BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Washington sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Washington sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

23 Ekim 2020 Cuma

Batı medyasında Azerbaycan karşıtlığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Uluslararası ölçekte yayın yapan büyük medya kuruluşlarının Ermenistan'ın Gence saldırısı ve genelde sivil katliamlar karşısındaki yaklaşım biçimi başlangıcından bu yana problemli.




Azerbaycan’ın yaklaşık 30 yıldır Ermenistan işgalindeki Dağlık Karabağ bölgesinin bazı kısımlarını yeniden ele geçirmesiyle Kafkasya’daki statüko sarsılmış oldu. Yaygın ifadeyle, cin şişeden çıkmış durumda. Türk ve dünya medyasının bölgeye dair bilgi ihtiyacının karşılanmasında öne çıkan isimlerden biri olan gazeteci Ceyhun Aşirov’un ifadesiyle söylersek, Ermenistan’ın Kafkasya’da yaptığı “mağlup halk” propagandası çöpe atıldı. Azerbaycan Türkleri “muzaffer millet” olduğunu Dağlık Karabağ’daki ilerleyişiyle teyit etmiş durumda. “Hani nerede Ermenistan ordusu? Karşımızda duramadılar, kaçıyorlar” sözleriyle cephedeki ilerleyişe atıfta bulunan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev de yıllardır küresel medyanın omuz vermesiyle şişirilen Ermenistan algısının kâğıttan kaplan olduğunu dünya kamuoyuna tekrar duyurmuş oldu. Ermenistan’dan gelen açıklamalarda ise tüm bu kayıplar ve yenilgiler bir “gerçi çekilme” olarak sunulmaya çalışılıyor. Fakat görünen tablo gerçek durumun çok farklı olduğunu ve Ermenilerin çatışmaların yaşandığı cephelerde mağlup olduğunu bariz şekilde gösteriyor.

Cephede yenilen Ermenistan ordusunun başvurduğu yöntemlerden biri ise sivil katliamlarına devam etmek. 1990’lı yılların başında, başta Hocalı bölgesinde olmak üzere sivil katliamlar yapan Ermenistan, şimdi de cephedeki yenilgilerini örtmek için Azerbaycan’ın Gence şehrine füze saldırıları yapıyor. Şu ana kadar onlarca sivil bu saldırılarda hayatını kaybetti; onlarca ev enkaza dönüştü.

Çatışma bölgesinin dışında yer alan bu bölgelere yapılan saldırılar aslında uluslararası sözleşmelere göre savaş suçu kapsamında. Fakat daha önce de benzer suçları işlemesine rağmen, Ermenistan devleti, bir yaptırımla yüzleşmeyeceğini bildiği için, benzer suçları tekrar işlemekten kaçınmıyor. Küresel örgütlerin sessizliğini bir onay şeklinde değerlendiren Ermenistan’ın sivil yerleşim bölgelerine saldırılarını sürdürme ihtimali yüksek. Oysa uluslararası toplumun kendi ilke ve kurumlarının prestiji için bile olsa bu saldırılar karşısında sessiz kalmaması gerekirdi.

Batı medyası üç maymunu oynuyor

Öte taraftan uluslararası ölçekte yayın yapan büyük medya kuruluşlarının Gence saldırısı ve genelde sivil katliamlar karşısındaki yaklaşım biçimi başlangıcından bu yana problemli. Küresel örgütlerin ve politik güç merkezlerinin taraflı olduğu bir düzlemde, aynı ülkelerin uzantısı konumundaki medyadan tarafsızlık beklemek rasyonel olmasa da, gazetecilik ilkeleri konusunda evrensel vaazlar vermekte tereddüt göstermeyen medya kuruluşlarının tutumları Ermenistan taraftarlığı konusunda bir adım öne çıkıyor. Haber ve yorumlarda “Türk saldırganlığı” ifadesine yoğun şekilde rastlanabiliyor.

Bu bağlamda Rusya’nın Sputnik, Fransa’nın Agence France Presse (AFP) ve France 24, İngiltere’nin BBC ve Reuters ile ABD’nin Associated Press (AP) haber ajansları tarafından sürdürülen genel yayın politikası sorunlu içeriklere sahip. Gence saldırısından sonra New York Times, Wall Street Journal ve CNN gibi kuruluşlar saldırıya yer vermediler. Örneğin AP tarafından geçilen haberde önce Ermenistan Savunma Bakanlığı’nın saldırıyı inkâr haberi verildi; sonrasında ise AP konuya ilişkin haberinin giriş cümlesinde "Azerbaycan Ermenistan'ı ikinci büyük kentini balistik füzeyle vurmakla suçladı" ifadesi kullanılarak saldırganın, katliamı yapan tarafın açıklaması öne çıkarıldı. Genel olarak yayınlarda Ermenistan Başbakanı Paşinyan’a mikrofon uzatılarak Ermeni tezlerinin dolaşıma sokulması yönünde yaygın bir çaba var.

Öte taraftan İran devlet televizyonu Press TV de bu halkanın içinde. Press TV yayınlarında net ifadelerle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik karalama kampanyasına girişmiş durumda ve bu söylemini tipik yeni oryantalist yaklaşımın örtülerinden “sultan”, “imparatorluk” türünden ifadelerle donatmış durumda. Yayınlarda genelde Ermenistan’ın tezleri savunuluyor. Katar’a bağlı İngilizce yayın yapan El-Cezire’deki bazı haberlerde de Ermenistan yanlısı içerikleri görmek mümkün. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan tarafından fonlanan medya kuruluşlarında ise tümüyle Ermenistan tezleri yer alıyor.

Büyük medya kuruluşları aslında gerçeği bilmelerine rağmen “görmedim, duymadım, bilmiyorum” şeklinde üç maymunu oynamaya devam ediyorlar. Bu tavırlarını yedi maddede özetlemek mümkün.

Batı medyasının yedi günahı

Birincisi, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Azerbaycan toprağı olarak defalarca tanımlanan Dağlık Karabağ bölgesindeki Ermenistan işgali açık şekilde vurgulanmıyor. Ermenistan’ın oradaki varlığı BM tarafından “işgal” olarak tanımlanmış olmasına rağmen, Ermenistan’ın bu toprakları sahiplerine bırakarak barışçıl bir şekilde neden geri çekilmediği (muhtemelen Ermenistan’ı üzmemek için) yeterince sorgulanmıyor. Yayınlarda bu bölge için genelde “ihtilaflı bölge” ifadesine yer veriliyor veya “Azerbaycan’ın iddiasına göre” ifadesi öne ekleniyor.

İkincisi, Ermenistan’ın Gence’ye yaptığı balistik füze saldırısında hayatını kaybeden onlarca sivile dair haberler hem vaktinde verilmedi hem de katliamın boyutlarını göstermeye yetecek kadar görüntü haberlere eklenmedi. Ermenistan ile “katliam” kavramını yan yana getirmekten itinayla uzak durulan bir tavır egemen durumda. Halbuki sivil katliamlar yapıldı ve devamının geleceğine dair bir karamsarlığı hem bu sessizlik hem de Ermeni tarafının açıklamaları maalesef düşündürüyor.

Üçüncüsü, sivillerin hayatını kaybettiği saldırıya dair haberde gerçek bilgi açıkça ortada olmasına rağmen, bunun yerine sivil ölümler “Azerbaycan’ın suçlaması ve iddiası” şeklinde sunuldu. Böylesi sivil katliamlar karşısında, savaşan iki taraftan birinin söylemini besleyecek bir dil kullanılması ve olguyu zayıflatmak için “iddia” kelimesinin araya sıkıştırılması planlı bir tutuma işaret ediyor. Yani “Ey okuyucu! İnanmasanız da olur; bu zaten savaşan taraflardan birinin iddiası ve bunu rakibini karalamak için yapıyor” denilmiş oluyor.

Dördüncüsü, Ermenistan devleti Dağlık Karabağ bölgesine (başta Latin Amerika, Suriye ve Lübnan olmak üzere) çeşitli bölgelerden yabancı teröristler taşımasına rağmen, Batı medyası buna hak ettiği şekilde yer vermedi. Halbuki terör örgütü PKK unsurlarının da içinde yer aldığı grupların İran üzerinden bölgeye taşındığı konusunda çokça görüntü ve ses kaydı mevcuttu. Bunun aksine, gerçek olmamasına rağmen, Azerbaycan’ın bölgeye yabancı savaşçı getirdiği yönündeki Ermeni propagandasını tekrarladı.

Beşincisi, uluslararası medyaya bağlı gazeteciler çatışmayı takip edebilmek için büyük ölçüde Ermenistan tarafına seyahat etti ve etmeye devam ediyor. Halbuki olması gereken, bölgedeki durumun her iki taraftan da takip edilmesiydi. Fakat tek taraflı bir takip süreci, doğal olarak önyargıyı da beraberinde getiriyor. Bunun yansımalarını haberlerde görmek mümkün.

Altıncısı, küresel medyadaki Ermenistanlı veya Ermeni diasporasına yakın gazetecilerin çabası ideolojik gazeteciliğin yansımalarına sahip. Bu tür haberlerden biri The Washington Post tarafından Isabelle Khurshudyan (üç yazardan biri) imzasıyla yayımlandı [1] ve haberin başlığında bile Suriyeli paralı askerlerin Dağlık Karabağ’daki çatışmalarda öldüğü yalanı, Türkiye bağlantısı kurularak verildi. Benzer şekilde Sputnik ve Russia Today’in Genel Yayın Yönetmeni Margarita Simonyan’ın Ermeni kökenli olması, bu yayın organlarında taraflı bir dil kullanılmasında Rusya’nın devlet politikasından daha fazla rol oynuyor.

Sputnik Türkçe’de dengeli bir dil kullanılırken bu etki özellikle Sputnik’in İngilizce yayınlarında daha belirgin. Putin’in Dağlık Karabağ’a yabancı teröristlerin getirilmesi konusundaki yaklaşımını, gerçek dışı olmasına rağmen, Suriye ve Libya’dan buraya Azerbaycan tarafından getirildiği iddia edilen savaşçılar bağlamında ele almışlar. Gerçekte bölgeye Ermenistan tarafından (başta PKK’lı teröristler olmak üzere) çeşitli bölgelerden getirilen yabancı teröristlere ise hiç değinilmiyor. Sputnik İngilizce yayınlarının sosyal medya hesabından sürece dair yapılan paylaşımlarda bir kilise görselinin sürekli kullanılması ise ilginç. Konuyla hiç ilgisi olmamasına rağmen, herhangi bir haber için bile kilise görseli tercih edilmiş. Bir diğer detay ise Minsk grubu olarak ABD, Fransa ve Rusya’nın Karabağ’daki sorunun çözümü konusunda barışçıl müzakerelere çağrıda bulunması konusu aktarıldıktan sonra, sürekli Türkiye’nin Azerbaycan’ı saldırganlığa teşvik ettiği ve bu yönde desteklediği bağlamında cümlelere yer verilmesinde öne çıkıyor. Bu doğrudan Türkiye’yi ötekileştiren bir yaklaşım olarak okunabilir.

Yedincisi, Batı medyası uzun süredir kapıldığı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığını yeniden tedavüle sokmuş durumda. Azerbaycan devletinin işgal edilmiş topraklarını geri alma sürecinde Batı medyasında çıkan analizlerde bu karşıtlığın izlerini görmek mümkün. Hatta hikâyeyi İlham Aliyev’den daha çok Erdoğan karşıtlığı üzerinden kurgulama çabasındalar.

Dolayısıyla küresel ağa sahip, etki kapasitesi yüksek medya kuruluşlarının böylesine taraflı bir yaklaşıma mahkûm olmaları, gazeteciliğin temel kriterleri bakımından büyük bir hayal kırıklığını ve çoğu yerde ideolojik gazeteciliğin izlerini barındırıyor. Türkiye’nin son 200 yıllık serüveninde yakından tanıdığı ve artık kanıksadığı bu önyargı mekanizması, bugün Azerbaycan’ın haklı davasını örtmek ve sesinin duyulmasını engellemek için çalıştırılmış durumda. Fakat eskisi kadar etkili olamıyor.

[İstanbul Medipol Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi olan Doç. Dr. Yusuf Özkır aynı zamanda Kriter dergisinin yayın koordinatörüdür]

[1] https://www.washingtonpost.com/world/middle_east/azerbaijan-armenia-turkey-nagorno-karabakh/2020/10/13/2cdca1e6-08bf-11eb-8719-0df159d14794_story.html



4 Eylül 2020 Cuma

Fransa neden Türkiye’nin karşısında?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Macron’un Türkiye husumeti sadece Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı/MEB sorunuyla sınırlı değil. Libya’da darbeci General Halife Hafter’e, Suriye’de de PYD/YPG’ye verdiği destekle karşımızda yer alıyor.


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 28 Ağustos günü Paris yakınlarındaki Villeneuve kasabasında düzenlediği basın toplantısında, ülkesinin Doğu Akdeniz politikasıyla ilgili olarak “söylemleriyle eylemlerinin tutarlı olması gerektiğini” söyledi ve şöyle devam etti: “Türklerin ancak bundan anladığını ve buna saygı gösterdiğini söyleyebilirim. Eylemlerle desteklenmeyen sözler söylerseniz (…) Fransa’nın bu yaz yaptığı önemliydi: Bu bir kırmızı çizgi politikasıydı. Bunu Suriye’de de yaptım”.


Kuşku yok ki bu açıklama Fransa’nın Suriye’de terör örgütü PYD/YPG’ye verdiği destek nedeniyle bir süredir dikkat çektiğimiz Türk-Fransız ilişkilerinde yaşanan kırılmanın itirafıydı. Ancak bu kırılma Macron’la başlamış değil. Hatırlanacağı gibi, PYD/YPG’yi baştan beri “Suriyeli Kürtler” olarak niteleyen Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı François Hollande, Afrin operasyonu üzerine “Türkiye ne biçim NATO müttefiki ‘bizim öz müttefiklerimizi’ (nos propres alliés) vuruyor” diye ortalığı ayağa kaldırmıştı. İşte Macron da atıf yaptığımız konuşmasında bu politikasıyla övündü.

Fransa Orta Doğu’da yüzyıl önceki eski kolonilerine dönmenin, Libya’da İtalya’nın yerini almanın ve Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarından yararlanmanın peşinde. Bu politikayı bugünün koşullarında yalnız başına uygulaması kuşkusuz mümkün değil. Ama peşinden AB’yi sürüklemek ve giderek seçilme şansı artan ABD başkan adayı Joe Biden’a yaslanmak suretiyle, yüzyıl öncesinin büyük güçlerinden biri olarak bu politikayı başarıyla uygulayacağı umudunu taşıyor olsa gerek.
“Kırmızı çizgi” politikasının ölçülü olduğunu savunan Macron, Fransa’nın Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İtalya ile Doğu Akdeniz’deki tatbikatına katılımı konusunda “Ölçülüydü. Oraya armada yollamadık” diye konuştu. Avrupa Birliği (AB) ülkelerini Yunanistan ve GKRY ile dayanışmaya çağıran ve AB’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamasını savunan Fransa Cumhurbaşkanı’na göre, Ankara ile ilişkilerdeki kırılmanın nedeni “Türkiye’nin son yıllardaki stratejisinin bir NATO müttefikine yakışmaması”. Bu sözünü de şöyle açıyor: “İki AB üyesinin münhasır ekonomik bölgelerine (MEB) ve egemenliklerine saldırırsanız, provokasyon yapıyorsunuz demektir”.

Uluslararası deniz hukukuna keyfi yorum

Macron bu sözleriyle, Yunanistan’ın Meis (Kostellorizo) adasına karasuları ötesinde MEB tanımasının 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (BMDHS) uygun olduğunu savunurken, Oruç Reis’in sondaj yaptığı bölgenin Türkiye’nin BM’ye yıllar önce bildirmiş olduğu kıta sahanlığının içinde yer aldığını ise yok sayıyor. Ama buna karşılık, Yunanistan ve GKRY gibi ayrıntılara girmeden, uluslararası hukuka uymayan tarafın Türkiye olduğunda ısrar ediyor. Bu yaklaşımı benimseyen Fransız medyası da Türkiye’nin BMDHS’ye taraf olmamasını gerekçe olarak kullanıyor.
Oysa iki taraf arasında bu konularda sorun çıktığında, BMDHS’nin gerek MEB ile ilgili 74. gerek kıta sahanlığıyla ilgili 83. maddelerinde “sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletler arasındaki sınırlandırılma, hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşmak amacıyla, Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. maddesinde belirtildiği şekilde, uluslararası hukuka uygun olarak anlaşma ile yapılacaktır” deniliyor. Sözleşmedeki kilit kavramlar “hakkaniyete uygunluk” ve “anlaşma yapmak”. Fransa uyuşmazlıkta üçüncü taraf olarak en azından bu çözümü önereceğine, Yunanistan ve GKRY’nin arkasında ama daha da önemlisi Türkiye’nin karşısında duruyor.

Libya ve Suriye’de karşıt cephelerde yer alma

Macron’un Türkiye husumeti sadece Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı/MEB sorunuyla sınırlı değil. Libya’da darbeci General Halife Hafter’e, Suriye’de de PYD/YPG’ye verdiği destekle karşımızda yer alıyor. Hatırlanacağı gibi, Ankara’nın Libya’da meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) verdiği destekten rahatsız olan Macron, silah ambargosunu kontrol eden bir Fransız savaş gemisine müdahalesi nedeniyle Türkiye’yi NATO’ya şikâyet etmiş, bu bağlamda kendileri için “kabul edilemez” olduğunu belirttiği Türkiye’nin Libya politikasının açıklığa kavuşması gerektiğini söylemişti.
Aslında açıklığa kavuşturulması gereken Fransa’nın Hafter destekli Libya politikasıdır. Fransa’nın amacı, bu ülkede (Muammer Kaddafi tarafından seçim kampanyası finanse edilen Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı döneminde imzalanan) “nükleer işbirliği” anlaşmasıyla zirveye ulaşan çıkarlarını korumaya devam etmek mi? Eğer öyleyse, bu çıkarlar Türk-Fransız ilişkilerini çöpe atacak kadar önem mi taşıyor?
Bu soruların yanıtları yok; ama Macron’un geçen yıl The Economist’e verdiği mülakatta Washington’ın eşgüdüm eksikliğinin yanı sıra, Ankara’nın Suriye’de kendisinin tasvip etmediği politikaları nedeniyle “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” öne sürdüğü anımsanacak olursa, Türkiye husumetinin getirisinin Fransa’nın Libya’daki çıkarlarının ötesinde olduğunu hayal ettiği anlaşılıyor. Bu açıklamasında Macron Türkiye’yi, Suriye’de terör örgütü DEAŞ’la mücadele konusunda anlaşmış NATO üyelerinin çıkarlarının söz konusu olduğu bir bölgede (müttefiklerine) “saldırı” düzenlemekle suçlamıştı. Onun “saldırı” olarak nitelediği, Türkiye’nin PYD/YPG’ye karşı ulusal güvenliğini sağlamak amacıyla yaptığı operasyonlardı. Bu operasyonlara karşı çıkmak da Türkiye’nin sadece ekonomik çıkarlarını değil, ayrıca toprak bütünlüğünü de umursamamaktı, doğal olarak.

Lübnan’a çıkarma

Macron’un yaklaşık 200 kişinin ölümüne yol açan limanındaki dramatik patlama ardından koşturarak Beyrut’a gitmesini ve ülkesinin bu bölgeye ilgisini dile getirmesini, Fransa’nın son yıllarda canlanan yeni-sömürgeci politikasının somut göstergelerinden biri kabul etmek gerekir. Macron önceki gün, 1 Eylül 1920’de Suriye’deki Fransız mandasının özerk bir parçası olan “Grand-Liban”ın (Büyük Lübnan) kuruluşunun 100. yıldönümünde yine Beyrut’taydı. Orada Grand-Liban’ın ikinci yüzyılını simgeleyen bir sedir ağacı fidanı dikti. Oysa Grand-Liban, Lübnan’daki mandasının sona erdiği 1946’da çoktan tarihe karışmıştı.
Fransızcanın bu ülkede hâlâ geçerli olduğu, anayasasının 11. maddesinin Fransızcanın kullanılacağı alanların kanunla düzenleneceğinden söz ettiği dikkate alınırsa, geri dönen Fransız kolonyalizminin Lübnan halkı açısından hiç de hayırlı olmayacağı ortada. Halkının üçte birinin -çoğu Maruni kökenli- Hristiyan olması, Fransa’nın bölgeye kolonyal bağlamda tekrar yerleşmesini haklı kılmıyor. Ama Le Monde’da yayımlanan başyazıya göre, Macron’un oraya gitmesi gerekliydi: “Bu iki ülke tarihi, duygusal ve entelektüel bağlarla birbirine bağlı; ABD çoktandır Lübnan’da yok, AB çok meşgul. Ama Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ve İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif Beyrut’a gitmişlerdi. Onlardan önce bir Avrupalının oraya gitmiş olmasını kutlamak gerekir”.

Yüzyıl öncesine dönmek, ikili ilişkiler açısından hayırlı değil

Görüldüğü üzere, Fransa Orta Doğu’da yüzyıl önceki eski kolonilerine dönmenin, Libya’da İtalya’nın yerini almanın ve Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarından yararlanmanın peşinde. Bu politikayı bugünün koşullarında yalnız başına uygulaması kuşkusuz mümkün değil. Ama peşinden AB’yi sürüklemek ve giderek seçilme şansı artan ABD başkan adayı Joe Biden’a yaslanmak suretiyle, yüzyıl öncesinin büyük güçlerinden biri olarak bu politikayı başarıyla uygulayacağı umudunu taşıyor olsa gerek.
Fransa bu politikasının önünde engel olarak Türkiye’yi görüyor. Her ne kadar kamuoyunun önüne Erdoğan atılıyor olsa da, Macron yaptığının Türkiye karşıtlığı olduğunun farkında. Bu karşıtlık ikili ilişkileri kâğıt üstünde Franklin Bouillon’un 20 Ekim 1921’de imzalayarak Fransa’yı savaştan çıkardığı Ankara Anlaşması öncesine taşıma riski barındırıyor. Bu risk iki ülkenin sıcak savaşa gireceği anlamına gelmiyor elbette; zira yüzyıl öncesinde bile Türkiye’ye karşı İtilaf cephesi içinde vekiller kullanılarak yapılan bir savaş söz konusuydu. Ama kabul etmek gerekir ki bu politikanın sürdürülmesi ikili ilişkilerde onarılması güç gedikler açabilir. Hatta geldiğimiz noktada bile, Fransa’ya karşı güvensizlik duygusunu körüklediğini söylemek mümkün. Kuşkusuz bundan çok daha önemlisi, 21. yüzyılda dünyamızın hâlâ uluslararası hukuku bir tarafa bırakarak böyle bir riski göze alan politikalarla karşı karşıya kalabiliyor olması; bu hem üzücü hem de insanlık adına utanç verici. 

İletişim Başkanı Altun: Sayın Macron gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor


İletişim Başkanı Altun, "Sayın Macron kendisinin eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor; gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istiyor." İfadelerini kullandı.


İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un, eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ettiğini, gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istediğini, sırf kendisi çok arzuladığı için Libya'da bir savaş suçlusunun galip gelmesine tamah ettiğini bildirdi.
Altun, sosyal medya hesabından, Macron'un Le Figaro muhabirine gösterdiği tepkiye yönelik paylaşımda bulundu.
İletişim Başkanı Altun, paylaşımında şunları kaydetti:
"Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un, Lübnan'da bir Hizbullah yöneticisi ile gerçekleştirdiği görüşmeyi haber yapan Le Figaro muhabiri Georges Malbrunot'ya yönelik saygısızca tepkisinden ve hakaretlerinden derin endişe duyduk.
Fransız polisinin geçtiğimiz aylarda sokak gösterileri sırasında gazetecilere yönelik şiddetiyle birlikte düşünüldüğünde, Fransa'nın gazeteciler için giderek daha tehlikeli bir yer haline geldiği ortadadır.
Sayın Macron kendisinin eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor; gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istiyor; sırf kendisi çok arzuladığı için Libya'da bir savaş suçlusunun galip gelmesine tamah ediyor."


24 Ağustos 2020 Pazartesi

Fransa’nın 'yeni' Afrika politikası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Batı’nın dağılma sürecini ve Çin ile yaşanan rekabeti/güç mücadelesini bir fırsata çevirmeye çalışan, bu kapsamda kıtadaki askeri varlığını ve operasyonlarını arttıran Fransa, Afrika üzerinden bir kez daha “yeniden doğuş” peşinde.



Fransa Akdeniz-Afrika-Orta Doğu jeopolitik üçgenindeki varlığını Arap Baharı sonrası dönemde her geçen gün daha da artırma yönündeki politikasını devam ettiriyor. Siyasi-askeri hırslarını ve bu bağlamda tarihsel hedeflerini “ötekiler” üzerinden saklayan ve meşrulaştıran Fransa, krizlerden beslenen politikasıyla yeni dünya düzeni inşa sürecinde yerini almaya çalışıyor. Yeni emperyalist politikası çerçevesinde, Türkiye ile bir kez daha tarihsel hesaplaşma içine giren Fransa, kaygan bir zeminde yeni ittifaklar peşinde. Batı-Doğu mücadelesini ve hatta Batı’nın kendi içindeki güç mücadelesini bir fırsata çevirmeye çalışan Fransa açısından, “zayıf halkalar” ve buralarda yürütülen nüfuz mücadeleleri önemli bir yere sahip. Lübnan’da yaşanan son patlamadan sonra Beyrut sokaklarında boy gösteren Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un manda çağrısı bu açıdan epey önemli; özellikle de Soğuk Savaş sonrası süreçte, ABD’nin adeta zafer sarhoşluğu yaşadığı bir dönemde, uluslararası sistemde yaşanan boşluğu doldurmaya ve bu kapsamda “Büyük Fransa”yı yeniden inşa politikasına yönelik ilk ciddi hamlesini yaptığı yer olan Afrika açısından.
Nitekim Fransa 1990’lı yıllardan itibaren “yumuşak” ve “sert” güç unsurlarını kullanmak suretiyle bu kıtada tekrar güçlü bir şekilde yerini almaya çalışıyor. Bu kapsamda “müze diplomasisi” ve askeri müdahaleler arasında gelgitler sergileyen Fransa’nın, Afrika politikasında sert gücün ön plana çıkacağına yönelik sinyaller her geçen gün daha net alınıyor. Geçtiğimiz Temmuz ayı içinde yaşanan gelişmeler bu açıdan fazlasıyla dikkat çekiciydi. Bunlardan ilki 1830-1962 yıllarında Fransız işgaline karşı savaşan 24 Cezayirli mücahidin kafatasının, 170 yıl sonra, Fransa’da sergilendikleri müzeden ülkelerine getirilmesi ve bunun Fransa tarafından bir kamu diplomasisi başarısı olarak lanse edilmesiydi. Macron’un Afrika ile barışma ve yeni bir başlangıç gerçekleştirme hedefi doğrultusunda “müze diplomasisi”nin farklı bir uygulaması olarak nitelendirilebilecek bu hadise, Afrika’daki kanlı imajlarını düzeltmeye yönelik bir adım olsa da, sömürgeci devletler içinde en acımasız, vahşi ve barbar ülke olan Fransa’nın “neler yapabileceğini” göstermesi açısından da önemliydi. Dolayısıyla tarihsel hafızayı canlandıran bu “diplomasi” uygulaması, sömürgeci yüzsüzlüğünün bir başka tezahürü olarak tarihteki yerini şimdiden almış durumda.
Diğer taraftan Savunma Bakanı Florence Barley’in yine Temmuz ayı ortalarında, terörle mücadele kapsamında Mali’ye yaklaşık 100 asker göndereceklerini açıklamasının ardından, bu ülkedeki Fransız üssünden Hafter’e destek amacıyla Libya’nın güneyine asker gönderildiğine ve Charles de Gaulle uçak gemisinin de Sirte’nin 80 kilometre açığına demirlediğine yönelik iddialar, Fransa’nın bu kıtadaki askeri operasyonlarının daha da artacağına işaret ediyor. Bu gelişmeler hiç kuşkusuz “fiili işgal” ile eşdeğer görülüyor ve başta eski Fransız sömürgeleri olmak üzere, ilgili tüm taraflarda ciddi endişelere yol açıyor. Bu da Frankofon Afrika’daki hegemonyasını sürdürmekte zorlanan Fransa’nın ve buna bir çözüm bulmaya çalışan Macron’un işini elbette daha da zorlaştırıyor. Peki, Fransa neden böylesi çelişkili bir politikayı aynı zamanda uygulamaya çalışıyor? Fransa’nın Afrika’daki varlığının temelinde nasıl bir politika yatıyor? Fransa Afrika’dan neden vazgeçemez?
Fransa’nın Afrika’ya yönelik klasik sömürgecilik dönemi dışındaki aktörleri/ilişkileri kabullenememesi, daha da ötesi bir tehdit olarak görmesi ve bunu “Batı dünyasının ortak tehdidi” olarak yansıtma gayretleri, bugünkü politikasının temelini oluşturuyor.

Fransa’nın Afrika’daki sömürge politikası

Fransa’nın Afrika politikasında üç temel dönem söz konusu: Sömürgelerini kaybettiği İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar süren klasik sömürgecilik, Soğuk Savaş’la gelen yeni sömürgecilik ve Soğuk Savaş sonrası dönem. Bu üçüncü dönem de kendi içinde Arap Baharı öncesi ve sonrası şeklinde ikiye ayrılabilir. Zira Arap Baharı ile birlikte Fransa’nın militarist varlığı sadece “Fransa Afrikası”ndaki mevcut yönetimlere, terörist yapılanmalara yönelik değil, aynı zamanda Fransa’nın bölgedeki varlığını, çıkar alanlarını tehdit eden, tehdit etme potansiyeli gösteren üçüncü ülkelere karşı da örtülü operasyonlar ve güç gösterisi şeklinde tezahür etmekte.
Fransa’nın Afrika’ya yönelik klasik sömürgecilik dönemi dışındaki aktörleri/ilişkileri kabullenememesi, daha da ötesi bir tehdit olarak görmesi ve bunu “Batı dünyasının ortak tehdidi” olarak yansıtma gayretleri, bugünkü politikasının temelini oluşturuyor. Dolayısıyla Fransa’nın anlayışında var olan “sahiplenme” duygusu ve bu bağlamda Afrika’nın “her istediğini yapabileceği bir arka bahçe” olarak görmesi, bu kıtaya yönelik farklı yöntem ve uygulamaların da bir anlamda nedenini ortaya koyuyor.
Fransa’nın diğer aktörlere göre Afrika’da daha hırslı bir politika izlemesi, kıtaya yayılması ve elde ettiği sonuçlar, haliyle bu kıtaya yönelik politikasının altyapısını da gündeme taşıyor. Bu kapsamda, kıtada sadece siyasi değil iktisadi açıdan da katı bir politika yürüten Fransa’nın, eski sömürgelerinde fazlasıyla güçlü bir alt yapıya sahip olduğu hemen dikkatleri çekiyor. Kıtadaki hâkimiyetini kalıcı hale getirmek için sömürgelerdeki yönetim ve eğitim politikalarını kendine uygun biçimde düzenleyen ve kolonilerini merkeze bağlı bir şekilde yönetmeyi tercih eden Fransa’nın bu ülkelerde yumuşak güç unsurlarını kullandığı, bunların başında da Fransızcanın ve Fransız kültürünün geldiği görülüyor. Nitekim bugün bu sömürge ülkelerinin neredeyse hepsinde Fransızca resmi dil; hatta bazı sömürge ülkelerinde kendi yerel dilleri kullanılmamakta; tek ve ortak resmi dil Fransızca.

Fransız mandacılığı: ''Fransafrika'' ve ''ulussuz devletl''

Yerli halkları kendi içlerinde eritmek doktrininden hareketle, sömürge topraklarında özellikle toplumun belirli bir kesimine ayrıcalıklar tanıyarak, kendisiyle işbirliği yapacak elit bir sınıf devleti oluşturma ve bunları Fransız kökenlilerle destekleme, Fransa’nın izlediği “böl-yönet” politikasının önemli bir parçasını oluşturuyor. Bundan ötürü Afrika’daki “ulussuz devlet” inşalarında Fransa epey önemli bir yere sahip.
Fransa’nın Afrika’daki varlığının/gücünün temelinde, kilit mevkilerde bulunan elitlerin tamamına yakınının, geçmişte olduğu gibi günümüzde de Fransız eğitiminden geçirilmesi yatıyor. Dolayısıyla milli bilinç ve yapıların oluşumunu engellemek ve bunları ekonomik, kültürel ve toplumsal anlamda kendisine tâbi kılmak yönündeki politikasının bir sonucu olarak “Siyah Fransızlar” oluşturmaya yönelik asimilasyon politikası bu noktada büyük önem arz ediyor. Bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra Fransız bayrağını kendi bayraklarına ekleyen Afrikalı ülkeler ve “Fransafrika” (Françafrique) gibi kavramları gündeme getiren Afrikalı lider ve entelektüeller bunun en büyük kanıtı olarak değerlendiriliyor.
Bir diğer önemli husus, Fransa’nın Afrika’daki eski sömürgeleriyle olan siyasi, askeri, ticari ve kültürel ilişkisini hiçbir şekilde kesmemesi ve bunu değişik araçlarla ve yöntemlerle devam ettirmesi olarak karşımıza çıkıyor. Bundan dolayı Fransa, bu ülkeler açısından halen en önemli ticaret ve güvenlik ortağı. Bu kapsamda, tek ürüne bağımlı ekonomiler oluşturarak bu ülkelerin kendisinden kopmasını engelleyen Fransa’nın, bu ülkelerden çekilirken imzaladığı savunma işbirliği anlaşmaları ve kendine yüklediği “Afrika’nın jandarması/polisi” rolü, açıkçası bu ülkelerdeki varlığının ve müdahalelerinin (1945-2005 yılları arasında yapılan 130 askeri müdahalnin) en büyük güvencesini oluşturuyor.
Daha net bir şekilde ifade etmek gerekirse, “jandarma/polis” rolü ya da militarist yöntemler Fransa açısından kaçınılmaz kabul ediliyor. Zira Fransız yayılmacılığının temelinde, öncü güç olarak askerler ve kanlı işgal politikaları söz konusu: Askerler tüccarlara yol açıyor. Bugün de yapılan şey aslında geçmişten farklı değil. Macron’un başta Doğu Akdeniz olmak üzere, bölgedeki krizlerde ve Türkiye karşıtı tutumunda, başta Fransız ordusunu ön plana çıkarması ve savaş naraları atmasının temelinde de bu anlayış yatıyor.
Fransa’nın kurduğu sisteme aykırı hareket edenler cezalandırılıyor. Bu husus bizzat Fransızlar tarafından “ellerinizi kirletmeden Afrika ile ilgilenemezsiniz” sözüyle de adeta itiraf ediliyor. Afrika’da devlet başkanları ve diğer devlet adamları, aydınlar, gazeteciler, iş adamlarına, “Afrika Afrikalılarındır” söylemine/ruhuna sahip olanlara yönelik gerçekleştirilen darbeler ve suikastlar, Fransa’nın kanlı elinin en somut göstergeleri arasında yer alıyor. Zira Fransa Afrika’yı kaybetme riskini hiçbir şekilde göze alamıyor; özellikle de “Frankofon Afrika”daki hegemonyasını sürdürmekte zorlanmaya başladığı, meydan okumaların arttığı şu dönemde.

''Afrika olmadan Fransa güçsüz bir ülkedir!''

Aslında bu ifadenin kendisi bile başlı başına Fransa’nın Afrika’dan neden vazgeçemediğini büyük ölçüde özetliyor. Nitekim kıtada 1659’da St. Louis’i (bugünkü Senegal) sömürgeleştiren Fransa açısından, bu ülkeler hem önemli bir pazar hem de enerji ve hammadde ihtiyacını karşılayacak tedarikçiler olarak görülmekte. Öyle ki 1950’li yıllarda Fransa dış ticaretinin yüzde 60’ı Afrika’yla yapılmakta ve enerji ihtiyacının yüzde 30’u da yine buradan karşılanmaktaydı. Günümüzde bu ihtiyaçlar, özellikle de enerji güvenliği bağlamında, daha da artmış vaziyette. Bilindiği gibi, Fransa’nın enerji üretiminde ilk sırada nükleer enerji bulunuyor ve Fransa bu sektör için gerekli uranyumu Afrika ülkelerinden tedarik ediyor. Tabii bir de mevzunun petrol ve doğal gaz boyutu var.
Fransa hammadde alımının yanı sıra, bu ülkelere en fazla ihracat yapan ülke konumunda. Dolayısıyla bu ülkelerden çekilmiş olsa da, karşılıklı ekonomik bağımlılık ilişkisi devam ediyor. Daha da ötesi, Fransa açısından savaşacak insan kaynağı da halen Afrika. “Senegalli savaşçılar” ile başlayan bu süreç, Birinci Dünya Savaşı’nda zirve yapmış ve Fransız ordusunda 845 bin Afrika kökenli asker değişik cephelerde bu ülke adına savaşmıştı. Savaştıkları yerler içinde Osmanlı toprakları ve hatta Antep bile vardı. Gelinen aşamada, ülkesinde ordusuna asker temininde zorlanan Paris açısından yine “Senegalli askerler” görev başında ve elbette bunlar sadece Senegal kökenli Afrikalılar değil.
Batı’nın dağılma sürecini ve Çin ile yaşanan rekabeti/güç mücadelesini bir fırsata çevirmeye çalışan, bu kapsamda kıtadaki askeri varlığını ve operasyonlarını arttıran Fransa, Afrika üzerinden bir kez daha “yeniden doğuş” peşinde. Bir diğer ifadeyle dünyanın ikinci büyük sömürge imparatorluğunun kaybedilmesinin yaşattığı kayıpları telafi etme, 1919-1939 arasındaki sınırlarına tekrar kavuşma hayalinde. Her ne kadar Fransa ve diğer ülkeler Türkiye’yi “Yeni Osmanlıcılık” ile itham etseler de, aslında uygulamaya bakıldığında, bu ülkelerin tarihsel kodlarına hızlı bir şekilde döndükleri ve başta Afrika olmak üzere, diğer sömürgelerini bir kurtuluş yeri ve daha da ötesi “kanlı imparatorluklarını” yeniden inşa adresi olarak gördükleri anlaşılıyor. Manda çağrılarını da bu kapsamda değerlendirmek lazım.
Bu anlamda, Afrika’daki (başta uranyum olmak üzere) enerji kaynaklarının kontrolü Fransa için hayati önem taşımakta. Stratejik doğal kaynaklara sahip olma ve güzergâhları kontrol etme, Fransa’nın kendi ihtiyaçları kadar, bu kaynaklara ihtiyaç duyan diğer güç merkezleri/güç merkezi adaylarına yönelik güç projeksiyonu uygulayabilmesi ve elini stratejik açıdan güçlendirmesi açısından büyük bir ehemmiyet arz ediyor. Zira geçmişte olduğu gibi günümüzde de, özellikle “Yeni Büyük Oyun”da Afrika gıda, enerji ve su yollarının güvenliği açısından bir kez daha ön plana çıkmış durumda.
Paris başta AB olmak üzere Batılı aktörleri kullanmak suretiyle “Büyük Fransa”yı Afrika-Orta Doğu üzerinden inşa etmek istiyor. Bunun için de Akdeniz’e yerleşmeye çalışıyor; Cezayir ve Libya başta olmak üzere Kuzey Afrika’ya verdiği önemin altında da bu yatıyor.

Mandanın dönüşü, Batı'nın bitişi

Özellikle Çin’in “Kuşak-Yol” ile birlikte gündeme gelen “Modern İpek Yolu” projesi kapsamında Kuzey ve Doğu Afrika’nın Malakka’ya kadar uzanan bölgeyi kontrol açısından taşıdığı önem (Cebeli Tarık, Süveyş ve Kızıldeniz boyutuyla), kıta üzerinde yeni bir güç mücadelesini gündeme getirmiş durumda. Fransa açısından da kıtanın jeopolitik-stratejik önemi, özellikle son dönemde Sahel kuşağına yönelik artan ilgisi ve operasyonları ile kendisini gösteriyor.
Aslında Fransa, böylesi bir mücadeleye hazır olduğu mesajını 2011’de Libya operasyonu ile göstermiş bulunuyor. ABD’nin Afrika Ordusu’ndan (AFRICOM) on yıl önce, 1997’de kurduğu “Afrika Ordusu” (RECAMP), Fransa’nın bu hazırlık sürecinin evveliyatını göstermesi açısından oldukça dikkat çekici. Bir diğer dikkat çekici husus da bundan bir yıl sonra Türkiye’nin dış politikada gerçekleştirdiği iki önemli açılım: Latin Amerika ve Afrika. Ankara’nın yumuşak güç bağlamında bölgede artan etkisi (buna Fransa Afrikası-Sahel kuşağı da dahil) ve bunun bölge güvenliği bağlamında askeri üslerle desteklenmesi, Türkiye’yi Fransa açısından daha öncelikli bir tehdit haline dönüştürmüş vaziyette.
Oysa düne kadar Fransa ve başını ABD’nin çektiği Batı açısından birinci derece tehdit Çin’di. Görünen o ki Türkiye artık Çin’in bir adım önünde. Nitekim şu an Çin’i konuşan yok. Bu husus, hiç kuşkusuz, orta-uzun vadede Batı’yı Çin ile yaşanacak daha şiddetli rekabette/güç mücadelesinde zayıflatacak bir etki yaratacaktır. Özellikle Berlin ve Washington bunun farkındadır. Her iki başkentin farkında olduğu bir diğer husus da “Berlin Senedi”nden “Pekin Senedi”ne adeta bir zorlamanın olduğu, hatta bir geçiş sürecinin yaşandığıdır. Muhtemelen bunu (her ne kadar yüksek sesle ifade etmese de) Paris de görmektedir. Dolayısıyla son dönemde Fransa’nın (ve elbette ABD’nin) izlediği politikalar Çin’in bu kıtada daha da güçlenmesinin önünü açmaktadır. Zira Fransa’nın eski/bildik usuller üzerinden (sadece gerekçeler biraz çeşitlendirilerek ve günümüz konjonktürüne uygun hale getirilerek) sömürgelerine dönmeye çalışması, bölgede tüm Batı’ya fatura edilmektedir.
Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, Paris başta AB olmak üzere Batılı aktörleri kullanmak suretiyle “Büyük Fransa”yı Afrika-Orta Doğu üzerinden inşa etmek istiyor. Bunun için de Akdeniz’e yerleşmeye çalışıyor; Cezayir ve Libya başta olmak üzere Kuzey Afrika’ya verdiği önemin altında da bu yatıyor. Fransa bunu Türkiye’yi hedef göstermek suretiyle gerçekleştirmenin peşinde. Macron’un son manda çıkışı da bu tespitimizi fazlasıyla haklı kılıyor. Bu çıkış, aynı zamanda Soğuk Savaş sonrası dönemde Afrika siyasetini sömürge bağlamından çıkartarak yeni bir zemine oturtmaya çalışan Fransa’nın yumuşak güce dayalı politikasının iflas ettiğini de gösteriyor. Dolayısıyla Fransa en iyi bildiği klasik sömürgecilik anlayışına dönüyor. Sarkozy sonrasında Macron ile eski sömürgeci anlayışa dönen Fransa’nın yeni bir Afrika politikasından bahsetmek mümkün değil. Yeni politikanın bir göstergesi olarak pazarlanan, 24 mücahidin kafatasının Cezayir’e teslimi, başta Afrika olmak üzere tüm eski sömürgelerine yönelik bir “tarihsel hafıza yenileme” girişiminden başka bir şey ifade etmiyor. Fransa müzelerindeki 18 bin kafatası bu bağlamda sıralarını beklemekte!


9 Ağustos 2020 Pazar

Beyrut’taki feci patlamanın kazananları ve kaybedenleri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Bölgesel güçlerin çatışma alanı olarak kabul edilen Lübnan’da, son aylarda ortaya çıkan ekonomik krizin ardından bir faciaya yol açan bu patlamanın, tesadüf gibi görünse dahi “sonuçları bakımından stratejik bir hamle” etkisi yapacağı öngörülüyor.

Lübnan’da Başbakan Refik el-Hariri’ye 14 Şubat 2005 tarihinde düzenlenen suikasttan sonraki en büyük patlama dün Beyrut Limanı’nda yaşandı. Dört binden fazla insanın yaralandığı 100’den fazla insanın da hayatını kaybettiği açıklanan olayla ilgili soruşturmaların aylar, belki de yıllar alacağı tahmin ediliyor.

Beyrut Limanı’nda yaşanan bu facianın Lübnan tarihinin önemli bir dönüm noktası olacağını ve Orta Doğu’da ise tehlikeli kırılmalara yol açacağını siyaset bilimciler şimdiden konuşmaya başladılar.

Bölgesel güçlerin çatışma alanı olarak kabul edilen Lübnan’da, son aylarda ortaya çıkan ekonomik krizin ardından meydana gelen bu denli büyük bir patlamanın, tesadüf gibi görünse dahi “sonuçları bakımından stratejik bir hamle” etkisi yapacağı öngörülüyor.

Ülke ithalat ve ihracatının yüzde 70’inin gerçekleştirildiği stratejik bir limanı kullanılamaz hale getiren ve altyapıyı yerle bir eden patlamanın, siyasi işbirliklerinde de kırılmalara neden olmasına kesin gözüyle bakılıyor.


Lübnan’ın son aylarda içinde bulunduğu ekonomik kriz, Hizbullah’ın doğrudan Suriye’ye müdahil olması, İran’ın Hizbullah’a desteği ve son birkaç haftadır sınırda İsrail’le yaşanan bazı gelişmelerin ardından böyle bir patlamanın meydana gelmesi soru işaretlerine neden olsa dahi, dışarıdan doğrudan bir saldırı olduğuna dair henüz herhangi bir kanıt bulunmuyor.

İçeride düzenlenen hükümet karşıtı eylemler, siyasi suikastlar ve patlamaların kimler tarafından organize edildiğini aşağı yukarı tahmin eden uzmanlar, bu çapta bir saldırıyı elde edilen ilk verilerle objektif olarak değerlendirmekte zorlanıyor.

Nasrallah’ın "amonyum nitrat" ve “nükleer silah etkisi” ifadeleri

Beyrut’un Hizbullah’ın kontrolünde olması ve orada bulunan 2 bin 750 ton amonyum nitratın çıkan yangın sonrasında infilak etmesi dikkat çekti. Ancak asıl soru işaretlerini büyük patlamanın öncesinde meydana gelen küçük patlamalar oluşturuyor.

İnfilak etme riski bulunan bu kadar büyük miktardaki amonyum nitratın ülkenin en önemli limanında bulunmasına ilk tepki Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn’dan geldi. Cumhurbaşkanlığına ait Twitter hesabından yaptığı yazılı açıklamasında Avn, herhangi bir güvenlik önemli alınmadan 2 bin 750 ton amonyum nitratın 6 yıl boyunca bir depoda tutulmasının kabul edilemez olduğunu kaydetti.

Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın bir konuşmasındaki amonyum nitrat ifadeleri de dikkat çekti. Nasrallah yaptığı bir konuşmada, “İsrail Hayfa limanında bulunan amonyum nitrat yüklü gemilerin roketle vurulmasının nükleer silah etkisi yapacağı ve on binlerce insanın ölümüne neden olacağı” şeklindeki açıklamaları dün gece sosyal medyaya düştü.

Sosyal medyaya servis edilen ve bir Körfez ülkesindeki kullanıcı vasıtasıyla yayılan Nasrallah’ın konuşma videosunun sonuna, “kendi başında patladı” ifadesinin eklenmesi ise kayda değerdi.

Beyrut Limanı’ndaki ilk yangının 12 numaralı depoda çıktığının duyurulması, buranın ise Hizbullah’a ait olmasının Nasrallah’ı hedef tahtası haline getirmesi bekleniyor.

Hizbullah’ın faaliyetlerinden Lübnan’daki farklı Hıristiyan grupların ve Sünnilerin rahatsız olduğu biliniyor. Bu acı bilançonun ardından Hizbullah’a karşı sosyal tepkilerin yanı sıra siyasi eleştirilerin daha da artacağı tahmin ediliyor.



Siyasi krizin ardından gelen patlamadan istifade edecek ülke

Lübnan Maruni Patriği Beşara Butrus er-Rai, geçtiğimiz 15 Temmuz’da Hizbullah’a gönderme yaparak “Lübnan’ın tarafsız kalması gerektiği” yönündeki çağrısını yineledi.

Patlamadan bir gün önce 3 Ağustos’ta Lübnan Dışişleri Bakanı Nasif Hitti, Başbakan Hassan Diyab'a istifasını sundu. Söz konusu hükümette Hizbullah’ın etkili olduğu biliniyordu.

Uluslararası Özel Lübnan Mahkemesi, önümüzdeki 7 Ağustos’ta, Refik Hariri’ye 14 Şubat 2005’te düzenlenen suikastla ilgili davanın sonucunu açıklayacak. Bazılarına göre mahkeme “Hariri’yi Hizbullah’ın öldürdüğü gerçeğini” dünya kamuoyuna duyuracak.

Mısır merkezli Al-Marsad Al-Masry araştırma merkezinde yayımlanan değerlendirmesinde Mısırlı siyaset bilimci Dr. Muhammed Mücahid ez-Zeyyad Beyrut patlaması öncesinde yaşanan gelişmelerin Hizbullah’a işaret ettiğini kaydetti.

“Kartları karıştırıp iç durumu kötüleştirmeyi hedefleyen temiz bir istihbarat operasyonu” başlıklı yazısında Zeyyad, ancak bu patlamadan en fazla istifade eden ülkenin İsrail olacağını öngörüyor.

Patlamanın ardından Hizbullah’a Lübnan’da daha fazla baskı yapılacağını ve uluslararası arenada Nasrallah’ın daha zor duruma düşeceğinin altını çizen Zeyyad, saldırıda Saad el-Hariri’nin de hedef alındığını düşünüyor.

ABD’ye Lübnan’da etkin olma fırsatı

Bazı gözlemciler ise ülkedeki acı gelişmelerin ve siyasi krizin Lübnan’ı İran’dan uzaklaştıracağı, haliyle Avrupa ve ABD’ye daha fazla yakınlaştıracağını tahmin ediyor.

Fransa yönetiminin Washington’a Lübnan’a müdahale için baskı yaptığını ancak Donald Trump yönetiminin buna yanaşmadığını hatırlatan uzmanlar, patlamanın ABD’ye Lübnan’da daha etkin olma fırsatı sunacağını değerlendiriyor.

Lübnan’da önümüzdeki süreçte Hizbullah’ın en fazla kan kaybeden taraf olacağı görüşünde birleşen uzmanlar, iç politikada Hariri’ye teveccühün artacağını öngörüyor.


4 Ağustos 2020 Salı

Türkiye karşıtı Orta Doğu rejimlerinin Ayasofya hüsranı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Ayasofya’nın asli kimliğine yeniden kavuşturularak cami haline getirilmesi dünyanın farklı coğrafyalarındaki Müslüman kamuoyları tarafından sevinçle karşılandı. Malezya’dan Güney Afrika’ya, Pakistan’dan Cezayir’e, Endonezya’dan Bosna-Hersek’e dünyanın birçok ülkesindeki Müslümanlar bu kararı kutlarken, açılış törenini de televizyon ve sosyal medyadan takip ettiler. İslam coğrafyasındaki kamuoyları Ayasofya kararını bu derece benimserken bazı ülke yönetimlerinin tepkileri ise dikkat çekici oldu. 

Meşruiyetlerini halktan almayan ve dış politika ve bölgesel konulardaki görüş ayrılıklarından dolayı Türkiye’ye karşı hasmane tutum içerisinde olan Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’dan Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi kararına gelen tepkiler ise eleştirldi.


Bu eleştiriler, temelde, bu rejimlerin Ayasofya ile ilgili kararı da Türkiye karşıtlığında bir araç olarak kullanma stratejileri doğrultusunda yöneltildi. Dış politika ve bölgesel meselelerde Ankara ile farklı önceliklere sahip olan bu rejimler, kendi kamuoylarından tepki alacak olmalarına rağmen, İslam ümmetinin büyük çoğunluğunun arkasında durduğu ve desteklediği bir kararı eleştirebilmişlerdir. Her ne kadar üst düzey resmî kurumlarca açık bir şekilde ifade edilmese de, bu rejimlere yakın aktörlerin veya temsilcilerin Ayasofya’nın camiye çevrilmesine tepki göstermeleri, Türkiye karşıtlığının geldiği seviyeyi göstermesi açısından da önemli.

Bu anlamda en dikkat çeken tepkilerden biri Mısır Müftüsü Şevki Allam’dan geldi. Bir televizyon kanalında katıldığı programda, Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin kabul edilemez olduğunu belirten Allam “Kiliselerin camiye çevrilmesinin İslam’a aykırı” olduğunu iddia etti. Ayasofya’nın insanlığın kültürel mirası olduğunu savunan Allam, İslami metinlerde bu mirasın olduğu gibi korunması gerektiğinin belirtildiğini iddia etti. Öte yandan, Mısır’ın El-Ezher Üniversitesi’nden bazı üst düzey din adamlarının da Ayasofya kararını eleştirdiklerine şahit olduk.

Mısır’daki bu söylemlerin arkasında siyasi saikler olduğu unutulmamalı. Ülkede 2013 yılında gerçekleşen darbeyle iktidara gelen Abdulfettah Es-Sisi yönetimi altında, El-Ezher ve Mısır Müftülüğü gibi kurumlar rejimin tam anlamıyla birer enstrümanı haline gelmiş durumdalar. Aslında El-Ezher’in tamamen Mısır’daki otokratik yönetimlerin kontrolünde işleyen bir kurum haline gelişi yeni bir hadise değil. Cemal Abdünnasır döneminde başlayan bu süreç daha sonra Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek dönemlerinde de devam etmişti. Öyle ki Hüsnü Mübarek’e karşı 25 Ocak 2011’de başlayan ve milyonlarca Mısırlının sokaklara döküldüğü gösteriler sırasında, El-Ezher şeyhi halka evlerine dönmeleri ve yönetime karşı protestolara katılmamaları çağrısında bulunmuştu. El-Ezher bu çizgisini 3 Temmuz 2013’teki askeri darbe sonrası süreçte de sürdürerek daha önce hiç olmadığı kadar rejimin güdümüne girdi.

El-Ezher ve Mısır Müftülüğü gibi kurumlar darbe sonrası dönemde, ülke içinde muhaliflere karşı rejimin baskı politikalarının meşrulaştırılmasında bir araç olarak kullanıldılar. 

Bunun yanında dış politika meselelerinde de rejimin hedefinde olan Türkiye ve Katar gibi ülkelere karşı manipülatif bir ajanda çerçevesinde işlevselleştirildiler. 5 Haziran 2017’de Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır’ın Katar’a yönelik başlattığı abluka sürecinde El-Ezher bir açıklama yaparak “Katar’a karşı yapılan bu operasyon Arap Birliği’ni sağlamak için zaruridir” demişti. Katar’ın bölgede istikrarı tehdit ettiğini savunan El-Ezher, Arap halklarının güvenliğinin korunması için Katar’a yönelik ablukanın devam ettirilmesi gerektiğini vurgulamıştı. Türkiye’nin Ayasofya’yı yeniden camiye çevirme kararına yönelik El-Ezher ve Mısır Müftülüğü’nden gelen tepkiler de bu çerçevede değerlendirilmeli.

El-Ezher’in bu tutumu ve rejimin dış politika meselelerine alet olması, yüzyıllar boyunca İslam dünyasında saygın bir konum ihraz etmiş bu kurumun günümüzde saygınlığını yitirdiğini, İslam ümmetinin endişeleri konusunda fikir beyan edemeyen ve kamuoyunun önceliklerinden ve toplumun gerçekliklerinden kopuk bir siyasi kurum haline geldiğini gösteriyor.

Türkiye’nin Ayasofya kararına bir başka tepki ise bölgede Türkiye karşıtı politikaların öncülüğünü yapan BAE’den geldi. BAE Kültür, Gençlik ve Bilgi Geliştirme Bakanı Nevra el-Kabi yaptığı açıklamada, “Dünya tarihinde önemli bir yere sahip olan Ayasofya’nın statüsünün değiştirilmesi, yapının kültürel değerine ve önemine zarar verecektir” iddiasında bulundu. Bu tür kültürel değerlerin olduğu gibi korunması gerektiğine vurgu yapan Kabi, Türkiye’nin kararının yanlış olduğunu savundu. Öte yandan yine BAE rejimine yakın bazı sosyal medya hesaplarından Ayasofya’nın açılışına yönelik tepki mesajları yayınlanması da dikkatlerden kaçmadı.

BAE’nin Türkiye karşıtı tutumu da, bu yönde manipülatif söylemler takınması da yeni bir durum değil. Geçtiğimiz aylarda BAE’li üst düzey yetkililer Türkiye’nin Arap dünyasını yeniden kontrol etme hevesinde olduğunu ve Osmanlı’nın yeniden tesis edilmek istendiğini iddia ederek bunun Arap halkları için en büyük tehdit olduğuna dikkat çektiler. Hayal ürünü bu söylemler, BAE yönetimindeki Türkiye düşmanlığını açık bir şekilde gözler önüne seriyor.

Kuveyt gazetesi Al-Rai’nin Washington Şefi Hüseyin Abdü’l Hüseyin ise Arab News haber sitesinde kaleme aldığı makalesinde, Ayasofya kararının “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın emperyal hayallerinin bir sonucu” olduğunu ifade etti. Türkiye’yi birçok açıdan eleştirdiği yazısında Abdü’l Hüseyin, Türklerin aslında “Amerika gibi görece bir medeniyeti” olduğunu iddia ederek tarihsel gerçeklikleri de çarpıtmaya çalışıyor. Osmanlı devletinin hiçbir zaman İslam ümmetinin lideri olmadığını iddia eden Hüseyin, Türklerin günümüzde böyle bir yanlış algıya sahip olduğunu savunuyor.

Suudi Arabistan’ın Ukaz gazetesinin köşe yazarlarından Vefa er-Raşid ise kaleme aldığı yazıda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya kararının seçimlere yönelik bir adım olduğunu iddia ediyor. Erdoğan’ın “ateşle oynadığını” vurgulayan Er-Raşid, bu kararın tüm Hristiyanların tepkisini çektiğini ve uygarlığı tehdit eden provokatif bir eylem olduğunu savunuyor.

Bununla birlikte Mısır’da ve diğer Arap ülkelerinde, hatta BAE’de, kamuoyları Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğine karşı genel olarak olumlu bir algıya sahip. Bu durum, kamuoyunun nabzının nispeten şeffaf bir şekilde gözlemlendiği sosyal medya mecralarına da yansıyor. Türkiye’ye desteğini ifade eden birçok Arap sosyal medya kullanıcısı, Türkiye’nin bölgesel politikalarını, kültürel faaliyetlerini ve uluslararası ilişkilerdeki başarılı konumunu takdir ediyor.

Türkiye’ye karşı bu olumlu algılar aslında Ayasofya’nın camiye çevrilmesi sürecinde hem resmî olarak hem de kamuoyu düzeyinde gözlemlendi. Birçok Arap ülkesindeki resmî temsilciler Ayasofya kararını sevinçle karşıladılar. Mağrip Arap Alimler Birliği yayımladığı mesajda, Ayasofya’nın yeniden cami olarak hizmete girmesini “tarihi bir dönüm noktası” olarak tanımlarken, İslam ümmeti adına Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tebrik ettiğini ifade etti. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı telefonla arayarak Ayasofya kararından dolayı tebrik etti. Hamas hareketi ve Müslüman Kardeşler de Türkiye’nin Ayasofya kararını olumlu karşıladı. Umman Müftüsü Ahmed bin Hamed el-Halili, Mescid-i Aksa İmam Hatibi Şeyh İkrime Sabri ve Dünya Müslüman Alimler Birliği Genel Sekreteri Ali Muhyiddin el-Karadaği gibi isimler Türkiye’yi bu kararından dolayı tebrik ettiler.

Öte yandan Cezayir’deki Barış Toplumu Hareketi’nden Milletvekili Nasır Hamdaduş, Türkiye’nin Ayasofya kararına tepki gösteren Suudi Arabistan, BAE ve Mısır gibi ülkeleri sert bir dille eleştirdi. Katar medyası da Türkiye’nin Ayasofya kararını olumlu bir biçimde karşıladı. Birçok gazetede manşetten verilen haberlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarihe geçen bir lider olduğu belirtilirken, Türkiye’nin İslam dünyasındaki liderlik konumuna vurgu yapıldı.

Türkiye’nin Ayasofya’yı yeniden cami olarak ibadete açma kararı her ne kadar bazı rejimler tarafından eleştirilse de, bu olumsuz yaklaşım Arap kamuoyları için geçerli değil. Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin bölgesel politikalarda ve küresel siyasette ağırlığının artmasından endişe eden Suudi Arabistan, BAE ve Mısır gibi ülkeler, birçok cephede durduramadıkları Türkiye’ye karşı her türlü saldırı ve manipülasyonu hayata geçiriyorlar. Toplumlarının gerçekliklerinden kopuk bu rejimler, Türkiye’nin, dış politikalarındaki başarısızlıklarını ve iç siyasetlerindeki meşruiyet kaygılarını derinleştirecek hamleleri karşısında her yolu deniyorlar ve Ankara’ya karşı olumsuz bir söylem üretmeye çalışıyorlar. Bu konuda başarılı olamayan bu aktörlerin son malzemesi ise Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesi kararı oldu. Filistin meselesine sırt çevirdikleri, halklarına yönelik en ağır baskı politikalarını uyguladıkları, dış politikada birçok açıdan köşeye sıkıştıkları ve ekonomik sıkıntılarının giderek derinleştiği bir ortamda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ayasofya kararına karşı durmalarıyla, Türkiye karşıtı bu aktörlerin meşruiyetleri daha fazla sorgulanır hale geldi. Dolayısıyla, Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilmesi Arap toplumları ve İslam dünyası kamuoyu tarafından tarihi bir zafer olarak algılanırken BAE, Suudi Arabistan ve Mısır rejimleri için bir hüsran olarak değerlendirilebilir.


4 Haziran 2020 Perşembe

ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Özkan, "ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. " dedi.



Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, ABD'de siyahi George Floyd'un polis şiddetiyle ölmesinin ardından çıkan olaylara ilişkin, "ABD’deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor." dedi.

ABD'de 26 Mayıs'ta başlayan Floyd gösterileri, şiddetini artırarak sürüyor. Eyalet meydanlarını dolduran binlerce gösterici, "Floyd için adalet, adalet yoksa huzur yok, nefes alamıyorum, siyahilerin hayatı önemlidir." gibi sloganlar eşliğinde polis şiddetini protesto ediyor. Bazı eyaletlerde yağma olayları yaşanırken, göstericilerle polis arasında yaşanan çatışmalarda yaralananlar da oluyor.

Washington DC Belediye Başkanı Muriel Bowser, yerel saatle pazar 23.00'ten pazartesi 06.00'ya kadar kent genelinde sokağa çıkma yasağı ilan ettiğini duyurdu. Ayrıca Bowser, gösterilerde güvenliğin sağlanması için Ulusal Muhafızları da görevlendirdiğini bildirdi.

New York Times gazetesi ABD Başkanı Donald Trump'ın cuma gecesi Beyaz Saray önündeki protestolar sırasında yeraltı sığınağa saklandığını yazdı. Gazete, cuma akşamı Beyaz Saray çevresinde protestoların patlak vermesi üzerine "gizli servis ajanlarının Trump ve ailesini geçmişte terör saldırılarında kullanılan yeraltı sığınağına götürdüğünü" belirtti. 2001'deki 11 Eylül saldırılarında dönemin Başkan Yardımcısı Dick Cheney de bu sığınağa saklanmıştı. Sığınağın bir yolcu uçağının Beyaz Saray'a çakılmasına dayanabilecek kadar sağlam olduğu belirtiliyor.

"Siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı"

Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, Afro- Amerikanlara (siyahi) yönelik polis şiddeti üzerine ABD'de yaşanan olayları, "polisi en üst düzeyde koruyan ve devletin bekçisi gibi sahip çıkan siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı" olarak görmek gerektiğini söyledi.

Olayları bu düzeye taşıyan, tetikleyen birkaç önemli faktör olduğuna vurgu yapan Doç. Dr. Özkan, şu görüşleri dile getirdi:

"Yıllardır süren polislerin siyahilere yönelik haksızlıkları, Trump'ın dışlayıcı söylemi, kendilerine siyasal ve sosyal anlamda sahip çıkılmadığını düşünen siyahiler dahil kitleleri harekete geçirdi. Protestocular Amerikan iç siyasetinde kurumsallaşmış olarak normal görülen dışlayıcı yapının değişmesini istiyor, ama bu mümkün değil. ABD'de polis reformu yapmak için öncelikle silahlanma konusuna el atılması lazım. Herkesin rahat silahlandığı bir yerde polis zayıf olursa, içeride muhtemelen sistem çöker; herkes kendisini savunmaya kalkar. Bu anlamda protestocuların haklı isteklerinin kolay bir çözümü yok, doğrudan Amerika'daki iç sistemi dönüştürmek çok da kolay değil. Sırf bu yüzden ümitsizlik içerisinde hayal kırıklığıyla hareket ediyorlar. Kendileri bile değişim olacağına inanmıyor."

Doç. Dr. Özkan, birçok şehirde yaşanan yağmalama olaylarıyla ilgili şu değerlendirmede bulundu:

"Yağmalamalar, yılların bıraktığı hayal kırıklığıyla doğrudan bağlantılı. Protestocular devletten alacakları olduğunu düşünüyorlar. Ama yağmalama başlayınca meşru taleplerine yönelik desteği kaybediyorlar. ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor. Olay yayıldı birçok şehre ama her şehirde şiddetli değil, dolayısıyla ciddi bir sorun olmasına rağmen ben yine de ABD için küçük bir kriz olduğunu düşünüyorum."

Yağmalama yaptıkları için protestoculara siyasilerin hiç sahip çıkmadığını belirten Özkan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Gösterilere sol gruplar da dahil olduğu için ne Demokrat Başkan adayı Joe Biden ne de Cumhuriyetçiler buna sahip çıkıyor. Yani protestocular siyaseten şu an sahipsiz, çünkü olay meşru hak talebinden çıkıp suç işlemeye döndü. Eski Başkan Barack Obama bile sahip çıkamıyor.
Obama ilk başta suskundu, sonradan sakinleştirici bir açıklama yaptı. Son olarak da 'Siyaset ve protesto arasında seçim yapmak zorunda değiliz, ikisi de lazım.' şeklinde bir açıklama yaptı.
Senatör Bernie Sanders ise ortalıkta hiç görünmedi bile. Çünkü zaten kendisi demokratlar içinde bile sol eğiliminden dolayı eleştiriliyor. Eğer öne çıksaydı millet faturayı ona ve demokrat partiye keserdi."

"Trump'ın açıklamaları olayları körükledi"

Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Burak Küntay, ABD'de siyahilere karşı polis şiddetinin mütemadiyen yaşandığını belirterek, daha önceki yıllara oranla olayların bu kadar büyümesinin dikkati çekici olduğunu söyledi.

ABD'deki polis şiddetinin sadece siyahilere karşı değil, aynı şekilde Asya kökenlilere yönelik de sergilendiğini dile getiren Küntay, "Peki son dönemde yaşananlar neden bu boyuta vardı? Trump'ın seçimlere giderken yaptığı körükleyici açıklamaların olayların bu boyuta varmasında büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Olaylar sadece ırkçı bir polis şiddeti ile açıklanmayacak kadar ciddi bir sürece sürükleniyor. Eski liberal düzen ile daha ırkçı bir politika arasında bir kayma yaşanıyor. Son olaylar bu heyelanın dile gelmesi oldu." diye konuştu.

Doç. Dr. Küntay, 3 Kasım'da yapılacak başkanlık seçimlerinin ABD'nin aslında nereye yöneleceğini, nasıl bir hareket içinde olacağını göstereceğini anlatarak, şunları kaydetti:

"Bakın iş nerelere doğru kayacak? Çok basit bir örnek vereyim. Hillary Clinton seçimleri kesin kazanıyor diyorduk. Dünyada bunun aksini iddia eden bilim insanı yoktu. Neden? Çünkü elimizde veriler vardı. Ama Clinton kazanamadı. Bunun en büyük sebebi, bizlerin de ön göremediği şey, Hillary Clinton, eski Başkan Barack Obama'yı iktidara iki kere taşıdı. Üstelik ikincide ekonomi çok kötüydü. Clinton'un yaşadığı hezimet aslında siyahi seçmenin oyunu alma başarısızlığıydı. ABD'de Demokrat Parti'nin iktidara gelebilmesi için Latinler, siyahiler, Asya kökenlilerden oy alması gerekiyor. Bu kitleler oy vermediği zaman Demokrat Parti'nin başkan çıkarması mümkün değil. Bugüne gelelim, enteresan şeyler oluyor aslında. Demokrat aday Joe Biden, Obama'nın yardımcısı olması sebebiyle arkasında Clinton ile kıyaslanmayacak kadar fazla siyahi seçmen var. Bunu da ön seçimlerde de gördük, yani bütün demokrat rakiplerine göre siyahi seçmen desteği Biden'da Trump'a göre fazlaydı. Ama Amerika'daki siyahiler, Asyalılar veya diğer azınlıklar tam anlamıyla Trump'a karşı bir blok oluşturup Biden'ın yanında yer alıyor mu? Cevap hayır. Hala tam anlamıyla yer almıyorlar. Yani hala sandığa gitmiyorlar. Bu olay, önümüzdeki günlerde daha da büyür ve daha büyük bir hezeyana dönüşürse, Amerika seçimlerini etkileyecek bir noktaya gelebilir. Bu sadece bir ırkçılık olayı veya bir polis şiddeti değildir. Belli bir ivme yakalarsa bu süreç Amerika'da ciddi anlamda Biden'ı başkan yapar. Hele Biden yardımcısını azınlık, bilhassa da siyahi bir azınlık kadın seçerse durum çok daha farklı bir noktaya gelir."

"ABD'de Trump gibi düşünen milyonlar var"

Doç. Dr. Burak Küntay, Amerika için Trump'ın bir sebep değil, sonuç olduğunu belirterek, Trump'ın seçim söylemlerinin halkın belli kesimleri tarafından zaten dillendirildiğini, bu söylemin de ilk defa Trump'ta vücut bulduğunu kaydetti.

ABD'de hala bu söylemlerin en üst seviyede dillendirildiğine vurgu yapan Burak Küntay, şunları aktardı:

"Trump'ın bu üslubu ile aynı kanaatte olan milyonlar var. Yine de şu anda yaşanan gerilim Biden'ı başkanlığa taşıyabilir. Trump'a seçmen desteği ocak, şubatta yüzde 65-70 iken şimdi birdenbire yüzde 55'e düştü. Ama Trump yine bunu yüzde 70'e çıkarabilir. Parayı nasıl kullanacağına, salgın sürecinde daralan ekonomi ve 30 milyona yaklaşan işsizliğe ne tür destek paketleri açıklayacağına bağlı. Farkındaysanız seçimlere yaklaşırken Trump yine Çin'i ve İran'ı kendisine hedefe aldı. Öyle görülüyor ki seçimlere yaklaştıkça Hong Kong, Venezuela ve İran meselelerindeki çıkışları orada kalmaz daha da artar."

Doç. Dr. Küntay, iç ve dış politikadaki bu sert tepkilerin, "seçmeni dinamik tutmak için başkanın klasik düşman oluşturma manevrası" olduğu değerlendirmesinde bulunarak, şöyle devam etti:

"Trump içerideki o düşmanı zaten demokratlar ve Temsilciler Meclisi Üyesi Nancy Pelosi üzerinden yarattı. Trump ayrıca 'Demokratlar, işimizi, ekmeğimizi elimizden alıyor.' söylemini çokça kullanmaya başladı. Yani uzun lafın kısası seçimlerin sonuçları için ABD'deki şu an yaşanan olaydan kaynaklı ayrışmanın ne kadar büyüyeceği çok önemli. Eğer ciddi anlamda büyür ve toplumsal olarak bir insiyatif haline gelirse o zaman Trump'ın şansı daha da azalır. Ama bu nerede biter, nerede başlar, birinde vücut bulur mu? Bunlar önemli şeyler. Size çok basit bir şey söyleyeyim, şu an Afro-Amerikan kökenli Demokrat bir kadın siyasetçi bu konuda söylem oluşturacak bir liderlik rolü üstlenirse ve başkan yardımcısı olursa 'yandı gülüm keten helva' olur Trump için."







ABD’de protesto dalgası tüm ülkeyi sardı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD’de Floyd cinayetinin ardından başlayan polis karşıtı protesto eylemleri devam ediyor. Protesto eylemlerinde şiddet olaylarının artması üzerine çok sayıda kentte sokağa çıkma yasağı uygulanmaya başlandı.

ABD'nin başkenti Washington'da George Floyd'un ölümünü protesto eden eylemciler

Minneapolis'de bir polisin gözaltına aldığı siyah Amerikalı George Floyd’u yaklaşık dokuz dakika boyunca nefessiz bırakarak ölümüne sebep olmasının ardından başlayan protestolar Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) dört bir yanında devam ediyor.

Dün gece de çok sayıda şehirde on binlerce kişi Floyd cinayetinin faili polis memuru Derek Chauvin’in yargılanmasının yanı sıra, cinayetle ilişkili daha fazla yargılama, tutuklama ve adalet talebiyle yürüdü.

New York'un da aralarında olduğu birçok şehirde göstericiler polisle karşı karşıya geldi, polis eylemlere biber gazıyla müdahale ederken, bazı eylemciler polis araçlarını ateşe verdi, mağazaların camlarını indirdi.

ABD polisinin ırkçı şiddeti New Orleans kentinde de protesto edildi

New York'un yanı sıra, Miami, Chicago ve Los Angeles gibi ABD'nin önde gelen kentlerinin de aralarında bulunduğu onlarca şehirde düzenlenen ve beşinci gününe giren eylemlerde göstericiler, "I can't breathe!" (Nefes alamıyorum) sloganları attı. George Floyd da, polisin müdahalesi esnasında defalarca nefes alamadığını söylemesine rağmen, polisin sert tavrı değişmemiş ve Floyd hayatını kaybetmişti. 

Sokağa çıkma yasağı

Bu arada öfkeli protestocularla güvenlik güçleri arasında çatışmaların ve şiddet olaylarınınn artması üzerine, Atlanta, Los Angeles, Philadelphia, Denver, Cincinnati, Portland/oregon ve Louisville gibi pek çok kentte sokağa çıkma yasağı uygulanmaya başlandı.

Yasağa uymayarak protesto eylemlerine devam eden gruplara ise polis, yine biber gazı ve plastik mermilerle müdahale etti.

Trump’tan eylemcilere tehdit

ABD Başkanı Donald Trump’ın talimatıyla Ulusal Muhafız Birlikleri’nin de devreye sokulduğu Washington’da, Beyaz Saray’ın önünde toplanan göstericilerle gizli servis görevlileri ve polis arasında arbede yaşandı.

Öte yandan BaşkanTrump, göstericilere yönelik tehditkar mesajlarını sürdürüyor. Olaylardan "ANTIFA"yı ve "radikal solu" sorumlu tutan Trump, attığı tweetlerde göstericilerle Beyaz Saray'ın önünde karşı karşıya gelen gizli servis elemanlarını övdü. Trump, olup bitenleri içerden izlediğini belirterek, "daha güvende hissedemezdim" diye yazdı. Eylemcilerin çitleri aşmaya çalışmadığını kaydeden ABD Başkanı, "eğer buna yeltenselerdi, gördüğüm en saldırgan köpekler ve en uğursuz silahlarla karşılanacaklardı" ifadelerini kullandı. Trump, tweetinde ayrıca kendine iletilen "ön saflara genç gizli servis elemanlarını yerleştirdik efendim, buna bayılıyorlar, onlara pratik de olmuş oluyor" şeklindeki raporu da alıntıladı.

Başkanın aynı tweet zincirinde polisi devreye sokmamakla ve her daim yardım arayışında olmakla suçladığı Washington Belediye Başkanı Muriel Bowser, Trump’ın ifadelerine tepki gösterdi. Başkan Trump’ın Amerikan halkını bölmeye çalıştığını söyleyen Bowser, göstericilere itidal çağrısı yaparak, "gücümüzün barışta, sesimizde ve sonuç olarak da sandıkta olduğunun bilincindeyiz" diye konuştu.

Demokratların başkan aday adayı Joe Biden da protesto eylemlerinde yaşanan "şiddeti" kınadı. "Böyle bir acımasızlığı protesto etmek bir hak ve gerekliliktir. Ancak kamuyu ateşe vermek ve gereksiz tahribata yol açmak için aynı şey söylenemez" diye konuştu.

Polis basın mensuplarını hedef alıyor

Bu arada Amerikan polisinin, eylemleri takip eden gazetecileri hedef aldığı görüntüler de ekranlara yansıdı. Louisville’de bir yerel televizyon ekibinin canlı yayında doğrudan hedef alındığı ve sosyal medya üzerinden yayılan görüntüler tepki topladı.

Minneapolis’teki eylemlerde de Reuters TV’nin ekibinin plastik mermiyle yaralandığı bildirildi. Kameraman Julio-Cesar Chavez çekim yaptığı esnada bir polis memurunun silahını doğrudan kendisine doğrultarak ateş ettiğini söyledi. Chavez, ekip arkadaşı Rodney Seward’ın da yüzünden vurulduğunu ve taktığı gaz maskesinin kendisini koruduğunu belirtti.

İki eylemci hayatını kaybetti

St. Louis’de bir göstericinin FedEx'e ait bir tırın altında kalarak sürüklendiği ve hayatını kaybettiği bildirildi. Cuma gecesi de Detroit'teki eylemler esnasında SUV tipi bir araçtan kalabalığın üzerine ateş açılmış ve bir eylemci yaşamını yitirmişti. İki olaya ilişkin de soruşturmalar sürüyor.


17 Ocak 2020 Cuma

ABD-İran krizindeki üç kritik soru: Hangi İran? Nasıl bir İran? Kimin İran’ı?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD ile çıkarlar bazlı “kazan-kazan” prensibine dayalı örtülü işbirliğinin İran’ı bölgesel bir güce dönüştürdüğü ortada. Fakat, görünen o ki, yaşanan konjonktür farklı işbirliklerini ve tercihleri gündeme taşımaya başlamış bulunuyor.





İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’nin 3 Ocak’ta öldürülmesiyle başlayan, 8 Ocak’ta ABD’nin Irak’taki iki askeri üssünün İran tarafından vurulmasıyla zirve yapan krizde henüz korkulan olmadı. Zayıf bir ihtimal de olsa “3. Dünya Savaşı” ya da “Kıyamet Savaşı” senaryolarının bir kez daha gündeme geldiği bu kriz, her iki tarafın kontrollü adımları ve sağduyulu yaklaşımıyla sıcaklığını kaybetmeye başlamış durumda. Diğer taraftan, her ne kadar krizde tansiyon düşmüş olsa da, her an yeniden patlayabilir. Zira gerginlik devam ediyor, atlatılan ya da ertelenen husus bir ABD-İran savaşı ile ortaya çıkabilecek bir bölgesel savaş ya da dünya savaşı.
Her ne kadar krizde tansiyon düşmüş olsa da, her an yeniden patlayabilir. Zira gerginlik devam ediyor, şimdilik atlatılan ya da ertelenen husus bir ABD-İran savaşı ile ortaya çıkabilecek bir bölgesel savaş ya da dünya savaşı.
Nitekim İran ve Irak’ta tekrar baş gösteren, doğrudan doğruya Dini lider Hamaney’le birlikte DMO’yu, yani rejimin bizzat kendisini hedef alan protesto gösterileri ve ABD Başkanı Donald Trump’a (delilik ve akıl/ruh sağlığındaki bozukluklar bağlamında) yöneltilen eleştirilerin dozundaki artışlarla birlikte her iki ülkenin ve (Irak devleti ve halkı gibi) üçüncü tarafların talepleri, aslında bu krizi ortaya çıkaran nedenlerin ve dinamiklerin halen yerinde durduğunu gösteriyor.
İran’ın “Büyük Şeytan/ABD” ve “Küçük Şeytan/İsrail” ile mücadelesi bu iki ülkenin önünü kesemediği gibi, bölgeyi daha da zayıflatıyor ve fay hatlarını kırılgan hale getiriyor. Buna karşılık, ABD-İsrail ikilisi bölgede daha da güçleniyor.
Dolayısıyla bu tür gerginliklerin söz konusu rejimlere/yönetimlere en fazla “üç günlük” bir rahatlama, nefes alma ortamı sağlayabileceği artık anlaşılmış durumda. Daha da ötesi, özellikle İran bağlamında yaşananlar, kriz içinde kriz durumu olarak da nitelendirilebilir. Zira İran, düşürülen Ukrayna yolcu uçağıyla hem içeride hem de dışarıda sıkıntılı bir sürece girmiş durumda. Dolayısıyla cadı kazanı içten içe kayna(tıl)maya devam ediyor.
Peki, bundan sonra İran ve yakın çevresinden başlamak üzere, bölge ve tüm dünya nasıl bir krizle karşı karşıya kalabilir? Süreç nasıl bir gelişmeye işaret ediyor?

Kuru sıkı meydan okumalar ve orantısız misilleme…

İran iç siyasetini ve onun uluslararası bazdaki yerini ciddi anlamda etkileme potansiyeli taşıyan bu gelişmeler, rejimi ve onun belkemiğini oluşturan DMO’yu yoğun bir baskı ile karşı karşıya getirmiş durumda. Halk, Süleymani suikastı sonrasında savrulan kuru sıkı tehditler ve meydan okumaların ve sergilenen orantısız misillemenin yüzünden rejime karşı bir güven kaybı içinde. Rejimi çok ciddi anlamda sorguluyor ve eleştiriyor.
Düşürülen uçakta ölenler için düzenlenen anma töreninin rejim karşıtı bir gösteriye dönüşmesi ve birçok şehre yayılması, bu hayal kırıklığının ve güven sorununun bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Göstericilerin “Devrim Muhafızları utan, ülkeyi rahat bırak”, “diktatöre ölüm”, “Süleymani katildir, Rehberi (Hamaney) de haindir” türünden attığı pek çok slogan, asıl hedefi ve krizin bundan sonraki odak noktasını göstermesi açısından dikkat çekici.
Dolayısıyla İran, siyaseten ve toplumsal olarak hızlı bir kutuplaşma ve bölünmenin içine girdiğinin güçlü sinyallerini veriyor. 2011’den bu yana ev hapsinde tutulan muhalif siyasetçi Mehdi Kerrubi’nin Hamaney’e yazdığı mektup, rejim içinde ya da İran iç dinamikleri arasında bir çatışmanın olasılık olmaktan her geçen gün çıktığını ortaya koyması açısından önemli. Zira 81 yaşındaki Kerrubi, yaşanan gelişmelerden Hamaney’i sorumlu tutuyor ve uçak hadisesinin onun dönemindeki ilk “rezillik” olmadığını, kriz yönetiminde başarısız olduğunu ifade ediyor. Daha da ötesi, seri cinayetlerin onun liderliğinde gerçekleştiğini iddia ediyor.
Bundan ötürü rejimin işi düne göre çok daha zor. Bu noktada İran’ın ABD ile yeni bir kriz başlatması ne kadar akılcı olur, açıkçası tartışmalı. Zira halk, ABD ile gerçekten bir mücadele içinde olduklarına yönelik bir endişe taşımaya başlamış durumda. Sosyal medyada paylaşılan görüntüler bu açıdan dikkat çekici. Özellikle de ABD ve İsrail bayrakları üzerinden geçmeyi reddeden protestocular boyutuyla. Bu endişe sadece İran içinde değil, bölgede İran’la hareket edenlerce de yüksek sesle dillendirilmeye başlanmış durumda.
Açıkçası İran’da ABD ile yaşanan kriz ve kavga konusunda kafalar fazlasıyla karışık…

ABD-İran arasındaki şey “kayıkçı kavgası” mı?

Kuşkusuz bu soruya net bir cevap verebilmek mümkün değil, zira 1979 Devrimi’nden bu yana ABD-İran arasında inişli-çıkışlı krizlere şahit olan dünya, kendisine dayatılan senaryoların çok farklı sonuçlarıyla yüzleşmiş durumda. Bu da, haliyle başta bölge ülkeleri olmak üzere, uluslararası kamuoyunda her iki ülkenin “korkak tavuk oyununu” oynadığı ama oyunun sonunda hep kazandığı bir “kayıkçı kavgası” algısının oluşumuna yol açmış bulunuyor.
Söz konusu algı ve bu noktada yapılan eleştiriler, elbette sadece ABD ile sınırlı değil. Benzer bir husus İran-İsrail krizlerinde de kendisini gösteriyor. Zira İran’ın nükleer faaliyetlerinden dolayı İsrail de 1990’ların başından bu yana neredeyse her gün İran’ı vuracağını söylüyor, fakat her ne hikmetse günün sonunda tüm bölge kaybederken sadece bu iki ülke devamlı surette kazanıyor. Vurulan sadece “vekil aktörler” ya da taraflarca adı konulmamış “gerçek hedefler” oluyor.
Dolayısıyla İran’ın “Büyük Şeytan/ABD” ve “Küçük Şeytan/İsrail” ile mücadelesi bu iki ülkenin önünü kesemediği gibi, sadece bölgeyi daha da zayıflatıyor ve fay hatlarını kırılgan hale getiriyor. Buna karşılık, ABD-İsrail ikilisi bölgede daha da güçleniyor. Silah lobilerinden petrol kartellerine, sermayenin sürekli daha kazançlı çıktığı bu ortamda İsrail, (Körfez örneğinde görüldüğü üzere) çevresindeki tehditleri bir diğer tehdit üzerinden bertaraf ederken ya da kendisiyle işbirliğine mahkûm kılarken; ABD, bölgedeki askeri varlığını daha da arttırıyor ve kendisine bağımlı kılıyor. Diğer taraftan da İran’a alan açarak onu bölgesel bir tehdit ve hedefe dönüştürüyor.

Trump’ın “müzakere” vurgusu “kazan-kazana” devam çağrısı mı?

İran’a açılan alanın, Sünnilik-Şiilik zemininde mezhep ihtilafını ve bu bağlamda İslam dünyasındaki bölünmüşlüğü, (“Arap-Fars”, “Arap-Kürt”, “Arap-Fars-Kürt” gibi) etnik çatışmaları daha da genişlettiği-derinleştirdiği ve Irak örneğinde görüldüğü üzere ülkelerin bölünmesini hızlandırdığı tespiti birçok kesim tarafından yapılıyor. El Kaide ve Taliban sonrasında DEAŞ üzerinden oynanan oyunun bölgede İran’ın nüfuz alanını genişletmesi bu açıdan bir tesadüf olmasa gerek. İran’ın Irak, Suriye ve Yemen’deki varlığına, bunun Tahran açısından sağladığı meşruiyet zeminine ve bu kapsamda yapılan değerlendirmelere bakıldığında durum daha da netlik kazanıyor.
Trump’ın “İran hiç savaş kazanmadı, ama asla bir müzakereyi kaybetmedi” sözü, kuvvetle muhtemel bu gerçeği de yansıtıyor. İran’ın eski cumhurbaşkanlarından Ahmedinejad’ın “ABD’nin 11 Eylül sonrası Afganistan ve Irak işgallerinde bu ülkeye yardım ettik” itirafı bu açıdan çok önemli. Nitekim rejime yönelik eleştirilerde “Direnç Cephesinin” temel hedefinin İran’a yönelik ABD saldırısını sınırları dışında tutmak olmadığı, ABD’nin bölgede yürüttüğü emperyal politikanın gerekçe gösterilmek suretiyle İran’ın kendi nüfuz alanını genişletmeye çalıştığı hususu ön plana çıkartılıyor. Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin ardından onun aslında bir Fars milliyetçisi olduğuna yönelik iddialar ve İran’ın “Pers İmparatorluğunu” yeniden inşa peşinde olduğuna yönelik endişelerin altında da bu husus yatıyor.
Bu kapsamda tarihsel İran pragmatizmine vurgu yapılıyor ve ABD kadar İran’a da “ülkemi terk” et deniliyor. Irak halkının sokaklarda hem ABD’ye hem de İran’a karşı kullandığı temel slogan bu. Zira bugün Irak’ta “iki buçuk devlet” yapılanmasında “buçuk” Irak halkını yansıtırken, diğer ikisi ABD ve İran paralel devlet yapılanmalarına işaret ediyor.
İran’ın “kurtarıcı” olarak girdiği ülkelerde paralel devlet/yönetim inşa süreçleri elbette dikkatlerden kaçmıyor. Nitekim Suriye’de İran’a karşı değişen tutumun temelinde “Irak Modelinin” kendi ülkelerinde de adım adım uygulanacağı endişesi yatıyor. İkinci bir Irak olmak istemeyen Suriye, bundan ötürü olsa gerek Rusya’yı daha güvenilir bir ortak olarak görüyor. Son dönem Türkiye-Suriye hattındaki hareketlenmede de muhtemelen bu yerinde endişe önemli bir paya sahip. Önümüzdeki dönemde Türkiye yeni Suriye inşa sürecinde “dengeleyici” bir aktör olarak Şam nezdinde makbul bir devlete dönüşürse, hiç kimse şaşırmasın.

İran şartları ve şansını fazla zorluyor…

ABD ile çıkarlar bazlı “kazan-kazan” prensibine dayalı örtülü işbirliğinin İran’ı bölgesel bir güce dönüştürdüğü ortada. Fakat, görünen o ki, yaşanan konjonktür farklı işbirliklerini ve tercihleri gündeme taşımaya başlamış bulunuyor. Yani, İran da Soğuk Savaş sonrası değişen şartlara ve ortaya çıkan gerçekliğe uygun olarak sahip olduğu jeopolitik ve stratejik avantajdan hareketle daha fazlasını istiyor. Bu bağlamda uluslararası sistemdeki belirsizliği, zemin kayganlığını ve kaypak ilişkileri bir fırsata çevirmeye çalışıyor. Nükleer silah edinme ısrarı da bunun bir sonucu. Haliyle, şartları ve şansını fazlasıyla zorluyor.
ABD-İran arasında yaşanan sıkıntının temelinde de bu husus yatıyor.
Daha somut bir örnekle izah etmek gerekirse, İran kendisine tanınan manevra alanını içinde bulunduğu “hedefler-strateji-araçlar” ahenksizliğine rağmen daha da genişletme peşinde görünüyor. Bu da ABD’nin emperyal politikaları ile İran’ın “Pers İmparatorluğu” hedefinin kaçınılmaz bir şekilde çatışmasına yol açıyor. Cephe ülkesi olarak da karşımıza Irak çıkıyor. Son dönemde Irak’ta ABD varlığına ve hedeflerine yönelik saldırılar Washington açısından bu şekilde okunuyor. Kasım Süleymani ile Irak’taki ABD varlığına yönelik mevcut/olası terör saldırıları arasında ısrarla kurulmaya çalışılan bağın altında da bu yatıyor. ABD’nin gerçekleştirdiği suikast, bu bağlamda İran’a güçlü bir gözdağı olduğu kadar, aynı zamanda bir ihtar olması açısından da kayda değer.
Nitekim ABD’nin Süleymani suikastının 27 Aralık’ta Kerkük’te gerçekleştirilen ve bir askeri müteahhidin ölümüyle neticelenen saldırının intikamı ve Bağdat’taki Büyükelçiliğe yönelik saldırı girişimlerine bir cevap olarak nitelendirilmesi bu açıdan önemli. ABD, Süleymani üzerinden kırmızı çizgisini hatırlatıyor ve İran’ın ısrar etmesi durumunda savaşı bu ülke sınırları içine taşımaktan çekinmeyeceği mesajını veriyor. Trump’ın “ilk etapta 52 hedefi vururuz” açıklaması ve “Son 15 yılda İran Irak üzerinde gitgide daha fazla kontrol elde etti ve Irak halkı bundan mutlu değil. Bunun sonu kesinlikle iyi olmayacak!” çıkışı bu açıdan kayda değer.
Diğer taraftan İran’ın ABD’nin Irak’ı terk etme konusundaki ısrarının devam ettiği de görülüyor. Irak Parlamentosu ve içerideki birtakım gruplar (buna vekil örgütler de dahil) üzerinden ısrarı ve Amerikan üslerine yönelik saldırılar devam ederse, ABD istediği fırsatı ve meşruiyeti büyük ölçüde yakalamış olacaktır.
Bu arada, İran’ın ABD’nin başta Irak olmak üzere bölgeyi terk etmesini isterken Rusya-Çin ikilisinin desteğini arkasına alması, Trump’ı NATO’yu bölgeye daha etkin bir şekilde davet etmesine yol açmış görünüyor. Bu da krizin daha küresel bir boyuta erişebileceğiyle ilgili önemli bir gösterge olarak karşımıza çıkıyor. Bundan ötürü ABD’nin Irak’taki varlığı konusunda yaşanacak gelişmeler, krizin seyrini önemli ölçüde belirleyeceğe benziyor.

İran’a “eksen ayarı” ihtarı mı?

27-31 Aralık 2019 tarihleri arasında İran, Çin ve Rusya tarafından Hint Okyanusu ile Umman Körfezi’nde gerçekleştirilen ortak deniz tatbikatını da burada göz ardı etmemek gerekiyor. Zira Süleymani suikastı, ABD’nin su yolları ve enerji güzergâhları güvenliği bağlamında Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na hatta Malaka Boğazı’na kadarki varlığını, çıkarlarını tehdit etme potansiyeli taşıyan “denizdeki yeni güç üçgeni” oluşumuna ve “Kuşak ve Yol’a” (Çin İpekyolu) bir cevap olarak da karşımıza çıkıyor.
İran’ın “Akdeniz Koridoru Projesinin” ve “Kuşak ve Yol’un” önemli bir sacayağını oluşturan, Tahran’dan başlayıp Bağdat ve Şam’dan geçerek Beyrut’a ulaşan karayolunun açılışını gerçekleştiren Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, bu boyutuyla da sembolik bir mesaj içeriyor.

Rejimin önündeki zor tercih…

Bundan ötürü İran’ın, yeni konjonktürel duruma uygun nasıl bir cevap vereceği, krizin geleceği açısından oldukça önemli. Zira Trump da adımını buna göre atacak. Bu kapsamda Trump’ın “İran’da rejim değişikliği peşinde değiliz, Ancak İran rejiminin bölgedeki vekâlet savaşları derhal sona ermelidir” açıklaması ve açık ara dünyanın en güçlü ve donanımlı ordusuna sahip olduğu çıkışı önemli. Trump bu ifadesiyle, küresel güç mücadelesinde İran’ın üstlendiği vekil güç statüsüne ve bu bağlamda bölgede yürüttüğü savaşlara dikkatleri çekerek “tercihini doğru yap” diyor.
Öyle görünüyor ki İran bu mesajı aldı. Fakat İran’ın artık eskisi gibi “kayıkçı oyununu” devam ettirebilme lüksü yok. Zira Rusya ve Çin’le son dönemde geliştirdiği ikili ilişkiler, manevra alanını fazlasıyla daraltmış vaziyette. Dolayısıyla kavganın boyutu ve geleceği büyük ölçüde şu üç soruya verilecek cevapta saklı: Hangi İran? Nasıl bir İran? Kimin İran’ı?


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html