BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Cumhurbaşkanlığı sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Cumhurbaşkanlığı sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

23 Ekim 2020 Cuma

Körfez-İsrail normalleşmesi bölgede yeni dengelerin oluşumuna zemin hazırlıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Körfez ülkelerinin son dönemde İsrail’le zaten normal olan ilişkilerini alenileştirme kararı alması Orta Doğu bölgesindeki güç ve güvenlik mimarisinde yeni dengeler ortaya çıkaracak bir potansiyel taşıyor.



Başta Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olmak üzere Körfez ülkelerinin son dönemde İsrail’le zaten normal olan ilişkilerini alenileştirme kararı alması Orta Doğu bölgesindeki güç ve güvenlik mimarisinde yeni dengeler ortaya çıkaracak bir potansiyel taşıyor. BAE-Suudi ekseni, son dönemde takip ettiği politikalarla, bölgenin geleneksel ağırlık merkezini Kahire’den uzaklaştırarak Körfez ülkelerini Orta Doğu'nun yeni hegemon gücü haline getirme çabası Mısır, Ürdün ve Irak gibi ülkelerde derin bir rahatsızlığa neden oldu. Türkiye ve Katar’ın, Körfez bloğunun bölgesel politikalarından duyduğu rahatsızlığa ilaveten bölgenin sayılan önemli aktörlerinin de Körfez-İsrail yakınlaşmasını kendi çıkarları açısından bir tehdit olarak algılaması, bölgede oluşacak yeni dengelerin en önemli habercisi.

Körfez-İsrail yakınlaşmasını takiben bölgede oluşabilecek yeni dengelerin ilk işareti 13 Ekim’de Mısır, Ürdün ve Irak Dışişleri Bakanları arasında Kahire’de düzenlenen üçlü zirve oldu. 14 Ekim’de Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın Mısır’a yönelik mesajları, 22 Eylül’de el- Fetih ve Hamas yetkililerinin Ankara’da gerçekleştirdikleri uzlaşma gündemli toplantı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şeyh es-Sabah’ın vefatı üzerine Kuveyt’e düzenlediği taziye ziyareti de oluşabilecek bu yeni dengenin işaretleri olarak okunmalıdır.

Orta Doğu’nun geleneksel ağırlık merkezi Kahire’den uzaklaşırken

Son dönemde küresel siyasetin gündemine her ne kadar ağırlıklı olarak Doğu Akdeniz ve Kafkaslardaki gerginlikler hâkim olsa da Orta Doğu bölgesinde birbiri ardınca tarihi kırılmalar meydana geliyor. İlk olarak Körfez-İsrail normalleşmesi ile bölge siyasetinde önemli bir kırılma yaşanırken, ikinci olarak normalleşme anlaşmasının da doğal bir sonucu olarak Arap dünyasının ve Orta Doğu bölgesinin geleneksel ağırlık merkezinin Kahire’den uzaklaştığına şahit olduk. Her iki gelişme de bölge güç ve güvenlik mimarisinde önemli sonuçlar ortaya çıkaracak jeopolitik dönüşümlerdir.

Aslında bölgenin geleneksel ağırlık merkezi bir süredir Kahire’den uzaklaşmaktaydı. Özellikle Arap Baharı sürecinde Mısır’ın içeride yaşadığı istikrarsızlıklar ve ulusal gücünün azalması, üstüne Körfez’in statükocu bloğunun Bahreyn müdahalesi, Yemen savaşı gibi agresif politikaları, Riyad-Dubai eksenini bölge siyasetinde öncelikli bir konuma yükseltmişti. 3 Temmuz 2013 tarihinde gerçekleşen darbenin ardından iktidara gelen Sisi yönetiminin ekonomik, diplomatik ve siyasi açıdan Körfez monarşilerine dayanmak zorunda kalması, bölgedeki güç dengesinin üzerinde önemli sonuçları olmuştu. Kızıldeniz’deki Tiran ve Sanafir adalarının Suudi Arabistan’a terk edilmesi, Mısır’ın Yemen savaşı ve Katar krizinde Körfeze eklemlenmek zorunda bırakılması ve son olarak Libya’da, Körfez’in bölgesel politikaları için Mısır ordusunun sahaya sürülmeye zorlanması Kahire’nin bölgesel güç denklemindeki rolünün azalmasının en önemli göstergeleri/sonuçlarıdır. Tüm bu gelişmelere ilaveten Körfez-İsrail normalleşmesi, Orta Doğu bölgesinin geleneksel ağırlık merkezini kesin bir şekilde Kahire’den uzaklaştırdı. Son dönemde yaşanan bu gelişmelerle Mısır sadece Arap-İsrail ilişkilerinde ve Filistin meselesindeki ayrıcalıklı konumunu kaybetmekle kalmadı; bu gelişmeler aynı zamanda Mısır’ın bölge jeopolitiğindeki eşsiz konumunu sarstı ve bölgedeki askeri avantajlarını da yok etti.

Son gelişmelerle Mısır sadece Arap-İsrail ilişkileri ve Filistin meselesindeki ayrıcalıklı konumunu kaybetmekle kalmadı; bu gelişmeler aynı zamanda Mısır’ın bölge jeopolitiğindeki eşsiz konumunu sarstı ve bölgedeki askeri avantajlarını da yok etti.

Bölgesel düzlemde Mısır’ın yaşadığı bu kayıpların sebeplerinden üç tanesi özellikle öne çıkıyor; Suudilerin Kızıldeniz kıyısına inşa etmeyi düşündükleri devasa turizm merkezi (NEOM), Körfez enerji kaynaklarının Kızıldeniz’in bay-pas edilerek Doğu Akdeniz’e taşınmasına yönelik projeler ve İran-Körfez rekabetinde Mısır’ın askeri, demografik ve entelektüel avantajlarının kaybolması.

İlk olarak, Kızıldeniz geleneksel olarak Mısır’ın nüfuz sahası iken son dönemde Yemen savaşı ve Vizyon 2030 projesi ile Körfez aksının yakından ilgilendiği bir bölge olmaya başladı. Bu dönemde Körfez ülkelerinin Kızıldeniz’i bir iç deniz haline getirmek için yoğun bir çaba içine girdiklerine şahit olduk. Suudilerin Kızıldeniz’deki insansız 50 adayı seçkin bir turizm merkezine dönüştürmeyi de içeren projenin toplam alanı 34 bin kilometrekare olup (yaklaşık Belçika kadar) Maldivler, Seyşeller, Bali ve Hawaii’nin toplam büyüklüğü kadardır. NEOM projesi, milli geliri önemli ölçüde turizm gelirlerine bağlı olan Mısır için ciddi ekonomik zorluklara yol açacaktır. Mısır’ın, Suudilerin bu alanda yapacakları trilyon dolarlık bir yatırımla rekabet edebilmesinin imkânsız olması, bölgedeki ekonomik avantajların Körfez’e kaptırılması sonucunu doğuracaktır. İsrail’in Kızıldeniz’e çıkış kapısı olan Akabe körfezinin ağzındaki Tiran ve Sanafir adalarının Suudilere kaptırılması da Kızıldeniz jeopolitiğinde Mısır’ın azalan gücünün başka bir işaretidir.

İkinci olarak, Körfez-İsrail yakınlaşmasıyla, yaklaşık 150 yıldan beri küresel enerji ve ticaret için hayati önemde olan Süveyş kanalı, İsrail üzerinden Körfez’den Doğu Akdeniz’e oluşturulacak yeni alternatif rotalarla bu önemini kaybedecektir. Suudi hava sahasının İsrail uçaklarına açılması, İsrail-Körfez arasında yeni raylı sistemler ve petrol boru hatları projeleri, Süveyş’in hem jeopolitik önemini hem de Mısır ulusal refahı için sağlaması beklenen katkıyı anlamsız kılacaktır. Bu noktada Sisi’nin darbe ile yönetime geldiğinde Mısır’ın kıt kaynaklarından 8 milyar dolardan fazla para harcayarak Süveyş kanalını genişlettiğini hatırlatmak gerekiyor. Son dönemde yaşanan bu gelişmeler hem Süveyş kanalının geleneksel önemini azaltacak hem de Sisi yönetiminin yaptığı bu büyük yatırımı çöp haline getirecek bir potansiyel taşıyor.

Son olarak Mısır yaklaşık elli yıldan bu yana Körfez-İran rekabetinde Körfez güvenliğinin en önemli dayanaklarından biri olmuştur. Körfezin statükocu ekseni açısından, bu yönüyle, Mısır, Körfez güvenliğinin ve istikrarının en önemli güvencesidir. Özellikle günümüze kadar, İran’ın Levant bölgesinde ve Doğu Akdeniz’deki nüfuzunu sınırlayabilecek yegâne aktör olması, Mısır’ı Körfez açısından vazgeçilmez kılan önemli faktörlerden biriydi. Ancak Körfez-İsrail yakınlaşması hem İran’ın bölgede askeri olarak dengelenmesinde hem de İran nüfuzunun Doğu Akdeniz ve Levant’da sınırlandırılmasında Mısır’ın bu ayrıcalıklı rolünü ortadan kaldırdı. Çünkü İsrail, hem askeri kapasitesine hem de Batı ile kurduğu yakın ilişkilere güvenerek gerektiğinde Suriye, Lübnan, Irak ve bölgenin diğer ülkelerinde hava saldırıları ile İran karşısında sahada etkili bir mücadele yürütebiliyor. Son dönemde Mısır ordusunun Körfez ekseni tarafından Libya çöllerinde Mısır ulusal çıkarı için hiçbir değeri olmayan bir mücadeleye zorlanması da Mısır’ı geleneksel nüfuz alanlarından uzak tutma çabalarından biri olmuştu.

Körfez-İsrail yakınlaşmasını yol açacağı siyasi ve ekonomik sonuçlar bakımından kendi ulusal çıkarlarına yönelik bir tehdit olarak algılayan aktörler arasındaki yakınlaşma, ABD seçimleri sonucuna da bağlı olarak, önümüzdeki dönemde daha görünür bir hal alabilir.

Türkiye’nin bölge siyasetinde yükselen profili

Arap Dünyası’nın ve Orta Doğu’nun geleneksel ağırlık merkezinin Kahire’den uzaklaşmasına yol açan ikinci etken Türkiye’nin bölge siyasetinde yükselen profilidir. Doğu Akdeniz, Kafkaslar ve Orta Doğu bölgesindeki kriz alanlarında Türkiye’nin artan ağırlığı bölgede Türkiye’nin dışlandığı bir politikanın başarı şansını azaltmakta. Orta Doğu özelinde Filistin meselesinde Türkiye’nin Körfez ve Mısır’ın geleneksel ağırlığına meydan okuyacak bir kapasiteye ulaşması bu kanaatin en önemli göstergesidir.

Geçtiğimiz Ağustos ayı itibarıyla Körfez’in İsrail ile normalleşme girişimleri ortaya çıktığında hem ülkemizde hem de küresel ölçekte Katar’ın da Körfez ekseni gibi İsrail’le normalleşeceği, Türkiye’den uzaklaşarak Körfez ekseninin peşine takılacağına dair çok sayıda analiz yayımlandı. Ancak gelinen süreçte Katar’ın takip ettiği politika bu varsayımları haklı çıkarmadı. Üstelik son dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kuveyt ve Katar ziyaretleri ile Türkiye, Körfez’de İsrail ile normalleşmeden rahatsız olan önemli bir aktör Kuveyt’le ilişkilerini güçlendirmeye başladı. Bu son girişim, Körfez’de Filistin meselesindeki çatlağı derinleştirecek bir sonuç doğuracaktır. Bir taraftan Filistin meselesine sırtını dönme pahasına İsrail ile ilişkileri normalleştirme politikası takip eden BAE-Suudi ekseni, diğer taraftan İsrail’e mesafeli durarak Filistin davasına sahip çıkan Katar ve Kuveyt. Türkiye’nin bu iki Körfez ülkesi ile geliştirdiği yakın ilişkiler bölge siyasetindeki rolünü güçlendiriyor. Eylül ayı sonunda Filistinli gurupların (el-Fetih ve Hamas) Ankara’da gerçekleştirdikleri buluşma ise uzun yıllardır bu tür diplomatik girişimlerin mekânı olan Kahire’nin bölgesel meselelerdeki azalan önemini simgeleyen başka bir olay olmuştur.

Bölgede oluşması muhtemel yeni dengeler

Körfez’in İsrail ile normalleşerek Orta Doğu bölgesinin siyasi, ekonomik ve diplomatik merkezi haline gelme girişimi, bölgenin tüm aktörleri tarafından ciddi bir rahatsızlık kaynağı olarak görülüyor. Mısır, Ürdün ve Irak Dışişleri Bakanlarının Kahire’de düzenledikleri ve bu yıl üçüncüsü gerçekleşen zirve ile bu ülkeler bölgede oluşum aşamasında olan askeri, ekonomik ve diplomatik yeni bir bloğun işaret fişeğini ateşlemiş oldular. Her üç ülke de, başta Filistin meselesi olmak üzere bölge siyasetinden dışlanmışlık algısı ile İsrail-Körfez yakınlaşmasının kendi çıkarlarına vereceği olası zararları engellemek istiyor. Nitekim bu toplantıda görüşülen Irak’tan Akabe körfezine bir petrol boru hattı projesi, Körfez’in İsrail’in Aşkelon limanı üzerinden Doğu Akdeniz’e uzanacak boru hattına yönelik önemli bir meydan okumadır. Çünkü Irak’ın Ürdün ile kara sınırı, İsrail ile Körfez arasında doğrudan bir kara bağlantısını kesiyor. Ürdün’ün Körfez karşıtı bir blokta yer alması Körfez-İsrail ilişkilerindeki derinleşmeye önemli bir darbe vuracaktır. Mısır’ın bölgede alternatif blokların oluşumu için başlattığı diplomatik girişimler, Körfez ülkelerinin, içinde bulundukları ekonomik krizle de bağlantılı olsa da, Sisi yönetimini fonlamayı kesmelerinin en önemli sebeplerinden.

Türkiye, bu süreçte bir taraftan Katar ve Kuveyt’le ilişkilerini sıkılaştırma politikası takip ederek BAE-Suudi eksenini dengelerken diğer taraftan geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ın Mısır’a yönelik mesajları ile son dönemde bölgede yaşanan gelişmelerle önemi azalan Mısır ile yakın ilişkiler kurma niyetini gösteriyor. Türkiye ve Mısır arasında buzları eritecek bir yakınlaşma Körfez-İsrail yakınlaşması ile bölgede oluşan dengesizliği bertaraf edebilecek bir girişimdir.

Bölge siyaseti yakından takip edildiğinde son dönemde Körfez-İsrail yakınlaşmasının, başta Türkiye, Mısır ve Irak olmak üzere bölgedeki tüm aktörler nezdinde ciddi bir rahatsızlık ortaya çıkardığı kolaylıkla anlaşılabilir. Özellikle Körfez ülkelerinin iddialı ve maceracı politikalarının en önemli hamisi konumundaki Trump yönetiminin yaklaşan ABD seçimleri nedeniyle bir belirsizlik içinde olması bölgede Körfez-İsrail yakınlaşmasını kendi ulusal çıkarları açısından tehdit olarak algılayan aktörlerde bir hareketlenmeye sebep oldu. Şimdilik bazı işaretlerini gözlemlediğimiz Orta Doğu bölgesindeki muhtemel yeni dengelerin, ABD seçimleri sonucuna da bağlı olarak, önümüzdeki dönemde daha görünür bir hal alacağını söyleyebiliriz.

[Dr. Necmettin Acar Mardin Artuklu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanıdır]



15 Eylül 2020 Salı

Macron’un 'Akdeniz’de Fransız Hikâyesi' yazma hevesi boşa çıkacak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Son dönemde, uluslararası hukuku ve diplomatik teamülleri hiçe sayarak birçok bölgesel krize gerginliği daha da artıracak şekilde müdahil olan Macron Fransası, izlediği revizyonist dış politika ile Avrupa Birliği (AB) içinde liderlik rolüne soyunurken, bu amaçla attığı adımlar NATO’nun temellerini tahrip ediyor.

Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz konularında Türkiye’ye yönelik düşmanca politikalar izleyen Macron, bu amaçla arkasına almak istediği NATO ve Avrupa Birliği gibi kurumların ittifak ilişkilerine dayanan temellerini de tahrip ediyor.

Yeni koronavirüs salgını sırasında sağlık krizini yönetmekte yetersiz kalması sebebiyle ülke içinde ciddi eleştirilere maruz kalan, son belediye seçimlerinde yenilgi ile cezalandırılan Macron, Sarı Yelekliler adı altında iki yıldır devam eden protesto hareketlerinin de gösterdiği şekilde, geniş toplum kesimleri tarafından şiddetle itiraz edilen bir lider profili çiziyor. Doğu Akdeniz’de açıkça Türkiye karşıtı bir Avrupa politikası sergilemeye devam eden Macron, tartışmalı savunma ve dış politika çıkışları ile “tehdit altındaki bir Avrupa”nın yeni lideri olma iddiasını öne sürüyor. Avrupa Perspektif ve Güvenlik Enstitüsü (IPSE) Başkanı Emmanuel Dupuy’a göre, Macron, Akdeniz’de yeni bir Avrupa anlatısı oluşturmanın peşinde ve Beyrut patlaması sonrasındaki Lübnan ziyareti de, bir dönüm noktası olarak, Avrupa için Akdeniz gündeminde yeni bir “Fransız Hikâyesi” yazma girişimi olarak tanımlanıyor.

Türk-Fransız ilişkileri tarihsel bir ortak paydaya sahip olup, son tahlilde, tecrübesiz devlet adamı profili çizen, kendi ülkesindeki siyasal zemini gittikçe aşınan Macron’a bırakılamayacak kadar önemli.

Peki, NATO İttifakı içinde, ABD ve İngiltere’den sonra üçüncü nükleer güce sahip olan ve AB’nin Almanya’nın ardından ikinci büyük ekonomik potansiyeline sahip ülkesi olan Fransa, Avrupa savunmasında “Amiral Gemisi” rolü üstlenebilir mi?

Fransa ekonomisinde pandemi tahribatı

Fransa’da ekonomi 2020 yılının ilk çeyreğinde yüzde 5,3 daraldı. Salgın gerekçesiyle işten atmalar hızlandı. Özellikle havacılık ve otomobil sektöründe devletlerin yaptığı milyarlarca avroluk yardıma rağmen on binlerce işçinin işten atılacağı şimdiden ilan edildi. Airbus, koronavirüs salgınının etkileri nedeniyle 2021 yılının yaz dönemine kadar yaklaşık 15 bin, şirketin Fransa’daki operasyonlarında ise 5 bin çalışanın işine son verileceğini açıkladı. Air France-KLM de büyük bir işten çıkarma operasyonuna hazırlanıyor. Şirket 2022 sonuna kadar 7 bin 500 çalışanının işine son vereceği bildirdi. Yan sanayide ilan edilen işten atmalar ise Air France ve Airbus’ın katbekat üzerinde.

Askeri güç parametreleri açısından analiz edildiğinde, NATO müttefik ordularının 2019 kuvvet potansiyeline bakıldığında, ABD’nin 686,1 milyar dolar savunma bütçesi ve 1 milyon 281 bin 900 aktif personeline mukabil, Paris’in savunma bütçesi 50,1 milyar dolar ve aktif askeri personeli 203 bin 750 kişi. Buna mukabil Fransa Cumhurbaşkanı Macron, NATO’nun işlevini ve önemini sorgulayan ve İttifak üyeleri tarafından tepkiyle karşılanan açıklamalara imza attı. ABD’nin salgınla mücadelesini ve başkanlık seçimlerini yanlış okuyan Macron’un, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” açıklamasına ABD Başkanı Trump “Çok saygısızca” karşılığını verdi. Macron’un, “ABD, Çin ve Rusya’dan korunmak için Avrupa’nın kendi ordusunu oluşturması gerekiyor” mesajını “Çok aşağılayıcı” olarak nitelendiren Trump, “Ama Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında Almanya vardı. Peki, bu Fransa açısından nasıl gelişmişti? ABD ordusu gelip yetişmeden önce Paris’te Almanca öğrenmeye başlıyorlardı,” değerlendirmesinde bulundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise “Fransa Cumhurbaşkanı Sayın Macron, bak Türkiye’den sesleniyorum, NATO’da da söyleyeceğim, önce sen kendi beyin ölümünü bir kontrol ettir” açıklaması ile tepkisini dile getirdi. Macron, aslında, Kremlin’in söylemlerine eleştirel yaklaşım perdesi altında NATO’nun zayıflatılmasında öncü rol oynuyor. Bu çerçevede Fransa’nın Doğu Akdeniz’e savaş gemisi göndermesinin arkasında farklı hesaplar bulunduğu, ancak en önemlisinin Fransa’nın NATO’yu by-pass edip, Avrupa ordusunu aktive etme hayali bulunduğu söylenebilir. Yani ilk adımları atılmış ama yeterli bir ilerleme sağlayamamış PESCO’nun, yani NATO’dan bağımsız bir Avrupa ordusunun kurulması Fransa tarafından istenmekte.

Fransa’nın Libya’da askeri güç kullanmasının perde arkası

Fransa 2. Dünya Savaşı’nda altı günde Alman ordusuna teslim olmuştu. Savaşın devamında Cezayir’deki Mers-el Kebir limanındaki Fransız donanmasının Alman ve İtalyanların kontrolüne geçmemesi için İngiliz donanmasının 3 Temmuz 1940 günü saat 16:55’te icra ettiği “Katapult Operasyonu” ile imha edilmesi unutulmuş değil. Normandiya’da Müttefikler tarafından esaretten kurtulan Fransa’nın NATO İttifakı’nın askeri kanadından çekilmesi, 1956 Süveyş Harekâtı sonrasında ABD tarafından Akdeniz’de izole edilmesi, ancak 1991 Körfez Savaşı’na dönmesi ile son bulmuştu. Arap Baharı Fransa’ya, Kaddafi’ye karşı bir hamle için çok elverişli bir mazeret sundu.

Afrika’nın kuzeyinde yer alan ve diğer Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi ülke Cezayir ile batıda bir sınır paylaşan Libya, 11 milyon 760 bin kilometrekare ile yüzölçümü açısından dünyanın en büyük 16. ülkesi. Afrika’da keşfedilmiş en fazla gaz rezervine sahip ve OPEC üyesi olan Libya’da, dünya petrol rezervlerinin yüzde 4,1’ine tekabül eden petrolün kükürt oranının düşük olması, petrolün işlenmesini kolaylaştırıp maliyetleri düşürüyor. 1973 Arap-İsrail Savaşı sonrasında ABD’ye petrol ihracatı ambargosu uygulayan Libya, 1974 yılında Fransız petrol şirketi Total ile anlaşmaya gitti.

François Hollande döneminde, 2015’te Paris’te meydana gelen terör eylemlerinin de etkisiyle Libya dosyası yeniden açıldı. Paris için Libya’da istikrarsızlık iki açıdan tehdit oluşturmaktaydı: Akdeniz üzerinden Avrupa’ya göç ve Fransa’nın stratejik çıkarlara sahip olduğu Sahel havzasının (Senegal, Moritanya, Mali, Nijer, Çad, Sudan) güvenliği. Fransa o dönemde Libya’da kendisine muhatap aramaya başladı. Sarkozy hükümetinin NATO ve BM’nin nihai kuvvet kullanma kararı olmaksızın 2011’de Libya lideri Muammer Kaddafi’nin devrilmesine yönelik askerî harekâtı erken başlatması, ABD tarafından hoş karşılanmadı. Buna mukabil Aralık 2007’de, Sarkozy tarafından Paris’te kırmızı halı ve bedevi çadırlarıyla ağırlanarak, nükleer işbirliği anlaşması imzalanan Kaddafi’ye karşı, askeri kuvvet kullanılması şaşırtıcı da olmadı. Nitekim Libya devrik liderinin İstihbarat Başkanı Abdullah es-Senusi, Sarkozy’nin seçim kampanyası için Muammer Kaddafi’den 8 milyon dolar aldığını açıkladı. Sarkozy’nin diplomatik süreci kesintiye uğratarak başlattığı askeri operasyon, barış yerine parçalanmış, bölünmüş bir Libya’yı ve ülkeden Avrupa’ya büyük göçü tetikleyen Suriye benzeri insani bir felakete neden oldu. Fransa bu tutumu ile Akdeniz ve Orta Doğu’da ABD ve NATO’nun güç boşluğundan istifade ile yeni bir nüfuz alanı teşkil etmeyi amaç edinen tehlikeli bir stratejik yol haritası takip etmekte.

Fransa, Ukrayna krizi nedeniyle, Rusya için inşa ettiği Mistral tipi helikopter gemilerini teslim etmedi. Plana göre “Vladivostok” ve “Sivastopol” isimli gemiler, NATO ve ABD’nin karşı çıkması nedeniyle satışları iptal edilerek, Mısır’a satıldılar. Fransa, anlaşmanın yerine getirilmemesi nedeniyle Rusya’ya 1,2 milyar dolar tazminat ödemek zorunda kaldı. Rus Baltık ve Karadeniz filolarına katılacak bu gemiler için işbirliği yapan Fransa, diğer yandan Türkiye’nin S-400 hava savunma füzeleri almasına da karşı çıktı. Bu tespitimiz, gerçekte NATO’yu zayıflatan aktörün, Paris yönetimi olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Macron 2017’de cumhurbaşkanı seçildikten sonra Libya’yı Fransız diplomasisinin öncelikli dosyalarından biri haline getirdi. Evet, Macron, Avrupa’nın yeni lideri olarak kendisini ön plana çıkarmaya çalışmakta. Bu noktada, Libya, Lübnan, Kıbrıs, Doğu Akdeniz’deki olayları fırsata çevirmek için çabalarını artırmakta. Fransa yönetiminin, AB içindeki tek nükleer askeri operasyonel güce sahip olma konumunu ve Afrika-Orta Doğu-Akdeniz’de deniz aşırı askeri gücünü sahaya yansıtmayı hedeflediği görülüyor. AB içindeki ve küresel denklemdeki yeni konumunu tasarlamaya çalışan Fransa’nın, Brexit sonrası baş başa kaldığı Berlin ile rekabetinde, üstünlüğünü Akdeniz ve BM Güvenlik Konseyi Üyeliği avantajlarını, silah sektörü ve askeri güç eksenleri üzerinden şekillendirmeyi amaçladığı gözlemleniyor.

Fransa silah pazarını genişletme çabalarını, kademeli olarak, Mısır gibi bölgesel aktörlerin yanında Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan gibi bölge dışı müttefikler ile üst perdeye taşımakta. Nitekim Libya’da meşru hükümete karşı silahlı mücadele veren darbeci General Halife Hafter’e destek olan BAE ve 2013’te Mısır’da darbe ile yönetimi ele geçiren General Sisi liderliğindeki Mısır, ABD ve Rusya’dan sonra dünyanın üçüncü büyük silah ihracatçısı olan Fransa’nın bu alandaki en büyük müşterilerinden.

Macron, Doğu Akdeniz’de AB’nin ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarına EASTMED projesi ile Türkiye’yi devre dışı bırakarak hükmetmeyi, Libya’daki petrol kaynakları ve kaya gazı enerji yataklarını Fransız enerji şirketleri ile kontrol altına almayı, bu çerçevede Sirte Körfezi ve Libya limanlarını denetleyerek Afrika kıtasında azalmakta olan nüfuzunu korumayı amaçlıyor. Bu maksatla darbeci Hafter ve Suriye örneğinde görüldüğü üzere YPG/PKK gibi illegal aktörlerle işbirliğinden çekinmediği ve zor durumda kaldıkça AB’yi de oyuna dahil etmeye çalıştığı görülüyor. Nitekim Trablus merkezli meşru yönetime bağlı güçlerin Hafter’e karşı başlattığı operasyon sonucu Hafter’den geri alınan Giryan kentinde Fransız ordusuna ait Javelin anti-tank füzelerinin ele geçirilmesiyle, Libya’da Paris’e bir kez daha suçüstü yapıldı. Fransız Savunma Bakanlığı füzelerin kendilerine ait olduğunu, “terörle mücadele operasyonları yürütmek üzere görevlendirilen bir Fransız askeri biriminin kendini koruması” bahanesini öne sürerek kabul etmek zorunda kaldı.

Ancak çok daha tehlikeli bir yaklaşım ile Yunanistan ve AB üyesi Güney Kıbrıs Rum Yönetimini (GKRY) silahlandıran Macron, bölgede gerginliği sürekli tırmandırıyor. Macron, bütün bu yaklaşımlarında, Türkiye’yi saldırgan taraf olarak suçlamak suretiyle bir çeşit algı operasyonu da yürütüyor. Bu çerçevede, ülke içinde popülaritesi giderek düşen, ikinci kez seçilmesine ihtimal verilmeyen Macron’un Türkiye’ye yönelik düşmanca tutumuyla Avrupa’da öne çıkan bir lider olmaya çalıştığı ve bundan sağlamayı umduğu siyasi avantajı imajını güçlendirmek için kullandığı ifade edilebilir. Ancak Fransa’nın Macron’un siyasi imajı ve hesaplarını aşan planları bulunduğu da dikkate alınmalı.

Türkiye-Fransa ilişkilerinde Akdeniz’e sıçrayan güç rekabeti

Fransa, NATO’nun askeri kanadına dönüşünden beri, Türkiye’nin jeopolitik düzlemde Balkanlar, Orta Doğu ve Karadeniz-Akdeniz bölgesi ile Kafkasya’da güçlenen etkisini pasifize etmeye çalışıyor. 2008 Rusya-Gürcistan savaşında o dönem başbakan olan Erdoğan’ın inisiyatif alarak, diyalog yoluyla çözüm girişimi çerçevesinde Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’yi gölgede bırakarak Moskova’da, Rusya devlet başkanı ve başbakanı ile arabuluculuk misyonu icra etmesini ve Gürcistan ziyareti sonrasında Tiflis’e acil ekonomik ve insani yardım başlatmasını Paris kendisine meydan okuma olarak okumuştu. 2010 NATO Lizbon zirvesinde Türkiye, Sarkozy’nin, “Tehdit İran’dır. Füze rampası İran için kurulacak, biz kediye kedi deriz” açıklaması ile füze kalkanı projesinde İran’ın doğrudan hedef gösterilmesi teklifine ve GKRY’nin NATO’nun güvenlik ve askeri kabiliyetlerinden faydalanmasına karşı çıkmıştı. Böylece, Fransa’nın “füze saldırıları İran’dan gelecek” şeklinde bir ifadenin NATO Füze Kalkanı projesine konması ısrarı sonuçsuz kalmıştı.

Türkiye’nin AB’ye adaylığının resmen ilan edildiği 1999 yılından bu yana Fransız siyasetçi ve devlet adamları, Türkiye’nin üyelik perspektifiyle ilgili net ifadeler kullanmaktan kaçındılar. 2007-2012 döneminde cumhurbaşkanlığı yapan Nicholas Sarkozy döneminde, üyelik perspektifiyle ilgili olarak Fransa’dan destek gelmedi. İşte bu dönemden itibaren Türkiye ve Türkiye-AB ilişkileriyle ilgili tartışmalar gerek Fransız iç politikasında siyaseten oldukça kullanışlı popülist birer malzeme, gerekse de sol ya da aşırı milliyetçi kanattaki partiler tarafından seçim kampanyalarının önemli bir parçası haline getirildi. Son yıllarda Türkiye’nin AB üyelik perspektifinin göreceli olarak zayıflamasının da bir sonucu olarak Fransız siyasetinde Türkiye üzerine popülist söylemler eskisi kadar yaygın ve etkili olmamakla birlikte 2017 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde özellikle aşırı milliyetçi cephenin adayı Marine Le Pen tarafından kısıtlı da olsa kullanılmaya devam etmiştir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 5 Ocak’ta 2018’de yılın ilk resmi ziyaretini, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un daveti üzerine Fransa’ya gerçekleştirdi. Erdoğan-Macron görüşmesi sırasında imzalanan üç önemli anlaşmadan biri, Türkiye adına ASELSAN ve ROKETSAN’ın Fransa-İtalya konsorsiyumu olan EUROSAM ile 18 ay gibi bir süreyi kapsayan ve 2020’lerin ortalarında üretileceği ve geliştirileceği duyurulan hava savunma sistemi anlaşması oldu. Diğer iki anlaşma kapsamında Airbus ve Türk Hava Yolları (THY) arasında, 25 adet A350-900’ün satın alma görüşmelerine başlamak adına mutabakat zaptı imzalandı ve Türk Eximbank ve BPI France Assurance Export arasında karşılıklı reasürans anlaşması imzalandı. Ancak Paris’in süreci bir belirsizlik içinde sürdürme siyaseti, Erdoğan-Macron görüşmesinden sonra yeni bir döneme girerek menfi istikamette somutlaşmaya başladı.

Macron 2018 yılında Fransız Büyükelçiler Konferansı’nda yaptığı konuşmada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yürüttüğü politikayı “pan-İslamik” ve “Avrupa karşıtı” olarak tanımladı. Fransız basını Türkiye’nin Libya iç savaşında elde ettiği başarı sonucunda Akdeniz’de denklemi Rusya ile işbirliği yaparak değiştirdiği, askeri üsler edindiği, askeri, diplomatik, ticari ve stratejik düzlemde kurulan oyunu bozduğu değerlendirmelerine yer verdi. Fransız basını, Türkiye Libya’da dengeleri değiştirirken, darbeci Hafter’in en önemli destekçilerinden Fransa’nın stratejik hesaplarının altüst olduğunu da belirtti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın katıldığı Londra’daki Suriye konulu Dörtlü Zirve esnasında, Suriye ve Libya’daki durum ele alındı. Erdoğan, Avrupalı liderlere, Suriye’de güvenli bölgenin tesisi ve mültecilerin geri dönüşü konusunda birlikte çalışma çağrısı yaptı. Terör örgütleri arasında ayrım yapılmaması gerektiğini bir kez daha vurgulayan Erdoğan, “Zirve gayet iyi geçti” değerlendirmesinde bulundu. Buna mukabil Fransa, Türkiye’yi BM’nin Libya’ya silah ambargosu kararını delmekle suçlayarak, Türkiye’nin ambargo ihlallerinin, Libya’da barış ve istikrarı engellediği iddiasında bulundu. Türk Dışişleri Bakanlığı da bu suçlamalara “Ülkemizin Libya’ya yönelik tutumuna dair iddiaları, Fransa’nın Libya’ya yönelik karanlık ve izah edilemez politikasının yeni bir göstergesidir. Ülkemiz meşru hükümetin yanındayken, Fransa BM ve NATO kararları hilafına darbeci ve gayrimeşru bir şahsın yanındadır” yanıtını verdi.

Fransız gemisi Courbet, 10 Haziran 2020’de Akdeniz’de Libya’ya silah taşıdığından şüphelenilen Tanzanya bandıralı gemiyi aramak istedi ama iki Türk fırkateyni tarafından taciz edildiği şikayetiyle NATO’ya başvurdu. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in talimatıyla Fransa’nın şikayetini inceleyen NATO, 130 sayfalık raporunda Türk savaş gemilerinin radarlarını Fransız gemisine kilitleyerek tacizde bulunduğuna dair Fransız iddialarını destekleyen bir ifade yer almadı. Buna tepki gösteren Fransa, NATO’ya bir mektup göndererek Akdeniz’de devam eden Sea Guardian misyonundan geçici olarak çekildi.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Oruç Reis gemisi ile hidrokarbon arama faaliyetlerine tepki gösterdi ve Türkiye’nin bu adımı karşısında bölgedeki askeri varlıklarını geçici olarak artıracaklarını söyledi. Macron’un açıklaması sonrası “Lafayette” adlı Fransız fırkateyni iki Rafale savaş uçağı eşliğinde Doğu Akdeniz’e gönderildi. Rafale savaş uçakları geçici olarak Girit adasına konuşlandırıldı. Türkiye’den bölgede yürüttüğü hidrokarbon arama faaliyetlerini durdurmasını isteyen Macron, ülkesinin Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı sert bir tavır takınarak “kırmızı çizgi politikası” uyguladığını savundu. Fransa’nın “sert ama ölçülü” bir tavır sergilediği iddiasında bulunan Macron, “Orantılıydı. Oraya donanmanın tümünü yollamadık,” diye konuştu. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki eylemlerini “provokatif” olarak değerlendiren Macron, Türkiye’nin AB’nin iki üyesi olan Yunanistan ile GKRY’nin münhasır ekonomik bölgelerine ve egemenlik haklarına “saldırdığını” iddia etti. Yunanistan ve GKRY’ye arka çıkan, Türkiye’yi tehdit ederek Doğu Akdeniz’de “kırmızı çizgi politikası” yürüttüğünü söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Irak konusunda da Türkiye’yi suçlayıcı bir dil kullandı. Irak’ta son bir yılda yaşanan zorluklarda İran ve Türkiye’nin etkisi olduğunu öne süren Macron, “Bu zorluklar İran’ın çok güçlü etkisi ve Türkiye’nin, Irak’ın içişlerine giderek daha fazla müdahale eden ve tekrarlayan saldırılarıyla olağanüstü gergin bölgesel bir bağlamda ortaya çıkıyor,” dedi.

Macron geçtiğimiz günlerde de Türkiye’nin, “imparatorluk fantezisi” olduğu iddiasında bulundu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise “Yunanistan’ı en çok kışkırtan ülke Fransa. Fransa’nın da başka derdi var. Yoksa Doğu Akdeniz ile ne ilgisi var. Batı Akdeniz olsa anlardık,” ifadelerini kullandı. Çavuşoğlu, Paris’in Libya’da darbeci Hafter’i desteklemek suretiyle çok büyük hata yaparak, Trablus’u çok kısa sürede ele geçireceklerine inandığını belirterek, “Ancak Hafter yenildi ve Macron histerik bir hâle büründü. Ne yapacağını şaşırdı. Sonrasında Doğu Akdeniz’de bizim gemilerimizin kendi gemilerini taciz ettiğini söyledi. Bunu belgeleyemedi, rezil oldu. Biz böyle bir tacizin olmadığını belgeledik” açıklamasında bulundu.

İkili ilişkiler Macron’a bırakılamayacak kadar önemli

Fransa’da ekonomi ikinci çeyrekte yüzde 13,8 daraldı. Açıklanan 100 milyar avroluk ekonomi destek planının ne kadar işe yarayacağı net değil. Böyle bir ortamda iç politikada puan kazanması oldukça zor olan Macron, dış politikaya ağırlık veriyor. Son anketler tablonun, popülaritesi yüzde 39 gibi oldukça düşük bir seviyede olan Macron lehine 1 ile 4 puan arasında değiştiğine işaret ediyor. Ancak koronavirüs vakalarının rekor seviyelere çıktığı Fransa’da sosyal krizin kötüleşmesi ve ekonomik destek paketinin beklentiyi karşılamaması halinde, uluslararası alanda “her taşın altından çıkma” yaklaşımının Macron aleyhine dönme ihtimali epey yüksek.

Fransa Yunanistan’a maliyeti 2-2,5 milyar avro olan son teknoloji ürünü iki fırkateyn satmayı planlıyor. Paris, ayrıca, Yunanistan’a sekizi kullanılmış olmak üzere 18 Rafale satma peşinde. MBDA füze sistemleri yetkilileri de Yunan makamlarıyla temasta. Bu füzeler, Rafale uçaklarında kullanılabileceği gibi Yunan hava kuvvetlerine ait Mirage 2000 savaş uçaklarının modernizasyonu kapsamında da kullanılmaları, seçenekler arasında. Doğu Akdeniz’e dair gelişmelerde esas frenlenmesi gereken aktör, Yunanistan ve GKRY’yi Türkiye karşıtı girişimlere azmettiren Cumhurbaşkanı Macron’un Fransa’nın hayati çıkarlarına aykırı mevcut politikasıdır. Son Korsika toplantısında Türkiye’yi hedef alan açıklamasında Macron, Avrupa’ya Türkiye konusunda “birlik içinde ve daha açık” bir tutum sergileme çağrısında bulunarak, Avrupalıların “daha açık ve sert” olması gerektiğinin altını çizdi.

Macron, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de artık bir ortak olmadığını, “sorunun Türk halkı ile değil, Erdoğan hükümeti ile” olduğunu da öne sürdü. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Macron’un sözlerine cevaben, “Sayın Macron, senin şahsımla daha çok sıkıntın olacak” ifadelerini kullandı. “Sen tarih de bilmiyorsun. Fransa tarihini bilmiyorsun. Afrika’nın tarihi adeta Fransa’nın tarihidir. Cezayir’de bir milyon insanı öldüren sizsiniz, Ruanda’da 800 bin insanı öldüren sizsiniz” diyen Erdoğan, Fransa’nın Türkiye’ye insanlık dersi veremeyeceğini ifade etti. Zirvenin sonrasında, Macron, Türkiye ile bölgede istikrarı sağlamak adına ilişkileri eski haline getirme niyetinde olduklarına vurgu yaparak, yeniden iyi niyetle diyalog kurmak istediklerini açıkladı. Macron, AB’nin Akdeniz konusunda Türkiye ile yapıcı bir politikasının olması gerektiğini, ekonomi ve enerji alanında ortak bir ajandanın oraya çıkabileceğini ifade etti.

Unutmamak gerekir ki, Korsika Zirvesi, AB’nin görüşlerini yansıtmadığı gibi, hukuki bir bağlayıcılık da taşımıyor. Kaldı ki Almanya, İspanya, İtalya, Macaristan gibi diğer AB üyelerinin Fransa’nın tutumuna destek vermedikleri dikkate alındığında, orta ve uzun vadede yeni bir Akdeniz enerji işbirliği modeli çıkabileceği, 25 Eylül 2020 tarihindeki AB zirvesinden bu merkezlerin mevcut beklentilerinin aksine, Ankara’ya karşı sert yaptırım kararının çıkamayacağı öngörülebilir.

Fransa’nın kısaca özetlenen dış politika sapmalarına rağmen, Türkiye ve Fransa arasındaki ilişkilerin stratejik önem sahip olduğu da son olarak ifade edilmeli. 2019 yılı itibarıyla Paris ve Ankara arasındaki ticaret hacmi 14,6 milyar dolar olup, Türkiye’nin Fransa’ya ihracatı 8,7 milyar dolar, bu ülkeden ithalatı ise 5,9 milyar dolar gibi önemli bir hacme sahip. Stratejik olarak, NATO’nun iki önemli müttefiki arasındaki suni gerginliğin, orta vadede düzeleceği ve normal çizgisine döneceği varsayılıyor. Mevcut ekonomik ilişkilerdeki değerler dikkate alındığında, sanayi, ticaret, savunma, havacılık ve uzay sektörlerinde yeni ortaklıkların güçlenerek devam etmesi, pandemi sonrası dünyada sürpriz olmayacaktır. Zira, Türk-Fransız ilişkileri tarihsel bir ortak paydaya sahip olup, son tahlilde, tecrübesiz devlet adamı profili çizen, kendi ülkesindeki siyasal zemini de gittikçe aşınan Macron’a bırakılamayacak kadar önemli.


13 Eylül 2020 Pazar

Rusya Ermenistan'a neden silah gönderiyor?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Ermenistan’ın silahlandırılması Rusya’nın da altına imza attığı BMGK kararlarının ihlali yani, Azerbaycan topraklarında işgalin devamı anlamına gelmekte.


Temmuz ayında Ermenistan-Azerbaycan sınırında yaşanan çatışmanın etkileri bölgede hâlâ sürüyor. Azerbaycan işgale maruz kalan taraf olarak işgalci Ermenistan’a karşı uluslararası alanda baskı yapılacağı beklentisi içindeyken, Ermenistan’ın silahlandırıldığı gerçeğinin ortaya çıkması Azerbaycan halkı arasında ciddi rahatsızlığa yol açtı.

Azerbaycan basınında yer alan haberlere göre, 17 Temmuz-1 Eylül tarihleri arasında Kazakistan, Türkmenistan ve İran hava sahası kullanılarak Rusya’dan Ermenistan’a büyük miktarda silah taşındı. Rusya tarafı bu taşınan yüklerin Türkiye-Ermenistan sınırında bulunan Rusya’nın 102. Askeri Üssü’nün askerlerinin değiştirilmesi ve askerlerin fiziki şartlarının iyileştirilmesi amacıyla inşaat malzemeleri olduğunu ifade etmesi Azerbaycan’ı tatmin etmedi.
Ankara ve Bakü son yıllarda Rusya’ya karşı yapılan yaptırımlara destek vermediler ve Rusya karşıtı ittifaklar içinde yer almadılar. Fakat Ermenistan’ın silahlandırılması Rusya’nın da altına imza attığı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararlarının ihlali yani, Azerbaycan topraklarında işgalin devamı anlamına gelmekte. Rusya Ermenistan’ı silahlandırarak sadece işgalciyi desteklemiyor, aynı zamanda Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu eş başkanlığı çerçevesinde üzerine aldığı tarafsızlık vazifesini ihlal ediyor. Öte yandan Türkiye-Ermenistan sınırında bulunan 102. Rus Askeri Üssü’nün 2013 yılından beri neden genişletildiği ve sürekli olarak silahlandırıldığı da bir soru işareti olmaya devam ediyor.
Azerbaycan tarafına göre, yük taşımacılığında en kısa yol olan Gürcistan hava sahasının değil de, daha uzun yol olan Kazakistan, Türkmenistan ve İran hava sahasının kullanılmasının nedeni bu yüklerin silah olmasından kaynaklanıyor. Çünkü Azerbaycan’ın stratejik müttefiki Gürcistan, Ermenistan’a silah taşınmasına izin vermedi ve Rus uçakları daha uzun yolu kullanmak zorunda kaldı.

Rusya’nın Ermenistan’ı silahlandırmasının nedenleri

Son yaşananlar Rusya’nın Ermenistan’ı silahlandırılmasına dair ilk gelişme değil. Ermenistan-Azerbaycan arasında 1994 yılında imzalanan ateşkes anlaşmasından önce ve sonra Rusya’nın Ermenistan’ı silahlandırması sürekli olarak gündemi meşgul etmiştir. Bu dönemde Rusya, Ermenistan’a doğrudan silah hibe etmiş veya kredi ayırarak Rusya iç piyasası fiyatından satmıştır. Örneğin, 1997 yılında Rusya Federasyonu Federal Meclisi’nin alt kanadı olan Devlet Duma’sının Savunma Komisyonu Başkanı Lev Rokhlin’in hazırladığı raporla, 1993-1996 yılları arasında Rusya’nın Ermenistan’a 1 milyar dolarlık silah hibe ettiği ortaya çıktı. Öte yandan 2008 yılında da Rusya’nın yine Ermenistan’a 800 milyon dolarlık silah hibe ettiği basına yansıdı. Tovuz saldırılarından sonra 19 Ağustos’ta basın açıklaması yapan Ermenistan’ın eski Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, 2010-2018 yılları arasında Rusya’nın Ermenistan’a 50 bin tondan fazla silah gönderdiğini açıklamıştı. İki ülke arasında 2015 yılında imzalanan kredi anlaşması ile Rusya silah alması için Ermenistan’a 200 milyon dolar kredi ayırmış ve bu kredi çerçevesinde Ermenistan Rusya’dan iç piyasa fiyatından silah almıştı. 2016’da yaşanan 4 günlük savaşta Azerbaycan’ın bazı stratejik üstünlüklerinin kendisini işgalden kurtarmasından sonra Rusya Ermenistan’a İskender-M füzelerini yerleştirdi. Rusya’dan özellikle bu silahları aldıktan sonra Ermeni yetkilileri Azerbaycan ve Türkiye’yi ortak enerji ve taşımacılık projelerini vurmakla tehdit etmeye başladılar.
Rusya-Ermenistan askeri ilişkileri bununla sınırlı değil. Ermenistan-Rusya arasında 1992 yılında yapılan anlaşma gereği, günümüzde de Türkiye-Ermenistan ve İran-Ermenistan sınırları Rus askerleri tarafından korunuyor. Bu da doğal olarak Ermenistan tarafının bütün askeri gücünü Azerbaycan’a karşı kullanmasına imkân veriyor. 1995 yılında taraflar arasında imzalanan anlaşma ile Rusya’nın Ermenistan’daki Gümrü’de 5 bin kişilik bir askeri üssü bulunuyor ve ayrıca Ermenistan Rusya’nın önerisi ile kurulan Kolektif Güvenlik Örgütü’nün de üyesi.
Uzmanlar, Rusya-Ermenistan arasında askeri işbirliğinin politik ve jeopolitik nedenlerini dört farklı açıdan değerlendiriyorlar. Birincisi, NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin önünü almak. İkincisi Türkiye’yi doğudan baskı altında tutmak. Üçüncüsü, Ermenistan’ı askeri ve politik açıdan kendine bağımlı halde tutabilmek. Dördüncüsü Ermenistan-Azerbaycan arasındaki askeri dengeyi korumak. Sonuncu neden, Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarında statükonun devam etmesi anlamına geliyor. Çünkü silahlandırılan bir Ermenistan, barış görüşmelerinde herhangi bir olumlu adım atmaktan kaçınabilmektedir. Fakat yukarıda bahsi geçen dört nedenin hepsi kendi zaman ve mekanına göre önem taşımaktadır.

Son silah sevkiyatının nedeni SİHA’lar mı?

İnsansız askeri araçların savaş vasıtası olarak kullanılmaya başlanması savaşın seyrini, savaşan tarafların kabiliyetini ve savaşın sonucunu derinden etkilemektedir. Toprakları işgal altında olan Azerbaycan da bunu dikkate alarak askeri envanterine İHA ve SİHA’ları dahil etmiş durumda. Bu silahlar 2016 Nisan ayında yaşanan dört günlük savaşta ve son Tovuz olaylarında kullanılarak işgalci tarafa karşı ciddi üstünlük sağladılar. Bu aslında ileride yaşanabilecek daha ciddi bir savaşta SİHA ve İHA’ların Azerbaycan’a üstünlük sağlayacağının da bir göstergesidir. Nitekim Türkiye’nin ürettiği SİHA’ların elde ettiği başarılar birçok devlet gibi Azerbaycan’ın da dikkatini çekmekteydi. Türk SİHA’larının Suriye ve Libya’daki başarılarından sonra Azerbaycan basınında sık sık Türkiye’nin ürettiği SİHA’ların önemine vurgu yapan haber ve değerlendirmeler yer aldı. Özellikle Suriye’de ve Libya’daki Rusya yapımı silahlara karşı SİHA’ların başarısı dikkat çekici oldu; çünkü Ermenistan da genellikle Rus yapımı silahlar kullanıyor.
Bu gelişme Azerbaycan-Türkiye arasında askeri işbirliği için yeni bir zemin oluşturdu. Özellikle Azerbaycan ve Türkiye arasında 25 Şubat 2020’de Bakü’de yapılan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi toplantısında taraflar arasında imzalanan Karşılıksız Askeri Yardım Anlaşması ile Türk SİHA’larının Azerbaycan’a geleceği şeklinde değerlendirildi. Temmuz ayında Nahçivan Özerk Cumhuriyeti Ordu Komutanı Kerem Mustafayev ile Azerbaycan Savunma Bakan Yardımcısı ve Hava Kuvvetleri Komutanı Ramiz Tahirov’un Türkiye’yi ziyaretlerinde Türkiye Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanı İsmail Demir, “Savunma sanayimiz, SİHA’larımızdan mühimmatlarımız ve füzelerimize, elektronik harp sistemlerimize kadar bütün tecrübe, teknoloji ve kabiliyetleriyle her zaman Azerbaycan’ın emrindedir,” şeklinde bir açıklama yaparak Azerbaycan’ı modern teknolojiler bakımından desteklemeğe hazır oldukları mesajını açık bir şekilde verdi. Bu ziyaretin ardından SİHA’ların Azerbaycan’a verilmesi için taraflar arasında gerekli prosedürün tamamlandığına dair haberler basında yer aldı.
Tabii Türkiye’den gelecek SİHA’lar sadece daha geniş bir savaşta değil, aynı zamanda taktik savaşta da Azerbaycan’a işgalci Ermenistan karşısında üstünlük sağlayabilirdi. Bu haberler üzerine 23 Temmuz tarihinde Ermenistan’la Rusya arasında hava savunma alanında ortak eğitim kursu başlatıldı ve bu kapsamda İHA’lara karşı mücadele için Rus uzmanlar Ermenistan subaylarını eğitecekti. Bu kursun temel amacının olası bir çatışmada SİHA’lara karşı uzman yetiştirmek olduğu değerlendiriliyor. Ayrıca aynı tarihlerde Azerbaycan basınında yer alan haberlerde Rusya’dan Ermenistan’a gönderilen 400 ton yükün içerisinde Krasukha elektronik harp sistemi, Avtobaza ve Nebo-M elektronik savunma sistemlerinin de bulunduğu yazıldı.
Uzmanlar, Rusya-Ermenistan arasında askeri işbirliğinin politik ve jeopolitik nedenlerini dört farklı açıdan değerlendiriyorlar. Birincisi, NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin önünü almak. İkincisi Türkiye’yi doğudan baskı altında tutmak. Üçüncüsü, Ermenistan’ı askeri ve politik açıdan kendine bağımlı halde tutabilmek. Dördüncüsü Ermenistan-Azerbaycan arasındaki askeri dengeyi korumak. Sonuncu neden, Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarında statükonun devam etmesi anlamına geliyor. Çünkü silahlandırılan bir Ermenistan, barış görüşmelerinde herhangi bir olumlu adım atmaktan kaçınabilmektedir. Fakat yukarıda bahsi geçen dört nedenin hepsi kendi zaman ve mekanına göre önem taşımaktadır.
Bu haberlerin yayılması üzerine Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev 12 Ağustos tarihinde Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’i telefonla arayarak Azerbaycan halkının bu haberlerden rahatsız olduğunu ve Rusya’dan Ermenistan’a yük taşımalarının nedenlerini öğrenmek istediğini söyledi. Putin’in İlham Aliyev’e ne cevap verdiği Rusya tarafından açıklanmadı ancak Rus basınının bu yüklerin Ermenistan’daki 102. Rus Askeri Üssü’ne gönderildiğini yazması Azerbaycan’ı tatmin etmedi.
Telefon konuşmasından bir gün sonra Cumhurbaşkanı İlham Aliyev Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar’la Bakü’de yaptığı görüşmede şunları kaydetti: “Diğer alanlarda olduğu kadar askeri ve askeri-teknolojik alanda da işbirliğimiz hızla gelişmektedir. Türkiye’nin kuvvetli bir askeri-sanayi potansiyeline sahip olduğu gizli değildir ve biz bu potansiyelden faydalanıyoruz. Biz Türkiye’nin sofistike silahlar ve askeri ekipman geliştirmesinden memnunuz... Ben diğer alanlarda olduğu gibi askeri-teknolojik alanda da gelecekte Türkiye’nin Azerbaycan için bir numaralı ortak olacağından eminim.” Özellikle son cümle iki ülkenin askeri ilişkileri açısından oldukça önemli. Çünkü son beş yılda Azerbaycan’ın silah ticareti ortakları arasında Türkiye üçüncü sıradaydı ve taraflar arasında yeni işbirliği ile birinci sıraya yükseltilmesi hedefleniyor.

Azerbaycan Rusya’dan gelen açıklamadan tatmin olmadı

Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Vladimir Putin’i araması ve sonrasında Hulusi Akar’la görüşmesinde Türkiye ile askeri-teknolojik işbirliğine yönelik açıklamaları Rusya’nın Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun 25 Ağustos’ta Azerbaycan’a gelmesine neden oldu. Şoygu ziyareti sırasında Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’le görüştü. Görüşmede İlham Aliyev’in Rusya’yla ilişkilerden bahsederken sıklıkla kullandığı “stratejik ilişkiler” kavramını kullanmaması görüşmenin olumlu geçmediği şeklinde yorumlara neden oldu. Şoygu Azerbaycan Savunma Bakanı Zakir Hasanov’la görüşmesinde Ermenistan’a neden silah gönderdiklerini şöyle açıkladı: “Ermenistan’a giden uçaklar silah değil, orada askerlerin değişimini gerçekleştirmek ve üsteki askerlerin durumunun iyileştirilmesi amacı taşıyor”. Azerbaycan basınına göre, Şoygu’nun ziyaretindeki en önemli amaçlardan biri de Azerbaycan’la askeri-teknolojik anlamda yeni anlaşmanın imzalanmasıydı. Böylece Rusya bir taraftan Ermenistan’ı silahlandırarak diğer taraftan Azerbaycan’a silah satarak bölgedeki silah pazarını da elinde tutmak istemekte.
Fakat Şoygu’nun Rusya-Ermenistan arasında yük taşımasına ilişkin açıklaması Azerbaycan’ı tatmin etmedi. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika Dairesi Başkanı Hikmet Hacıyev’e göre, Azerbaycan bu açıklamadan ikna olmadı ve Rusya’nın hâlâ hangi esaslarla Ermenistan’a silah gönderdiğinin izahı verilmeli. Bu anlamda Azerbaycan’da genel kanaat, Rusya tarafından Ermenistan’a gönderilen silahların Rusya’nın 102. Askeri Üssü’nde kalsa da bir kısmı Ermenistan’a hatta Ermenistan aracılığı ile işgal altındaki Azerbaycan topraklarındaki yasadışı yapıya verildiği şeklinde. Bu ise işgalin ve işgalcinin desteklenmesi anlamına geliyor.
Sonuçta, Azerbaycan ve Türkiye son yıllarda Rusya’nın bölgedeki çıkarlarına saygı duyarak Moskova’nın kırmızı çizgilerini gözetmekteler. Ayrıca, Ankara ve Bakü son yıllarda Rusya’ya karşı yapılan yaptırımlara destek vermediler ve Rusya karşıtı ittifaklar içinde yer almadılar. Fakat Ermenistan’ın silahlandırılması Rusya’nın da altına imza attığı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararlarının ihlali yani, Azerbaycan topraklarında işgalin devamı anlamına gelmekte. Rusya Ermenistan’ı silahlandırarak sadece işgalciyi desteklemiyor, aynı zamanda Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu eş başkanlığı çerçevesinde üzerine aldığı tarafsızlık vazifesini ihlal ediyor. Öte yandan Türkiye-Ermenistan sınırında bulunan 102. Rus Askeri Üssü’nün 2013 yılından beri neden genişletildiği ve sürekli olarak silahlandırıldığı da bir soru işareti olmaya devam ediyor.


9 Eylül 2020 Çarşamba

Fransa'nın Türkiye siyasetinin sorunlu tarihi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye ile Fransa arasında son dönemde Doğu Akdeniz ve Libya konuları üzerinden anlaşmazlık yaşanıyor olsa da konunun arka planında Fransa’nın uluslararası ilişkilerde ve AB içinde lider devlet olma isteği yatıyor.


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron son günlerde Türkiye karşıtı söylemlerini sıklaştırdı. Fakat bu gerilimin uzun yıllardır belirli aralıklarla devam ettiği söylenebilir. Son dönemde Doğu Akdeniz ve Libya konuları üzerinden anlaşmazlık yaşanıyor olsa da konunun arka planında Fransa’nın uluslararası ilişkilerde ve özellikle Avrupa Birliği (AB) içinde lider devlet olma isteği yatıyor.


Türkiye ve Fransa, bugün Doğu Akdeniz ve Libya politikaları üzerinden birçok konuda anlaşmazlık yaşıyor. Fakat bu gerginliğin kökeninin doğru bir şekilde analiz edilmesi gerekiyor. İki ülke arasındaki gerginliğin ilk çıkış noktalarından biri Ermeni sorunu olarak karşımıza çıkıyor. 1980’li yıllarda Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu'nun (ASALA), Türk diplomatlarını hedef alması ve Fransa’nın, örgütün Fransa’daki terör eylemlerine göz yumması Paris ve Ankara arasında gerginlik yarattı. Ayrıca bu saldırılar sonucu birçok Türk diplomatı şehit edilmişti. 2000’li yılların başından bu yana ise sözde Ermeni soykırımının var olduğunu iddia eden Fransa hükümetleri bu gerginliğin devam etmesinde rol oynadı. Yaklaşık 700 bin Ermeni’nin yaşadığı tahmin edilen Fransa, 2019’da 24 Nisan’ı “Ermeni Soykırımını Anma Günü” olarak kabul etti. Fransa hükümetleri ülkelerinde yaşayan 500 bin Türk kökenli vatandaşı oy potansiyeli olarak değerlendirmezken, 700 bin Ermeni vatandaşını önceliyorlar. Bu da Türkiye-Fransa arasında önemli bir anlaşmazlık konusu olmaya devam ediyor.

Bir ülkenin lider konumda olabilmesi için nüfuz alanında gerçekleşen olaylarda belirleyici olması gerekir. Bu noktada Fransa ve Türkiye’nin çıkarları çatışıyor. Doğu Akdeniz konusunda yaşanan gerilimin sebebi de bu noktada ortaya çıkıyor.

Fransa hükümetlerinin Kürt sorununa yönelik tutumu

Tarihsel olarak bakıldığında iki ülke arasındaki diğer anlaşmazlık konusu ise Kürt sorunu. Fransa’nın geçmişten günümüze PKK terör örgütünün ülkesinde faaliyet göstermesine izin vermesi ilişkilerin bozulmasına sebep olmuştur. Kürt sorununun bir gerginlik olarak ortaya çıkması, Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterand (1981-1995) döneminde Kürt hareketine verilen açık destekle başlamıştır. Günümüzde Fransa, PKK terör örgütünün kolu olan PYD ve YPG üyeleriyle görüşmeler gerçekleştiriyor ve bu durum iki ülke arasındaki sorunlardan bir diğeri olarak öne çıkıyor. Ayrıca Fransa’nın Türkiye’deki Kürt sorunuyla ilgilenirken Irak veya İran’da bulunan Kürt toplumuyla ilgili bir politika yürütmemesi de dikkat çekici olmuştur.
Türkiye, Fransa ile AB üyeliği konusunda da sorunlar yaşamıştır. 1995-2007 yılları arasında cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Jacques Chirac her ne kadar Türkiye’nin AB adaylığını ve müzakere sürecinin başlamasını desteklemiş olsa da 1959’dan 2007 yılına kadar görev yapan Fransız cumhurbaşkanları arasında Türkiye’yi ziyaret etmeyen tek Fransız cumhurbaşkanı olarak tarihe geçmiştir. Chirac 2006 yılında Ermenistan’a gerçekleştirdiği resmi ziyarette Türkiye’nin AB’ye üye olmak için sözde Ermeni soykırımını tanıması gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca 2004 yılının Ekim ayında Türkiye’nin olası bir AB üyeliği için Fransa’da bir referandum düzenlenmesini önermiştir. Buna ek olarak, Charles De Gaulle döneminde Fransa’nın 1963 ve 1967 yıllarında İngiltere’nin AB üyeliğini ABD’nin Truva atı olarak algılandığı gerekçesiyle reddetmesi, yıllar sonra 2007 yılında Fransa cumhurbaşkanı seçilen Nicolas Sarkozy tarafında Türkiye’nin AB üyeliği konusunda da öne sürülmüş bir ön yargı olarak karşımıza çıkmıştır. Buna ek olarak Sarkozy, Türkiye’yi Avrupalı olarak değil Asya’da küçük bir ülke olarak görmekteydi. Sarkozy ayrıca, Türkiye’yi Avrupa dışında gördüğü için Türkiye’nin AB üyeliğini Fransa halkına savunamayacağını da vurgulamıştır. Bu tarihsel süreç Fransa’nın Türkiye-AB ilişkisine bakışını açıkça ortaya koymaktadır. 
Doğu Akdeniz ve Libya sorunlarında Fransa, AB çıkarlarını gözettiğini ifade etse de Macron, AB’den ziyade Fransa’nın çıkarlarını önemsiyor ve bu nedenle AB’yi bir araç olarak kullanmaya devam ediyor.

Fransa uluslararası ilişkilerde lider devlet olmak istiyor

Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Türkiye’ye karşı izlediği karşıtlık politikasının nedenleri arasında Ermeni ve Kürt sorunları var olsa da günümüzde bu iki soruna yeni başlıklar eklenmiş durumda. Göreve geldiği 2017 yılından itibaren uluslararası ilişkilerde Fransa’nın oyun kurucu pozisyonda olmasını hedefleyen Macron, AB içinde baskın devlet ve bölgesel konularda politika belirleyici bir ülke pozisyonuna ulaşmayı hedefliyor. Ayrıca, Kasım 2019’da Macron NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini söyleyerek ABD ile NATO müttefikleri arasında bir koordinasyon eksikliği olduğunu dile getirdi. Kasım 2018’de ise Macron, AB Ordusu’nun kurulmasını önererek bir nevi NATO’dan vazgeçerek Fransa’nın etkin güç olarak yer aldığı bir uluslararası ordunun kurulmasını talep etmiş oldu. Bu da Macron’un uluslararası ilişkilerde lider devlet konumuna erişmek istemesiyle bağlantılı olarak değerlendirilmeli.
Merkel’in 2021 yılında görevinden ayrılacak olması ve Almanya içinde Merkel’e alternatif bir liderin henüz ortaya çıkmamış olmasının uluslararası arenada bir güç boşluğu oluşturacağını düşünen Fransa Cumhurbaşkanı Macron, bu boşluktan yararlanarak Fransa’yı özellikle AB içinde lider ve baskın bir ülke kılmayı hedefliyor. Almanya’nın ve Şansölye Angela Merkel’in lider konumunda olduğu AB’de yeni dönemde bu rolü üstlenmek isteyen Macron, bu nedenle aktif bir siyaset uygulayarak AB çıkarlarını önemsediğini göstermek istiyor.
Bir ülkenin lider konumda olabilmesi için nüfuz alanında gerçekleşen olaylarda belirleyici olması gerekir. Bu noktada Fransa ve Türkiye’nin çıkarları çatışıyor. Doğu Akdeniz konusunda yaşanan gerilimin sebebi de bu noktada ortaya çıkıyor. AB içinde lider olmak isteyen Fransa, AB üyesi olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan’ın yanında yer alarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yürüttüğü faaliyetlere karşı çıkıyor. Macron, AB çıkarlarının etkileneceğini savunarak Türkiye’ye yaptırım uygulanması gerektiğini öne sürüyor.
AB dönem başkanlığını yürüten Almanya, Türkiye ile Yunanistan arasındaki krize karşı bir çözüm getirmek amacıyla arabuluculuk görevi üstlendi. Fakat bu arabuluculuk görevi, özellikle Fransa tarafından eleştirildi ve Almanya bu göreve ne yazık ki son vermek zorunda kaldı. Görünün o ki, objektif bir dış politika yürütemeyen Fransa başta olmak üzere AB üyeleri, Türkiye’yi bölgeden dışlamanın peşinde. Bu çerçevede başka bir gerçeğe de dikkat çekmek gerekiyor. Son günlerde ortaya çıkan Türkiye-Yunanistan sorununa üçüncü ülkelerin dahil olması sorunun çözülmesini imkânsız hale getiriyor.

Mağrip bölgesinde nüfuz çatışması

Bir diğer uyuşmazlık alanı ise Libya konusu olarak göze çarpıyor. Mağrip bölgesiyle tarihsel bir bağı olan Fransa, bölgede varlığını sürdürmek istiyor. Diğer taraftan Türkiye’nin Doğu Akdeniz bölgesinde etkinliğini arttırması ve bu nedenle Libya’daki anlaşmazlık durumuna dahil olması iki ülke arasında gerginlik meydana getiriyor. Türkiye’nin bu bölgede aktif rol almasını Fransa, nüfuz alanına bir tehdit olarak algılıyor. Bu da bizi Macron’un Türkiye’ye karşı politikalar izlemesi ve AB’yi devreye sokarak bir yaptırım uygulanması istemesi sonucuna ulaştırıyor.
Doğu Akdeniz ve Libya sorunlarında Fransa, AB çıkarlarını gözettiğini ifade etse de Macron, AB’den ziyade Fransa’nın çıkarlarını önemsiyor ve bu nedenle AB’yi bir araç olarak kullanmaya devam ediyor. Türkiye’nin bölgesel çıkarlarından vazgeçmeyeceği gibi Fransa’nın da bu politikalardan vazgeçmesi kısa ve orta vadede mümkün görünmemekle birlikte, gerginliğin belirli aralıklarla tırmanabileceğini öngörmemiz yanlış olmayacaktır.
[Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyesi olan Prof. Dr. M. Nail Alkan Avrupa Birliği alanındaki araştırmalarını Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’nde (ANKASAM) sürdürmektedir]


Macron'un düşmanca siyaseti bölgede çatışma riskini artırıyor



Macron’un Türkiye karşıtı tehlikeli ve düşmanca tutumu, başta Doğu Akdeniz olmak üzere bu coğrafyalarda tüm aktörler için kıvılcımları aniden yangına dönüştürme potansiyelini ve riskini barındırıyor.



Gün geçmiyor ki Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron uluslararası kamuoyu önünde Türkiye karşıtı bir hamlede ve açıklamada bulunmasın. Bir gün Türkiye’ye karşı Doğu Akdeniz’de kırmızı çizgilerini ortaya koyuyor, ertesi gün her ikisi de Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) üyesi olan ülkelerden Yunanistan’a Türkiye’ye karşı savunma desteği sözü verebiliyor. Ancak bunları yaparken Macron Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e en uzun kıyısı olan ve Fransa’nın NATO müttefiki bir devlet olduğunu -en hafif tabiriyle- unutuyor. Benzer şekilde Türkiye’nin Balkanlar, Orta Doğu, Suriye ve özellikle Afrika’daki girişimleri de Macron’u rahatsız ediyor görünüyor. Türk dış politikasıyla Macron’un politikaları arasındaki bu çakışmayı sadece Türkiye’ye karşı basit bir düşmanlıkla açıklamaya kalkışmak, bir yandan uluslararası ilişkiler disiplinine haksızlık teşkil edecek, öte yandan Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın etki alanını yanlış değerlendirmek olacaktır. Öyleyse Macron’a Türkiye söz konusu olduğunda uluslararası hukukun temel prensiplerini ve “düşmanca tutum” sergilediği ülkeyle aynı güvenlik ittifakında bulunduğunu unutturan sebeplerin neler olduğunu nasıl açıklayabiliriz?

Son yerel seçimlerde hezimete uğrayan ve hiçbir büyük şehri kazanamayan Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un, Türkiye aleyhtarlığını, bir seçim yatırımı olarak kullandığı söylenebilir.
Bu bağlamda Macron’un Türkiye’ye yönelik izlediği siyasetin gerçek sebeplerini görebilmek, Türkiye’nin de doğru hamleler yapabilmesini sağlayacaktır. Zira uluslararası ilişkilerdeki değişmeyen en temel gerçekten hareketle 21. yüzyılda da bitmeyen dostluklar ve düşmanlıklar değil, devletlerin temel çıkarları söz konusudur. Yeni yüzyılın getirmesi gereken değişiklik ve mecburiyet bu çıkarları uluslararası hukuk çerçevesinde adilane ve hakkaniyet prensibine göre gerçekleştirmenin zorunluluğudur. Bir başka ifadeyle yerel risk ve tehditlerin hızla küreselleştiği günümüzde “doğru stratejiyi tespit etmek” tüm devletler için hayati önemdedir.
Macron’un görev süresinin Almanya Başbakanı Merkel’in son dönemiyle çakışması ve ABD Başkanı Trump’ın izlediği "Önce Amerika" politikası da Fransa dış siyasetindeki iddialı çıkışlarla doğrudan bağlantılı.

Macron'un Türkiye karşıtlığında iç ve dış faktörler

Fransa’da üç sene evvel gerçekleşen seçimlerin ardından 14 Mayıs 2017’de cumhurbaşkanlığı makamına gelen Macron’un görev süresinin Almanya Başbakanı Angela Merkel’in son dönemiyle çakışması ve ABD Başkanı Donald Trump’ın izlediği politika, Fransa dış politikasındaki iddialı çıkışların bir kısmını anlamamızı sağlayabilir. Trump’ın uluslararası sistemde ABD’nin liderlik rolünden geri çekilen dış siyasetinin gerek Avrupa’da gerekse İsrail meselesi dışında kalan Ortadoğu sorunlarında yarattığı güç boşluğu Fransa’yı cesaretlendirdi ve bu boşluğu doldurmaya yönelik girişimlerinin ön plana çıkmasına yol açtı. Kasım 2020’deki başkanlık seçimlerinden sonra ABD’de muhtemel bir başkan değişikliğinin, Fransa’nın dış politikada sergilediği tutumun çerçevesini belirlemeye yönelik mühim bir etkisi olabilir. Öte yandan Angela Merkel’in 2021 seçimlerinde yeniden aday olmayacağını açıklaması da Macron’un izleyeceği politikaların AB içindeki liderlik dengesini Almanya’ya karşı kendi lehine çevirmek için anahtar bir durum teşkil ediyor. Tarihi Fransa-Almanya rekabeti Avrupa Birliği (AB) potası içinde eritildiği düşünülse de Almanya’nın AB içinde bilhassa 1990’lardan sonra yükselen gücüne karşılık Fransa’nın etkisi azaldı. 2003’te Almanya’da Merkel’in başbakan olmasıyla denge Fransa aleyhine biçimlendi ve İngiltere’nin AB’den çıkması dahi bu durumu değiştiremedi. Fransa’nın, Doğu Akdeniz anlaşmazlığında Yunanistan’ın yanında yer alan, hatta kışkırtan ve AB’nin diğer üyelerinin de kendisi gibi davranmasını isteyen şahin tutumu bu şekilde okunduğunda, Türkiye’nin AB içindeki dengeleri doğru analiz etmesinin önemi de anlaşılacaktır. Olaylara müdahil olmaya çalışan AB’nin ve dönem başkanı olan Almanya’nın “arabuluculuk” rolünün neden hep Yunanistan lehine kaydığını anlayabilmek de ancak bu şekilde mümkün olabilecektir. Nitekim AB, yaptığı son açıklamada, 24-25 Eylül’de gerçekleştireceği toplantıda Türkiye’ye karşı “havuç ve sopa” araçlarını belirleyeceklerini ve topluca Yunanistan’ın yanında yer alacaklarını ilan etmiş durumda.
Fransa cumhurbaşkanının Türkiye’ye yönelik izlediği politikaların bir diğer sebebi ise iç politikada yaşadığı sıkıntıların artmış olması. Bir yandan aşırı sağcıların oylarının artması, diğer yandan “sarı yelekliler” olaylarının yarattığı etkiler ve şimdi de yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisinin yol açtığı sorunlar göz önüne alındığında, Macron’un ekonomik ve siyasi açıdan kendi iktidarını sürdürmeyi destekleyecek girişimleri önem taşıyor. Örneğin dış siyasette Yunanistan’ı veya Libya’daki darbeci General Halife Hafter güçlerini desteklemesi, bir yandan Fransa’nın bu ülkelere silah satışlarını artırarak ekonomik getiri sağlamaya yöneliktir. Öte yandan, siyasi olarak içeride aşırı sağcılara karşı elini güçlendirecek, dışarıda ise Fransa’nın AB’de ve NATO’daki rolünün, dolayısıyla Avrupa’daki rolünün de güçlenerek büyümesine yol açacaktır.
Fransa’nın Libya’da Türkiye’ye karşı sergilediği tutum hem Birleşmiş Milletler (BM) hem de NATO açısından kabul edilmeyen Hafter yönetimi ve onun diğer destekçisi Rusya nezdinde muteber olmakla birlikte AB tarafından bu tutuma göz yumulmakta. Bu noktada aşırı sağcıların Avrupa genelinde artan oy ve etki alanlarına bir kez daha vurgu yapmak önem taşıyor. Aşırı sağ partilerin Avrupa’da gittikçe daha “normal” hale gelmesi ve kamuoyunun ilgisine mazhar olması merkezdeki partileri de dönüşüme zorluyor. Öte yandan Avrupa Parlamentosu’nda (AP) ve birçok Avrupa ülkesinde yapılan son yerel ve genel seçimlerde Yeşiller partilerinin aldığı oy oranları merkezdeki partilerin işini iyice güçleştirmekte. Dolayısıyla Macron’un takip ettiği siyasette olduğu gibi yabancı ve/veya Türk düşmanlığı, kamuoylarının ilgisini ekonomik, sosyal ve siyasi sorunlardan başka konulara yöneltmeye yarıyor ve seçimlerde prim yapıcı bir malzeme olarak kullanılıyor. Bu bağlamda, Fransa’daki son yerel seçimlerde hezimete uğrayan ve hiçbir büyük şehri kazanamayan Macron’un, 2022’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri için yaptığı yatırımlardan birinin Türkiye’ye karşı takındığı tutum olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Macron'un Batı Balkanlar çıkışı

Macron’un Doğu Akdeniz, Libya ve Suriye dışında Türkiye ile karşılaştığı ve Türkiye’nin etkinliklerinden endişe duyduğu bir diğer coğrafya, Balkanlar. Nisan 2018’de AP’de yaptığı “Avrupa’nın Geleceği” konulu konuşmasında Macron, “Türkiye ya da Rusya’ya kayan bir Balkanlar istemiyorum” cümlesiyle Balkanlar’daki Türk varlığından rahatsız olduğunu belirtmiş ve Fransa’nın dış politika önceliklerinin ne olduğunu ortaya koyarken bu tutumuna AB’yi de ortak etmek istemişti. Macron Batı Balkan devletlerinin Rusya veya Türkiye’ye yönelmesini AB’nin karşı karşıya olduğu jeopolitik bir risk şeklinde değerlendirirken, NATO üyesi ve dolayısıyla müttefiki Türkiye’yi bir kez daha AB için bir tehdit olarak yorumlayarak adeta bir akıl tutulmasına daha imza atmış oldu. Bu noktada Balkanlar’da Çin, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi ülkelerin artan gücüne değil de, tarihsel, coğrafi ve kültürel açıdan derin bağları bulunan Türkiye’nin etkinliğine dikkat çekilmesi, Macron’un yaklaşımındaki sakatlığı da ortaya koyuyor ve bir kez daha NATO müttefikliğinin Avrupa güvenliğinde oynayacağı rolün tartışılması ihtiyacına işaret ediyor.
Fransız dış politikasının Türkiye ile karşı karşıya gelebileceği potansiyel coğrafyalardan bir diğerini ise Fransa’nın eskiden beri güçlü ilişkiler kurduğu Afrika kıtası teşkil ediyor. Eski sömürgeci dönemden kalan ayrıcalık ve üstünlüklerini korumaya özel bir önem atfeden Fransa, hâlâ sömürge dönemi refleksleriyle hareket etmekte ve Afrika ülkeleriyle ilişkilerini ve kendisinin liderlik iddiasını dış politikasında daima önemli bir yerde konumlandırmakta. Nitekim Fransız kabinesinde, Afrika’daki ülkelerle ilişkileri yürüten bir bakanlık dahi (İşbirliği Bakanlığı) mevcut. Fransa, özellikle askeri varlığının da bulunduğu Sahel bölgesinde etkin bir ülke. 54 ülkenin bulunduğu kıtada 29 ülkede Fransızca konuşuluyor; bunlardan 21’inde ise resmi dil olarak statüsünde. Ayrıca “Afrika Fransız Sömürgeleri (CFA) frangı” 2020 itibarıyla tedavülden kalkarak “eko” para birimine geçilse de Fransa’nın kıtadaki ekonomik ve mali kontrolü devam ediyor. Bu coğrafyada Türkiye’nin 2011’den bu yana sürdürdüğü açılımın, Fransa’nın Afrika’yı kendi etki alanı olarak garanti altına alma siyasetine potansiyel bir tehdit olarak algılanması da Macron’un Türkiye’ye karşı yaklaşımını şekillendiren unsurlardan biri. Bu bağlamda Fransa ABD, Çin ve Rusya gibi aktörlerin yanı sıra Türkiye’nin de Afrika’da giderek daha görünür olmasından rahatsızlık duyuyor.
Sonuç olarak, Fransa sadece Doğu Akdeniz’de değil, Afrika’da, Balkanlar’da, Libya’da Türkiye ile stratejik bir çatışma sergilemekte ve gerek iç siyasetindeki sorunlarını yumuşatmada gerekse AB içinde liderliğe oynama girişimlerinde Türkiye’yi bir araç olarak değerlendirmekte. Macron’un her fırsatta sergilediği Türkiye’ye karşı “düşmanca tutum” da bu çıkarların çatışmasından kaynaklanıyor.
Fransa’nın düşmanca tutumu karşısında İngiltere’nin ne dediği/diyeceği ise ayrı bir analizi gerektirecek önemde.
Macron’un izlediği bu tehlikeli ve düşmanca tutum, başta Doğu Akdeniz olmak üzere bu coğrafyalarda tüm aktörler için kıvılcımları aniden yangına dönüştürme potansiyelini ve riskini barındırıyor. Son dönemde AB yetkililerinin ve AB üyesi liderlerin sağduyudan yoksun ve tek taraflı açıklamalarını da göz önüne alırsak tehlikenin boyutu daha iyi anlaşılabilecektir. Bu noktada olması gereken, AB’deki âkil insanların fotoğrafı doğru görebilmeleri ve acilen diplomasi dilini hızlı ve adilane bir şekilde çalıştırabilmeleridir. Türkiye ise yukarıda özetlenen stratejik denklemin parametrelerini doğru okuyabilmeli ve sert gücü masada tutarken, yumuşak gücünü ve diplomasi alanını daha etkin bir şekilde kullanmaya devam etmelidir.

[Dr. Nurgül Bekar Ufuk Üniversitesi İİBF Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]


4 Eylül 2020 Cuma

Fransa neden Türkiye’nin karşısında?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Macron’un Türkiye husumeti sadece Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı/MEB sorunuyla sınırlı değil. Libya’da darbeci General Halife Hafter’e, Suriye’de de PYD/YPG’ye verdiği destekle karşımızda yer alıyor.


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 28 Ağustos günü Paris yakınlarındaki Villeneuve kasabasında düzenlediği basın toplantısında, ülkesinin Doğu Akdeniz politikasıyla ilgili olarak “söylemleriyle eylemlerinin tutarlı olması gerektiğini” söyledi ve şöyle devam etti: “Türklerin ancak bundan anladığını ve buna saygı gösterdiğini söyleyebilirim. Eylemlerle desteklenmeyen sözler söylerseniz (…) Fransa’nın bu yaz yaptığı önemliydi: Bu bir kırmızı çizgi politikasıydı. Bunu Suriye’de de yaptım”.


Kuşku yok ki bu açıklama Fransa’nın Suriye’de terör örgütü PYD/YPG’ye verdiği destek nedeniyle bir süredir dikkat çektiğimiz Türk-Fransız ilişkilerinde yaşanan kırılmanın itirafıydı. Ancak bu kırılma Macron’la başlamış değil. Hatırlanacağı gibi, PYD/YPG’yi baştan beri “Suriyeli Kürtler” olarak niteleyen Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı François Hollande, Afrin operasyonu üzerine “Türkiye ne biçim NATO müttefiki ‘bizim öz müttefiklerimizi’ (nos propres alliés) vuruyor” diye ortalığı ayağa kaldırmıştı. İşte Macron da atıf yaptığımız konuşmasında bu politikasıyla övündü.

Fransa Orta Doğu’da yüzyıl önceki eski kolonilerine dönmenin, Libya’da İtalya’nın yerini almanın ve Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarından yararlanmanın peşinde. Bu politikayı bugünün koşullarında yalnız başına uygulaması kuşkusuz mümkün değil. Ama peşinden AB’yi sürüklemek ve giderek seçilme şansı artan ABD başkan adayı Joe Biden’a yaslanmak suretiyle, yüzyıl öncesinin büyük güçlerinden biri olarak bu politikayı başarıyla uygulayacağı umudunu taşıyor olsa gerek.
“Kırmızı çizgi” politikasının ölçülü olduğunu savunan Macron, Fransa’nın Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İtalya ile Doğu Akdeniz’deki tatbikatına katılımı konusunda “Ölçülüydü. Oraya armada yollamadık” diye konuştu. Avrupa Birliği (AB) ülkelerini Yunanistan ve GKRY ile dayanışmaya çağıran ve AB’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamasını savunan Fransa Cumhurbaşkanı’na göre, Ankara ile ilişkilerdeki kırılmanın nedeni “Türkiye’nin son yıllardaki stratejisinin bir NATO müttefikine yakışmaması”. Bu sözünü de şöyle açıyor: “İki AB üyesinin münhasır ekonomik bölgelerine (MEB) ve egemenliklerine saldırırsanız, provokasyon yapıyorsunuz demektir”.

Uluslararası deniz hukukuna keyfi yorum

Macron bu sözleriyle, Yunanistan’ın Meis (Kostellorizo) adasına karasuları ötesinde MEB tanımasının 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (BMDHS) uygun olduğunu savunurken, Oruç Reis’in sondaj yaptığı bölgenin Türkiye’nin BM’ye yıllar önce bildirmiş olduğu kıta sahanlığının içinde yer aldığını ise yok sayıyor. Ama buna karşılık, Yunanistan ve GKRY gibi ayrıntılara girmeden, uluslararası hukuka uymayan tarafın Türkiye olduğunda ısrar ediyor. Bu yaklaşımı benimseyen Fransız medyası da Türkiye’nin BMDHS’ye taraf olmamasını gerekçe olarak kullanıyor.
Oysa iki taraf arasında bu konularda sorun çıktığında, BMDHS’nin gerek MEB ile ilgili 74. gerek kıta sahanlığıyla ilgili 83. maddelerinde “sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletler arasındaki sınırlandırılma, hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşmak amacıyla, Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. maddesinde belirtildiği şekilde, uluslararası hukuka uygun olarak anlaşma ile yapılacaktır” deniliyor. Sözleşmedeki kilit kavramlar “hakkaniyete uygunluk” ve “anlaşma yapmak”. Fransa uyuşmazlıkta üçüncü taraf olarak en azından bu çözümü önereceğine, Yunanistan ve GKRY’nin arkasında ama daha da önemlisi Türkiye’nin karşısında duruyor.

Libya ve Suriye’de karşıt cephelerde yer alma

Macron’un Türkiye husumeti sadece Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı/MEB sorunuyla sınırlı değil. Libya’da darbeci General Halife Hafter’e, Suriye’de de PYD/YPG’ye verdiği destekle karşımızda yer alıyor. Hatırlanacağı gibi, Ankara’nın Libya’da meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) verdiği destekten rahatsız olan Macron, silah ambargosunu kontrol eden bir Fransız savaş gemisine müdahalesi nedeniyle Türkiye’yi NATO’ya şikâyet etmiş, bu bağlamda kendileri için “kabul edilemez” olduğunu belirttiği Türkiye’nin Libya politikasının açıklığa kavuşması gerektiğini söylemişti.
Aslında açıklığa kavuşturulması gereken Fransa’nın Hafter destekli Libya politikasıdır. Fransa’nın amacı, bu ülkede (Muammer Kaddafi tarafından seçim kampanyası finanse edilen Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı döneminde imzalanan) “nükleer işbirliği” anlaşmasıyla zirveye ulaşan çıkarlarını korumaya devam etmek mi? Eğer öyleyse, bu çıkarlar Türk-Fransız ilişkilerini çöpe atacak kadar önem mi taşıyor?
Bu soruların yanıtları yok; ama Macron’un geçen yıl The Economist’e verdiği mülakatta Washington’ın eşgüdüm eksikliğinin yanı sıra, Ankara’nın Suriye’de kendisinin tasvip etmediği politikaları nedeniyle “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” öne sürdüğü anımsanacak olursa, Türkiye husumetinin getirisinin Fransa’nın Libya’daki çıkarlarının ötesinde olduğunu hayal ettiği anlaşılıyor. Bu açıklamasında Macron Türkiye’yi, Suriye’de terör örgütü DEAŞ’la mücadele konusunda anlaşmış NATO üyelerinin çıkarlarının söz konusu olduğu bir bölgede (müttefiklerine) “saldırı” düzenlemekle suçlamıştı. Onun “saldırı” olarak nitelediği, Türkiye’nin PYD/YPG’ye karşı ulusal güvenliğini sağlamak amacıyla yaptığı operasyonlardı. Bu operasyonlara karşı çıkmak da Türkiye’nin sadece ekonomik çıkarlarını değil, ayrıca toprak bütünlüğünü de umursamamaktı, doğal olarak.

Lübnan’a çıkarma

Macron’un yaklaşık 200 kişinin ölümüne yol açan limanındaki dramatik patlama ardından koşturarak Beyrut’a gitmesini ve ülkesinin bu bölgeye ilgisini dile getirmesini, Fransa’nın son yıllarda canlanan yeni-sömürgeci politikasının somut göstergelerinden biri kabul etmek gerekir. Macron önceki gün, 1 Eylül 1920’de Suriye’deki Fransız mandasının özerk bir parçası olan “Grand-Liban”ın (Büyük Lübnan) kuruluşunun 100. yıldönümünde yine Beyrut’taydı. Orada Grand-Liban’ın ikinci yüzyılını simgeleyen bir sedir ağacı fidanı dikti. Oysa Grand-Liban, Lübnan’daki mandasının sona erdiği 1946’da çoktan tarihe karışmıştı.
Fransızcanın bu ülkede hâlâ geçerli olduğu, anayasasının 11. maddesinin Fransızcanın kullanılacağı alanların kanunla düzenleneceğinden söz ettiği dikkate alınırsa, geri dönen Fransız kolonyalizminin Lübnan halkı açısından hiç de hayırlı olmayacağı ortada. Halkının üçte birinin -çoğu Maruni kökenli- Hristiyan olması, Fransa’nın bölgeye kolonyal bağlamda tekrar yerleşmesini haklı kılmıyor. Ama Le Monde’da yayımlanan başyazıya göre, Macron’un oraya gitmesi gerekliydi: “Bu iki ülke tarihi, duygusal ve entelektüel bağlarla birbirine bağlı; ABD çoktandır Lübnan’da yok, AB çok meşgul. Ama Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ve İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif Beyrut’a gitmişlerdi. Onlardan önce bir Avrupalının oraya gitmiş olmasını kutlamak gerekir”.

Yüzyıl öncesine dönmek, ikili ilişkiler açısından hayırlı değil

Görüldüğü üzere, Fransa Orta Doğu’da yüzyıl önceki eski kolonilerine dönmenin, Libya’da İtalya’nın yerini almanın ve Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarından yararlanmanın peşinde. Bu politikayı bugünün koşullarında yalnız başına uygulaması kuşkusuz mümkün değil. Ama peşinden AB’yi sürüklemek ve giderek seçilme şansı artan ABD başkan adayı Joe Biden’a yaslanmak suretiyle, yüzyıl öncesinin büyük güçlerinden biri olarak bu politikayı başarıyla uygulayacağı umudunu taşıyor olsa gerek.
Fransa bu politikasının önünde engel olarak Türkiye’yi görüyor. Her ne kadar kamuoyunun önüne Erdoğan atılıyor olsa da, Macron yaptığının Türkiye karşıtlığı olduğunun farkında. Bu karşıtlık ikili ilişkileri kâğıt üstünde Franklin Bouillon’un 20 Ekim 1921’de imzalayarak Fransa’yı savaştan çıkardığı Ankara Anlaşması öncesine taşıma riski barındırıyor. Bu risk iki ülkenin sıcak savaşa gireceği anlamına gelmiyor elbette; zira yüzyıl öncesinde bile Türkiye’ye karşı İtilaf cephesi içinde vekiller kullanılarak yapılan bir savaş söz konusuydu. Ama kabul etmek gerekir ki bu politikanın sürdürülmesi ikili ilişkilerde onarılması güç gedikler açabilir. Hatta geldiğimiz noktada bile, Fransa’ya karşı güvensizlik duygusunu körüklediğini söylemek mümkün. Kuşkusuz bundan çok daha önemlisi, 21. yüzyılda dünyamızın hâlâ uluslararası hukuku bir tarafa bırakarak böyle bir riski göze alan politikalarla karşı karşıya kalabiliyor olması; bu hem üzücü hem de insanlık adına utanç verici. 

İletişim Başkanı Altun: Sayın Macron gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor


İletişim Başkanı Altun, "Sayın Macron kendisinin eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor; gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istiyor." İfadelerini kullandı.


İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un, eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ettiğini, gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istediğini, sırf kendisi çok arzuladığı için Libya'da bir savaş suçlusunun galip gelmesine tamah ettiğini bildirdi.
Altun, sosyal medya hesabından, Macron'un Le Figaro muhabirine gösterdiği tepkiye yönelik paylaşımda bulundu.
İletişim Başkanı Altun, paylaşımında şunları kaydetti:
"Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un, Lübnan'da bir Hizbullah yöneticisi ile gerçekleştirdiği görüşmeyi haber yapan Le Figaro muhabiri Georges Malbrunot'ya yönelik saygısızca tepkisinden ve hakaretlerinden derin endişe duyduk.
Fransız polisinin geçtiğimiz aylarda sokak gösterileri sırasında gazetecilere yönelik şiddetiyle birlikte düşünüldüğünde, Fransa'nın gazeteciler için giderek daha tehlikeli bir yer haline geldiği ortadadır.
Sayın Macron kendisinin eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor; gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istiyor; sırf kendisi çok arzuladığı için Libya'da bir savaş suçlusunun galip gelmesine tamah ediyor."


24 Ağustos 2020 Pazartesi

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Türkiye Oruç Reis ve donanma faaliyetlerinden geri adım atmayacak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Türkiye ne Oruç Reis gemimizin ne ona refakat eden donanma unsurlarımızın faaliyetlerinden en küçük bir geri adım atmayacaktır." dedi.


Cumhurbaşkanı Erdoğan: Türkiye Oruç Reis ve donanma faaliyetlerinden geri adım atmayacak

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Kabinesi Toplantısı'nın ardından açıklamalarda bulundu.


Erdoğan, konuşmasına, başta Giresun olmak üzere Karadeniz'in bazı illerini etkileyen afette hayatlarını kaybedenlere Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifalar dileyerek başladı.
Millete, bölge halkına ve vefat edenlerin ailelerine başsağlığı dileyen Erdoğan, halen arama çalışmaları süren vatandaşlardan bir an önce mutlu haberler almayı temenni etti.
Erdoğan, afetin duyulduğu andan itibaren devletin tüm kurumları ve imkanlarıyla halkın yanında yer aldığını belirterek, bugünkü Kabine Toplantısında da bölgede yürütülen çalışmaları ve durumu etraflıca değerlendirdiklerini aktardı. Erdoğan, şunları kaydetti:
"Vatandaşlarımızın yükünü daha da hafifletmek amacıyla, Giresun'daki vergi mükelleflerimizi, 22 Ağustos 2020'den 30 Kasım 2020 tarihine kadar mücbir sebep hali kapsamına alıyoruz. Bu tarihler arasında verilmesi gereken beyanname ve bildirimlerin süresini 15 Aralık 2020'ye, yine bu bildirimlere istinaden tahakkuk eden vergilerin ödeme süresini de 31 Aralık 2020'ye kadar uzatıyoruz. 22 Ağustos tarihi öncesinde tahakkuk etmiş olup vadesi bu tarihten sonrasına rastlayan ya da resen veya idarece tarh edilen her türlü vergi, ceza, geçici veya gecikme faizinin ödeme sürelerini de 31 Aralık 2020'ye erteliyoruz. Sigortalıların mücbir sebep dönemine ilişkin prime esas kazanç ve hizmet bilgilerinin muhtasar ve prim hizmet beyannamesi ile bildirilmesinin zorunlu olması durumunda, bu beyannamelerin vergi kesintilerine ilişkin kısmının beyan ve sürelerini de uzatıyoruz. 2020 yılı 3'üncü geçici vergi dönemine ilişkin geçici vergi beyannamelerinin de alınmamasını kararlaştırdık. Yine mücbir sebep hali kapsamındaki amme borçlularından 29 Ocak 2021 tarihine kadar başvuruda bulunanların, her türlü amme alacaklarını faizsiz bir şekilde 24 ay süreyle erteliyoruz."
Giresun'daki faal mükelleflerin vergi daireleri ile mal müdürlüklerine olan borçlarına da tecil ve taksit imkanı getirdiklerini ifade eden Erdoğan, "Hasar tespit çalışmalarının ardından hemen temizleme ve yeniden inşa faaliyetlerine başlayacağız. Gerek altyapıda gerek ev ve iş yeri gibi yerlerde gerekse üretim alanlarında ortaya çıkan kayıpları en kısa sürede telafi edeceğiz. Rabb'im ülkemizi her türlü afetten muhafaza eylesin." dedi.

"Yaşanabilir bir Türkiye bırakacağız"

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye'nin pek çok yeri gibi Karadeniz'de de geçmişte şartların zorlamasıyla yaşanılan, coğrafyanın gerçeklerini yeteri kadar dikkate almayan bir yapılaşma ortaya çıktığına dikkati çekerek, şöyle konuştu:
"İrademizi ve gücümüzü aşan deprem, sel, heyelan gibi afetler bizi önceliklerimizi değiştirmeye mecbur bırakmıştır. Bir süredir bu konudaki hassasiyetimizi hem kentsel dönüşüm çalışmaları hem yeni imar planları hem estetik önceliği ile zaten hayata geçiriyorduk. Yaşadığımız her afet, bizi bu konuda daha kararlı hareket etmeye yöneltmektedir. İnşallah hep birlikte bizden sonraki nesillere her bakımdan daha güvenli ve yaşanabilir bir Türkiye bırakacağız. Ülkemizdeki 83 milyon vatandaşımızın her birinin de aynı anlayış ve kararlılıkla hareket edeceğine inanıyorum. Özellikle ekranlarda izlediğimiz Giresun Dereli tamamıyla.... Dereli'nin merkezinin nasıl kayalarla dolup taştığını, bütün mağazaların, dükkanların ne durumda olduğunu gördük. Aynı şekilde Espiye, aynı şekilde merkez..."
Erdoğan, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum'un olay olur olmaz afet bölgesine geçtiğini, burada Giresun milletvekilleri ile çalışmaları yerinde izlediklerini, atılması gereken adımları attıklarını söyledi.

"Giresun'a iki bakan daha gidecek"

Jandarmalardan şehit olanların, sivil vatandaşlardan hayatını kaybedenlerin bulunduğunu, yaralılar olduğunu belirten Erdoğan, bunların takibinin yapıldığını ifade etti.
Bakan Pakdemirli'nin çıkan yangın nedeniyle Giresun'dan Adana'ya geçtiğini dile getiren Erdoğan, şimdi de Giresun'a Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez'i de göndereceklerini anlattı.
Erdoğan, bakanların, kara yollarında, enerjide bir sıkıntı olup olmadığını yerinde takip edeceğini, Karayolları Genel Müdürü orada olmasına rağmen Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu'nun da orada bulunmasını istediğini aktardı.
Altyapı ile ilgili sıkıntıların bir an önce giderileceğini belirten Erdoğan, "Çöken köprüler var. Bu köprülerin yeniden inşası ve bununla birlikte atılacak başka ne gibi adımlar varsa bu adımların atılması Bakanlarımızın nezaretinde olsun istiyoruz." ifadelerini kullandı.

Karadeniz'deki doğal gaz rezervi

Erdoğan, Türkiye'nin kalkınma mücadelesindeki en büyük sıkıntılarından birinin enerjideki yüksek oranlı dışa bağımlık olduğunu ifade etti.
Erdoğan, Türkiye her ne kadar ufak tefek petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip olsa da bunların, ihtiyacın yanında adeta devede kulak misali kaldığına işaret ederek, "Büyüyen bir ülke olarak enerji ihtiyacımızın sürekli yükselmesi, dışarıya ödediğimiz kaynağın da hep artması anlamına geliyordu. İhracatımızı fevkalade artırmamıza rağmen enerjideki bu yapısal sıkıntı sebebiyle cari açığımızı bir türlü kapatamıyorduk." diye konuştu.
Önce yerli ve milli imkanları seferber ederek enerjideki bu dev açığa kısmi de olsa bir çözüm getirmeye çalıştıklarını, elektrik üretiminde yerli ve yenilenebilir kaynak oranını üçte ikinin üzerine çıkardıklarını ancak petrol ve doğal gazda dışa bağımlılığın bulunduğunu belirten Erdoğan, milli enerji ve maden politika belgesini 2017'de kamuoyu ile paylaşarak bu çerçevede yeni bir dönemi başlattıklarını hatırlattı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, derin deniz aramaları için ilk sondaj gemisini alarak "Bismillah" dediklerini, ardından ikinci sondaj gemisini, bu yılın başlarında da üçüncü sondaj gemisini aldıklarını anlattı.
"Fatih, Yavuz, Kanuni adını verdiğimiz bu derin deniz sondaj gemileriyle dünyanın en büyük filolarından birine sahip olduk." diyen Erdoğan, bunlarla birlikte de Oruç Reis ve Barbaros Hayrettin Paşa sismik araştırma gemilerini hizmete soktuklarını anlattı.
Doğu Akdeniz'de yürüttükleri çalışmaları engellemek isteyenlere karşı gerektiğinde zor kullanma pahasına Türkiye'nin haklarına sahip çıkacaklarını gösterdiklerine işaret eden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin yetki alanları yanında Libya ile yaptığımız anlaşmanın ülkemize tanıdığı imkanları sonuna kadar kullanmak üzere harekete geçtik. Akdeniz'in en uzun kıyısına sahip devleti olarak ülkemizin hakkının, hukukunun, çıkarlarının gereğini tereddütsüz bir şekilde yerine getirdik. Bunlarla yetinmedik. Karadeniz'i de arama alanımıza dahil ettik. Azim ve kararlılıkla bu çalışmaları hayata geçiren eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanımız Berat Albayrak ile halihazırdaki bakanımız Fatih Dönmez beylere buradan bir kez daha şahsım ve milletim adına teşekkür ediyorum."

"Tek kuyu değil, bu kuyuların sayısı 2, 3, 4 devam edecek"

Cumhurbaşkanı Erdoğan, nihayet 9. sondajda ülkenin bugüne kadar tespit ettiği en büyük rezervi bularak emeklerinin karşılığını aldıklarını belirtti.
Karadeniz'de Sakarya Gaz Sahası adını verdikleri bölgede 320 milyar metreküp rezerve sahip doğal gaz kaynağı keşfettiklerini dile getiren Erdoğan, ülkenin geleceği açısından hayati öneme haiz bu müjdeyi geçen cuma günü milleti ile paylaştıklarını hatırlattı. Erdoğan, şöyle devam etti:
"Tespit edilen rezervin çok daha büyük bir kaynağın ilk habercisi olduğu yönünde kuvvetli bulgular var, inşallah bu müjdenin devamı gelecek. Tek kuyu değil, bu kuyuların sayısı 2, 3, 4 devam edecek. Bu kuyuların sayısının tabi fazla oluşu, oradaki ümitlerimizi çok daha artırıyor. Gazın fiilen milletimizin hizmetine sunulması 2023 yılını bulacak. Önümüzdeki süreçte, Akdeniz'de de benzer müjdeli haberler alacağımızı ümit ediyoruz. Ülkemiz, artık enerji liginde en üst basamağa çıkmış bulunmaktadır. Elektrik üretiminde yerli ve yenilenebilir kaynaklarla bağımsızlığını ilan eden Türkiye, doğal gaz ve petrolde de benzer bir seviyeye ulaştığında Allah'ın izniyle önünde yepyeni bir dönem başlayacaktır.
Bu vesileyle güneş enerjisi konusunda büyük bir hamle başlatıp hem yerli ve yenilenebilir enerji potansiyelimizi yükselteceğimizi hem de atıl kaynakları ekonomiye kazandıracağımızı belirtmek istiyorum. Yıllardır dışarıya oluk oluk akıttığımız kaynaklarımızı artık kendi ülkemizin kalkınması, milletimizin zenginleşmesi, hedeflerimizin gerçekleşmesi için kullanacağız."

"İnsanımızın önünde yepyeni ufuklar açıyoruz"

Erdoğan, Türkiye'nin geleceğin yüksek teknolojiye dayalı dünyasında yer alınmasını sağlayacak çalışmaları da ihmal etmediklerini belirterek, savunma sanayinden ticari kullanımlara kadar her alanda Türkiye'yi hak ettiği seviyeye çıkartacak çalışmaları desteklediklerini, teşvik ettiklerini anlattı.
Kazandıkları her başarının milletin özgüvenini yükselttiğini, daha büyük projelere yönelmesini sağladığını ifade eden Erdoğan, şöyle konuştu:
"Yıllarca bu milletin önünü kesenlerin kullandığı araçların tümünü yerle yeksan ediyor, insanımızın önünde yepyeni ufuklar açıyoruz. 'Yapılamaz' denilen ne varsa yaptık, 'cesaret edilemez' denilen ne varsa cesaret ettik. 'İzin vermezler' denilen ne varsa izin istemeden yapılabileceğini gösterdik. 'Bedel ödetirler' dedikleri ne varsa gerektiğinde bedelini ödeyerek başardık. Bize 'yıkılmaz kaleler' olarak gösterilen sırça köşkleri harekatlarımızla tuzla buz ettik. Bize 'aşılmaz bentler' olarak gösterilen kilden duvarları cesaretimiz ve atılganlığımızla yıktık geçtik. Bize önünde ayakta kalınamaz seller gibi gösterilen yaptırım tehditlerini sağlam duruşumuzla birer birer boşa çıkardık. Maruz kaldığımız çifte standartlara, çiğnenen teamüllere, ihanet edilen değerlere, ayaklar altına alınan ilkelere rağmen girdiğimiz yoldan geri dönmedik. Siyasette, ekonomide, askeri alanda kendi kararlarını kendi alan, kendi hedeflerini kendi belirleyen, kendi projelerini kendi uygulayan bir Türkiye inşa ettik. İnşallah en zorlu dönemi geride bıraktık. Artık ektiğimiz tohumların hasadını toplamanın, verdiğimiz emeklerin karşılığını görmenin, yaptığımız fedakarlıkların bedelini almanın vaktidir. Bu zorlu mücadelede ülkemizin ve milletimizin yanında yer alan herkesten Allah razı olsun diyorum. Yine bu süreçte kendi halkının safında yer almak yerine gavurun kılıcını çalmayı, Amerika'da, Avrupa'da, Körfez'de hazırlanan senaryoların figüranlığına soyunmayı tercih edenleri de milletimize havale ediyoruz. Rabbim kimseyi teröriste terörist diyemeyen, darbeye darbe diyemeyen, düşmana düşman diyemeyen, milletinin sevinci ile sevinemeyen, üzüntüsüyle üzülemeyen mankurtlardan eylemesin diyorum. Siyasi rekabetle ülkesinin ve milletinin çıkarları arasındaki farkı göremediği için kin, nefret, husumet çukurunda boğulanları kendi akıbetleri ile baş başa bırakıyoruz. Biz 83 milyon milletimizle birlikte daha güçlü, daha büyük, daha huzurlu, daha müreffeh, daha güvenli bir geleceğe doğru başlattığımız bu kutlu yürüyüşü sürdüreceğiz. Bu kutlu yolda bize destek olan, bizimle yürüyen herkesten Allah razı olsun."

"Ülkemiz, toplamda 90 milyar dolara yaklaşan rezerviyle gayet iyi durumdadır"

Cumhurbaşkanı Erdoğan, diğer alanlarda ülkeye diş geçiremeyenlerin hep yaptıkları gibi yine ekonomiye saldırdıklarını vurgulayarak, "Klasik hale gelen döviz kuru, faiz, enflasyon şer üçgenini bir kez daha başımıza musallat etmek için tüm güçleriyle yükleniyorlar. Halbuki ülkemiz, toplamda 90 milyar dolara yaklaşan rezerviyle gayet iyi durumdadır. Merkez Bankamızın mevcut rezervinin 45,4 milyar doları döviz ve 42,8 milyar doları da altın cinsindedir." bilgisini verdi. 2016 yılında altın rezervinin sadece 14 milyar dolar seviyesinde olduğuna işaret eden Erdoğan, "Hem yurt dışındaki altını ülkemize getirerek hem ülkemizde çıkan tüm altını Türk Lirası üzerinden alarak altın rezervimizi yaklaşık üç kat artırdık." dedi.
Türkiye'nin, döviz ve altın kıymetleri bakımından gerçekten önemli bir güce sahip olduğunun altını çizen Erdoğan, şunları kaydetti:
"En büyük rezervi de Karadeniz'in altında bulduğumuzu tekrar hatırlatmak isterim. İnşallah bu müjdenin de devamı gelecek. Diğer alanlardaki çalışmalarımızla Türkiye çok yakında doğal gazda dünyanın en büyük rezervlerinden birine inşallah sahip olacaktır. Buradan elde edilen her kuruş kazanç, doğrudan milletimizin hayat kalitesinin yükselmesini sağlayacak çalışmalara gidecektir. Doğal gazın ucuzlamasıyla konuttan sanayiye kadar her alanda milletimizin cebine ilave kaynak girişi sağlayacağız. Yani burada afaki bir buluştan değil, ülkemizi ve milletimizi gerçek anlamda zenginleştirecek somut bir kaynaktan bahsediyoruz. Bu hakikate rağmen ülkemizle ilgili olumsuz hava pompalayanların bir kısmı bunu zaten doğrusuna yanlışına bakmaksızın taammüden yapıyor. Amaçları aslında siyasi sonuç almaktır. Ekonomiyi bir araç olarak kullanıyorlar. Türkiye aleyhinde pozisyon alanların bir kısmı ülkemizde yanlış mecralardan beslendikleri için yanıltılmak suretiyle böyle bir konuma sürükleniyorlar."

Koronavirüs salgınıyla mücadele

Erdoğan, Türkiye'nin yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınına karşı en başarılı mücadele yürüten ülkelerden biri olduğunu söyledi.
Buna rağmen Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti düşmanlarının Türkiye'yi en kötüler arasına sokma çabasında olduğunu belirten Erdoğan, şöyle konuştu:
"Aynı şekilde tüm dünyanın takdirini kazanan bir doğal gaz rezervi keşfinin ardından ekonomi notumuzu olumsuza çevirenlerin de bu aklı nereden aldığını, ülkemizdeki kimi manşetlerden ve beyanatlardan görebiliyoruz. Tüm dünyanın borç batağına sürüklendiği, sürekli para basarak ayakta kalmaya çalıştığı bir dönemde Türkiye kendi değerleri üzerinde kararlılıkla yoluna devam ediyor. Özellikle gelişmiş ülkeler milli gelirlerine göre yüzde 90,7 ortalamayı bulan borçluluk oranlarıyla ekonomilerini çevirmeye çalışıyor. Türkiye bu bakımdan kamu borcunun milli gelire oranında yüzde 35,6 ile gerçekten çok iyi bir yerde duruyor. Faiz ödemelerimizin toplam harcamalara oranı da yüzde 10'u aşmıyor. Bunlar gerçekten çok önemli ve ülkemizin güçlü duruşunu gösteren rakamlardır."
Erdoğan, Türkiye'nin maruz kaldığı onca saldırıya rağmen dimdik ayakta kalmasını hazmedemeyenlerin yeni oyun, tuzak ve senaryolar peşinde koşmalarının şaşırtıcı olmayacağını dile getirerek, "Dışarıda yazılan senaryolara içeride figüranlık yaparak sürekli ülkesi aleyhine malzeme üretenler, gerçekleri ters yüz edip anlatarak önümüze engeller dizenler istedikleri kadar uğrasınlar başaramayacaklar. Herkesin bir hesabı vardır ama hiç şüphesiz en büyük hesap sahibi Allah'tır. Biz Rabbimizin hesabına ram olmuşuz. Onun dışındaki her şeyin üstesinden Allah'ın izni ve milletimizin desteğiyle geliriz. Ülkemizin son 7 yılı bunun sayısız örneğiyle doludur." dedi.

"Oruç Reis çok daha kararlı hareket edecektir" 

Oruç Reis gemisiyle yürütülen sismik araştırmalarla ilgili Navtex adı verilen duyurunun süresinin 27 Ağustos'a kadar uzatıldığını anımsatan Erdoğan, şöyle devam etti:
"Nokta mı, virgül mü? Buraya ben şimdi bir virgül koyayım. Çünkü bundan sonrası da bunun var. Türkiye'nin Uluslararası Denizcilik Örgütü kurallarına uygun şekilde yürüttüğü bu faaliyetlere karşılık Yunanistan yetkisiz şekilde ve şımarıkça bir edayla kendi Navtex mesajını yayınlamıştır. Her şeyden önce Yunanistan'ın bölgede böyle bir Navtex ilanına hakkı yoktur. Yapılan bu açıklama bölgede bulunan tüm gemilerin kıyı ve seyir emniyetini tehlikeye atan bir şımarıklıktır. Uluslararası hukukta, iyi niyete, komşuluk ilişkilerine aykırı bu tutumuyla Yunanistan kendi kendini içinden çıkamayacağı bir kaosun içine atmıştır. Bundan sonra bölgede yaşanabilecek her olumsuzluğun tek müsebbibi Yunanistan, tek zarar gören de yine bu ülkenin kendisi olacaktır. Yunanistan'ı Türk donanmasının önüne atanların, yarın yaşanacak bir sıkıntıda asla ortada gözükmeyeceklerini bizim kadar Yunanlı komşularımızın da bilmesinde fayda mülahaza ediyorum. Türkiye, ne Oruç Reis gemimizin ne ona refakat eden donanma unsurlarımızın faaliyetlerinden en küçük bir geri adım atmayacaktır. Tam tersine bu bölgede hakkını ve hukukunu koruma konusunda çok daha kararlı hareket edecektir. Bundan sonrasını düşünecek ve ortaya çıkacak sonuçlara katlanacaklar, Navtex ilan ettiğimiz bölgede karşımıza çıkacak olanlardır."

"AB'nin bizi tam üye yapmaya en başından beri niyeti yokmuş" 

Türkiye'nin yaklaşık 200 yıldır demokrasi, insan hakları, hukuk devleti gibi Batı merkezli doğup gelişen ve fakat evrensel değerler haline dönüşen bir çizginin takipçisi olduğunu ifade eden Erdoğan, bu değerlerin önemli bir kısmının ve çok daha ilerisinin milletin medeniyet ve kültür tarihinde mevcut olduğunu vurguladı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, milletin, yaşanılan kayıplara ve acılara rağmen bu değerleri sonuna kadar korumayı yaşatmayı başardığını vurgulayarak, şu ifadeleri kullandı:
"Öyle ki Batı toplumlarının tamamının sömürge peşinde koştuğu bir dönemde biz dost ve kardeş olarak gördüğümüz halkların güvenliği ve esenliği için kendi canımızı vermeye devam ediyorduk. Petrol kaynakları için insan canının hiçe sayıldığı dönemlerde, biz önceliğimizi daima yaşamaya ve yaşatmaya vermiş bir milletiz. Bu erdemli duruş Batı'nın kurduğu demokratik ve ekonomik sistemin dünya çapında egemen olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Nitekim biz de Osmanlı'dan itibaren aşama aşama bu sistem içinde yerimizi almanın gayreti içinde olduk. Cumhuriyetin ilanıyla bu doğrultuda çok daha keskin ve geri dönüşü olmayan bir tercihte bulunduk. Gerçi biz bu tercihi yaptık ama Batı'nın bize hiçbir zaman aynı niyetle yaklaşmadığını da kabul etmek durumundayız."
"Hangi reformu yaparsak yapalım, hangi adımı atarsak atalım, hangi değerlerimizden taviz verirsek verelim Batı bizi hiçbir zaman kendisi gibi görmedi." diyen Erdoğan, şunları söyledi:
"Bu gerçeği Avrupa Birliği tam üyelik sürecinde bizzat yaşamış bir kişiyim. Avrupa Birliği ile olan görüşmelerin hep içindeydim. Ama Avrupa Birliği liderlerinin hep tutarsızlıklarıyla karşı karşıya olduk. Hiçbir zaman dürüst olmadılar. Hiçbir zaman sözlerinin arkasında durmadılar. Ülkemizin tam üyeliği için hangi şartları önümüze getirdilerse 'tamam' dedik, ne dedilerse yaptık, ne istedilerse taahhüt ettik. Fakat sonuçta ortaya çıktı ki Avrupa Birliği'nin bizi tam üye yapmaya en başından beri niyeti yokmuş. O güne kadar önümüze getirilen her şey oyalama taktiğinden ibaretmiş."

"Fırat Kalkanı Harekatımıza bile bu ülke destek vermedi" 

Söz konusu süreçte Avrupa Birliği'nin bir değerler ve ilkeler bütünü değil, bir grup ülkenin saplantılarının esiri bir yapı olduğunu gördüklerini dile getiren Erdoğan, şöyle devam etti:
"Hala da aynı saplantıyla bize yaklaşıyorlar. Ülkemize karşı teröristleri destekliyorlar. İşte Yunanistan'dan teröristler giriyor, FETÖ'sü giriyor, PKK'sı giriyor. Gittiği yer neresi Almanya. Almanya'da bunlara oturum da veriyorlar. Bir diğer kısmı da bakıyorsunuz Fransa'ya gidiyor. Bir diğer kısmı bakıyorsun bir başka yere gidiyor ve onlara buralarda ev sahipliği yapıyorlar. Dostluk bu mu? Bunlarla baş başa oturup konuştuğumuz zaman maalesef bunları inkar da ediyorlar. Her türlü marjinal grubu destekliyorlar, her türlü sapkınlığı destekliyorlar. Bir tek bu ülkenin istiklali ve istikbali uğrunda gerektiğinde hayatını feda etmeyi göze alan milletine saygı duymuyor, onun yanında yer almıyorlar. Türkiye'ye karşı sergilediği iki yüzlü tavır Avrupa Birliği'nin sonunda ilanı olmuştur. Artık dünyada hiç kimse bu birliğe bir değerler ve ilkeler manzumesi olarak bakmıyor."
Erdoğan, Amerika'daki kimi çevrelerden de benzer bir yaklaşıma maruz kaldıklarına işaret ederek, şunları kaydetti:
"Bu ülke yıllarca NATO ittifakının doğu kanadının en önemli üyesi olan Türkiye'yi terör örgütleri ile mücadelesinde yalnız bırakmıştır. DEAŞ'a karşı Suriye'de başlattığımız ve bugün dördüncü yıl dönümü olan Fırat Kalkanı Harekatımıza bile bu ülke destek vermedi. Ne yazık ki bir terör devleti kurulmasını da önünü açtılar. Bu terör devletinin kurulması ile ilgili olarak da her türlü silah desteğini binlerce kamyonlarla, evet Fırat'ın doğusuna yığdılar. Bunları konuştuğumuz zaman kendileriyle 'yok böyle bir şey' dediler. Hepsi var. Kayıtlarımızda var, istihbari bilgilerimiz de var, var oğlu var. Hatta bununla kalmamış PKK/YPG terör örgütüyle bir olup ülkemize karşı pozisyon almışlardır. Demokratik hukuk devleti yerine terör örgütleriyle hareket etmeyi tercih eden bu hastalıkta zihniyet Amerikan siyasetini esir almıştır. Ülkemiz, terör örgütlerinin saldırılarına uğradığında kafasını çeviren, darbeye maruz kaldığında heyecanla neticeyi bekleyen, darbeciler yenilince hepsine kucak açan bu zihniyet demokrasinin yüz karasıdır. Daha acısı, Amerika'daki politikacıların Türkiye'yle ilgili faşist planlarını, niyetlerini, hesaplarını gizleme gereği dahi duymadan ifşa edebilmesidir."

ABD Başkan Adayı Biden'ın açıklamaları

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Başkan Adayı Joe Biden'ın açıklamalarına tepki gösterdi.
"Türkiye'de darbeyle yapamadıklarını muhalefeti destekleyerek gerçekleştirmeyi düşündüklerini' kameralar önünde söylemekten çekinmiyorlar. Ya dostluğumuz var, oturup konuşmuşluğumuz var, en azından bir oturup çay içmişliğimiz var. Böyle bir ifadeyi bizim için nasıl kullanırsın ama kullandılar." değerlendirmesinde bulunan Erdoğan, bu hezeyana cevap vermesi gerekenin kendilerinden önce muhatap olarak gösterilen muhalefet olduğunu vurguladı.
Kendisinin bu açıklamalara cevap vermediğini hatırlatan Erdoğan, şöyle devam etti:
"Ülkemiz muhalefeti, bu ağır ithama tepkisini tüm şiddetiyle ortaya koymak yerine konunun niye aylar sonra gündeme geldiği gibi bir zırvanın arkasına sığınmayı tercih etmiştir. Çünkü bunların kafasında askeri darbeden hukuk ve emniyet darbesine, siyasi darbeden toplumsal kaosa ve teröre kadar her türlü faşist yol ve yönteme yer vardır. Hayatlarının hiçbir döneminde umutlarını millete bağlamamış, gözleri hep dışarıya dönük olan bu siyasi anlayış Türkiye'nin en büyük ayıbı ve kayıbıdır. Seçimlerde delikanlıca milletin karşısına çıkıp yarışmaya bile cesaret edemiyorlar. Bunun yerine şeytana pabucunu ters giydirmeyi hedefleyen binbir alavere dalavere ile siyaset mühendisliği oyunu oynuyorlar. Türkiye ve Türk milleti için kalplerinde hiçbir hayali, kafalarında hiçbir projesi olmayanların tek yapabildikleri onun külahını buna, bunun külahını ona giydirmek suretiyle illüzyon peşinde koşmaktır. Biz, 'harbi olun, hasbi olun, mert olun, delikanlı olun, yenileneceksiniz, öyleyse şerefinizle yenilin', bunu söylüyoruz. Onlar Amerika'dan Avrupa'ya, terör örgütlerinden marjinal gruplara kadar gördükleri her melanete sarılıyorlar. Kin, husumet ve bağnazlıkla kararan gönüller gözleri de kör ediyor. Hem de öyle bir kör ediyor ki kimlerle yürüdüklerine, kimlerden destek aldıklarına, kimlere hizmet ettiklerine dahi bakmıyorlar."
Erdoğan, Türkiye siyasetinin tek mottosunun "Tayyip Erdoğan gitsin de nasıl giderse gitsin" haline dönüşmesinin yüreklerini acıttığına işaret etti.
"Biz milletimizin desteğiyle sandıkla geldik, gideceksek de öyle gideriz." diyen Erdoğan, bunun kararını, terör örgütlerinin, marjinal sapkın grupların, ABD'nin, Avrupa'daki husumet odaklarının veremeyeceğini, tek karar merciinin millet olduğunu vurguladı.
Milletin iradesi dışında yol ve yöntem arayanların Türkiye'ye tek verebildiklerinin, vesayet, cunta, darbe, terör, kaos, fakirlik ve huzursuzluk olduğunu belirten Erdoğan, AK Parti'nin bu çarkı milli iradenin üstünlüğüyle kırdığı için 18 yıldır iktidarda bulunduğunu, çareyi millette değil de dışarıda arayanlar için bundan daha büyük örnek ve ibretin olmayacağını söyledi.

"Karşımızdaki zihniyetin çapsızlığını da hesaba katıyoruz"

Allah'ın izni ve milletin desteğiyle 2023'te de Türkiye'ye hizmet etmeyi sürdüreceklerini bildiren Erdoğan, muhalefetin ısrarla sarıldığı faşist kafayı değiştirmediğinde de 2028 seçimlerinde aynı şeylerin konuşulacağını aktardı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Yeni nesillere 2053 ve 2071 vizyonlarını emanet ediyoruz derken karşımızdaki zihniyetin çapsızlığını da hesaba katıyoruz. Bu tarihlerin afaki, hayal değil, her geçen gün yaklaşan menzil olduğunu da hatırlatmak istiyoruz." değerlendirmesinde bulundu.
Dünyayla birlikte Türkiye'yi de etkisi altına Kovid-19'la mücadelenin sürdüğünü anlatan Erdoğan, son dönemde bu konuda olumsuz bir görünümle karşı karşıya kalındığına değindi. Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Düğün, cenaze, taziye ve tatil gibi toplu etkinlikler, virüsün yayılma alanları haline dönüştü. Hele hele plajlar, buralar ayrı bir felaket. Buralarda yayılma alanı çok çok fazla. Can kaybında küçük de olsa bir artış yaşanıyor. Bundan dolayı üzüntülüyüz. Milletimizden bir kez daha, 'TMM' diye ifade ettiğimiz, temizlik, maske ve mesafe kurallarına sıkı şekilde riayet etmesini istiyoruz. Bunlar rastgele ifade edilen, laf olsun diye tekrarlanan kurallar değildir. Her bir kuralın gerisinde çok büyük tecrübe, emek, bedel ve acı vardır."
Temizliğe dikkat etmeyen, maskesini takmayan, fiziki mesafeye uymayan her kişinin kendisiyle birlikte temas ettiği herkes için sonu ölüme kadar varan bir tehdit kaynağı haline dönüştüğünü unutmamasını isteyen Erdoğan, bazılarının taşıyıcı oldukları için hastalığın ağır etkilerini hissetmeyebileceğini vurguladı.
Bu kişilerin, virüs bulaştırdıkları insanların büyük acılar çekmesine, hayatını kaybetmesine yol açtıklarını hiçbir zaman akıllarından çıkarmaması gerektiğine dikkati çeken Erdoğan, kendi ailesine, sevdiklerine veya hiç tanımadıklarına böylesine bir kötülük yapmanın, akıl ve vicdan sahibi hiçkimsenin altına giremeyeceği vebal olduğunu dile getirdi.

"Sigaralarınızı çöpe atın"

"Milletimden bir kez daha rica ediyorum, Türkiye şu illeti yenene kadar lütfen kurallara uyalım, uymayanları ikaz edelim." ifadesini kullanan Erdoğan, "Lütfen, şu sigaralarınızı artık çöpe atın. Biliniz ki en büyük tehdit unsurlarından biri de o sigaradır. Kendi kendinize adeta ölüm fermanını imzalıyorsunuz, o sigaranın dumanıyla. Bunu da bir kenara koymanız lazım. Her türlü toplu etkinliğe bu sürede ara verelim. Düğünlerimizi az sayıda katılımla ve kısa sürede yapmanın bize hiçbir maliyeti olmaz." şeklinde konuştu.
Erdoğan, bu süreçte sevdiklerinin düğünlerine gitmediğini, kendilerini makamında ağırlayarak hediyelerini takdim ettiğini belirtti.
"Taziyelerimizi telefonla bildirmek, Fatiha'mızı uzaktan okumak aynı sonucu verir. Tatilimizi kısa tutmak ve izole şekilde yapmak bizi aynı şekilde dinlendirir." diyen Erdoğan, şunları kaydetti:
"Ülkemizin normalleşme adımlarını daha ileriye taşımak için bu mücadeleyi başarıya ulaştırmak mecburiyetindeyiz. Hasta, yoğun bakım ve vefat sayılarını belirli bir çizginin altına düşürmeden hiçbirimiz rahata, huzura ve güvene kavuşamayız. Türkiye'nin, üretimde, istihdamda, ihracatta hedeflerine ulaşabilmesinin yolu da salgının seyrinin düşüşünden geçiyor. Libya'dan Suriye'ye, Doğu Akdeniz'den Karadeniz'e kadar geniş bir alanda tarihi mücadele yürüten bir ülke olarak gücümüze, dikkatimize, enerjimize sahada ihtiyacımız var. Bu büyük potansiyeli salgına kurban vermeyelim. Denizi geçtiğimiz bir yerde derede boğulmamak için hep birlikte çok daha dikkatli, dirayetli, kararlı hareket edelim."


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html