BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Adalet Bakanlığı sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Adalet Bakanlığı sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

31 Ocak 2020 Cuma

'Yüzyılın Anlaşması' mı, 'Yüzyılın İhaneti' mi?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD Başkanı Trump'ın açıkladığı sözde barış planı tüm hükümleri ABD ile İsrail arasında kararlaştırılan bir metindir ve Filistinlilerin de bu “teslim anlaşması”nı bütünüyle kabul etmeleri beklenmektedir.



Amerikan ve İsrail yönetimlerinin “Yüzyılın Anlaşması” olarak lanse ettiği, gerçekte “Yüzyılın İhaneti” olarak tanımlanması gereken Filistin’in geleceğine dair plan, nihayet kamuoyuna açıklandı. Bu, gerçekte bir İsrail planı olup, Trump yönetimi bu planı hemen hemen bütünüyle onaylamış olmaktadır.
Bu “sahte” barış planının kamuoyuna açıklanması sonrasında, Amerikan yönetimi bölgede bulunan vatandaşlarını olası saldırılara karşı güçlü bir şekilde uyardı. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Kudüs ve Batı Şeria'da bu plana tepki olarak şiddet olaylarının meydana gelebileceği ifade edildi. Sadece bu uyarı bile “Yüzyılın Anlaşması”nın, nasıl, hiçbir hukukî ya da ahlâkî kaygı gözetmeyen, Filistin’i imha planı olduğu hususunda Amerikan yönetiminin de aslında şüphesini olmadığını ortaya koymaktadır. Öyle olmasaydı, Amerikan vatandaşları bu meşum planın Filistin tarafında yol açtığı öfke ve hayal kırıklığının sebep olabileceği muhtemel şiddete karşı herhalde bu denli güçlü bir şekilde uyarılmazdı.
“Yüzyılın Anlaşması” olarak tesmiye edilen bu Trumpesk girişime “anlaşma” demek için, herhalde (uluslararası) anlaşmaların nasıl yapıldığı hususundan habersiz olmak gerekir. Uluslararası anlaşmalar, inter alia, aralarında uyuşmazlık olan taraflar arasında karşılıklı hak ve yükümlülükler doğuran ve bir müzakere süreci sonunda nihaileştirilerek yazılı metin haline getirilen belgelerdir. Bu olayda ise, kendilerini âdeta sorgulanamaz birer Titan gibi gören ABD-İsrail ikilisi sorunun asıl muhatabı olan Filistinlilere herhangi bir söz hakkı vermiş değildir. Bu süreçte İsrail ile Filistinliler arasında herhangi bir müzakere yapılmış değildir. Aksine, ortada, tüm hükümleri ABD ile İsrail arasında kararlaştırılan bir metin ve bu “teslim anlaşması”nı bütünüyle kabul etmeleri beklenen Filistinliler vardır. 

"Uyduruk" Filistin devleti

ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı “Yüzyılın Anlaşması”, gerçekte egemen olmayan, dahası etrafı bütünüyle İsrail tarafından kuşatılmış, ordusuz ve Kudüs’ü hemen hemen bütünüyle İsrail’e terk etmiş olan bir Filistin devletinin kurulmasını öngörmektedir. Tabii, buna ‘devlet’ denirse! Üstelik bu “devlet”in kurulması, dört yıllık müzakere süreci sonunda Filistinlilerin “kendilerinden istenen şartları yerine getirmeleri halinde” mümkün olabilecektir. Başka bir deyişle, Filistinliler şayet “müzakere” sürecinde İsrail’in dayattığı tüm şartlara teslim olmaz ise, burada sözü edilen “uyduruk” devletin bile kurulmasına izin verilmeyecektir.
Bu planda öngörülen Filistin devletinin toprakları Gazze, Negev çölünde Gazze’ye yakın iki arazi parçası ve İsrail işgali altındaki Batı Yakası’nın yalnızca bir bölümünden oluşuyor. Dahası, bu devletin başkenti, birçok BM kararının öngörmüş olduğu Doğu Kudüs değil, onun bir kısım mahallelerinden müteşekkil bir yerleşim yeri olacaktır. Bu plana göre, Oslo anlaşmaları çerçevesinde Batı Yakası içinde C bölgesi olarak tanımlanmış olup, Batı Yakası’ndaki toplam arazinin yüzde 61’ine tekabül eden ve şu anda bütünüyle İsrail’in denetiminde olan toprakların yaklaşık üçte biri, İsrail tarafından ilhak edilecek. Dahası, Ürdün Vadisi de bütünüyle İsrail’e bırakılacaktır ki, burası tüm Batı Yakası’nın yaklaşık üçte birini teşkil ediyor.
Bu plana göre, başta El-Aksa Camii olmak üzere, Kudüs’teki Müslümanlara ait ibadethaneler ve kutsal mekânlar İsrail’in egemenliğinde olacaktır. Yine plan “bağımsız” Filistin devletinin kendi kara sınırları ve hava sahası üzerinde herhangi bir denetim yetkisinin olmayacağını öngörmektedir. Bu devletin başka devletlerle anlaşma yapma yetkisi de olmayacaktır. Plan, sayıları altı milyon civarında olan Filistinli mültecilerin dönüş hakkını reddetmektedir. Dahası, metnin İsrail’in “Yahudi” karakterine vurgu yapması nedeniyle, İsrail vatandaşı olan Filistinlilerin de bu topraklardaki geleceğinin tehlikeye düşürüldüğünü ileri sürmek mümkündür.
Plana göre, Gazze ile Batı Yakası arasında irtibatı sağlamak için yeraltından tünel inşa edilecektir. Tünel projesi henüz İsrail tarafınca kabul edilmiş değildir. Yine bu planın hayata geçirilme sürecinde, Hamas ve İslami Cihad gibi silahlı örgütler silahlarını bırakmak zorunda kalacaklardır. Öte yandan, kurulması öngörülen Filistin devleti için çeşitli yatırım projelerinde kullanılmak üzere 50 milyar dolarlık bir fon oluşturulacaktır ki, bunun önemli bir kısmı Körfez bölgesindeki Arap devletlerince karşılanacaktır. Nitekim bu ülkelerin büyük çoğunluğu bu meşum planın malî yükünü çekmeyi kabullenmiş görünmektedir.
Aslında Amerikan yönetimi bu planın bugüne dek İsrail ile -çoğu zaman kendi halkının tepkilerine rağmen- her türden girift ilişkiye girmeyi içine sindirmiş olan Mahmud Abbas yönetimince (bile) reddedileceğini baştan beri tahmin ediyordu. Şayet Mahmud Abbas plana “hayır” demekte ısrar ederse, o zaman muhtemelen ABD-İsrail ikilisi Filistin’e “liderlik” etmek üzere kendileriyle işbirliği yapmaya daha yatkın birisini bulma arayışına gireceklerdir.
Planın yaslandığı temel mantıksal çerçeve, İsrail’in ilhak etmek amacıyla göz koyduğu Filistin topraklarını bütünüyle bu ülkeye peşkeş çekmek; İsrail’in bir “Yahudi devleti” olarak elde etmek istediği tüm imtiyazları tanımaktır.

Uluslararası hukuk ve BM kararlarının açık ihlâli

Sözü eğip bükmeden şunu söyleyelim: “Yüzyılın Anlaşması”nın yaslandığı temel mantıksal çerçeve, İsrail’in ilhak etmek amacıyla göz koyduğu Filistin topraklarını bütünüyle bu ülkeye peşkeş çekmek; İsrail’in bir “Yahudi devleti” olarak elde etmek istediği tüm imtiyazları tanımak; buna karşılık Filistin halkının güvenilir sınırlar içinde, egemen ve sürdürülebilir bir devlet kurma ihtimalini tamamıyla ortadan kaldırmaktır. Bu acı gerçeğe rağmen, Donald Trump, “büyük” planını ifşa ettiği basın toplantısında, âdeta Filistinlilerle dalga geçercesine, bu planın “Filistinlilerin kendi bağımsız devletlerine kavuşmaları için tarihî bir fırsat olduğunu” söyleme cüretini de göstermiştir.
“Yüzyılın İhaneti” olarak isimlendirilmesi gereken bu meşum planın uluslararası hukukun ve BM kararlarının açık bir ihlâli olduğu ortadadır. Uluslararası toplumun barış ve güvenlik meseleleri konusunda bir tür “anayasası” olarak görebileceğimiz 1945 tarihli BM Kurucu Andlaşması’nın 2/4. maddesine göre, devletler uluslararası ilişkilerde askerî güce başvuramaz, askerî güç tehdidinde de bulunamaz. BM Genel Kurulunca 1970’te uzlaşma (consensus) ile kabul edilen Devletler Arasında Dostça İlişkiler Bildirisi’ne göre “askerî güç kullanım tehdidinden ya da kullanımından kaynaklanan hiçbir toprak kazanımı yasal sayılmayacaktır.” Benzer şekilde, 1974 tarihli Saldırganlığın Tanımına İlişkin Karar’da, “saldırganlıktan kaynaklanan hiçbir toprak kazanımı ya da özel imtiyazlar ‘yasal’ kabul edilmeyecektir” (5/3. madde) ifadesine yer verilmiştir. BM içinde alınan birçok karar ile Uluslararası Adalet Divanı’nın içtihatları da bu durumu teyit etmiştir. O nedenle, uluslararası hukuka göre, İsrail’in işgal ettiği -Filistinlilere ve bazı Arap ülkelerine ait- tüm topraklardan çekilmesi gerekmektedir. Buna, kuşkusuz, (Doğu) Kudüs’ü de içinde barındıran Batı Yakası dâhildir.
Bu plan, aynı zamanda, 1990’lı yıllarda uluslararası düzeyde genel bir kabul görmüş olan iki-devletli çözüm formülünün de tamamıyla terk edilmiş olduğunu âdeta gözlerimizin içine sokarcasına (bir kez daha) göstermiştir. Oslo "barış süreci", en azından bu süreci Polyannacı bir hâlet-i ruhiye içinde yorumlayan aktörlere göre, İsrail’in 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda işgal etmiş olduğu Filistin topraklarında, yani Batı Yakası (Doğu Kudüs dâhil) ve Gazze’de, bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ile nihayete erecekti. Hem BM hem de uluslararası toplumun önemli bir bölümü, kurulacak Filistin devletinin başkentinin Doğu Kudüs olacağı beklentisi içindeydi. Trump ve Netanyahu ikilisinin açıkladığı “Yüzyılın İhaneti” ise, Kudüs’ü tümüyle İsrail’e bırakmaktadır.
Bu meşum planda öngörülen Filistin devleti aslında devletten başka her şeye benzemektedir. Bir kez, bu devletin sahip olacağı topraklar kantonlardan oluşmaktadır. Yani, ortada bir ülkesel süreklilik yoktur. İkincisi, Batı Yakası’nda Filistinlilere bırakılan topraklar, tamamıyla İsrail tarafından çevrelenecektir. Üçüncüsü, bu, ordusuz bir devlet, askersizleştirilmiş bir ülke olacaktır. Dördüncüsü, kara sınırları üzerinde bile denetim hakkı olmayan, kendi hava sahası üzerinde denetim hakkından yoksun bırakılmış bir devlet olacaktır. Beşincisi, bu devletin uluslararası anlaşma yapma yetkisi olmayacaktır. Filistin devletinin ülkesini oluşturan birbirinden kopuk kantonlar bu plana göre tüneller ve köprülerle birleştirilecektir. Doğrusu, bu “proce”den haberdar olsaydı, herhalde “Zihni Sinir” bile kahkahalarla gülmekten kendini alamazdı!
 “Arap” olan Filistin halkının yine “Arap parası” ile “siyasî bir varlık olarak” yok edilmeye çalışılması, kuşku yok ki, Körfez bölgesindeki Arap yönetimlerinin “utanç” hanesine yazılacak affedilmez bir cürüm olacaktır.

Körfez yönetimlerinin utanç verici tutumu

Filistin’i ilanihaye yok etmek isteyen bu ihanet planının hayata geçirilmesi için, başta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere, birçok Arap ülkesi Filistin halkına ‘rüşvet’ olarak önerilen parasal desteği ödemeyi yükümlenerek, bu büyük ihanetin fâillerinin işbirlikçisi haline gelmişlerdir. “Arap” olan Filistin halkının yine “Arap parası” ile “siyasî bir varlık olarak” yok edilmeye çalışılması, kuşku yok ki, Körfez bölgesindeki Arap yönetimlerinin “utanç” hanesine yazılacak affedilmez bir cürüm olacaktır. Bu yönetimlerin bu cürmün altından kalkıp kalkamayacağı önemli bir soru işaretidir. Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ise, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, bu plana açıkça karşı çıkmak yerine, topu Filistinlilere atmıştır. Hem darbeci Sisi yönetimindeki Mısır hem de ABD-İsrail ikilisinin bu meşum senaryosundaki “para musluğu” rolünü daha küçük bazı Körfez ülkeleriyle birlikte kendisine yakıştıran Suudi Arabistan, -muhtemelen kapalı kapılar ardında- Filistin liderliğini bu teslim planına “ikna” etmeyi vazife edinmiş görünmektedir. Bütün bunlara karşılık, başta Türkiye ve İran olmak üzere, Müslüman ülkelerin büyük çoğunluğunun bu teslim planına karşı çıktığını/çıkacağını ifade etmek mümkündür.
Mevcut durumda Filistin’e somut bir destek vermeksizin sadece söylem düzeyinde İsrail’i ve ABD’yi kınamak ya da müzakere yoluyla erişilecek iki-devletli çözüm formülünü tekrarlamak, sadece ve sadece bariz bir samimiyetsizliğin ve Filistinlileri kendi makûs talihlerine terk etmişliğin bir işareti sayılabilir.
Filistin’in ve Filistinlilerin dostları olarak bu ihanet planının arkasında hangi güçlerin olduğu hususunda sabah akşam nefesimizi tüketmektense, Filistin topraklarının sömürgeci-yerleşimci bir devlet olarak İsrail’den nasıl kurtarılabileceği hususuna kafa yormamız herhalde daha isabetli olacaktır. Dahası, Filistin sorununun diplomatik müzakere masasında çözülebileceği zannıyla iki-devletli çözüm mantrasını tekrar etmenin de, bundan böyle Filistinlilere hiçbir faydası olmayacaktır. Ne İsrail’in ne de ABD’nin bu türden çağrılara kulak asmayacağı âşikârdır. Üstelik 1993’te başlayan Oslo müzakere süreci çerçevesinde İsrail ile Filistin arasında imzalanan anlaşmalara İsrail'in uymadığı herkesin mâlûmudur. Bu durum ortadayken, Filistin’e somut bir destek vermeksizin sadece söylem düzeyinde İsrail’i ve ABD’yi kınamak ya da müzakere yoluyla erişilecek iki-devletli çözüm formülünü tekrarlamak, sadece ve sadece bariz bir samimiyetsizliğin ve Filistinlileri kendi makûs talihlerine terk etmişliğin bir işareti sayılabilir.
Filistin sorununa âşinâ olanların bilmeleri beklenebilecek bir gerçek vardır ki, o da, bu sorunu çözmek için küresel sistem içinde bugün öne çıkmış olan hiçbir güçlü devletin elini taşın altına sokmayacağıdır. Nitekim Yüzyılın İhaneti’ne Avrupa kıtasından, Rusya, Çin ve Hindistan’dan gelen tepkiler, bunların plana açıkça karşı çıkmaktan uzak durduğunu gösteriyor.
Bilindiği üzere, I. Dünya Savaşı sonrasında dünyanın değişik coğrafyalarındaki Müslüman toplumların kahir ekseriyeti sömürgeciliğin ve emperyalizmin kıskacı altına alınmıştı. Belki yüz yıldır bu toplumların ortak iradelerine ket vurmak için, başta, önce Britanya İmparatorluğu, ardından ABD olmak üzere, küresel tahakküm düzeninin önde gelen aktörleri İslam dünyasının yarı-bağımlılığını devam ettirmek için bu coğrafyaya yönelik pek çok doğrudan ya da dolaylı müdahalede bulunmuşlardır. 11 Eylül (2001) sonrasına sözüm ona “Teröre Karşı Savaş” söylemi altında bu emperyalist ve yeni-sömürgeci kıskaç âdeta İslam dünyasını bir bütün olarak “teslim almaya” yönelmiştir. Filistin sorununun geldiği noktayı bu parantezin dışında okumak, ne sorunun vahametinin anlaşılmasına ne de Filistin sorununa palyatif olmayan bir çözüm getirilmesine katkı sunabilir. Filistin sorununa âşinâ olanların bilmeleri beklenebilecek bir gerçek vardır ki, o da, bu sorunu çözmek için küresel sistem içinde bugün öne çıkmış olan hiçbir güçlü devletin elini taşın altına sokmayacağıdır. Nitekim Yüzyılın İhaneti’ne Avrupa kıtasından, Rusya, Çin ve Hindistan’dan gelen tepkiler, bunların plana açıkça karşı çıkmaktan uzak durduğunu gösteriyor. Hatta birçoğu bu meşum planı “incelemeye değer gördüklerini” belirttiler. Bunların hiçbirisinin Filistinlilerin “haklı davası”nı destekleme adına, ABD, İsrail ya da güçlü Siyonist yapılarla ters düşmek istemediği iyi bilinmektedir. Üstelik önde gelen devletlerin hemen hepsinin bu aktörlerle -ABD, İsrail ve Siyonist yapılar- oldukça girift ilişkileri vardır; dahası, bunlar, İslam dünyasının güçlü bir blok olarak temayüz etmesini, kendi iktisadî ve jeopolitik çıkar ve stratejileri açısından oldukça “sakıncalı” görmektedir. O nedenle Filistin sorununu Müslüman aktörlerden başkasının çözebileceğini düşünmek safdillik olur.
İslam dünyası özgürleştikçe Filistin de İsrail’e karşı yeni mevziler kazanacak, Filistin’de kazanılacak yeni mevziler İslam dünyasına hem İsrail’e karşı hem de diğer “yıkıcı” uluslararası güçlere karşı yeni hamleler yapması için gerekli özgüveni ve hareket kabiliyetini verecektir.

Mücadelenin yol haritası

İslam dünyasındaki sorunların “anası” olan Filistin trajedisinin çözüm çerçevesini üçlü bir bağlam içinde görmek gerekir. Bu üçlü bağlamı şöylece tasnif etmek mümkündür: birincisi, Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesi sonrasında Filistin’in İngiliz manda yönetiminin gözetimi altında Yahudilerce sömürgeleştirilmesi; ikincisi, I. Dünya Savaşı sonrasında manda rejimlerinin kurulmasıyla başlayan süreçte Arap dünyasının yarı-sömürge durumuna düşürülmesi ve bugün de bu durumun fiilen devam etmesi; üçüncüsü, İslam dünyasının bir bütün olarak kendi ayağı üzerinde durmasının emperyalist güçlerin doğrudan ve dolaylı askerî ve siyasî müdahaleleri yoluyla engellenmesi. O nedenle, şu iddiayı ileri sürmek herhalde abartı sayılmamalıdır: “Filistin’in kurtuluşu” ve “İslam dünyasının kurtuluşu” birbiri ile yakından ilişkilidir ve bundan da ötesi karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi içindedir. İslam dünyası özgürleştikçe Filistin de İsrail’e karşı yeni mevziler kazanacak, Filistin’de kazanılacak yeni mevziler İslam dünyasına hem İsrail’e karşı hem de diğer “yıkıcı” uluslararası güçlere karşı yeni hamleler yapması için gerekli özgüveni ve hareket kabiliyetini verecektir. İslam dünyasının tarihi uyanışının ve ayağa kalkışının en önemli karinesi, Filistin halkının Siyonist sömürgeciliğe karşı mücadelesinin hedefine ulaşması olacaktır. O halde, açıktır ki, “Filistin’in kurtuluşu” aynı zamanda “İslam dünyasının kurtuluşu” olacaktır.
Yukarıda sözü edilen üç düzlemdeki kurtuluş mücadelesi (Filistinliler, Arap dünyası, İslam dünyası) Trump’ın ihanet planına karşı izlenmesi gereken strateji konusunda bize bir yol haritası sunmaktadır. Sorunun çözümü hususunda bugünün “Düvel-i Muazzama”sından pek bir şey beklememek gerektiği aşikâr olduğuna göre, Yüzyılın İhaneti’ne karşı hem Filistinlilerin, hem Arap dünyasının, hem de daha genel olarak İslam dünyasının şu kapsamlı eylem planını vakit geçirmeden hayata geçirmesi gerekir: birincisi, Filistinlilerin aralarındaki siyasî bölünmüşlüğe son vererek İsrail’e karşı uzun soluklu bir direniş başlatması elzemdir; ikincisi, Arap Birliği’nin geçmişte İsrail'e karşı almış olduğu ambargo kararını bundan böyle sıkı bir şekilde uygulaması gerekir; üçüncüsü, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İsrail’e karşı topyekûn ambargo kararı alması gerekir; dördüncüsü, Müslüman ülkelerin, “Barış İçin Birleşme” kararı çerçevesinde BM Genel Kurulu’nda İsrail’e karşı –kuşkusuz ‘tavsiye’ niteliğinde- kapsamlı bir ambargo kararı alınması için uzun soluklu bir diplomatik mücadele başlatması gerekir; son olarak, Müslüman ülkelerin Filistinlilere İsrail'e karşı mücadelelerinde bundan böyle gereken desteği vermelidir.
Filistin’in ve bilhassa Kudüs’ün esareti İslam dünyasının ortak acısı ve davasıdır. Kudüs’teki El-Aksa Camii Müslümanların ilk kıblesidir. “Etrafı mübarek kılınmış olan” Kudüs, Hazreti Peygamber’in miractaki ilk durağı olmuştur. Kudüs ve Filistin’e olan bağlılık ve muhabbet Müslüman kimliğinin aslî bir unsurudur ve dahası bu belde hem dinî, hem siyasî, hem de jeopolitik olarak Âlem-i İslam için bir hayat memat meselesidir. O nedenle, İslam dünyasına mensup aktörlerin -en başta devletlerin ve uluslararası örgütlerin- iş bu noktaya geldikten sonra hâlâ “ipe un sermeye” devam etmesi, söz gelimi, Yüzyılın İhaneti’ni sadece kuru bir “kınama” ile geçiştirmesi, Filistin’e ihanetler silsilesinin tabutuna çakılmış son çivi olacaktır. İslam dünyasının bugün vakit geçirmeden elini taşın altına sokması ve harekete geçmesi gerekiyor. Şayet bundan sonra da işler “eski tas eski hamam” olursa, muhtemelen, bir zaman sonra ortada konuşulacak bir Filistin Sorunu bile olmayacaktır.


30 Mayıs 2019 Perşembe

Cumhurbaşkanı Erdoğan Yargı Reformu Stratejisi Belgesini açıkladı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi'nde Yargı Reformu Stratejisi Programı'nda konuştu.


Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi'nde Yargı Reformu Stratejisi Programı'nda konuştu.
Erdoğan, konuşmasına, toplantının ülkeye, millete, adalet teşkilatına ve yargının tüm taraflarına hayırlı olması temennisiyle başladı. 
Uzun ve emek isteyen bir hazırlık döneminin ardından strateji belgesini kamuoyunun huzuruna getiren Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ve ekibi ile hazırlık sürecinde strateji belgesine katkı sağlayan herkese teşekkürlerini ileten Erdoğan, "Adalet mülkün temelidir' diyerek, devleti adalet üzerinde inşa eden ve yaşatan bir medeniyetin temsilcileri olarak, bu mesele bizim önceliklerimiz arasında hep ilk sıralarda yer almıştır. Milletimiz 2002 yılında ülkeyi yönetme sorumluluğunu bize tevdi ettiğinde Türkiye'yi eğitim, sağlık, adalet, emniyet üzerinde yükselteceğimizin sözünü vermiştik." diye konuştu. 
Geçen 17 yılda en büyük yatırımları ve en büyük reformları yine bu alanlarda yaptıklarını vurgulayan Erdoğan, "Hayatın bizatihi kendisinin kesintisiz bir değişim süreci olduğu gerçeği bize bu alanlardaki reformları da sürekli devam ettirmemiz gerektiğine işaret ediyor. Bu sebeple şimdi milletimizle paylaşacağımız Yargı Reformu Strateji Belgesi'ni aynı zamanda sonraki reform hazırlıklarının da başlangıcı olarak görebiliriz. " ifadesini kullandı.
Adalet Bakanı Gül'ün reform belgesinin hazırlık sürecine ilişkin bilgi verdiğini aktaran Erdoğan, "Reform belgesinde yer alan kimi uygulamaları, açıklamayı beklemeden hayata geçirmeye başladık. Türkiye Adalet Akademisi'nin kuruluşu, nöbetçi noterlik uygulaması, hakim ve savcıların uyacakları etik kuralların belirlemesi gibi hususlar bunlardan bir kısmıdır. Reform belgesinde yer alan diğer başlıkların uygulamaya geçebilmesi sürecini de bizzat yakından takip edeceğiz." diye konuştu. 

"Güçlülerin de adaletli olduğu toplumlar hızla büyür, kalkınır, zenginleşir"

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) üyeliği sürecindeki en büyük kazanımlarından birinin reform çalışmalarını özellikle sistematik bir şekilde hazırlama, tartışma ve hayata geçirme kabiliyetini geliştirmiş olmasına işaret ederek, şöyle devam etti: 
"Bunun için birliğe tam üyeliğimiz haksız bir şekilde engellendiğinde reformlar konusundaki kararlılığımızı 'Kopenhag kriterlerinin adını Ankara kriterleri yapar yolumuza devam ederiz' diye ifade etmiştik. Çünkü biz bu reformlara Avrupa Birliği istediği, dayattığı, takip ettiği için değil, milletimizin ihtiyacı olduğu için sahip çıkıyor ve hayata geçiriyoruz. Yargı Reformu Strateji Belgesi'nin hazırlığında da Avrupa Birliği kriterlerinin elbette gözetilmiş olmakla beraber asıl milletimizin demokrasi, insan hakları ve adalet talepleri göz önüne alınmıştır. Tarih bize gösteriyor ki adaletin güçlü, güçlülerin de adaletli olduğu toplumlar hızla büyür, kalkınır, zenginleşir. Buna karşı adalet temeli çürük olan hiçbir toplumun ve devletin uzun süre ayakta kalma şansı yoktur. Ecdadımız yüreğinin ve bileğinin gücüyle ele geçirdiği coğrafyaları adaleti sayesinde asırlar boyunca yönetmeyi başarabilmiştir."

"Adaletin küçüldüğü yerde zulüm büyüyor demektir"

Kanuni Sultan Süleyman'ın, "Kılıcın yapamadığını adalet yapar" sözünü hatırlatan Erdoğan, "Adaletin küçüldüğü yerde zulüm büyüyor demektir. Bunun için adaleti, insan haklarını, özgürlükleri geliştirmek için atılan her adım bizim için değerlidir, kıymetlidir, önemlidir. Yeni nesillere bırakacağımız en büyük miras da işte bu anlayış olacaktır." dedi.
Erdoğan, Aliya İzzetbegoviç'in "Biz savaşı öldüğümüzde değil, düşmanlarımıza benzediğimizde kaybederiz." sözünü asla unutmayacaklarını belirterek, "İster ekonomik zenginlik ister askeri güç ister toplumsal düzen olsun her alanda kendi medeniyetimizin kodlarına, özellikle adalet anlayışına göre hareket etmeyi bıraktığımız gün, kaybettiğimiz gün olacaktır. Bugün Türkiye, maruz kaldığı onca saldırıya, önüne konulan onca tuzağa rağmen dimdik ayakta ise bunu değerlerine, özellikle de ekonomik ve sosyal adaleti sağlama konusundaki hassasiyetine borçludur. Elbette eksikliklerimiz var, elbette bozulmalar yaşadığımız alanlar var, elbette sıkıntıya düştüğümüz konular var ama her şeye rağmen kendi medeniyetimize, kültürümüze, tarihimize olan bağlarımızı muhafaza ediyoruz." diye konuştu. 
"Yitik kaybedildiği yerde aranır." sözünü anımsatan Erdoğan, "Biz de kaybettiğimiz değerlerimizi yine kendi coğrafyamızda, kendi içimizde bulacağız." değerlendirmesini yaptı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugün tanıtım toplantısını yaptıkları reformların bu arayışta kendilerine ışık tutacağını ve yol göstereceğini ifade etti. 
Yargı Reformu Stratejisi Belgesi'nin eskiden beri devam eden reformların güncellenmesiyle ortaya çıktığını vurgulayan Erdoğan, şunları söyledi:
"Bu belge güven veren ve erişilebilir bir adalet vizyonuyla hazırlanmıştır. Amacımız tüm kurumlarımızın mülkiyet hakkına, salahiyet hürriyetine, hukuki güvenliğe, ifade özgürlüğüne ve özgürlükleri kısıtlayan diğer tüm uygulamalara karşı duyarlı olmalarını sağlamaktır. Özellikle mevzuattan kaynaklanan sıkıntıları ve uygulamadaki aksaklıkları süratle çözmekte kararlıyız. Bunun için her alanda ayrı ayrı çalışmalar yürütüyoruz. Yargı reformu belgesi, içerdiği birçok amaç ve hedefle hem vatandaşlarımızın sisteme duydukları güveni artıracak hem de daha öngörülebilir bir yatırım ortamının oluşmasına yardımcı olacaktır.
Bu reform belgesiyle, her ne kadar bize verilen sözler tutulmuyorsa da Avrupa Birliği tam üyelik sürecine bağlılığımızı da ifade etmiş oluyoruz. Her şeye rağmen 2005 yılından bu yana süren müzakere sürecinin bir an önce tamamlanmasının en az bizim kadar Avrupa içinde önem taşıdığına inanıyoruz. Bugüne kadar gerçekleştirdiğimiz reformlar ve uyum çalışmaları daha özgürlükçü ve katılımcı demokrasiye ulaşma konusundaki irademizin eseridir. Yargı Reformu Strateji Belgesi'ni de insan odaklı hizmet, hak ve özgürlüklerin daha etkin korunması, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının geliştirilmesi, hukuki güvenliğin güçlendirilmesi, adalete erişimin kolaylaştırılması, makul sürede yargılanma hakkının gözetilmesi ve yargıya güvenin artırılması ilkeleri çerçevesinde hazırladık. Yargı reformu stratejisinde 2 temel perspektif, 9 amaç, 63 hedef ve 256 faaliyet bulunuyor. Her bir başlık uzun çalışmaların, emeklerin ve hazırlıkların ürünüdür." 
Cumhurbaşkanı Erdoğan, belgenin tam metninin hem kitap olarak hem de internet mecrasında ilgilenenlerin erişimine açıldığını bildirdi.

"Belge iki temel anlayış, iki temel perspektif üzerine oturuyor"

Belgedeki perspektif, amaç, hedef ve faaliyetleri ana hatlarıyla aktarmak istediğini belirten Erdoğan, belgenin iki temel anlayış, iki temel perspektif üzerine oturduğunu söyledi.
Bunlardan birincisinin hak ve özgürlükler olduğunu ifade eden Erdoğan, bu perspektifin özünde demokrasinin güçlendirilmesi, hak ve özgürlüklerin daha da geliştirilmesi hedefi bulunduğunu dile getirdi.
Hükümete geldikleri 2002'den itibaren Türkiye'nin önceliklerini bu başlıklar etrafında şekillendirmeye gayret ettiklerini anlatan Erdoğan, her alanda özgürlüklerin genişletilmesi için yaptıkları mevzuat değişiklikleri ve yapısal reformların burada tek tek sayılamayacak kadar çok olduğunu vurguladı.
İfade özgürlüğünü demokrasinin en önemli şartı olarak gördüklerinin altını çizen Erdoğan, bilhassa son 6 yıllık süreçte ifade ve medya özgürlüğünün geliştirilmesine yönelik önemli adımlar atıklarını kaydetti. 
Erdoğan, Anayasa başta olmak üzere mevzuatta köklü değişiklikler yaptıklarını, bu belgeyle ifade özgürlüğünün güçlendirilmesi ve daha ileriye taşınması konsunda yeni yaklaşımlar ortaya koyduklarını ifade etti.
Türkiye'nin, işkence ve kötü muameleye sıfır tolerans anlayışını belirlemiş bir ülke olduğunu vurgulayan Erdoğan, geçmişte hep tartışılan sistematik işkence ya da kötü muamele iddialarının artık geride kaldığını, bu alandaki kazanımları korumakta kararlı olduklarını anlattı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, ayrıca, "Tutuklama tedbirinin ölçülü kullanılmasına yönelik yeni adımlar atıyoruz." ifadesini kullandı.
İnternet üzerinden ifade özgürlüğü konusunun günün önemli tartışma alanlarından biri haline geldiğine işaret eden Erdoğan, bu konuda da yeni yaklaşımlar geliştirdiklerine değindi.
Erdoğan, toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkının güvence altına alınması, adil yargılanma hakkının temini gibi bir çok konuda önemli yenilikler getirdiklerini dile getirdi.

"Daha etkin şekilde korunmasını hedefliyoruz"

Belgede ikinci temel perspektifin adalet sisteminin işleyişi olduğunu aktaran Erdoğan, "Önümüzdeki dönemde adil yargılanma hakkının daha etkin şekilde korunmasını hedefliyoruz." diye konuştu.
Aynı şekilde vatandaşların adalet hizmetlerine erişiminin kolaylaştırılmasının öncelikler arasında olacağına dikkati çeken Erdoğan, bu kapsamda adliyelerde vatandaşların işlerinin kolaylaştırılmasına yönelik birtakım hedefler ve faaliyetler belirlediklerine değindi.
Ayrıca mevzuatın sadeleştirilmesi, adli yardım sistemi ve savunma hakkının güçlendirilmesi hususlarında da atacakları adımlar bulunduğunu bildiren Erdoğan, "Yargıda sadeleştirilmiş süreçlerin oluşturulması, uyuşmazlıkların mümkün olduğunca ve öncelikle alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleriyle çözülmesi önleyici ve koruyucu hukuk uygulamalarının sisteme kazandırılması da önceliklerimiz arasındadır." şeklinde konuştu.
Strateji belgesinde bulunan 9 amaçtan ilkinin "hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi" başlığını taşıdığına vurgu yapan Erdoğan, hak ve özgürlüklere ilişkin standartları yükseltmek üzere mevzuatı gözden geçirmeye devam ettiklerini aktardı.
Avrupa Birliği (AB), Avrupa Konseyi, Venedik Komisyonu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) bu konuda çeşitli değerlendirmeleri bulunduğunu aktaran Erdoğan, bunları da gözetmek suretiyle hak ve özgürlüklere ilişkin standartların yükseltilmesine yönelik mevzuat paketleri hazırladıklarını kaydetti.
Erdoğan, "İfade özgürlüğüne ilişkin mevzuatta yapılacak düzenlemelerle bu konudaki davalarda kanun yolu güvencesinin artırılmasını sağlayacağız. Daha önce ifade özgürlüğünün en önemli kriterlerinden biri olan 'eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz' düzenlemesini zaten mevzuatımıza dercetmiştik. Şimdi de ifade özgürlüğüne ilişkin kararların istinaf aşamasından sonra bir de Yargıtay tarafından incelenmesini sağlayacağız." değerlendirmesinde bulundu.

"Tutuksuz yargılamayı asıl yöntem olarak görüyoruz"

Tutuklamayı istisnai tedbir, tutuksuz yargılamayı asıl yöntem olarak gördüklerini belirten Erdoğan, ancak zorunlu hallerde başvurulmasını sağlayacak değişiklikler yapacaklarını anlattı.
Mevzuatta tutukluluğun azami süresi belirlenmiş olmakla birlikte bu sürenin tüm safahatı kapsadığının altını çizen Erdoğan, "Bu kapsamda tutukluluk sürelerinin soruşturma ve kovuşturma aşamaları için ayrı ayrı düzenlenmesini planlıyoruz." şeklinde konuştu.
İnternet erişim engelleme usüllerini gözden geçirdiklerine işaret eden Erdoğan, "Bu çerçevede bir internet sitesinin tamamına değil sadece engellenmesine karar verilen kısmına erişimin sınırlanmasına imkan verecek bir düzenleme yapılacaktır. Böylece uluslararası standartlara uygun bir mevzuat altyapısına da kavuşmuş olacağız." dedi.
İnsan hakları eylem planının ilkinin 2014'te hazırlandığını anımsatan Erdoğan, içerisinde ayrıntılı düzenlemelerin yer alacağı yeni insan hakları eylem planı hazırlıklarının kısa süre içinde tamamlanacağını bildirdi.
Yargı Reformu Strateji Belgesi'nin ikinci amaç başlığının "Yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve şeffaflığının geliştirilmesi" olduğunu vurgulayan Erdoğan, şöyle devam etti:
"Hakim ve savcılar için coğrafi teminat getiriyoruz. Mevcut tayin sistemi mesleki verimliliği olumsuz etkiliyor. Coğrafi teminat hakim ve savcıların isteği olmaksızın çalıştığı yerden başka bir yere tayin edilememesi anlamına geliyor. Bu düzenlemeyle hakim ve savcıların mesleki teminatlarının daha da güçlendirilmesini hedefliyoruz. Hakim ve savcılığa girişteki mülakat heyetini genişletiyoruz. Halihazırda mülakat kurulu Adalet Bakanının görevlendireceği bakan yardımcısı başkanlığında, teftiş kurulu başkanı, ceza işleri, hukuk işleri ve personel genel müdürlerinden oluşuyordu. Mülakat kurulunda Hakimler ve Savcılar Kurulu ile yüksek mahkemelerden de temsilciler bulundurulmasını planlıyoruz.
Belirli görevler için mesleki liyakati ve tecrübeyi artırmak gayesiyle mesleki kıdem şartlarını yeniden belirliyoruz. Özellikle Yargıtay ve Danıştay üyelikleri, İstinaf Mahkemesi Başkanlığı ve üyelikleri, Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Komisyonu Başkanlığı, Mahkeme Başkanlığı atamalarında bu çok çok önemlidir. Aynı şekilde Adalet Bakanlığı Hakimler ve Savcılar Kurulu tetkik hakimliğiyle müfettişlikleri, yüksek mahkemelerin savcılık ve tetkik hakimliklerine atanma kriterlerini de yeniden belirliyoruz. Hakimler ve savcılar hakkındaki disiplin prosedürlerini yeniden yapılandırıyor kurulun disiplin kararlarına karşı yargı yolunu genişletiyoruz. Böylece Hakimler ve Savcılar Kanununun uyarma, aylıktan kesme, kınama ve kademe ilerlemesini durdurma, derece yükselmesini durdurma, yer değiştirme, meslekten çıkarma cezalarıyla ilgili tartışmaları ortadan kaldırıyoruz. Ayrıca disiplin işlemlerinin etkinliğinin artırılması için disiplin cezalarını da yeniden belirliyor, disiplin prosedüründeki güvenceleri artırıyoruz. 2010'da gerçekleştirilen anayasa değişikliğiyle meslekten ihraç kararlarına karşı yargı yolu zaten açılmıştı. Bu düzenlemeyle diğer disiplin kararlarına karşı da itiraz ve yeniden değerlendirme yollarına başvurmak mümkün hale gelecektir."
Yargı Reformu Strateji Belgesi'nde üçüncü amaç başlığının "İnsan kaynaklarının nitelik ve niceliğinin artırılması" olduğunu açıklayan Erdoğan, hukuk fakültelerinin eğitim süresi ve kontenjanlarıyla fakülteye girişte aranan başarı sıralaması ölçütünü yeniden belirlediklerini söyledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle konuştu:

"Eğitim süresinin 5 yıla çıkartılması, kontenjanların azaltılması, başarı sıralamasının 190 binden 100 bine yükseltilmesi gibi düzenlemeler planlıyoruz. Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı önümüzdeki dönemin en önemli yeniliklerinden biri olacaktır. ÖSYM tarafından yapılacak bu sınavda belli puan alanlar avukatlık stajına başlayabilecek. Hakim, savcı ve noter olabilmek için ise bunun yanında ayrıca özel meslek sınavlarına girilmesi gerekecek. Bu sınavla devlet ve vakıf üniversitelerini kalite ekseninde bir rekabete ve oto kontrole sevke etmeyi hedefliyoruz."

Erdoğan, bu yöntemin yargıdaki hizmetlerin nitelikli verilmesine ve mesleki yetkinliklerini artırılmasına katkı sağlayacağına inandıklarını ifade etti.

Hakim ve savcılar, eğitimin ardından doğrudan kürsüye çıkmayacak

Hakim ve savcı yardımcılığı müessesinin getirildiğini bildiren Erdoğan, hakim ve savcıların eğitimin ardından doğrudan kürsüye çıkmayacağını söyledi.

Erdoğan, hakim ve savcıların önce yardımcı olarak görev başlayacaklarını, bu sürenin sonunda ikinci bir sınavla hakimlik ve savcılık mesleğine geçeceklerini dile getirdi.

Mesleğe kabullerin sadece yardımcı kadrolar arasından yapılacağını açıklayan Erdoğan, "Bu uygulamanın gayesi bir yandan mesleğe hazırlık döneminin daha etkin geçirilmesini temin etmek diğer yandan da hakim ve savcılara çalışmalarında daha fazla destek sağlayabilmektir." ifadesini kullandı.

Erdoğan, Türkiye Adalet Akademisini, reform belgesiyle ilgili hazırlık süreçlerinin tamamlanmasını beklemeden bu ayın başı itibariyle yeniden kurduklarını hatırlattı.

Yargıda Performans Ölçüm ve Takip Merkezi kurulacak

Dördüncü amaç başlığının "performans ve verimliliğin artırılması" olduğunu bildiren Erdoğan, bunun için Hakimler ve Savcılar Kurulu bünyesinde Yargıda Performans Ölçüm ve Takip Merkezi kuracaklarını söyledi.

Uzun süren soruşturma ve davaların bu merkezde oluşturulacak bir sistem vasıtasıyla takip edileceğini belirten Erdoğan, gerekiyorsa yargı bağımsızlığı ilkesine halel getirilmeden davaların uzamasına sebebiyet veren sorunların çözümünün sağlanacağını vurguladı.

Yargıda hedef süre uygulamasını daha da geliştireceklerini ifade eden Erdoğan, "Uzun süren soruşturma ve davaları takip etmek için 2019 yılı başı itibarıyla zaten başlamıştık. Bunun dışında makul sürede yargılanma hakkının sağlanması gayesiyle mahkemeler ve savcılıklar için farklı performans kriterleri oluşturmayı planlıyoruz." değerlendirmesinde bulundu. 

"Çevre, imar ve enerji gibi alanlarda özel mahkemeler kuruyoruz"

"Hakimleri, ceza ve hukuk hakimi olarak ihtisaslaştırıyoruz." diyen Erdoğan, şöyle devam etti:

"Halihazırda 6 bin 52 faal mahkemenin 3 bin 67'si hukuk, 2 bin 985'i ise ceza mahkemeleridir. Reform düzenlemesiyle birlikte mesleğin başında hakimleri ceza ve hukuk hakimleri olarak ayıracak ve alanlarında uzmanlaşmalarını sağlayacağız. Çevre, imar ve enerji gibi alanlarda davaların daha hızlı ve etkin yürütülmesini sağlamak için özel mahkemeler kuruyoruz. Bu tür davaların uzaması hem vatandaşlarımızın hem de devletin çok büyük zararlara uğramasına yol açıyor.

İstinaf mahkemelerini güçlendiriyoruz. Halen ülkemizde Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Erzurum, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Samsun, Sakarya ve Konya illerimizde olmak üzere, 11 istinaf mahkemesi bulunuyor. Önümüzdeki dönemde Diyarbakır, Kayseri, Trabzon ve Van illerinde dört bölge adliye mahkemesi daha faaliyete geçirilecektir. Adalet teşkilatımızın bilişim sisteminin yurt dışı temsilciliklerimizle entegrasyonunu sağlıyoruz. Böylece yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın hukuk davalarında bilişim sistemi üzerinden beyanlarının alınabilmesini ve dilekçe sunabilmelerini temin edeceğiz. Adliye bulunmayan ilçelerde ve büyük havalimanlarında uzaktan görüntülü olarak ifade alınabilmesine imkan sağlayan SEGBİS kuruyoruz. Mahkeme nöbet sistemini geliştirerek, ceza mahkemelerinin 24 saat esasıyla hizmet vermesini planlıyoruz."

"Sınavla girebilecekleri bir kariyer mesleği haline dönüştürüyoruz"

Mahkeme yazı işleri müdürlüklerini güçlendirerek, yazı işleri müdürlüğünü kariyer meslek olarak yeniden yapılandıracaklarını bildiren Erdoğan, "Yazı işleri müdürlüğünü görevde yükselme usulüyle gelinen değil, hukuk eğitimi almış olanların en başta sınavla girebilecekleri bir kariyer mesleği haline dönüştürüyoruz. Bu uygulama, yargılamaların daha etkili ve eksiksiz yürütülmesine katkıda bulunacaktır." dedi.

Vasilik kararları başta olmak üzere yabancı mahkemelerce verilen kararların karar ve tenfizinin basitleştirilmesini sağlayacaklarının altını çizen Erdoğan, "Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız, özellikle yabancı ülke makamları tarafından verilen vasilik kararlarının tanınmasıyla ilgili önemli sorunlar yaşayabiliyor. Bu reform belgesiyle yurt dışındaki vatandaşlarımızın bu sıkıntılarını da çözüyoruz." diye konuştu.

"Vekalet ücretinin KDV oranını indirmeyi planlıyoruz"

Yargı Reformu Strateji Belgesi'nin beşinci amaç başlığının "savunma hakkının etkin kullanımının sağlanması" olduğunu bildiren Erdoğan şunları kaydetti:

"Bu strateji belgesiyle savunma hakkı ilk defa ayrı bir amaç başlığı altında düzenlenmiş bulunmaktadır. Ülkemizde, 2002 yılı itibarıyla 46 bin 552 olan avukat sayısı bugün itibarıyla 135 bine yaklaşmıştır. Bunun için avukatlık stajına başlamak için hukuk mesleklerine giriş sınavında başarılı olma şartı getireceğimizi daha önce ifade etmiştik. Ayrıca savunmanın yargılamalara etkin katılımını sağlayacak düzenlemeler yapıyoruz. Bu çerçevede avukatların bilgi ve belge temin etmelerine ilişkin yasal yetkilerini de genişletiyoruz. Koruyucu hukuk anlayışı kapsamında vatandaşlarımızın mağduriyetlerini önlemek için bazı iş ve işlemlerin avukat aracılığıyla yapılmasını sağlıyoruz. Kira ve eser başta olmak üzere belirli değerin üzerindeki bazı sözleşmelerin bağış ve ölüme bağlı işlem gibi tek taraflı tasarrufların avukat yardımıyla hazırlanması zorunlu olacaktır. Avukatlık hizmetlerinin vergilenmesi konusunda da iyileştirici düzenlemeler yapıyoruz. Çocuk mahkemelerinde görülen uyuşmazlıklarda olduğu gibi aile hukuku ve tüketici uyuşmazlıklarında da vekalet ücretinin KDV oranını indirmeyi planlıyoruz."

"Avukatlara da yeşil pasaport hakkı"

Kamuda görev yapan avukatların farklı statülerde çalışmaları, denetimleri, mali ve özlük hakları ile ilgili konuların yeniden düzenlenmesi gerektiğini dile getiren Erdoğan, maaş ve özlük haklarının yetersiz olması nedeniyle kamuda nitelikli avukat çalıştırabilmenin güç olduğunu söyledi.

Statülerini ve özlük haklarını yeniden düzenleyerek, kamuda görev yapan avukatlarla ilgili sorunları çözeceklerini açıklayan Erdoğan, "Türk avukatlık camiası, uluslararası alanda da mesleki faaliyet gösterecek şekilde hızlı bir gelişim içindedir. Avukatlarımızın uluslararası davalarla ilgili mesleki kapasiteleri hızla gelişiyor. Bunun bir gereği olarak, avukatlara da belli kriterler dahilinde, bunu Barolar Birliği Başkanımızla da arkadaşlarımız görüştüler, görüşüyorlar. Biz de kabinede bunları görüştük. Avukatlara da yeşil pasaport hakkı vererek, uluslararası faaliyetlerini kolaylaştırmayı planlıyoruz." diye konuştu.

Recep Tayyip Erdoğan'ın "Tüm avukatlara değil di mi?" diye sorması, salonda gülüşmelere neden oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, yargı reformu strateji belgesinin altıncı amaç başlığının "adalete erişimin kolaylaştırılması ve adalet hizmetlerinden memnuniyetin artırılması" olduğunu söyledi.
Usül kanunlarında dava açma ve kanun yoluna başvuruda bir hafta, iki hafta bazen 7, 10, 15, 30 ve 60 gün gibi farklı sürelerin bulunduğuna dikkati çeken Erdoğan, sürelerin farklı olmasının sadece karışıklara neden olmakla kalmadığını, mağduriyetlere de yol açtığını vurguladı.

Bu sorunu sürelerin yeknesak hale getirilmesi suretiyle çözeceklerini bildiren Erdoğan, 2018 yılı istatistiki verilerine göre Cumhuriyet savcılıklarında yüzde 13,5, ceza mahkemelerinde yüzde 7 ve hukuk mahkemelerinde ise yüzde 4,2 oranında görevsizlik ve yetkisizlik kararı verildiği bilgisini paylaşarak, ayrıca görevsizlik ve yetkisizlik sebebiyle bozma kararı verilme oranının da oldukça yüksek olduğuna işaret etti.

Bu durumun yargılama sürecini uzattığının altını çizen Erdoğan, yeni bir sistem kurarak bu tür olumsuzların önüne geçmeyi planladıklarına değindi.

Tanıklık uygulamasının, maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına ve adaletin tecellisine doğrudan etki eden bir yöntem olduğunu vurgulayan Erdoğan, yargı süreçlerinde tanığa özgü uygulamaların geliştirilmesine ihtiyaç bulunduğunu ifade etti.

Erdoğan, bunun için tanıklığı zorlaştıran uygulama ve yaklaşımların ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmalar yapılacağına dikkati çekerek şöyle devam etti:

"Mesela bazı ülkelerde tanıklar için özel bekleme odaları oluşturularak davaların taraflarıyla yüz yüze gelmeleri ve psikolojik olarak yıpranmaları engelleniyor. Benzer uygulamaların yapılmasına olanak sağlayacak önemli değişiklikler bizde de yapılacaktır. Ayrıca mevzuatta yer alan tanıklık ücretinin yeniden belirlenmesi gerekiyor. Reform çalışmaları kapsamında tanıklara yaklaşımla ilgili standartların yükseltilmesi için gereken adımlar atılacaktır."

"Cumhuriyet savcılarının takdir yetkileri genişletilecek"

Recep Tayyip Erdoğan, strateji belgesinin yedinci amaç başlığının "ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması" olduğuna değinerek, bu kapsamda Cumhuriyet savcılarının takdir yetkisinin genişletileceğini kaydetti.

Mevzuata göre, yeterli şüphenin varlığı halinde kamu davası açılmasının zorunlu olduğuna işaret eden Erdoğan şöyle devam etti:

"Buradaki 'yeterli şüphe' kavramı, uygulamada basit şüphe olarak tatbik edilmektedir. Bu durum da açılan dava sayısını ne yazık ki artırmaktadır. Şüpheli hakkında mahkumiyet kararı verilmesi ihtimali çok düşük olan soruşturmalarda dahi Cumhuriyet savcılarınca dava açılmaktadır.

Neticeye baktığımızda 2018 yılında şüphelilerin yüzde 52,6'sı hakkında 'kovuşturmaya yer olmadığına' dair karar verilmiştir. Açılan davalardaki mahkumiyet oranı ise yüzde 48,1'dir. Sistemi mahkumiyet ihtimali az olan davaların açılmaması yönünde geliştirmemiz gerekiyor. Bunun yolu da Cumhuriyet savcılarına takdir hakkını genişletmekten geçiyor."

Cumhurbaşkanı Erdoğan, dünya genelinde adalet sistemlerinin, uyuşmazlıkların öncelikle soruşturma aşamasında çözülmesi ve önemli konularda dava açılması yönünde reformlara yöneldiğini bildirdi.

Ülkede de ön ödeme ve kamu davasının açılmasının ertelenmesi uygulamalarının genişletilmesine ihtiyaç bulunduğuna işaret eden Erdoğan, "Savcılık aşamasında ne kadar çok sorun çözebilirsek mahkemelerdeki yargılamaları o derece sağlıklı hale getiririz." diye konuştu.

"Mağdurun rızası ve mahkemenin onayı mutlaka aranacak"

Erdoğan, halen ön ödeme müessesesinin sadece adli para cezasını gerektiren veya üst sınırı 6 ayı aşmayan suçlar için uygulandığını belirterek konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Kamu davasının açılmasının ertelenmesi ancak şikayete bağlı ve üst sınırı bir yıl veya daha az hapis cezasını gerektiren suçlarda devreye giriyor. Uzlaşma ise şikayete bağlı suçlar ve kanunda öngörülen diğer bazı suçlar için düzenlenmiştir. Her 3 konuda da bu sınırlı uygulamayı genişletmeyi hedefliyoruz.

Bazı fiillere yönelik soruşturmaların fail ile savcı arasında anlaşmayla sonlandırılabileceğini özellikle sağlayacağımıza inanıyorum. Bu hususun uygulama örnekleri yurt dışında zaten var. Önceden belirlenecek belli suçlarda, suçunu ikrar eden şüphelinin hemen mahkemeye sevk edilmesi ve kanunda yer alan indirimden faydalanarak cezalandırılması sistemi rahatlatacaktır. Bu uygulama cezada pazarlık yönteminin aslında bir modelidir. Türkiye'de bu yöntemi kanunda yüksek ceza öngörülmeyen suçlar için getirmeyi planlıyoruz. Ayrıca bu süreçte mağdurun rızası ve mahkemenin onayı da mutlaka aranacaktır."

"İade edilen iddianamelerin oranı yüzde 2,6"

Nitelikli yargılamanın ancak yeterli bir soruşturmayla mümkün olacağına dikkati çeken Erdoğan, bunun sağlanması için mevzuatta iddianamenin iadesi usulünün düzenlendiğini aktardı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasına şöyle devam etti:

"Soruşturması eksik yürütülmüş bir iddianameyse savcılığa iade ediliyor. Aksi takdirde mahkemelerin soruşturma sırasında tamamlanması gereken işlemleri yapması ya da yapılmış işlemleri tekrar etmesi gerekiyor. Sonuçta ortaya hem önemli bir verimlilik sorunu çıkıyor hem de taraflar örseleniyor. Cumhuriyet savcılıklarının ve adli kolluğun güçlendirilmesine, aynı zamanda iddianamenin iadesi müessesesine de işlerlik kazandırılmasına ihtiyaç vardır. Halihazırda iade edilen iddianamelerin oranı yüzde 2,6'dır. Bunun için iade kapsamı yeniden belirlenecektir. Soruşturmaların kalitesinin artırılması için hukuk fakültesi mezunlarının adli kollukta istihdam edilmesi sağlanacaktır."

Emniyet hizmetleri sınıfında görev yapacak hukukçuların çoğalmasının ceza mevzuatı ile kolluk kuvvetlerine verilen görev ve yetkilere katkı sağlayacağını vurgulayan Erdoğan, birçok ülkede de bu doğrultuda uygulamalar olduğunu söyledi.

Erdoğan, Kabahatler Kanunu'nda yer alması ve "kabahat" olarak tanımlanması gereken bazı fiillerin halen suç olarak ceza mevzuatında yer aldığına işaret ederek, "Mevzuatın bu açıdan taranarak bazı fiillerin idari yaptırıma dönüştürülmesi mahkemelerin iş yükünü de azaltacaktır. Şahsa karşı işlenen özellikle basit yaralama ve tehdit gibi suçların nitelikli hallerinin şikayete bağlı hale getirilmesi planlanıyor." diye konuştu.

Konusu suç teşkil eden bazı basit fiillere ilişkin süreçlerin kısaltılması için yeni usuller getireceklerini anlatan Erdoğan, "Basitleştirilmiş ve hızlı bir yargılama usulünün birçok ülkede farklı uygulamaları bulunmaktadır. Suç teşkil eden bazı fiillerde daha hızlı ve basit bir usulle sanıkların doğrudan mahkeme önüne getirilmesi bir an önce yargılamaların başlamasını sağlayacaktır." değerlendirmesinde bulundu.

Erdoğan, Türkiye'de 12-15 yaşındaki çocuklar hakkında geçen sene itibarıyla yaklaşık 40 bin dava açıldığını hatırlatarak, şunları kaydetti:

"Bazı ağır suçlar hariç olmak üzere 15 yaşından küçük çocukların ilk defa işledikleri fiiller soruşturmaya ve kovuşturmaya konu edilmeden çocuklara özgü koruma mekanizmaları içerisinde değerlendirilecektir. Bu tür çocukların durumlarının sosyal tedbirlerle takip edilmesi kendilerine daha iyi bir gelecek kurma şanslarını da güçlendirecektir. Mevcut uygulamada kamu davasının açılmasının ertelenmesi, yetişkinler ve çocukları için aynı hükümlere tabiidir. Bu uygulamanın çocuklara yönelik kısmı genişletilecektir. Ayrıca çocuklar hakkındaki davaların ilk derece yargılamalarıyla istinaf ve temyiz incelemeleri öncelikli olarak yapılacaktır. Şiddet içermeyen bazı suçlardan hükümlü olan yaşlı, hamile ve çocukların cezalarının elektronik izleme merkezi aracılığıyla evde infazına imkan tanınacaktır. Bu durum bir yandan sosyal fayda sağlarken diğer yandan ceza infaz kurumlarının maliyetlerinde tasarruf yapılmasını temin edecektir."

"Hukuk yargılaması ile idari yargılamanın sadeleştirilmesi"

Yargı Reformu Stratejisi Belgesi'nde sekizinci amaç başlığının "Hukuk yargılaması ile idari yargılamanın sadeleştirilmesi ve etkinliğinin artırılması" olduğuna değinen Erdoğan, özellikle küçük miktarlı talep ve davalarda basitleştirilmiş ve hızlı bir yargılama usülü ile çözüm yoluna gidileceğini anlattı.

Erdoğan, bu konuyla ilgili AB Konseyi'nin de tavsiye kararının bulunduğunu hatırlatarak, "Diğer ülkelerdeki uygulamalarda incelenerek yeni bir usul ihdas edilecektir. Mal varlığı haklarına ilişkin küçük miktarlı talep ve davalarda yazılı ya da sözlü yargılama usullerine benzer yöntemler kullanılacaktır. Bunun için uyuşmazlığın basitleştirilmiş ve hızlı bir yargılama usulü içerisinde çözümlenebilmesine yönelik bir yargılama usulü ihdas edilecektir." diye konuştu.

Yargı harçlarının hesaplanmasında karışıklıklar olduğunu ve mahkemelerin iş yükününün ciddi bir şekilde arttığını vurgulayan Erdoğan, verimliliğin artırılması ve yargılamaların hızlandırılması için yargı harçlarında da basit ve sadelik sağlayacak düzenlemeler yapılacağını aktardı.

Erdoğan, sözlerine şöyle devam etti:

"Çocukla kişisel ilişki kurulması yönündeki mahkeme kararlarının icra müdürlükleri vasıtasıyla infaz edilmesi ciddi sorunlara yol açıyor. Bu yöntem çocuğun sosyal ve psikolojik yapısını bozmanın yanında mahşeri vicdanı sızlatan görüntülere de sebebiyet verebiliyor. Çocukla şahsi münasebet kurulmasına yönelik kararların infazında daha insani ve çocuğa uygun yöntemler geliştirilecektir. Bu kapsamda Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı ortak bir birim kuracaktır. Bu birim vasıtasıyla çocukla ilgili kararların icra edilmesi hem masrafları azaltacak hem de çocuğun menfaatlerini gözetecek bir yöntem olacaktır."

Noterliğin bir kariyer mesleği haline dönüşeceğini, sayılarının artacağının bilgisini veren Erdoğan, şunları kaydetti:

"Ülkemizde 1931 noterlik bulunmaktadır. Geçtiğimiz 17 yılda noterliklerin sayısı yüzde 56 oranında artmıştır. Sayının artması vatandaşların işlerini kolaylaştırmıştır. Yeni noterlikler Türkiye Noterler Birliği'nin görüşü alınarak Adalet Bakanlığı tarafından açılıyor. Her asliye hukuk mahkemesinin yargı çevresinde bir noterlik kurulması zorunlu hale geliyor. Bazı çekişmesiz yargı işlerinin noterlikler tarafından da yapılabilmesine imkan sağlanarak bu kurumun daha işlevsel hale gelmesi temin edilecektir. Yargının iş yükünü azaltacak şekilde tevdi mahalli tayini, iddet müddetinin kaldırılması, vasiyetnamenin açılması, mirasçı atama belgesinin verilmesi, mirasın reddi beyanının tespit edilmesi ve delil tespiti talepleri gibi işlerin noterlikler tarafından yürütülmesini hedefliyoruz."

"Uyuşmazlıkların derinleşmeden çözülmesine imkan sağlayacak"

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yargı Reformu Stratejisi'nin 9'uncu ve son amaç başlığının "Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Yöntemlerinin Yaygınlaştırılması" olduğu ve bunun için cezada uzlaştırmanın kapsamının genişletileceğini aktardı.

Uzlaşmanın, şikayete bağlı suçların ve kanunda öngörülen diğer bazı suçlar için düzenlediğini bildiren Erdoğan, geçen yıl uzlaşma bürolarına gönderilen dosya sayısının 380 bin, uzlaşmayla sonuçlanan dosya sayısının ise 150 bin olduğunu kaydetti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Mahkeme temelli aile arabuluculuğu uygulaması getirilecek. Şiddet içermeyen uyuşmazlıklarda aile arabuluculuğu getirilmesi, uyuşmazlıkların derinleşmeden çözülmesine imkan sağlayacaktır. Uygulama, mahkeme temelli olarak yapılandırılacaktır. Yani açılan dava hakim tarafından arabuluculara havale edilecektir. Halihazırda zorunlu arabuluculuk iş uyuşmazlıklarında ve ticari uyuşmazlıklarda uygulanıyor. Tüketici uyuşmazlıkları gibi alanlarda da arabuluculuğa başvuran dava şartı haline getirilmesi planlanıyor. Kamunun taraf olduğu davalarda ihtiyari sulh yönteminin kapsamı genişletilecektir."

Dokuz amaç başlığı altında 63 hedef ve 256 faaliyeti kapsayan Yargı Reformu Strateji Belgesi'ni özetlediklerini vurgulayan Erdoğan, sözlerini şöyle tamamladı:

"Bu belge, Bakanlığımızın barolardan hukuk fakültelerine, akademisyenlerden medya mensuplarına kadar geniş bir yelpazede gerçekleştirdiği istişareler sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın yasal düzenleme gerektiren konularının muhatabı Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. İdari tasarruf gerektiren konularının muhatabı da Cumhurbaşkanlığı, Adalet Bakanlığı ve diğer ilgili kurumlardır. Amacımız milletimizin adalet duygusunu güçlendirecek, beklentilerine cevap verecek, vicdanları mutmain ve hukuka güveni tahkim edecek bir yargı uygulamasını hayata geçirmektir. Bunu da hem kendi medeniyetimize olan bağlılığımızı koruyacak hem de günümüz dünyasının uygulamalarıyla uyumlu olacak bir yaklaşımla gerçekleştirmemiz gerekiyor. Sizlerle paylaştığımız Yargı Reformu Strateji Belgesi'nin bu doğrultuda atılmış önemli bir adım olduğuna inanıyorum. Bu belgede yer alan hususların kanun veya diğer düzenlemeler vasıtasıyla hayata geçirilmesi aşamalarında da sizlerin özellikle katkılarını almayı sürdüreceğiz."


2 Nisan 2019 Salı

31 Mart 2019 Yerel Seçimleri Bitti İşte Sonuçlar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ




Seçim sonuçları 2019 açıklanıyor - İstanbul'u kim kazandı?31 Mart Yerel Seçim sonuçları 

 

Türkiye, 31 Mart Mahalli İdareler Seçimleri için sandıklara giderek tercihlerini yaptı. 

YSK'nın seçim yasaklarını kaldırması ile beraber gerek televizyon gerekse internet üzerinden 31 Mart 2019 yerel seçim sonucu son dakika ve canlı olarak vatandaşlar tarafından takip edildi. 

Bu doğrultuda, YSK'nın kesin verileri açıklanana kadar yerel seçim partilerin oy oranları da büyük ölçüde belli oldu. 

Her yerel seçimde olduğu gibi bunda da Bursa, Ankara, İzmir, Antalya ve İstanbul seçim sonuçları en çok merak edilenler arasında öne çıktı. 

Peki, İstanbul'u kim, hangi parti kazandı? Haberimizin detaylarından, olarak Ankara, İzmir ve İstanbul seçim sonuçları bilgilerine ulaşabilir anbean son dakika yerel seçim oy oranları takibini gerçekleştirebilirsiniz.

31 Mart 2019 yerel seçim sonuçları için heyecan dorukta! 

Pazar sabahı sandıklara giderek oylarını kullanan vatandaşlar, akşam saatlerinden itibaren seçim sonucu ve oy oranları hakkında sorgulamalarına başladı. 

Dün, YSK yasaklarının 19.15'te son bulması ve yerel seçim sonuçları televizyon ve internette halka duyurulmaya başlaması ile birçok ildeki son durum canlı takip edildi.

31 MART 2019 YEREL SEÇİM SONUÇLARI


Bu doğrultuda, İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Bursa, Balıkesir, Trabzon, Muğla, Kayseri ve Diyarbakır gibi Büyükşehirler ile tüm illerin son dakika yerel seçim sonuçları için en doğru adres TDP

İSTANBUL'U KİM, HANGİ PARTİ KAZANDI?


Bu seçimde en çok merak edilen il ise hiç şüphesiz İstanbul oldu. Peki, İstanbul'u kim, hangi parti kazandı? 

Haberimizin detaylarından son dakika yerel seçim sonuçları bilgilerine ulaşabilir, Ankara, İzmir ve İstanbul seçim sonucu canlı takibini yapabilirsiniz.


İSTANBUL SEÇİM SONUÇLARI İÇİN TIKLA


ANKARA SEÇİM SONUÇLARI İÇİN TIKLA


 İZMİR SEÇİM SONUÇLARI İÇİN TIKLA


YEREL SEÇİM SONUÇLARI İÇİN TIKLA (GENEL)


31 Mart Mahalli İdareler Genel Seçimleri için 32 ilde seçmenler, saat 07.00'den itibaren sandık başına giderken, diğer illerde de oy verme saat 08.00'de başladı. 17:00 itibariyle oy verme işlemi sona erdi.

 KAÇ SEÇMEN OY KULLANDI


Seçimde, yaklaşık 57 milyon 58 bin 636 seçmen, 194 bin 390 sandıkta oy kullandı

GÖZLER YSK'DA



17:00'da sandıkların kapanması ile birlikte gözler seçim sonuçlarına çevrilecek. 

Daha önceki seçimlerde 19:00 olarak belirlenen seçim yasakları kaldırılma saati YSK kararı ile öne çekilebilir. 

Bugün konu ile ilgili henüz resmi bir açıklama gelmedi. 

Yüksek Seçim Kurulu'nun seçim yasağını kaldırdığı saatten itibaren sonuçları Türkiye Diriliş Postası'ndan anbean takip edebilirsiniz.



*Türkiye geneli belediye seçim sonuçlarına göre



                                               
AK Parti:44.31 %     MHP :7.31 %            CHP:30.11 %           İyi Parti: 7.45 %       HDP :4.24 %         Diğer:6.58 %  
                              


Haber ve İstatistikler



01.04.2019 19:30
Anadolu Ajansı İstanbul'daki Sandıkların Yüzde Yüzünü açıkladı: Ekrem İmamoğlu 23 Bin 945 Oyla Önde

01.04.2019 13:11
Anadolu Ajansı verileri güncelledi. Buna göre İstanbul'da Ekrem İmamoğlu yüzde 48,79, Binali Yıldırım ise yüzde 48,51 oranında oy alıyor!

01.04.2019 11:54
CHP'den açıklama: Ekrem İmamoğlu İstanbul seçimini 4 milyon 165 bin oyla kazanmıştır, Binali Yıldırım ise 4 milyon 138 bin oy almıştır!

01.04.2019 09:16
Resmi olmayan rakamlara göre Bursa Büyükşehir Belediyesi'ni AK Parti'nin Adayı Alinur Aktaş kazandı.


Sandıkların Yüzde Yüzü Açıldı, 30 İl El Değiştirdi! İşte O iller


Anadolu Ajansı akşam saatlerinde sandıkların yüzde yüzünün açıldığını duyurdu. Kesin olmayan sonuçlara göre 30 il el değiştirdi
31 Mart yerel seçimlerinde kesinleşen sonuçlara göre birçok ilde belediye başkanlıkları el değiştirdi. Resmi olmayan sonuçlara göreAK Parti en az 14 ilde seçimi kaybetti. Bu illerin büyük çoğunluğu CHP'ye geçerken, bazıları ise MHP'ye geçti.

AK PARTİ 3 YENİ İL KAZANDI

AK Parti Kürt seçmenin en yoğun olduğu iller Şırnak, Ağrı, Bitlis'i HDP'den aldı. Bu illere İçişlerş Bakanlığı tarafından kayyum atanmış ve halkın kayyumun hizmetlerinden memnun olduğu belirtiliyordu.

AK PARTİ 14 ŞEHRİ KAYBETTİ

AK Parti 14 ilde ise kaybetti. Ak Parti'nin elinde bulunan illerin büyük çoğunluğu CHP'nin eline geçerken, bazıları ise MHP'ye geçti.

MHP 6 YENİ İL KAZANDI

Bu seçimin karlı çıkan partilerinden biri şüphesiz MHP oldu. MHP 6 yeni il kazanmış oldu.

İŞTE EL DEĞİŞTİREN İLLERİN LİSTESİ

1-İstanbul: AK Parti'den CHP'ye
2- Antalya: AKP'den CHP'ye
3- Ankara: AKP'den CHP'ye
4- Tunceli: BDP'den (HDP) TKP'ye
5- Ardahan: AK Parti'den CHP'ye
6- Ağrı: BDP'den (HDP) AK Parti'ye
7- Bitlis: BDP'den (HDP) AK Parti'ye
8- Artvin: AK Parti'den CHP'ye
9- Kars: MHP'den HDP'ye
10- Bilecik: AK Parti'den CHP'ye
11- Sinop: AK Parti'den CHP'ye
12- Bolu: AK Parti'den CHP'ye
13- Kırşehir: AK Parti'den CHP'ye
14- Amasya: AK Parti'den MHP'ye
15- Kastamonu: AK Parti'den MHP'ye
16- Erzincan: AK Parti'den MHP'ye
17- Karaman: AK Parti'den MHP'ye
18- Çankırı: AK Parti'den MHP'ye
19- Bayburt: AKP'den MHP'ye
20- Kırklareli: CHP'den bağımsız adaya
22- Mardin: Bağımsız'dan HDP'ye
22- Adana: MHP'den CHP'ye
23- Mersin: MHP'den CHP'ye
24- Şırnak: BDP'den (HDP) AK Parti'ye
25- Kayyum atanan Batman, Hakkari, Diyarbakır, Mardin, Siirt ve Van HDP tarafından kazanıldı.



google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html