BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
AB sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
AB sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

19 Ağustos 2024 Pazartesi

Türkiye’de İşsizliğin Nedenleri: İstihdam Politikaları Üzerine Bir Değerlendirme

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZÖZET 

Son yıllarda Türkiye ile birlikte pek çok ülkenin de başını ağrıtan işsizlik meselesi, iktisadi krizlerin toplum hayatına yönelik en dramatik yansımalarından biridir. Gelişmekte olan ülkelerin büyük bölümü ile birlikte AB uzun yıllardan beri işsizlikle mücadele etmeye devam ederken bu sorunu yakın zamana kadar fazlaca hissetmeyen ABD ve Japonya gibi ülkeler de son yıllarda işsizlikle mücadele eden ülkeler kervanına katılmıştır. Ancak Türkiye’nin işsizlik meselesi konjonktürel değil yapısaldır. Şüphesiz iktisadi krizler işsizlik oranları yükseltmekte ve meseleyi toplumun daha geniş katmanlarına taşımaktadır. Ancak krizlerin oluşturduğu işsizlik dalgaları iktisadi toplarlanmadan sonra ortadan kalksa da işsizlik oranları yeniden kronik seviyesi olan %10’lar civarına demir atmaktadır. Bu bakımdan ülkemiz açısından işsizliğin esas tartışılması gereken sebepleri konjonktürel değil yapısal sebeplerdir. İşsizliğin yapısal sebeplerinden biri de Türkiye’nin artan ve bununla bağlantılı olarak genç bir nüfusa sahip olmasıdır. Esasen söz konusu genç nüfus hem büyük bir fırsat hem de önemli riskleri beraberinde getirmektedir. Genç nüfus maddi ve manevi açıdan iyi yetiştirilebilir, hem mesleki hem de ahlaki bakımdan yüksek donanıma sahip olursa ve meslek sahibi yapılıp üretken kılınabilirse Türkiye’nin aydınlık geleceğinin en önemli güvencesi olacaktır. Ancak aynı genç nüfus şayet eğitilemez ve eğitimlerine uygun biçimde isthidam edilemez ise bu sefer kendi ellerimizle toplumun geleceğine saatli bir bomba koyuyoruz demektir. Bu bakımdan gençlerin eğitilmeleri ve üretken olmaları büyük önem taşımaktadır. Ancak malesef Türkiye’de işsizliğin yol açtığı sorunları en çarpıcı biçimde yaşayan kesimlerden biri gençlerdir. Türkiye’deki genel işsizlik oranı 2010 yılı itibariyle %11,9 iken bu oran genç nüfus olarak da tanımlanan 15-24 yaş arasında %21,7’dir. Gençler arasında işsizliğin bu derece yüksek olmasının bir çok sebebi vardır. İlk olarak Türkiye’deki işsizliğin en önemli sebeplerinden biri üzülerek söylemek gerekirse vasıfsızlık, mesleksizlik ve çağın gerektirdiği donanıma sahip olamamaktır. Bugün işgücünün yaklaşık %60’ı vasıfsız durumdadır. Bu durum gençler için büyük bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim genç işsizlerin yaklaşık yarısı ilk okul ve daha aşağı düzeyde eğitim almıştır. Yaklaşık %8’i ise herhangi bir okul bitirmemiştir. Buradan da açıkça anlaşılacağı gibi cehalet halen Türk gençlerinin en önemli sorunlarından biri olarak karşımızdadır. Takdir edileceği üzere eğitimsiz bu kesimin önemli bir bölümü herhangi bir meslek sahibi de değildir. Hal böyle olunca mesele yalnızca iş bulmakla çözülmüyor çünkü gençlerimizin istihdam edilebilirliği düşük durumdadır. Eğitimsiz ve vasıfsız gençlere iş bulsanız bile bu durumun kalıcı olması, söz konusu gençlerin bu işlerde uzun süre çalışmaları, verimli ve mutlu olmaları mümkün görülmemektedir. Bu sebeple ilk olarak eğitim çağındaki gençlerimizin mutlaka eğitimlerine devam etmelerinin sağlanması gerekmektedir. Genç işsizliğin bir başka önemli sebebi ise mesleki eğitimin yetersizliğidir. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Türkiye’de mesleki eğitime başlama yaşı çok geçtir. Kanaatimce ilk öğretimde mesleki eğitim derslerine yer verilmeli ve mesleki yönlendirme (zorlama olmaksızın, danışmanlık esasına dayalı olarak) başlamalıdır. İlk ve orta öğretim açısından dikkati çeken sorunların başında öğrencilerin mesleki eğilim ve kabiliyetlerinin keşfedilmesindeki yetersizlik gelmektedir Bunun sonucunda bir çok öğrenci daha ilk okul yıllarından itibaren yanlış yönlendirmelerin etkisiyle ilgi duymadığı veya kabiliyetine uygun olmayan mesleklere yönelmekte ve böylece uzun vadede hem işgücünün verimliliği düşmekte hem de istihdam edilebilirliği azalmaktadır. Bu dönemde el becerisi, sanat, spor gibi belirli kabiliyetlere sahip olan çocuklar seçilmeli ve ilgili alanlara yönelmeleri konusunda teşvik edilmelidir. Üstelik sanat, spor ve zanaat gibi mesleklere yönelmek isteyen çocuklar meslekleri ile eğitimleri arasında bir tercih yapmak durumundan kurtarılmalı arzu ediyorlarsa eğitimlerine devam ederken mesleki faaliyetlerini yürütebilmelidir. Buna ilave olarak ilk okullarda çocukların berlirli meslekleri öğrenmelerinin kendi kişisel gelişimlerine sağlayacağı katkı da dikkate alınarak bu konuda gerekenler yapılmalıdır. Mesleki eğitimin lise boyutu ise malesef daha sorunlu bir alan olarak karşımızda durmaktadır. Öncelikle meslek liselerinin zaten sorunlu olan durumu 28 Şubat sürecinin akıl tutulması döneminde iyice iyiden bozulmuştur. İdeolojik sebeplerle gençler madur edilmiş, mesleki eğitim büyük bir darbe almıştır. Meslek liselerinin katsayı meselesi büyük ölçüde çözülse de halen devam etmektedir. Bu sebeple üniversite imtihanlarında meslek liselerine yönelik kısıtlama ve engeller bütünüyle kaldırılmalı, meslek liselerinin iş hayatıyla irtibatı güçlendirilmeli, üniversiteye gitmek istemeyen veya buna kabiliyeti olmayan gençlerin istihdam edilmesine yönelik özel önlemler alınmalıdır. Diğer yandan meslek lisesine gitmeyen lise çağındaki gençler için de düzelenen mesleki eğitim kurslarının sayıları arttırılmalı ve söz konusu kurslarla iş dünyasının ilişkileri güçlendirilerek gençleri aktif iş gücüne ve istihdama kazandıracak projeler geliştirilmelidir. Bu kapsamda mümkünse tüm gençlerin üniversiteye gelmeden bir meslek öğrenmeleri sağlanmalıdır. Mesleki eğitimde ilk ve orta öğretim şüphesiz önemli olsa da bilgi toplumlarının rekabet gücü büyük ölçüde bilgi işçilerinin üretkenliğinden gelmektedir. Bu bakımdan üniversitelerdeki eğitimin piyasanın talep ve ihtiyaçlarına uygun yapılması büyük önem taşımaktadır. Bilindiği gibi Türkiye’deki yüksek eğitim sistemi (modern anlamda üniversiteler) başlangıçta askeri ihtiyaçlardan yola çıkarak oluşturulmuştur. Mühendishane-i Bahri Hümayun, Mühendishane-i Berri Hümayun, ve Mekteb-i Tıbbiye gibi ilk modern anlamda üniversiteler bu amaca uygun olarak tanzim edilmiştir. Daha sonra kamuya yönetici yetiştirmek gibi bir amaç ön plana çıkmaya başlamış ve zamanın en ünlü üniversitelerinden olan Mekteb-i Mülkiye kurulmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında da devletçi bir ekonomik anlayışın (şartların zorlaması ile) benimsenmesine paralel olarak devlete yönetici yetiştirme amacının üniversitelerde hakim olduğu görülmektedir. Daha sonraki yıllarda özel sektörün kademeli olarak gelişmesine paralel olarak üniversite mezunlarının önemli bir bölümü özel sektörde çalışmaya başlamıştır. Bu arada gerek özel sektör gerek kamu idaresinde vasıf beklentileri hızla değişmiştir. Ancak bu süreçte üniversitelerimiz malesef kendisinden beklenen dönüşüme cevap vermekte geç kalmıştır. Bu durum mesleki eğitime de yansımış ve üniversiteler ile iş dünyası arasındaki uçurum bir türlü giderilemediğinden üniversite eğitiminden istenilen sonuçlar elde edilememiş ve mezunlar iş dünyasının beklentilerini karşılamada yetersiz kalmıştır. Son yıllarda üniversitelerin bünyelerinde açılan teknoloji merkezleri, tekno-parklar, KOSGEB merkezleri, ileri teknoloji merkezleri ve sürekli eğitim merkezleri gibi üniversite-iş dünyası işbirliğini geliştirmeye yönelik birimlerin sayıları ve faaliyet alanlarındaki artış sevindirici olmakla birlikte gelinen noktanın arzu edilenden uzak olduğu aşikardır. Bu anlamda söz konusu merkezlerin daha aktif hale getirilmesi, özellikle bu merkezler ile ilgili üniversiteler arasındaki istihdam teşviklerinin arttırılması, ders müfredatlarının yeniden gözden geçirilmesi, derslere iş dünyasını bilen uzmanların çağrılması, doğru planlanmış stajlar ve proje ödevleri ile öğrencilerin iş dünyasını daha yakından tanıma imkanlarının arttırılması gibi uygulamaların yaygınlaştırılmasında fayda vardır. Mesleki eğitmin örgün eğitimin dışında da devem ettirilmesi ve yaygınlaştırılması büyük önem arz etmektedir. Günümüzde “hayat boyu eğitim” kavramı ile de ifade edilmek istenen husus esasen eğitimin özellikle de mesleki eğitimin yaşı, pozisyonu ve unvanı ne olursa olsun herkes için gerekli olan ve “beşikten mezara kadar” devam eden bir süreç olduğudur. Bu konuda üniversitelerle birlikte, yerel yönetimlere, iş dünyasını temsil eden kuruluşlara, işçi sendikalarına ve diğer ilgili kamu ve sivil toplum kuruluşlarına önemli görevler düşmektedir. Gençlerin işsiz kalmasında her seviyede mesleki eğitim yetersizliğinin önemli bir rolü bulunsa da meseleyi sadece eğitimle çözmek mümkün değildir. Bu konudaki eksikliklerden biri de gençlerin yenlikçi ve girişimci yönlerinin açığa çıkarılamamasıdır. Tabi bunun için öncelikle gençlerin bilgilendirilmeleri ve cesaretlendirilmeleri gerekmektedir. Günümüzde çeşitli sivil toplum kuruluşlarının gençlerin girişimciliğini desteklemek üzere yaptıkları organizasyonlar bu alanda önemli bir ihtiyaca cevap vermektedir. Bu organizasyonların artarak devam etmesinde büyük fayda vardır. Ancak konunun bir diğer boyutu da gençlerin ortaya koyacağı girişimleri finansal ve idari açıdan destekleyecek bir sistemin eksikliğidir. Gençlerin üreteceği projelerin devlet destekli teşvik programlarından yararlanmalarının sağlanmasının yanında kar-zarar ortaklığı modeliyle finansal destek sağlanabilirse pek çok gencin hayalini kurduğu projeler hayata geçirilebilir. Bu anlamda katılım bankaları başta olmak üzere finans kuruluşları ve bankalar da bu gibi projelere kar-zarar ortaklığı (venture capital) modeli ile faizsiz kredi destekleri vermelidir. Bu konudaki güven eksikliği ise iş adamı dernekleri ve üniversitelerin yapacakları işbirliği ile aşılabilir. Bir diğer ifade ile gençler projelerini getirirler, üniversiteler bu projenin fizibilitesini ölçer ve uygun bulursa bunlara yönetim danışmanlığı desteği verir, iş adamları dernekleri projenin hayata geçirilmesine destek olurlar, başlangıç aşaması için kamu kurumlarının teşviklerinden istifade edilebilir ve projenin devamı için de kar-zarar ortaklığı modeli ile finansman desteği sağlanabilir. Esasen katılım bankacılığının ana gövdesi olarak görülen kar-zarar ortaklığı modeli çeşitli sebeplerle Türkiye’de yeterince hayata geçirilememiştir. Bunda şüphesiz katılım bankalarının haklı gerekçeleri bulunmaktadır. Ancak söz konusu model uygulanabilirse hem katılım bankacılığı açısından önemli bir fırsat olacak hem de gençlerin girişimciliğinin önü açılacaktır. Genç işsizliğinin bir diğer sorunu ise şirketlerin gençlere yönelik tutumudur. Pek çok şirket iş tecrübesi ve mesleki bilgisi yeterli olmayan gençleri (kendilerince haklı sebeplerle) işe almamaktadır. Ancak işe alınmazlarsa bu gençler nasıl meslek öğrenecek ve nasıl iş tecrübesi elde edeceklerdir? Bu bakımdan şirketlerimizin personel yetiştirme politikalarını yeniden ele alarak gençleri istihdam etme ve geliştirme konusunda daha aktif rol oynamaları hem onların katma değerinden daha fazla istifade etmelerini hem de gençlerin daha kolay iş bulmasını sağlayacaktır. Genç işsizliği ile ilgili bir diğer sorun gençlerin iş bulma ümidinin kırılmasıdır. Uzun süre iş bulamayan veya birden çok defa işsizlik sendromunu yaşayan kişilerde ve özellikle gençler arasında ümidi kırılmış (discouraged) işsizlerin sayısı artmaktadır. Ümidi kırılmış gençler hayatlarının en verimli yıllarını sokaklarda veya kahvehane köşelerinde harcamakta ve böylelikle Türkiye büyük bir enerji potansiyelini ve belki de yarınlarını riske etmektedir. Bu sebeple başta gençler olmak üzere işsizlere yönelik alınabilecek diğer bir tedbir söz konusu kişilerin iş arama süreleri dışındaki zamanını üretken faaliyetlere yönlendirmek şeklinde olmalıdır. Bu noktada sivil toplum kuruluşları ile işbirliği yapılarak bu gençler gönüllü faaliyetlere yönlendirilebilir ve böylece zamanlarını topluma yararlı işlerle geçirmeleri sağlanabilir. Bu durum hem işsiz olmanın kişiye yükleyeceği “faydasız olma”, “işe yaramama” gibi olumsuz duyguları ortadan kaldıracak hem de toplumun bu kişilere bakış açısını değiştirecektir. Diğer yandan bu dönemde gençlerin psikolojilerinin bozulmaması için söz konusu gençlere yönelik psikolojik ve manevi yönden de destek sağlanmalıdır. Ayrıca gençlerde işsiz kalmanın getirdiği moral bozukluğu ve stres ile suça yatkınlığın, alkol ve sigara başta olmak üzere bağımlılık yapan madde kullanımının artması sıkça görülen durumlardır. Bu bakımdan söz konusu riskleri taşıyan gençlere yönelik özel önlemler alınması gerekmektedir. Son olarak gençlerin istihdamına yönelik geliştirilen teşviklerin önemine işaret etmek istiyorum. Yapılan teşviklerin genç istihdamını arttırdığı görülürken bu artışın devam etmesini ümit ediyorum. Böylelikle gençlerimiz hayatlarının en verimli yıllarını, iş arayarak, kahvehane köşelerinde kağıt oynayarak veya sokaklarda gezinerek geçirmeyeceklerdir. Kendilerine, ailelerine ve ülkelerine faydalı birer yurttaş olarak çalışacaklar, üretecekler ve Allah’ın kendileri için takdir ettiği rızkı alınlarının teri ile arayacaklardır. Nitekim, gençleri üretken olmayan ve onların enerjisini doğru yöne kanalize edemeyen bir toplumun geleceğe güvenle bakması mümkün değildir.



18 Nisan 2023 Salı

14 MAYIS CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Reklam Bloğu


14 MAYIS CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ OLACAK.PEKİ ADAYLAR NE VAAT EDİYOR. 

SEÇİME 4 ADAY GİRİYOR KEMAL KILIÇTAROĞLU,RECEP TAYYİP ERDOĞAN,MUHARREM İNCE,SİNAN OĞAN

KİM NE DEDİ,KİM NE SÖYLEDİ
İŞTE ADAYLARI TANITAN ÇALIŞMAMIZ. 


 
KEMAL KILIÇTAROĞLU                                                          RECEP TAYYİP ERDOĞAN                                                      MUHARREM İNCE


KILIÇTAROĞLU NE DEDİ                                                               ERDOĞAN NE DEDİ                                                                 İNCE NE DEDİ

Dünyanın gözü 14 Mayıs'ta: 2023'ün en önemli seçimi

Batı, Türkiye'nin seçimine kilitlendi. Politico, 14 Mayıs için "2023'ün en önemli seçimi" dedi. Yarışın çekişmeli geçeceğini vurgulayan New York Times, sonucu iç ve dış politikanın belirleyeceğini yazdı.

Dünyanın dört bir yanından pek çok gazete ve televizyon bu süreçte gözünü Türkiye seçimlerine çevirmiş durumda. ABD merkezli Politico, 14 Mayıs seçimleri için analiz yayınladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın politikalarına karşılık, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun sandıktan birinci çıkması halinde nasıl bir küresel politika izleyebileceğine dair tespitlere yer verildi. "2023'ün en önemli seçimi" başlıklı analizde, "14 Mayıs seçimleri, Avrupa ve Orta Doğu'da güvenlik açısından çok önemli bir an" ifadesi kullanıldı.

FARKLILIK OLACAK

Seçimin, Avrupa ve Orta Doğu'da güvenlik üzerinde büyük bir baskı oluşturacağı ifade edildi. Türkiye'nin NATO ittifakındaki rolünün; ABD, Avrupa Birliği (AB) ve Rusya ile ilişkilerinin; göç politikasının; Ukrayna'daki savaşta Ankara'nın rolünün ve Doğu Akdeniz'deki gerilimlerin ele alınış biçiminin Cumhurbaşkanı Erdoğan ve olası Kılıçdaroğlu yönetiminde farklılık göstereceğine dikkat çekildi. AB'ye üyelik müzakerelerini çözebileceğinden "emin" olan muhalefetin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala hakkındaki kararlarını uygulama sözü verdiği belirtildi.

10 Kasım 2020 Salı

Türkiye kamuoyu ve Doğu Akdeniz krizi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Vatandaşların gündeme ilişkin düşüncelerini tespit etmek amacıyla geçtiğimiz ay yapılan araştırma, Türkiye kamuoyunun Doğu Akdeniz krizi hakkında ne düşündüğü hakkında önemli sonuçlar barındırıyor.



Dış politika denildiğinde genellikle hükümetlerin resmî kanallar aracılığıyla yürüttükleri politikalar anlaşılır. Ancak bir dış politika kararı belli bir sürecin çıktısı olarak ete kemiğe bürünür. Devletlerin siyasal yapısı, örgütleniş biçimleri, karar alma mekanizmaları, vatandaşların siyasal tutum ve davranışları, medyanın dış politika konularını takdimi gibi birçok faktörün veyahut bileşenin bu sürecin bir parçası olduğu görülür. Bunlar içerisinde kamuoyunun ayrı bir yeri ve önemi vardır. Nitekim demokratik rejimlerde hükümetler takip ettikleri dış politika konusunda vatandaşların düşünce ve kanaatlerinin ne olduğunu öğrenmek isterler. Zira yönetenler ve yönetilenler arasındaki karşılıklı ilişki ve etkileşimin tam olarak anlaşılması ve siyasal karar alma süreçlerinin ona göre belirlenmesi demokrasinin ana karakteridir.

Hükümetler iç politikada olduğu gibi dış politikada da temsil ettikleri halka karşı büyük bir sorumluluk taşırlar. O nedenle kamuoyunun tepkisine yol açacak dış politika kararları almaktan uzak durmaya çalışırlar. Hükümet iktidara doğal olarak seçimle gelmiştir ve alacağı kararlarda kamuoyunu dikkate almak mecburiyetindedir. Başka bir ifadeyle seçimle işbaşına gelmiş her hükümet, aldığı veya alacağı dış politika kararları karşısında kamuoyunun desteğine büyük bir ihtiyaç duyar. Dolayısıyla bir hükümet, beklediği desteği ardına alabilmek amacıyla dış politika kararları öncesinde veya sonrasında kamuoyunu kararın içeriğine dair aydınlatmak ve ikna etmek mecburiyetindedir.

Diğer taraftan ise, gündelik hayatın telaşıyla meşgul olan vatandaşların tümünün dış politika meseleleriyle ilgili ortaya çıkan çeşitli sorunlar hakkında, bilgi sahibi olmasına imkân yoktur. Hatta büyük kriz anları dışında, halk kitlelerinin büyük bir kısmının bu sorunların farkında olmadığı bile söylenebilir. Yine kamuoyu konusu üzerine bilimsel çalışma yapan uzmanlar kamuoyundaki kanaatlerin oluşumunda iş ve meslek gruplarının, sosyal çevrenin, ailenin, kanaat önderlerinin, kitle iletişim araçlarının ve okulun önemine dikkat çekerler. Ayrıca tüm bunlara günümüzde etki gücü giderek artan sosyal medya araçlarını da eklemek uygun düşecektir. Araştırmalar, kişilerin etkileşim içinde bulunduğu bu kurumlardan bilhassa gündemdeki konular hakkında sürekli ve kalıcı bilgiler, değer yargıları ve kanaatler edindiğini gösteriyor. Ancak bu edinimlerin sonradan değişebildiği de araştırmalara yansıyan bir gerçektir.

Kamuoyunun şekillenme sürecinde en etkili aracın kitle haberleşme araçları (radyo, televizyon, gazete, dergi, sosyal medya, sinema) olduğu, bazı tartışmaları beraberinde getirse de genellikle kabul edilen bir durumdur. Nitekim gelişen teknolojiyle birlikte bu araçların haberleri, yorumları, analizleri büyük kitlelere çok kısa bir süre zarfında ulaştırması mümkün hale gelmiştir. Özellikle teknolojiyle iç içe yaşanılan akıllı telefon çağında bir olaya ilişkin haberlerin anında milyonlara ulaştığı gözlemlenmektedir. Ancak bilginin bu süratli yayılımına rağmen kişilerin yayımlanan haberler ve yorumlar arasından sadece kendi ilgisini çekenleri veya kendince önem taşıyanları dikkate aldığı bilinmektedir. Kişinin kendi ilgisini ve dikkatini cezbetmeyen olaylar veya haberler hakkındaki yorum ve değerlendirmelere katılımı ise kendisinde yer etmiş fikir ve kanaatler ölçüsündedir.

Bununla birlikte günümüzde daha görünür bir hale gelen, sosyal medya grupları üzerinden aktarılan ve bir konu hakkında fikir içeren mesajlar, görseller şeklindeki bilgiler kişinin kanaatinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle kişi bağlı olduğu sosyal medya grubunun bir konu hakkındaki kolektif yargılarına ters düşen haberlere, yorumlara ve kanaatlere karşı bir refleks gösterme eğilimi taşır.

“Doğu Akdeniz’de hükümetin tavrını doğru buluyor musunuz?”

Kamuoyuna ilişkin bu genel bilgilerin takdiminin ardından, “Türkiye kamuoyu Doğu Akdeniz krizi hakkında ne düşünüyor?” konusuna giriş yapılabilir. Araştırma Danışmanlık Medya Organizasyon (ADAMOR) Toplum Araştırmaları Merkezi Türkiye’de yaşayan vatandaşların Türkiye gündemine ilişkin düşüncelerini tespit etmek amacıyla 1-15 Ekim tarihleri arasını kapsayan “Türkiye Endeksi” adlı araştırmasını geçtiğimiz hafta kamuoyuyla paylaştı. Söz konusu araştırma dahilinde 76 ilde örneklem olarak seçilen bin 317 kişiye iç politikadan dış politikaya gündemi meşgul eden konular üzerinden bir dizi soru yöneltildi. Yapılan ankette dış politikaya ilişkin, “Doğu Akdeniz’de hükümetin tavrını doğru buluyor musunuz?”, “Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünüyor musunuz?”, “Türkiye, Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapmalı mı?” ve “Türkiye’nin AB üyeliğini yeniden gündemine almasını ister misiniz?” şeklinde dört soruya yer verildi. Soruların üçünün Türkiye kamuoyunun gündemini şu sıralar en çok meşgul eden Doğu Akdeniz meselesine ayrılması isabetli bir tercih olmuştur. Biz de yazımızda bu üç soruya yer vereceğimizi hemen belirtelim.

Zira Türkiye, Doğu Akdeniz’de 2003 yılından bu yana gayrimeşru bir dayatmayla Türkiye ve Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinin gasp edilmesiyle karşı karşıya ve bu oldubittilere karşı meşru ve yasal bir mücadele vermekte. Diğer taraftan ise Ankara, Yunanistan’ın maksimalist karasuları ve kıta sahanlığı talepleri karşısında Antalya Körfezi’ne hapsolmamak için yoğun bir diplomatik mücadele veriyor. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Avrupa Birliği (AB) üyesi olmanın sağladığı siyasi avantajı Türkiye ve Kıbrıs Türklerine karşı bir baskı aracına dönüştürme gayreti içerisindeyken, Türkiye, krizin başından beri, Doğu Akdeniz'de hem kendisinin hem Kıbrıs Türklerinin meşru haklarının güvence altına alınacağı, adalet ve hakkaniyet temelinde bir çözüm için diyalog ve işbirliği çağrısı yapıyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Ekim ayı başında AB liderlerine gönderdiği mektubunda, “Doğu Akdeniz politikamızın iki ana hedefi, deniz yetki alanlarının uluslararası hukuka uygun, adil sınırlandırılması ve Kıbrıs Türklerinin Kıbrıs Adası’nın enerji kaynakları üzerindeki eşit hak ve çıkarlarının garanti altına alınmasıdır” ifadeleriyle Türkiye’nin kırmızı çizgilerinin neler olduğunu muhataplarına iletirken, diğer taraftan AB’nin nüvesini oluşturan Kömür ve Çelik Topluluğu’na benzer bir modelin Doğu Akdeniz’de uygulanabileceğini ve böyle bir işbirliği modelinin hem Kıbrıs meselesinin çözümüne hem de büyük AB’nin oluşumuna temel oluşturabileceğini belirtmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan mektubunun devamında, arzusunun Türkiye-AB ilişkilerin ilerletilmesi olduğunu da ayrıca ifade etmiştir. Buna rağmen Türkiye, Yunanistan-GKRY propagandasının esir aldığı Batı basınının genelinde “bölgede barış ve güvenliği tehdit eden ülke” olarak takdim edilmektedir. Bu, adil olmadığı kadar açıkça ikircikli bir tutumdur.

Bu kısa özetin ardından araştırmaya yeniden dönecek olursak, “Türkiye Endeksi” araştırmasında kamuoyu yoklamasına katılanların yüzde 66’sı Doğu Akdeniz’de hükümetin politikasını doğru bulduğunu, yüzde 22’si de hükümetin tavrını doğru bulmadığını ifade etmiştir. Yüzde 12’lik kısım ise, Doğu Akdeniz’de hükümetin politikasıyla ilgili herhangi bir fikri olmadığını beyan etmiştir. Ankete göre bugün genel seçim olsa MHP’ye oy vereceklerin yüzde 97,2’si ve AK Parti’ye oy vereceklerin yüzde 96,8’i, İYİ Parti’ye oy vereceklerin yüzde 63,9’u, diğer partilere oy vereceklerin (Saadet, DEVA, Gelecek, Vatan Partisi vb.) yüzde 61,1’i ve CHP’ye oy vermeyi düşünenlerin yüzde 46,8’i hükümetin Doğu Akdeniz’de tavrını doğru bulduklarını belirtmişlerdir. HDP’ye oy vermeyi düşünen seçmenlerin ise sadece yüzde 18,2’si Doğu Akdeniz’de hükümetin tavrını desteklediğini söylemişlerdir.

Bir başka açıdan bakıldığında HDP seçmenlerinin yüzde 70,5’i ile CHP seçmenlerinin yüzde 35,3’ü hükümetin Doğu Akdeniz’de izlediği politikayı doğru bulmadığını belirtmiştir. Hükümetin Doğu Akdeniz politikasını desteklemeyen seçmenlerin neden bu kanaate sahip olduklarını tespit edebilmek için detaylı yeni bir araştırmaya ihtiyaç duyulduğunun altını çizmek gerekiyor. Bunun yanında yukarıdaki oy dağılımları genel olarak dikkate alındığında milliyetçi ve/veya muhafazakâr seçmenin hükümetin Doğu Akdeniz politikasına açık bir destek verdiğini söylemek mümkün. Hükümetin haklı tezler öne sürmesinin yanı sıra bu açık desteğin önemli nedenlerinden biri de Doğu Akdeniz ve Kıbrıs bağlamında Türkiye, Yunanistan, Fransa ve AB arasında yaşanan gerilimin, Türkiye’nin Akdeniz’deki doğal ve tarihi haklarının emperyalist bir saldırıya uğradığı düşüncesinin Türk kamuoyunun milliyetçi refleksini harekete geçirmiş olmasıdır.

“Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünüyor musunuz?”

Araştırmada yer alan, “Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünüyor musunuz?” sorusuna verilen yanıtlar bir hayli ilginç sonuçlar içeriyor. Buna göre Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünenlerin oranı yüzde 39 iken, Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkmayacağını düşünenlerin oranı yüzde 48’dir. Bu konuda herhangi bir fikri olmayanların oranı ise yüzde 13’e tekabül ediyor. Burada dikkate alınması gereken önemli bir veri ise katılımcıların yaşıyla ilgili. Katılımcıların yaşındaki artış, genel olarak Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkmayacağını düşünme temayülüyle paralellik gösteriyor.

Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünenlerin en fazla 25-34 yaş diliminde (yüzde 48,7) yoğunlaşması dikkat çekici bir durum. Bir diğer kayda değer tespit ise eğitim düzeyinin artmasıyla birlikte (ön lisans ve üzeri) Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünenlerin oranlarının artmasıdır. İlkokul mezunu ve altı eğitim düzeyine sahip katılımcıların çoğunluğu, Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünmemektedir.

İleri yaşa mensup seçmenlerle eğitim düzeyi düşük seçmenler arasında yaygın görülen bu “ümitsizliğin” nedenlerinden birinin, “sahada kazanıp, masada kaybetme” endişesi olduğu tahmin edilmektedir. Parti bazında bakıldığında bugün genel seçim olsa AK Parti’ye oy vereceklerin yüzde 82,9’u ve MHP’ye oy vereceklerin yüzde 80,3’ü Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine sonuç çıkacağını düşünürken, HDP seçmenlerinin yüzde 79,5’i ve CHP seçmenlerinin yüzde 74,4’ü ve İYİ Parti seçmenlerinin yüzde 57,8’i Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünmemektedir. Destek verme ile kazanım konusundaki öngörülerin arasında bu denli bir farkın ortaya çıkmasını sağlayan faktörlerin detaylı bir şekilde araştırılması, Türk kamuoyunun dış politika algısını ölçmek ve anlamak açısından büyük önem arz ediyor.

“Türkiye, Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapmalı mı?”

Ankette yer alan bir diğer başlık, “Türkiye, Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapmalı mı?” sorusu. Buna göre katılımcıların yarısı Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Türkiye’nin Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapması gerektiğini düşünürken, yüzde 34’ü işbirliğine taraftar olmadığını beyan etmiştir. MHP seçmenlerinin yüzde 71,8’i, HDP seçmenlerinin yüzde 61,4’ü, İYİ Parti seçmenlerinin yüzde 55,2’si ve AK Parti seçmenlerinin yüzde 42,2’si Türkiye’nin Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapması gerektiğini belirtmiştir. İlginç olan ise AK Parti seçmenlerinde yaşanan düşüştür. Belki de bu düşüş, soruda İsrail’in geçiyor olmasından ileri gelmektedir. Bu noktada tek bir soru sormak yerine ayrı ayrı “Mısır”, “Libya”, “İsrail” ve hatta “Yunanistan”a yer verilmesi kamuoyunun hangi ülkelerle işbirliği yapılmasına taraftar olduğunu tespit etmede daha sağlıklı bir fikir sağlayabilirdi. Bu eksikliğe rağmen soruya verilen yanıtlardan, eğitim düzeyinin artması ile birlikte Türkiye’nin Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapması gerektiğini düşünenlerin oranlarının artmakta olduğu izlenmektedir.

Genel değerlendirme

Araştırmadan genel hatları itibarıyla üç önemli sonuç çıkıyor. Bunlardan birincisi, kamuoyunun büyük çoğunluğunun Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de takip ettiği politikayı doğru ve yerinde bulmasıdır. İkincisi, “sahada kazanıp masada kaybetme” endişesinin kamuoyunun kanaati üzerindeki etkisidir. Bu durum haliyle, Doğu Akdeniz krizinin Türkiye’nin lehine sonuçlanabileceği konusunda, kamuoyunu karamsarlığa itmektedir. Üçüncüsü ise Doğu Akdeniz krizinde hükümeti destekleyenlerin baskın çoğunluğunun milliyetçi ve/veya muhafazakâr seçmenlerin olmasıdır.

Şurası çok açıktır ki, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs meselesi, partiler üstü milli bir meseledir. Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinin korunması ve güvenceye alınmasıyla ilgili bir konudur. O yüzden iç siyasi hesaplar üzerinden bu iki meseleyi değerlendirmenin ve ona göre siyasi bir yaklaşım benimsemenin, Türkiye’nin Ege denizinden Doğu Akdeniz’e uzanan hak ve menfaatlerini tehlikeye atmaktan öte bir kazanım sağlamayacağı çok aşikârdır.

[Çalışmalarını Türk dış politikası, Kıbrıs meselesi, enerji güvenliği ve Doğu Akdeniz krizi konularında yoğunlaştıran Doç. Dr. İsmail Şahin, Ankara Hacı Bayram Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]

“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Türkiye Diriliş Postası’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.


6 Ekim 2020 Salı

Macron'un Türkiye karşıtı politikası nereye varacak?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un iktidarda üç senesini doldurmasına rağmen iç siyasette hâlâ sağlam bir siyaset zemini bulamamış olması, dış politikada oldukça atak ve hızlı adımlar atmasına neden oluyor.



Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un iktidarda üç senesini doldurmasına rağmen iç siyasette hâlâ sağlam bir siyaset zemini bulamamış olması, dış politikada oldukça atak ve hızlı adımlar atmasına neden oluyor. Fakat içeride devam eden ekonomik krizin yeni tip koronavirüs (Kovid-19) kriziyle birleşmesi sonucu işsizliğin ve bütçe açığının giderek artması ve “Sarı Yelekliler” hareketinin protestoları Macron’u daha da zor bir duruma sokmuş görünüyor.


Bir yandan ekonomide ve iç politikada uğraştığı sorunları örtme çabası, diğer yandan 2022’de yapılacak seçimler için en önemli rakiplerinden biri olan Ulusal Cephe’nin lideri Marine Le Pen’in oy oranının anketlerde yüksek çıkması, Macron’un tutarsız girişimlerinin temel sebepleri arasında yer alıyor. Sorun şu ki Macron’un Fransa’nın gerek bölgesel gerekse küresel düzeyde rolünü genişletmek için uygulamaya çalıştığı politikalar, sadece Avrupa’da değil, transatlantik ilişkiler, Orta Doğu ve Afrika’da da yüksek gerilim oluşturmaya devam ediyor. Fransa Cumhurbaşkanı’nın Suriye, Libya, Irak gibi uluslararası güncel sorunların hemen hepsinde boy göstermeye çalışması ve Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan anlaşmazlığı Avrupa Birliği (AB) üyelerini, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) dâhil ederek ısrarla uluslararası bir sorun haline getirme gayreti, zaten Kovid-19 kriziyle boğuşan günümüz küresel siyasetinin dengelerini de sarsıyor.

ABD ve İngiltere’nin ardından NATO’daki üçüncü nükleer gücü teşkil eden Fransa’nın bu özelliği bile, Avrupa güvenliğinde ve savunmasında yönetici bir rol oynayabilmesini sağlayamayacaktır. Zira Fransa’nın güvenlikle ilgili konularda tek başına karar vermesi, başta Berlin olmak üzere, diğer AB başkentlerinde ciddi bir hoşnutsuzluğa yol açacak ve uzun vadede Birliğin bütünlüğüne zarar verecektir. İlaveten, bir yandan Kırım ve Beyaz Rusya meselelerinin herkesin gözü önünde cereyan etmesi, öte yandan Avrupa’nın –özellikle Almanya’nın– Rus doğal gazına aşırı bağımlılığı söz konusuyken, hiçbir Avrupa ülkesi Rusya’ya karşı NATO’suz ve ABD’siz kalmak istemeyecektir. Bu çerçevede, Kasım 2020’de gerçekleşecek Amerikan başkanlık seçimlerinin sonucu Avrupa siyasetini de doğrudan etkileyecektir. Birlik içindeki genişlemeye yönelik adımları (Kuzey Makedonya ve Arnavutluk’un üyelik süreçlerini verilen sözlere rağmen veto ederek) durduran Macron, AB’nin bölgesel ve küresel düzeyde inandırıcılığına gölge düşüren bir tutum izlemektedir. AB içinde Almanya’nın Merkel sonrasında da aktif bir liderlik sergileyebilmesi, Macron’un uluslararası arenadaki çıkışlarını ve bu çıkışlarını AB’ye mâl etme girişimlerini dengeleyebilecektir.

Fransa’nın boy gösterdiği coğrafyalarda Türkiye’nin eskisine göre daha aktif politikalar üretmesi, doğal olarak iki ülke ilişkilerinde bir çıkar çatışmasına yol açmakta. Fakat bu çıkar çatışmalarının her fırsatta hasmane bir tutumla AB’ye aksettirilmeye çalışılması, Türkiye’nin kendi haklarını ve çıkarlarını savunma çabalarının saldırganlık ve “yeni Osmanlıcılık” şeklinde yorumlanması işleri çıkmaza sokuyor. Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) çatısı altında müttefik olan iki ülke arasındaki ilişkilerin son zamanlarda bu kadar kolay tırmanmasının nedenleri arasında, yukarda söz edilen iç sorunların etkisi olduğu kadar, dış faktörlerin de rol oynadığını vurgulamak gerek. Bu bağlamda, Fransa Doğu Akdeniz gibi aslında kendisini doğrudan ilgilendirmeyen bir konuda dahi yer alabilmekte ve Türkiye’ye karşı Yunanistan’a askeri imkânlar sunarak kışkırtıcı bir destek verebilmekte. ABD’nin ve NATO’nun bölgeye dair açıklamaları da göz önüne alındığında, bu coğrafyada son derece karmaşık ve tehlikeli bir tablonun teşkil edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Zira Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de, deniz yetki alanları paylaşımı açısından, uluslararası hukuka aykırı bir şekilde, kendi kıyılarından çıkamayacak hale getirmeye çalışmak ve sürekli gerilimi tırmandırmak, Fransa, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) başı çektiği çoklu bir akıl tutulmasına işaret ediyor. Bu kötümser tabloda şimdilik sevinilecek şey ise Doğu Akdeniz sorununda diplomatik çabaların nihayet gündeme gelebilmesi. Tarafların bu müzakere alanını iyi kullanması, Avrupa ve Transatlantik aksındaki barış ve güvenlik açısından büyük bir önem arz ediyor. Bu konuda sarf edilecek gayretler, Fransa ile Türkiye arasında diğer bölgelerdeki gerilimin de azalması ihtimalini taşıyor.

Macron’un dış politikadaki tutumu AB’yi de NATO’yu da zorluyor

Donald Trump yönetimindeki ABD’nin küresel liderliğinin gerilemesi ve dolayısıyla uluslararası politikada oluşan güç boşluğu, Macron’a daha iddialı ve girişken bir dış politika için alan açmış görünüyor. İngiltere’nin AB üyeliğinden ayrılması ve Angela Merkel’in görev süresinin 2021’de dolacak olmasının getireceği değişim ise bu politik alanın daha da genişleyebileceği umudunu veriyor. 2017’de göreve gelirken içeride yapısal reformlar ve AB içinde de entegrasyonun artırılması vaatlerini sunan Macron, AB’nin kendi güvenliğini ve savunmasını sağlayarak küresel düzeyde daha fazla hareket etme yeteneğine kavuşmasını amaçlarken Fransa’nın AB’yi yönlendirebilmesini hedefliyor. Bu çerçevede, uluslararası politikadaki hemen her soruna AB’nin diğer üyelerinin görüşlerini beklemeden gereğinden hızlı şekilde tepki gösteren Fransa, çoğu zaman hem AB ülkeleriyle hem de NATO içindeki müttefikleriyle farklı pozisyonlarda yer alabilmekte. Fransa’nın geçtiğimiz günlerde AB’nin Akdenizli üyelerini Korsika’da toplayarak bir blok teşkil etme girişiminin de bu durumu değiştirdiği söylenemez. Özetle, Avrupalıların geri kalanının birçok konuda Fransa ile aynı fikirde olmadığı gerçeği AB’nin geleceğine yönelik ayrışmalara neden olurken NATO’nun uluslararası sorunlar karşısında ortak tutum takınma kabiliyetini de tehlikeye düşürmektedir. Nitekim Macron’un The Economist dergisine verdiği mülakatta “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiği” yönündeki ifadesi ittifakın üyeleri arasında şok etkisi meydana getirmişti. AB üyesi ülkeler için temel tehdidin hâlâ Rusya olarak algılandığı göz önünde bulundurulduğunda, NATO’nun ve dolayısıyla ABD’nin neden hâlâ Avrupa güvenliği için gerekli görüldüğü ve Macron’un bu talihsiz açıklamasının AB’nin geri kalanında nasıl karşılandığı daha iyi anlaşılmakta.

ABD ve İngiltere’nin ardından NATO’daki üçüncü nükleer gücü teşkil eden Fransa’nın bu özelliği bile, Avrupa güvenliğinde ve savunmasında yönetici bir rol oynayabilmesini sağlayamayacaktır. Zira Fransa’nın güvenlikle ilgili konularda tek başına karar vermesi, başta Berlin olmak üzere, diğer AB başkentlerinde ciddi bir hoşnutsuzluğa yol açacak ve uzun vadede Birliğin bütünlüğüne zarar verecektir. İlaveten, bir yandan Kırım ve Beyaz Rusya meselelerinin herkesin gözü önünde cereyan etmesi, öte yandan Avrupa’nın –özellikle Almanya’nın– Rus doğal gazına aşırı bağımlılığı söz konusuyken, hiçbir Avrupa ülkesi Rusya’ya karşı NATO’suz ve ABD’siz kalmak istemeyecektir. Bu çerçevede, Kasım 2020’de gerçekleşecek Amerikan başkanlık seçimlerinin sonucu Avrupa siyasetini de doğrudan etkileyecektir. Birlik içindeki genişlemeye yönelik adımları (Kuzey Makedonya ve Arnavutluk’un üyelik süreçlerini verilen sözlere rağmen veto ederek) durduran Macron, AB’nin bölgesel ve küresel düzeyde inandırıcılığına gölge düşüren bir tutum izlemektedir. AB içinde Almanya’nın Merkel sonrasında da aktif bir liderlik sergileyebilmesi, Macron’un uluslararası arenadaki çıkışlarını ve bu çıkışlarını AB’ye mâl etme girişimlerini dengeleyebilecektir.

Fransa’nın boy gösterdiği coğrafyalarda Türkiye’nin eskisine göre daha aktif politikalar üretmesi, doğal olarak iki ülke ilişkilerinde bir çıkar çatışmasına yol açmakta. Fakat bu çıkar çatışmalarının her fırsatta hasmane bir tutumla AB’ye aksettirilmeye çalışılması, Türkiye’nin kendi haklarını ve çıkarlarını savunma çabalarının saldırganlık ve “yeni Osmanlıcılık” şeklinde yorumlanması işleri çıkmaza sokuyor. Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) çatısı altında müttefik olan iki ülke arasındaki ilişkilerin son zamanlarda bu kadar kolay tırmanmasının nedenleri arasında, yukarda söz edilen iç sorunların etkisi olduğu kadar, dış faktörlerin de rol oynadığını vurgulamak gerek. Bu bağlamda, Fransa Doğu Akdeniz gibi aslında kendisini doğrudan ilgilendirmeyen bir konuda dahi yer alabilmekte ve Türkiye’ye karşı Yunanistan’a askeri imkânlar sunarak kışkırtıcı bir destek verebilmekte. 

21. yüzyılda diplomasi en iyi çözüm aracı

2017’de Avrupa yanlısı bir söylemle cumhurbaşkanlığını kazanan Macron’un Avrupa’daki liderlik iddiası AB üyesi diğer ülkelerde rahatsızlık oluştururken, birliğin dış politikasında da bölge barışını zora sokacak sorunlara yol açıyor. Macron kimi zaman Afrika’da, kimi zaman Libya’da, diğer AB üyelerini beklemeden hareket ederek esasen ortak çıkarları da tehlikeye sokmaktadır. Bu kapsamda Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin Doğu Akdeniz’deki Yunanistan-Türkiye deniz yetki alanları anlaşmazlığı fırsat bilinerek Fransa tarafından gittikçe gerilmesi, bunun için adeta özel bir mesai yürütülmesi, taraflar arasında iletişimin kurulmasını güçleştirirken bölgedeki sıcak çatışma riskini de artırdı. AB Dönem Başkanı Almanya’nın ve NATO’nun devreye girmesiyle bir diyalog zemini oluşturulan Doğu Akdeniz meselesinde diplomatik girişimler ve yapıcı müzakereler şüphesiz en iyi çözüm yolu olacaktır.

Dünyanın Kovid-19 krizinin yol açtığı yıkıcı sorunlarla uğraştığı bir dönemde, anlaşmazlıkların bir anda istenmeyen noktalara sürüklenmesi, kimsenin arzu edeceği bir şey değil. Bu kapsamda, başta Türkiye ve Fransa cumhurbaşkanları arasında gerçekleştirilen görüşme olmak üzere, her düzeydeki iletişimin, sorunların çözümüne katkı sağlayacağı ve bölgeyi bir yangın yerine çevirmekten uzaklaştıracağı açıktır. Diplomasi yolunun açılması ve tarafların buna uygun hareket etmesi, Doğu Akdeniz’deki mevcut gerginliğin sıcak bir çatışmaya dönüşme ihtimalini şimdilik ortadan kaldırmıştır. Ancak ertelenen AB zirvesinden Türkiye’ye karşı herhangi bir yaptırım kararının çıkması, çifte standartları nedeniyle Türk kamuoyu nezdinde AB’nin azalan güvenilirliğini ve inandırıcılığını tamamen yok edecektir. Böyle bir durum, AB’nin Türk muhatapları üzerinde etki doğurabilme gücünü de ortadan kaldırarak olası diplomatik girişimleri en baştan sabote edecektir. Böyle bir durumda ise Türkiye’nin de aynı şekilde karşılık vermekten başka çaresi kalmayacaktır.



28 Eylül 2020 Pazartesi

Ermenistan güçlerinin Azerbaycan sivil yerleşim birimlerine ateş açması üzerine başlayan çatışmalar sürüyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Ermenistan-Azerbaycan cephe hattında sabah saatlerinde Ermenistan güçlerinin Azerbaycan sivil yerleşim birimlerine ateş açması üzerine başlayan çatışmalar sürüyor.



Ermenistan-Azerbaycan cephe hattında sabah saatlerinde Ermenistan güçlerinin Azerbaycan sivil yerleşim birimlerine ateş açması üzerine başlayan çatışmalar sürüyor.

Azerbaycan Savunma Bakanlığı yaptığı açıklamada, Ermenistan ordusunun, saat 06.00 sıralarında cephe hattı boyunca geniş kapsamlı provokasyonda bulunarak Azerbaycan ordusunun mevzilerine ve sivil yerleşim birimlerine büyük çaplı silahlar, top ve havanlarla ateş açtığını belirtti.

                    

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, saldırının ardından yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında, "Ermenistan'ın başlattığı saldırı neticesinde şehit ve yaralılarımız var. Şehitlerimizin kanı yerde kalmayacak. Ermenistan ordusuna ait askeri araçları imha ettik." diye konuştu.

Söz konusu saldırıların sürekli hale geldiğine işaret eden Aliyev, "Temmuzda Ermenistan-Azerbaycan devlet sınırında, Tovuz istikametinde, yeniden top ateşleri neticesinde sivillerimiz ve bir hane zarar görmüştür. Bu Ermeni faşizminin gelecekteki göstergesidir." dedi.

Azerbaycan, cephe hattında karşı saldırı başlattı

Azerbaycan Savunma Bakanlığından yapılan açıklamada, Azerbaycan ordusu komutanlığının sivil halkın güvenliğini sağlamak için tüm cephe boyunca bir karşı saldırı başlatmaya karar verdiği ifade edildi.

"Kara birliklerinin, tank birimlerinin, füze ve topçu birliklerinin, insansız hava araçlarının desteğiyle cephede ve savunmanın derinliklerinde bulunan çok sayıda Ermeni askerini, tesis ve askeri araçlarını tespit ederek imha ettiği" aktarılan açıklamada, cephe hattının farklı yönlerinde Ermenistan'a ait 12 adet OSA uçaksavar füze sisteminin de imha edildiği belirtildi.

Azerbaycan'dan Ağdere'deki Ermeni askeri birliğinin komutasına "teslim olun" çağrısı

Azerbaycan Askeri Komutanlığı, işgal altındaki Ağdere bölgesindeki Ermeni silahlı kuvvetlerinin garnizon komutanına, can kayıplarının artmaması için "direnmemeleri ve teslim olmaları" çağrısında bulundu.

Azerbaycan Savunma Bakanlığından yapılan açıklamada, Ermeni garnizonun teslim olduğu takdirde, savaş esirleri ve sivil rehinelere yönelik muamelenin, Cenevre Sözleşmesi ve diğer uluslararası hukuk normlarına uygun yürütüleceği kaydedildi.

Azerbaycan ordusu, 6 köyü Ermeni işgalinden kurtardı

Azerbaycan Savunma Bakanlığı Sözcüsü Yarbay Anar Eyvazov, düzenlediği basın toplantısında, Ermeni güçlerinin Azerbaycan sivil yerleşim birimlerine ateş açması üzerine başlatılan karşı saldırıda, uzun yıllardır işgal altında olan Fuzuli bölgesinin Karahanbeyli, Gervend, Köy Gerediz, Yukarı Abdurrahmanlı köyleri ile Cebrayıl bölgesinin Büyük Mercanlı ve Nüzgar köylerinin Azerbaycan ordusunun kontrolüne geçtiğini bildirdi.

Azerbaycan ordusu, Murovdağ zirvesinde de kontrolü ele geçirdi.

Ermenistan'da "savaş durumu" ilan edildi

Ermenistan hükümeti, Dağlık Karabağ’daki vaziyet nedeniyle ülkede "savaş durumu" ve "genel mobilizasyon" ilan etti.

Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Ermenistan hükümetinin Dağlık Karabağ’daki vaziyet nedeniyle ülkede "savaş durumu" ve "genel mobilizasyon" ilan ettiğini bildirdi.

Azerbaycan'da "savaş hali" ilan edildi

Azerbaycan Milli Meclisi, ülkenin bazı şehir ve bölgelerinde "savaş hali" ilan edilmesi kararı aldı.

Milli Meclis, Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in, Ermenistan-Azerbaycan cephe hattında yaşanan çatışmalar nedeniyle ülkenin bazı bölgelerinde "savaş hali" ilan edilmesi yönündeki kararını onayladı.

Olağanüstü toplantıda kabul edilen karar gereği, "savaş hali" devam ettiği sürece Azerbaycan vatandaşlarının ve ülkedeki yabancıların anayasal hak ve özgürlükleri ile mülkiyet hakları kısmen ve geçici olarak kısıtlanacak.

Türkiye'den tepkiler

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, "Azerbaycan'a yönelik saldırılarına bir yenisini ekleyen Ermenistan, bölgede barışın ve huzurun önündeki en büyük tehdit olduğunu bir kere daha göstermiştir. Türk milleti her zaman olduğu gibi bugün de tüm imkanlarıyla Azerbaycanlı kardeşlerinin yanındadır." ifadelerini kullandı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları kaydetti:

"Ermenistan'ın tahrikkar saldırganlığı karşısında gerekli ve yeterli bir tepki ortaya koyamayan uluslararası toplum, çifte standardını bir kez daha göstermektedir. Yaklaşık 30 yıldır ihmalkar tutumunu sürdüren Minsk üçlüsü de çözüm odaklı davranmaktan maalesef çok uzaktadır. Ermeni halkını, kendilerini felakete sürükleyen yönetimlerine ve onları bir kukla gibi kullananlara karşı geleceklerine sahip çıkmaya davet ederken tüm dünyaya işgale ve zulme karşı verdikleri mücadelede Azerbaycan'ın yanında yer alma çağrısı yapıyoruz.

Bugün yaptığımız telefon görüşmesinde dirayetli ve kararlı duruşuna bir kez daha şahit olduğum Azerbaycan Cumhurbaşkanı kardeşim İlham Aliyev'e ifade ettiğim gibi Türkiye 'tek millet, iki devlet' anlayışıyla, Azerbaycanlı kardeşleriyle dayanışmasını güçlendirerek sürdürecektir."

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, "Çözümsüzlükten fayda sağlayacağını düşünen Ermenistan yine haddini aşmıştır, bu defa yanıtını sahada almaktadır. Sahada ve masada can Azerbaycan’ın yanındayız." ifadelerini kullandı.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, Ermenistan’ın bu sabah Azerbaycan’a karşı başlattığı saldırı hakkındaki soruya verdiği yazılı cevapta şu ifadeleri kullandı:

''Uluslararası hukukun açık ihlali olan ve sivil kayıplara da yol açan Ermeni saldırısını şiddetle kınıyoruz. Azerbaycan, halkını ve toprak bütünlüğünü korumak için meşru müdafaa hakkını elbette kullanacaktır. Bu süreçte, tek yürek olarak Türkiye’nin Azerbaycan’a desteği tamdır. Azerbaycan nasıl isterse, o şekilde yanında olacağız. ''

Ermenistan'ın Azerbaycan'a karşı gerçekleştirdiği saldırılara siyasi partilerden tepkiler

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik de Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, Ermenistan'ın saldırılarını kınayarak Türkiye'nin bu zamana kadar olduğu gibi bundan sonra da Azerbaycan'ın yanında olacağını vurguladı.

Ermenistan'ın bölge barışını tehdit ettiğini belirten Çelik, ''Bu saldırılar Ermenistan'ın uluslararası hukuku tanımadığını bir kere daha gösterdi. Uluslararası toplum Ermenistan'ı mahkum etmelidir." ifadelerini kullandı.

CHP Genel Başkan Başdanışmanı Ünal Çeviköz, yaptığı yazılı açıklamada, Ermenistan tarafından uluslararası hukuka aykırı gerçekleştirilen ateşkes ihlalini, sivillerin ölümüne ve yaralanmasına neden olan Azerbaycan'a yönelik saldırısını kınadıklarını bildirdi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, yaptığı yazılı açıklamada, Ermenistan'ın Azerbaycan'a saldırısını kınayarak "Yegane gayesi Türk düşmanlığı olan Ermenistan'ın ve kiralık silahlı unsurlarının Türk milleti karşısında tutunma ihtimali yoktur." ifadesini kullandı.

Bölgede artan gerilimlerin sıcak çatışmaya dönüştüğünü, zulüm ve terör yöntemlerinin kimin tarafından kullanıldığının iyice netleştiğini vurgulayan Bahçeli, şunları kaydetti:

''Ermenistan'ın alçak saldırısını Akdeniz ve Ege'de oynanan şirret oyunlardan, Libya, Suriye ve Irak'ta sahnelenen emperyalist projelerden ayrı düşünmek, ayrı değerlendirmek, geldiğimiz bu aşamada imkansızdır. Türk düşmanlarının farklı coğrafyalarda husumet nöbetine girdiği ortadadır."

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu Azerbaycanlı ve Rus mevkidaşlarıyla telefonda görüştü

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile telefon görüşmeleri yaptı.

Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Çavuşoğlu ile mevkidaşları arasındaki görüşmede "Ermenistan'ın saldırganlığı" konusu ele alındı.

Uluslararası toplumdan tepkiler

Rusya Dışişleri Bakanlığı, yaptığı yazılı açıklamada, Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanan çatışmaların durdurularak taraflara müzakerelere başlama çağrısında bulundu.

Açıklamada, Dağlık Karabağ’da durumun ani şekilde kötüleştiğine dikkat çekilerek "Durumu istikrara kavuşturmak için tarafları derhal ateşkese ve müzakerelere başlamaya çağırıyoruz." ifadesi yer aldı.

AB, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki gerginlikten endişeli

Avrupa Birliği (AB) Konseyi Başkanı Charles Michel, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çatışmaların ciddi endişe kaynağı olduğunu belirterek taraflara askeri hareketliliğin durdurulması çağrısında bulundu.

Gerginliğin daha fazla tırmanmasını önlemek için öncelikle askeri hareketliliğin acilen durması gerektiğini söyleyen Michel, tek çözüm yolunun ön şartsız müzakerelere dönmek olduğunu aktardı.

AB'den, "Azerbaycan-Ermenistan cephe hattında çatışmaların durdurulması" çağrısı

AB, Azerbaycan-Ermenistan cephe hattında çatışmaların acilen durdurulması için çağrıda bulundu.

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, yaptığı yazılı açıklamada, Dağlık Karabağ'daki cephe hattında çıkan çatışmalarda asker ve sivil can kayıpları olmasından üzüntü duyduklarını belirtti.

"AB, çatışmaların acilen durdurulması, gerginliğin düşürülmesi ve ateşkesin sıkı şekilde gözlenmesi çağrısında bulunmaktadır." ifadesini kullanan Borrell, tarafların Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu himayesinde ön şartsız olarak müzakerelere dönmesinin acil önem taşıdığını kaydetti.

Gürcistan'dan Azerbaycan ve Ermenistan'a "barış" çağrısı

Gürcistan Cumhurbaşkanı Salome Zurabişvili, Twitter'dan yaptığı paylaşımda, "Ermenistan ile Azerbaycan arasında çatışmaların yeniden başlamasından büyük endişe duyuyoruz. Biz (taraflara) barış çağrısında bulunuyoruz. Bölgemizde istikrar ve barış ortak işimiz olmalı." dedi.

Gürcistan Dışişleri Bakanlığı, yaptığı açıklamada, "Umuyoruz ki ateşkes anlaşmasına varılacak, taraflar arasında müzakere moduna geçilecek ve tüm bölgenin güvenliğini ciddi şekilde olumsuz etkileyecek büyük çaplı düşmanlıklardan kaçınılacaktır." ifadelerine yer verdi.

Ukrayna'dan Dağlık Karabağ'daki çatışmalara ilişkin diyalog çağrısı

Ukrayna Dışişleri Bakanlığı, Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanan çatışmaların durdurulması ve diyalog çağrısı yaptı.

Bakanlığın Twitter hesabından yapılan paylaşımda, yaşanan çatışmalar sebebiyle derin endişe duyulduğu belirtilerek "Çatışmaya yol açan nedenleri inceliyoruz, tarafları diyaloğa dönmeye ve anlaşmazlığı barışçıl yollarla çözmeye çağırıyoruz." denildi.

KKTC Başbakanı Tatar: "Azerbaycan asla yalnız değildir"

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Başbakanı Ersin Tatar, Ermenistan'ın bu sabah Azerbaycan'a karşı başlattığı saldırıya ilişkin, "Azerbaycan asla yalnız değildir ve Ermenistan'la onu saldırıya teşvik edenler hayallerine ulaşamayacaktır." ifadesini kullandı.

Tatar, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "Ermenistan'ın, kardeş Azerbaycan'a yönelik saldırılarını şiddetle kınıyor, şehitlerimize Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyoruz. Belli ki birileri bölgeyle ilgili emellerini gerçekleştirme hayaliyle Ermenistan'ı da piyon olarak kullanmaktadır. Ancak şu bilinsin ki; Azerbaycan asla yalnız değildir ve Ermenistan’la onu saldırıya teşvik edenler hayallerine ulaşamayacaktır." dedi.

Lavrov, Azerbaycanlı mevkidaşı Bayramov ile Dağlık Karabağ'daki durumu görüştü

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde Dağlık Karabağ'daki durumu ele aldı.

Görüşmede, Lavrov, sivil halk arasında da can kaybına yol açan temas hattındaki çatışmalarla ilgili endişelerini dile getirerek ateşkesin acilen sağlanması gerektiğini ve Rusya’nın, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu'nun diğer eş başkanlarıyla birlikte durumu istikrara kavuşturma yönünde ara buluculuk girişimlerini sürdüreceğini dile getirdi.

İran'dan Azerbaycan ve Ermenistan'a çatışmaları durdurma çağrısı

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Said Hatibzade de Azerbaycan ve Ermenistan'a, çatışmaları durdurmaları ve müzakerelere başlamaları çağrısında bulundu.

İran olarak Azerbeycan ve Ermenistan'ı sağduyuya davet ettiklerini belirten Hatibzade, "İran, çatışmaların bir an önce durdurulmasını ve iki ülke arasında müzakerelerin başlamasını talep ediyor. İran, ateşkesin sağlanması ve taraflar arasında diyaloğun başlaması için tüm imkanlarını kullanmaya hazırdır." ifadelerini kullandı.



Lübnan siyasetinde Fransa açmazı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Fransa’nın Doğu Akdeniz’de etkin olma arayışındaki temel açmaz, bu aktörün bölgedeki sorunların temel dış kaynaklarından biri olmasına rağmen kendisini çözümün merkezi olarak konumlandırması ve Lübnan’daki gelişmeleri bu yönde değerlendirmesidir.



4 Ağustos’taki Beyrut Limanı patlamasının ardından 1 Eylül’de Lübnan’ı ikinci kez ziyaret eden ve burada uluslararası ilişkiler literatürüne önemli etkisi olan Antonio Gramsci’nin “eski ölüyor, yeni doğamıyor” şeklindeki meşhur ifadesine atıf yaparak Lübnan’ın içinde bulunduğu çok boyutlu krizi tarif etmeye çalışan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, bu söylemle aslında Paris’in yeni Doğu Akdeniz yönelimini ve bu yönelim içerisinde Lübnan’ın konumunu özetlemeye çalıştığı da söylenebilir.


Doğu Akdeniz ile herhangi bir deniz sınırı bulunmamasına rağmen Suriye ve özellikle Lübnan gibi geçmişte koloni rejimleri kurduğu ülkelerdeki etkisini tekrar canlandırmayı amaçlayan ve Akdeniz bölgesindeki siyasi-askeri girişimlerini yoğunlaştıran Macron liderliğindeki Fransa’nın “Pax Mediterranea (Akdeniz Barışı)” olarak ifade etmeye çalıştığı şey, “ölen eskinin farklı şekillerde yeniden doğmasını” mümkün kılma çabası şeklinde özetlenebilir. Lübnan başta olmak üzere Tunus, Fas ve Cezayir gibi ülkelerde de sömürge rejimleri kuran Fransa’nın, son dönemde Akdeniz bölgesinde yaşadığı etki-güç kaybının bu yönelimin temel dış besleyicisi olduğu söylenebilir. Dolayısıyla Macron’un Lübnan bağlamındaki girişimlerinin genel bir Akdeniz bağlamından ayrı düşünmek mümkün görünmüyor.

Libya'da kendi çıkarlarını korumak için darbeci general Hafter'i destekleyen Fransa'nın Lübnan’da, reel-politik kaygılardan arınmış “demokrasi” ve “istikrar” vurgusunun ne derece samimi olduğu sorgulanmalı.

Macron'un Lübnan siyasetini dizayn girişimi

Avrupa Birliği (AB) içinde Almanya ile rekabet halinde olan ve İngiltere’nin AB’den ayrılması sonrasında AB’yi kendi Akdeniz politikası ekseninde şekillendirmeye çalışan Macron’un, Akdeniz’de Rusya ve ABD gibi küresel aktörlerin ve Türkiye gibi bölgesel aktörlerin artan etkisinden kaygılandığı söylenebilir. Lübnan konusunda farklılaşan ABD-Fransa çatışmasının ve Rusya’nın Suriye-Lübnan gibi Levant ülkeleri üzerinde güçlenen rolünün bu kaygıları beslediği görülüyor. Bu noktada uzun yıllardır mülteci krizi, çöp krizi, uzun dönemli protestolar, sosyo-politik sarsıntılar gibi pek çok karmaşık ve her biri birbirinden ağır sorunlarla yüzleşen Lübnan’ın Fransa tarafından birden “hatırlanması” Macron’un genel Doğu Akdeniz politikası çerçevesinde değerlendirilmeli. Lübnan’daki bir kesimin “yeniden Fransız sömürgesine dönme” çağrısı yapması, bu ülkedeki bazı Hristiyan grupların Fransa’ya yönelik olumlu tutumu ve ülkedeki mezhep temelli aktörlerden Hizbullah da dahil önemli bir kesiminin Fransa ile var olan güçlü temasları Macron’a, Fransa’nın bölgede bozulan imajını ve sınırlanan etkisini düzeltme fırsatı sundu. Bu çerçevede Feyruz gibi Lübnan’ın önemli simgelerinin Macron tarafından ziyaret edilerek Lübnan’daki tüm aktörleri bir masa etrafında bir araya getiren ve Lübnan’da Mustafa Edip öncülüğündeki hükümet kurma sürecini bizatihi yönlendiren Macron, Lübnan için gerekli reformları hayata geçirebilecek reform hükümetinin kurulması sonrasında bu ülkeye ekonomik yardımın sağlanması için uluslararası konferans çalışmaları yapacağını dile getirdi.

Diğer taraftan Macron tarafından tanınan sürenin dolmasına rağmen Lübnan’da “partili olmayan” hükümet kurulamadı, hükümeti kurma görevini alan Edip istifa etti ve bunun üzerine Macron Lübnan’daki siyasi düzeni elinde tutan siyasi güçleri “ihanetle” suçladı fakat yaptırım konusunu gündeme getirmedi. Dahası bu konuşmasında Hizbullah’ı hedefe koyan Macron, bu oluşuma “hem Lübnan demokrasisinde siyasi bir aktör hem de İsrail’e karşı savaşan hem de Suriye’de mücadele eden bir oluşum” olamazsın şeklinde hitap ederek mevcut sorunların çözümsüzlüğünde Hizbullah’ı işaret etti. Bu durum Fransa’nın Hizbullah konusunda AB ülkelerine benzer daha sert tavır takınmasına ve bu oluşuma yönelik çeşitli kararlar almasına yol açabilir. Dolayısıyla Fransa’nın yumuşak güç stratejisine dayalı ve Lübnan’daki kronik istikrarsızlığı çözmeye yönelik girişimi de böylelikle sonlanmış oldu. Yine de Macron, Lübnan’a yönelik uluslararası konferans çağrısıyla ilgili olumlu mesaj verdi ve Lübnan’daki 1989 Ta’if Anlaşması’na dayalı güç dengesinin değişmesi gerekliliğine vurgu yaparak buradaki gelişmelerde aktif olacağına işaret etti. Lübnan’daki krizin çözülmesinden ziyade bu girişimiyle yumuşak güç durumuna ve zarar gören uluslararası-yerel imajı düzeltme çabalarına yatırım yapmayı hedefleyen Macron’un Lübnan yaklaşımın bazı reel-politik kaygıları da taşıdığı ve daha bütüncül bir yaklaşımın bir unsuru olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Lübnan'ın ardından Irak’ı da ziyaret eden Macron’un, öncelikle Levant ve Doğu Akdeniz bölgesini içeren alanda Fransa'nın eski nüfuzunu yeniden tesis etmeye çalıştığı aşikar. Kuzey Afrika, Sahel bölgesi ve Levant’taki bazı ülkelerde eski sömürgeci güç ve uzun yıllar bağımsızlık mücadelesi veren (1954-1962) Cezayir halkı gibi bazı topluluklara yönelik katliamlarıyla bilinen Fransa’nın mevcut girişimlerini “Akdeniz Barışı” olarak ifade etmesi ve yine bizatihi Lübnan’daki mezhepsel ve kırılgan siyasi sistemi oluşturan başat aktör olmasına rağmen Lübnan’da ironik şekilde çözüm girişimlerini yönlendirmesi Fransa’nın Doğu Akdeniz politikasına yönelik temel açmazlar olarak karşımıza çıkmakta. Diğer bir ifade Fransa’nın Doğu Akdeniz’de etkin olma arayışındaki temel açmaz, bu aktörün bölgedeki sorunların temel dış kaynaklarından biri olmasına rağmen kendisini çözümün merkezi olarak konumlandırması ve Lübnan’daki gelişmeleri bu yönde değerlendirmesidir. 

Fransa ile hareket eden Orta Doğu ülkelerinin, Türkiye’nin faaliyetlerini “Yeni Osmanlı” yönelimi şeklinde ilan ederken bizatihi bu bölgedeki kolonyal mirasın en önemli dış sorumlularından biri olan Fransa’nın girişimlerini memnuniyetle karşılaması anlaşılması güç bir tutum.

Fransa bölgede yeniden doğmaya çalışıyor

Kendisini Akdeniz bölgesindeki başat aktörlerden biri olarak konumlandırmayı amaçlayan Fransa’nın en temel reel-politik kaygısı bölgedeki enerji denkleminden izole olmama durumudur. Cezayir, Fas ve Tunus’ta geçmişe kıyasla belirleyici olma durumunu yitiren ve Muammer Kaddafi rejimini sonlandıran öncül aktörlerden biri olmasına rağmen burada diğer bir otoriter ve meşru Libya hükümetine karşı darbe girişiminde bulunan Halife Hafter gibi bir figürü destekleyerek Libya’da da diplomatik anlamda ve saha gerçekliklerinde bir gerileme yaşayan Fransa’nın Lübnan’da, reel-politik kaygılardan arınmış “demokrasi” ve “istikrar” vurgusunun ne derece samimi olduğu sorgulanmalı. Diğer bir ifadeyle Fransa’nın özellikle Akdeniz bölgesinde genel itibarıyla Abdulfettah es-Sisi ve Halife Hafter gibi otoriter figürlerle işbirliğine yönelen Fransa’nın Lübnan’daki demokrasi ve istikrar vurgusunun da sadece idealist politikalar çerçevesinde değerlendirilmesi yanıltıcı olacaktır. Lübnan’ın Doğu Akdeniz bölgesinde sahip olduğu kıyı şeridi, İsrail-Filistin, Suriye ve Kıbrıs Adası ile deniz sınırları ve son dönemde Rusya temelli doğalgaz şirketleri başta olmak üzere uluslararası şirketlerin Lübnan’ın muhtemel doğalgaz rezervlerine yönelik ilgi Fransa’nın Lübnan’ı tekrar “hatırlaması”na yol açan reel-politik kaygılardan en önemlisi olarak zikredilebilir. Bu nedenle Fransa’nın özellikle Kuzey Afrika ve Sahel bölgesinde karşılaştığı önemli meydan okumaları Levant bölgesindeki aktörlerle telafi etme arayışında enerji kaynaklarına sahip olma ve bu kaynakları dünya pazarlarına ulaştırma açısından stratejik konumdaki Lübnan’a ayrıca önem atfettiğinin altı çizilmeli. Halihazırda bu ülkedeki pek çok aktörün ve özellikle Fransa’nın 100 yıl önceki Lübnan kolonyal dizaynı neticesinde burada uzun yıllar başat aktör konumunda yer alan Maruni Hıristiyanların Fransa ile yakın temasları, Macron’a Akdeniz bölgesinde belirli oranda bozulan Fransa’nın imajını burada güçlendirme alanı oluşturdu.

Diğer taraftan Lübnan’da yumuşak güç unsurlarıyla oluşturulmaya çalışılan Fransa imajının konu Türkiye-Yunanistan arasındaki karmaşık sorunlara geldiğinde sert güç unsurlarına da evrilebildiği ve Fransa’nın diyalog ve müzakere öneren Türkiye’nin çağrılarına rağmen hukuksuz ve temelsiz taleplerde bulunan Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) gibi aktörlerle birlikte hareket ettiği anlaşılıyor. Diğer bir ifadeyle Fransa, genel olarak Akdeniz ve özel olarak Doğu Akdeniz’de güç merkezi haline dönüşme isteği çerçevesinde ülkelere ve meselelere göre değişen taktikler geliştirmekte. Bu durum Almanya gibi AB ülkeleri tarafından açıkça eleştirilmemesine rağmen Fransa’nın Lübnan başta olmak üzere bu bölgede oluşturmaya çalıştığı ve eski kolonyal gücün farklı şekilde yayılmacı anlayışına işaret eden bu politikaların Avrupa içinde de bazı sorunlara yol açması muhtemel. Enerji meselesinin yanı sıra Fransa’nın genel olarak Akdeniz ve özel olarak Lübnan yaklaşımında olası mülteci problemi ön plana çıkıyor. Halihazırda Fransa’da 1975-1989 dönemindeki Lübnan iç savaşı nedeniyle önemli sayıda Lübnanlı göçmenin bulunduğunu ve bunların adeta bir diaspora oluşturduğunu düşündüğümüzde Lübnan’daki bir iç savaş durumunun Fransa’yı tekrar aynı kaygı ile karşı karşıya bırakması durumu söz konusu. Dolayısıyla Libya, Tunus ve Suriye gibi ülkelerdeki istikrarsızlıklar nedeniyle göç sorunu ile karşılaşan ve bunun neticesinde aşırı sağ akımların yükselişiyle iç politik mücadele içerisinde olan Fransa’nın Lübnan’daki istikrarsızlığı giderme konusunda bu şekilde bir reel politik kaygıya sahip olduğu söylenebilir.

Aşırı sağın yükselişinin yanı sıra başta yeni tip koronavirüsle (Kovi-19) mücadele sürecindeki yetersizlikler olmak üzere bir dönemdir Fransız halkından önemli destek gören, “Sarı Yelekliler” şeklinde tanımlanan oluşumların da Macron iktidarından rahatsız olması, Macron’u başta Lübnan olmak üzere Akdeniz bölgesinde aktif olmaya iten öncül diğer iç sebepler olarak belirtilebilir. Özellikle Lübnan girişimlerinde tüm aktörleri bir araya getirmesi, ekonomik-siyasi önerilerde bulunması ve Lübnanlı bir kesim tarafından memnuniyetle karşılanması Macron’un Fransız iç siyasetinde değerlendirebileceği “kazanımlar” olabilir. Diğer taraftan Lübnan başta olmak üzere Macron öncülüğündeki Fransa’nın Akdeniz’de yeniden merkezi aktör olma hedefinde Türkiye’yi en önemli meydan okuma olarak gördüğü son girişimlerinde anlaşılıyor. Fransa’nın Lübnan ziyaretine yönelik destek ileten ülkeleri, Yunanistan-GKRY ile yoğunlaşan askeri-siyasi temasları, Kuzey Afrika bölgesinde Türkiye’nin faaliyetlerine yönelik olumsuz tavırları dikkate aldığımızda Macron’un, Türkiye karşısında konumlanan Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Yunanistan gibi aktörlerle Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de en azından şu ana kadar etkisizleştirme çerçevesinde politikalar yürüttüğü görülüyor. Bu bağlamda Fransa ile hareket eden bahsi geçen Orta Doğu ülkelerinin, Türkiye’nin Lübnan başta olmak üzere Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki faaliyetlerini temelsiz ve ilgisiz şekilde “Yeni Osmanlı” yönelimi şeklinde ilan ederken bizatihi bu bölgedeki kolonyal mirasın en önemli dış sorumlularından biri olan Fransa’nın girişimlerini memnuniyetle karşılaması anlaşılması güç diğer bir durum. Sonuç olarak Fransa bölgede kolonyal mirası hatırlatır şekilde “yeniden doğmaya” çalışırken Lübnan’a vurgulanan nedenlerle ayrıca önem veriyor ve Türkiye’yi ise yeni bölgesel dizaynında en önemli meydan okuyucu olarak düşünüyor.


15 Eylül 2020 Salı

Macron’un 'Akdeniz’de Fransız Hikâyesi' yazma hevesi boşa çıkacak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Son dönemde, uluslararası hukuku ve diplomatik teamülleri hiçe sayarak birçok bölgesel krize gerginliği daha da artıracak şekilde müdahil olan Macron Fransası, izlediği revizyonist dış politika ile Avrupa Birliği (AB) içinde liderlik rolüne soyunurken, bu amaçla attığı adımlar NATO’nun temellerini tahrip ediyor.

Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz konularında Türkiye’ye yönelik düşmanca politikalar izleyen Macron, bu amaçla arkasına almak istediği NATO ve Avrupa Birliği gibi kurumların ittifak ilişkilerine dayanan temellerini de tahrip ediyor.

Yeni koronavirüs salgını sırasında sağlık krizini yönetmekte yetersiz kalması sebebiyle ülke içinde ciddi eleştirilere maruz kalan, son belediye seçimlerinde yenilgi ile cezalandırılan Macron, Sarı Yelekliler adı altında iki yıldır devam eden protesto hareketlerinin de gösterdiği şekilde, geniş toplum kesimleri tarafından şiddetle itiraz edilen bir lider profili çiziyor. Doğu Akdeniz’de açıkça Türkiye karşıtı bir Avrupa politikası sergilemeye devam eden Macron, tartışmalı savunma ve dış politika çıkışları ile “tehdit altındaki bir Avrupa”nın yeni lideri olma iddiasını öne sürüyor. Avrupa Perspektif ve Güvenlik Enstitüsü (IPSE) Başkanı Emmanuel Dupuy’a göre, Macron, Akdeniz’de yeni bir Avrupa anlatısı oluşturmanın peşinde ve Beyrut patlaması sonrasındaki Lübnan ziyareti de, bir dönüm noktası olarak, Avrupa için Akdeniz gündeminde yeni bir “Fransız Hikâyesi” yazma girişimi olarak tanımlanıyor.

Türk-Fransız ilişkileri tarihsel bir ortak paydaya sahip olup, son tahlilde, tecrübesiz devlet adamı profili çizen, kendi ülkesindeki siyasal zemini gittikçe aşınan Macron’a bırakılamayacak kadar önemli.

Peki, NATO İttifakı içinde, ABD ve İngiltere’den sonra üçüncü nükleer güce sahip olan ve AB’nin Almanya’nın ardından ikinci büyük ekonomik potansiyeline sahip ülkesi olan Fransa, Avrupa savunmasında “Amiral Gemisi” rolü üstlenebilir mi?

Fransa ekonomisinde pandemi tahribatı

Fransa’da ekonomi 2020 yılının ilk çeyreğinde yüzde 5,3 daraldı. Salgın gerekçesiyle işten atmalar hızlandı. Özellikle havacılık ve otomobil sektöründe devletlerin yaptığı milyarlarca avroluk yardıma rağmen on binlerce işçinin işten atılacağı şimdiden ilan edildi. Airbus, koronavirüs salgınının etkileri nedeniyle 2021 yılının yaz dönemine kadar yaklaşık 15 bin, şirketin Fransa’daki operasyonlarında ise 5 bin çalışanın işine son verileceğini açıkladı. Air France-KLM de büyük bir işten çıkarma operasyonuna hazırlanıyor. Şirket 2022 sonuna kadar 7 bin 500 çalışanının işine son vereceği bildirdi. Yan sanayide ilan edilen işten atmalar ise Air France ve Airbus’ın katbekat üzerinde.

Askeri güç parametreleri açısından analiz edildiğinde, NATO müttefik ordularının 2019 kuvvet potansiyeline bakıldığında, ABD’nin 686,1 milyar dolar savunma bütçesi ve 1 milyon 281 bin 900 aktif personeline mukabil, Paris’in savunma bütçesi 50,1 milyar dolar ve aktif askeri personeli 203 bin 750 kişi. Buna mukabil Fransa Cumhurbaşkanı Macron, NATO’nun işlevini ve önemini sorgulayan ve İttifak üyeleri tarafından tepkiyle karşılanan açıklamalara imza attı. ABD’nin salgınla mücadelesini ve başkanlık seçimlerini yanlış okuyan Macron’un, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” açıklamasına ABD Başkanı Trump “Çok saygısızca” karşılığını verdi. Macron’un, “ABD, Çin ve Rusya’dan korunmak için Avrupa’nın kendi ordusunu oluşturması gerekiyor” mesajını “Çok aşağılayıcı” olarak nitelendiren Trump, “Ama Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında Almanya vardı. Peki, bu Fransa açısından nasıl gelişmişti? ABD ordusu gelip yetişmeden önce Paris’te Almanca öğrenmeye başlıyorlardı,” değerlendirmesinde bulundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise “Fransa Cumhurbaşkanı Sayın Macron, bak Türkiye’den sesleniyorum, NATO’da da söyleyeceğim, önce sen kendi beyin ölümünü bir kontrol ettir” açıklaması ile tepkisini dile getirdi. Macron, aslında, Kremlin’in söylemlerine eleştirel yaklaşım perdesi altında NATO’nun zayıflatılmasında öncü rol oynuyor. Bu çerçevede Fransa’nın Doğu Akdeniz’e savaş gemisi göndermesinin arkasında farklı hesaplar bulunduğu, ancak en önemlisinin Fransa’nın NATO’yu by-pass edip, Avrupa ordusunu aktive etme hayali bulunduğu söylenebilir. Yani ilk adımları atılmış ama yeterli bir ilerleme sağlayamamış PESCO’nun, yani NATO’dan bağımsız bir Avrupa ordusunun kurulması Fransa tarafından istenmekte.

Fransa’nın Libya’da askeri güç kullanmasının perde arkası

Fransa 2. Dünya Savaşı’nda altı günde Alman ordusuna teslim olmuştu. Savaşın devamında Cezayir’deki Mers-el Kebir limanındaki Fransız donanmasının Alman ve İtalyanların kontrolüne geçmemesi için İngiliz donanmasının 3 Temmuz 1940 günü saat 16:55’te icra ettiği “Katapult Operasyonu” ile imha edilmesi unutulmuş değil. Normandiya’da Müttefikler tarafından esaretten kurtulan Fransa’nın NATO İttifakı’nın askeri kanadından çekilmesi, 1956 Süveyş Harekâtı sonrasında ABD tarafından Akdeniz’de izole edilmesi, ancak 1991 Körfez Savaşı’na dönmesi ile son bulmuştu. Arap Baharı Fransa’ya, Kaddafi’ye karşı bir hamle için çok elverişli bir mazeret sundu.

Afrika’nın kuzeyinde yer alan ve diğer Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi ülke Cezayir ile batıda bir sınır paylaşan Libya, 11 milyon 760 bin kilometrekare ile yüzölçümü açısından dünyanın en büyük 16. ülkesi. Afrika’da keşfedilmiş en fazla gaz rezervine sahip ve OPEC üyesi olan Libya’da, dünya petrol rezervlerinin yüzde 4,1’ine tekabül eden petrolün kükürt oranının düşük olması, petrolün işlenmesini kolaylaştırıp maliyetleri düşürüyor. 1973 Arap-İsrail Savaşı sonrasında ABD’ye petrol ihracatı ambargosu uygulayan Libya, 1974 yılında Fransız petrol şirketi Total ile anlaşmaya gitti.

François Hollande döneminde, 2015’te Paris’te meydana gelen terör eylemlerinin de etkisiyle Libya dosyası yeniden açıldı. Paris için Libya’da istikrarsızlık iki açıdan tehdit oluşturmaktaydı: Akdeniz üzerinden Avrupa’ya göç ve Fransa’nın stratejik çıkarlara sahip olduğu Sahel havzasının (Senegal, Moritanya, Mali, Nijer, Çad, Sudan) güvenliği. Fransa o dönemde Libya’da kendisine muhatap aramaya başladı. Sarkozy hükümetinin NATO ve BM’nin nihai kuvvet kullanma kararı olmaksızın 2011’de Libya lideri Muammer Kaddafi’nin devrilmesine yönelik askerî harekâtı erken başlatması, ABD tarafından hoş karşılanmadı. Buna mukabil Aralık 2007’de, Sarkozy tarafından Paris’te kırmızı halı ve bedevi çadırlarıyla ağırlanarak, nükleer işbirliği anlaşması imzalanan Kaddafi’ye karşı, askeri kuvvet kullanılması şaşırtıcı da olmadı. Nitekim Libya devrik liderinin İstihbarat Başkanı Abdullah es-Senusi, Sarkozy’nin seçim kampanyası için Muammer Kaddafi’den 8 milyon dolar aldığını açıkladı. Sarkozy’nin diplomatik süreci kesintiye uğratarak başlattığı askeri operasyon, barış yerine parçalanmış, bölünmüş bir Libya’yı ve ülkeden Avrupa’ya büyük göçü tetikleyen Suriye benzeri insani bir felakete neden oldu. Fransa bu tutumu ile Akdeniz ve Orta Doğu’da ABD ve NATO’nun güç boşluğundan istifade ile yeni bir nüfuz alanı teşkil etmeyi amaç edinen tehlikeli bir stratejik yol haritası takip etmekte.

Fransa, Ukrayna krizi nedeniyle, Rusya için inşa ettiği Mistral tipi helikopter gemilerini teslim etmedi. Plana göre “Vladivostok” ve “Sivastopol” isimli gemiler, NATO ve ABD’nin karşı çıkması nedeniyle satışları iptal edilerek, Mısır’a satıldılar. Fransa, anlaşmanın yerine getirilmemesi nedeniyle Rusya’ya 1,2 milyar dolar tazminat ödemek zorunda kaldı. Rus Baltık ve Karadeniz filolarına katılacak bu gemiler için işbirliği yapan Fransa, diğer yandan Türkiye’nin S-400 hava savunma füzeleri almasına da karşı çıktı. Bu tespitimiz, gerçekte NATO’yu zayıflatan aktörün, Paris yönetimi olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Macron 2017’de cumhurbaşkanı seçildikten sonra Libya’yı Fransız diplomasisinin öncelikli dosyalarından biri haline getirdi. Evet, Macron, Avrupa’nın yeni lideri olarak kendisini ön plana çıkarmaya çalışmakta. Bu noktada, Libya, Lübnan, Kıbrıs, Doğu Akdeniz’deki olayları fırsata çevirmek için çabalarını artırmakta. Fransa yönetiminin, AB içindeki tek nükleer askeri operasyonel güce sahip olma konumunu ve Afrika-Orta Doğu-Akdeniz’de deniz aşırı askeri gücünü sahaya yansıtmayı hedeflediği görülüyor. AB içindeki ve küresel denklemdeki yeni konumunu tasarlamaya çalışan Fransa’nın, Brexit sonrası baş başa kaldığı Berlin ile rekabetinde, üstünlüğünü Akdeniz ve BM Güvenlik Konseyi Üyeliği avantajlarını, silah sektörü ve askeri güç eksenleri üzerinden şekillendirmeyi amaçladığı gözlemleniyor.

Fransa silah pazarını genişletme çabalarını, kademeli olarak, Mısır gibi bölgesel aktörlerin yanında Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan gibi bölge dışı müttefikler ile üst perdeye taşımakta. Nitekim Libya’da meşru hükümete karşı silahlı mücadele veren darbeci General Halife Hafter’e destek olan BAE ve 2013’te Mısır’da darbe ile yönetimi ele geçiren General Sisi liderliğindeki Mısır, ABD ve Rusya’dan sonra dünyanın üçüncü büyük silah ihracatçısı olan Fransa’nın bu alandaki en büyük müşterilerinden.

Macron, Doğu Akdeniz’de AB’nin ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarına EASTMED projesi ile Türkiye’yi devre dışı bırakarak hükmetmeyi, Libya’daki petrol kaynakları ve kaya gazı enerji yataklarını Fransız enerji şirketleri ile kontrol altına almayı, bu çerçevede Sirte Körfezi ve Libya limanlarını denetleyerek Afrika kıtasında azalmakta olan nüfuzunu korumayı amaçlıyor. Bu maksatla darbeci Hafter ve Suriye örneğinde görüldüğü üzere YPG/PKK gibi illegal aktörlerle işbirliğinden çekinmediği ve zor durumda kaldıkça AB’yi de oyuna dahil etmeye çalıştığı görülüyor. Nitekim Trablus merkezli meşru yönetime bağlı güçlerin Hafter’e karşı başlattığı operasyon sonucu Hafter’den geri alınan Giryan kentinde Fransız ordusuna ait Javelin anti-tank füzelerinin ele geçirilmesiyle, Libya’da Paris’e bir kez daha suçüstü yapıldı. Fransız Savunma Bakanlığı füzelerin kendilerine ait olduğunu, “terörle mücadele operasyonları yürütmek üzere görevlendirilen bir Fransız askeri biriminin kendini koruması” bahanesini öne sürerek kabul etmek zorunda kaldı.

Ancak çok daha tehlikeli bir yaklaşım ile Yunanistan ve AB üyesi Güney Kıbrıs Rum Yönetimini (GKRY) silahlandıran Macron, bölgede gerginliği sürekli tırmandırıyor. Macron, bütün bu yaklaşımlarında, Türkiye’yi saldırgan taraf olarak suçlamak suretiyle bir çeşit algı operasyonu da yürütüyor. Bu çerçevede, ülke içinde popülaritesi giderek düşen, ikinci kez seçilmesine ihtimal verilmeyen Macron’un Türkiye’ye yönelik düşmanca tutumuyla Avrupa’da öne çıkan bir lider olmaya çalıştığı ve bundan sağlamayı umduğu siyasi avantajı imajını güçlendirmek için kullandığı ifade edilebilir. Ancak Fransa’nın Macron’un siyasi imajı ve hesaplarını aşan planları bulunduğu da dikkate alınmalı.

Türkiye-Fransa ilişkilerinde Akdeniz’e sıçrayan güç rekabeti

Fransa, NATO’nun askeri kanadına dönüşünden beri, Türkiye’nin jeopolitik düzlemde Balkanlar, Orta Doğu ve Karadeniz-Akdeniz bölgesi ile Kafkasya’da güçlenen etkisini pasifize etmeye çalışıyor. 2008 Rusya-Gürcistan savaşında o dönem başbakan olan Erdoğan’ın inisiyatif alarak, diyalog yoluyla çözüm girişimi çerçevesinde Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’yi gölgede bırakarak Moskova’da, Rusya devlet başkanı ve başbakanı ile arabuluculuk misyonu icra etmesini ve Gürcistan ziyareti sonrasında Tiflis’e acil ekonomik ve insani yardım başlatmasını Paris kendisine meydan okuma olarak okumuştu. 2010 NATO Lizbon zirvesinde Türkiye, Sarkozy’nin, “Tehdit İran’dır. Füze rampası İran için kurulacak, biz kediye kedi deriz” açıklaması ile füze kalkanı projesinde İran’ın doğrudan hedef gösterilmesi teklifine ve GKRY’nin NATO’nun güvenlik ve askeri kabiliyetlerinden faydalanmasına karşı çıkmıştı. Böylece, Fransa’nın “füze saldırıları İran’dan gelecek” şeklinde bir ifadenin NATO Füze Kalkanı projesine konması ısrarı sonuçsuz kalmıştı.

Türkiye’nin AB’ye adaylığının resmen ilan edildiği 1999 yılından bu yana Fransız siyasetçi ve devlet adamları, Türkiye’nin üyelik perspektifiyle ilgili net ifadeler kullanmaktan kaçındılar. 2007-2012 döneminde cumhurbaşkanlığı yapan Nicholas Sarkozy döneminde, üyelik perspektifiyle ilgili olarak Fransa’dan destek gelmedi. İşte bu dönemden itibaren Türkiye ve Türkiye-AB ilişkileriyle ilgili tartışmalar gerek Fransız iç politikasında siyaseten oldukça kullanışlı popülist birer malzeme, gerekse de sol ya da aşırı milliyetçi kanattaki partiler tarafından seçim kampanyalarının önemli bir parçası haline getirildi. Son yıllarda Türkiye’nin AB üyelik perspektifinin göreceli olarak zayıflamasının da bir sonucu olarak Fransız siyasetinde Türkiye üzerine popülist söylemler eskisi kadar yaygın ve etkili olmamakla birlikte 2017 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde özellikle aşırı milliyetçi cephenin adayı Marine Le Pen tarafından kısıtlı da olsa kullanılmaya devam etmiştir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 5 Ocak’ta 2018’de yılın ilk resmi ziyaretini, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un daveti üzerine Fransa’ya gerçekleştirdi. Erdoğan-Macron görüşmesi sırasında imzalanan üç önemli anlaşmadan biri, Türkiye adına ASELSAN ve ROKETSAN’ın Fransa-İtalya konsorsiyumu olan EUROSAM ile 18 ay gibi bir süreyi kapsayan ve 2020’lerin ortalarında üretileceği ve geliştirileceği duyurulan hava savunma sistemi anlaşması oldu. Diğer iki anlaşma kapsamında Airbus ve Türk Hava Yolları (THY) arasında, 25 adet A350-900’ün satın alma görüşmelerine başlamak adına mutabakat zaptı imzalandı ve Türk Eximbank ve BPI France Assurance Export arasında karşılıklı reasürans anlaşması imzalandı. Ancak Paris’in süreci bir belirsizlik içinde sürdürme siyaseti, Erdoğan-Macron görüşmesinden sonra yeni bir döneme girerek menfi istikamette somutlaşmaya başladı.

Macron 2018 yılında Fransız Büyükelçiler Konferansı’nda yaptığı konuşmada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yürüttüğü politikayı “pan-İslamik” ve “Avrupa karşıtı” olarak tanımladı. Fransız basını Türkiye’nin Libya iç savaşında elde ettiği başarı sonucunda Akdeniz’de denklemi Rusya ile işbirliği yaparak değiştirdiği, askeri üsler edindiği, askeri, diplomatik, ticari ve stratejik düzlemde kurulan oyunu bozduğu değerlendirmelerine yer verdi. Fransız basını, Türkiye Libya’da dengeleri değiştirirken, darbeci Hafter’in en önemli destekçilerinden Fransa’nın stratejik hesaplarının altüst olduğunu da belirtti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın katıldığı Londra’daki Suriye konulu Dörtlü Zirve esnasında, Suriye ve Libya’daki durum ele alındı. Erdoğan, Avrupalı liderlere, Suriye’de güvenli bölgenin tesisi ve mültecilerin geri dönüşü konusunda birlikte çalışma çağrısı yaptı. Terör örgütleri arasında ayrım yapılmaması gerektiğini bir kez daha vurgulayan Erdoğan, “Zirve gayet iyi geçti” değerlendirmesinde bulundu. Buna mukabil Fransa, Türkiye’yi BM’nin Libya’ya silah ambargosu kararını delmekle suçlayarak, Türkiye’nin ambargo ihlallerinin, Libya’da barış ve istikrarı engellediği iddiasında bulundu. Türk Dışişleri Bakanlığı da bu suçlamalara “Ülkemizin Libya’ya yönelik tutumuna dair iddiaları, Fransa’nın Libya’ya yönelik karanlık ve izah edilemez politikasının yeni bir göstergesidir. Ülkemiz meşru hükümetin yanındayken, Fransa BM ve NATO kararları hilafına darbeci ve gayrimeşru bir şahsın yanındadır” yanıtını verdi.

Fransız gemisi Courbet, 10 Haziran 2020’de Akdeniz’de Libya’ya silah taşıdığından şüphelenilen Tanzanya bandıralı gemiyi aramak istedi ama iki Türk fırkateyni tarafından taciz edildiği şikayetiyle NATO’ya başvurdu. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in talimatıyla Fransa’nın şikayetini inceleyen NATO, 130 sayfalık raporunda Türk savaş gemilerinin radarlarını Fransız gemisine kilitleyerek tacizde bulunduğuna dair Fransız iddialarını destekleyen bir ifade yer almadı. Buna tepki gösteren Fransa, NATO’ya bir mektup göndererek Akdeniz’de devam eden Sea Guardian misyonundan geçici olarak çekildi.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Oruç Reis gemisi ile hidrokarbon arama faaliyetlerine tepki gösterdi ve Türkiye’nin bu adımı karşısında bölgedeki askeri varlıklarını geçici olarak artıracaklarını söyledi. Macron’un açıklaması sonrası “Lafayette” adlı Fransız fırkateyni iki Rafale savaş uçağı eşliğinde Doğu Akdeniz’e gönderildi. Rafale savaş uçakları geçici olarak Girit adasına konuşlandırıldı. Türkiye’den bölgede yürüttüğü hidrokarbon arama faaliyetlerini durdurmasını isteyen Macron, ülkesinin Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı sert bir tavır takınarak “kırmızı çizgi politikası” uyguladığını savundu. Fransa’nın “sert ama ölçülü” bir tavır sergilediği iddiasında bulunan Macron, “Orantılıydı. Oraya donanmanın tümünü yollamadık,” diye konuştu. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki eylemlerini “provokatif” olarak değerlendiren Macron, Türkiye’nin AB’nin iki üyesi olan Yunanistan ile GKRY’nin münhasır ekonomik bölgelerine ve egemenlik haklarına “saldırdığını” iddia etti. Yunanistan ve GKRY’ye arka çıkan, Türkiye’yi tehdit ederek Doğu Akdeniz’de “kırmızı çizgi politikası” yürüttüğünü söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Irak konusunda da Türkiye’yi suçlayıcı bir dil kullandı. Irak’ta son bir yılda yaşanan zorluklarda İran ve Türkiye’nin etkisi olduğunu öne süren Macron, “Bu zorluklar İran’ın çok güçlü etkisi ve Türkiye’nin, Irak’ın içişlerine giderek daha fazla müdahale eden ve tekrarlayan saldırılarıyla olağanüstü gergin bölgesel bir bağlamda ortaya çıkıyor,” dedi.

Macron geçtiğimiz günlerde de Türkiye’nin, “imparatorluk fantezisi” olduğu iddiasında bulundu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise “Yunanistan’ı en çok kışkırtan ülke Fransa. Fransa’nın da başka derdi var. Yoksa Doğu Akdeniz ile ne ilgisi var. Batı Akdeniz olsa anlardık,” ifadelerini kullandı. Çavuşoğlu, Paris’in Libya’da darbeci Hafter’i desteklemek suretiyle çok büyük hata yaparak, Trablus’u çok kısa sürede ele geçireceklerine inandığını belirterek, “Ancak Hafter yenildi ve Macron histerik bir hâle büründü. Ne yapacağını şaşırdı. Sonrasında Doğu Akdeniz’de bizim gemilerimizin kendi gemilerini taciz ettiğini söyledi. Bunu belgeleyemedi, rezil oldu. Biz böyle bir tacizin olmadığını belgeledik” açıklamasında bulundu.

İkili ilişkiler Macron’a bırakılamayacak kadar önemli

Fransa’da ekonomi ikinci çeyrekte yüzde 13,8 daraldı. Açıklanan 100 milyar avroluk ekonomi destek planının ne kadar işe yarayacağı net değil. Böyle bir ortamda iç politikada puan kazanması oldukça zor olan Macron, dış politikaya ağırlık veriyor. Son anketler tablonun, popülaritesi yüzde 39 gibi oldukça düşük bir seviyede olan Macron lehine 1 ile 4 puan arasında değiştiğine işaret ediyor. Ancak koronavirüs vakalarının rekor seviyelere çıktığı Fransa’da sosyal krizin kötüleşmesi ve ekonomik destek paketinin beklentiyi karşılamaması halinde, uluslararası alanda “her taşın altından çıkma” yaklaşımının Macron aleyhine dönme ihtimali epey yüksek.

Fransa Yunanistan’a maliyeti 2-2,5 milyar avro olan son teknoloji ürünü iki fırkateyn satmayı planlıyor. Paris, ayrıca, Yunanistan’a sekizi kullanılmış olmak üzere 18 Rafale satma peşinde. MBDA füze sistemleri yetkilileri de Yunan makamlarıyla temasta. Bu füzeler, Rafale uçaklarında kullanılabileceği gibi Yunan hava kuvvetlerine ait Mirage 2000 savaş uçaklarının modernizasyonu kapsamında da kullanılmaları, seçenekler arasında. Doğu Akdeniz’e dair gelişmelerde esas frenlenmesi gereken aktör, Yunanistan ve GKRY’yi Türkiye karşıtı girişimlere azmettiren Cumhurbaşkanı Macron’un Fransa’nın hayati çıkarlarına aykırı mevcut politikasıdır. Son Korsika toplantısında Türkiye’yi hedef alan açıklamasında Macron, Avrupa’ya Türkiye konusunda “birlik içinde ve daha açık” bir tutum sergileme çağrısında bulunarak, Avrupalıların “daha açık ve sert” olması gerektiğinin altını çizdi.

Macron, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de artık bir ortak olmadığını, “sorunun Türk halkı ile değil, Erdoğan hükümeti ile” olduğunu da öne sürdü. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Macron’un sözlerine cevaben, “Sayın Macron, senin şahsımla daha çok sıkıntın olacak” ifadelerini kullandı. “Sen tarih de bilmiyorsun. Fransa tarihini bilmiyorsun. Afrika’nın tarihi adeta Fransa’nın tarihidir. Cezayir’de bir milyon insanı öldüren sizsiniz, Ruanda’da 800 bin insanı öldüren sizsiniz” diyen Erdoğan, Fransa’nın Türkiye’ye insanlık dersi veremeyeceğini ifade etti. Zirvenin sonrasında, Macron, Türkiye ile bölgede istikrarı sağlamak adına ilişkileri eski haline getirme niyetinde olduklarına vurgu yaparak, yeniden iyi niyetle diyalog kurmak istediklerini açıkladı. Macron, AB’nin Akdeniz konusunda Türkiye ile yapıcı bir politikasının olması gerektiğini, ekonomi ve enerji alanında ortak bir ajandanın oraya çıkabileceğini ifade etti.

Unutmamak gerekir ki, Korsika Zirvesi, AB’nin görüşlerini yansıtmadığı gibi, hukuki bir bağlayıcılık da taşımıyor. Kaldı ki Almanya, İspanya, İtalya, Macaristan gibi diğer AB üyelerinin Fransa’nın tutumuna destek vermedikleri dikkate alındığında, orta ve uzun vadede yeni bir Akdeniz enerji işbirliği modeli çıkabileceği, 25 Eylül 2020 tarihindeki AB zirvesinden bu merkezlerin mevcut beklentilerinin aksine, Ankara’ya karşı sert yaptırım kararının çıkamayacağı öngörülebilir.

Fransa’nın kısaca özetlenen dış politika sapmalarına rağmen, Türkiye ve Fransa arasındaki ilişkilerin stratejik önem sahip olduğu da son olarak ifade edilmeli. 2019 yılı itibarıyla Paris ve Ankara arasındaki ticaret hacmi 14,6 milyar dolar olup, Türkiye’nin Fransa’ya ihracatı 8,7 milyar dolar, bu ülkeden ithalatı ise 5,9 milyar dolar gibi önemli bir hacme sahip. Stratejik olarak, NATO’nun iki önemli müttefiki arasındaki suni gerginliğin, orta vadede düzeleceği ve normal çizgisine döneceği varsayılıyor. Mevcut ekonomik ilişkilerdeki değerler dikkate alındığında, sanayi, ticaret, savunma, havacılık ve uzay sektörlerinde yeni ortaklıkların güçlenerek devam etmesi, pandemi sonrası dünyada sürpriz olmayacaktır. Zira, Türk-Fransız ilişkileri tarihsel bir ortak paydaya sahip olup, son tahlilde, tecrübesiz devlet adamı profili çizen, kendi ülkesindeki siyasal zemini de gittikçe aşınan Macron’a bırakılamayacak kadar önemli.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html