflere rejim tarafından atılan roketlere yazılması ve sanki onun intikamını alıyormuşçasına bir mesaj verildiğinin gösterilmesi, Esed rejimi saflarındaki İran destekli terör gruplarının ne kadar etkin ve güçlü olduklarını gözler önüne seriyor.
İran’ın devlet dışı aktörlerden ve yabancı terörist savaşçılardan yararlanması artık bir devlet politikası haline gelmiştir ve İran elindeki her imkânı da bu amaca hizmet etmesi için kullanmaktan geri durmamıştır. 

İran otoriterleri İran’a göçmen olarak gelen Afgan ve Pakistanlı Şii kökenli göçmenlerden ve ucuz işgücünden yararlanıp bunlardan Fatimiyyun (Afganlardan) ve Zeynebiyyun (Pakistanlılardan) tugayları adını verdikleri paramiliter örgütler kurarak Suriye’deki muhalefete karşı savaştırmaktalar. Özetle İran, kendisine sığınan ucuz iş gücü ve göçmenlerden dahi yabancı terörist savaşçı meydana getirecek ölçüde gözünü karartmıştır.

Suriye’de Hizbullah militanlarından sonra ikinci büyük yabancı savaşçı güç olan Fatimiyyun birliklerinde 10 bin ila 12 bin arası Hazara kökenli Afgan bulunuyor. Amacını Hz. Ali’nin kızı Zeynep bint Ali’nin türbesini muhafaza etmek olarak tanımlayan Zeynebiyyun Tugayı da 2 bin kişilik Pakistan kökenli yabancı terörist savaşçıdan oluşuyor ve Suriye’deki savaşta İran tarafından kullanılıyor. Her iki terörist örgüt de 2019 yılında ABD Hazine Bakanlığı tarafından terör örgütleri listesine alınmıştır. İlginç bir şekilde bu örgütlere, İslam tarihinde çok önemli bir yeri olan Ehl-i Beyt’e mensup fertlerin isimleri verilmektedir. Afganlardan oluşturulan örgüte Hz. Fatıma’nın isminden, Pakistanlılara Hz. Ali’nin kızı Zeynep’ten mülhem isimler verilirken; yine Hz. Hüseyin’in kızı Rukiye’nin ve Hz. Ali’nin Ümmü’l-Benîn’den olan oğlu Ebu Fadl Abbas’ın isimleri de diğer paramiliter gruplara verilerek Seyyide Rukiye ve Ebu Fadl Abbas Tugayları oluşmuştur.

Bu tugaylar Suriye’deki varlıklarını Şam’da bulunan Seyyide Zeynep türbesini korumak şeklinde tanımlıyorlar. Türbenin kutsallığıyla Şam’ın müdafaasını birbirine eşitleyerek Esed rejiminin korunmasını kutsal bir amaca hizmet olarak gösteriyorlar. İran bu şekilde, başka ülkelerin vatandaşlarını da Suriye’deki savaşın bir parçası haline getirerek, bu insanları kutsal bir amaç için mücadele ettiklerine inandırıyor. 

Geçtiğimiz günlerde, Afganistan parlamentosunda milletvekili olan Belkıs Ruşen, Afganistan’da Tacik ve Hazara liderlerin Kasım Süleymani’nin ölümü nedeniyle İran’a başsağlığı mesajları yayınlamalarına karşı çıkarak Süleymani’nin 5 bin 500 Afgan gencinin Suriye’de ölmesinin sorumlusu ve Afganistan’da en çok cinayet işleyen kişi olduğunu iddia etti. Ruşen ayrıca İran’ın, Afgan göçmenlerin inançlarını kötüye kullanarak bir lokma ekmek için Suriye’ye savaşa gönderdiğini de ifade etti. Öte yandan Tahran yönetimi, Afganistanlı ve Pakistanlı bu yabancı milislere ve ailelerine daimî oturum veya vatandaşlık vereceği taahhüdünde bulunarak, bunu İran meclisine yasa tasarısı olarak da sunmuş durumda. Bu tasarıya göre, Suriye’de savaşan ve ölen milislerin ailelerine vatandaşlık verilecek ve ölenlerin naaşları da İranlı şehitlerin mezarlıklarına defnedilecektir. Bu konuda dini lider Hamaney de kanun tasarısının takipçisi olduğunu birkaç kez dile getirdi.

İran destekli terör grupları, özellikle Obama’nın başkanlığı döneminde, İran ile ABD’nin işbirliği çerçevesinde, DEAŞ’a karşı mücadeleyi sebep olarak göstererek, Suriye’den Irak’a, Yemen’den Lübnan’a kadar her yerde hâkimiyetlerini pekiştirmişlerdir. Bugün Yemen’deki Ensarullah bile Hizbullah’tan eğitim alıyor, silahlarını İran veriyor ve Hizbullah’la aynı sloganları kullanıyor. Bölgenin Obama ve Demokratlar döneminde tam anlamıyla İran’a bırakılması, bugün bir anlamda ABD’nin Suriye’deki çıkarlarına füze olarak geri dönmekte.

Geçtiğimiz ay öldürülen Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin adının İdlib’deki muhaliflere rejim tarafından atılan roketlere yazılması ve sanki onun intikamını alıyormuşçasına bir mesaj verildiğinin gösterilmesi, Esed rejimi saflarındaki İran destekli terör gruplarının ne kadar etkin ve güçlü olduklarını gözler önüne seriyor. İdlib’deki muhalifleri terörist olarak niteleyen güçler ve odaklar, Suriye’de çoğunluğu temsil eden muhalifleri acımasızca katleden bu paramiliter çeteler hakkında ağızlarını dahi açmıyorlar. Bu durum akla, Türk askerlerine ateş açabilme cüretini gösteren rejim güçlerinin içinde bu türden İran destekli terör gruplarının olup olmadığı sorusunu da getiriyor. İran’ın Kudüs Gücü birliklerinin veya bahse konu paramiliter gruplarının Suriye’deki rejimin ordusunun içindeki güçlerinin ne düzeyde olduğu ve rejim ordusunu ne ölçüde yönlendirdikleri de bilinmeye muhtaç meselelerdir.

Suriye’de İran destekli gruplara baktığımızda, Lübnan Hizbullahı, Suriye Hizbullahı, Bedir Tugayları, Fatimiyyun Tugayı, Zeynebiyyun Tugayı, Ammar bin Yasir Tugayı, İmam Hasan Tugayı, Seyyide Rukiye Tugayı, Irak Hizbullahı, Seyyid eş-Şüheda Tugayları, Şehit Muhammed Bakır es-Sadr Tugayı, Asaib ehl el Hak örgütü, el Hamad Tugayı, Seddu Şuheda Taburları, Hizbullah Nuceba Hareketi, el Vaat es-Sadık Birliği, Esedullah Galip Tugayı, Ensarü’l-Akide Birlikleri, Haddamü’l Akile, el Hüseyin Tugayı, Nafiz Esadullah Birlikleri, Ketaib İmam Ali, Ebu Fazıl Taburu, Ceyş eş-Şa’bi, Ebu Fadl Abbas Tugayı, Kuvvet er-Rida, el Galibiyyun, Zülfikar Tugayı, Kuteyb Seyyit Şüheda gibi yirmiden fazla paramiliter grup olduğunu görürüz. Bunların hemen hemen hepsinin flama ve bayrakları birbirlerine benzerdir ve genellikle Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyt’ine mensup bir zatın ismini taşıdıkları görülür. İddialara göre, 150-200 bin milis 500 dolar ve civarı maaşlar karşılığında, İran’ın desteği altında, bölgede savaşmaktadır. Bu miktar Afgan Hazara ve Pakistanlı gruplarda daha da düşmektedir. Bu grupların Suriye içinde nerelere konuşlandığına baktığımızda, İmam Muhammed Bakır es-Sadr Tugayının orta ve doğu Suriye’de, Ebu Fadl Abbas Tugayının Şam’da, Suriye Hizbullah’ının da Halep ve İdlib başta olmak üzere kuzeybatı Suriye’de aktif olduğunu görüyoruz.

ABD Hazine Bakanlığı’nın değerlendirmelerine göre, İran’ın Hizbullah’a yıllık maddi yardımı 700 milyon doları bulmakta. Bunu diğer örgütlere de genişlettiğimizde miktar daha da katlanmaktadır. İran bu paramiliter örgütleri destekleyip Orta Doğu’da aşırı harcamalar yaparken, diğer yandan kendi halkının ihtiyaçlarını karşılayamamakta, ekonomisi gittikçe kötüleşmekte, teröre verdiği destekten dolayı son dönemde iyice ağırlaşan ambargo şartları İran halkının sokaklara dökülmesine ve rejimi hedef almasına neden olmaktadır. İran’ın Orta Doğu’nun çeşitli ülkelerinden toplayarak endoktrine ve mobilize ettiği bu milis güçlerini finanse etme politikası, içerdeki rejimi bölgeye yayma stratejisi ve Arap dünyasında kendi aleyhine bu faaliyetlerinden dolayı doğurduğu orantısız öfke, hiç beklenmedik bir şekilde rejimin içerden çöküşüne neden olabilecek hatalardır. Bölgede radikalleşmeyi sürekli körükleyen, başka ülkelerin iç işlerine müdahale eden, terör eylemlerini finanse eden bir İran hem bölge ülkeleri hem de Batı bloğu tarafından daha fazla izolasyonla karşı karşıya kalacaktır. Ayrıca Türkiye ile örtülü bir savaşı Suriye üzerinden sürdürmeye devam etmeleri, Türk askerine ve Türkiye tarafından desteklenen muhaliflere imzalı roketler fırlatmaları, Türkiye’nin nasıl bir örtülü tehditle karşı karşıya olduğunu da göstermektedir.



13 Kasım 2019 Çarşamba

Türkiye ve Dünyadan Haber ve Analizler

12.11.2019

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Yeni toplumsal hareketler ve stratejik iletişim



Yeni toplumsal hareketlerin karakteristiği incelendiğinde,protestoların kent merkezlerinde başlayıp çeperlere doğru yayılan, sosyal medyaağları üzerinden kolektif kimlikler edinen kitlelerin katılımıyla yaygınlaşanmelez pratikler olduğu görülüyor.







Irak ve Lübnan'da mezhepçi/etnik siyaset tıkandı











Bolivya’da siyasal darbe














Suriye petrolü ABD'yi yasal çıkmaza götürüyor












Fransa medyasının Türkiye standartları: Yalan, çarpıtma, sansür













F-35 krizinin uluslararası hukuk boyutu














Sahte sosyal medya hesaplarının Atatürk iftiraları












MHP ve Atatürk




Nebi Miş







google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html