BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
James Jeffrey sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
James Jeffrey sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

24 Aralık 2018 Pazartesi

Fırat'ın doğusundaki askeri operasyonunun stratejik boyutları

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
"Verimli Suriye" olarak bilinen Fırat'ın doğusu aynı zamanda ABD'nin Ortadoğu'nun ortasında konuşlanmasına ve İsrail'e ilave himaye sunmasına imkan veren stratejik bir konumda.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı Fırat'ın doğusuna yönelik askeri harekatla, terör örgütü YPG/PKK unsurlarının Suriye'nin doğusunda ve kuzey doğusunda ABD desteğiyle kontrol altına aldığı bölgelerde bağımsız bir oluşum kurma çabalarına son verilmesi amaçlanıyor. 
Bu adım birçokları için şaşırtıcı olsa da Türkiye'nin güvenliği için hayati bir önem taşıyor.

Son olarak ABD'nin Suriye'deki askeri varlığını sonlandırma kararı almasının ardından, Türkiye'nin Münbiç'e yapacağı askeri operasyona ilişkin beklentiler iyice arttı. 

ABD'nin çekilme kararı, Barack Obama'nın Cumhurbaşkanı Erdoğan'a 2016'da verdiği sözün geç de olsa bir şekilde yerine getirilmesi anlamına geliyor. Washington'ın terör örgütü YPG/PKK unsurlarına verdiği silah desteğine ve eğitime bakıldığında, yapılanların DEAŞ terör örgütüne karşı savaş için gereken miktarı çoktan aştığı görülüyor. 

ABD, YPG/PKK unsurlarına hafif, orta ve ağır silahlar ile bir orduyu tamamen donatmaya yetecek düzeyde mühimmat desteğinde bulunmuştu.

Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türk devletinin elinde bulunan somut delillere dair yaptığı açıklamada, uluslararası koalisyonun DEAŞ'a karşı savaşıp yok etmesi gerekirken, DEAŞ'ın bazı liderlerini koruduğuna dikkatleri çekmişti. 

Bu durum, bir anlamda ABD'nin, DEAŞ tamamen yok oluncaya dek terörle mücadele amacıyla Suriye topraklarında bulunduğu sözlerini de boşa çıkarmıştı.

ABD'nin bir başka gerekçesi ise İran'ı Suriye'den çıkarmaktı. Ancak İsrail'in zaman zaman bazı kritik İran mevzilerini vurması dışında, şimdiye kadar İran'ı çıkarmaya yönelik ciddi bir çaba görülmedi. İranlı milisler Dera'dan Süveyda'ya, Halep'ten Hama'ya ve İdlib kırsalına kadar Suriye'nin her tarafına yayılmış durumda. İran'ın yayılma alanı genişlemesine rağmen, ABD'nin -İranlı milislerin Rus paralı milisleriyle iş birliği içinde gerçekleştirdiği T4 askeri üssü saldırısına karşı koymak dışında- hedef almak bir yana, İranlı milislerinin hareketlerini dahi önlediği görülmedi.

Washington ve Brüksel, Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG), ABD'nin terör örgütleri listesinde bulunan PKK'nın militanlarından oluştuğunu biliyor. Amerikalı subaylar ayrılmadan önce, bu güçlerin sözcüsü olan Talal Silo'ya bunu söylemişti. 

Bu inkar edilemez gerçeğe rağmen Washington, Haseke'de ve Irak'ın kuzeyinde özel birlikler olarak bu militanları silahlandırmaya ve eğitmeye devam etmişti. Washington, ele geçirdikleri bölgelerde halkı zorla göç ettirme suçları işleyen, demografik yapıyı değiştiren bu militanlara destek vermeyi sürdürdü. 
Zorla göç ettirilen, evleri yıkılan milyonlarca Arap ve Türkmen için, ABD'nin Suriye'den çekilmesi hiç şüphesiz bir takım önemli sonuçlar doğuracaktır. ABD desteğinden yoksun kalan YPG/PKK terör unsurları, başta Münbiç olmak üzere birçok bölgeyi terk etmek durumunda kalabilir.


Fırat'ın doğusunun stratejik önemi


Fırat'ın doğusu doğal gaz ve petrol rezervlerinin yanı sıra, tarım ve su kaynaklarını barındırması bakımından "verimli Suriye" olarak bilinir. Bu durum ABD'nin buraya el atmasına neden oldu. Ayrıca bu bölge, ABD'nin Türkiye, Irak, İran ve Körfez'e yakın bir şekilde Ortadoğu'nun ortasında konuşlanmasına ve İsrail'e ilave himaye sunmasına imkan veren stratejik bir konumda.

Washington tarafından sözde teröre karşı savaşta stratejik ortak olarak seçilmesinin ardından, SDG ABD'nin bölgedeki kara gücü oldu. Bu da SDG'nin özerk bölge/devletçik kurma hayalinin peşinden gitmesinin yolunu açtı. SDG bu hayaline kavuşmak için Arap, Türkmen, Süryani ve diğer etnik gruplar ile ayrılıkçı/Öcalancı ideolojiyi reddeden Kürtler üzerinde baskı kumak ve demografik yapıyı değiştirmeye çalışmak gibi bir dizi etnik temizlik hareketlerine yöneldi.


Daha önce verilen sözler tutulmadı


ABD'nin bilinen oyalama taktikleri, sözleri yerine getirmeme ve anlaşmaları uygulamama tutumu, Ankara'da rahatsızlık oluşturuyordu. Eski ABD Başkan Yardımcısı, Suriye'de güvenli bölge oluşturulması hususunda Türkiye ile beraber çalışmayı vadetti ve bu konuda anlaşmaya imza attı. 

Bizzat kendisi ve onunla beraber dönemin Savunma Bakanı, SDG'nin Fırat nehrinin batısına geçmeyeceğini taahhüt etti. Ancak Türkiye'nin uyarılarına rağmen, SDG Fırat'ın batısına geçti ve Münbiç ile Tel Rıf'at'ı işgal etti. Sonra ABD, ABD-Türkiye ortak güçlerinin gözetiminde bu militanları bir takvime göre Münbiç'ten çıkaracağını vadetti. Ancak bunların çıkartılması ve anlaşmanın uygulanması yerine, bu güçler tüneller kazmaya başladı.
ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Ankara'daki son görüşmelerde Türkiye'nin sınır gözlem noktalarını boşaltma yönündeki talebini reddetti. 
Ama bardağı taşıran son damla, James Jeffrey'in ABD'nin askeri varlığının devam edeceği ve Washington'ın Fırat'ın doğusunda daha önce Irak'ın kuzeyinde yaptığı uygulamaları tatbik edebileceği yönündeki açıklamaları oldu. Jeffrey bu açıklamalarıyla askeri ve güvenlik tedbirlerini, uçuşa yasak bölge ilan edilmesini, gerektiğinde müttefiklerini savunmak için doğrudan askeri müdahale yapılmasını kastetti.


Trump'tan yeşil ışık


Erdoğan ile telefon görüşmesinde Trump, Türkiye'nin stratejik güvenliğini koruma çabalarını anladığını gösterdi. 
ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, NATO önündeki konuşmasında, SDG'nin ABD ve uluslararası koalisyonun terör örgütü DEAŞ'la mücadelede ortağı olduğunu belirtti. Yani iki taraf arasındaki ortaklık bununla sınırlıydı ve ABD güçleri Fırat'ın doğusunda Türk güçleri tarafından gerçekleştirilecek bir operasyona müdahalede bulunmayacaktı.


Moskova Türkiye'nin operasyonunu memnuniyetle karşılayacak


Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD'nin Suriye'deki nüfuzunu zayıflatmak ve Türkiye ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların şiddetini artırmak için Ankara'nın Münbiç ve Fırat'ın doğusunda operasyon yapmasını destekleme konusunda hiç tereddüt etmeyecektir. 
Bu durum, Rusya'nın Suriye ve Ortadoğu stratejisinin yararınadır ve Türkiye'nin Moskova'ya daha fazla yakınlaşması için de bir fırsat oluşturacaktır.

Fırat'ın doğusuna yönelik operasyon Türkiye için stratejik bir zorunluluk

Türkiye'nin Fırat'ın doğusuna yönelik askeri operasyonunun stratejik boyutunu ele almadan önce şu soruyu sormak gerekir: "Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları olmasaydı, (parçalanmamış) birleşik bir Suriye'den bahsetmek mümkün müydü?"

Farz edelim ki Türk ordusu sınırın öteki tarafında yapılanlara seyirci kalmış, bir anda milliyetçilik hisleri kabaran çevrelerin istediği gibi, hiç bir şey yapmadan PKK militanlarının kuzey Suriye'nin demografisini değiştirmesine engel olmamış ve Fırat Kalkanı ile Zeytin Dalı harekatlarını gerçekleştirmemiş olsun. Şu an Suriye'de durum ne olurdu?

En muhtemel, belki de tek senaryo şu olurdu: ABD ve onun müttefikleri PKK/PYD militanlarının varlığının ve operasyonlarının meşruiyet kazanması için, El-Bab kenti ve çevresi terör örgütü DEAŞ'ın elinde olacaktı, buna karşılık olarak da Suriye'nin kuzeyinin tamamı Akdeniz'e kadar Suriye Demokratik Güçleri'nin kontrolüne geçecekti. 
Böylece terör elebaşı Abdullah Öcalan'ın devletçiği Suriye'de emrivaki olarak kurulmuş olacaktı.

Bugün Fırat'ın doğu bölgesinde aynı senaryo tekrarlanıyor. Sincar dağı ikinci bir Kandil dağına dönüştü; ayrılıkçı militanlar için korunaklı bir sığınak teşkil etmeye başladı. PKK/PYD'li teröristler bugün "ikinci İsrail" anlamına gelen "Öcalan devletçiği"ni kurma aşamasına geldiler. Ya bu haksız duruma son verilecek ya da sadece Suriye'nin birliğini değil, istisnasız bölgedeki ülkelerin tamamını tehdit eden bir durum oluşacaktır.

İlginç olan ve hayrete düşüren şey ise bazı Arap ülkelerinin yıkıcı ve tehlikeli olan bu ayrılıkçı projeyi desteklediğini gizlememesidir. Bu devletler için -kardeş bir ülkenin parçalamasına katkı sağlasa dahi- Erdoğan'ın karşısında olmak yeterli bir gerekçedir.

Fırat'ın doğusundaki askeri operasyonun Türkiye için stratejik bir zorunluluk olduğu doğrudur. Ancak bu aynı zamanda ileride Suriye'nin birliği için de bir emniyet supabıdır.


10 Aralık 2018 Pazartesi

TSK operasyon için hazır ama…

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Farkında mısınız bilmiyorum.
'TSK, Fırat’ın doğusu için operasyonun planlamasını tamamladı'
Yeni Şafak gazetesi yazarı Mehmet Acet, TSK'nın Fırat'ın doğusuna yönelik bir operasyon için planlamasını tamamladığını, 150 hedef nokta belirlendiğini ileri sürdü.
Yeni Şafak gazetesi yazarı Mehmet Acet, TSK'nın Fırat'ın doğusuna yönelik bir operasyon için planlamasını tamamladığını ileri sürdü.

"Askeri çevrelerden aldığımız bilgilere göre TSK, Fırat’ın doğusu için muhtemel bir operasyonun planlamasını tamamlamış durumda" diyen Acet, "Kaynaklarımız ‘Noktasal operasyonlardan’ söz ediyor. Nokta operasyonları derken, YPG’nin sınıra yakın bölgelerdeki konuşlanma alanlarından söz ediyoruz. Sayı olarak da 150 civarında ‘hedef nokta’ söz konusu. TSK’nın Suriye hava ve kara sahasını kullanmadan bu harekâtı yapabilecek kapasiteye sahip olduğu da dile getiriliyor. Savaş uçakları, Suriye hava sahasına girmeden 30 kilometre derinlikteki hedefleri etkili bir şekilde vurabiliyor. Karadan top atışlarıyla bu menzil biraz daha uzatılabiliyor. Zaten, YPG’nin mevzilenmesi, Türkiye topraklarına dönük ürettiği tehdit alanı, sınıra yakın bölgelerde yer alıyor" ifadelerini kullandı.

"Türkiye’nin Fırat’ın doğusu için harekete geçmesinin önündeki en büyük engelin ne olduğunu artık Mısır’daki sağır sultanın bile duyduğunu" belirten Acet, "ABD, zaman zaman şiddeti artan baskılarla Ankara’nın harekete geçmesini engellemeye çalışıyor. Başkentte hem askeri hem de sivil yönetim çevrelerinde ‘hangi tercihle’ hareket edileceğine dair uzun süredir tartışmalar, fikir egzersizleri yapıldığını da biliyoruz" dedi.

Emperyalizmin coğrafyamız için öngördüğü ulus devlet mekaniği, Türkiye’nin güney sınırının hemen arkasında yeniden çarklarını döndürmeye başladı.

Sadece orada değil, başka yerlerde de döndürüyor da, burası biraz daha bariz hale gelmiş durumda.

Daha doğrusu yeni bir şeyden değil de, diğer unsurları yeni yeni ortaya çıkan bir şeylerden söz ediyorum.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Güvenlik Konseyi’ne sunduğu rapora göre, PYD’nin hakim olduğu bölgelerdeki "hak ihlallerinin" eğitim boyutuna bakınca, sözünü ettiğimiz proje kabak gibi meydana çıkıyor.

Rapora göre, Kürtçe dışındaki dillerde dil eğitimi engelleniyor, okullarda Arap ailelerin çocuklarının Arapça ders görmeleri men ediliyor, bu talebi sürdürenler göçe zorlanıyor ve nihayetinde "Kürt Ulusçuluğunu" merkeze alan homojen bir alan/coğrafya inşa ediliyor.

Emperyalizm dediğimiz şeyin tam tarifini şu şekilde de yapabiliriz: Kendi coğrafyasında bir sorun olduğu zaman "Sorunlarınızı çözmek için birleşin" çağrısında bulunmak, bizim buralarda topluluklar arasında bir takım sorunlar yaşandığında ise "Madem aranızda mesele var o zaman ayrılın, bölünün, parçalanın" önermesinde bulunmak.

Demek istediğim şu: 

Ulusçuluk anlayışıyla Türkiye topraklarında uygulamaya konulup çıktısı "Kürt/Kürtçe Sorunu" olarak karşımızda beliren her şeyin, şimdi tersinden Suriye’nin kuzeyinde bu defa PKK eliyle projelendirilip sürüme sokulduğu bir döneme giriyoruz.

BİNLERCE TIR’LIK SİLAHLAR BUNUN İÇİN Mİ VERİLDİ?


Suriye’nin kuzeyinde, Fırat’ın doğusundaki PKK oluşumunun Türkiye’ye dönük "bekâ tehdidini" salt güvenlik perspektifiyle değil, şu yukarıda sözünü ettiğimiz boyutlarıyla da gündemimize alsak iyi olacak.

Çünkü belli oldu ki, Suriye’deki butik devlet oluşumuyla yetinmeyip Türkiye’nin "istikrar sorunu" yaşadığı bir dönemi kollayarak, PKK eliyle aynı projeyi sınırın bu tarafına taşıma iradesi kolay kolay terkedilmeyecek.

O zaman şunu da söyleyebiliriz: 

Demek ki 2015 yazında estirilen hendek terörü amacına ulaşsaydı, "Rojava Projesi" Türkiye topraklarına taşınabilmiş olsaydı, ya da çokça zikredildiği gibi 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olmuş olsaydı, belki de bugünlerde Doğu/Güneydoğu bölgesinde çocuklarının Türkçe öğrenmelerini talep eden aileler, zorunlu göçe tabi tutuluyor olacaktı.


FIRAT’IN DOĞUSU İÇİN NOKTASAL HEDEFLER BELİRLENDİ


Şimdi gelelim, muhtemel bir askeri operasyonun hazırlıklarına…

Askeri çevrelerden aldığımız bilgilere göre TSK, Fırat’ın doğusu için muhtemel bir operasyonun planlamasını tamamlamış durumda.

Kaynaklarımız "Noktasal operasyonlardan" söz ediyor.

Nokta operasyonları derken, YPG’nin sınıra yakın bölgelerdeki konuşlanma alanlarından söz ediyoruz.

Sayı olarak da 150 civarında "hedef nokta" söz konusu.

TSK’nın Suriye hava ve kara sahasını kullanmadan bu harekâtı yapabilecek kapasiteye sahip olduğu da dile getiriliyor.

Savaş uçakları, Suriye hava sahasına girmeden 30 kilometre derinlikteki hedefleri etkili bir şekilde vurabiliyor.

Karadan top atışlarıyla bu menzil biraz daha uzatılabiliyor.

Zaten, YPG’nin mevzilenmesi, Türkiye topraklarına dönük ürettiği tehdit alanı, sınıra yakın bölgelerde yer alıyor.

Önceki tecrübeleri de dikkate alacak olursak, YPG’nin TSK’ya karşı Fırat’ın doğusunda da tutunma şansı bulunmuyor.


ANKARA ABD’DEN GELEN TEHDİTLERLE KENDİ GELECEĞİNİ GÜVENCE ALTINA ALMAK ARASINDA BİR TERCİH ARAYIŞINDA


Türkiye’nin Fırat’ın doğusu için harekete geçmesinin önündeki en büyük engelin ne olduğunu artık Mısır’daki sağır sultan bile duymuş durumda.

ABD, zaman zaman şiddeti artan baskılarla Ankara’nın harekete geçmesini engellemeye çalışıyor.

Başkentte hem askeri hem de sivil yönetim çevrelerinde "hangi tercihle" hareket edileceğine dair uzun süredir tartışmalar, fikir egzersizleri yapıldığını da biliyoruz.

Birkaç gün önce konuştuğum emekli bir kuvvet komutanı, Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında bu konuların sık sık tartışıldığını, kendisinin ABD’nin tehditlerine boyun eğmeden harekete geçme fikrinde olduğunu dile getirdi.

Bu, kolay bir tercih değil tabii.

Geçen hafta sonuna doğru Ankara’ya gelip görüşmeler yapan, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in Lisan-ı Hali, "Bize rağmen sakın kıpırdamayın" der gibiydi.

Ama Jeffrey öyle dedi diye öyle olacak diye de bir şey yok.

Şu kadarını söyleyelim: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bu konulardaki duyarlılığı ve kararlılığı, bu duyarlılık ve kararlılığın devletin ilgili kurumlarıyla senkronize halde olması, neler olabileceğine dair Jeffrey’in söylediklerinden daha fazla fikir veriyor.


YENİ ŞAFAK GAZETESİ

15 Kasım 2018 Perşembe

İran-PKK anlaşmasının resmi belgesi ortaya çıktı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


ABD’den PYD’ye ültimatom geldi, “PKK ile ayrışın” denildi ardından ABD Fırat’ın doğusunda PYD’nin sınır hattından çekilmesini içeren yeni bir plan hazırladı. 

Tam bu süreçte PKK terör örgütü ile İran arasındaki işbirliğinin belgesi ortaya çıktı.




ABD Münbiç’te PKK-PYD teröristlerine karşı Türkiye ile mutabakatta.

PKK elebaşlarına yönelik ödül kararları da aldılar.

Üstüne bir de ABD’li üst düzey bir yetkili, “PYD-YPG ile ilişkimiz taktiksel ve geçici” dedi.

Bitmedi, ABD Fırat’ın doğusu için de Türkiye’ye yeni bir öneri hazırladı.

Amerika’nın Suriye’deki özel temsilcisi James Jeffrey’e bağlı heyet geçtiğimiz günlerde PYD terör örgütünün elebaşlarını ziyaret etti.

PYD’lilere, “PKK ile aranıza mesafe koyun” denildi. Amerika PKK elebaşları için ödül kararı aldığında PYD teröristlerinden PKK’yı savunan açıklama gelmişti. ABD heyetinin ziyaretinde o açıklamaya da tepki gösterildi, “PKK’nın etkisinden uzaklaşın” talimatı verildi.



Türkiye için PYD-PKK fark etmez, ikisi de terör örgütü. O nedenle daha önce “PYD, PKK’nın unsurudur” deyip sonra “ikisi ayrı” diyen James Jeffrey’e itibar edilmez. Türkiye’nin duruşu net.


ABD’NİN TÜRKİYE İÇİN HAZIRLADIĞI “FIRAT’IN DOĞUSU” ÖNERİSİ


Belki de bu nedenle ABD ekstra bir paket daha hazırladı.
PKK ile PYD’yi tamamen ayrıştırmaya yönelik planın maddeleri şöyle;

-PYD Türkiye sınırından uzak duracak, terör örgütü daha güneye çekilecek.
-Sınırdaki ABD askerleriyle PYD teröristlerinin devriyelerine son verilecek.
-Keşif uçakları sınırda gözlem uçuşu yapacak, Türkiye’nin sınır güvenliği sağlanacak.
-Bu önlemler sayesinde Türkiye’nin Fırat’ın Doğusuna yönelik askeri operasyonuna gerek kalmayacak.

ABD’nin planı ve önerisi böyle.
Tabi ne kadar güvenilir orası ayrı.
Zira “PYD’liler sınır hattından çekilecek” deniliyor ama PYD-YPG gidip yerine Suriye Demokratik Güçleri adını verdikleri isim değiştirilerek oluşturulan PKK çatılı farklı terör örgütleri gelirse, ne olacak?

Yani ABD’nin planına masada güvenilmez, sahada karşılığını mutlaka görmek lazım. ABD 2016’da da “Münbiç’e PYD’liler girmeyecek” demişti ama girdiler. 

Türkiye ABD’nin sözlü garantilerine güvenmeyi bırakalı yıllar oldu, sahada neticeyi almadan, operasyon planını Amerikalılar söz verdi diye rafa kaldırmaz.

Ama net olan bir durum var.
ABD, Türkiye’nin Suriye’deki gücünün farkında.
PYD uğruna Türkiye’yi kaybetmek istemiyorlar. PYD krizine çözüm bulamazlarsa, Türkiye Fırat’ın doğusuna girecek diye de endişeliler.


İRAN İLE PKK ARASINDAKİ İŞBİRLİĞİNİN RESMİ BELGESİ ORTAYA ÇIKTI


Tam bu aşamada Irak medyasında ilginç bir belge ortaya çıktı.
İran Devrim Muhafızlarıyla PKK terör örgütü arasındaki işbirliğinin belgesi.

İran ile PKK arasında yıllardır anlaşma olduğu biliniyor. Ama belgesi ilk kez görüldü. Hem de anlaşmanın İran kanadı, devrim muhafızları.

Üzerinde Farsça “çok gizli” ibaresi yer alan belge resmi nitelikte ve belgenin İran devrim muhafızları tarafından İran Parlamentosu Milli Güvenlik Komisyonuna gönderildiği anlaşılıyor.

O anlaşmaya göre İran, muhalif Kürtlere karşı PKK’yı kullanıyor.

PKK teröristlerine lojistik destek sağlanıyor, radar desteği veriliyor. İki taraf arasında çatışma olmayacağı taahhüt ediliyor. 

Tüm bunlar karşılığında İran sınır güvenliğini PKK’nın sağlaması isteniyor.

İran-PKK işbirliğinin belgesi Kuzey Irak medyasında yayınlandı, ABD’nin etkin olduğu bir bölgede. Türkiye İran’a PKK konusunda güvenmez, o belge çıkmasa da Türkiye, ikisi arasındaki işbirliği zaten biliyordu.

Ama ABD son günlerde PKK’yı öteleyip, PYD için de Türkiye’ye “şimdilik ona dokunmayalım” mesajı veriyor. 

İran-PKK belgesi de tam bu süreçte medyaya sızdırılıyor. Belgede İran’la işbirliğine imza atanların, PYD değil PKK’lılar olduğu vurgulanıyor.

ABD’nin “PKK ile PYD’yi ayrıştırma” stratejisiyle, İran’la PKK’yı resmiyette yan yana gösteren belgenin ortaya çıkması arasında bir bağ var mı, burası önemli bir husus. 

Yani Amerika, “ben senin için PKK’yı dışlarken, İran onlarla ortaklık imzalıyor” mesajı vererek, Fırat’ın Doğusunda Türkiye ile oluşturmak istediği anlaşma zeminine altlık mı yapıyor?



11 Kasım 2018 Pazar

ABD, PKK/PYD ve Ortadoğu jeopolitiği

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD'nin terör örgütü PKK'nın üç liderinin yakalanması için ödül koyma kararının arkasında, önümüzde günlerde Fırat'ın doğusunda derinleşecek olan PKK/PYD krizini hafifletmek için Türkiye’ye karşı ön almak olduğu söylenebilir.
ABD’nin İran’a dönük yaptırımlarını yeniden hayata geçirdiği şu günlerde, Türkiye ile bozulan ilişkilerini de “kontrollü kaos” yöntemiyle idare etmeye çalıştığı bir dönemden geçiyoruz. ABD Suriye karasalında Türkiye ile terör örgütü PYD arasındaki sıkışmışlığını ortadan kaldırabilmek için öncelikle Münbiç Anlaşması kapsamında Türk ve Amerikan askerlerinin ortak devriyelerin başlamasına yeşil ışık yakıp, ardından da PKK’lı üç teröristi arananlar listesine ekleyerek Türkiye’ye iyi niyet gösterisinde bulunmaya çalışıyor. Fakat asıl niyetin, önümüzde günlerde Fırat nehrinin doğusunda derinleşecek PKK/PYD krizini hafifletmek için, Türkiye’ye karşı ön almak olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, ABD’nin İran’a karşı PKK’nın mobilizasyon direncini kırmak için örgüte sopa gösterdiğini de göz ardı etmemek gerekir.
ABD’nin Suriye’deki varlığını DEAŞ ile mücadeleye endeksleyip bunu da terör örgütü PKK/PYD üzerine inşa etmesi, bölgesel jeopolitik denklemde bir takım anomalilere neden olurken, ortaya çıkan durumun meydana getirdiği güvenlik ikileminin öncelikli mağdurlarından biri Türkiye oldu. Öyle ki Türkiye’nin PKK kaynaklı geleneksel terör tehdidi, 2014’ten itibaren başkalaşarak, ülke güvenliğini daha gelişmiş kapasiteyle ve daha geniş cephelerde hedef aldı. PKK’nın Türkiye toprakları içindeki kırsal saldırılarına güneydoğu illerindeki kentsel terör eylemleri, Irak’ın kuzeyinden yaptığı saldırılara Suriye’nin kuzeyinden yapılan saldırılar da eklendi.
ABD’nin üç PKK liderinin başlarına ödül koyması ne anlama geliyor?
Şüphesiz ABD PYD ile PKK arasındaki organik makası açıp PKK’yı terör kimliğiyle anarken PYD’yi de dönüşmüş bir aktör olarak, başta Türkiye olmak üzere, bölge devletlerine kabul ettirmeye çalışıyor. Türkiye’nin terörle mücadelesini PKK kimliği üzerinden destekleyerek terörü destekleyen ülke imajından kurtulmaya çalışan ABD’nin, bunu yaparken gözden kaçırdığı ise PKK ile PYD arasındaki ideolojik bağının ne kadar kuvvetli olduğu. Bunu KCK sözleşmesinde, PYD parti tüzüğünde ve ABD’li askerlerle birlikte hareket eden YPG’li teröristlerin kıyafetlerinde, davranışlarında ve söylemlerinde, PKK’nın hükümlü liderine olan bağlılık deklarasyonlarında görmek mümkün.
ABD’nin PKK’yı terör örgütü tanımlarken PYD’yi terörist bir örgüt olarak görmediğini ifade etmesi, Obama ve Trump yönetimlerinin ortak söylemi oldu. Oysa PKK ile PYD arasındaki ideolojik ve organik bağın, El Kaide ile Nusra arasındaki bağdan daha kuvvetli olduğu gerçeği, varlığını hep korudu. PYD’nin PKK’dan bağımsız bir örgüt olduğunu, PKK ve PYD mensupları değil, sadece ABD’liler ifade etti. Hatta ABD’liler bunu dillendirirken kendileriyle de sıkça çeliştiler. ABD Dışişleri Bakanlığı Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey TRT Haber’de 16 Şubat 2018’de yayınlanan röportajında, PKK ile PYD arasındaki bağı şu şekilde dile getirmişti: “Türkiye’nin güneyinde üç tehdit var: PKK, DEAŞ, Rusya ve İran. PYD’nin PKK’nın Suriye kolu olduğu şüphesiz”.
Jeffrey PYD’ye neden ihtiyaç duyduklarını ve Türkiye’nin buna anlayış göstermesini ise şu şekilde ifade etmişti: “Türkiye’nin şunu anlamasını bekliyoruz. ABD ve Türkiye DEAŞ’a karşı bir savaş içindeydi. Bu savaş neredeyse bitti. İşte sorun da bu noktada ortaya çıkıyor. ABD Suriye’de kalmaya devam etmek istiyor. Sebebi DEAŞ’ın geri dönmesini engellemek. ABD Irak’ı terk ettiğinde DEAŞ ortaya çıktı. Daha önemli diğer sebep ise Cenevre sürecini Suriye’nin geleceği için bir baskı olarak uygulamak istiyor. Aynı zamanda İran’ın Suriye’de yayılımını durdurmak istiyor. İyi haber, Türkiye’nin de bu kaygıları paylaşması. Kötü haber ise ABD’nin Suriye’de kalabilmesi için bir platforma ihtiyacı var. Bunlardan biri kuzeydoğuda müttefikimiz PYD. Türkiye’nin söyledikleri ve kaygıları çok anlaşılır. ABD Suriye’yi terk etmeye hazır değil. Türkiye buna tepkili”.
Jeffrey’nin 7 Kasım 2018’de yaptığı açıklama ise hem özel temsilci olmadan önce yaptığı açıklamayla çelişti hem de ABD’nin PYD projesinden vazgeçme niyetinde olmadığını bir kez daha gösterdi. Jeffrey “PKK’ya karşı yaklaşımız belli ama YPG’yi PKK gibi bir terör örgütü olarak değerlendirmiyoruz. Bunu daha önce de yapmamıştık; Suriye konusuna müdahil olmaya başladıktan sonra da yapmadık. Türkiye’nin güvenlik konusundaki endişelerini ve PKK ile PYD arasındaki bağlantıya ilişkin kaygılarını anlıyoruz. Bu sebeple de birçok noktada son derece dikkatli davranıyoruz. Öncelikle Türkiye’ye bölgedeki faaliyetlerimiz konusunda bilgi veriyoruz. Ayrıca Türkiye Menbiç konusundaki ve Suriye Demokratik Güçleri ve PYD güçlerinin Fırat’ın batısında bulunmasına ilişkin kaygılarını dile getiriyor. Bu noktada da Türklerle ortak devriye görevi gerçekleştiriyoruz ve PYD’nin Menbiç’ten Fırat nehrinin karşı tarafına çekilmesini öngören yol haritası olarak adlandırdığımız plan üzerinde de devam ediyoruz. Tüm bunları bölgeden DEAŞ’ın temizlenmesi adına yapıyoruz. Bu bizim bölgedeki ana hedefimiz ve Türkiye de DEAŞ’a karşı koalisyonun bir parçası” dedi.
ABD’nin, PYD’nin değerini büyütürken, PKK’yı terör örgütü olarak görmesinin ve üç PKK’lının başına ödül koymasının nedenlerinden en önemlisi ise PKK’lıların PJAK’ı İran’a karşı mobilize etmemeleriyle ilişkilendirilmelidir. Zira PKK böylesine bir durumda, hayatta kalma sorunuyla karşı karşıya kalacaktır. PKK’nın farklı isimlerle Türkiye, Suriye ve Irak’ın yanı sıra İran’da da silahlı faaliyetler yürütmesi, hem örgütü dört farklı ülkenin ortak tehdidi haline getirecek hem de örgüt elde ettiği kapasiteyi hızla tüketecektir.
Bununla birlikte, PKK’nın tamamen ABD güdümüne girmesine KCK yöneticilerinin karşı çıktığı da dile getirilmekte. PKK 2007’den bu yana İran ile geliştirdiği karşılıklı anlayışa dayalı ilişkiyi de ortadan kaldırma niyetinde değil. Olası bir rejim değişikliği geçirmiş İran’dan sonra, PKK’nın nasıl bir strateji takip edeceğine dair ne bir öngörüsü ne de bir hazırlığı var. Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan’ın başına ödül konulurken Suriye’de faaliyet gösteren PKK’lı Fehman Hüseyin’in bu listenin dışında tutulması, ABD’nin Suriye’de kimleri İran’a karşı mobilize edeceği, kimleri Irak kuzeyinden İran’a karşı mobilize edemeyeceğiyle ilgili olarak değerlendirilebilir.
Ortadoğu’da yeni model: Üniter ulus devletçilik yerine federatif bölünmeler
ABD’nin Ortadoğu’daki varlığının iki temel gerekçesi enerji ve çatışmadır. Körfez ile doğu Akdeniz arasındaki enerji kaynaklarının jeopolitik koridorlarla birleştirilmesi, dünyadaki enerji arzının kontrolünü daha mümkün hale getirebilecek, bu da ABD’nin ekonomik hegemonyasını arttırarak devam ettirmesini sağlayacaktır.
Öte yandan, ABD bölgesel ve yerel çatışma dinamikleri içinde doğrudan rol almak kaydıyla, Ortadoğu jeopolitiğinin en önemli aktörü olarak etkinlik paradigmalarını sürekli canlı tutmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda, ABD’yi Ortadoğu’daki bu çatışmaların başlatıcısı, hızlandırıcısı, müdahili veya arabulucusu olarak, Arap-İsrail (İslam-Siyonizm) çatışmasından dünya ekseninde gelişen medeniyetler çatışmasına, İslam-İslam (Sünni-Şii) çatışmasından Sünni-Sünni (Ilımlı-Radikal) çatışmalarının tamamına kadar her yerde görmek mümkün.
Bütün bunlarla birlikte, medeniyet ve inanç temelli çatışmalara etnik çatışma boyutunun da eklendiğini göz ardı etmemek gerekir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imparatorlukların sona ermesi ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından sömürgeciliğin ortadan kalkmasıyla birlikte, Ortadoğu’da birçok ulus devlet meydana geldi. ABD ortaya çıkan devletlerin otoriteryen yönetimleriyle bugüne kadar ya sağlam ittifak ilişkileri geliştirdi ya da düşmanlaştı. İttifak ettiği ülkeleri post-modern sömürgecilik uygulamalarıyla, düşmanlaştığı ülkeleri de uluslararası sitemin dışında tutarak idare edebildi. Fakat bu ülkelerde meydana gelen sosyal dönüşümler, otoriter rejimleri değişime zorlarken ABD’yi de yeni paradigmalarla müdahale alanı oluşturmaya mecbur bıraktı.
Bu bakımından ABD, 2005 yılında Irak’taki kurduğu iki hükümetli federal yapıya benzer şekilde, Suriye’de de federal bir devlet sistemi içinde etnik temelli otonom bir aygıta ihtiyaç duyuyor. Maksadı İsrail yayılmacılığının önünü açmak olan benzer bir projenin, Doğu Kudüs’ün otonom Filistin olarak Ürdün’e bağlanması ve Ürdün’ün de federal bir sistemle yönetilmesi için geliştirildiğine dair duyumlar da var. Ortadoğu’daki federatif yapılar, ülkeleri daha kırılgan hale getirmekle birlikte, ABD’nin müdahale alanlarının önünü açıyor. Aynı zamanda devlet ve meşru olmayan devlet-dışı aktörlerle ilişkilerin meşruiyet kazanması için de zemin hazırlıyor. ABD’nin Suriye’de PKK/PYD’ye yaptığı yatırımın temel nedeni, bölgesel müdahale alanı oluşturmak ve otonom bir müttefik meydana getirmektir.
ABD’nin Ortadoğu politikasındaki jeopolitik üçgenler ve kuşaklar Ortadoğu jeopolitiği ABD’nin angajmanları açısından bölgesel aktörler üzerinden haritalandırılırsa, üçgenlerden ve kuşaklardan bahsedilebilir. Bölgenin jeopolitik üçgenleri Türkiye, İran ve Mısır’ın oluşturduğu büyük üçgen; İsrail, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) oluşturduğu küçük üçgen olarak çizilebilir. Bunlardan geniş alana hâkim ilk üçgenin aktörleri, farklı etnik yapılarından dolayı birbirinden ayrışırken, İslam medeniyeti altında birleşebilecek potansiyele sahiptir. Ekonomik ve bürokratik uygulamalar açısından birbirine benzerlik gösteren Türkiye ve Mısır’ın aksine İran hem yeraltı zenginlikleriyle hem de yönetim biçimi bakımından farklıdır. Geniş alandaki bu üç aktörün (birlikte ya da en az ikisinin birlikte) bölgesel konularda ortak politika geliştirdiklerini görmek pek mümkün olmamıştır. Yakınlaşmaların olduğu dönemlerde, ülke yönetimleri 2013’te Mısır’da, 2016’da Türkiye’de olduğu gibi ya darbeyle ya da bugünlerde İran’da olduğu gibi ekonomik ve siyasi yaptırım tehdidiyle karşı karşıya kalmışlardır. ABD tarafından hayata geçirilen bu strateji, geçmişte Türkiye’de ve Mısır’da yönetim değişikliklerine neden olmuş ancak İran rejim değişikliği konusunda 1979’dan bu yana bir direnç göstermiştir. ABD’nin bu ülkelerin yönetimlerini hedef alan stratejisi, üç benzerin birbirinden uzaklaşmasını kronikleştirmektedir.
Küçük üçgende ise İsrail, Suudi Arabistan ve BAE gibi üç benzemezin siyasi ittifakının geçtiğimiz son birkaç yılda zorlandığı görülmektedir. İsrail faydasına gelişen bu ittifakın, Arap ve İslam dünyasında modernite üzerinde bir dip dalga etkisi oluşturarak Arap dünyasını, derinde ise İslam dünyasını daha kırılgan hale getirmeye gayret ettiği, siyasi ittifak kuşaklarından rahatlıkla görülebilmektedir.
Ortadoğu’daki ittifak kuşaklarından birincisi, güneyde BAE-Suudi Arabistan-Mısır-İsrail ekseninde gelişen ve ABD’nin de doğrudan müdahil olduğu ittifaktır. Bu ittifakın temel hedeflerinin Sünni-Şii, Sünni-Sünni çatışmasını ve etnik çatışmaları derinleştirerek bölgesel aktörlerin etkinliğini kırmak ve Körfez ile Doğu Akdeniz eksenindeki enerji kontrolünü sağlamak olduğu söylenebilir.
Bu ittifakın karşısında yer alan İran-Irak-Suriye hattındaki Şii kuşağının, tam da ABD’nin arzu ettiği seviyede agresif bir yapıya sahip olduğu ve güneydeki ittifak kuşağıyla, kuzeyde İran-Türkiye-Irak-Suriye hattındaki KRG/PKK/PYD kuşağını meşrulaştırmak için rol oynadığı görülebilir. ABD’nin PKK/PYD’ye ihtiyacı işte bu noktada kendini göstermektedir: Düşmanlaştırdığı İran rejimi için Suriye ve Irak’ta önleyici bir araç, muhtemel İran operasyonu için de kullanışlı yerel bir aktör. Aynı zamanda PYD (Türkiye’nin PKK ile mücadelesinin geleneksel cephesi olan Irak’ın kuzeyine ilave olarak Suriye cephesini de ekleyerek) Türkiye’nin güney sınırlarındaki etkinliği önlemek için oldukça etkili bir aktöre dönüşebilecektir.
ABD’nin Suriye’deki anlaşılmaz siyasetiyle, devrimin tamamlanmasının önüne geçip, İran ve Rusya’nın Ortadoğu’da kendilerine alan açmasına müsaade etmesi, çözümü mümkün olamayan sorunlara neden oldu. Öte yandan, devlet-dışı silahlı aktörlerin çoğalmasına izin verip bunların büyümesine sebep olarak, bölgesel istikrarsızlığın da kaynağı oldu. Sonrasında ise ABD, güvenilirliğini sorgulatan bir aktör olarak neden olduğu sorunları, geleneksel müttefiklik ilişkilerini zayıflatarak, PYD/PKK üzerinden çözmek için indirgeyici bir üslup geliştirdi. ABD PKK/PYD’yi araçsallaştırarak, yukarıda ifade edilen Türkiye-İran-Mısır üçgeninde bulunan Türkiye ve İran’a, İran-Irak-Suriye ittifak kuşağında bulunan aktörlerin tamamına bir tehdit olarak kullanmaya, BAE-Suudi Arabistan-İsrail-Mısır ittifak hattına da payanda olmasını sağlamaya çalışmaktadır.
ABD’nin üç PKK’lının başına ödül koyması, Washington’ın PYD/PKK ile ittifakını sonlandırma etkisine sahip olmamakla birlikte, ittifak dinamiklerini sarsacak ve PKK’yı ABD için daha kullanışlı bir aktör haline gelmesi için zorlayacaktır. ABD PKK’yı PYD üzerinden yeniden formatlayarak pazarlamaya çalışmaktadır.




15 Eylül 2018 Cumartesi

Türk-Amerikan ilişkileri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Trump büyük ihtimalle en az iki sene daha başkan kalacağı için, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politikalarında büyük bir değişim bekleyemeyiz.
ABD'de Kasım ayında yapılacak ara seçimler yaklaştıkça, Donald Trump yurtiçi haberlere giderek daha çok kulak kabartıyor. Bu nedenle, öngörülmüş olması gerektiği gibi, Trump'ın Türk hükümetiyle ve rahip Brunson'ın tutukluluk halini devam ettiren Türk yargısıyla meşguliyeti ancak iki hafta sürebildi. Türk liderliğini zorbalıkla bezdiremeyeceği ve Türk ekonomisinin liraya zarar vermeye yönelik aşikar bir siyasi girişimden sağ çıkacağı da kendisine ayan olunca Trump hızla başka konulara yöneldi.
Geçtiğimiz 18 ay boyunca Trump, siyasi açıdan her ne zaman çıkarlarına uygun bulduysa, bir konudan diğerine atlama eğilimi gösterdi. Belli bir konu siyaseten veya medya sahasında arzu edilen neticeyi veremediğinde, bu konuda arzu ettiği neticeyi vermesini umut ettiği başka bir konu, genellikle sabah erken saatlerde atılan “tweet”lerle alelacele kamunun gözüne sokuldu. Trump yönetimini sarıp sarmalamış bulunan kaos, Türk yetkililer sakin kalarak Türk ekonomisini koruyacak ölçülü adımlar attığı takdirde, netice itibariyle fırtınanın bir müddet sonra dineceği anlamına geliyordu. Bu adımları attılar ve fırtına da geldi geçti. Fakat özellikle Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton'ın ve Başkan Yardımcısı Mike Pence'in kendisine Türkiye'yle ilgili iğvalar vermeye devam ettiğinden emin olabileceğimiz için, bu aynı kaosun şu anlama geldiğini de söyleyebiliriz: Trump hemen hiçbir uyarıda bulunmadan, fevri bir şekilde yeni bir saldırı başlatabilir.
John Bolton ve Yeni Muhafazakarlar geri döndü
Yaklaşmakta olan ara seçimler, Trump'ın Türkiye'ye karşı aniden daha düşmanca bir tavır almasının tek nedeni değil. Bolton'ın Trump'ı “gaza getiren” temel bir unsur olduğu su götürmez. Daha Temmuz ayındaki NATO konferansında Trump'la Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında (ikisinin de hoşuna gidiyor gibi görünen) uyum ve ahengi bazı yorumcular ballandıra ballandıra anlatırken, bazıları da bundan şikayet ediyorlardı. Ancak o zaman dahi Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'la münasebetinde gösterdiği samimiyet ikna edicilikten uzaktı. Yabancı toplumlara yönelik son derece sınırlı bir anlayışı olan ve rutin bir şekilde genel olarak yabancıları, özellikle de Müslümanları hor gören bir yönetimin başında bulunan Trump'ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la içi dolu bir çalışma ilişkisi kurabileceği fikri, her türlü rasyonel beklentinin askıya alınmasını icap ettiriyordu zaten. Bu denli habis olacağı zaten beklenen Boltun'ın nüfuz gücü ise sadece bu gerçeği ön plana çıkarmış oldu.
Pek çok gözlemci, George W. Bush yönetiminden kalma açıkgöz bir “neocon” olan Bolton yeniden Beyaz Saray'a girmeyi başardığında, olabileceklerin en kötüsünü bekledi. Trump ilk olarak Bolton'ı dışişleri bakanı olarak düşünüyordu, fakat Bolton'ın neticede elde ettiği konum, daha bir hoşuna gitmiş olabilir. Ulusal güvenlik danışmanı Kongre'nin onayına tabi değildir, boğuşmak durumunda kalacağı bir bürokrasi yoktur, Ulusal Güvenlik Konsey'ine katılır ve Başkan'a doğrudan ulaşabilme imkanına sahiptir.
Nihayetinde Bolton'ın siyasi bir atamaya nail olmasını sağlayan şey, Trump'ın siyasi tecrübesizliğidir. Trump başkanlık yarışına girdiği sırada hiçbir siyasi tecrübesi bulunmadığı gibi, Amerikan siyaset yelpazesinin aşırı sağından başka siyasi bir tabanı da yoktu. Kendisiyle birlikte seçime girecek aday olarak Mike Pence'i seçmesi bu tabana Evanjelikleri ekledi; fakat her iki seçmen tabanı da, seçilmiş bir yetkili tarafından ancak zaman içinde inşa edilebilecek olan ve taze seçilmiş başkanların normalde kendisiyle birlikte Washington D.C.'ye geldiği 'network'ü Trump'a sağlayamadılar ki birçok adaya yapacakları siyasi atamalar konusunda spesifik beceriler ve tecrübe sağlayan şey de bu ağdır.
Korkulan oldu ve Trump'ın siyasi bir ağa sahip olmaması personel tercihleri konusunda felaketlere yol açtı ve bunun en doğrudan neticesi ise Trump yönetiminde daha önce eşi benzeri görülmemiş derecede fireler verilmesi oldu. Tercih ettiği kişilerin çoğu kifayetsiz çıktı ve kovuldu; yahut cürümleri kısa sürede ifşa edilecek derecede yolsuzluğa bulaşmış kişiler oldukları için hemen azledildiler. Diğerleri ise siyasi tercihleri üzerinden Trump'la çatıştı ve koltuğundan oldu. Trump'ın döner personel kapısının sürekli hareket halinde olması, doğrudan doğruya siyasi bir tabana ve ağa sahip olmayışının belirtisi.
Bu yokluğun ikinci neticesi ise Trump'ın ilk yaptığı personel tercihlerinin başarısız olarak sahneden inmesi üzerine, Cumhuriyetçi Parti'nin Washington ağından yerleşik unsurların yeniden sahnede boy gösterecek fırsatları yakalaması oldu. John Bolton işte bu şekilde Trump'ın sağ kolu derecesinde bir konuma erebildi. Washington D.C.'deki neocon topluluğunun şimdilerde bundan faydalanabilmek için elinden geleni ardına koymadığından emin olabiliriz. Böyle bir neticeye dair uyarıları 2016'da, seçimlerin hemen ardından yapmıştık.

“Derin devlet” darbesi muhtemel değil

Fakat bunca kargaşaya rağmen, hiç kimse Trump'ın yakınlarda gideceğini beklememeli. Washington'ı en son New York Times tarafından yayınlanan imzasız bir mektup sarstı. Mektup Trump yönetiminin en üst kademelerinde yer aldığını iddia eden bir kişi tarafından yazılmıştı. Bu kişi, yönetimdeki birçok ferdin, Trump'ın kifayetsiz olduğunu bildiğini, bu yüzden de ya siyaset yapma girişimlerini sınırlandırdıklarını veya bastırdıklarını, yahut kendisini tamamen görmezden geldiklerini söyledi.
Bu mektup, Amerika'nın eli kalem tutan, ağzı laf yapan sektörlerinin hepsinde çok enerjik tepkiler husule getirdi. Amerikan “derin devletinin” Trump'a yönelik bir darbe sürecinde olduğu iddiaları dahi dillendirildi. Bu iddia Türkiye'de, onu kabule dünden razı taraftarlar buldu. Aynı gazete, Bob Woodward'ın Trump yönetimi hakkında henüz basılmamış kitabından çarpıcı bölümler de yayınladı; bu ise yönetimi zaten sarmış bulunan alevli tartışmaların hararet dozunu artırdı. Sonuçta, geçtiğimiz hafta Trump'ın rezil olmasının ve iktidardan düşmesinin yakın olduğuna dair yeni bir beklenti dalgasını tetiklemiş oldu.
Ama bütün bu histerinin ve abartıların ötesine bakıldığında, Trump'ın Beyaz Saray'dan ayrılması, vukuu an meselesi bir şey gibi görünmüyor. Cumhuriyetçi Parti Kasım seçimlerinde Kongre'nin her iki kanadında da üstünlüğünü muhafaza edebilirse, Trump'a normal süresinin sonuna kadar görevde kalacağına dair adeta bir garanti verilmiş olacak.
Konunun özü, Cumhuriyetçi Parti'nin kendi gündemini Kongre üzerinden gerçekleştirebiliyor olması. Trump dikkatleri dağıtan bir unsur, hatta bir utanç kaynağı; ama günün sonunda onlarla aynı safta. Amerikan ana-akım medyasındaki liberal kanadın Trump'a önyargıyla davrandığına dair çok üst perdeden dile getirilen iddialara rağmen gerçek şu ki Trump Cumhuriyetçi Parti seçmenlerinin okuduğu veya izlediği medya kuruluşlarından gayet olumlu muamele görüyor. Bu sebeplerden ötürü, Demokratlar Kongre'nin bir ya da her iki kanadını birden kazansa da Trump'ı görevden aldırmak için yargılatabilmeleri son derece zor olacaktır. Ve Trump yargılansa ve neticesinde görevden alınsa bile, Amerikan evanjelik topluluğuna yakın Başkan Yardımcısı Pence başkan olacaktır. Demokrat Parti,Pence'in başkan olmasına müsaade etmenin Trump'ın görevde kalmasından daha da kötü olacağına kanaat getirebilir.
Ayrıca Trump yönetiminin çeşitli veçhelerine ilişkin süregiden hukuki soruşturmaların (şu anda en yakın işbirlikçilerinden kimisine hapis cezaları veriliyor olsa da) Trump hakkında resmi suçlamalarla neticelenmesi garanti edilemez. Görevdeki bir başkanın mahkemeye çıkarılıp çıkarılamayacağına ve Trump'ın aleyhinde resmiyete dökülebilecek herhangi bir suçlamanın, onu mahkemeye çıkartmaya yetip yetmeyeceğine dair tartışmalar sürüyor.
Aynı şekilde, ABD'de Trump'a karşı bir tür darbe yapmayı planlayan bir “derin devlet” yok. New York Times'da yayınlanan mektubun ismini vermeyen yazarı “derin devlet” yerine “istikrarlı devlete” işaret etmişti. “İstikrarlı devlet” ifadesiyle yazarın kastettiği şey, son yüz senedir her bir başkanın karşı karşıya geldiği siyasi atanmışlar ve bütün kariyerini bürokraside geçirmiş kadrolardır. Herhangi bir modern devlet büyük bir derinliğe sahiptir ve bütün kariyerini bürokraside geçiren kadrolar da haklı olarak, geliştirme ve/veya tatbik etme yükümlülüğünü taşıdıkları politikalarda kendi hakları ve yetkileri olduğunu düşünüyorlar. Politikaların üstünde nüfuz sahibi olabilmek için siyasi atanmışlar ve bürokrasideki kadroların arasında yaşanan rekabet, normdur; zira bürokrasideki kadrolar atanmışları, kendi işlerine burnunu sokuyor olarak görürler.
Atanmışlarda da kendilerini bağımsız hissetme ve hususi menfaat alanlarında kendilerini başkandan daha bilgili görme eğilimi olur. Modern bürokrasilerde müştereken görülen siyasi ve bürokratik iç çatışmalar, Başkan Harry Truman'a bundan 75 sene önce şöyle dedirten şeydir: “Washington'ın kamusal alanında her bir metrekareye düşen Prima Donna'ların sayısı, şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün opera topluluklarında bulunanlardan daha fazladır”. Truman, ismine (Washington D.C.'nin güneybatı sınırını belirleyen Potomak nehrine atfen) “Potomak humması” denilen halden de şikayet etmişti. Truman'a göre bu “Potomak humması”, hükümette kariyer yapmak için Washington'a gelenlere bulaşan bir hastalıktır. Her bir yönetimde bürokratların, siyasi atanmışların ve başkanın arasında sürtüşmeler olur.Diğer bir deyişle “istikrarlı devlet”, Türklerin “derin devlet” dediklerinde kastettikleri şeyden tamamen farklı bir kavram. Böyle bir “derin devlet”, kısmen birden çok devlet kurumunda temelleri olan, fakat aynı zamanda istihbarat, askeriye, paramiliter gruplar ve organize suç yapılarıyla da bağlantılı, adaletin önüne çıkartılamayan, hukuk dışı bir suç ve şiddet ağıdır. Buna benzer bir şey ABD'de kesinlikle mevcut değil.Son olarak, aynı anonim yazar ABD anayasasındaki 25. değişiklik maddesine işaret ediyor. Bu değişiklik, başkanın, kendi yönetimindeki asli üyeler tarafından, Kongre'ye bir dilekçe sunmak suretiyle görevden nasıl alınabileceğini belirten bir madde ihtiva ediyor. Bu maddeye şimdiye kadar hiç müracaat edilmedi, zira başkanın ciddi şekilde yaralandığı veya sağlık problemleri veya hastalık nedeniyle iş göremez hale geldiği durumlar için düşünülmüştü. Dolayısıyla böyle bir adım da ancak Cumhuriyetçi Parti'nin üyeleri tarafından atılabilir; bu ise ABD tarihindeki gelmiş geçmiş en ciddi siyasi krizlerden birini tetikleyecektir. Cumhuriyetçi Parti Kongre'nin kontrolünü hâlâ elinde bulundurduğu ve kendi gündemlerini gerçekleştirebildiği için, neticeleri kestirilemeyen büyük bir siyasi krizi kasten tetiklemek, açıkçası gereksiz ve aşırı bir adım olacaktır.

Süreklilik ummalı

Trump büyük ihtimalle en az iki sene daha başkan kalacağı için, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politikalarında büyük bir değişim bekleyemeyiz. Dışişleri bakanlığına Mike Pompeo'nun tayin edilmesi ABD hariciyesinin azalan itibarını artırmış ve Türkiye'ye yönelik politika oluşturulmasındaki ilgisizliğini değiştirmiş değil. ABD Türkiye'ye hâlâ bir büyükelçi tayin etmedi. James Jeffrey'in Suriye'yle ilgili özel temsilci olarak atanması, genel itibariyle iç karartan ilişkilerdeki tek ümit ışığı. Jeffrey 2008-2010 yıllarında ABD'nin Türkiye büyükelçisi olarak olaysız bir şekilde görev yaptı ve son zamanlarda yaptığı yorumlar bölgeyi ve Türkiye'nin endişelerini iyi anladığını gösteriyor.
Öte yandan, ABD'nin Suriye politikası hâlâ ABD ordusunun kontrolünde. Türkiye ve ABD'nin Münbiç'teki ortak devriyeleri devam ediyor, fakat Türk yetkililer ABD'nin son zamanlarda ayak sürümesi olarak algıladıkları bir hale işaret ettiler. Muhtemeldir ki bu durum, ABD'nin planlarında gerçekleşen yeni gelişmelerle ilgili: Trump'ın açıktan ifade ettiği, ABD'nin Suriye'deki operasyonlarını alelacele sona erdirme isteğine rağmen, ABD ordusu Suriye'de daha uzun bir süre kalmaya hazırlanıyor gibi.
Genel olarak, ABD Suriye'deki olayların akışı üstündeki nüfuzunu uzun bir süre önce kaybetti. Nasıl bir işbirliği içinde olmaları gerektiğine dair sıkça görüş ayrılığı yaşıyor olsalar da Rusya ve İran hâlâ Suriye'deki ana güçler ve Esed rejimine aşikâr bir şekilde payanda oluyorlar. Türkiye her ikisiyle de müzakere ediyor ve bazen somut sonuçlar elde edebiliyor. Halbuki ABD'nin etkisi askeri birimlerini bulundurduğu küçük bölgelerle sınırlı ve oralarda dahi müttefiki olan PKK/PYD'nin davranışları üzerinde tam bir kontrol sağlayamıyor.

4 Eylül 2018 Salı

Suriye ve İdlib'de Son Durum

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İsrail Savaş Uçakları, Esad Rejimi Kontrolündeki Askeri Bölgeleri Vurdu
Suriye'deki Beşşar Esad rejimi, İsrail savaş uçaklarının, Suriye'nin orta kesiminde yer alan Hama ve batısındaki Akdeniz kıyısında yer alan Tartus illerindeki bazı askeri bölgelere hava saldırısı düzenlediğini iddia etti.
Esad rejiminin haber ajansı SANA, askeri kaynaklara dayandırdığı haberinde, İsrail savaş uçaklarının Lübnan hava sahasını kullanarak, Suriye'deki askeri bölgeleri hedef aldığını öne sürdü. Haberde, Tartus ve Hama illerinde rejime ait askeri merkezlerin hedef alındığı, bazı füzelerin de hava savunma sistemleri tarafından imha edildiği belirtildi.
AA'nın yerel kaynaklardan aldığı bilgiye göre hedef alınan söz konusu bölgelerde rejime ait bilimsel araştırma merkezi ve savunma sanayi fabrikaları yer alıyor.

İSRAİL'DEN AÇIKLAMA GELMEDİ

Konuya ilişkin İsrail'den bir açıklama gelmedi. İsrail, son birkaç ayda Suriye'nin Humus, Kuneytra, Dera ve Şam illeri içerisindeki rejim ve destekçisi İran'a ait askeri noktalara çeşitli saldırılar düzenlemişti.
ABD Büyükelçiliğinden Suriye Açıklaması: Rejimin İdlib'e Saldırısı Tansiyonu Tırmandırır
ABD Büyükelçiliği, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey arasındaki görüşme sonrası yaptığı açıklamada, "Suriye rejiminin İdlib'e saldırması tansiyonu tırmandırır." ifadesi kullanıldı.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey'i kabul etti. Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Bakan Çavuşoğlu ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun Suriye ile Angajmandan Sorumlu Özel Temsilcisi Büyükelçi James Jeffrey'i kabul etti.

GÖRÜŞMEDE SURİYE'DE YAŞANAN SON GELİŞMELER ELE ALINDI

Özel Temsilci Büyükelçi Jeffrey'in Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar tarafından da ayrıca kabul edildiğini hatırlatan kaynaklar, görüşmelerde ABD tarafı ile Suriye konusunda yaşanan son gelişmeler hakkında görüş alışverişinde bulunulduğunu belirtti.

ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ'NDEN AÇIKLAMA

ABD Büyükelçiliği'nden de görüşmeye ilişkin yazılı açıklama yapıldı. İşte o açıklama:
ABD Dışişleri Bakanı tarafından kısa süre önce atanan Suriye Özel Temsilcisi Büyükelçi James Jeffrey ve Suriye ve Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Özel Elçi Joel Rayburn, yeni görevlerini ele almak ve Suriye krizinin BMGK'nin 2254 sayılı kararı uyarınca çözülmesi konusunda ABD ile Türkiye arasında süregelen işbirliğinin önemini vurgulamak amacıyla Türk muhataplarıyla görüşmeler gerçekleştirmiştir. Büyükelçi Jeffrey, ABD'nin, Suriye rejiminin İdlib'e yönelik bir askeri saldırısının Suriye'deki krizi tırmandırarak insani yardım kuruluşu çalışanlarının ve Suriyeli sivillerin hayatlarını tehlikeye atacağı, sivil altyapıyı tahrip edeceği, Suriye'de siyasi çözüme ulaşılması ihtimalini riske atacağı, teröre desteği arttıracağı ve bölgesel istikrara zarar vereceği yönündeki görüşünü yinelemiştir. Jeffrey, Suriye krizinin mağdurlarına gösterdikleri şefkatli yaklaşımdan ötürü Türk hükümeti ve halkına takdirlerini sunmuştur.
ABD'den Esad'a Kimyasal Silah Uyarısı: Hızla Cevap Vereceğiz Son dakika! Beyaz Saray, Suriye'de kimyasal silah kullanan Esad rejimine uyarıda bulunarak, "Esad yeniden kimyasal silah kullanırsa ABD ve müttefikleri hızla ve uygun cevap verecek." açıklamasında bulundu.
Mistura Erdoğan'a seslendi: Putin'le görüşün
BM Suriye Özel Temsilcisi Mistura, İdlib'deki duruma çözüm bulunması için Türkiye ve Rusya arasında görüşme yapılmasına zaman tanınması gerektiğini vurgulayarak Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e "İkinizin yapacağı telefon görüşmesi, Tahran öncesinde dahi büyük fark oluşturabilir' diye seslendi.
Mistura, BM Cenevre Ofisi'nde basın toplantısı düzenledi.

İDLİB KONUSU DİKKATLİCE ELE ALINMALI

Suriye'nin kuzeybatısındaki İdlib ilindeki son durumu değerlendiren Mistura, Suriye'de daha önce yaşananlardan ders çıkarılarak mevcut durumun siyasi ve askeri açıdan dikkatlice ele alması gerektiğini vurguladı.
Mistura, "İdlib'de savaştan kaçınılmasını dilemeye, umut etmeye ve istemeye devam ediyoruz." dedi.

ERDOĞAN VE PUTİN'E ÇAĞRI YAPTI

Süreçte çözüme ulaşılması için anahtar konumda olan Türkiye ve Rusya arasında görüşmeler yapılmasına zaman tanınması gerektiğini vurgulayan Mistura, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin'e seslenerek "İkinizin yapacağı telefon görüşmesi, Tahran öncesinde dahi büyük fark oluşturabilir." ifadesini kullandı.

"ERDOĞAN PUTİN İLE GÖRÜŞTÜĞÜNDE MANTIKLI BİR ÇÖZÜM ORTAYA ÇIKAR"

Mistura, Erdoğan ve Putin'in teknik görüşmelerin dışında bire bir görüşmesinin etkili olacağını vurgulayarak "Biliyorum ki Başkan Putin Cumhurbaşkanı Erdoğan ile, Cumhurbaşkanı Erdoğan da Putin ile görüştüğünde geçmişteki görüşmelerde olduğu gibi makul, mantıklı, dramatik olmayan bir çözüm ortaya çıkacaktır." diye konuştu.

TÜRKİYE-RUSYA-İRAN ZİRVESİ ÖNEMLİ

İdlib'de sürdürülebilir bir sonucun elde edilmesinin imkansız olmadığını vurgulayan Mistura, Türkiye, Rusya ve İran'ın katılımıyla 7 Eylül'de Tahran'da düzenlenecek Suriye toplantısının önemine de dikkati çekti.
İdlib nerede şu anda kimin elinde? İdlib'in son haritasına bakın!
İDLİB nerede Türkiye, Rusya, ABD ve ÖSO açısından önemi nedir? İdlib haritası kentin önemini gözler önüne seriyor. Peki İdlib şu anda kimin elinde, İdlib'deki Türk askerinin pozisyonu ne? Gelin İdlib'deki son duruma haritalı olarak bakalım.
İDLİB'de durumlar çok karışık. Rusya ile ABD arasındaki Suriye iç savaşında son sahne şu anda İdlib'de oynanıyor. Rusya bombardımana girişirken, 4 milyon sivilin yaşadığı İdlib dünya gündeminin ilk sırasına oturdu. Türkiye ise Eylül 2017'de Rusya ile anlaşarak girdiği İdlib'de karışık bir pozisyonda. Peki İdlib şu anda tam olarak kimin elinde, Türkiye sınırının neresinde, kimin için ne kadar önemli? Gelin tüm soruların yanıtı olan İdlib haritasına ve son duruma bir gözatalım.
İDLİB NEREDE? : Doğusunda Halep, güneyinde Hama olan İdlib, Türkiye'nin Hatay iliyle sınır komşusu. İdlib, kuzeyinde Hatay'ın Reyhanlı ilçesine, batısında Yayladağı, Güveççi'ye komşu. Şu anda İdlib üzerinden ABD ile Rusya arasında güç savaşı yaşanıyor. İdlib, askeri ve siyasi açıdan bölgedeki birçok aktör için stratejik öneme sahip.
TÜRKİYE İLE RUSYA KARŞI KARŞIYA GELİR Mİ? : İdlib operasyonunun Moskova ile Ankara arasında nasıl şekilleneceği henüz resmi olarak duyurulmadı. İki ülkenin İdlib'de 'ılımlı muhalif' ayrımıyla ilgili fikir ayrılığı yaşama ihtimali var. Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler S400 füzeleri alma düzeyine kadar ilerlemiş durumda. Haliyle iki ülkenin İdlib'de askeri olarak karşı karşıla gelmesi bekleniyor.
İDLİB'İN ÖNEMİ : İdlib Vilayeti, bölge aktörlerinin her biri için kendi çıkarları doğrultusunda stratejik öneme sahip. Suriye'de Beşar Esad açısından 2011'den bu yana devam eden iç savaşın büyük oranda sona ermesi ve zaferini ilan etmesi anlamına gelecek. İdlib'in yeniden Suriye hükümetinin kontrolüne geçmesi Esad'ın yanı sıra İran ve Rusya'nın da bölgedeki nüfuzlarını güçlendirmek açısından önemli bir hedef.
İdlib Türkiye için neden önemli? : İdlib, Astana Mutabakatı çerçevesinde Suriye'de oluşturulan dört Gerilimi Azaltma bölgesinden biri olarak belirlenmişti. Mutabakat kapsamında Türkiye İdlib içine 12 gözlem kontrol noktası kurdu. Bunların aralarına Rusya 10, İran da 7 gözlem noktası yerleştirdi. Bölge, savaşın çıktığı 2011'de Türkiye'ye ilk sivil göçün yaşandığı ve yabancı savaşçıların da Suriye'ye en fazla geçiş yaptığı yerdi.

2 Eylül 2018 Pazar

Türkiye ve Rusya’dan eş zamanlı operasyon

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



İdlib’e gerçekleştirilmesi planlanan askeri operasyonun detayları ortaya çıktı. Türk ve Rus askerleri ortak hareket edecek ve ilk hedef ise terör örgütü el-Nusra olacak.





Suriye'nin İdlib kentine yönelik Esad rejiminin katliam yapmasını engellemek isteyen Türkiye'nin Rusya ile izleyeceği yol belirlendi.


Terör örgütlerinin silahlarını bırakmaları için tanınan sürenin az kaldığı öğrenildi. İdlib'deki ilk hedef ise terör örgütü el-Nusra'nın yuvalandığı bölgelere yönelik eş zamanlı operasyonun başlatılması. Böylece İdlib'de yeni bir insani krizin önüne geçilmesi planlanıyor.


 İdlib'deki terör örgütleri ise kendilerine yönelik saldırının gerçekleşmesi durumunda Suriye'nin Halep ve Hama şehrinin yanı sıra liman kenti olan Lazkiye'ye gireceklerini belirtiyor. 3.5 milyon insanın yaşadığı İdlib'de sivillere yönelik insani yardım koridorların açılması için görüşmeler sürüyor. 


Bu insani yardım koridorların Türkiye'nin kontrolü altında olan Afrin ve Fırat Kalkanı bölgelerine açılmasının masada olduğu öğrenildi.


İNSANİ YARDIM


Şam rejiminin ise teröristlerden temizlenen bölgelere yeni bir insan akımına sıcak bakmadığını belirtiyor. BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura, geçtiğimiz gün "Savaşın bitmesinin ardından insanların terk ettikleri evlerine güvenle dönmelerini garanti edecek şekilde bir insani çıkış koridoru oluşturulması gerekiyor" demişti.


JAMES JEFFREY TÜRKİYE'YE GELİYOR


ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, dün 4 Eylül'e kadar sürecek olan İsrail, Ürdün ve Türkiye'yi ziyaretine başladı. Eski Ankara Büyükelçisi olan Jeffrey'e Dışişleri Bakanlığı Suriye Özel Elçisi Joel Rayburn'ün de eşlik edeceği bildirildi. Ürdün ve Türkiye ziyaretlerinde Jeffrey'nin, "İdlib'de bir askeri saldırının Suriye'de ve bölgede tansiyonu artıracağına ve sivillerin hayatlarını tehlikeye atacağına" dikkati çekeceği kaydedildi.


SON BÜYÜK ÇATIŞMA


Bir çok analize göre İdlib muhtemelen Suriye'deki iç savaşın son büyük çatışması olacak. Bu nedenle İdlib Suriye'deki iç çatışmalar açısından herhangi bir düğümün çözülmesi değil, sonrasında düzenin sağlanabilmesi açısından bir dönüm noktası özelliğine sahip. Türkiye İdlib'de yaklaşan çatışmaya temelde iki perspektiften bakmaktadır: Bunlardan birincisi olası bir operasyonun Türkiye açısından yaratabileceği kısa vadeli güvenlik riskleriyken, ikincisi de Suriye'de uzun vadede Türkiye'ye yönelik bir tehdit arz etmeyecek bir düzenin oluşmasıdır.

KAYNAK: SABAH

  Şam'da peş peşe patlamalar 


 Suriye'nin başkenti Şam'a bazı hava saldırılarının olduğu, saldırıların bir kısmının hava savunma sistemleri tarafından püskürtüldüğü başkent yakınlarında bazı askeri üslerde ise patlamalar yaşandığı belirtildi.


Suriye'nin başkenti Şam yakınlarındaki El Mazze hava üssündeki mühimmat depolarında patlamalar yaşandığı kaydedildi. Times of Israel gazetesi patlamaların İsrail uçaklarının saldırıları sonucunda gerçekleştiğini iddia etti.


Sputnik'e konuşan Suriye yönetiminden bir kaynak, El Mezze hava üssünün vurulmadığını ancak bölgeye yönelik yapılan roket saldırısı nedeniyle hava üssünde bulunan mühimmat depolarında patlamalar yaşandığını, saldırıların Suriye hava savunması tarafından püskürtüldüğünü kaydetti.



TIMES OF ISRAEL: SALDIRIYI İSRAİL UÇAKLARI DÜZENLEDİ



Times of Israel gazetesinin haberine göre, saldırılar İsrail uçakları tarafından düzenlendi.

2 Nisan 2018 Pazartesi

ABD VE FRANSA'NIN TUTUMUNU NASIL OKUMALIYIZ?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türkiye'nin başlattığı Zeytin Dalı Harekâtı hem Suriye hem de Ortadoğu açısından yürütülen hesapları baştan sona revize etme zorunluluğunu doğurdu.
Zeytin Dalı Harekâtı boyunca rahatsızlığını gizlemeyen ancak bir şey yapmaya da muktedir olamayıp, Türkiye'nin ilerleyişine mani olamayan ülkeler öyle görünüyor ki artık ortak anlayışla ve işbirliği ile bundan sonraki süreçte beraber olacaklar.
Suriye stratejisi görünürde "IŞİD'le Mücadele Koalisyonu" adı altında yürütülse de gerçekçi olmak gerekiyorsa Afrin sonrasında bu durum artık "Türkiye, Rusya ve İran'la Mücadele Koalisyonu" formatına dönüştürülecektir.
Bunun sebebi gayet açık, uğruna neredeyse milyarlarca dolar harcanan ve yüz yıldan uzun süredir uğraşılan Türkiye'nin bölünmesi projesi, Afrin'in düşmesiyle artık çok büyük ölçüde hayal olmuştur.
Türkiye kendisini emniyet altına alan, dahası bölgesel etkinliğini arttıran ve başarıyla taçlandırdığı Afrin hamlesini özellikle ABD başta olmak üzere, Batı'ya rağmen gerçekleştirmiş, bunu da sır olmayan bir durumla Rusya'nın desteği sayesinde sağlamıştır.
Bunun anlamı Türkiye ve Rusya'nın artık Ortadoğu'da diğerlerinin oyunlarını bozmakla kalmadığı, hatta birbirlerine destek vererek kendi tasarladıkları yeni bir süreci hayata geçirmeye koyulduklarıdır.
Pek tabi bu durumun vukuu bulmasının ana nedeni Astana süreci gibi Suriye'de yeni bir alternatifin önce doğması ardından somut ve sonuç alıcı seçenekleri ortaya çıkarmasıdır.
Bu satırların yazarı olarak Rusya'nın tutumuyla ilgili uzun süredir ihtiyatlı bir tavır takınıyordum ancak İngiltere'de yaşanan ajan zehirlenmesi olayı ve peşi sıra ABD ve Fransa başta olmak üzere çok sayıda ülkenin Rusya'ya karşı geniş ölçekli bir diplomasi savaşı başlatmaları büyük ölçüde şüpheleri gidermiştir.
Yaşanan böylesine büyük gelişmenin hemen akabinde ABD Başkanının ucu açık bir tabirle Suriye'den askerlerini çekeceğini duyurması, buna mukabil Fransa'nın Cumhurbaşkanlığı sarayında PKK/PYD'lileri ağırladıktan hemen sonra Menbiç başta olmak üzere PKK/PYD kontrolündeki bölgelere asker göndereceğini ilan etmesi Türkiye'nin "malum koalisyon" tarafından hedef alınacağının göstergesi olmuştur.
Her ne kadar Fransa Cumhurbaşkanlığından yapılan resmi açıklamada "Suriye'nin kuzeyinde herhangi bir askeri operasyon öngörülmemektedir" denilse de, açıklamanın ilerleyen bölümlerinde "Fransa, Suriye'nin kuzeydoğusunun güvenli bölge haline getirilmesinde (PKK/PYD paravanı) Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) desteğini teyit etmiştir" ifadesinin kullanılması kurgulanan oyunu açığa vurmaktadır.
Görünüşe göre ABD, Fransa ve usta bir diplomasi oyuncusu olan İngiltere önümüzdeki süreçte yaşayacakları kayıpları gördüğünden Türkiye ve Rusya karşısında ortak bir cephe kurmuş, farklı seçenek ve olaylarla iki ülkeyi hedef alacak, sonra beraber hareket etmelerini engelleyici sonuçlar almaya koyulacaklardır.
İstenilen ise "Suriye'nin kuzeydoğusu" olarak tabir edilen, gerçekte Fırat Nehri'nin doğu yakasını içerisine alan sahada önümüzdeki yakın süreçte "güvenli bölge" adı altında "PKK devletini" yaratabilmektir.
Aynı üç ülke bölgesel partnerleri olan İsrail, Suudi Arabistan ve Ürdün ile böylesi bir sürecin işletilmesi için çoktan yola koyuldular bile.
Nitekim Zeytin Dalı Harekâtı'nın hemen öncesinde "Suriye Sızıntıları" başlığı altında basına yansıyan bir iddiaya göre 11 Ocak tarihinde Washington'da ABD, İngiltere, Fransa, Ürdün ve Suudi Arabistan temsilcilerinin bulunduğu gizli bir toplantı yapılmıştı.
Bu toplantının ana konusu Rusya ve Türkiye'nin bölgede artan etkisi, Suriye'de yakaladıkları işbirliği zemininin katılımcı ülkelerin çıkarlarına zarar verdiği idi.
İlk etapta alınan karar Rusya'nın bölgesel ve küresel etkinliğinin kırılması için işbirliği yapılması ve bizi ilgilendiren kısmıyla "ABD'nin tek başına hareket ederek Türkiye ile SDG'nin arasını bulmasının mümkün olmayacağı, buna gücünün yetmeyeceği" kabulüydü.
Görünüşe göre Rusya'ya karşı ajan krizini bahane göstererek birleşen ülkeler alınan karara bağlı olduklarını ilan etti.
Fransa ve Menbiç özelinde yaşanan gelişmelerse aynı ortak kararın stratejik olarak geçerliliğini koruduğunu gözler önüne sermiştir.
Dolayısıyla ABD ve Fransa arasında Menbiç konusunda yaşanan son gelişme birbirinden bağımsız olmayan, tam tersi birbirini destekleyen bir "iyi polis-kötü polis" sürecinin Türkiye'ye karşı işletilmeye başlanmasıdır.
Zira Menbiç konusu kendi halinde öyle bir boyut aldı ve öylesine bir zemine getirildi ki burada Türkiye ile varılacak kararın, Fırat Nehri'nin doğusu için bir model olarak kabul edileceği açıktır.
Daha önce Menbiç'i kendilerinin aldığını bu yüzden ne olacağına da ABD'nin karar vereceği iddiasını kullanan ancak Zeytin Dalı Harekatı sonrasında Türkiye'nin kararlılığını görerek "Menbiç bizim için (Afrin sonrası) artık stratejik değil" çıkışı yapan ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey'in, geride bıraktığımız günlerde "…Bir yanda Türkiye, diğer yanda YPG'yle bir anlaşma yürütebiliriz ve herkes birbirinin çıkar alanından uzak durur. Bu mümkün müdür bilemiyorum ama Türkiye'yle bu çerçevede pazarlık yürütüyoruz." İfadelerini kullanması dikkatlerden kaçırılmamalıdır.


Bu şartlar altında Türkiye kendi belirlediği hedeften ve takvimden sapmadan terörle mücadeledeki bölgesel stratejisini sürdürmelidir.
Mesele bizim açımızdan milli güvenlik meselesidir ve pazarlığa açılması söz konusu dahi olmayacaktır.
Dün Afrin'den sonra Menbiç'e de hareket edeceğimizi söylerken pek tabi orada ABD askerlerinin bulunduğunu biliyor ve ABD'nin bize söz verdiği gibi askerlerini bölgeden çekmesini beklediğimizi söylüyorduk.
Bugün ABD askerlerini çekeceği iddiasını öne sürerken, bu kez Fransa askerlerini aynı bölgeye gönderebileceği iddiasında bulunuyorsa, gerçekte bizim için değişen herhangi bir konunun söz konusu dahi olamayacağı açıktır.
Menbiç'te hangi ülkelerin askerleri bulunursa bulunsun, Türkiye kendi tezlerini uygulayacak kararlılıkla yoluna devam etmelidir.
İster Fırat'ın batısı, isterse doğusu olsun, nerede bulunduğu yahut hedeflendiği önemli değildir; PKK terör örgütü her yerde Türkiye açısından imhası zorunlu olan bir terör örgütüdür.
Türkiye'nin müttefiki olan ülkelerin bu durumu zor veya zorunlu da olsa anlamaları ve kabullenmeleri gerekir.

3 Ocak 2018 Çarşamba

Rusya'dan ABD'ye imalı 'İran' teklifi-10 soruda Wall Street eylemleri

Rusya'dan ABD'ye imalı 'İran' teklifi

ABD'nin İran'daki olaylar için BMGK'yı acil toplantıya çağırmasına Rusya'dan oldukça ilginç bir yorum geldi. Rusya, Occupy Wall Street'i hatırlattı.

ABD'nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Nikki Haley'in İran'da devam eden protestolar ve şiddet olaylarıyla ilgili BM Güvenlik Konseyine (BMGK) acil toplanma çağrısı yapacaklarını açıklamasına Rusya'dan yanıt geldi.
"ABD'DE KİTLESEL TUTUKLAMALARIN NASIL YAPILDIĞINI ANLATSINLAR"
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zaharova, Haley'e ABD'de kitlesel tutuklamaların nasıl yapıldığını anlatmasını tavsiye etti.
"ABD, OCCUPY WALL STREET'TEKİ DENEYİMLERİNİ ANLATARAK BAŞLAYABİLİR"
Haley'in BM'deki açıklamalarını Facebook hesabından değerlendiren Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, ABD'de son yıllarda yaşanan protestoları ve Washington yönetiminin bunlara tepkisini anımsattı.
Zaharova, "Şüphesiz, ABD heyetinin dünyaya anlatacağı şeyler vardır. Örneğin; Haley, ABD'nin protesto gösterilerini dağıtma deneyimlerini paylaşabilir, kitlesel tutuklamaların nasıl yapıldığının ve Occupy Wall Street eyleminin nasıl bastırıldığının detaylarını anlatabilir" ifadelerini kullandı.

Wall Street'i İşgal Et" eylemlerini anlamak için gereken 10 soru ve yanıtları.




Bir ay önce önce Aşağı Manhattan’da Zuccotti parkı yakınlarında başlatılan, “Wall Street’i İşgal Et” dalgası ABD’yi sallamaya devam ediyor. Eylemler geçtiğimiz hafta küresel bir boyut kazandı; 15 Ekim küresel eylem gününde 82 ülkede 1500 ayrı mekanda Kuzey ve Güney Amerika’dan Asya’ya, Afrika’ya, Avrupa’ya geniş kitleler sokakları mesken tuttular. İşte Birgün Gazetesi yazarı Hayri Kozanoğlu'nun kaleminden 10 soruda yaşanan süreç:


1) Wall Street eylemleri nasıl filizlendi?
Her şey Kanada merkezli alternatif kültür dergisi Adbusters'ın bir çağrısıyla başladı. İlk günlerde davete icabet edenlerin sayısının azlığı alay konusu bile edildi. Reklamdaki gibi “Her şeyin bir zamanı var” diye düşünenler değil, “Şimdi değilse ne zaman ?” sorusundan yola çıkanlar haklı çıktılar, hareket ivme kazandı. Aslında 2007’de başlayan ekonomik krizin giderek geniş kitlelerin canını daha fazla yakmaya başlaması Wall Street eylemcilerinin destek bulmasında önemli rol oynadı. İşsizlik oranı %9.1’de seyrederken, Latin kökenlilerde %11.3’e, siyahlarda ise %16.8’e yükseliyordu.

Dönüp 29 Bunalımının tarihine bakanlar da, kitlesel direnişlerin 29’da, 30’da değil asıl 1935’ten sonra başladığına dikkat çekiyorlar. Eylemciler Zuccotti parkının adını “Özgürlük Meydanı” olarak değiştirirken Mısır’ın Tahrir Meydanı’ndan ilham aldıklarını açıkça ifade ediyorlardı. Mayıs’ta başak veren Madrid’in Puerta del Sol Meydanı merkez üslü İspanya “öfkeliler hareketi”, Atina’nın Sintagma Meydanı’ndaki kararlı direniş, Şili öğrencilerinin geniş kitle desteği kazanan eylemleri, İsrail orta sınıflarının “artık yeter!” çığlığı Wall Street ayaklanmasının koşullarının olgunlaştığına delalet ediyordu.

2) Eylemler neden Wall Street’i hedef alıyor? 
Amerikan kapitalizminin, hatta dünya kapitalizminin sinir merkezi Wall Street kabul edilebilir. Dünyayı sistemik bir krize sürükleyen neo-liberal yeniden yapılanma, sermayenin önünü açan, geliri yoksul ve orta sınıflardan zenginlere doğru yeniden paylaştıran düzenlemeler içeriyordu. Küreselleşme ise bu zihniyeti yarı-kapitalist, kapitalist olmayan ve pre-kapitalist mekanlara yayarak Roza Lüksemburg’u haklı çıkarmıştı. Sürecin son halkası finansallaşma ise, insanlara kazanmadıkları geliri harcama olanağı verirken, geçici de olsa eksik talep sorununa çözüm sağlayarak küresel sermayeye nefes aldırıyor, ama sonunda reel gelirleri sürekli gerileyen geniş kitleleri borç bataklığına sürüklüyordu. 2007’de ABD yıllık üretiminin %350’sine varan borç balonu Wall Street’in iblisçe planları sonucu şişmişti. Finans sektörü karların %40’ına el koyar hale gelmişti.

Kriz halkı derin bir sefalete sürüklerken, vergi mükelleflerinin cebinden bankalara aktarılan paralarla finans kapital utanmazca sefa sürmeye devam ediyordu. Mother Jones dergisine göre 2008’de 1 milyon doların üzerinde ikramiye ödenen Wall Street mensuplarının sayısı tam 4793’tü. 2009’da ise dudakları uçuklatan bir rakam, 140 milyar dolar ikramiye dağıtılmıştı. Üstelik Amerika’nın en parlak beyinleri (keza Türkiye ’nin ve diğer bir çok ülkenin), mühendislikten, fizikten en iyi derecelerle mezun “rocket scientist” diye adlandırılan tipler Wall Street’çe devşiriliyorlar, üretici faaliyetlere en ufak bir katkıda bulunmadan IQ’larını finansın hizmetine seferber ediyorlardı.

James Petras, Wall Street isminin ABD’de tüm kötülüklerin kaynağı ve sembolü olduğunu düşünüyor. Petras'a göre ayrıca Wall Street ülkedeki büyük eşitsizliklerin temsilidir de. New York’ta özellikle Manhattan’da nüfusun yüzde 1’lik kesimi zenginliklerin yüzde 60’ını kontrol eder. Özetel, “Wall Street için iyi olan Amerika, giderek dünya için kötüdür” sözü pek yanlış görünmüyor.

3) Kim bu Wall Street isyankarları? 
Biz eylemlerin arkasında hep bir örgüt aranmasına alışığızdır. Bu kez tersi oluyor, “nerede örgüt?” diye şikayetler yükseliyor. Amerika’da onyıllardır toplumsal mücadelelerin içinde bulunmuş bir öğretim üyesi Frances Fox Piven bu durumu, “Sizin öngördüğünüz gibi bir örgüt değiller. Ama sorun uyum ve koordinasyonsa evet örgütler.” diye açıklıyor. Gerçekten de Wall Street eylemcilerinin her birinin eşit söz sahibi olduğu bir Genel Meclisleri var, tüm kararlar uzlaşma ile alınıyor. Doğrudan demokrasinin güzel örnekleri sergileniyor.

11 Eylül 2001’den beri akamete uğrayan küreselleşme karşıtı eylemlerin, 99 Seattle zaferinin tüm entelektüel mirası hatırlanıyor, hafızalar tazeleniyor. Felsefeci Slavoj Zizek, Antonio Negri’nin kalem arkadaşı eleştirel terörist Michael Hardt gibi isimler hem eylemcilere destek veriyor, hem de deneyimlerini paylaşıyorlar. Anarşizm üzerine çalışan, Madagascar’da yerlilerin uzlaşma yöntemleri üzerinde araştırmalar yapan David Graebel gösterilerin planlanması sürecinde altı hafta çalışmış, eylemlerin üçüncü gününde işe damgasını vurmamak için çekilmiş. Belki zaman içinde hareketin sözcüleri ortaya çıkacak, hiyerarşik olmayan bir yapı şekillenecek, ama şu aşamada en önemlisi bürokratik yapılara teslim olunmaması. Judith Stein’a göre meydanda dört çeşit insan var.

Birinci grup gençler, özellikle Obama’dan Sıtkı sıyrılan, sandık politikalarına artık bel bağlamayanlar. İkinci grup,kadı hareketi,ekolojik hareket gibi toplumsal hareketlerdeki deneyimlerini buraya aktaranlar. Üçüncüsü, ezeli sistem muhalifleri. Dördüncüsü, medya toplumunun efsununa kapılıp, olup biteni yerinde görmek için şenliğe koşanlar. Tabii bunların çoğu işsiz, dışlanmış, emeklilik geliriyle geçinemeyen ezilenler. Zaman içerisinde sendikaların desteğinin artması da harekete güç veriyor, örgütlenme deneyimlerinin akmasını sağlıyor.

4) Eylemler toplumun %99’u adına %1’i hedef alıyor. Gerçekten gelir ve servet göstergeleri bu denli vahim mi? 
Nobel ödüllü Keynesyen iktisatçı Joseph Stiglitz Mayıs ayında Vanity Fair dergisinde, “ABD’nin %1 için %1 tarafından” yönetildiğini somut örnekleriyle ortaya koydu. Gelir eşitsizliğinde Amerika’nın Oligarkların Rusyası ve İran ile aşık atabileceğini öne sürdü. OECD’nin nüfusun en yüksek gelir kazanan %20’sini temel alan istatistiklerine göre, 30 ülke arasında ABD gelir adaletsizliğinin en berbat olduğu üçüncü ülke (en alt sırada Meksika bir üstünde ise haliyle Türkiye bulunuyor). ABD’de nüfusun %1’lik “kaymağın kaymağı” tabakası servetin %40’ına sahipken, gelirin de %24’üne el koyuyor; ülkenin hisse senetlerinin ve tahvillerinin %51’ini portföyünde bulundururken, borçların sadece %5’ini ödemek zorunda. Durum Latinler ve siyahlar için bekleneceği üzere daha da vahim. Örneğin beyazların %15’inin mal varlığı sıfır veya negatif iken, bu oran Latinler için %31’e, siyahlar için %35’e yükseliyor.

5) Tüm bu insanlar neden şikayetçiler? 
Bir ufukları, bir amaçları, sistematik bir fikirleri olmadığı yolundaki eleştirilere karşı New York Şehri Genel Meclisi nal gibi bir “İddianame” hazırladı. Öncelikle çok kuluslu şirketlerin “karı insanın, kişisel çıkarı adaletin, baskıyı eşitliğin” üzerinde tutan zihniyeti mahkum ediliyor. 21 maddelik bir manifestoyla sistemin tüm habasetleri gözler önüne seriliyor. Kanunsuz hacizlerden, vergi mükelleflerinin cebinden banka kurtarmaya; toplumsal cinsiyet, renk, yaş ayrımcılığından, adalet sistemine; bir insan hakkı kabul edilen eğitimin piyasalaşmasından, emek kazanımlarının gaspedilmesine; mahremiyetin bile metalaştırılmasından, masum sivillerin öldürülmesine, işkenceye kadar varan emperyalist politikalara uzanan bu metine www.commandreams.org adresinden erişim mümkün.

6) Peki eylemciler taleplerini niye doğrudan ifade etmiyorlar? 
Gözler önüne serdikleri manzaranın gerçekliğine itiraz edemeyenler onları somut talepler ortaya koyamamakla suçluyor. Öncelikle %99’u kapsama iddiasındaki bir hareketin bu konuda biraz tedbirli davranmasını anlamak mümkün. Taleplerini net bir biçimde sıralamalarının hareketi sınırlı bir alana hapsedebileceğini öngörmek de gerekiyor. Ayrıca talepler ortaya dökülünce, gerçekçi olmadıkları, ayaklarının yere basmadığı üzerinden medyada isterik bir saldırı başlayacağından kimsenin şüphesi olmasın. Zaman içerisinde kapitalist sistemin tam göbeğini hedefleyen, Wall Street’le uzlaşmayı, çok uluslu şirketlerle orta yolu bulmayı kabullenmeyen, %99’un topunu hoşnut etmese de toplumun büyük çoğunluğunu kapsayan, “geçiş talepleri” esprisinde bir liste şekillenecektir. Unutmayalım ki sistem savunucuları talepleri kabul etmeye niyetli oldukları için değil, hareketi buradan vurmayı planladıklarından “konuş” diye tepiniyorlar.

7) Wall Street’i İşgal eylemi bütün dünyanın ilgi odağı olmayı nasıl başardı? 
MAI’ye (çok taraflı yatırım anlaşması) karşı direniş eylemlerinden başlayarak toplumsal muhalefet modern iletişim olanaklarını etkin kullanmayı öğrendi. Wall Street eylemlerinde de sosyal medyadan ustaca yararlanmanın elbette payı var. Örneğin Brooklyn köprüsünde 700 göstericinin tuzağa düşürülerek gözaltına alınmasının You Tube’dan teşhiri sempatiyi, özellikle sendikaların aktif desteğini artırdı. Ama işin püf noktası, gelip geçici gösteriler yerine Tahrir Meydanı’ndaki gibi belli bir alanın mesken tutulması, burada alternatif bir yaşamın yeşermesinde yatıyor gibi (bu eylem biçiminin küresel öncülerinden biri olarak Kızılay’ın zemheri soğuğunda azimle direnen Tekel işçilerini unutmamak gerekiyor).

Burada zor koşullarda tanışma,paylaşma, dayanışma derken ortak bir ruh,bir hedef,mücadele azmi, yani bir hareket doğuyor. Oraya kadar uzanamayanlar internet üzerinden “meydana teslim” pizzalar ısmarlayabiliyor, “kelepçe sökme eğitimi” gibi pratiğe yönelik şenlikli faaliyetler sürdürülebiliyor. Bireyler ellerini indirip-kaldırarak doğrudan demokrasiyi hissediyor, özellikle Amerika’daki lobiciliğe, rüşvete dayanan, büyük şirketler egemenliğindeki siyasi sisteme iyice yabancılaşıyor.

8) Wall Street’i İşgal et eylemleri ABD için neden hayırlı?
Öncelikle Çay Partisi (Tea Party) denilen reaksiyoner, gerici akımdan sahneyi devraldılar. Kamunun vergi toplamasını reddeden, sosyal programlara düşman, daha da saldırgan bir dış politika talep eden Çay Partisi hem bunalan orta sınıfların tepkilerini örgütlemiş, hem de Cumhuriyetçi partiyi daha da sağa çekerek Temsilciler Meclisi’ni ve Senato’yu bloke etmişti. Wall Street eylemlerinin milliyetçi, ırkçı, erkek egemen, korumacı, emperyal özlemlerden uzak olması, şu ana kadar sergilediği enternasyonalist çizgi sadece Amerika’nın değil tüm dünyanın hayrına.

Eyleme destek verenler arasında işsizler, dışlanmışlar, üniversite harçlarını ödeyemeyen gençler, sağlık hizmetlerinden yararlanamayan sigortasızlar gibi sosyal nedenlerin öne çıktığı kesimler; kapitalizme, sınıflı topluma zinhar karşı olduğu için siyasi-ideolojik mülahazaların belirlediği sosyalistler, anarşistler yanında Joseph Stiglitz, Paul Krugman, Jeffrey Sachs gibi sistem içi önemli figürlerin bulunması da önemli. Çünkü Keynesyen politikalara inanan bu akil adamlar, gelir ve servet daha adil dağıtılmadan, kamu altyapı yatırımlarına, sosyal programlara ağırlık verilmeden ekonominin bu krizi atlatamayacağını düşünüyorlar. Jeffrey Sachs’ın bir zamanlar yapısal uyum programlarını tasarlayan, Polonya ve Rusya’ya “şok terapiler” uygulayan şahsiyet olduğunu hatırlayalım.

9) “%1’e karşı %99” sloganı aslında neoliberalizmin hangi ideolojik tezlerini çökertiyor? 
Joseph Stiglitz Amerika’daki büyük gelir dağılımı adaletsizliğinin üstünün “marjinal-üretkenlik teorisi”yle örtülmeye çalışıldığını söylüyor. Buna göre yüksek gelirlere sahip olanlar daha üretkendir ve topluma daha fazla katkı sağlarlar. Yaşanan finansal kriz,aksine fizikte, eczacılıkta, genetikte büyük buluşlar yapanların değil, Ponzi şemalarıyla milyarlarca dolarlık vurgunlar vuranların, milyonlarca insanın evinin haczedilmesine neden olanların zenginleştiği Wall Street rejimini gözler önüne serdi. %99’lar hareketi bu teşhir sürecini hızlandırdı, “zenginde pişer fakire de düşer” tezinin çürütülmesine katkıda bulundu. Neo-liberal ideolojiye göre bireyler rasyonel öznelerdir. Esnek emek piyasalarında girişimcilikle, bilgilerini ve becerilerini sürekli eğitim yoluyla artırarak kendilerini pazarlamalıdırlar.

Eğer bunu başaramayıp işsizlikle karşılaşır veya düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda kalırlarsa, sorumluluk kendi omuzlarındadır. Aynı şekilde akılcı vatandaşlar olarak kredi kartı borcunu ödeyememeleri, mortgage yoluyla aldıkları evlerinin haczedilmesinin vebali kendi boyunlarındadır. %99 hareketi, bu bireyci tezleri geniş kitleler nezdinde açığa çıkarma, devletin iş-aş verme, eğitim, sağlık gibi sosyal sorumluluklarını hatırlatma anlamında Amerikan toplumuna eşik atlatacak gibi görünüyor.

10) Wall Street’i İşgal Eylemleri devam eder mi? 
Eylemciler kararlı olduklarını, kışı burada geçireceklerini vurguluyorlar. Eğer polis zoruyla dağıtılsalar bile Portland’dan Boston’a; Los Angeles’tan Chicago’ya tüm Amerika’yı isyan ateşi sarıyor. Immanuel Wallerstein hareketin önce kamuoyuna mal olduğunu, sonra meşruiyet, giderek saygınlık kazandığını vurguluyor. Sönümlense dahi 1968 hareketi gibi kalıcı bir miras bırakacağına, ABD’yi pozitif yönde değiştireceğine olan inancının altını çiziyor. Tabii Zizek’in, “kendinize aşık olmayın” uyarısı önemli ama, bu arada özgüveni kaybetmemek de gerekiyor.

İsterseniz bu noktada Gramşi'yi kızdırmak pahasına “aklın kötümserliğini” şimdilik ıskalayıp, “iradenin iyimserliğine” prim verelim. Bir yorumcunun bu ayaklanma, “krizden beri Amerika’nın başına gelen en iyi şey” sözünü hatırlayalım. Lenin bilindiği gibi devrimi “ezilenlerin festivali” olarak adlandırır. Madem festival başladı, arkasından devrim heyulası niye New York'un üzerinde dolaşmasın !  (Birgün)
 


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html