BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Milli Teknoloji sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Milli Teknoloji sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

29 Ağustos 2020 Cumartesi

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay'dan AB’ye çağrı: Hakkaniyetli olun, Türkiye geri adım atmayacak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay, "(AB'den) Hakkaniyet bekliyoruz. Bu hakkaniyet çerçevesinde de Türkiye'nin geri adım atmasını kimse beklemesin." dedi.


Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, başta Doğu Akdeniz olmak üzere bölgesel ve uluslararası gelişmeler ile Türkiye'nin dış politika hamlelerine ilişkin AA'nın sorularını yanıtladı.
Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de kendi kıta sahanlığında, kendi ekonomik faaliyetlerini yürüttüğünü belirten Oktay'a yöneltilen sorular ve cevapları şu şekilde:
Türkiye orada (Doğu Akdeniz) bir araştırma yaparken başka hedefleriniz mi var, başka bir şey mi yapmak istiyorsunuz? Neden Avrupa bu kadar etkin bir şekilde tepki gösteriyor bize?
Ne yazık ki Avrupa'nın, Türkiye'nin lehine olan, Türk insanının lehine olan, bizim çıkarlarımıza olan hiçbir konuda yanımızda olmayı bırakın tepki vermediğini pek hatırlamıyoruz. Yani böyle yıllarca alıştığı için tepeden bakmacı, kendisini böyle uluslararası mahkemeler gibi görüp, kimin haklı kimin haksız olduğuna karar verebilecek bir mekanizma gibi, hakkı olmayan ve yeri olmayan bir konumda kendisini konumlandırması ve her şeye kendi açısından, kendi çıkarları açısından da yaklaştığı için sizin çıkarınıza, milletimizin çıkarına olacak her şey bir şekilde tepki vermeyle başlıyor. Avrupa Birliği kusura bakmasın uluslararası bir mahkeme değil, kimin haklı kimin haksız olacağını belirleyen bir mekanizma da değil. Biz de Avrupa Birliği'ni böyle görmüyoruz zaten. Avrupa Birliği; üyeleri olan, bölgesel bir birliktelik sağlayan, siyasi, ekonomik anlamda da birliktelik sağlayan, sağlamaya çalışan bir yapı. Son derece hantal bir yapı ve bazı üyelerinin Yunanistan gibi, açıkça da bunu ifade etmek lazım, şımarıklığına artık illallah diyen ama bir şey yapamayan bir yapı. Şimdi bugün Merkel'in basına yansıyan bir açıklaması var. "Biz üyeler olarak Yunanistan'ın...


(Yanında olmamız gerekiyor)
Yani sanki böyle yanında olmak değil de böyle dinlemek, bakmak "İyi ne yapalım zorundayız." der gibi... Ama Cumhurbaşkanımız ile birebir görüştüğü hemen hemen her zaman da Cumhurbaşkanımız bütün açıklığıyla her şeyi ifade ediyor: Hangi konuda nasıl hareket ediyoruz, niye hareket ediyoruz, gerekçeleri nedir, Türkiye'nin duruşu nedir. Bu konularda aleyhte bir şey söyleyen birebir görüşmelerde hiçbir şey görmüyorsunuz ama çıkıp da kurumsal bir boyuta girdiğinizde karşınızda duvar gibi bir AB görüyorsunuz. Şimdi dolayısıyla Doğu Akdeniz'de nelerin olduğu konusuna biz bizim çıkarlarımız açısından bakıyoruz. Doğu Akdeniz'de bizim karasularımız vardır. Doğu Akdeniz'de kıta sahanlığımız vardır ve Doğu Akdeniz'de bizim şu anda Libya ile imzaladığımız münhasır ekonomik bölge anlaşmamız vardır. İleride görüşmek isteyen ülkelerle de oturup daha da artacak işbirlikleri ve anlaşmalar da olacaktır bu çerçevede. İki şey görüyoruz. Cumhurbaşkanımız bunu net ifade etti. 100 yıl önce Türkiye'ye çizilen bir harita vardı Sevr diye. Adına anlaşma bile demek istemiyorum çünkü anlaşmada iki taraf olur. Pervasızca bir milleti yok etmeye dönük ve pervasızca böyle leş kargaları gibi bir milletin üzerine çöken bir yapının, yüz yıl önceden bahsediyorum, oradan işte 30 Ağustos'u kutlayacağız yarın. Bir milletin kendi bağımsızlığını tekrar aldığı, kendi istiklalini tekrar kazandığı hem de elinde avucunda hiçbir şey olmadan, bir imparatorluğun külleri arasından yeniden doğduğu, bir istiklal mücadelesi sonrasında o haritayı yırtıp attığı dönemi. Şimdi 100 yıl sonrasına geliyoruz, bakıyorsunuz oyuncular hemen hemen aynı. Fazlası var eksiği yok, Almanya gibi...
İngiltere, Fransa var...
Evet, şimdi baktığınızda karada yırttığımız o haritayı şimdi denizlerde bize çizmeye çalışan bir yapı ve buna alet olan bir Avrupa Birliği. Bunun için yine bir araç olarak kullandıkları, alet olarak kullandıkları bir Yunanistan ve Rum Kesimi. Anlaşılıyor ki 100 yıl öncesinde de bunlar Türk milletini yeteri kadar tanımamışlar. Elimizde hiçbir şey olmadığı dönemde, bir atacak kurşunumuz olmadığı dönemde... Kadınımızla erkeğimizle gencimizle yaşlımızla çocuğumuzla bir tas çorbayı paylaşarak, bir ekmeği belki 50 kişi paylaşarak oradan yeniden küllerden doğduğumuz bir yerden... Çünkü bizim milletimizin bir özelliği var. Bizim milletimiz istiklal dediği zaman, bağımsızlığı dediği zaman, söz konusu bağımsızlık olduğu zaman, istiklali olduğu zaman, özgürlüğü olduğu zaman hiçbir şey dinlemez. Bedel ödemekmiş, şuymuş, buymuş umurunda bile olmaz. 15 Temmuz'da da gördük, bunu yeni gördük. Yani 100 yıl önceki ruhun hala canlı olduğunu 15 Temmuz'da da gördük. Çanakkale'deki ruhun bugün canlı olduğunu gördük. 1453'teki ruhun, 1071'deki ruhun canlı olduğunu daha dün Ahlat'ta, Malazgirt'te gördük. Dolayısıyla bugün denizlerde bize aynı haritayı çizmeye çalışıyorlar. 100 yıldır çizmeye çalışıyorlar bunu. Daha doğrusu şunu söylüyorlar, "Kardeşim ben sana zaten bu haritayı çizmiştim." İyi de senin o haritayı çizdiğin zamanlardaki Türkiye yok artık. Lideriyle milletiyle sadece kendi yağıyla kavrulan da değil artık, onun ötesinde kendi haklarıyla ilgili sözünü çekinmeden söyleyen, başkasının hakkında gözü olmayan ama kendi haklarını da hiçbir şekilde yedirmeyecek olan, yedirmeyen bir Türkiye. Türkiye olarak biz bunu söylüyoruz aslında bugün. Doğu Akdeniz'de biz kendi kıta sahanlığımızda normal kendi ekonomik faaliyetlerimizi yürütebiliriz. Kendi ekonomik faaliyetimizi yürütüyoruz. Bir İngiltere, bir Fransa, bir İtalya, bir Amerika, bir Rusya, bir Çin, bir başka ülke, kendi kıta sahanlığında kendi faaliyetlerini yürüttüğü zaman hiçbir ses çıkmıyor da Türkiye kendi kıta sahanlığında Doğu Akdeniz'de kendi gemisiyle kendi kaynaklarını araştırdığında niye kıyamet kopar, anlaşılır gibi değil. Harita ile alakalı da ondan. Harita ne diyor biliyor musunuz? "Adımınızı dahi denize atmayacaksınız." diyor. AB açıklama yapıyor, "Biz bu haritayı tanımıyoruz." diyor. "Yunanistan böyle bir harita yapmış, adına da Sevilla demiş, çalıştırmış falan, onun şımarıklığı zaten yapar. Biz de bıktık zaten, usandık." diyor ama açıkça bunu çıkıp da söyleyemiyor.



Kapalı kapılar ardında...
Kapalı kapılar ardında artık onlar da illallah demiş durumda. Onlar da yaka silkmiş durumda ama sonuçta kendi çıkarına da bir şekilde kullandı ama sonuçta bedelini Yunanlı, Yunanistan şey değil aslında, vatandaşın ödeyeceği bir sonuca doğru gidiyorlar farkında değiller. Yunan vatandaşlarının bunun hesabını kendi hükümetlerinden sormaları gerekiyor. Yani yeni bir maceraya gitmemeleriyle alakalı. Çünkü Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Devleti ve milleti bedel ödemekten hiçbir zaman kaçmaz, şimdi de kaçmaz. Sevilla haritası zaten hepinizin gördüğü şeyler bunlar. Buraya baktığınızda şuradaki hani kurt olsa kuzuya yapmaz böyle bir paylaşım. Şimdi koca Akdeniz'e sığmayacaksınız geleceksin benim şurası Kaş, Meis adasını konuşuyoruz son günlerde sürekli gündemde değil mi? Sen diyorsun ki "Ticaretin de dahil, sen Akdeniz'de en uzun kıyıları olan ülke olabilirsin, ticaretin de dahil, gemi ticaretin de dahil, ticaretten bahsediyorum, yapamazsın. Benden izin almak zorundasın. Yani burayı sana denizden ziyade bir göle dönüştürürüm ben." Var mı böyle bir dünya. Kaş dediğimiz yer neresi? Bütün milletimiz çok iyi biliyor. 2 kilometre, anakaramızdan 2 kilometre ötesinden konuşuyoruz. Ege farklı mı? Hemen Çeşme'nin karşısındaki koyun adalarını düşünün, Sakız Adası'nı düşünün 1 kilometre. Atina nere, Sakız Adası, hemen İzmir'in, Çeşme'nin karşısını konuşuyoruz 1 kilometre nere, hemen Kaş'ın karşısındaki 2 kilometre nere? Benim Kaş'taki vatandaşım bunu görmüyor mu? Çeşme'deki vatandaşım bunu görmüyor mu? Her sabah kalktığında içi kan ağlıyor. Peki Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve milleti bunu kabul edecek mi? Avrupa Birliği şöyle diyor, dünya böyle diyor... Mümkün mü? Biz bu haritayı da bu haritayı aklından geçirenleri de kusura bakmasınlar yırtıp atarız, gerektiğinde ezer geçeriz. 
.... 100 yıl sonra .....
Tabii. Doğu Akdeniz'de bize söylenen şu, hem "bu haritayı tanımıyoruz" diyen ama aynı zamanda da... Oruç Reis olayı, güncel konulardan gidebiliriz. Ne yapıyoruz Oruç Reis ile kendi kıta sahanlığımızda kendi ekonomik faaliyetimizi yürütüyoruz. Aynen Karadeniz'de olduğu gibi. 320 milyar metreküp çıkınca ne yapacağız bunu? Vatandaşımıza refah olarak yansıyacak. Sanayicimize bu refah olarak yansıyacak, milletimize, ülkemize bir zenginlik olarak yansıyacak. Bu barışa bir katkıdır aslında. Bir ülkenin zenginleşiyor olması ilk etapta en yakınındaki komşularından başlamak üzere oranın da zenginleşmesi anlamına gelir. Yoksullaşması anlamına gelmez. Barışın artacağı anlamına gelir, daha büyük projelerin hayata geçirileceği anlamına gelir. Türkiye olarak biz buna böyle bakarız. Şimdi ne yapıyoruz Oruç Reis, bakın burada bizim kıta sahanlığımız içerisinde, kıta sahanlığı dediğimiz şey de uluslararası hukukta da zaten tanınan bir şey, karasularınızdan 0'la 200 kilometreye kadar bir alandaki şeyden bahsediyorsunuz. Bu bölge, bakın şu bölgede demişiz ki "Biz Oruç Reis ile şu bölgede arama yapacağız." Bununla ilgili Navtex'imizi de yayınlamışız. Yani bir bildirim yapmışız denizlerdeki bütün araçlara da. Şimdi vatandaş geliyor "Hemen bunun dibinde tatbikat yapacağım." diyor. Şimdi biz buna göz mü yumalım? Tamam, yapacaksan başka bir zaman yap. Peki bize söylenen ne? "Aslında bu Yunanistan'ı da rahatsız etmezseniz?" Ne yapalım? "Sizin hiç sorgulanmayan alanlarınızda yapsanız bunu." Hani sen bu haritayı tanımıyordun? Senin bilinçaltında neyin var? Bana neyi söylemeye çalışıyorsun? Hiç kusura bakma bu haritayı yırtıp atmak demek Oruç Reis'in burada bu faaliyetleri yerine getirmesidir. Bu faaliyetleri de yerine getirmeye devam edecektir. Yani sismik araştırmasını yapacaktır. Doğal gaz mıdır, petrol müdür veya başka bir şey midir, arayacaktır. Bulur, bulmaz o ayrı bir şey ama bu Türkiye'nin bağımsızlık mücadelesidir, istiklal mücadelesidir. Nerede? Denizlerinde, kıyılarında, kendi kıta sahanlığı içerisinde. Hiç kimse buna bir şey diyemez. Dolayısıyla biz de hemen sonraki dönemde zaten hem Navtex'imizi uzattık 28'ine kadardı biliyorsunuz Ağustos'un, şimdi 1 Eylül'e uzattık. Bu çalışmalar zaten devam edecek, tüm alanlarda devam edecek. Hemen Girit'in güneyinde güneydoğusunda da biz yine yeni bir tatbikat yapacağız. Onu ilan ettik. Devam edecek, bunlar da devam edecek. Yine Doğu Akdeniz dediğinizde hemen Kıbrıs'ı görüyoruz. Biz 1960'da bir anlaşma yapmışız. İki toplumlu bir anlaşma yapmışız. İki toplumun da eşit haklara sahip olduğu bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurmuşuz. Ondan sonra resmen soykırım yapan, Türk milletini yok eden ve bütün her şeyiyle buna hakim olmak isteyen bir yapıyla karşı karşıyasın, Rumlarla ve bunu yine destekleyen Avrupa'nın şımarık çocuğu Yunanistan'la karşı karşıyasın. Türk milleti buna müsaade mi edecekti? Etmedi işte 74 Barış Harekatı'yla ve sonrasında kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'yle birlikte. Şimdi Güney Kıbrıs'ın oradaki Rum Yönetimi'nin çıkıp "Buralar tamamı benim alanımdır. Dolayısıyla dönerim Mısır'la diğer tarafta İsrail'le diğer ülkelerle münhasır ekonomik bölge anlaşmaları mı yaparım. Ben burada da zaten çok zengin rezervler keşfettim. Bu rezervlerle ilgili de gerekirse de bunların hepsini de çıkarırım ve Türk toplumuyla da adada yaşayan Kıbrıs Türkü ile de bunu paylaşmam. Yok hükmündedir kabul ederim -uygulamayı itibarıyla bunu söylüyorum- ben yoluma devam ederim." Türkiye olarak ve Kuzey Kıbrıs'taki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşı olarak, Kıbrıs Türkü olarak bunu kabul mü edeceğiz? Var mı böyle bir dünya? Göz göre göre Girit'te Müslümanlara yaptıkları soykırımı Kıbrıs'ta yapmalarına müsaade mi edecektik? Zaten 74'te etmedik. Bugün yine etmeyiz. Bugün de aynı şeyi ekonomik anlamda etmeyiz diyoruz. Ne yaptık orada da? Dedik ki "Biz Kuzey Kıbrıs'ı tanıyoruz bir devlet olarak. Dolayısıyla Kuzey Kıbrıs'ın kendi karasuları vardır. Bu karasuları içerisinde de yine Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'yla da orada alanlar, sahalar belirledik, yetki verildi ve biz buralarda araştırma yaparız. Avrupa Birliği başta olmak üzere yine malum ülkeler başta olmak üzere ayağa kalktılar, "Ne oluyor?" Size ne oluyor? Sen gelip Kıbrıs Türkü'nün 60 antlaşmasına göre bütün haklarının eşit olduğunu söylediğin ve garantör ülkelerin de olduğu bir yapıda yok sayacaksın ve bugün oraya gidip hem sismik araştırmanı hem sondajını yapacaksın, rezervlerini tespit edip almaya çalışacaksın ondan sonra Kıbrıs Türkü bu araştırmayı yaptığı zaman, sondajı yaptığı zaman, Türkiye bu sondajı yaptığı zaman aynı yetkililer olarak hayır diyeceksin, böyle iki yüzlülük olmaz. Biz şunu söylüyoruz, ne pahasına olursa olsun Türkiye haklarını koruyacaktır. Kıbrıs'ta ve kara suları çerçevesindeki yine Kıbrıs Türkü'nün haklarını koyacaktır. Aynı şekilde Doğu Akdeniz'in her bir metrekaresinde, o suyun her bir metreküpünde haklarını koruyacaktır.

Meis Adası gündeme geldi. Meis Adası nedir Doğu Akdeniz'i konuşuyoruz. Tüm adalarda aynı şımarıklık ve aynı hakkaniyetsizlik olduğu için bunu dile getiriyorum. 12 adaları konuşuyoruz, Sakız başta olmak üzere Midilli, Rodos yine Ege tarafında gerek Lozan'da gerek sonraki 1947 Paris Anlaşması'yla 12 adalar boyutunda önce Türkiye'den alınan İtalyanlara verilen sonrasını İtalyanlar'ın Yunanistan'a verdim dediği... Kimin malını kime veriyorsunuz? Ve kendi aralarındaki anlaşmalara rağmen, "silahlandırılamaz" dedikleri adaların, Türkiye'nin dibinde, horozun öttüğünü duyuyorsunuz, adım adım adım 100 yıl boyunca silahlandıracaksınız, Türkiye buna "Olur, buyrun yapabilirsiniz" mi diyecek? Türkiye bugün ayağa kalkmış durumda. Milletiyle, devletiyle birlikte lideriyle birlikte buna "Dur" diyor. "Eğer durmazsan da bunun bedeli varsa öderiz, ödetiriz." diyor.
Meis Adası'nı söyleyeyim size, Mısır'la ilgili bazı şeyler var burada. Biraz önceki kıta sahanlığı diye ifade ettiğimiz şey, Türkiye'nin kıta sahanlığı budur Doğu Akdeniz dediğimiz şeyde bunu konuşuyoruz. Bakın şuradan Sevilla haritası neredeydi, biz ne diyoruz? Sevilla haritasını gösterdik biraz önce "Bize bunun dışına çıkamazsınız." diyen bir dünya ve bunun için de Yunanistan'ı kullanan da şımartan bir yapı. Biz de diyoruz ki biz bunu yırtar atarız. Böyle bir şey yok hükmündedir ve yoktur da zaten. Bizim için var olan budur. Bizim yaptığımız şey de Kıbrıs dahil kara sularını tanımaktır. Adaların hele hele burada Kaşlı bunu çok iyi biliyor her sabah kalktığında Meis Adası'ndaki horozun sesi ile uyanıyor çünkü. Meis Adası'ndaki de geliyor zaten yumurtasını, peynirini, yoğurdunu Kaş'tan alıyor, ticaretini oradan yapacak zaten. Bir ve birlikte olan, dostluk içerisinde yaşayan yapıdan bahsediyorsunuz ama şuraya bakın Yunanistan, Atina en yakın bölgesine 570 kilometre uzaklıkta. Geçen bir tekne, gemi, kendisi anlatıyor, "Buradan çıktım, bir şey getiriyorum, Çeşme'ye kadar geldim, 9 saat mi 10 saat mi geldim. Sürekli hala Yunan şeyleri vardı." 1 kilometreye kadar hatta onun da neredeyse ilerisinde biz söz sahibiz diye hala taciz eden bir yapı. Türkiye'de neresi burası? Burnunun dibi. Biraz önceki söylediğim kurt olsa kuzulara yapmaz bu paylaşımı dediğim şey bu. 100 yıl önceki leş kargaları gibi üzerimize çöktükleri dediğimiz yapı bu. Söktük, attık buradan kusura bakmasınlar. Buna dayanamayız. Peki burada da barış içerisinde yaşamak isteyen ve kendi haklarını savunan bir Türkiye, "Hadi bakalım bu yetmez?" "Ne istiyorsun kardeşim?" Bu ne kadar biliyor musunuz, bunun ne kadar olduğunu size göstereyim bir başka haritadan. Şu nokta 10 kilometrekarelik bir ada parçası, adacık. Peki ne istiyor Yunanistan? "Bunun 4 bin kat daha büyüklüğünde benim bir kıta sahanlığım var." diyor. Allah'tan kork. Burnumun dibine girmişsin. Göz göre göre, yani her sabah, her gece 7/24 benim vicdanımı sızlata sızlata buradasın. Sonrasında da diyorsun ki "Ya bunun şu kadarlık 40 bin kilometrekarelik bir alanda benim kıta sahanlığım var. Burada 1 ton ada var, şu adacıkları görüyorsunuz. Bunun hepsinde benzer şeyleri söylüyor. Bunun anlamı nedir biliyor musunuz? Sadece Doğu Akdeniz'i değil, buradaki Akdeniz'den bahsetmiyoruz, Ege adalarını da Türkiye için Yunan gölüne dönüştürmek isteyen bir zihniyetten bahsediyoruz.

"Elimizden kaza çıkmaz, gerekeni yaparız"

"12 mile çıkardık, çıkarmadık" olayı var ya. Bizim de "Hadi çıkarın nasıl çıkarıyorsunuz? 12 mile çıkardığınızda .... Meclis'imizin çıkardığı bir yetki var, savaş sebebidir. Bugün de arkasında durduğumuz ve bugün de o yetkinin hala geçerli olduğu bir yapıdır. 12 mile çıkması ne demek? Açık denizler var, yani karasularının dışında kalan, şu anda 6 mil karasuları Yunanistan için. Türkiye tarafında 3 mil ama genelde deniz hukukuna baktığınız zaman dikey ortay diye bir şey vardır. Bunun doğusunda kalan batısında kalan adalar şeklinde. Öyle bir yapı var ki "Hayır bu bana yetmez." Ne olacak peki sana yetmeyecek? "Bunu şuradan bir yerden çizmemiz lazım." Lozan'da da bunu çizmişler zaten, 3 mil. Şimdi "Onunla da yetinmem." diyor. Ne yapacaksın? "12 mile çıkaracağım." Çıkardığın zaman ne olacak? Şuradan aşağısına Türkiye inemeyecek. Ege'den aşağıya senin gemilerin, turistsen teknelerin, balıkçıysan balıkçı teknelerin, ticaret yapıyorsan buradan Karadeniz'den geçen, Marmara'dan geçen gemilerin açık denizlere inemeyecek demek. Bunu kabul etmemizi mi bekliyorsunuz? Bu savaş sebebi olmayacak da ne olacak? Cumhurbaşkanımız da bunu söylüyor zaten. Elimizden kaza çıkmaz. "Kazara falan" diyorlar ya gerekeni yaparız. Burada Türk milleti olarak biz gerekeni yapmayacaksak nerede yapacağız? Burada biz gerekeni yapmayacaksak hakkımızı aramayacaksak nerede arayacağız? Türkiye'nin tezi şudur, "Burnumun dibindesin zaten, ülkelerin kıta sahanlığı vardır ama şu adacıkların kara suları olabilir, hakkaniyetli davranıyoruz yine, kıta sahanlığı olamaz. Münhasır ekonomik bölgesi olamaz. Bunu kabul edemeyiz.
O daha çok ada devletleri için geçerli uluslararası sözleşmelerde.
Tabii. Rodos yanı başımda, şurayı kapatıyor o zaman ve yukarıda çıkıyorsunuz kalıyorsunuz. Türk milleti bunu kabul eder mi? Ben buradan milletimize sorayım. Peki Recep Tayyip Erdoğan bunu çıkıp da bütün dünyaya haykırdığı zaman, Recep Tayyip Erdoğan aslında milletin, kendi milletinin sesi oluyor, sessizlerin sesi oluyor, kimsesizin kimsesiyim derken aslında burada isyan ettiğinde bir haksızlığa isyan ediyor. Bunun üzerinden dünyadaki bütün haksızlıklara isyan ediyor. Bunun bedelini öderiz ama ödetiriz önce. AB buna karşı çıkacakmış da yok Kıbrıs ile ilgili yok bilmem ne ile ilgili. 60 Anlaşması diyoruz, Fransa geliyor Fransa buraya uçak koyuyor. Neyin uçağını getiriyorsun kardeşim, hangi savaş gemilerini getirmeye çalışıyorsun? Sen kimsin? Ey Fransa sen kimsin? Ey Macron, sen kimsin? Türk milletini ve Türkiye'yi tanımamışsın. Sen garantör ülke değilsin. Garantör ülkeler belli. Türkiye'dir, Yunanistan'dır, İngiltere'dir. AB tarafsız değil ki. Bugün Merkel'in açıklaması da öyle. Nasıl oturup da biz şimdi bunları konuşacağız? Türkiye net tavır koymak durumunda. Biz de onu yapıyoruz. Cumhurbaşkanımızın yaptığı da söylediği de budur.
Merkel'in o açıklamasından sonra Türkiye Avrupa'dan ne istiyor, ne tür bir çağrınız var, ne diyorsunuz Avrupa'ya?
Bizim Avrupa'ya söylediğimiz şu, Doğu Akdeniz de dahil olmak üzere Egeler de dahil olmak üzere Türkiye haklarından kesinlikle vazgeçmez ve geçmeyecektir. Bedeli ne olursa olsun şımarık bir üyenizin ne pahasına olursa olsun arkasında duracağım diye tüm Avrupa Birliği üyelerine ve kendinize bedel öğretmekten ziyade önce üyeniz olan Yunanistan'a ve çok farklı oyunlarla içeri aldığınız üye diye Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ni bir oturtun ve hakkaniyet ölçüsünde şu adalara bakın ve Türkiye'ye bakın, Türkiye'nin haklarına ve tezlerine kulak kabartın, rıza gösterin. Yoksa bu, gelecek açısından çok ciddi riskler oluşturur. Bu risklerin bedeli ne olursa olsun Türkiye bunu öder ve ödetir. Bunu söylerken de sürekli bedel öder veya ödetir derken de yani şeyi de kastetmiyoruz burada. Böyle önüne geleni tehdit eden falan bir ülke boyutunda değiliz. Biz kendi haklarımıza tecavüz etmeye çalışan birisine karşı bu duruşu sergiliyoruz. Yani gidip de başka birisinin yani Avrupa Birliği'nin üyelerinin sahalarında ve Avrupa Birliği'nin sahasında veya başka bir ülkenin sahasında hak iddia eden konumda değiliz. Kendi hakkımızın çiğnenmesine müsaade etmeyeceğimizi haykırıyoruz. Bunu da diplomatik anlamda her platformda, Cumhurbaşkanımız liderler seviyesinde, Dışişleri Bakanlığımız yine Milli Savunma Bakanlığımız, ilgili tüm bakanlıklarımız, kuruluşlarımız hepimiz her türlü görüşmelerimizde bunu dile getirmemize rağmen artık... Bu iletişimin en son noktası belki.

Hakkaniyet bekliyorsunuz... 
Hakkaniyet bekliyoruz. Bu hakkaniyet çerçevesinde de Türkiye'nin geri adım atmasını kimse beklemesin. Buna saygı duyulsun diyoruz.
Birkaç kelime de Libya'ya geçelim isterseniz. Libya'da durum nedir?
Libya'da durum zaten yine bütün dünya kamuoyunun gündeminde devam eden bir olay. Orada da önce yine BM tarafından tanınan bir yapı, hükümet olarak devlet olarak Saraç hükümeti. Diğer tarafta da yine darbeci bir zihniyet, teröristvari bir yaklaşımla Birleşik Milletler tarafından tanınan yapıyı yok etmeye çalışan ve Trablus'a kadar gelen bir parçalanma bölünme yolunda bir iç savaş ortamında. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler tarafından tanınan legal hükümetin de buna karşı Türkiye'den yardım ve destek talebinde bulunması. Bu süreçte son 10 yıldır belki daha fazla süredir devam eden Türkiye Libya görüşmeleri, sadece Saraç hükümeti ile değil öncesinde Kaddafi döneminden beri devam eden münhasır ekonomik bölge anlaşması çerçevesinde devam eden ilişkilerimiz birçok alanda devam eden ilişkilerimiz, ekonomik ilişkilerimiz, siyasi ilişkilerimiz ve sonuçta gelinen bir anlaşma boyutu. Hem münhasır ekonomik bölge anlaşması diye ifade edebileceğimiz herkesin anladığı dilde ifade ediyorum vatandaşın, kamuoyunun, bu anlaşmanın imzalanması ama sonrasında da yine legal hükümetin talebi doğrultusunda da her türlü desteği vereceğimizi ifade ettiğimiz ve Meclis'ten de yetki aldığımız, legal olarak Libya'da bulunduğumuz hem süreç olarak hem durum itibarıyla bir ortamdayız.
İşler yolunda gidiyor mu? Ne durumdayız Libya'da?
Biz eğitim faaliyetleri çerçevesinde oradayız ve hükümete de yine destek vermeyle alakalı oradayız. Türkiye resmin içerisine girdikten sonra darbeci zihniyetin ve terörist yapıların geri adım attığı bir dönemi yaşadık hatırlıyorsunuz, Sirte ve Cufra'ya kadar çekildikleri daha doğrusu itildikleri bir yapı. Bugün geldiğimiz nokta itibarıyla da yine darbeci Hafter taraftarlarını ve yine bakıyorsunuz Fransa'yı görüyoruz orada karşımızda. Nereye gitseniz ayağınıza dolaşan bir Macron var. Kendisini ispat etmeye çalışan ve onun için de kendi ülkesine gene bedel ödeten bir şahsiyetten bahsediyorsunuz. Biz orada da bu tezlerimizi anlatmaya çalıştık, çalışıyoruz. Berlin süreci vardı hatırlayın, Rusya ile yürütülen Türkiye'nin süreçleri vardı. Her iki taraf arasında bir anlaşma sağlanabilir mi noktasında yine Rusya'da yapılan görüşmeleri hatırlayın. Saraç tarafını Türkiye'nin ikna edeceği ve diğer tarafı da Hafter tarafını da Rusya'nın ikna edeceği, Türkiye tarafında Saraç'ın "Tamam" dediği, diğerlerinin masadan kaçtığı bir yapı ve sonrasında da saldırdığı, saldırmaya devam ettiği... Berlin sürecinde 5 artı 5 bir yapının kurulduğu, yine işbirliği ortamının sağlanmasıyla alakalı kalıcı ateşkese dönük ve tekrar Libya'nın bütünlüğüne dönük, Türkiye'nin tezi bu zaten, Libya'nın parçalanmaz bütünlüğü, orada yine bu darbeci zihniyet Hafter'in masadan kaçması veya kaçırılması, Türkiye'nin kararlı duruşu, Sirte ve Cufra'ya kadar gelen yapı. Bugün itibarıyla da geldiğimiz noktada yine bazı ateşkes görüşmeleri ve ilan edilen ateşkes yapısını görüyoruz. Özellikle Saraç hükümeti ve diğer tarafta da bu defa Hafter değil de yine Meclis diye ifade edilen ama Meclis'in çok azını temsil eden, yani 20-30 kişi neredeyse kalan diğer tarafların çoğu Trablus'ta zaten, BM nezdinde yapılan görüşmeler sonucundaki bir şeyden bahsediyoruz. Bir ateşkes konumundan, durumundan yine Hafter'in buradan kaçtığı, burada belirli bir çerçeve var. Türkiye olarak biz hala Libya'nın bölünmez bütünlüğü çerçevesinde yaklaşıyoruz ve Saraç hükümetini, Birleşmiş Milletler'in legal hükümet olarak tanıma taraftarıyız ve tehditlerle çözümün olmayacağı ile alakalı yine Türkiye açısından baktığımızda da imzaladığımız bir anlaşma var. Bu anlaşmaların da halel görmeyeceği bir çözüm noktasında gerek Dışişlerimiz, gerek Cumhurbaşkanımızın liderliğinde her türlü çalışmalar, faaliyetler devam ediyor. Ümit ederiz bir an önce çözüme ulaşılır ama bakıp göreceğiz, yani çok yakınen takip ettiğimiz, neredeyse günübirlik saat saat takip ettiğimiz bir yapı. Zaten yine dün de Cumhurbaşkanımızın da başkanlık Konseyi Başkanı ile yaptığı bir başka görüşme de vardı. Çok yakın takip ediyoruz.
Bir başka konu Lübnan, malumunuz Lübnan'da Beyrut Limanı'nda 4 Ağustos'ta büyük bir patlama oldu. Tabii Lübnan'da birçok dengeyi de sarstı. Türkiye hemen Lübnan'ın yaralarını sarmak için koşan ülkelerden biriydi. Hatta siz gittiniz, Dışişleri Bakanı ile birlikte. Ne yapıyoruz biz Lübnan'da şu an? Lübnan'ın yeniden ayağa kalkması, Beyrut'un toparlanması için Türkiye nasıl bir faaliyet yürütüyor?
Patlama olduğu ilk anda hemen oradaydık aslında. Cumhurbaşkanımızın talimatıyla ilgili tüm kurumlarımız harekete geçti zaten. Oraya vardığımızda bizim yardım kuruluşlarımız tamamen oradaydı. Arama-kurtarma ekiplerimiz, AFAD'ımız, Kızılay'ımız oradaydı. TİKA'mız oradaydı, ilgili tüm sivil toplum örgütlerimiz oradaydı aslında ilk andan itibaren. Hem de Beyrut Limanı'nda patlamanın olduğu merkezdeydi. Patlamanın olduğu deponun bulunduğu yerde arama kurtarma faaliyetlerini, enkaz kaldırma faaliyetlerini yürüten ekibiz. Akabinde biz hareket ettik. İlk etapta insani yardımlar çerçevesinde biliyorsunuz hemen Beyrut Limanı bulunduğu bölgede silolar var. Burada da Beyrut'un ihtiyacı olan buğdayın tutulduğu depolar ve oraya da çok ciddi şekilde zarar veren yani hem insani anlamda muhtemel bir drama sebebiyet verebilecek ama binaların bize ifade edilen, Lübnan Dışişleri Bakanı bana bizzat söyledi, "Dün bir yerdeydim 125 kilometre mesafede oradaki camların da yıkıldığını gördüm." dediği şiddette 2 bin 750 tonluk bir amonyum nitratın patlaması. İhmalden veya başka bir sebeple onun raporu açıklanacak. Çalışmalar yürütüldüğünü hem Cumhurbaşkanı da Başbakan da Meclis Başkanı da ifade ettiler. Dışişleri Bakanımızla hemen ertesi gün oradaydık zaten. Yine Meclis Dostluk Grubu başkanımız da heyetimizdeydi. Cumhurbaşkanıyla, yine Başbakan ve Meclis Başkanı ile ayrı ayrı görüştük. Önerilerimizi net bir şekilde ifade ettik. Her yerde olduğu gibi dedik ki "Bir insanı yardım olarak zaten buradayız." TİKA'mız, Kızılay'ımız dahil hemen un yardımıyla başladık. Arama kurtarma yardımlarıyla enkaz kaldırma yardımlarıyla gıda yardımlarıyla başladık. Sonrasında çok yoğun cam kırılımı vardı ve en büyük ihtiyacın o olduğunu gördük. Cam başta olmak üzere Beyrut'un yeniden ayağa kaldırılmasıyla alakalı inşaat malzemeleri yardımı yapacağımızı ifade ettik. O alanda iş birliği yapacağımızı... Beyrut Limanı Lübnan'ın ekonomik aktivitelerini, yani ekonomik faaliyetlerini, ekonomik yükünü kaldıran ana lokasyon. Limanı kaldırdığınızda Beyrut'u ekonomik olarak çökertmiş oluyorsunuz. Bel kemiği kırılmış gibi. Dolayısıyla Mersin Limanı ve akabinde İskenderun Limanı'nı da Beyrut Limanı tekrar ayağa kaldırılana kadar Mersin ve İskenderun limanlarını hem yükleme-boşaltma anlamında hem depolama anlamında kullanabileceklerini, depolardaki bu resmi faaliyetleri kendileri yürütebileceğini, oradan ana depolarda tutulup Lübnan'ın ihtiyacı oldukça da daha küçük ölçekli gemilerle taşınabileceğini ve bizim de burada katkı vereceğimizi ifade ettik. 
Başladı mı yoksa bir öneri olarak mı söylendi?
Değerlendiriyorlar. Biz bunları öneri olarak sunduk. Sonrasında yine Beyrut'un ayağa kaldırılması ile alakalı ve Beyrut Limanı'nın ayağa kaldırılması ile alakalı çok ciddi bizim müteahhitlik, biliyorsunuz inşaat tecrübemiz var. Bu alanda firmalarımız dünya çapında bir marka, tecrübe sahibi. Burada katkı verebileceğimizi, insani yardımlara da devam edeceğimizi söyledik. Hem Cumhurbaşkanı seviyesinde hem Başbakan ve Meclis Başkanı seviyesinde çok yakın, hem önerilerimiz çok yakın bulundu, özellikle Başbakan ve Meclis Başkanıyla görüşmelerimiz tabii çok daha sıcak bir ortamda gelişti. Orada ilginç de bir yapı var, hükümet sistemi olarak. Bir Taif anlaşmasıyla üçlü bir yapı oluşturulmuş. Cumhurbaşkanı Hristiyan olmak zorunda, Başbakan Müslüman Sünni ve Meclis Başkanı Müslüman Şii olmak zorunda. Sistemin kendi içerisinde de yetki kargaşası anlamında yoğun şikayetlerin bulunduğunu gördük tabii. Ama Türkiye'ye karşı çok çok samimi olarak her üç seviyede de Dışişleri Bakanı da yine Hristiyan olan bir arkadaşımız. Bana ifade ettiği doğrudan sözleri söylüyorum, Cumhurbaşkanının önceden danışmanı, yakın ekibinden olan bir isim, Türkiye'yi nasıl gönülden sevdiklerini, Türk insanını nasıl gönülden, bu birlikteliği yakınlığı hissettiklerini, aynı şekilde Başbakana geldiğimizde aynı yakınlığı hissettiğimizi, diğer tarafta baktığımızda da yine Meclis Başkanı aynı yakınlığı hissettiğimizi... Meclis Başkanı da başka bir şey de ifade etti orada bize. Bizim bir Sayda hastanemiz var. Meclis Başkanı da aslında sorumlu olduğu bölge olduğunu ifade etti. Cumhurbaşkanımızın talimatıyla Lübnan'ı ziyaretinden sonra ihtiyaç olan bir yer. Orada hemen talimat veriyor Sayın Cumhurbaşkanımız TİKA aracılığıyla bir hastane kuruyoruz orada. En ileri teknolojiyle kurulan bir hastane. Muhteşem bir bina içerisinde muhteşem ekipmanlar, ileri teknoloji hepsi de. Yanık ve travmatoloji hastanesi. Yani patlama olduğundaki en çok ihtiyaç olan bir yapı. Sadece kendi içlerindeki bu parçalı yapıdan dolayı birinin evet dediğine diğerinin hayır demesi gerek siyasi anlamda ve alttaki hantal bürokratik yapı da, kendi ifadeleriyle bunu söylüyorum, hastanenin bir türlü işletmeye alınamamış olması bizi de üzüyordu, acıtıyordu bunu gündeme getirdik. Orada da sağ olsunlar çok yakın bir karşılık verdiler, "Çok da ihtiyacımız var, hemen yapabilir misiniz? Dünya Bankası'yla da bunu görüşüyoruz ama çok sıkıntı çekiyoruz. Burada bize destek verebilirseniz hemen açalım." diye. Baktık ki 2011'de tamamlanan hastanedeki ekipmanlar son teknoloji, açılmamış bile paketinden. Şimdi hemen döndük her türlü desteği vereceğimizi ifade ettik. Cumhurbaşkanımıza konuyu arz ettik, hemen yine Sağlık Politikaları Kurulu Başkanımız, Cumhurbaşkanımızın talimatıyla tekrar gittiler ilgili kurumlarımızla büyükelçimizle de orada tekrar yeniden görüşmeler yapıldı ve şu anda da açılma sürecine girdik ve o hastane yıllar sonra bu vesileyle de olsa açılmış olacak.
Bizim orada gördüğümüz şu oldu, gerek Hristiyan gerek Sünni, gerek Şii, ifade ettiğimiz de bu oldu. Biz Türkiye'de baktığımızda bir vatandaşımızı görürüz, bizim için herkes değerlidir, insan olarak değerlidir. Hangi etnik yapıdan geldiği, hangi inanç yapısından geldiği, hangi kültürel kodlardan geldiği, bunu biz düşünmeyiz. Giresun'da bir sel felaketi yaşadık. Dün Malatya'da yaşadık, Bingöl'de yaşadık deprem felaketlerini düşünün, Elazığ'da yaşadık, birçok yerde yaşıyoruz. Şimdi hiçbirimizin uzaktan yakından hangi hizmet olursa olsun, vardığımızda hangi siyasi düşüncede, hangi etnik yapıdan, hangi bilmem neden hiçbir şey aklımıza gelir mi? Asla. Biz yaradılanı severiz Yaradandan ötürü. Farklılıklarımız zenginliklerimizdir. Dışarıya gittiğimizde de aynı şeyi yaptık. Suriye'de de aynı şeyi yapıyoruz, Irak'ta da aynı şeyi yaptık. Libya'ya gittiğimizde de Somali'ye gittiğimizde de aynı şeyi yaptık. "Kim nedir, ne değildir?" diye sormadık. Sırbistan'a gittiğimizde de aynı şeyi yaptık, Bosna'ya gittiğimizde de aynı şeyi yaptık. Kim Hırvat'tır, kim Boşnak'tır? Böyle bir şey sormadık, sormayız da. İnsanı insan olduğu için sever ve sonuna kadar ölümüne hizmet veririz. Şimdi Lübnan'da biz bunu anlatmaya çalıştık. Türkiye olarak size baktığımızda Hristiyan, Sünni Müslüman, Şii Müslüman görmeyiz. Biz size baktığımızda Lübnanlı görürüz. İnsan olarak görürüz ve Yaradandan dolayı severiz. Herkese eşit muamele ve Türkiye herkese eşit yakınlıktadır ve sonuna kadar da sizinle birlikte oluruz. Çünkü geçmişten gelen bir birlikteliğimiz, bir akrabalığımız var gönül coğrafyamız dediğimiz o gönül coğrafyasının sınırları içerisinde olan bir yer Lübnan. Sokağa çıkıp öncesinde vatandaşlarımızla buluştuk. Sonrasında Osmanlı'nın torunları oradaymış onlarla görüştük. Nasıl bir böyle duygu seli, Türkiye'ye özlem, Türk insanına özlem. Bizim hissettiğimizi hissettiklerini karşı karşıya geldiğinizde bütün yüreğinizle hissediyorsunuz. Sokağa mahalleye indiğimizde orada görmek istiyoruz dediğimizde Lübnan ve Türk bayrakları yan yana Recep Tayyip Erdoğan. Gördünüz onları da yaşadınız. Şimdi bu başka ülkelerin veya başka liderlerin zorla oluşturmaya çalıştıkları bir görüntü değil. Bu direkt tabandan gelen, içinde herkesin olduğu bir sevgi selinin o gönül coğrafyasından gelen bir sevgi senin her iki taraf açısından da kucaklaştığınız zaman kendi kardeşinizle kucaklaşıyorsunuz, öyle hissediyorsunuz. Ben Adana'ya gittiğimde birisiyle kucaklaştığımda ne hissediyorsam, Edirne'ye, Hakkari'ye, Yozgat'a gittiğimizde bir başka yere gittiğimizde sarıldığımızda Ankara'da İstanbul'da ne hissediyorsan aynı şeyi hissediyorsun. Orada çocuk da aynı şeyi hissediyor, yetişkin de aynı şeyi hissediyor. Gönül coğrafyası dediğimiz şeyi orada gördük. Dolayısıyla bugün de şunu söylüyoruz, sonuna kadar Lübnan'ın yanındayız. Her alanda yanındayız. Yanında olurken de herhangi bir beklenti içerisinde olmadan yanında oluruz diğer yerlerde olduğu gibi. Dolayısıyla Lübnan'la ilişkilerimiz hem ekonomik anlamda hem diğer anlamlarda da devam edecek.
Şu an çalışmalar sahada devam ediyor mu?
Bütün yoğunluğuyla hala ekiplerimiz orada. TİKA, Sağlık Bakanlığımız ile birlikte yine Sağlık Politikaları Kurulu Başkanımız da ekibin şimdi başında çok yoğun olarak. Büyükelçimiz de işin başında orada. Bu hastaneyi açıyor olacağız. İnsani yardımlar devam ediyor, buğday dahil diğer yardımlarımız devam ediyor. Teklif ettiğimiz diğer alanlarla ilgili görüşmelerimiz devam ediyor.
Ne zaman açılacak....
Tarih olarak henüz belirlenmedi ama en kısa sürede, çok hızlı bir şekilde devam ediyor. Yani biliyorsunuz biz tarih verdik mi, Cumhurbaşkanımızın o konudaki hassasiyetini biliyorsunuz, yani o tarihten önce de açmamız lazım. O talimatı biliyoruz öyle bir marjda tarihle çalışıyoruz zaten. Nasıl mesela Kıbrıs'ta pandemi ile alakalı bir hastane ile ilgili "Kıbrıs Türkü'nün orada bir hastaneye ihtiyacı var, açacaksınız. Nasıl İstanbul'daki bir hastaneyi 45 günde açtık, 55 günde açtık aynı tarihte Kıbrıs'ta açacaksınız." dedi. Şimdi günübirlik takip ediyoruz. 
Devam ediyor değil mi?
Tabii devam ediyor. Yani 45-60 gün arası dedik. Şimdi her akşam, Cumhurbaşkanımızın hesap soracağını bildiğim için böyle çalışıyoruz çünkü, her akşam akşama kadar neler yapıldı, dolayısıyla planlanan neydi, gerçekleşen nedir, sorun varsa hemen anında çözümü de dahil gerek kamu tarafında gerek firma boyutunda ve Sağlık Bakanlığımız aynı şekilde bütün o tecrübesiyle ekipleriyle orası da sahada. Orada da aynı şeyi yapıyoruz.
Bu çalışmaları anbean takip ediyor....
Tabii ki. Çok detay, hiç aklınıza gelmeyen bir şeyle... İstediğiniz kadar çalışın soru öyle bir yerden gelir hiç oraya bakmamıştık dersiniz. Halbuki çok detay çalışmışsınızdır. Dolayısıyla yaptığınız işe, bütün her şeyine hakim olmak durumundasınız. Cumhurbaşkanımızın yönetim ve liderlik modelinde bu var. Yani sadece karar alıp orada bırakmak değil. Onun uygulaması, sonuçları ile ilgili izleme ve takip noktasında çok onu da aynı kararlılıkla takip eder ve hesabını da sorar. Tüm ekip de bunu bilir. 
Sizin anılarınız güzel o konuda.
Bazen bizim ekibi aynı kararlılıkla biz de takip ederiz tabii ama bu kararlılık zaten liderden aşağıya doğru yansıyor. Niye bu kadar bastırıyorsunuz? Çünkü bize de bastıran bir lider var. İşler böyle oluyor ama takip ettiğinizde sonuç alıyorsunuz.
Başka bir konu da Giresun'daki sel felaketi. Nasıl gidiyor oradaki çalışmalar?
Tekrar hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet diliyorum ve yakınlarına da başsağlığı diliyorum. Türkiye'ye tekrar geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Giresun'daki sel felaketi aşırı yağış ve beraberinde oluşan heyelanlar, toprak kaymaları... Şu anda 8 vatandaşımızı kaybetmiş durumdayız biliyorsunuz. 7 vatandaşımızı da hala arıyoruz. Yaklaşık 47 vatandaşımız da yaralanmıştı. Gönül isterdi ki hiçbir vatandaşımızı kaybetmeyelim, hiçbir kayıp vatandaşımız olmasın. Böyle bir sonuç oldu. Allah rahmet eylesin de yaralılarımıza da Cenabı Hak'tan acil şifalar diliyorum. İnşallah kayıplarımızı da hala bulabilme ümidiyle de çok yoğun şekilde arama kurtarma çalışmalarına devam ediyoruz. Diğer taraftan enkaz kaldırma çalışmalarımıza da. İlk andan itibaren zaten Cumhurbaşkanımız, yine ilgili bakanlarımızı hemen sahaya yönlendirdi. İçişleri Bakanımız yine başta olmak üzere Çevre ve Şehircilik Bakanımız, yine bütün bu enkaz faaliyetleriyle ilgili ve tekrar hasarın ayağa kaldırılmasıyla ilgili. Yine ilgisi çerçevesinde Tarım Bakanımız, Devlet Su İşleri boyutu derelerin ıslahı da dahil. Orada köprüler ve yollarla alakalı yine Ulaştırma Bakanımız ve ilgili tüm bakanlarımız aslında, hangi bakanımız ilgili ise tamamı orada oldu. 5 bakanımız sürekli orada oldu ve bugün de hala orada oldular. Cumhurbaşkanımız da biraz önceki söylediğim çerçevede yine sahada kendisi de yapılan işleri fiilen görmeyi ve vatandaşımıza da kendi hemşehrilerine ve vatandaşına da yine sarılmayı yaralarını sarmayı, ne kadarının sarıldığını yerinde görmek için Giresun'u ziyaret edecek. Hasar tespit çalışmaları devam ediyor. Ağır hasarlı binalarımız, yıkık binalarımız var. Orta hasarlı, az hasarlı binalarımız var. Burada çok hızlı bir şekilde zaten Çevre Şehircilik ve TOKİ de yine devrede bu binaların hepsi ayağa kaldırılacak. Devlet yaraları bütün her şeyiyle diğer yerlerde olduğu gibi aynı kararlılıkla burada da saracak. Ben bu vesileyle şunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum, nasıl ki depremlerde "deprem öldürmez bina öldürür" diyorsak, dolayısıyla deprem riskine göre binalarınızı sağlam yapın, binalarımızı sağlam yapalım. Zemin etüdleriyle birlikte binalarımızı sağlam yapalım. Burada da aynı şey, burada da gerek toprak kayması gerek sel, bunlara dikkat ederek zemine dikkat ederek, dere yatağına yapılanmama ile alakalı çok ciddi bir bilince ihtiyacımız var. Sadece merkezden aldığınız kararlarla, çıkardığınız yasalarla bunu uygulama şansınız yok. Hangi sistemi kurarsanız kurun, sisteminiz ne kadar harika olursa olsun, sonuçta bu sistemi çalıştıran da çalıştırmayan da insan unsuru. Burada da hangi mevzuatı çıkarırsanız çıkarın, sonuçta sahada insan unsuru yani bizim kendi çocuklarımızı, kendimizi eğer önemsemiyorsak bile, çocuklarımızı, ailelerimizi, onların canını korumak için dere yataklarına yapılaşmadan vazgeçmemiz lazım. Bunu yapmadığımız sürece, bu bilinci sağlamadığınız sürece ne yazık ki bu yağışlar zaten Karadeniz'de sürekli bu yağışları alıyoruz. Karadeniz'de de çok meşhur bir söz var "Dere hakkını alır" diye. Hakkını alacağını bile bile oraya yapılaşmanın çocukları ve aileleri, kendi ailenizi, kendi çocuklarınızı, kendi çocuklarımızı, riske atmamamız bu anlamda çok önemli diye düşünüyorum. İnşallah bunları tekrar yaşamayız ama yerel yönetimlerimize de bu anlamda çok ciddi görevler düşüyor. Cumhurbaşkanımızın da ısrarla vurguladığı konu yine bu konular, gelecekle ilgili.
Daha ileri adımlar atacak mısınız dere yatakları meselesiyle ilgili?
Mutlaka. Sürekli gündemimizde olan bir şey var. Bu kriz yöntemleriyle ilgili hatırlayın biz özellikle müdahale boyutunda çok ciddi yol kat ettik. Dünyadaki en iyilerdeniz şu anda. Bir 10-15 yıl gerisine gittiğinizde hiçbir şeyin sistemin olmadığı gibi birçok alanda, burada da çok gerilerde olan bir yapıda şu anda dünyanın en iyilerindeniz. Şimdi zaten odaklandığımız alan bu afetler olmadan önce afetlerin önlenmesi diye ifade ettiğimiz yapısal dönüşümü sağlamak. Yani depremlerde depreme dayanıklı konutlar, buralarda da dere yatakları dahil toprak kaymaları dahil buraların önlenmesine ilişkin yani buralardaki risklerin azaltılmasına ilişkin önlenmesine odaklanmış durumdayız. Yani burada da Cumhurbaşkanımızın çok net bir kararlılığı var. Zaten bunu hatırlayın seçim döneminde de yerel yönetim seçimlerinde bir manifesto şeklinde ilan etmişti. Bu manifestonun parçası zaten onu detaylarına bakarsanız o manifestoda görürsünüz, en son belediye başkanları ile yapılan toplantıda da Cumhurbaşkanımızın ısrarla ifade ettiği şey buydu. Yerelde her bir acı her bir kaybımız yüreklerimizi dağılıyor bizim. Bunu sadece maddi yardımlarla, evet yaraları sarmaya çalışıyoruz ama maddi yardımlarla bu acıları giderme şansınız yok. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Bunu önlememizin tek yolu müdahale boyutunda nasıl dünyanın en iyisi olduysak yapısal anlamda da dünyanın en iyisi olacak bizde irade var. Cumhurbaşkanımızda bu irade çok net. Bunun sahaya yansıtılmasıyla ilgili yerel yönetimler ama ısrarla da her bir insanımızın her bir ailemizin bu bilinçte olması son derece önemli. Benim oradaki vatandaşlarımızdan da istirhamım bu olacak.


17 Kasım 2019 Pazar

Cumhurbaşkanı Erdoğan: YPG ve PYD'yi 'Kürt' diye tanımlamak saygısızlığın daniskasıdır

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "YPG ve PYD'yi 'Kürt' diye tanımlamak saygısızlığın daniskasıdır, onlar teröristtir." dedi.



Cumhurbaşkanı Erdoğan, "YPG ve PYD'yi 'Kürt' diye tanımlamak saygısızlığın daniskasıdır, onlar teröristtir." dedi.
Erdoğan, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Topkapı Kampüsü'nde düzenlenen Fatih, Silivri, Topkapı ve Zeytinburnu sosyal güvenlik merkezleri toplu açılış töreninde, Türkiye'nin son 17 yılda yaşadığı değişimin en somut hissedildiği alanların başında sosyal güvenlik sisteminin geldiğine işaret etti.


"İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." anlayışıyla sosyal güvenlik sisteminin baştan sona, yeniden inşa edildiğini, geçmişte işçi için ayrı, memur için ayrı, esnaf için ayrı verilen hizmetlerin tek çatı altında birleştirildiğini anlatan Erdoğan, şöyle devam etti:
"Böylece hem hizmet sunumunda hem de kalitede standardı sağladık. Mali açıdan daha güçlü hale gelen sosyal güvenlik sistemimizin bütçe üzerindeki yükünü de azalttık. Vatandaşlarımızın taleplerine doğrudan ve en hızlı hizmeti verecek bir iletişim ağı kurduk. Elektronik devlet uygulamalarıyla da geçmişte fiziki mekanlarda ve kağıt üzerinden yürütülen pek çok hizmeti, elektronik ortama taşıdık. Sosyal güvenlik borçlarının ödemesini kolaylaştırmak için çeşitli yapılandırma kanunları çıkardık. Muhtarlar ve güvenlik korucuları gibi geçmişte sosyal güvenlik primleri kamu tarafından ödenmeyen kesimleri de devlet şemsiyesi altına aldık. Pek çok kesime fiile hizmet süresi zammı hakkı vererek çalışma adaletini gözettik. Emekli maaşlarını insani düzeyde hayat sürdürebilecek seviyelere çıkardık. Geçtiğimiz 17 yılda emekli maaşlarını 4 kata varan oranlarda artırdık. Prim ödemesine ve yılına bakmaksızın hiçbir emekli maaşının 1000 liranın altında kalmamasını sağladık. Son olarak emeklilerimize kurban ve ramazan bayramlarında 1000'er lira ikramiye vermeye başladık. Emeklilik sonrası çalışmaya devam eden emeklilerin aylıklarındaki kesinti oranını önce düşürdük, sonra da tamamen kaldırdık. Yurt dışında çalışan vatandaşlarımızın sosyal güvenlik sistemimize intibakları için her türlü kolaylığı gösterdik. Tasarruf teşvik fonu ve konut edindirme yardımı kesintilerini yıllar sonra tüm hak sahiplerine ödeyerek, devletin milletine borçlu kalmasının önüne geçtik."

"Herkese birinci sınıf sağlık hizmeti sunuyoruz"

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen 17 yılda sosyal güvenlik alanının sağlık hizmetleri boyununda da ilerleme sağlandığını belirterek, "Sağlık hizmetlerinden yararlanmada prim borcu sürelerini esnettik. Ülkemizde genel sağlık sigortası şemsiyesi dışında kimseyi bırakmayacak bir sistem kurduk. Bu sistemde herkese birinci sınıf sağlık hizmeti sunuyoruz. Sağlık karnesi, yeşil kart gibi vatandaşlarımızın işini zorlaştıran veya rencide eden uygulamaların tamamına son verdik. Artık vatandaşlarımız istedikleri hastaneden sağlık hizmeti alabilmekte, istedikleri eczaneden ilaçlarını temin edebilmektedir. Biz gelmeden önce bir ilaç reçetesinin içindeki ilaçların hastaneden ya bir tanesini ya iki tanesini alabiliyorduk. Diğerlerini 'Git paranla al.' diyorlardı." diye konuştu.
Elektronik reçete sistemiyle yanlış ilaç yanlış doz gibi sorunların ortadan kaldırıldığını dile getiren Erdoğan, şunları söyledi:
"Ödeme listesindeki ilaç sayısını 2 katından fazla artırdık. Eve verilen sağlık hizmetlerinin finansmanını üstlenerek bu alanda dünyada eşine az rastlanır bir seviyeye ulaştık. Tüp bebekten kalıtsal hastalıkların tedavisine, psikososyal ve ruhsal problemlere kadar pek çok tedaviyi ödeme kapsamına aldık. Kanser tedavisinde oldukça yüksek bedeli olan işlemlerden ilave ücret alınmasının önüne geçtik. Yerli ilaç üretimi ve yerli plazmadan kan ürünleri üretimine özel önem verdik. Bu konuda tüm yaşanan sıkıntıları yakından takip ediyorum ve inşallah kısa sürede hepsini de aşacağız. Ateşli silah ve trafik kazaları kaynaklı 3 boyutlu protez ihtiyaçlarının bedellerini de karşılamaya başladık. Bunlar kolay işler değildi, ama şimdi protez olayında da biz annelerin, babaların yanındayız. Niye? 'Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.' Kanuni Sultan Süleyman böyle diyor. 'Gerekirse devlet olmasın ama benim vatandaşım sağlıklı olsun.' diyor."

"Hedefimiz çalışan herkesin kayıt altında olmasını sağlamak" 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, gençlerin okullarından mezun olduktan sonra 2 yıl daha ücretsiz sağlık hizmetlerinden yararlanabilmesinin temin edildiğini, istihdamın ekonomik boyutu yanında sosyal yönüyle de desteklendiğini vurgulayarak, şu bilgileri verdi:
"Kayıt dışı istihdamla etkin bir mücadele yürüttük. Kayıt dışı istihdamı yüzde 52 düzeyinden yüzde 36 seviyesine kadar indirdik. Böylece kayıt altındaki aktif sigortalı sayısını 12 milyondan 21 milyon 410 bin seviyesine çıkardık. Kayıt dışıyla birlikte toplam istihdam 29 milyonun üzerine kadar çıktı. İstihdamda son dönemde yaşadığımız kayıpları da hızla telafi ediyoruz, edeceğiz. Daha önce yüzde 8,4 seviyesine kadar düşürdüğümüz işsizlik oranı geçtiğimiz yılın ağustos ayında maruz kaldığımız kur, enflasyon, faiz saldırısının ardından yüzde 14'e kadar çıktı. Bu oranın özellikle eylül verisinin belli olmasıyla yeniden düşmeye başlamasını bekliyoruz. İş gücü arzı sürekli artan Türkiye, daha çok yatırım yaparak, daha çok üreterek, daha çok ihraç ederek, daha çok büyüyerek istihdamını geliştirecektir. 17 yıl önce göreve geldiğimizde ihracatımız 36 milyar dolardı, şimdi 171 milyar dolara çıktık. İnsanlarımıza sadece iş değil, aynı zamanda yüksek bir hayat standardı da sağlamayı amaçlıyoruz. Bunun için dünyanın ve ülkemizin değişen ihtiyaçlarına uygun istihdam politikalarının geliştirilmesine özel önem veriyoruz. Hedefimiz çalışan herkesin kayıt altında olmasını sağlamaktır. Kayıtlı istihdamı teşvik etmek için pek çok farklı projeyi, desteği hayata geçirdik. Kadınlara ve gençlere özel istihdam programları geliştirdik. İşverenlere ve çalışanlara sağladığımız teşviklerle istihdamın güçlü bir şekilde büyümesini sağladık. Ekonomideki genel toparlanma ve yeniden büyüme sürecinin etkisiyle önümüzdeki yıl çok daha sevindirici bir istihdam artışı bekliyoruz."

"Eskiden açık veriyordu, şimdi fazla veriyor"

Cari işlemler hesabının eylül itibarıyla verdiği fazlanın 5,9 milyar dolara çıktığını kaydeden Erdoğan, "Eskiden açık veriyordu, şimdi fazla veriyor. Altın ve enerji hariç tutulduğunda bu rakam, 47,7 milyar dolar fazlaya kadar çıkıyor. Bay Kemal ne diyordu? 'Bunlar şimdi IMF'e gidecekler.' diyordu. Bay Kemal, IMF'nin kapısını CHP zihniyeti açtı biz değil. Göreve geldiğimizde IMF'e borç 23,5 milyar dolardı. Mayıs 2013'te bu 23,5 milyar doları sıfırladık. Artık bizim IMF ile işimiz yok." dedi.
Erdoğan, Merkez Bankasının döviz rezervinin 105-106 milyar dolara çıktığını belirterek, "Başbakanlığım döneminde 135 milyar dolara kadar çıktık. Tekrar oralara çıkacağız ve daha da artacak. Eylül ayında sanayi üretimin yıllık yüzde 3,4 artış göstermesi, yıl sonu büyüme rakamının artı olacağını işaret ediyor." diye konuştu.
Turizmde bereketli bir sezon geçtiğine işaret eden Erdoğan, şunları söyledi:
"Şu anda görünen o ki bu yıl turist sayısı 50 milyonu aşacak. Türkiye, artık önemli bir destinasyon oldu dünyada. Açılan şirket sayısı yüzde 22'ye yakın arttı. Ana muhalefet yalan söylüyor, 'Azaldı.' diyor. Bunlar hesabı kitabı da bilmiyorlar. Faiz, maalesef yüzde 30'ların üzerine, yüzde 40a' doğru gitmişti. Ne oldu? Bir Merkez Bankası başkanını görevden aldık, yeni Merkez Bankası başkanımızla beraber şu anda faiz oranı yüzde 13,5'a kadar indi, daha da inecek. Enflasyon da inşallah tek haneli rakama inecek 2020'de. Yatırımda girişimcinin kredi faizi tek haneliye girdiği anda yatırımlar da artacak. Bu ne demektir? İstihdam da artacak. Bu ne demektir? Üretim de artacak. Bu ne demektir? Rekabet gücü de artacak Türkiye'nin. Bu ne demektir? Büyüme de artacak."

"Türkiye hak ettiği seviyeye ulaşacak"

Erdoğan, ülkenin risk priminin, dolayısıyla borçlanma maliyetinin sürekli azaldığını dile getirdi.
"Borsamız ne oldu? Şu anda 105, orayı yakaladık. Biz geldiğimizde neydi biliyor musunuz? 11'di, 11. Şimdi bak 105, 106 buralara geldi. Enflasyon, aylık enflasyon olarak söylüyorum yüzde 8,6 ile son 1,5 yılın en düşük seviyesine indi." diyen Erdoğan, ekonomik güven endeksinin son 15 ayın zirvesine çıktığını aktardı.
Erdoğan, faizlerin gerilemesinden, konuttan otomobil satışlarına kadar her alanda gözle görülür bir hareketlenme başladığına işaret ederek, "İnşallah bu olumlu gelişmeler devam edecek ve Türkiye hak ettiği seviyeye ulaşacak." diye konuştu.
Türkiye'nin gerçekleştirdiği sosyal güvenlik ve sağlık hizmetleri reformunun tüm dünyaya örnek olduğunu vurgulayan Erdoğan, pek çok devletin benzer bir sistem kurmak için harekete geçtiğini ama çoğunun bunu başaramadığını söyledi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Amerika gibi dünyanın en zengin ülkelerinden birinin dahi bu konuda hedeflerine ulaşamadığına dikkati çekerek, şunları kaydetti:
"Nüfusunun neredeyse tamamını sosyal güvenlik ve sağlık hizmetleri şemsiyesi altına almayı başaran Türkiye'nin farkı, kurduğu sistemin sürdürülebilirliğini de sağlamasıdır. Nitekim verilen hizmetlerin hem yelpazesi genişlediği hem kalitesi yükseldiği halde Sosyal Güvenlik Kurumumuzun gelirlerinin giderlerini karşılama oranı yüzde 71,5'ten yüzde 89,4'e çıktı. Üstelik geçtiğimiz 17 yılda emekli sayımız da 6,5 milyondan, 12,9 milyon seviyesine ulaştı. Buna rağmen sosyal güvenlik sistemimizin kendi kendini finanse etme oranı çok yüksektir. Geçmişte ülkenin diğer tüm hizmet alanları gibi sosyal güvenlik sistemini de çökertenler, bugün hiç yüzleri kızarmadan karşımızdaki bu tabloyu küçümsemeye, hatta kötülemeye çalışıyorlar."

"Benim milletimin bunları iyi tanıması lazım"

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, konuşması sırasında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun SSK Genel Müdürü olduğu dönemdeki hastanelerin durumunu gazeteci Savaş Ay'ın programından kesitlerle vatandaşlara izletti.
Görüntüler üzerine Erdoğan, "Tablo bu. Yani Bay Kemal'e beş tane koyun teslim edin, inanın kaybeder gelir. Yapacağı bir şey yok. İşte, en dinamik, kendini güçlü hissettiği zamanda kendisine SSK'yi verdiler, hal ortada. Ne diyor bir de? '10 yıl önce daha iyiydi, bugün daha kötü.' diyor. Şecaat arz ederken sirkatin söylüyor. Benim milletimin bunları iyi tanıması lazım. Hak ve hakkaniyetle bağdaşmayan bu gayretlerin gerisinde eski dönemdeki başarısızları örtme niyeti var." diyerek, vatandaşlara şehir hastanelerinden de görüntüler izletti.
O dönemlerde doğum yapan annelerin, ölülerin hastanelerde rehin tutulduklarını aktaran Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü:
"İşi gücü bu, gene bir şey söyleyecek tabii. 'Zarar ediyor.' Ben ne dedim, halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi yani halkıma hizmetten dolayı zarar ediyorsak edelim, edelim. Şu hali görüyorsunuz bakın. Bunlar benim Ahmet'ime, Mehmet'ime, Ayşe'me, Fatma'ma layık değil mi? Ama bunu çok görüyorlar ya... 'Zarar ediyor.' diyor. Halkıma hizmette zarar ediyorsak edelim ama bunlar götürdüler hep, götürdüler. Onun için de halka hizmet veremediler. Kirli, giyilmiş poşetleri tekrar vatandaşıma sattılar. Kan revan içindeki o serum şişileriyle ne yazık ki tuvaletleri, banyoları doldurdular. Sağlam girsen hasta çıkarsın o hale getirdiler."

"Bütün dünya bizim sistemimizi kendine uyarlamaya çalışıyor"

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sosyal Güvenlik Kurumuna yapılan bütçe transferlerine yönelik eleştirilerin çoğunun, bunların ne anlama geldiğinin dahi bilinmeden yapıldığını belirterek, şunları dile getirdi:
"Birileri Türkiye'nin sosyal devlet alanında geldiği seviyeyi anlamakta zorluk çekiyor. Daha da vahimi geçmişte faize ödenen paraların doğrudan millete hizmet için kullanılmasından da rahatsız oluyor. Anayasamıza göre zorunlu olan genel sağlık sigortasına 30 yıl boyunca niçin geçilemediğini izah edemeyenler, yapılan işlere kulp takmada yarışa giriyor. Geçmişte SSK'yi iflas ettirenlerin bugün erken emeklilik başta olmak üzere, teklif ettikleri her uygulamayla aynı amacı güttükleri bir gerçektir. Tutturmuş 'erken emeklilik.' İskandinav ülkelerinin hepsi bu sistemle battı ve bizim ülkenin başına da bu erken emekliliği dolayanlar maalesef bunun bedelini ödeyecekler ve ödediler. Niçin erken emeklilik? Bırakalım ne zaman emekli olması gerekiyorsa o zaman emekli olsun ve parasını da en güzel şekliyle alsın. Hem erken emekli olduğu zaman ideal olan ücreti alamayacak hem de ikinci bir iş aramak suretiyle de ikinci işle, işsizliğe ne yazık ki öncü olacak. Sosyal güvenlik sistemimizin çökmesini istemelerinin zaten tek sebebi, böylece oluşan kaos ortamından kendilerine siyasi rant devşirme hesabıdır."
Bu hesabın kötü, şer ve zararlı bir hesap olduğunu dile getiren Erdoğan, "Biz bunu politik hesaplarla yapmayız ve yapmayacağız da. Arkadaşlarıma söylüyorum, beni bu yola asla teşvik etmeyin. Milletimin faydası neredeyse ona varım, milletimin ve ülkemin zararına olan bir şeye asla yokum. Seçim kaybetsek de yokum. Bütün dünya bizim sistemimizi kendine uyarlamaya çalışıyor, bizdeki bazı köhne zihniyetler sistemi çökertmek için hinlik peşinde koşuyor." diye konuştu.
Erdoğan, rakamların, verilen hizmetlerin, yapılan işlerin ve sonucun ortada olduğunu vurgulayarak, milletin evinde, iş yerinde, okulunda, hastanesinde her yerde bu gerçekleri bizzat gördüğünü aktardı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, gençlerin eski Türkiye'yi hatırlamayacağını, yaşı 35'in üzerinde olanların o günleri iyi bildiğini, tüm bu alanlarda eski Türkiye'de yaşanan sıkıntıları, yoklukları, sefaleti kelimelere dökmenin dahi zor olduğunu dile getirerek, "Allah bir daha bize o günleri göstermesin. Elimizdeki imkanlarla sıkı sıkıya biz inşallah istikbale sahip çıkacağız." ifadelerini kullandı.

"Türkiye'de üniversite olmayan il kalmadı"

Yavuz Sultan Selim Köprüsü'nü, Marmaray'ı, Avrasya Tüneli'ni ve Osmangazi Köprüsü'nü yaptıklarını, İstanbul-İzmir arasını 4 saat 15 dakikaya indirdiklerini anlatan Erdoğan, büyük ve güçlü Türkiye'nin böyle kurulacağını, vatandaşlara en güzel hizmetleri vermenin bu olduğunu dile getirdi.
Erdoğan, dünyanın sayılı ilk üçü içerisindeki havalimanını kurduklarını, insanların dünyanın değişik yerlerinden gelip havalimanını gezdiklerini söyledi.
Mecidiyeköy'den havalimanına raylı sistem bağlantılarını kurduklarını anımsatan Erdoğan, "Ben üzülüyorum, pek bizim bu havalimanını kullanmıyorlar nedense. Halbuki kullansınlar ya hayırlı olsun. Niye kullanmasınlar. Biz ayrım yaparak kurmadık buraları, tüm milletimiz için kurduk." diye konuştu.
Göreve geldiklerinde 76 olan üniversite sayısının 206'ya yükseldiğini, Türkiye'de üniversitesi olmayan ilin kalmadığını anlatan Erdoğan, milletin eğitimin, sağlığın, güvenliğin, adaletin, teknolojinin, ulaşımın, enerjinin, sporun ve her şeyin en mükemmeline layık olduğunu dile getirdi.
Erdoğan, A Milli Futbol Takımı'nın Avrupa Kupası'na doğru gittiğini hatırlatarak, "İnşallah Avrupa Kupası'ndan başarılı bir neticeyle çıkmayı hem gençlerimizden istiyoruz hem de duamız o. Olmaması için de hiçbir sebep yok. Yeni bir tarihi inşallah gerek Şenol Hocamız gerekse ekibi, bu gençler yazacaklar, bunu görüyorum. Bu millete artık bu da yakışır. Bu millet bunu da başaracak, buna inanıyorum. Rabb'ime bize böyle bir millete hizmet etme imkanı verdiği için ne kadar hamdetsem azdır." ifadelerini kullandı.

"Bay Kemal, teröristlerle beraber yürüdü"

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye'nin içerideki kazanımları artırarak devam ettirmesinin bölgesinde ve dünyada güçlü bir devlet olarak varlığını sürdürmesinden geçtiğini belirterek, konuşmasını şöyle sürdürdü:
"İşte en son Amerika seyahatini izlediniz. Amerika seyahatinde yaptığımız görüşmeler, vardığımız neticeler ve Barış Pınarı Harekatı'yla ilgili Mehmetçiğimizin özellikle Suriye'nin kuzeyinde aldığı başarı ve kazandığımız hamdolsun o mücadele bir şeyi ortaya koyuyor. Bu millet bir şeye inandı mı bunu başarır. İstiklal Marşı'mızda ne diyor Akif, 'Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda/Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda/Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.' Evet Mehmedimiz öyle gitti. Fakat enteresan bir şey var. Şimdi Mehmedimiz orada şu ana kadar 11-12 şehit verdi ama Mehmedimizle beraber orada bu mücadelenin içinde olan Suriye Milli Ordusu var. Onlar da 160-170 civarında şehit verdi ve beraber yürüyerek bu mücadeleyi veriyorlar. Onlar için ana muhalefet 'terörist' diyor. Ya onlar o toprakların sahibi ve o topraklarda onlar bizim Mehmedimizle beraber yürüyorlar. Nasıl oluyor da sen onlara terörist diyorsun? Çünkü onlar teröristlerle beraber yürüdüler. Bay Kemal, teröristlerle beraber yürüdü, PKK ile beraber yürüdü, PKK'nın destekleriyle beraber yürüdü ve bu gerçekler belgelerle, filmlerle her şeyiyle elimizde."

"Teröristlerle Kürt kardeşlerimi birbirine karıştırmayalım"

Türkiye'nin son 6 yıldır ardı ardına maruz kaldığı saldırıların gerisinde gücünün kırılarak, kazanımlarının sınırlandırılarak hedeflerine ulaşmasının önüne geçme gayesi olduğunu belirten Erdoğan, şunları kaydetti:
"Sokaklarımız bunun için karıştırılmak istendi. Ama artık terörü Güneydoğu'da, Doğu'da büyük oranda hallettik. Ne diyorlar? Kürtler... Kardeşim öyle bir şeye getiriyorlar ki, YPG ile PYD'yi 'Kürt' diye tanımlıyorlar. Şimdi bu bir defa benim Kürt vatandaşlarıma saygısızlıktır. YPG ile PYD'yi 'Kürt' diye tanımlamak saygısızlığın daniskasıdır, onlar teröristtir. Teröristlerle Kürt kardeşlerimi birbirine karıştırmayalım. Hep söylüyorum, benim şu anda parlamentodaki grubumun içerisinde 50 Kürt milletvekilim var. Bizim böyle bir ayrımımız yok. Niye yok? Çünkü biz Kürt'üyle, Türk'üyle, Laz'ıyla, Çerkez'iyle, Gürcü'süyle, Abhazı'yla velhasıl yaratılanı Yaradan'dan ötürü sevdik. Biz de böyle bir ayrım yok."
Cumhurbaşkanı Erdoğan, güney sınırları boyunca terör koridoru kurma girişiminin Türkiye'yi kendi içine hapsetme projesinin ürünü olduğuna dikkati çekerek, bu saldırı dalgasının tamamını kararlılıkla ve cesaretle boşa çıkardıklarının altını çizdi.

"Kimse Türkiye'nin bileğini bükemez" 

Sadece bununla kalmadıklarını, tehditleri Türkiye sınırlarının dışında bertaraf edecek adımlar attıklarını anlatan Erdoğan, şöyle devam etti:
"Bizi kendi içimize hapsetmeye çalışanlara cevabımızı her alanda bölgemizde ve dünyada gücümüzü daha çok hissettirerek verdik. Tabii bu uzun soluklu bir mücadeledir. Ülkemize yönelik saldırıların, önümüze kurulan tuzakların, maruz kaldığımız haksız baskıların bir süre daha devam edeceği anlaşılıyor ama şu gerçeği de herkes görüyor. Türkiye bu tür ucuz numaralarla tehditlerle baskılarla kuşatmalarla teslim olacak bir ülke ve millet değildir. Bu ülkenin gerisinde binlerce yıllık bir devlet geleneği, kadim bir medeniyet mirası vardır. Bu ülkenin gücünün kaynağı dünyanın dört bir yanında etkisi hissedilen zengin kültür birikimiyle her bireyinin gönlüne ve zihnine nakşolmuş sağlam tarih bilincidir. Biz bu vasıflarımıza sıkı sıkıya sahip çıktığımız sürece Allah'ın yardımı ve milletimizin desteğiyle kimse Türkiye'nin bileğini bükemez, kimse ülkemize dik çöktüremez. Suriye'de, Irak'ta, Doğu Akdeniz'de, Libya'da, Afrika'da, Balkanlar'da verdiğimiz müuuml;cadele, dünyanın dört bir yanında yürüttüğümüz çalışmalar bunun en açık ispatıdır. Başaramadılar, başaramayacaklar."
Rabia işareti yapan Erdoğan, "Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet. Çünkü biz Türkiye'yiz, çünkü biz Türk milletiyiz. Çünkü bizim arkamızda yüz milyonlarca kardeşimizin duası bulunuyor. Yeter ki 82 milyon bir olalım, iri olalım, diri olalım, kardeş olalım, hep birlikte Türkiye olalım. Dünyada böyle bir gücü teslim alacak ne silah ne teknoloji ne para ne siyaset yoktur." dedi.
Türkiye'ye silahlı ve silahsız insansız hava aracı verilmediğini anımsatan Erdoğan, şimdi insansız hava aracı ve akıllı bombayı yaptıklarını, ürettikleri Akıncı'nın yüksek irtifa uçabilen, beşinci nesil, çok ileri bir silahlı insansız araç olduğunu ve Türkiye'nin terörle mücadelede en büyük gücü olacağını vurguladı.
Erdoğan, açılışını yaptıkları sosyal güvenlik merkezlerinin hayırlı olması dilediğinde bulundu.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, konuşmasının ardından Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya ve AK Parti İstanbul İl Başkanı Bayram Şenocak ile sosyal güvenlik merkezlerinin açılış kurdelesini kesti. Erdoğan, yanına gelen 10 yaşındaki Ayşenur Akkaya'ya ile bir süre ilgilendi, ona sarıldı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, açılışın ardından beraberindekilerle merkezi gezdi.

10 Kasım 2019 Pazar

Türkiye’nin milli teknoloji hamlesi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Barış Pınarı harekâtında görüldüğü üzere, savunma sanayisinde kendi teknolojisini üreten ve kendi yazılımını yapan bir ülke olmak, Türkiye’ye hem güven veriyor hem de Türkiye bu sayede adımlarını daha sağlam atıyor.







Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı açıkladığı yeni sanayi strateji belgesiyle Türkiye’nin savunma sanayisinde elde ettiği kazanımları diğer sektörlere yaymayı planlıyor. Bilindiği gibi, savunma sanayisinde kritik teknolojilerin yerli üretimi ve yerli ürün kullanım oranı yüzde 20’lerden yüzde 68’lere yükseldi. 


Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, bir yandan üniversitelerin yetkinliklerini ölçer ve planlarken, bir yandan da sanayinin bu yetkinliklerin farkına varması için çaba gösteriyor.

Barış Pınarı harekâtında görüldüğü üzere, savunma sanayisinde kendi teknolojisini üreten ve kendi yazılımını yapan bir ülke olmak, Türkiye’ye hem güven veriyor hem de Türkiye bu sayede adımlarını daha sağlam atıyor. Bu bağlamda, Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşmasının en önemli ayağı sanayide atılım gerçekleştirmesi olacaktır. Milli Teknoloji Hamlesi planlanırken, şimdiye dek çokça yapıldığı gibi hedefler sadece sözlü olarak açıklanmadı. Bilakis bu hedefler ölçülebilir bir şekilde ortaya konuldu ve süreçlerin her aşamada veriye dayalı olarak analiz edilmesi planlandı. Böylece yürütülen faaliyetlerin etki ve sonuçları düzenli olarak ölçülerek sonuçlar ilgili paydaşlar tarafından izlenebilecek; bu da süreçlerin şeffaf bir şekilde yürütülmesini ve izlenmesini sağlayacak.

Üniversite-sanayi işbirliği


Sanayide atılım yapmak isteyen ülkeler Ar-Ge harcamalarını daha çok stratejik addettikleri sektörlere yönlendirirler. Aynı zamanda araştırma ve geliştirmenin yuvası olan üniversitelerden de bu konuda maksimum seviyede faydalanırlar. Üniversite-sanayi işbirliğinin etkin bir şekilde gerçekleşmesi konusunu gündemine alan Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, bir yandan üniversitelerin yetkinliklerini ölçer ve planlarken, bir yandan da sanayinin bu yetkinliklerin farkına varması için çaba gösteriyor. Bu konuda, 2016 yılında TÜBİTAK’ın 42 odak alanda üniversitelerin yetkinlik düzeylerini uluslararası kriterlere göre değerlendirdiği bir harita hazırlandı.

Sanayi doktora programı


Üniversite-sanayi işbirliğini güçlendirecek bir diğer adım ise Sanayi Doktora Programı. Türkiye’nin genç ve dinamik nüfusunu sanayide atılım gerçekleştirmek için belirlenen odak sektörlerde ve tam olarak sanayinin ihtiyaç duyduğu alanlarda yetiştirmeyi, akabinde hiç vakit kaybetmeden istihdam etmeyi planlayan bu program kapsamında, doktora öğrencileri eğitimleri boyunca teorik bilgiyi pratik alanda uygulayarak yetişecekler. Programın istihdam garantisi vermesi, bu programa müracaat eden adayların doktora sonrasında iş bulma kaygısını ortadan kaldırıyor. Bu programın öğrencileri, üniversite ve sanayi ile birlikte seçilecek ve üniversite ile sanayinin birlikte karar vereceği projelerde araştırma yapacak. Geçtiğimiz yıl 517 öğrenci kabul eden bu programın 2019 başvuruları halen devam ediyor.

Beşerî sermayenin gelişimi


Türk toplumunu üretken, yenilikleri takip etmenin ötesine geçerek yenilik üreten, çalışkan, meraklı ve araştırmacı bir hale getirmek de Milli Teknoloji Hamlesi’nin önceliklerinden biri olarak belirlendi. Dijitalleşen dünyada gerekli olan insan-makine etkileşimi, analitik düşünme kabiliyeti, takım çalışmasına yatkınlık ve yapay zekâ konularında söz sahibi bir beşerî sermaye oluşturulması, veri okur-yazarlığı konusunda Türkiye’nin mevcut yetenek havuzunun dönüştürülmesi konusu da yeni sanayi strateji belgesinde dikkat çeken hususlar.


Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı açıkladığı yeni sanayi strateji belgesiyle Türkiye’nin savunma sanayisinde elde ettiği kazanımları diğer sektörlere yaymayı planlıyor.

Türkiye’nin meslek yüksekokulları ve meslek liselerinin potansiyelinden yeterince faydalanamadığı çokça ifade edilen bir gerçek. Bu noktada sanayi işgücü planlaması yapılarak bu okullara olan ihtiyaç alanları detaylandırılacak. Öğrencilerin test sistemi yerine ilişkilendiren, sorgulayan, gözlemleyen, deneyen ve paylaşan bir sisteme geçmesi sağlanacak. Meslek ve teknik eğitim liselerinin temel alanlarının Milli Teknoloji Hamlesi konularından esinlenerek değiştirilmesi ve sayılarının artırılması da planlar dahilinde. Bu okulların müfredatının insanla çalışabilen otonom robotlar, çok katmanlı üretim, siber fiziksel sistemler ve sensörler gibi, sanayinin ihtiyaç duyduğu alanlarda eğitim verecek şekilde gözden geçirilmesi gerekiyor. Ayrıca Türkiye’de meslek liselerinin ve meslek yüksekokullarının öğrenci kalitesinin artırılması ve bu liselerden edinilen mesleklerin toplum gözünde değer ve saygınlığının artırılması önemli. Zira günümüzde diğer liselere giriş hakkı kazanamadığı için bu liselere giden öğrenci sayısı çok fazla. Bu durum ise bu liselerdeki eğitim kalitesini düşürüyor ve bu liselerin asıl yapması gereken işleri gereğince yapamaması sonucunu doğuruyor.
Yeni Ekonomi Programı, büyüme ve istihdam başlığı altında, sanayinin ihtiyaçları ve dijital dönüşüm hedefleri doğrultusunda okul-sektör işbirliği modellerinin kurulması, özel sektörle işbirliği yapılarak eğitim ve öğretim müfredatının çalışma hayatının beklentilerini karşılayacak duruma getirilmesi konularına vurgu yapmıştır. Bu noktada Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın çalışmaları, yeni ekonomi programının başarıya ulaşmasında da önemli bir rol üstlenecektir.

Deneyap atölyeleri, “yıkıcı teknolojiler” ve Turcorn


81 ilde 9-17 yaş arasındaki çocuk ve gençlerin temel teknoloji eğitimi almaları ve proje üretmelerini amaçlayan Deneyap inisiyatifi, 100 Deneyap teknoloji atölyesinde beş yılda yaklaşık 50 bin özel yetenekli öğrencinin üç yıl süreli teknoloji eğitimi almasını planlıyor. Deneyap atölyelerinde özel yetenekli öğrenciler robotik, kodlama, nesnelerin interneti, siber güvenlik, yapay zekâ, enerji teknolojileri, nanoteknoloji, üretim ve tasarım alanlarında eğitim görmeye başladılar.
Teknolojideki yeni gelişmeler, halihazırda kullanılan pek çok araç ve yöntemin kullanım alanını daraltarak veya tamamen yok ederek onun yerine geçmiş, bu da “yıkıcı teknoloji” kavramını ortaya çıkarmıştır. Günümüzde hızla yükselen yıkıcı teknolojiler sensörler, nesnelerin interneti, yapay zekâ, robotik ve bulut bilişim olarak sayılabilir. Türkiye’nin dijital dönüşümde, yıkıcı teknoloji alanlarından en az birinde, dünya lideri pazar payına veya marka değerine sahip en az 23 akıllı ürün çıkarması, Sanayi Strateji Belgesi’ndeki 12 hedeften biri.
Girişim seviyesinden 1 milyar ABD doları ve üzeri değerlemeye ulaşan şirketler “Unicorn” olarak tanımlanıyor. Dünyada bu büyüklüğü aşan girişimlerin yüzde 40’ı Çin, yüzde 40’ı ise ABD merkezli. Sanayi Strateji Belgesi 1 milyar ABD doları değerlemesini aşan şirketlerin “Turcorn” olarak adlandırılmasını öneriyor ve bu ölçekteki Türk teknoloji girişimi sayısının 2023’e kadar en az 10 olmasını hedefliyor.

Programdan beklentiler


Sanayi Strateji Belgesi’nin birçok bakımdan yenilikçi olduğu, eski hataları tekrarlamayan bir nitelikte olduğu görülüyor. Kalkınma planları ve strateji belgelerinde karşılaşılan önemli bir sorun, planlamanın dört-beş yıllık süre için yapılması ve bu zaman zarfında planda hiçbir değişikliğe gidilmemesi oluyordu. Yeni Sanayi Strateji Belgesi’nde bu hata tekrar edilmeyerek piyasadaki gelişmelere ayak uydurabilecek esneklikte bir program tasarlandı. Türkiye’nin ticaret, sanayi ve ekonomisini ilgilendirecek küresel ve bölgesel gelişmeler yakından izlenerek gerektiğinde programın bu gelişmelere uygun şekilde revize edilmesi düşünülüyor.
Ayrıca geçmişte sanayi politikaları daha genel ve makro ölçekte belirlenir, realist olmaktan uzak, Türkiye’nin gerçekleri ile örtüşmeyen planlamalar yapılırdı. Herhangi bir odak sektör veya ürün grubu belirlenmez, tüm sektör, şirket ve ürün grupları teşvik kapsamına girebilirdi. Teşvik konusunda nokta atışı yapmadan başarıya ulaşılamayacağı artık görüldüğü için, bu kez mikro ölçekli bir planlamayla karşı karşıyayız.
Teşvik verilecek firma ve girişimciler ve ayrıca sanayide doktora programına alınacak öğrenciler seçilirken yetkinlik ve beceri seviyesi uygun olanlara destek verildiği ve seçimlerde hakkaniyetli davranıldığı takdirde, bu programın Türkiye’yi sanayide daha iyi noktalara taşıması beklenebilir. Kısa vadede revizyon ve adaptasyonu da mümkün kılan bu program uygulanırken, önemli olan bir diğer nokta da uzun vadeli planın ve vizyonun her daim uygulayıcıların önünde olması, bu hedeflerden şaşmadan, kısa vadede gerekli değişikliklere gidilebilmesi olacaktır.










30 Eylül 2019 Pazartesi

Berat Albayrak Yeni Ekonomi Programını açıkladı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, "Yeni Ekonomi Programı'nın bu yılki ana temasına "Değişim başlıyor" dedik." ifadelerini kullandı.


Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, "Değişim Başlıyor" ana temasıyla hazırlanan Yeni Ekonomi Programı'nı (2020-2022) (YEP) bakanlıkta düzenlediği basın toplantısıyla açıkladı.
Yeni Ekonomi Programı'nın ilk yılını tamamladıklarını ve bir yıllık performansın sonunda programı revize ederek, ikinci yılın başlangıç vuruşunu yaptıklarını belirten Albayrak, 2019-2020 yıllarını "dengelenme dönemi" olarak adlandırdıklarını anımsattı. 

Albayrak, tarihin en büyük iki kur saldırısı, küresel piyasalardaki türbülanslar, Avrupa ekonomisinde küçülme gibi gelişmelerin yaşandığı zor bir dönemde dengelenme hedeflerinin başarıyla uygulandığını ve felaket senaryolarıyla toplumda hakim kılınmaya çalışılan saldırı döneminin yaşandığını söyledi. 
Ülkenin potansiyeline ve sahip olduğu altyapıya her zaman güvendiklerine dikkati çeken Albayrak, doğru hamleler sonucu kötümserliğin yerini günün ilk ışıklarıyla iyimserliğe bırakacağına hep inandıklarını dile getirdi.
Albayrak, bu yılki programın ana temasını "Değişim Başlıyor" olarak belirlediklerini aktararak, şöyle devam etti:
"Artık ülkemizin bir üst lige çıkması için zaruret haline gelmiş bu değişimi hep birlikte gerçekleştiriyoruz. Önümüzde yapacak çok ama çok işimiz var. Yaşanan kur ataklarının ardından büyük bir resesyon beklentisine rağmen, eksi 2'ler, 3'ler, 5'ler, 'Türkiye küçülecek' beklentilerine rağmen, kuvvetle muhtemel yıl sonunu pozitif büyümeyle kapatmaya hazırlanıyoruz. 2019'da ekonomide daralma beklentileri genel kabuldü. Ekonominin raydan çıkacağına ilişkin tezvirata, kredi daralmasına şahit olduk, büyüme hedeflerinin bu durumdan etkilendiğini gözlemledik. Ekonominin en büyük kırılganlığı olan cari açıkta önemli başarı elde ettik. Yıllık bazda cari fazlada Cumhuriyet tarihi rekoru kırdık. 'Ekonomi daralırken cari fazla verilmesi normal' diyenlerin de buradan bazı şeylerin payını alacaklarını düşünüyorum. '2009 yılında neden bu kadar küçülürken cari fazla vermedik?' diye her ortamda soruyorum. Bunun için sürecin adına 'Dengelenme' dedik, daha fazla büyümeyi hedeflemedik. Sağlıklı ve sürdürülebilir büyüyerek orta gelir tuzağından kurtulmayı hedefledik. Ekonominin her alanında, her parametrede ideali yakalamaya çalıştık."

"Özel tüketimde ivmelenme bekliyoruz"

Enflasyonda hem TÜFE hem de ÜFE'de beklentilerin çok ötesinde performans ortaya koyduklarına işaret eden Albayrak, tüketimde dipten dönüşü oldukça kısa sürede gerçekleştirdiklerini ve yılın ikinci yarısında ertelenen özel tüketimde de ivmelenme beklediklerini vurguladı. 
Albayrak, swap piyasasının ülkeye taşınmaya başlaması, Merkez Bankasının piyasalarda finansal istikrar politikasını önceliklendirmesi, faizin öngörülebilir olması, Finansal İstikrar ve Kalkınma Komitesi ile finansal güvenliğin kalıcı hale gelmesi için çok önemli adımlar atıldığını aktararak, makroekonomik göstergelerin hemen hemen hepsinde kur ataklarının yaşandığı ağustos ayı öncesine gelindiğini bildirdi. 
Türkiye'nin bu dönemde kurda, faizlerde, borçlanma oranlarında ve Hazine tahvillerine olan ilgide en iyi ülke performansını gösterdiğine işaret eden Albayrak, tüketim talebinde daralma ve yatırımlarda erteleme gibi gelişmelere rağmen ihtiyatlı para ve maliye politikalarından taviz vermediklerini söyledi. 
Bakan Albayrak, alınan önlemlerle ekonomide yumuşak iniş sağladıklarına dikkati çekerek, "Şimdi önümüzde yeni bir dönem başlıyor. Dengelenme dönemi kazanımlarını koruyacağız ve bunun ötesinde bir süre daha bu süreci sürdürdükten sonra değişim sürecine başlayarak programımızı 2020 içinde ikinci faza taşıyacağız. YEP çerçevesi içinde 112 maddeden oluşan eylem planı hazırlamıştık. 112 maddenin 53'ünün 2019, 26'sının 2020 ve 33'ünün 2021'de hayata geçirileceğini takvime bağlamıştık. Şu anki durumda Eylül 2019 itibarıyla 53 eylemin yüzde 40'ını yani yaklaşık yüzde 75,3'ünü hayata geçirdik, diğer 13 eylemde de önemli ölçüde ilerleme kaydettik. 3 yıl boyunca hayata geçirilmesi planlanan 112 eylemin 44'ü yapılırken, 68'inde ilerleme kaydetme süreci devam ediyor." değerlendirmesinde bulundu.
Albayrak, bu dönemde ekonomide temel mücadele alanlarının başında yine enflasyonun geleceğini vurgulayarak, şunları kaydetti:
"Eğer ekonomide güçlü Türkiye idealini ortaya koyuyorsak, eğer büyük sıçramayı ve bir üst lige çıkmayı hedefliyorsak enflasyonu yüzde 5'in altına çekmeden bunların gerçekleşmesi çok zor. Enflasyonu yüzde 5'in altına indirmek bizim temel hedefimiz olmayı sürdürüyor. Geçen yıl, 2019 yılı için yüzde 15,9'luk enflasyon hedefi koymuştuk. Enflasyonla mücadelede sağlanan başarıyla 2019'u yüzde 12'lik enflasyon tahminiyle geride bırakmayı hedefliyoruz. 2020 için 9,8 olarak konulan hedefi yüzde 8,5 olarak revize ettik. 2021 yılında yüzde 6, 2022 yılında da yüzde 4,9'luk enflasyon hedefliyoruz. Bu hedefler doğrultusunda para ve maliye politikaları eş güdümlü olmaya devam edecek. Merkez Bankasına enflasyonla mücadelede bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da hükümetimiz ve bakanlık olarak güçlü destek vermeyi sürdüreceğiz. Mal ve hizmet piyasalarında rekabeti ve derinliği artıracak yapısal dönüşüm adımlarını sürdüreceğiz." 

"2020 yılına yüzde 5 büyümeyle başlayıp yıllık yüzde 5'lik büyümeyi devam ettirmeyi hedefliyoruz"

Albayrak, Enflasyonla Mücadele Programı ile "enflasyon yapışkanlığına karşı tarihte eşine ender rastlanan çok önemli bir başarı elde edildiğini" söyledi.
Belli bir süre enerji fiyatları ve ÖTV oranları gibi kamu tarafından yönetilen fiyat ve vergi ayarlamalarıyla fiyatlama davranışlarında olabilecek aşırı bozulmalara karşı çok sağlam bir duruş sergilendiğini belirten Albayrak, enflasyonun başarıyla düşmesi ve para politikasının etkinliğini kazanmasıyla fiyat ve vergi desteklerinin sona erdiğini hatırlattı. Albayrak, ÜFE ve TÜFE arasındaki makası beklentilerin çok ötesinde bir performansla kapatarak süreci tamamladıklarını bildirdi.
Buradaki kazanımları çok daha ileriye taşımak durumunda olduklarını vurgulayan Albayrak, mal ve hizmet fiyatlarındaki kur geçişgenliğini azaltmak için bazı ithal ürünlerin yerlileştirilmesi, alım garantili enerji kontratlarının yerlilik oranı da dikkate alınarak Türk lirası bazlı olmasını sağlayacaklarını dile getirdi. Albayrak, ayrıca bu alanda fiyatlarda düşüşü getirecek, rekabet ve verimliliği artıracak politika setini devreye alacaklarını kaydetti.
Gıda enflasyonuyla mücadele kapsamında gıda üretimini artırmak için sulama yatırımları yapılacağını, sebze-meyve fiyatlarında dönemsel dalgalanmaların önlenmesi amacıyla sera yatırımlarının teşvik edileceğini ifade eden Albayrak, Hal Yasası ve Perakende Yasası'nı en kısa sürede hayata geçirmeye çalışacaklarını anlattı.
Albayrak, "Kamunun yönlendirdiği bazı fiyat ve ücretlerde geçmiş enflasyon yerine YEP enflasyon hedeflerine göre ayarlamalar yaparak enflasyondaki atalet etkisini sınırlandıracağız." dedi.

"Yılı cari fazla vererek kapatacağız"

Dengelenme döneminin en başarılı alanlarının başında cari denge konusunun geldiğine işaret eden Albayrak, şöyle konuştu:
"Bu alan önümüzdeki dönem politikalarımızın en öncelikli meselesi olmaya devam edecek. 2019 yılı için cari açığın milli gelire oranında yüzde 3,3'lük hedef koymuştuk. Az rastlanır bir başarı ortaya koyarak yılı cari açık değil, inşallah cari fazla vererek kapatacağız. Büyüme hedefimiz ve ekonomideki toparlanmanın sonucu olarak talepteki değişimle birlikte cari dengede açık vereceğimizi önümüzdeki süreçte biliyoruz ama bu açığı dış finansman ihtiyacını makul düzeyde kalmasını sağlayacak bir seviyede tutacağız. Bu çerçevede 2020 yılı için cari açıkta milli gelire oranla yüzde 1,2'lik bir seviye hedefliyoruz. Bunu 2021'de 0,8'e ve 2022'de bu yapısal yapısal dönüşümlerle sıfıra indirmek için çalışacağız."
Albayrak, dış ticarette sağlanan değişim ve dönüşümün, cari açıkta sağlanan ve sürdürülecek kazanımların temelini oluşturduğunu söyledi.
Lüks tüketim mallarının ithalatına yönelik tedbirlerin 2020'de devam edeceğini, ithal ara malların üretimine yönelik çalışmaların yoğun şekilde süreceğini anlatan Albayrak, İVME Paketi ile başlatılan ihracatı ve yerlileştirmeyi destekleyen ölçülü ve sektör odaklı kredi politikasının 2020'de çok daha genişleyerek ve artarak devam edeceğini bildirdi.
Albayrak, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından açıklanan Sanayi Strateji Belgesi'nin bu alanda önemli bir görev ifa edeceğini aktardı. 
Bakan Albayrak, Türkiye Varlık Fonu'nun cari dengeyi güçlendiren, ülkenin stratejik hedeflerini destekleyen ve özel sektör iş birliklerine dayanan sabit sermaye yatırımlarıyla bu sürece katkıda bulunacağını, Turizm Strateji Belgesi'nin de önemli desteğini göreceklerini vurguladı.
Tüm yatırım ve teşvik uygulamalarında cari denge öncelikli uygulamaları artırarak devam ettireceklerini belirten Albayrak, Lojistik Master Plan ile ihracat ve sanayi alanındaki hedeflere büyük destek sağlayacaklarını aktardı. Albayrak, bu alanda oldukça kapsamlı bir politika ve tedbir setini detaylı şekilde çalıştıklarını kaydetti.

Vergi reformu

Bu yıl bütçe dengesinde program hedefinin biraz üzerinde kalındığına işaret eden Albayrak, şu değerlendirmede bulundu:
"Ekonomideki yavaşlama nedeniyle gelirlerimizin hedeflerimizin altında kalması bu sonuçtaki önemli faktörlerden birisi oldu. Böylesi zor bir dönemde ekonomiyi desteklemek, cari açığı azaltmak, enflasyonla mücadelede hedeflerimize ulaşmak için özellikle ithalatı frenlemeye yönelik adımlar atmamız da kaçınılmazdı. Önümüzdeki dönemde de gerek duyulduğunda üretime dayalı ekonomik dönüşümü finanse etmek için bütçe imkanlarını yine gerekirse kullanacağız ancak bunları yaparken her halükarda bütçe açığının milli gelire oranını yüzde 3'ün altında tutacağız. Bütçe açığının milli gelire oranında 2019'u yüzde 2,9 ile kapatmayı hedefliyoruz. 2020 ve 2021'de aynı oranı sürdürmeyi, 2022'de ise yüzde 2,6'ya düşürmeyi amaçlıyoruz. Bu kapsamda vergi adaleti sağlayacak, çok kazanandan çok, az kazanandan daha az vergi alınmasının önünü açacak ve gelirleri artıracak, uluslararası uygulamaları örnek alan bir vergi reformuyla ilgi adımları atmaya başlıyoruz. Ayrıca kamuda giderleri azaltmaya yönelik güçlü bir politika setini uygulayacağız. KİT'leri verimlilikleri artacak, kamu maliyesine yükleri azalacak şekilde yapılandırıyoruz."
Albayrak, kamu kaynaklarının kullanımının etkinliğini takip etmeyi kolaylaştıracak şeffaflığı ve hesap verebilirliği artıracak program bazlı, performans esaslı bütçelemeyi Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı ile birlikte hayata geçireceklerini söyledi.
Berat Albayrak, mali açıdan sürdürülebilirliği sağlamak ve kamu maliyesine olan yükü azaltmak amacıyla Sosyal Güvenlik Sistemi'nin aktüeryal dengesini güçlendirici politikaları sosyal adaleti gözeterek hayata geçireceklerini ifade etti.
Vergi tahsilat performansını artırmak amacıyla çok önemli değişiklikler yaptıklarını anlatan Albayrak, denetçilere sektör bazlı eğitimler verdiklerini, vergi tahsilat performansının haftalık olarak takip edilmesine imkan veren bir sistem kurduklarını, kamu yatırım harcamalarının ve teşvik programlarının etkinliğini artırıcı bir değişim programı başlattıklarını bildirdi. 

Büyüme hedefleri

Tüm alanlardaki hedeflerle uyumlu, kazanımları riske atmayacak büyüme planlamasını da tamamladıklarını vurgulayan Albayrak, şunları kaydetti: 
"Büyümede geçtiğimiz sene YEP çerçevesinde koyduğumuz yüzde 2,3'lük hedefin biraz uzağında kalacağız. Özellikle ikinci çeyrekle birlikte yaşanan, tekrar seçimle ötelenen ekonomideki bir çeyreklik kaymanın büyümeye etkisini bu yıl görmüş olduk. Yüzde 2,3'lük hedefin altında kalmanın baz etkisini de dikkate alarak 2020 yılını bir önceki yıldaki yüzde 3,5'lik rakamı güncelleyerek yüzde 5 büyümeyle başlayıp program boyunca, ülkemiz için sürdürülebilir ve doğal oran olan yıllık yüzde 5'lik büyümeyi devam ettirmeyi hedefliyoruz. Nitekim öncü veriler özellikle üçüncü çeyrekle birlikte ekonomik aktivitedeki toparlanmayla iş gücüne katılım ve istihdam oranlarında iyileşme sinyallerini vermeye başladı. 2020 yılında bunu daha da ileriye taşıyacağız. Başta enflasyon olmak üzere hedeflerimizde yakaladığımız başarı, faizlerde ve risk primimizde düşüşü beraberinde getirdi ve 2020 yılında bu düşüş güçlenerek devam edecek."
Yılın ikinci yarısından itibaren kapasite artırıcı yatırımların başlamasının, düşen faizlerle birlikte görülmeye başladığını belirten Albayrak, yapılan çalışmaların sadece bu sürecin başlı başına yüzde 4'lük bir büyümeyi doğal seyrinde sağlayacağını gösterdiğini söyledi.
Albayrak, proje bazlı yatırım teşvik sistemi başta olmak üzere Ar-Ge, yenilikçilik ve teknolojik dönüşümle yüksek katma değerli ürünlerin üretimine ekstra destek vereceklerinin altını çizerek, "11. Kalkınma Planı'nda yer alan kimya, ilaç, tıbbi cihaz, makine, elektrikli teçhizat, otomotiv, elektronik ve raylı sistem araçları olarak belirlenen imalat sanayi sektörleri, yeni ekonomik programın ruhunda da öncelikli alanımız olacak." ifadesini kullandı.
İvme finansman paketi ve benzeri araçlarla cari açığın düşürülmesine katkı veren katma değerli ve teknolojik üretim yapan firmaları ve projeleri öncelikli teşvik edeceklerine değinen Albayrak, "Varlık Fonu, petrokimya, madencilik ve yerli kaynağa dönük enerji üretimi alanları başta olmak üzere özel sektör iş birliklerinde sabit sermaye yatırımlarında daha etkin rol oynayacak. Sanayide kapasiteyi artıracak, maliyetleri düşürecek, rekabet potansiyeli kazandıracak Ulusal Verimlilik Planı'nı devreye alacağız. Ayrıca kapsamlı olarak bir mevzuat taramasını başlattık. Şirketleri, büyümeme yönünde teşvik eden, büyümeden kaçındıran düzenlemeleri de gözden geçirecek, yenileyeceğiz." diye konuştu.
Albayrak, büyümeyle ilgili çok kapsamlı çalışma yaptıklarına dikkati çekerek, "Yüzde 5’lik bu büyümeyle bütçeye baskı oluşturmayacak, biriken reel durgun alanı da hesaba katarak, fiyat artışına da neden olmayacağız." dedi.

"İşsizlikte iyileşme görülecek"

Büyüme hedefleri ve politikalarının hızlıca tesis edilmesinin istihdamdaki artışı da beraberinde getireceğini vurgulayan Albayrak, şunları kaydetti:
"2019'u yüzde 12,9'luk bir işsizlik oranıyla kapattıktan sonra, işsizlik oranını 2020'de yüzde 11,8'e, 2021'de yüzde 10,6'ya ve 2022'de 9,8'e düşürmeyi hedefliyoruz. Ekonomik aktivitedeki toparlanma ile iş gücüne katılım ve istihdam oranlarında iyileşmeyi göreceğiz. Program dönemi boyunca istihdamdaki kişi sayısının yıllık ortalama 1 milyon 66 bin kişi artarak işsizlik oranının kademeli gerilemesi sağlanacak. İstihdam teşviklerinin etki analizleri yapılarak, teşviklerin ihtiyaçlara göre yeniden tasarlanmasını sağlayacağız. İstihdamda, kredi şartlarının uygun hale gelmesi, inşaatta da talebin canlanmasını ve arz fazlasının azalmasını göreceğiz. Nitekim son bir yıldaki istihdam kaybının yaklaşık üçte ikisi inşaat sektöründen kaynaklandı. Tamamlanmaya yakın yapıların bitirilmesinin desteklenmesiyle kısa dönemde bu alandaki istihdama olumlu katkı sunacağını göreceğiz."
Albayrak, sulama ve sera yatırımlarının desteklenmesiyle tarımda arzı artırmaya yönelik zamanında verilen uygun fiyat ve yapılan alımlarla tarım sektöründe de işsizliğin azalmasının sağlanacağını belirterek, bireysel tüketimin artmasının, uygun kredi şartlarının, stok ve revizyon yatırımlarının, sanayi ve hizmet sektöründe ve turizm alanında istihdamı artıracağını dile getirdi.
"Gençlerde işsizlik, istihdam piyasasında talep edilen mesleklere yönelik, özellikle yoğun anlamda talebi olan, kodlama, bilgi işlemci, satış elemanı gibi benzeri alanlardaki hedef odaklı sertifika ve meslek edindirme programlarıyla maksimum genç istihdam edilerek bu rakamları da azaltacağız." diyen Albayrak, orta yaş gruplar, kadınlar ve gençlere yönelik girişimcilik ve meslek kazandırma programlarıyla orta vadede de işsizlikle mücadele edileceklerini söyledi.

Dolarizasyona karşı tedbir seti

Albayrak, programın son alanını, finansal istikrar için devreye alınacak politika setleri ve aksiyonların oluşturduğuna işaret ederek, program dönemi boyunca, finansal istikrarın güçlendirilmesi, dolarizasyonun azaltılması ve tasarrufların artırılması öncelikli hedeflerin başında olacağını kaydetti.
Finansal sistemin sermaye piyasası bacağını güçlendirilmek için çalışacaklarına da dikkati çeken Albayrak, uygulanacak olan vergi, teşvik ve kamu finansman politikaları yoluyla ülke kaynaklarının cari dengeyi güçlendirecek, yerli ve katma değeri yüksek üretime yöneleceğini ifade etti.
Albayrak, belirlenen hedefler doğrultusunda kredi kanallarının açılmasını sağlayacaklarına değinerek, şöyle devam etti:
"Dolarizasyona karşı bir tedbir setini devreye alacağız. BIST'de yeni oluşturulacak alternatif ürünler, Omnibus ile Devlet İç Borçlanma Senedi (DİBS) piyasasının uluslararası teminat özelliği getirilmesi başta olmak üzere, hisse senedi piyasasında hisselerin gruplandırılarak yatırımcının kolay seçiminin sağlanması, halka açılmanın vergi indirimleriyle derinleştirilmesi, döviz piyasasının kurulmasıyla birlikte ilave tedbirler getirilmesi önümüzdeki süreçteki önemli planlarımız arasında yer alıyor.
Bankacılık sektörü için sık sık gündeme getirilen NPL'lerle ilgili reform niteliğinde bir adım atıldı. Bankalarımız için artık temiz bir sayfa başlangıcı önümüzdeki dönemde göreceğiz. Artık bankaların, gerçek meseleleri olan, finansman sağlama işine döneceklerini düşünüyoruz. Birçok defa vurguladığım hedeflerle uyumlu finansman modellerini tıpkı kamu bankalarının yaptığı gibi özel enstrümanları yeni ürünleri devreye alarak sektörde daha etkin rol oynayacaklarını bekliyoruz."

Sermaye piyasaları için reform paketi

Albayrak, yılda 60 ila 100 milyar lira büyüklük sağlayacak Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES) sosyal tarafların mutabakatıyla kurulacağını ve sermaye piyasalarını derinleştirecek kapsamlı bir reform paketinin devreye sokulacağını söyledi. 
Berat Albayrak, İstanbul Finans Merkezi'nin de 2021'in sonuna doğru devreye alınacağını kaydetti.

"Bu sene çok daha etkin şekilde sahada olacağız"

Geçen sene YEP'i açıkladıklarında, ekonomideki sorunları doğru tespit eden bir program olduğuna dair geri dönüşler aldıklarını belirten Albayrak, "Bugün bir kez daha sağlam adımlar ve aksiyonlarla yeni bir program ortaya koyduğumuzu tüm kalbimle söylüyorum. Çok zor bir süreci milletimizin ve paydaşlarımızın desteğiyle geride bıraktık." diye konuştu.
Albayrak, oluşturulmak istenen tüm panik ve korku havasını dağıttıktan sonra artık kolları yeniden sıvadıklarına işaret ederek, uluslararası piyasalara güven ve kredibilite açısından her türlü şeffaf iletişim noktasında bu süreci yönetmeye devam edeceklerini vurguladı.
Bu sene farklı olarak, çok daha etkin şekilde sahada olacaklarını aktaran Albayrak, şöyle devam etti: 
"Değişim tüm Türkiye olarak hepimizden başlıyor. Türkiye yeni bir ekonomik modele geçiyor bu programın ruhunda. Bir üst lige çıkmak istiyorsak tüm paydaşlar olarak değişmek zorundayız. Reel sektörümüz ve bütün paydaşlarımız ülkemizin her yerinde artık sahada. Bu bilinçle bu süreci gerek bizler gerek paydaşlarımız hep birlikte yaşayacağız. Bu programın yürütülmesi, gerekirse değişiklerle ilgili istişareler yapacağız, görüşlerimizi paylaşacağız. KOBİ'lerimize ayrı bir önem vereceğiz. Etkili olabilmeleri için beklentilerini, sorunları dinleyeceğiz. Ülkemizin yeni bir başarı hikayesini milletimizin desteği, reel sektörümüzün, yani sanayicimizin, tarımın, hizmet sektörünün ve finans sektörünün tam kapasiteyle çalışması, bunlarla birlikte, yeni YEP'le birlikte gerçekleştireceğiz."
Albayrak, programın hazırlanmasında emeği geçenlere teşekkür etti. 


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html