BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
el-Nusra sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
el-Nusra sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

10 Ekim 2017 Salı

İDLİB OPERASYONU


İdlib, Suriye krizinin henüz ilk evrelerinde cihadi-Selefi grupların sahneye çıktığı yerlerin başında geliyordu. Bu, gerçek rejim değişikliği arayan aktörlerce uzun süre reddedildi.
İdlib'e bağlı Cisr el Şuğur'da 4-6 Haziran 2011'de bir karakolu kuşatan silahlı kişiler 123 polisi öldürmüştü. Uzuvları kesilen cesetlerin bir kısmı Asi Nehri'ne atılırken bir kısmı da toplu mezarlara gömülmüştü.
Bu kanlı sahne, 31 yıl önce Müslüman Kardeşler'in başlattığı isyanı bitirmek için ağır bir operasyon düzenleyen ordunun 9 Mayıs 1980'de Cisr el Şuğur'da 150-200 kişiyi katletmesinin rövanşı olarak algılandı.
Özgür Suriye Ordusu'nun (ÖSO) selefi Hür Subaylar Hareketi'nin temeli de Cisr el Şuğur'da atıldı.
Hatay sınırlarına yaslanan İdlib hem ilk mülteci akınının yaşandığı hem de Türkiye'den silah ve militan akışının sağlandığı bölgeydi. Rakka'dan sonra İdlib, Mart 2015'te tamamen Suriye ordusunun kontrolünden çıkan ikinci kent oldu.

İdlib nasıl düştü?

İdlib ÖSO, İslamcılar, selefi İslamcılar ve El Kaide (Nusra Cephesi) olarak ayrışan rakip silahlı örgütler arasında işbirliğinin netice verdiği yer olarak öne çıktı.
Müşterek Operasyon Merkezi (MOM) olarak bilinen Antakya ve Gaziantep'teki operasyon odalarının yönlendirmesiyle kurulan Fetih Ordusu, 28 Mart 2015'te İdlib'i düşüren koalisyondu.




Fetih Ordusu'nun iki ana bileşeni El Kaide'nin Suriye kolu Nusra Cephesi ile eski El Kaidecilerin kurduğu Ahrar el Şam idi. Bu ortaklık Halep'e yönelik operasyon için de tesis edildi ama başarılı olamadı.

İdlib'in önemi nedir?

İdlib başından beri lojistik, cephane ve insan kaynağı bakımından savaşı besleyen kritik güzergâhlardan biri oldu.
Yabancı savaşçıların en fazla geçiş yaptığı hat burasıydı.
Nusra Cephesi ve ortakları İdlib üzerinden Halep-Hama-Şam anayolunu keserken Lazkiye'ye yönelik saldırılarda da burayı sıçrama tahtası olarak kullandı. İdlib güneybatıdan Halep cephesini de besliyordu.

Ortaklık neden bozuldu?

İdlib'de Fetih Ordusu'nu oluşturan güçler daha sonra 'düşman kardeşlere' dönüştü. Körfez'deki destekçilerin baskısına rağmen Nusra'nın El Kaide ile bağlarını koparmaması ve şeri hükümleri uygulama çabası, bazı ortakları için sorundu. Ancak asıl ayrışma Türkiye ile bağlantılı olarak yaşandı.
Kürtlerin kuzeyde öncülük ettiği özerk yapı (Rojava) ve ABD'nin Ekim 2014'te Irak Şam İslam Devleti'ne (IŞİD) karşı Halk Koruma Birlikleri (YPG) ile kurduğu ortaklık Türkiye'nin Suriye'deki önceliklerini değiştirdi.
2015'te Rus uçağının düşürülmesinin ardından Moskova ile ilişkileri yoluna koymak isteyen Türkiye'nin Rusya'yla işbirliğine yönelmesi Ankara'nın Suriye politikasındaki değişimi daha belirgin hale getirdi.


İskenderun limanına gelen Türk tankları

Ankara, Halep'te kuşatma altındaki bölgenin Suriye ordusunun kontrolüne geçmesinde rol üstlendi. Bunun karşılığında Rusya da Türkiye'nin Fırat Kalkanı Harekâtı'yla YPG'nin önünü kesmesine göz yumdu.
Daha sonra Astana süreciyle çatışmasızlık bölgeleri oluşturma konusunda Türkiye'nin üstlendiği kritik rol sahada safların ayrışmasını derinleştirdi.
Türkiye'nin Ruslarla eşgüdümü, rejimle savaşan güçleri Fırat Kalkanı'na ortak etmesi ve bu grupları Astana'ya taşıma çabası muhalif güçler arasında 'devrimi hedefinden saptırma' olarak yorumlandı.
Fırat Kalkanı ve Astana sürecine katılmayı reddedenler, Nusra Cephesi'nin etrafında kümelendi. Nusra liderliğindeki bu gruplar ocakta Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) ismiyle ortak cephe kurdu.
Türkiye-Katar destekli Ahrar el Şam bu şekilde radikal kanatlarını HTŞ'ye kaptırdı. CIA'in Eğit-Donat programıyla TOW füzesi verdiği Nureddin Zengi Tugayları da yeni cephedeydi.
Astana'ya katılanların siyasi sürecin ortağı, katılmayanların 'teröristler' sayılacak olması HTŞ'yi harekete geçirdi. Kısa sürede İdlib'de Ahrar el Şam liderliğindeki eski müttefiklerinin belini kırdı.
 Operasyonda yer alan Özgür Suriye Ordusu'na (ÖSO) bağlı Hamza Bölüğü mensupları bir eğitim sırasında.
19-24 Temmuz arasında Salkin, El Dana, Sahab, Barabo, Tel Havaş, El Hamirat, Tarmala ve El Toba gibi 30 yer HTŞ'nin eline geçti. Ahrar el Şam ve müttefikleri Ariha ve Cebel Zaviye dışındaki bölgelerden İdlib'in güneyine yani Hama kırsalına çekilmek zorunda kaldı.
HTŞ, Türkiye'den yardımların kesilmesinin önüne geçmek için Bab el Heva Kapısı'nı sivil bir yönetime bıraktı. Ahrar el Şam yasa dışı olarak kapı işlevi gören Hirbet el Coz geçişini de kaybetti.
Bu hezimetten önce İdlib'de kontrol noktalarının yaklaşık yüzde 60-70'i Nusra ve müttefiklerinin elindeydi. Humus, Hama, Şam kırsalı ve Dera'da sağlanan anlaşmalarla tahliye edilen cihatçıların aileleriyle birlikte İdlib'e gönderilmesi HTŞ'nin kentteki savaşçı potansiyelini artırdı.
Son olarak geçen Ağustos'ta Lübnan'ın Arsel bölgesinden çıkartılan Nusra üyeleri İdlib'e geldi.

Çatışmasızlık planında kim yer alacak?

İdlib, Astana'da tartışılan 4 çatışmasızlık bölgesinden en zor olanı. 15 Eylül'deki mutabakata göre garantör ülke olarak Rusya, İran ve Türkiye ateşkesi korumak üzere İdlib'e 500'er asker konuşlandırılacak.
Bunun için Müşterek Koordinasyon Merkezi oluşturacak. Kimin nerede nasıl konuşlanacağı şimdilik meçhul. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 6 Ekim'deki açıklamasına göre İdlib'in içinde Türkiye, dışında Rusya olacak.
İlk etapta planlanan, HTŞ'ye karşı önce rakip grupların sahaya sürülmesi. Amaç Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) desteğiyle bu grupların durumu kontrol eder hale gelmesi ve bu şekilde çatışmasızlık rejiminin tesis edilmesi. Bu hamlenin başarısı HTŞ'nin göstereceği dirence bağlı.

Türkiye ne yapıyor?

Suriye'de dördüncü çatışmasızlık bölgesinin İdlib'de kurulması yönündeki mutabakattan sonra Türkiye üçlü bir strateji izlemeye başladı:
  • TSK'yi müdahaleye hazır hale getirmek için Hatay ve Kilis'te sınır hatlarına askeri sevkiyat yapıldı.
  • HTŞ'ye katılanları koparıp zayıflatmak için 'istihbarat operasyonları' yürütüldü. Ahrar'ın eski komutanı Ebu Salih Tahhan adamlarıyla birlikte HTŞ'den koptu. Bu kopuşu Şüheda el Gab örgütünün ayrılması izledi.
  • Türkiye bir yandan da HTŞ'ye karşı İdlib'de konuşlandırmak üzere muhalif güçleri 'Milli Ordu' adı altında toplamaya çalışıyor. Faaliyetlerini Türkiye'den yürüten 'Suriye Geçiş Hükümeti' ve Suriye İslami Konseyi'nin 30 Ağustos'ta yaptığı çağrısı üzerine Ahrar el Şam, Ceyş el İslam, Feylak el Şam, Cephet el Şamiyye, Nasır Ordusu, Levant Cephesi, 13. Bölük ve Mutasım Tugayı dahil 44 grup 'Milli Ordu' planına olumlu yanıt verdi.
    Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı Fidan sınır bölgesinde.

Ankara'nın amacı nedir?

İdlib'in savaşın son sahnesi olacağı kuvvetle muhtemel. Suriye ordusunun Deyr el Zor'daki operasyonu tamamladıktan sonra İdlib'e yönelmesi bekleniyor. Türkiye Rakka ya da Deyr el Zor'daki gibi bir cephe savaşına dönüşmeden İdlib'teki grupları çatışmasızlık rejimine ikna etmeye çalışıyor.
Bunu yaparken bazı amaç ve beklentileri var:
  • Türkiye başından beri İdlib'de Rusya ve İran'la ortaklığın karşılığında Kürtlerin kontrolündeki Afrin'e müdahale fırsatı arıyor. TSK'nin İdlib'de konuşlanmasıyla Afrin üzerindeki baskı artacak. Ankara bu operasyonu kamuoyuna 'Akdeniz'e kadar Kürt koridoru planını önleme hamlesi' olarak sunuyor.
  • Türkiye'nin sahaya inmekteki ikinci amacı olası bir göç dalgasını önlemek.
  • Üçüncü hedef savaşı kendi sınırlarından uzak tutmak. Rusya'nın desteğiyle Suriye ordusunun silahlı grupları kuzeye sürüklemesi Ankara'nın önlemeye çalıştığı bir senaryo.
  • Ayrıca Türkiye, Cerablus-El Bab cebinden sonra İdlib'de asker konuşlandırarak Suriye'nin geleceğini şekillendirecek süreçte daha fazla söz sahibi olmayı umuyor.

Olası insani sonuçlar nedir?

Teyit edilebilir bir bilgi olmamakla birlikte muhalif kaynaklara göre İdlib'de yaşayanların sayısı 1,5-2 milyon civarında.
Olası bir savaşın yaratacağı dalgalanmada siviller ya Afrin'e geçecek ya da Türkiye'ye sığınacak.
Afrin de son zamanlarda Türk ordusunun atış menzilinde olması nedeniyle güvenli değil.
Halep'teki gibi saldırı ve savunma hatları önemli ölçüde sivil yerleşim alanlarında. Bu da olası operasyon ya da çatışmalarda sivil kayıpların çok olacağı anlamına geliyor.


İdlib operasyonuyla ilgili merak edilenler


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye'nin kuzeyindeki İdlib Eyaleti'yle ilgili bir askeri harekâtın başladığını açıkladı.
Suriye kriziyle ilgili yürütülen Astana görüşmelerinin sonuncusunda, İdlib'in çatışmasızlık bölgelerine dâhil edilmesi konusunda anlaşmaya varılmıştı.
İdlib'in siyasi önemi ve eyalete yönelik operasyonla ilgili merak edilenleri beş soruda derledik.

İdlib neden önemli?

İdlib, Suriye'nin kuzeyinde ve Türkiye sınırında yer alan bir eyalet.
İsyancı gruplar açısından kritik önemdeki Bab El Hava Sınır Kapısı da İdlib Eyaleti sınırlarında bulunuyor.
Eyalet, yine kuzeyde Kürt Demokratik Birlik Partisi'nin (PYD) denetimindeki Afrin sınırına dayanıyor.



Kuzeydoğusunda Halep'in bulunduğu İdlib'in batısında ve güneyinde ise Suriye hükümetinin kalelerinden Lazkiye ve Hama yer alıyor.
Lazkiye Eyaleti'ne yönelik saldırılar İdlib üzerinden düzenleniyor.
İdlib şu anda Suriye'de, bütünüyle hükümet güçlerinin kontrolünün dışında yer alan tek eyalet.
2015 yılında, farklı isyancı güçlerin kurduğu, bünyesinde Nusra Cephesi ve Ahrar'uş Şam'ı da barındıran çatı örgütü Fetih Ordusu, eyaleti ele geçirmişti.
İlerleyen dönemde, ateşkeslerle Halep, Şam, Hama ve Humus eyaletlerinden ayrılan isyancı grupların birçok üyesi de İdlib'e geçiş yaptı.
İdlib, ülke çapında hükümet karşıtı silahlı güçler açısından bir kale olarak görülüyor.


 
Heyet Tahrir el-Şam'ın ana gövdesini oluşturan Nusra Cephesi üyeleri.

İdlib şu an hangi grubun kontrolünde?

2015'ten sonra İdlib, farklı gruplar tarafından ortak olarak yönetilmeye başlandı.
Bu gruplar arasında en etkin olanları ise Nusra Cephesi ve Ahrar'uş Şam oldu.
İki grup arasındaki gerilim zamanla çatışmalara dönüşmeye başladı.
2016'da adını Şam'ın Fethi Cephesi olarak değiştiren ve El Kaide'den ayrıldığını duyuran Nusra Cephesi, son süreçte başka cihatçı gruplarla birlikte Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) adında bir çatı örgütü kurdu.
Geçtiğimiz aylarda HTŞ ile Ahrar'uş Şam arasında yoğun çatışmalar yaşandı.
Çatışmaların farklı nedenleri olduğu düşünülüyor.
İki örgüt de cihatçı çizgide olsa da aralarında yönetim anlayışı, savaş tarzı ve müzakerelere bakış açısından farklılıklar bulunuyordu.


 Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan.

Eyaletin kontrolünde asıl etkin gücün kimin olacağı konusu önemli gerilim başlıklarındandı.
Bunun dışında Astana sürecine bakış da aradaki gerilimi derinleştirmiş durumdaydı.
Bunlara ilaveten, her ne kadar Ahrar'uş Şam, Astana sürecine katılmamış olsa da, örgütün Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) çatısı altındaki gruplarla işbirliği, Türkiye ile iyi ilişkileri ve son dönemde kendisini uluslararası alanda kabul ettirmeye yönelik gayretleri onu Nusra Cephesi'nden ayırıyordu.
Çatışmalar sonunda Ahrar'uş Şam İdlib merkezinden çekildi.
Astana mutabakatı kapsamında Nusra Cephesi, IŞİD'le birlikte askeri olarak hedefe alınmaya devam edilecek örgütler arasında yer alıyor.

İdlib'de çatışmasızlık bölgesi kurulması ne anlama geliyor?

Türkiye, Rusya ve İran, Kazakistan'ın başkenti Astana'da Suriye ile ilgili yaptığı görüşmelerde daha önce, Dera ve Kuneytra, Rastan ve Talbise ile Doğu Guta'daki çatışmasızlık anlaşması konusunda mutabakata varmışlardı.
Son nokta olan İdlib'teki çatışmasızlık bölgesi için görüşmeler bir süredir devam ediyordu.
Eylül ayındaki son görüşmede ise üç ülke, İdlib bölgesinde oluşturulacak olan dördüncü çatışmasızlık bölgesini beraber koruma konusunda anlaştı.

Anlaşmadan sonra Türk Dışişleri Bakanlığı konuyla ilgili yaptığı açıklamada, "Astana toplantılarının üç garantör ülkesi arasında sağlanan mutabakat uyarınca, söz konusu üç ülkeden gözlemciler, çatışmasızlık bölgesinin sınırlarını teşkil eden güvenlikli bölgelerde oluşturulacak kontrol ve gözlem noktalarında konuşlandırılacaktır" ifadesi kullanıldı.
Rus yetkililer ise Rusya, Türkiye ve İran'ın İdlib bölgesine 500'er gözlemci göndereceğini belirtti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde Reuters haber ajansına verdiği röportajda, Suriye'deki çatışmasızlık bölgeleri kapsamında, ülkenin kuzeybatısındaki İdlib eyaletine asker gönderileceğini açıkladı.
Erdoğan röportajda, "Çatışmasızlık bölgeleri anlaşması umut vaadeden bir fikirdi… Rusya İdlib'in dışında, Türkiye de İdlib'in içinde güvenliği koruyacak" dedi.

Operasyon şu an ne aşamada?

Operasyonla ilgili ilk resmi açıklama, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dan geldi.
Erdoğan, "Fırat Kalkanı Harekâtı'yla kendimize bölgemizde açtığımız alanı şimdi İdlib'in güvenliğini sağlamaya yönelik yeni bir adımla daha ileriye taşımanın gayreti içindeyiz. İşte bugün örneğin İdlib'de ciddi bir harekat var ve bu devam edecek" dedi.
Konuşmasından sonra gazetecilerin sorularını cevaplayan Erdoğan, "Türk askeri İdlib'de mi?" sorusuna, "Şu anda Özgür Suriye Ordusu yürütüyor, henüz askerimiz orada değil" cevabınıı verdi.


Erdoğan, "Fırat Kalkanı Harekâtı'nda olduğu gibi bir yöntem mi kullanılacak?" sorusunu ise, "Boksa girildiği zaman yumruğun sayısı sayılmaz" şeklinde cevapladı.
Özgür Suriye Ordusu'na (ÖSO) bağlı Hamza Bölüğü de, İdlib'de askeri operasyon başlattıklarını duyurdu.
Hamza Bölüğü, Fırat Kalkanı Operasyonu'na katılan gruplar arasında yer alıyor.
Türk ordusu özellikle Cuma gecesi sınıra yoğun bir sevkiyat yaptı.
TSK'dan Cumartesi akşam saatlerinde yapılan açıklamada, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Güler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Küçükakyüz'ün Reyhanlı'da inceleme ve denetlemelerde bulunduğu belirtildi.
Akar'a ziyaret ve çalışmalarda MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın da eşlik ettiği aktarıldı.


Telif hakkı Reuters
Image caption Rus Savunma Bakanlığı'nın İdlib'e yönelik hava saldırılarıyla ilgili yayınladığı bir görüntü.

Rusya'nın hava saldırıları ne durumda?

Rusya'nın İdlib ve çevresine yönelik hava saldırıları sürüyor.
Moskova, hafta içinde düzenlediği bir hava operasyonuyla Nusra Cephesi'nin 12 komutanını öldürdüğünü, örgütün lideri Culani'nin ise ağır yaralandığını açıkladı.
Savunma Bakanlığı sözcüsü Igor Konashenkov, operasyonun Rus askeri polisine yönelik 18 Eylül tarihli bir saldırıya yanıt olarak gerçekleştiğini açıkladı.
Konashenkov, Nusra Cephesi'nin lideri Ebu Muhammed el Culani'nin saldırıda kolunun koptuğunu ve durumunun kritik olduğunu da aktardı.
Öte yandan muhaliflere yakın bazı medya kuruluşları ve yine muhalif çizgideki Londra merkezli Suriye İnsan Hakları İçin Gözlemevi, bu saldırılarda sivillerin de öldüğünü belirtiyor.

29 Ocak 2018 Pazartesi

Özgür Suriye Ordusu’na karşı kirli kampanya

Tamer Ashraf
Suriye krizi sıcak çatışmaların yanında kirli bir enformasyon savaşına da sahne olageldi. Muhalefeti ve Özgür Suriye Ordusu'nu itibarsızlaştırmak için yoğun bir dezenformasyon faaliyeti yürütüldü.
Suriye krizi sıcak çatışmaların yanında yoğun bir enformasyon savaşına da sahne olageldi. Krizin başladığı ilk günlerden itibaren, sahadaki gerçekliklerin olduğu gibi yansıtılması ile manipüle edilmesi çabaları birbiriyle eş zamanlı olarak devam etti. 
Bu yönüyle Suriye belki de 21. yüzyılın en kirli enformasyon savaşına da sahne oldu. Özellikle Suriye rejimi ve müttefikleri, muhalifleri yaftalamak için yoğun çaba harcarken, dezenformasyonu bir gayrimeşrulaştırma aracı olarak etkin bir şekilde kullandı.
Maalesef bu çabadan Türkiye’deki bazı çevreler de nasibini aldı ve genelde Suriye muhalefetini özelde de Suriye Ordusu’ndan ayrılan subaylar tarafından kurulan Özgür Suriye Ordusu'nu (ÖSO) itibarsızlaştırmak için yoğun bir dezenformasyon faaliyeti Türkiye içerisinde de yürütüldü. En son bir milletvekilinin bir televizyon kanalındaki cahilâne ve gerçeklikten kopuk açıklamaları da bu dezenformasyonun hala tedavülde olduğunu gösterdi.

El-Kaide yaftası rejimin meşruiyet arayışı

Sonradan Nusra Cephesi’ne dönüşecek olan Suriye’deki El-Kaide çekirdeği Aralık 2011’de Şam’da ilk saldırısını yaptığında, bu Esed rejimi tarafından kullanıma uygun bir fırsat olarak görüldü. O günden bu yana Suriye’nin meşru muhalefetinin El-Kaide yaftasıyla anılması, rejim ve destekçilerinin uluslararası meşruiyet kazanma aracına döndü. Oysa 22 Ocak 2012’de yayımlanan bir ses kaydıyla grubun lideri Ebu Muhammed Culani'nin Nusra Cephesi’ni kurmasından aylar önce Temmuz 2011’de Özgür Suriye Ordusu kurulmuş ve kendi toprakları olan Suriye’de faaliyetlerine başlamıştı. Özgür Suriye Ordusu bir süre ordudan kopmuş askerleri bünyesinde barındırdıktan sonra Suriyeli siviller de ÖSO çatısı altına alınmış ve bizzat Suriye’nin Dostları Grubu’nun bazı ülkeleri tarafından eğitilmişlerdir.
ÖSO, rejimin şiddet kullanımına muhalefet ederek ordudan kopan subaylar tarafından kurulduğunda ön plana Albay Hüseyin Harmuş ve Albay Riyad Esad’ın isimleri çıkmaktaydı. Suriye ordusunda Hava Kuvvetleri’nde görevli olan Esad’ın ve Albay Harmuş’un El-Kaide ideolojisinde olamayacakları Suriye’nin ordu ve devlet yapısını bilenler teslim edecektir. Özellikle Hava Kuvvetleri gibi, rejim istihbaratının merkez kurumlarından birisine ev sahipliği yapan kritik bir komutanlıktaki muvazzaf bir subayın El-Kaide ideolojisine sahip olduğunu iddia etmek abesle iştigaldir.

ÖSO üyeleri için sıkı denetim

Aralık 2012’de Özgür Suriye Ordusu’nun Genel Kurmayı görevini ifa etmek ve uluslararası destek için tek kanal oluşturma adına Yüksek Askeri Konsey kuruldu ve General Selim İdris genelkurmay başkanı olarak atandı. ABD de dâhil olmak üzere Batı ve Körfez ülkelerinin Suriyeli muhaliflere verdiği askeri desteğin meşru alıcısı olan ÖSO, uluslararası toplum tarafından Suriye halkının meşru temsilcisi olarak tanınan Suriye Ulusal Konseyi ve Suriye Ulusal Koalisyonu ile de tandem bir çalışma ortaya koydu.
Diğer bir ifadeyle ABD de dâhil olmak üzere uluslararası toplum ÖSO’yu “ılımlı muhalefetin” askeri kanadı olarak kabul etti, yardım alan mensupları yoğun bir akreditasyon sürecinden geçirildi ve bunun sonucunda finanse edildi, yapılandırıldı ve uluslararası toplantılara katıldı. Örneğin ABD’nin, askeri ÖSO mensuplarını “yalan makinesi” de dâhil olmak üzere birçok testten geçirerek ideolojik eğilimleri konusunda emin olduktan sonra yardımda bulunduğu biliniyor. En son 15 Ocak 2018’de Saad Fahd Al Şveyş, Halid Eba, Yasir Al Haci, Mustafa Secari Usame Ebu Zaid’den müteşekkil bir Özgür Suriye Ordusu heyeti Washington D.C.’de Trump Yönetimi tarafından kabul edildi.

Müzakerelerin meşru muhatabı

Suriye’ye dair uluslararası siyasi müzakerelerde de ÖSO muhatap alınmış ve kritik birçok toplantıda ya doğrudan ya da parçası oldukları konsey tarafından temsil edilmişlerdir. Riyad’da kurulan ve Suriye muhalefetini siyasi müzakere masasında temsil etmekle yetkilendirilen Yüksek Müzakere Heyeti’nde ÖSO’nun kritik bir rolü vardır. Heyet’in Suriye sahasında güçlü karşılığının olması amacıyla heyette ÖSO yani askeri kanat güçlü tutulmuştur. Suriye’ye dair uluslararası düzlemdeki en üst müzakere masası olan Cenevre sürecinde Yüksek Müzakere Heyeti altında ÖSO’dan Güney Cephe Temsilcisi Beşşar Zuabi, İdlib ÖSO’dan Hasan Hac Ali, Feylak eş-Şam’dan da Yasir Abdurrahim gibi isimler de bulunmuştur.
Siyasi müzakere sürecinin bir diğer kritik ayağı olan, Türkiye, Rusya ve İran’ın inisiyatifiyle başlatılan Astana sürecinde de ÖSO çatısı altındaki Ceyşu'l-İslam’dan Muhammed Alluş, Cephe Şamiyye’den Hüsam Yasin, Sultan Murad’dan Ahmet Sultan ve Feylak eş-Şam’dan Yasir Abdurrahim gibi isimler katılmıştır. Astana’nın sonraki toplantılarında da ÖSO’dan farklı gruplar siyasi müzakerelerin parçası olmuştur. Diğer bir deyişle ABD’den Rusya’ya, İran’dan Suudi Arabistan’a kadar Suriye meselesinde ön plana çıkan tüm ülkeler ÖSO’yu muhatap almış ve ÖSO’nun siyasi müzakerelere katılımını gerekli ve önemli bulmuştur.

ÖSO ile Nusra arasındaki çatışmalar

Özellikle vurgulanması gereken bir başka husus da ÖSO ile Nusra arasındaki gerginliklerin ve hatta çatışmaların uzun süredir devam ediyor olması. Nusra Cephesi ve ondan türeyen grupların zaman zaman ÖSO’ya saldırdığı ve iki grup arasında çetin çatışmaların yaşandığı da görüldü. Örneğin Cemal Maruf’un komutanlığındaki Suriye Devrimciler Cephesi, Asale ve Temniye, Hazm Hareketi ve 13. Fırka gibi ÖSO grupları ile Nusra arasında uzun süreli çatışmalar yaşanmış, Nusra Cephesi bu grupların bazılarını tamamen tasfiye etmiş veya kontrol ettiği topraklardan sürmüştür. Aynı zamanda Nusra Cephesi’nin ÖSO’ya hem siyasi bağlantıları hem de dini anlayışları sebebiyle eleştirileri güçlü bir şekilde de devam etmiştir. Muhalifler arasındaki ihtilafın en büyük sebeplerinden olan ideolojik farklılaşmada ÖSO ile Nusra (El-Kaide) birbirine zıt iki kutupta yer almaya devam etmekteler.
Mevcut durum itibarıyla ÖSO çatısı altında irili ufaklı birçok Arap, Türkmen ve Kürt grup bulunmaktadır. Bu gruplar, El-Kaide ideolojisinin Suriye’deki karşılığı olan Heyet Tahrir Şam (HTŞ) ile son olarak İdlib’de büyük sorunlar ve yoğun çatışmalar yaşamıştır. Suriye muhalefetinin içerisindeki İslami gruplar dahi, El-Kaide ideolojisinden ayrışmış, hatta HTŞ son zamanlardaki en büyük darbelerinden birisini Ahraru'ş-Şam gibi İslami bir gruba vurmuştur. Aynı şekilde Şam’ın banliyölerinde varlığını devam ettiren Ceyşu'l-İslam’ın öldürülen lideri Zahran Alluş da El-Kaide’ye karşıtlığıyla bilinegelmiş ve grup Doğu Guta’da Nusra ile çatışmalara girmiştir.
Geniş bir şemsiyeye tekabül eden Özgür Suriye Ordusu, içerisinde sekülerden ılımlı İslami hareketlere kadar geniş bir sprektrumda farklı dünya görüşlerini barındırmaktadır. Fakat El-Kaide ideolojisi bu spektrumda kendisine hiçbir yer bulamamıştır. Bu sebeptendir ki ÖSO, uluslararası camia tarafından resmi olarak tanınmış, Cenevre’den Astana’ya kadar tüm uluslararası müzakere süreçlerinde “ılımlı muhalefet” temsilcileri olarak muhatap olarak kabul edilmiş ve Suriye halkı arasında da bu yolla kendisine karşılık bulmuştur.

13 Ekim 2017 Cuma

CHP Kimlerin hesabına çalışıyor


Cumhuriyet Halk Partisi;CHP, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde 9 Eylül 1923’te önce “Halk Fırkası” adıyla kurulmuştur. 1924 yılında “Cumhuriyet Halk Fırkası”, 1935 yılında ise “Cumhuriyet Halk Partisi” adını almıştır.

1927 yılında “Cumhuriyetçilik”, “Halkçılık”, “Milliyetçilik” ve “Laiklik” CHP’nin dört temel ilkesi olarak benimsenmiştir. 1935 yılında “Devletçilik” ve “Devrimcilik” ilkeleri de eklenerek Partinin ilkeleri altıya çıkarılmıştır. Partinin amblemi olan 6 ok bu ilkeleri simgelemektedir.
Kurucusu: Mustafa Kemal Atatürk
Kuruluş tarihi: 9 Eylül 1923 Türkiye
Genel merkezi: Ankara
İdeolojisi: Sekülerizm, Atatürkçülük, Sosyal Demokrasi, Cumhuriyetçilik, Sosyal Liberalizm.
Tamer Ashraf
T.Diriliş Postası



Yukarıdaki Tanım Artık yerini başka değerlere bırakmış görünüyor.
Atatürk'cülük dediğimizde Atatürk İlkeleri ilk aklımıza gelendir.




Cumhuriyetçilik,Milliyetçilik,Halkçılık,Devletçilik,Laiklik,İnkılapçılık Bu altı İlke Bugün CHP içinde hiçbir şekilde temsil edilmiyor.
1:Cumhuriyetcilik:
Cumhuriyet yönetimlerinin temeli seçimdir. Egemenliğin halka ait olduğu tek yönetim biçimidir. cumhuriyet rejiminde yasaları koyacak kişiler, yani meclis seçim ile belirlenir. Sınıf ve cins ayrımı olmaksızın herkesin yönetime katıldığı yönetim biçimidir.
CHP:Seçim ile gelmiş iktidarı sadece suçlamak,karalamak ile kalmıyor.Milletin iradesine karşı çıkarak Hükümeti ve yaptıklarını tanımadığını belirtiyor.Darbe,Ayaklanma ve yabancı dış güçler ile ittifak ederek hükümeti yıkma çalışmalarına dolaylı yoldan desdek veriyor....

2:Milliyetçilik; 

ulusçuluk ya da nasyonalizm, kendilerini birleştiren dil, tarih veya kültür bağlarından bir üstyapı oluşturabilmiş sosyal birikimlerin adı olan millet veya ulus olarak tanımlanan bir topluluğun yaşama ve ilerleme ülküsünün toplumların ve insanlığın gelişmesini sağladığına inanan görüştür.
Milliyetçilik ilkesi ise Milletini sevmeyi ve milli çıkarları her şeyden üstün tutmayı öngören bir ilkedir. Milliyetçilik ilkesi; tüm vatandaşlarını Türk olarak kabul eden, hiç bir ayrım yapmayan, vatanın bütünlüğünü ve bağımsızlığını esas alan, birlik ve beraberliği dayanan ve ırkçılığı reddeden bir Atatürk ilkesidir.
Milliyetçilik ulus gerçeğinden hareket eden bir fikir akımı ve çağımızın en geçerli sosyal düşüncelerinden biridir. Türk ulusunun geleceğini belirlemede temel ilke olan milliyetçilik, ulusu huzur ve refaha yönelten en güçlü bağlardan bir tanesidir.
CHP;Bugün Tüm milletvekilleri ve Genel başkanı İle yukarıda saydığımız Milliyetcilik kavramına aykırı hareket ederek,T.C. Hükümetini Teröristlerele birlikte gösterip,Türkiye'yi bölme ideolojisine sahip PKK'yı savunma ve onların siyasi kanadı HDP ile ortak hareket etmektedir.
CHP genel Başkanı Kılıçtaroğlu Avrupa'ya Türkiye'nin güvenliksiz bir ülke olduğunu,Türkiye'ye baskı uygulanması gerektiğini belirten onlarca beyenatı var.Aynı Şekilde CHP'nin Milletvekilleri,Teröristler ile mücadele de engel çıkartmaya,uluslararası topluma Türkiye ve TSK'yı şikayet etmekte hiç aşağı kalmıyorlar.

En Son TSK'nın idlib operasyonunu ele alalım.Neden yapılıyor.Yapılmazsa ne olur.

TSK İdlib'de güvenli bölge oluşturmak için 15 noktaya yerleşmeye başladı. TSK'nın bu hamlesi, hem nüfusu 4 milyonu bulan İdlib'deki çatışmalar yüzünden Türkiye'ye büyük bir göç dalgasını önlemek hem de YPG'nin terör koridorunu tamamen yok ederek güvenliği sağlamak.
Yapılmazsa PKK'nın Suriye Kolu ABD desdekli PYD Afrine doğru inip Akdenize kapı açaçak,Bu topraklar işgal edlince Milyonlarca insan Kaçıp Türkiye'ye sığınacak.İran'dan Başlayıp Akdeniz'de son bulan PKK-PYD-YPG-KDP Terör koridoru Terörist bir devlet Türkiye'yi kuşatmış olacak.vs.vs.
CHP tamda işde bu noktada ABD ve AB gibi davranıp Milli Çıkarlarımıza zarar vermektedir.Teröristleri Desdeklemektedir.

CHP: TSK EL NUSRA'YI HİMAYE EDECEK


CHP, operasyonun ilk gününden itibaren Mehmetçik'in İdlib'e girmesine karşı. Son olarak Halk TV ekranlarına çıkan milletvekili Öztürk Yılmaz, AK Parti'nin kötü bir dış politika yürüttüğünü ileri sürerek "Hem Esad'ı hem de El Nusra'yı koruyacaklar, haliyle dünyada El Nusra'yı himaye eden ülke olarak tanınacağız" şeklinde konuştu.
Atatürk Bu politikanın neresinde dir......

3:Halkçılık;

ise yönetimde, siyasette, kalkınmada, gelirin dağılımında, devlet ve ulus olanakların kullanılmasında, halkın yararının gözetilmesini amaçlamaktır. Bu amaç doğrultusunda halkçılık ilkesi devletleri, düzenlemeler yapmak, önlemler almak, yasalar çıkarmak ve engelleri ortadan kaldırmakla görevli kılar.
Halkçılık ilkesi, Türkiye vatandaşı olan herkesi kanun önünde eşit sayan ve halkın devlet yönetimine eşit katılımını sağlayan, siyaset ve yöneticilerin halk için çalışmasını öngören bir Atatürk ilkesidir. Halkı bir bütün olarak kabul eden halkçılık ilkesi için sınıf ayrımını reddeder.
CHP; Halk adına hiçbir politika,geliştirememiş,Hizmet noktasında partizanlıktan öte gidememiş,İktidar olduğu dönemden bugüne kalan hiç bir hizmeti yoktur.

4:Laiklik;

 Sözlük anlamı ile ruhani olmayan kimse, dini olmayan fikir, kurum, sistem ve ilke anlamına gelmektedir.
Laiklik ise kısaca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını, devletin din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından tarafsız olmasını ifade etmektedir. Laik devletlerde insanlar inançlarının gerektirdiklerini serbestçe yerine getirebilmektedirler. Devlet koruyucu olarak tüm inanç sistemlerine aynı mesafede durmaktadır.
Laiklik başka bir ifade ile din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını öngören, din ve vicdan özgürlüğünü savunan, dini inançların kullanılarak halkın sömürülmesinin önüne geçemeye çalışan, devlet yönetiminde aklın ve bilimin, toplumun inancında hoşgörünün hâkim olmasını isteyen, dinin gerekleri için hizmet edilmesini sağlayan bir Atatürk ilkesidir.
CHP; Evet Chp İktidarında veya sonrasında CHP'li olan kesim Din ve Vicdan özgürlüğünü engellemiş.Başörtüsünü bir bu ülkede yasaklamış,Avrupda'da inandığı gibi eğitim görebilen İnsanlar Türkiye'de bu hakkından yıllarca mahrum bırakılmış.Laiklik Bu Ülkede Atatürk'ün tarif ettiği gibi değil ABD ve Avrupa'nın tarif ettiği şekilde yaşanmıştır.Kısaca %99'u Müslüman dediğimiz Türkiye Cumhuriyeti'nde Müslüman mahallesinde salyangoz satmıştır.

5:İNKILÂPÇILIK

İnkılâp kelime anlamı ile bir durumdan başka bir duruma geçiş ve dönüşüm anlamına gelmektedir.
İnkılâpçılık ilkesi ise her zaman yeniliği esas alan, sürekli yeniliklere gelişmelere açık olmayı isteyen, yeniliklerle toplumun ihtiyaçlarını karşılamayı hedefleyen, çağdaşlaşma yolunda adımlar atmaya çalışan, bilimi ön planda tutan, modernlik amaçlayan bir Atatürk ilkesidir. Atatürk ilkeleri bu ilkenin ışığında gerçekleşmiştir.
Atatürk : “Mevcut kurumları zorla değiştirmek ve Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak, yerlerine milletin en yüksek medeni icaplarına göre ilerlemesini sağlayacak kurumları koymaktır.” sözleri ile inkılâbın ne demek olduğunu kısaca belirtmiştir.

CHP:69 Yıllık Siyasi hayatında Atatürk sonrası 1 tek teknolojik çağdaşlık,modernlik,Bilim ve İlim adına çalışması yok.Aksine Dış kaynaklı yönlendirmeler ile yapılmak istenen her ileri modern teknolojik hareket ve calışmaların önünü kesmek için STK lar ile ortak çalışmaktadır.Bu konuda 100'lerce örnek verilebilir........

6:DEVLETÇİLİK;

Devlet bir ülke üzerinde yaşayan insan topluluğunun, aralarındaki düzeni kurmak ve sürdürmek için oluşturduğu siyasi teşkilata ve bu teşkilatın ortaya çıkardığı üstün buyurma gücüdür.
Devletçilik ilkesi ise o ülkenin sosyal politikasında izlenecek yol ve yöntemlerin belirlenmesi, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmanın devlet eliyle gerçekleştirilmesidir.
Bir devletin temel öğeleri; millet, yurt, egemenlik, bayrak ve milli marştır.
Devletçilik ilkesinde asıl amaç fertlerin yapamayacağı oluşumların devlet tarafından sağlanmasıdır. Bu ilke Atatürk'ün ekonomik görüşlerini ifade eden, ekonomik kalkınmada özel teşebbüslerin yanı sıra devletin de yatırımlar yapmasını öngören karma sistemi ele alan, sosyal güvenliğin sağlanmasını devletin görevi kabul eden bir Atatürk ilkesidir.
CHP; ise Devletcilik kavramına karşı hep sosyal,etnik,ve inanç farklılıklarını kaşıyarak devlet içinde isyan eden yasadışı sol örgütlere verdiği gizli desdek ile gündem oluyor.Özellikle CHP adının PKK ve siyasi kanadı HDP ile çok sık anılması dikkat çekicidir.Gezi eylemlerinde,Terörle mücadele'de engel çıkartma noktasında,Köprü,yol,hastane ve Askeri teknolojik yatırımlarda engel hep CHP'dir.

Şimdi sormadan edemiyorum CHP Kime hizmet ediyor......

2 Eylül 2018 Pazar

Türkiye ve Rusya’dan eş zamanlı operasyon

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



İdlib’e gerçekleştirilmesi planlanan askeri operasyonun detayları ortaya çıktı. Türk ve Rus askerleri ortak hareket edecek ve ilk hedef ise terör örgütü el-Nusra olacak.





Suriye'nin İdlib kentine yönelik Esad rejiminin katliam yapmasını engellemek isteyen Türkiye'nin Rusya ile izleyeceği yol belirlendi.


Terör örgütlerinin silahlarını bırakmaları için tanınan sürenin az kaldığı öğrenildi. İdlib'deki ilk hedef ise terör örgütü el-Nusra'nın yuvalandığı bölgelere yönelik eş zamanlı operasyonun başlatılması. Böylece İdlib'de yeni bir insani krizin önüne geçilmesi planlanıyor.


 İdlib'deki terör örgütleri ise kendilerine yönelik saldırının gerçekleşmesi durumunda Suriye'nin Halep ve Hama şehrinin yanı sıra liman kenti olan Lazkiye'ye gireceklerini belirtiyor. 3.5 milyon insanın yaşadığı İdlib'de sivillere yönelik insani yardım koridorların açılması için görüşmeler sürüyor. 


Bu insani yardım koridorların Türkiye'nin kontrolü altında olan Afrin ve Fırat Kalkanı bölgelerine açılmasının masada olduğu öğrenildi.


İNSANİ YARDIM


Şam rejiminin ise teröristlerden temizlenen bölgelere yeni bir insan akımına sıcak bakmadığını belirtiyor. BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura, geçtiğimiz gün "Savaşın bitmesinin ardından insanların terk ettikleri evlerine güvenle dönmelerini garanti edecek şekilde bir insani çıkış koridoru oluşturulması gerekiyor" demişti.


JAMES JEFFREY TÜRKİYE'YE GELİYOR


ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, dün 4 Eylül'e kadar sürecek olan İsrail, Ürdün ve Türkiye'yi ziyaretine başladı. Eski Ankara Büyükelçisi olan Jeffrey'e Dışişleri Bakanlığı Suriye Özel Elçisi Joel Rayburn'ün de eşlik edeceği bildirildi. Ürdün ve Türkiye ziyaretlerinde Jeffrey'nin, "İdlib'de bir askeri saldırının Suriye'de ve bölgede tansiyonu artıracağına ve sivillerin hayatlarını tehlikeye atacağına" dikkati çekeceği kaydedildi.


SON BÜYÜK ÇATIŞMA


Bir çok analize göre İdlib muhtemelen Suriye'deki iç savaşın son büyük çatışması olacak. Bu nedenle İdlib Suriye'deki iç çatışmalar açısından herhangi bir düğümün çözülmesi değil, sonrasında düzenin sağlanabilmesi açısından bir dönüm noktası özelliğine sahip. Türkiye İdlib'de yaklaşan çatışmaya temelde iki perspektiften bakmaktadır: Bunlardan birincisi olası bir operasyonun Türkiye açısından yaratabileceği kısa vadeli güvenlik riskleriyken, ikincisi de Suriye'de uzun vadede Türkiye'ye yönelik bir tehdit arz etmeyecek bir düzenin oluşmasıdır.

KAYNAK: SABAH

  Şam'da peş peşe patlamalar 


 Suriye'nin başkenti Şam'a bazı hava saldırılarının olduğu, saldırıların bir kısmının hava savunma sistemleri tarafından püskürtüldüğü başkent yakınlarında bazı askeri üslerde ise patlamalar yaşandığı belirtildi.


Suriye'nin başkenti Şam yakınlarındaki El Mazze hava üssündeki mühimmat depolarında patlamalar yaşandığı kaydedildi. Times of Israel gazetesi patlamaların İsrail uçaklarının saldırıları sonucunda gerçekleştiğini iddia etti.


Sputnik'e konuşan Suriye yönetiminden bir kaynak, El Mezze hava üssünün vurulmadığını ancak bölgeye yönelik yapılan roket saldırısı nedeniyle hava üssünde bulunan mühimmat depolarında patlamalar yaşandığını, saldırıların Suriye hava savunması tarafından püskürtüldüğünü kaydetti.



TIMES OF ISRAEL: SALDIRIYI İSRAİL UÇAKLARI DÜZENLEDİ



Times of Israel gazetesinin haberine göre, saldırılar İsrail uçakları tarafından düzenlendi.

21 Mart 2018 Çarşamba

İdlib’deki güç dengeleri ve muhtemel senaryolar


Tamer Ashraf
İdlib, Suriye silahlı muhalefetinin ve dolayısıyla iç savaşın geleceğini doğrudan etkileyecek derecede kritik bir öneme sahip.
Mart 2018 itibariyle 7. yılını dolduran Suriye krizinde birçok kırılma noktası yaşandı, krize müdahil olan küresel ve bölgesel aktörlerin yaklaşımları ve politikaları da bu kırılma dönemlerine göre farklı şekiller aldı.
2016 yılının sonunda Halep’in rejim güçleri ve Şii milisler tarafından ele geçirilmesi Suriye iç savaşını bambaşka bir evreye taşıdı. Bu noktadan itibaren İdlib’in kontrolü, muhalif gruplar için varlıklarını devam ettirmenin bir ön şartı haline geldi. Rejimin ele geçirdiği bölgelerden kaçan sivillerin de sığınmasıyla oldukça zor durumda kalan İdlib, birçok muhalif grubun bir arada varlık gösterdiği bir alan haline geldi. Bu gruplar, rejim güçleriyle savaşmalarının yanı sıra İdlib’de kendi aralarında da güç mücadelesine giriştiler.
Bu noktada Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Ahraru’ş Şam, Feylaku’ş Şam ve Nureddin Zengi gibi gruplar ön plana çıkıyor. Komuta kademesinin ekseriyeti eski Nusra unsurlarından oluşan ve uluslararası kamuoyunda terörist bir örgüt olarak görülen HTŞ, el Kaide ile bağlantısı sebebiyle diğer gruplardan ayrılıyor. İdlib konuşulurken HTŞ’nin tüm gelişmelerin merkezinde yer aldığını veya sorunların bir şekilde HTŞ üzerinde düğümlendiği söylemek yerinde olacaktır.
HTŞ’nin diğer muhalif gruplarla ilişkisi ve Astana sürecine yaklaşımı, Suriye iç savaşının güncel gelişmelerinin anlaşılması açısından faydalı veriler sunuyor. HTŞ’nin, geçmişte ABD’den silah yardımı almış veya eğit-donat programının parçası olmuş tüm gruplara karşı sert tavır takınmasının yanı sıra silahlı muhalefetin ana gövdesini oluşturan gruplarla son döneme kadar ciddi bir mücadeleye girmediğini belirtmek gerekir. Rejimin saldırılarına karşı ortak operasyon odaları kurularak savaşıldı ancak bunlar da kısa süreli işbirlikleri şeklinde gerçekleşmişti. Yine de gruplar arası mücadele, sıcaklığını sürekli koruyan bir konu olarak durdu.

İdlib'deki güç dengeleri

HTŞ ile Ahraru'ş Şam arasındaki gerginlik 2017’nin yaz aylarında çatışmaya dönüştü ve bunun sonucunda o dönem HTŞ çatısı altında bulunan Nureddin Zengi grubu HTŞ’den ayrıldı. Yaşanan bu çatışmalarda HTŞ diğer gruplara ciddi bir üstünlük kurdu ve İdlib’deki hakimiyetini pekiştirdi. Bu aşamada İdlib’de dengeleri tekrar değiştiren gelişme ise Türkiye, Rusya ve İran arasında başlayan Astana görüşmelerinde İdlib’in çatışmasızlık bölgelerine dahil edilmesi oldu. Türkiye’nin İdlib’de çatışmasızlığı tesis etme amacıyla gözlem noktaları kuracak olması, HTŞ’nin bölgedeki varlığına doğrudan bir tehdit oluşturdu. Astana görüşmelerine dahil edilmeyen HTŞ ise bu durumu “Suriye devrimine ihanet” olarak tanımladı ve Astana görüşmelerine katılan/destekleyen tüm gruplarla mücadele edeceğini duyurdu.
Bu aşamadan sonra HTŞ’nin üç farklı meydan okumayla karşı karşıya kaldığı söylenebilir. İlk olarak, HTŞ Astana görüşmeleri doğrultusunda İdlib’e intikale başlayan Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleye girmekten kaçındığı için kendi bünyesindeki unsurların tepkisiyle karşılaştı. DEAŞ’la yaşadığı ayrışma sonrası sahip olduğu el Kaide’nin Suriye kolu olma vasfından uzaklaşması, HTŞ’yi zayıf düşüren ilk unsur olarak ön plana çıkıyor.


Daha yerel bir grup olmaya çalışan ve bunun için örgüt içindeki el Kaide unsurlarını bir şekilde zayıflatmaya/tasfiye etmeye çalışan HTŞ, bu yüzden özellikle el Kaide içerisindeki Ürdün ekibiyle sorunlar yaşadı ve tüm bunların bir sonucu olarak merkezden biatını çekerek Suriye odaklı bir örgüt haline gelmeye çalıştı. Türkiye ile savaşmaktan çekinmesi ve el Kaide’den biatını çekmesi sonrası HTŞ içinden bazı gruplar ayrılarak Hurasu’d Din adı altında el Kaide’nin Suriye yapılanmasını oluşturmuşlarsa da bu grup şimdilik birkaç yüz kişilik ufak bir güç olarak duruyor.
İkinci baskı unsuru ise diğer silahlı muhalif gruplardan ve bölgedeki sivil halktan gelmektedir. Astana sürecinde karşı karşıya gelen muhalif gruplar, hem yerel ölçekte bir güç mücadelesi yaşamakta hem de muhalefetin geleceği için farklı planlara sahip olmaktadır. Ahrar ve Zengi gibi gruplar Türkiye ile yakın ilişkilere sahip olma ve Astana sürecini sabote etmeme taraftarı iken HTŞ çok daha sert bir tutuma sahip. Ayrıca Rusya tarafından doğrudan hedef olarak görülen HTŞ, varlık gösterdiği bölgelerdeki sivillerin de Rus hava saldırılarına hedef olmasına sebep olmakta. Bu sebeple sivil halkın desteğini kaybettiği ve bazı bölgelerde tutunmakta zorluk çektiği görünmektedir.
Son olarak ise Türkiye ve Rusya’nın HTŞ üzerindeki baskısı örgütü oldukça zor durumda bırakmaktadır. Önceki kısımlarda belirtildiği gibi Rus hava saldırıları örgüte ciddi kayıplar verdirmekte ve muhalif bölgelerin rejim güçlerinin saldırılarına karşı savunmasız kalmasına sebep olmaktadır.
Türkiye ise HTŞ konusunda oldukça farklı bir strateji izlemektedir. Bölgeye intikal ettikten sonra, beklentilerin aksine HTŞ ile çatışmaya girmeyen Türkiye, HTŞ’nin çözülmesi ve diğer muhalif gruplara karşı güç kaybetmesi için çabalamakta ve bu sayede Rusya ile rejimin İdlib’e yönelik “el Kaide ile mücadele” kartını elinden alıp, muhalifler için İdlib’in geleceğini garanti almayı amaçlamaktadır.

Ebu Zuhur ve sonrası

2018’in ilk günlerinde İdlib’in güneyinden ve doğusundan başlayan rejim saldırıları, özellikle İdlib’i doğu batı olarak ikiye bölen tren yolunun doğusuna ve Ebu Zuhur’a odaklandı. Yaşanan çatışmalar sonucunda tren yolunun doğusu tamamen rejim güçlerinin kontrolüne geçti. Bu sayede, Astana ile kararlaştırıldığı iddia edilen harita hayata geçti; İdlib’in batısı Türkiye’nin kuracağı gözlem noktalarıyla birlikte muhaliflerde kalırken, tren yolunun doğusu ise Esed rejimine bırakıldı.
Türkiye’nin bölgeye intikali ise hem küresel hem bölgesel aktörler tarafından dikkatle izlendi. Özellikle Rusya’nın beklentisi, Türkiye’nin HTŞ ile bir sıcak çatışmaya girmesi ve böylece İdlib’deki askeri ve siyasi maliyetleri Türkiye’ye yüklemek şeklinde oldu. Ancak Türkiye’nin İdlib’e yönelik hamlesi HTŞ ile bir çatışmaya dönüşmedi, hatta HTŞ’nin bazı bölgelerden geri çekilmesi ve Türkiye’nin varlığına razı olması ile sonuçlandı. HTŞ lideri Muhammed el-Culani de 17 Ocak’ta yayınladığı bir ses kaydında Türkiye’nin bölgeye intikaline karşı olduklarını ancak Türkiye ile bir sıcak çatışmaya girmeyeceklerini belirtti. Tüm bunlar dikkate alındığında Culani’nin, Türkiye’nin İdlib intikaline karşı olsa bile bu durumun alternatifsiz olduğunun farkında olduğu söylenebilir. Culani de net bir şekilde bilmektedir ki Türkiye’nin Astana görüşmeleri ile hedefleri, İdlib sahasında ılımlı muhaliflerin kesin kontrolünü tesis etmek, Zeytin Dalı Harekatı ile Afrin'in ele geçirilmesi sayesinde İdlib’in Fırat Kalkanı bölgesi ile birleşmesini sağlamak ve bu sayede muhaliflerin geleceğini garanti altına almaktır.

Türkiye’nin İdlib ve HTŞ stratejisi

Astana görüşmeleri kapsamında İdlib’e intikal eden Türkiye’den beklenti HTŞ ile sıcak temas kurması ve örgütü askeri yöntemlerle bitirmesi yönündeydi. Ancak zaman geçtikçe asıl planın bu olmadığı net bir şekilde anlaşıldı. Türkiye’nin HTŞ’ye yaklaşımı örgütü “çözülmeye zorlamak” olarak tanımlanabilir. Buna göre Türkiye, HTŞ’nin el Kaide bağlantısının kopması sebebiyle kan kaybettiğinin farkında olarak, Ahraru’ş Şam ve Nureddin Zengi gibi grupları dolaylı olarak destekleme yoluna gitmiştir. 18 Şubat’ta da bu iki örgüt “Cebhetü’t Tahrir Suriye (Suriye’nin Özgürleştirilmesi Cephesi)” adıyla birleştiklerini açıkladı. Bu yeni hareket, el Kaide bağlantısını kaybetmiş, yerel halkın tepkisini çekmeye başlamış ve doğrudan Rus hava saldırıları ile ciddi anlamda yıpranmış olan HTŞ’ye karşı İdlib sahasında başat aktör olmaya çalışıyor.
Bunun dışında Feylaku’ş Şam grubu, bu çatışmalarda nispeten tarafsız kalarak odağını Zeytin Dalı Operasyonuna verdi. Operasyona bir ÖSO bileşeni olarak katılan Feylaku’ş Şam, Afrin’in ele geçirilmesi ve İdlib’de düzenin kurulması sonrası sahada en etkili örgütlerden biri olarak ön plana çıkacaktır.


Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytindalı harekatlarında ortak hareket ettiği ÖSO ve yeni kurulan Ahrar-Zengi ortaklığı düşünüldüğünde, HTŞ etkisinin kırıldığı ve ılımlı muhaliflerin hakimiyetindeki İdlib’in de kurtarılan bölgelerle birleşme ihtimali oldukça artmaktadır. Ayrıca Zeytin Dalı operasyonu başlamadan hemen önce yapılan açıklama ile kurulan Milli Ordu yapılanması da birleşme sürecini hızlandıracak bir etken olabilir. Bu noktada Türkiye tarafından eğitilen 1. Kolordu, muhaliflerin muzdarip olduğu düzensizlik ve askeri disiplinden yoksunluk konularında oldukça başarılı bir düzeye ulaştı. İç savaşın ilk anlarından beri silahlı muhalefetin yaşadığı en büyük sıkıntı olan koordinasyonsuzluk da bunun gibi adımlarla giderilecektir.
Sonuç olarak İdlib, Suriye silahlı muhalefetinin ve dolayısıyla iç savaşın geleceğini doğrudan etkileyecek derecede kritik bir öneme sahiptir. Türkiye’nin İdlib’e intikali ve şu ana kadar kurmuş olduğu 6 gözlem noktası, rejimin ve Şii milislerin tren yolunun doğusuna ilerlemesi önüne bir set çekti, ayrıca HTŞ’nin bölgedeki varlığına da önemli bir darbe vurdu.
Bu aşamada HTŞ’nin, İdlib’in güneybatısında konuşlanması ve tekrar toparlanmaya çalışmasını beklenebilir. Bu açıdan Cisru’ş Şuğur bölgesi, HTŞ’nin varlığını devam ettireceği bölge olarak ön plana çıkıyor. Yine de bu bölgedeki HTŞ varlığı; havadan Rus uçaklarının karadan ise rejim güçlerinin saldırılarına imkan vermesi sebebiyle diğer muhalif grupları zor duruma düşürebilir. Önümüzdeki süreçte Türkiye’nin bölgede kuracağı yeni gözlem noktaları ile bu muhtemel çatışmanın önüne geçmesi ve ılımlı muhaliflere yaşam alanı sağlaması beklenmelidir.

18 Eylül 2017 Pazartesi

Suriye'nin Kuzeyinde Etnik Yapı ve Kürt Nüfusu

Yaşanması muhtemel bir etnik savaşı engellemenin ilk şartı şüphesiz etnik gruplar hakkında doğru bilgilere sahip olmaktır. Suriye’de yaşanan/yaşanacak etnik savaşın taraflarından bir olan/olacak Kürt etnisitesinin Suriye’deki nüfus yapısı hakkında doğru bilgilere sahip olunması, Suriye’nin Yugoslavyalaşmasını engellemek için yapılacak çalışmalarda hayati önemdedir.

Suriye’de Kürt nüfusu üzerine yapılan çalışmalar büyük ölçüde güncel durumu yansıtmayan bilgilere veya farklı çizgideki Kürt milliyetçisi internet sitelerindeki bilgilere doğrudan veya dolaylı olarak dayanmaktadır. Bu bağlamda temel eksiklik, mevcut çalışmaların bölgede yaşayan diğer halklarla ilişkili (Araplar, Türkmenler ve Süryani/Asuriler) farklı dillerdeki kaynakları yansıtmamasıdır. Bu çalışma, Suriye’deki Kürt etnisitesinin Suriye’deki nüfus yapısının Arap, Asuri-Süryani ve Türkmenlerle ilgili kaynaklara da dayanarak idari birimler temelinde incelenmesini hedeflemektedir.

Kürtler Suriye nüfusu içerisinde en büyük ikinci dil grubudur. Ancak oranları konusunda yüzde 2,5’ten yüzde 20’e kadar farklı rakamlar telaffuz edilmektedir.Arap kaynakları yüzde 5 rakamını verirken, McDowall ve O’shea oranların yüzde 8, Bruinessen yüzde 8.5, Chailand yüzde 10 aralığında olduğundan bahsetmektedirler. Kürt kaynakları ise yüzde 20’ye varan abartılı rakamlar ileri sürebilmektedir. CIA Factbook ise Suriye’deki Kürt oranı hakkında bilgi vermese de ülkedeki Araplar dışında kalan tüm etnik gruplar için (Çerkez, Türkmen, Ermeni, Kürt gibi) yüzde 9,7 rakamını vermektedir.

1925 nüfus sayımında Suriye ve Lübnan’ı içeren Fransız bölgesinde Kürtler toplam nüfusun yüzde 6,2’sini oluşturmaktaydılar. Bununla birlikte nispi olarak etkin bir azınlıktılar. Örneğin, Suriye ordusundaki subayların yüzde 22,7’sini teşkil etmekteydiler. Suriye içinde Kürt oranı, manda yönetimi döneminde Lübnan’ın Suriye’den ayrılması ve Türkiye’den Suriye’ye Kürt göçü ile arttığı görülmektedir. Suriye Kürtleri hakkındaki son resmi istatistiklere göre Fransız manda yönetimi tarafından oluşturulan Suriye’de 1943 yılı nüfus sayımlarında ülkede yaşayan Kürtlerin, Suriye’nin toplam nüfusunun yüzde 7,5-8’ini oluşturduğu tespit edilmiştir. Bu oranın (belki biraz fazlasının) günümüzde de büyük ölçüde geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü 1943 sonrası Suriye’ye büyük miktarlarda Kürt göçü olmamıştır.

Suriye nüfusuna ilişkin 2004 yılında yapılan son nüfus sayımında ülke nüfusunun 17.920.810 kişi olduğu belirtilmiştir. 2013 yılında ülke nüfusunun CIA Factbook verilerine göre 22.457.336 kişiye ulaştığı ortaya koyulmuştur. Suriye’nin nüfus artışı oldukça yüksek olmasına rağmen doğurganlık oranı ve kadın başına çocuk sayısı düşmektedir. Kadın başına çocuk sayısı 3,5 olup kırsalda kadın başına çocuk sayısı 3,9 iken şehirlerde 3,1’e düşmektedir. Genel olarak kadın başına düşen çocuk sayısı ülke içindeki azınlıklarda daha düşüktür. Örneğin Dürzi’lerin yaşadığı Suveydiye’de (2,02) Nusayri nüfusun yaşadığı Lazkiye’de (2.28), Tartus’da (2.17) kadın başına çocuk sayısı ülke ortalamasının çok altındadır. Nüfus artışının ve kadın başına çocuk sayısının ülke ortalamasından yüksek olduğu Deyr-i Zor (6,78), Dera, (5,13), Rakka (4,94) İdlip (4,72) vilayetlerinde mutlak manada Sünni Arap çoğunluğu bulunmaktadır. Diğer taraftan, Kürtlerin yaşadığı illerden Hasaka’da (3,46) ve Halep’te (3,16) kadın başına çocuk sayısı ülke ortalamasının altındadır. Aşağıda da belirtileceği üzere, Kürt nüfusun nüfus artış hızı ülkedeki Arap nüfusa göre Kürtlerin daha yüksek oranda şehirli olmalarının da etkisi ile daha düşüktür.2004 yılı verileri temel alındığında Kürtlerin yüzde 30’dan fazla olduğu ilçelerin (Afrin, Melkiye, Kamışlı, Ayn-El Arap, Resulayn) toplam nüfusu 1.154.760 olup 2004 yılı için toplam nüfusun içinde yüzde  6,4’lük paya sahiptir. Ancak bu ilçelerin toplam nüfusunun ancak yüzde 65 kadarı Kürt olup kalanı Arap, Süryani, Asuri yada Ermeni gibi gruplardan oluşmaktadır. Bu durumda Kürtlerin Suriye nüfusu içinde oranlarının yüzde 8 civarında olduğunu kabul ettiğimizde, Suriye’de Kürtlerin ancak yüzde 40-45’inin, nüfusun yüzde 30’dan fazlasını oluşturdukları ilçelerde oturduğu görülmektedir.

Suriye’deki Kürt nüfusu bütünleşik bir coğrafyada yaşamamaktadır. Suriye’de Kürt nüfusu ağırlıklı olarak birbirleriyle toprak bağlantısı olmayan 3 bölge ile büyük şehirlerde yaşamaktadır. Suriye’deki Kürt nüfusunun Afrin civarındaki Kürt Dağı bölgesinde yüzde 30’u,  Ain al-Arab (Kobani) bölgesinde yüzde 10’u, Cezire (Kamişlı ve Amuda çevresi) bölgesinde de yüzde 40’ının yaşadığı belirtilmektedir. Ancak Suriye Kürtlerin kayda değer bir kısmı Suriye’nin yerlisi olmayıp büyük çoğunlukla Türkiye’den gelenlerden oluşmaktadır. Özellikle Cezire bölgesinin büyük kısmı böyledir. Suriye’deki idari yapı dikkate alındığında Suriye’deki Kürtler temel olarak Hasaka vilayeti (Cezire bölgesi) ile Halep vilayetlerinde (Kobani ve Afrin bölgeleri ile Halep merkezinde) oturmaktadırlar.
Hasaka Vilayeti
Haseke Vilayetinin Beşeri ve İdari Coğrafyası
Suriye’de Kürt nüfusun en fazla yaşadığı bölge hiç şüphesiz Cezire bölgesidir. Nüfus büyüklüğünün yanında Irak ve Türkiye ile aynı zamanda komşu olması da bölgenin önemini daha da artırmaktadır. Bölgenin coğrafi olarak kritik konumda olması Kürt milliyetçisi yayın kuruluşlarında görev yapan bir gazeteci tarafından, “Cizîrê her açıdan Rojava (Kürt milliyetçileri tarafından Suriye’deki Kürt yoğun bölgeleri tanımlamak için kullanılan ifade) demek. Bölgedeki tüm kentler Suriye'deki idari düzenlenmeye göre Hesekê vilayetine bağlı.” şeklinde vurgusuyla bölgenin Kürt milliyetçileri açısından önemine işaret etmekteydi.
Kürt nüfusun yaşadığı Cezire bölgesinin Suriye’nin idari yapısı içinde tamamı Haseke vilayeti içerisinde yer almaktadır. Bu vilayet Suriye’nin kuzeydoğusunda, kuzeyde Türkiye (Urfa’nın bir kısmı Mardin ve Şırnak illeriyle), doğuda Irak, batıda Rakka, batıda ve güneyde Deyri Zor vilayetleri ile komşudur. Bu bölge Suriye’de birbirleriyle sınır bağlantısı olmayan Afrin-Kürt Dağı, Kobani-Aynül Arap ve Cezire-El-Haseke şeklindeki üç Kürt bölgesinden en fazla Kürt nüfusu barındıran bölüm olması ve genel olarak Kürtlerin yaşadığı bölgelerle kesintisiz olarak komşu olması nedeniyle önemlidir. Ayrıca bu bölge Suriye’nin petrol üretimini gerçekleştiren önemli vilayetlerden biridir.
Harita 1:Haseke Vilayetinin İdari Bölümleri ve Nahiyelerdeki En Büyük Etnik Grup Durumu

            Haseke vilayeti 23.334 km²’lik alanda 2004 yılında yapılan son nüfus sayımlarına göre 1.275.118 nüfusa sahiptir. Vilayet içinde Haseke,  Kamışlı Suriye’nin en büyük 10 kentinden biridir. 2011 yılı için Haseke vilayetinin nüfusunun 1.512.000’e ulaştığı belirtilmektedir. Haseke vilayetinin idari olarak 1-Haseke Merkez ilçe, 2-Kamışlı, 3-Melkiye ve 4-Resulayn olmak üzere 4 ilçesi ve 16 nahiyesi bulunmaktadır. İl içindeki nüfus, ağırlıklı olarak Türkiye’ye komşu kuzey bölgesi ile Haseke kent merkezi çevresinde yoğunlaşmış olup diğer bölgelerin nüfus yoğunluğu oldukça düşüktür. İl içinde kırsal nüfus oldukça yoğun olup vilayetin 1683 adet köyü bulunmaktadır.
Haseke vilayetinin içinde bulunduğu Cezire bölgesi Osmanlı döneminde büyük ölçüde göçebelerin otlak alanları olarak kullanılmaktaydı. Bölge kışın Kürt aşiretlerinin yazın ise Arap aşiretlerinin otlaklarıydı. 1900-1910’lu yıllar arasında bölgedeki aşiretlerin bu durumları hakkında Ziya Gökalp ayrıntılı bilgiler vermektedir. Milli, Halemban, Dekuri, Kiki, Tatar, Harp, Muammere, Karaçine aşiretlerinin bugünkü Mardin civarından daha güneydeki Cırcıp, Habur, Çağçağ gibi nehirlerin kenarına yaşadıkları yerlerin bir saatlik güneyine inip oba kurduklarını belirtmektedir. Arap aşiretlerinden, Tay aşiretinin Nusaybinin güneyinde kendi köyleri çevresinde yaşadığını tarımla da uğraştığını, Şammar aşiretinin Sincar dağı ile Cebeli Abdulaziz arasındaki kuzey sahada, Şerabi aşiretinin Resulayn ve Habur ile Cercep yöresinde, Beggare aşiretinin Fırat sahillerinden Rakka’ya kadar sahada ve Habur ve Cebeli Abdül Aziz bölgesinde, Cura aşiretinin Habur, Çağçağ ve Deyri Zor’a kadar münbit sahada bulunduğunu, Cubur’un ise Tay aşiretinin güneyinde yerleşik olmakla birlikte Tel Reman’a kadar olan bölgede yaşadığını tarımla da uğraştıklarını ifade etmektedir. Aşiretler arasındaki dengede Bedevi Arap aşiretlerinin daha üstün olduklarını Milli Kebir, Harp gibi aşiretlerin Şammar aşiret reislerine vergi verdiklerini belirtmektedir.
Arap aşiretlerinin büyük ölçüde geçmişte yaşadıkları bölgelerde bugün de yaşadıkları görülmektedir. Ali El-Rabu’nun Haseke vilayetinde yaşayan Arap aşiretlerinin güncel yerleşim durumları hakkında oldukça ayrıntılı bilgiler veren bir çalışması bulunmaktadır. Arap aşiretlerinden Şammar, Irak sınırından başlayarak Hasaka vilayetinin kuzeydoğu ucunda yüzlerce köyde yaşamaktadır. Liderleri Şeyh Hadi Duham’ın Barzani ile güçlü ilişkileri bulunmaktadır. Bölgede bulunan ikinci büyük Arap aşireti ise Tay aşiretidir. Bu aşiret Musul ve Erbil’den Suriye’ye geniş bir alana yayılmıştır. Aşiret Haseke vilayetinde Kamışlı merkezin çevresini çepeçevre yerleşerek ilçenin güneyine yerleşik aşiret federasyonu şeklinde 200.000 nüfusa ulaşan bir nüfusu bulunmaktadır. Aşiretin 640’lı yıllarda ilk olarak İyad bin Ganem’in bu bölgeyi Bizans’tan ele geçirdiği dönemde geldiği ifade edilmektedir. Aşiretin reisi olan Muhammed Faris rejim yanlısı olup Kamışlı’da rejimin temel dayanaklarından biridir. Bölgede bulunan üçüncü büyük aşiret ise Cubur aşiretidir. Cubur aşireti Suriye’den Bağdatın kuzeyine, Musul’un güneyine geniş bir alana yayılmıştır. Haseke vilayetinde ise Tay aşiretinin daha güneyindeki Kamışlı’nın güney batısından Hasaka şehrine kadar geniş bir alana yayılmıştır. Aşiretin lideri Şeyh Abdülaziz Haseke merkezin gerçek hakimi konumundadır. Rejime muhalif durumdadır. Advan aşireti ise Rasulayn’ın batısı ile güneyinde 12.000 civarında nüfusa sahip bulunan bir aşirettir. Aşiretin lideri Muhammed Halu Resulayn’da oturmaktadır. Resulayn’ın doğusu ve güneyinde yaşayan Harb aşiretinin 10.000 civarında nüfusu bulunmaktadır. Vilayette dağınık olarak yaşayan Şerabeyn aşireti Beni Tağlib aşiretinin devamı olarak tarihi ilk İslam fetihlerine kadar gitmektedir. Aşiret Dırbesiye, Resulayn, Hasaka arasındaki bölgeye yerleşmişlerdir. Fransızlar bu aşireti yaşadıkları yerden çıkararak Irak’tan kaçan Asurilere köyler kurmuşlardır. Büyük Baggara aşiretinin 10.000 kadar nüfusluk bir kısmı Hasaka ilinin güneyi ile Resulayn çevresinde yaşamaktadır. Rabu nüfus miktarı hakkında bilgi vermese de Rakka civarından gelen Walda adındaki aşiretten de söz etmektedir.
            Gökalp’ın bölgedeki aşiretler hakkında verdiği bu bilgiler, Kürt milliyetçilerinin Haseke bölgesindeki Arapların sonradan devlet tarafından yerleştirildiğine dair iddialarının temelsiz olduğunu göstermektedir.Gökalp’in 1910’lu yıllarda bölgede bulunduğunu bahsettiği Arap aşiretlerinin, günümüzde de bölgede aşağı yukarı aynı mekanlarda yaşamaya devam ettiği görülmektedir. Tejel’in de belirttiği üzere, hükümet sadece Tabka Barajı’nın yerinden ettiği 4.000 Arap aileyi Rakka ve Cezire bölgesinde inşa edilen modern çiftliklere yerleştirmiştir.Rakka’da kayda değer Kürt yaşamadığı için Kürtlerin bu yerleştirmeden etkilenmesi mümkün değildir. Cezire’deki yerleştirmede ise kayda değer bir nüfus olmadığı için önemli bir Kürt nüfusunun etkilenmeyeceği tahmin edilebilir.
Bölgede II. Abdülhamid döneminde asayişin sağlanması sonrasında göçebe Kürt aşiretleri yavaş yavaş daha güneydeki arazilere yerleşmeye başlamışlardır. Bu dönemde ayrıca önemli miktarda Hristiyan nüfus da yaşamıştır. Birinci dünya savaşı sonrasında Fransız mandasında Suriye devletinin kurulması ile sınırlar aşiretlerin göçüne kapatılmışsa da Türkiye’de devlet ile çatışan aşiretlerin Suriye’ye göçü devam etmiştir. Örneğin Haco Ağa Heverkan aşiretinden 400 aile ile birlikte 1926’da Suriye’ye göç ederek bölgeye yerleşmiştir.
 1920 sonrasında Suriye Kürt göçü sadece politik değil, ekonomik gerekçelerle de devam etmiştir. 1950’li yıllarda Cezire bölgesindeki makineleşme ve su kuyuları ile sulama büyük bir tarım mucizesi gerçekleştirmiş, bu durum özellikle Mardin çevresinden göçün devam etmesine neden olmuştur. Bu şartlarda Suriye hükümeti bu gelenlere karşı tedbir almak durumunda kalmış ve 1962 yılında 1945 öncesinde Suriye’de yaşadığını ispat etmeyen 120.000 Kürdü vatandaşlıktan atmıştır. Cezire bölgesindeki Kürtlerin büyük çoğunlukla Türkiye’den göçmüş olması, Arap grupların Kürtlerin Cezire bölgesinin halkı olmadığına dönük ısrarına neden olmuştur.Diğer taraftan, Türkiye’den Cezire’ye özellikle Kamışlı’ya sadece Kürtler değil, Tur Abidin Süryanileri, Ermeniler, Mıhalmiye ve Mardin Araplarının da göçerek yerleştiği görülmüştür.
Cezire ve Suriye Kürtlerinin sayısını belirleme konusunda sorun olan konulardan biri de vatandaş sayılmayan Kürtlerdir.  Gambill 2004 yılında vatandaşlık hakkından mahrum olan Kürtlerin sayısının 160.000’ı yapancı (ajanib), 75.000’i kayıtsız-kaçak (maktumin) olarak nitelendirilen insan kitlesi olduğunu belirtmektedir.Suriye hükümeti 2011 yılında ülke genelinde yapılan gösteriler sonrasında vatandaşlık hakkı olmayan ve sayıları 300.000 civarında olduğu iddia edilen bu insanlara vatandaşlık haklarını vermeye başlamıştır.
Osmanlının son yıllarında Cezire’ye başlayan Kürt göçü ile bugünkü Haseke vilayetine yerleşmeye başlayan Kürt nüfus, 1950’li yıllara kadar süren göç dalgaları ile kuzey Cezire bölgesinde artmıştır. 1937 yılında ise Kuzey Cezire bölgesinde 42.000 Arap (yüzde 27), 82.000 Kürt (yüzde 53), 32.000 (yüzde 20) Hıristiyan bulunmaktaydı. Bedevi Arap nüfus zaman Kürt milliyetçisi kaynaklarının da belirttiği üzere (Tarım yapan Cubur ve Tay aşireti dışında) temel olarak 1930’lardan sonra yerleşik hayata geçmeye başlamıştır. Böylelikle 1937 yılındaki sayımdan sonra Haseke vilayetinin güneyinde çok fazla Arap köyü oluşmuş, vilayet içinde Arap nüfus artmaya devam etmiştir. Ayrıca Hükümet farklı dönemlerde Arapların bölgeye göçünü planlı olarak da desteklemiş, böylelikle bölgedeki dengenin Araplar lehine değişmesini sağlamaya çalışmıştır.
Tablo 1:Haseke Vilayetinde Kent Merkezi Nüfusları

İl içinde büyük yerleşim yerlerinin (El Cevadiye hariç) nüfusu dikkate alındığında, Kürtlerin 6 yerleşim yerinde birinci grup olduğunu ve buna mukabil bu yerleşim merkezlerinde toplam 280.000 kişi yaşarken, Arapların birinci grup olduğu 12 yerleşim yerinde ise 300.000 nüfus yaşadığı görülmüştür. Kürt nüfusun birinci grup olduğu; Kamışlı, Amuda, Melkiye (Derike Hemko), Kahtaniyah (Tırbe Spi), Ma’bada (Gırke Lege) Derbesiye, yerleşim yerleri haricinde Cevadiye (Çil Ağa)’de nüfus dengededir. Ayrıca nahiye nüfusları dikkate alındığında vilayet içindeki nüfusun ağırlıklı olarak kırsal alanlarda yaşadığı görülmektedir. Özellikle Melkiye ve Resulayn ilçelerinde nüfusun büyük bir kısmı kırsal kesimde yaşamaktadır.
Tablo 2:Haseke Vilayetinin Nüfus Yapısı (2004 nüfus sayımlarına göre)

Elcezire-Haseke İlinde Etnik Denge
Bölgenin etnik dengesi konusunda Arap kaynakları bölge nüfusu içerisinde Kürt oranının yüzde 25-30 civarında olduğunu iddia ederken, Vilayet içinde önemli bir ağırlıkları olan Asuri-Süryani kaynaklar ise Kürt nüfusunun yüzde 35-yüzde 40 civarında olduğunu belirtmektedir. Kürt kaynakları ise vilayet içinde çoğunlukta olduklarını ima etmektedir.
Vilayet içinde bulunan etnik gruplar, ilçelere ilişkin açıklamalarda da görülebileceği gibi sırasıyla Araplar, Kürtler, Süryaniler, Ermeniler ve Çeçenler olarak öne çıkmaktadır. Araplar ilin daha çok güneyinde yoğunlaşırken Kürtler daha çok vilayetin kuzeyinde yaşamaktadırlar. Süryani nüfus ise ağırlıklı olarak Melkiye, Kamışlı Amuda ve Haseke merkezde yoğunlaşmışlardır. Çeçen nüfus ise daha çok Resulayn çevresinde yaşamaktadırlar.
Harita 2:Haseke Vilayetinde Arap ve Kürt köyleri

El Melkiye İlçesinde Etnik Denge
Eski adı Derik olan Melkiye ilçesi;  Melkiye, El Javadiye (Çil Ağa), Yarubiye (Tel Koçer) adlı nahiyelerden oluşmakta ve 2004 sayımlarına göre 189.634 nüfusu barındırmıştır.  Melkiye Süryanice’de küçük manastır demek olan Deruni’den türetilerek Derik olarak söylenen yerleşim yerinin adı 1957 yılında Adnan Malki adındaki subaya ithafen Melkiye olarak değiştirilerek oluşturulmuştur.
Melkiye’de bulunan Kürt aşiretlerinden Abbasan (Kunduk Dağı çevresinde), Haruna Melkiye ilçe merkezi çevresinde yer almaktadır. Ayrıca, Beydari aşireti Karaçuk Dağı’nın güneyinde yaşamakta, Arap aşiretlerinden Şammar’ın Tel Alu ve Tell Koçer (Yarubiye) çevresinde, Şerabin’in ilçe geneline dağılmış şekilde, Zavba’nın Tel Koçer çevresinde, Tabka barajının sular altında bıraktığı araziden getirilerek yerleştirilen Gamr aşiretinin Melkiye civarında bulunduğu bilinmektedir. Ayrıca bölgenin aynı zamanda meşhur Arap aşireti Tay’ın da yurdu olduğu ifade edilmektedir.Melkiye’de bulunan Kürt aşiretlerinin Hesinan, Herûna, Koçer, Torî, Abasî û Omerke olarak sıralanabildiği görülmektedir.
Arap Gençlik Merkezi’nin verilerine göre ilçenin 278 köyü bulunmakta ve bunlardan 151’i Arap, 115’i Kürt ve 12’si ise karışık köydür. Bu durumda köylerin yüzde 54’ü Arap, yüzde 41’i Kürt yüzde 4’ü Karışık köylerden oluşmaktadır. Ancak bu hesaplamada Semitik dil kullanan Hıristiyanlar Arap sınıfına dahil edilerek Arap nüfusunun daha yüksek gösterildiği görülmektedir.Süryani köylerini de dikkate alan bir diğer çalışmaya göre de, Melkiye bölgesinde 148 Arap köyü (yüzde 50.34) 16 Süryani köyü (yüzde 5.44),  14 Kürt-Arap karışık köy, 1 köy Kürt Süryani karışık bulunduğu belirtilmektedir.
 Özellikle Melkiye merkezi geçmişte mutlak manada Hıristiyan nüfusun çoğunlukta olduğu bir yer olsa da sonraki yıllarda ilçede yaşanan Kürt göçü ve Hristiyanların bölgeden göçü ile ile git gide Müslüman ağırlığına sahip bir yerleşim yeri haline gelmiştir. Günümüzde merkez nüfusunun yüzde 60’ını Kürtler, yüzde 30’unu Hıristiyanlar ve yüzde 10’unu da Araplar oluşturmaktadır.Diğer taraftan Harita 3’te de ilçe merkezinde Kürtlerin yüzde 60 oranında oldukları teyit edilmektedir.
Harita 3:Melkiye İlçesinde Arap ve Kürt Yerleşim Yerleri (Soldaki harita köyleri gösterirken, sağdaki harita Melkiye merkezdeki nüfus yapısını göstermektedir.)

Melkiye İlçesinin bir diğer nahiyesi olan El-Cevadiye ise daha küçük bir nüfusa sahiptir. Nahiye Merkezi 6.630 nüfusa sahip iken bunun yarısı Arap yarısı da Kürtlerden oluşmaktadır.Harita 2’den de anlaşılacağı üzere Kürtler nahiyenin kuzeyine yerleşik iken Araplar nahiyenin güneyinde yoğunlaşmışlardır.  
Melkiye İlçesinin bir diğer Nahiyesi olan El-Yarubiye veya Tel Koçer Kürt nüfusun çok az olduğu bir idari birimdir. Nahiyenin köylerinin kahir ekseriyeti Arap köylerinden oluşmaktadır. Yarubiye’de bulunan aşiretlerin ağırlıklı olarak Şammar, Şerabî ve Cewala aşiretleri olduğunu, Suriye’de Arap bölgelerini ele geçirme çabası içindeki PYD’nin çağrısından anlıyoruz.Harita 4’te görüldüğü üzere, YPG ile Nusra’nın çatışma bölgesi de büyük ölçüde Arap ve Kürtlerin yoğun olduğu sınırlardadır.
Harita 4:YPG-Nusra Çatışma Bölgesi

Kamışlı İlçesi
Kamışlı İlçesi Kamışlı, Tel Hamis, Amuda ve El-Kahtaniye (Tırbesipi) nahiyelerinden oluşmaktadır. 2004 yılı sayımlarına göre ilçe merkezinin nüfusu 184.231; kasaba nahiye ve köyleri ile toplam nüfusu ise 423.368’dir. Arap Gençlik Merkezi’ne göre ilçenin 557 köyünden 360 köyü Arap (yüzde 65), 191 köyü Kürt (yüzde 34) ve 6 köyü ise karışıktır. Süryanileri ayrı bir grup olarak dikkate alan çalışmaya göre toplam 549 köy vardır. Bunların 185’i Kürt köyü (yüzde 33.70), 345’i Arap köyü, 6’sı Süryani köyü, 9’u Arap Kürt karışık, 3’ü Süryani Arap karışık, 1’i de Arap Süryani Kürt karışık nitelikte köydür. 
 Kamışlı ilçesinin en büyük nahiyesi olan Kamışlı’da nüfusun yüzde 75’i ilçe merkezinde yaşamaktadır. Kürt kaynakları ilçenin (merkezinin) nüfusunun 400.000’e yakın olduğunu ve bunun yüzde 70’inin Kürt, yüzde 20’sinin Arap, yüzde 10’unun Hıristiyan olduğunu iddia etmektedir. El-Cezire, Kürt oranı hakkında bilgi vermezken, Hıristiyan oranının yüzde 20 olduğu iddiasındadır. İlçe merkezinde Kürt ağırlığı bulunsa da (muhtemelen yüzde 40-60) Harita 5’ten de görüleceği üzere köylerin büyük çoğunluğu Arap olduğu için ilçe genelinde Kürt oranı daha düşüktür.
Kamışlı’nın bir diğer ilçesi olan Kahtaniye (Qubur Bid-Tırbe Sipi) 2004 nüfus sayımlarına göre 65.000 nüfusa sahip olup, nahiye merkezi Kamışlı şehrinin 18 kilometre doğusundaki verimli ovada yer almaktadır. Kürt kaynaklarına göre ilçe 120.000 nüfusa (25.000’i merkezde) sahip olup Kürt, Ermeni, Süryani ve Arapların yerleştiği bir idari birimdir.Arap kaynakları Kahtaniye nahiyesinde Arap oranın yüzde 45’lere ulaştığını ifade etmektedir. Harita 5’te de görüleceği üzere nahiyenin Arap köy sayısının oldukça yüksek bulunması ilçede Kürt oranının yüzde 50-60 civarında olabileceğini düşündürtmektedir.
Amuda nahiyesi ise 2004 sayımlarına göre 56.100 nüfusa sahip ilçenin en küçük nahiyesidir.  Kürt kaynakları ilçenin nüfusunun 200.000’e ulaştığı iddiasındadır. Nahiye merkezinde ve nahiye köylerinde Kürt oranının yüksek olduğundan nahiye genelinde Kürt oranı yüzde 70’in üzerindedir.
Harita 5:Haseke Vilayetinde Arap ve Kürt köyleri

Kürtlerin en büyük grup olduğu Kamışlı merkez, Kahtaniye merkez ve Amuda merkeze karşılık Arapların köy sayısı olarak üstünlüklerinin bulunması, bu ilçede Kürtlerin daha çok kentli iken Arapların daha yüksek oranda kırsal kesimde yaşadıklarını göstermektedir. 
 Resulayn İlçesi
Hasaka ilinin en batısındaki ilçesi Rasulayn’da Kürt, Arap, Çeçen ve Hristiyan nüfus birlikte yaşamaktadır. Resulayn ilçesinin kent merkezinde Kürt milliyetçilerinin de kabul ettiği üzere Arap çoğunluğu vardır. İlçenin batısı ve merkezi Arap çoğunluğa sahip iken doğu tarafındaki Dirbesiye nahiyesinde Kürtlerin çoğunluğu bulunmaktadır.
Resulayn ilçesi Haseke vilayetinin en az nüfusa sahip ilçesidir. İlçenin 271 köyünün 160’ı Arap köyü (yüzde 59), 97’si Kürt köyü yüzde 36, 14’ü karışık köylerden oluşmaktadır. Süryanileri de hesaba katan çalışmaya göre de ilçenin 279 köyü bulunmakta ve bunların 96’sı Kürt (yüzde 34.41), 167’si Arap  (yüzde 59.85), 16’sı Arap-Kürt karışıktır.
Haseke İlçesi
Haseke ilçesi, Haseke, Şeddada, Tel Tamer, Margade, Bir El-Helo, El-Arişe, Al-Hawl nahiyelerinden oluşmakta ve toplam 577 köyü (Şeddade Dahil) bulunmaktadır. Bu köylerden 520’si Arap köyü (yüzde 90), 48’i Kürt köyü, yüzde 8, 9’u ise karışık köydür. Kürtler ilçenin kuzeyinde bulunurlarken ilçenin kuzeyinde Arap nüfus bulunmaktadır. Süryanileri de dikkate alan çalışmaya göre de 595 köyün, 57’si Kürt köyü, 501’i Arap Köyü, 28’i Asuri köyü, 9’u Arap-Kürt karışık köydür.
Hasaka vilayetinin tüm köyleri hesaba katıldığında,  1717 olan toplam yerleşim yeri sayısının yüzde 67.62’si olan 1161 köy Arap köyü,  yüzde 26.38’i Kürt köyü (453 köy), 50 adedi Hristiyan köyü,  48 adedi Kürt-Arap karışık, 3 köy Arap Süryani, 2 köy Kürt Süryani karışık köylerden oluşmaktadır. Her ne kadar Kürt köylerinin oranı yüzde 26,38 olsa da, Kürt oranının daha yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Kürtler ağırlıklı olarak daha kalabalık olan şehirlerde yaşarken Araplar kırsal alanda daha yoğundurlar.
Harita 6:Haseke İlçesinde Arap ve Kürt köyleri

Haseke vilayeti ile ilgili, Arap, Kürt ve Hıristiyan kaynakları beraber değerlendirildiğinde, vilayet içinde Kürt nüfus çoğunluğunun bulunmadığı görülmektedir. Bununla birlikte kuzeydeki 6 nahiyede Kürt nüfusun en azından en büyük grup olduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda Haseke vilayetinde Kürt nüfusunun Asuri kaynaklarında belirtildiği üzere yüzde 40 civarında olduğunu söylemek hata olmayacaktır.
Halep Vilayeti
Halep Vilayetinin Beşeri ve İdari coğrafyası
Kürtlerin nahiyeler düzeyinde çoğunluğa sahip olduğu vilayetlerden bir diğeri de Halep vilayetidir. Tarihi bir şehir olan Halep 18.482 km²’lik yüzölçümü ve 4.868.000 nüfusu ile Suriye’nin en kalabalık vilayetidir. Vilayet kuzeyde ve batıda Türkiye (Hatay, Kilis, Gaziantep), doğusunda Rakka, güneybatısında İdlip, güneyinde Hama vilayetlerine komşudur.
Halep vilayetinde Kürt nüfusunun çoğunlukta olduğu idari birimler, Ayn El Arap nahiyesi ile Afrin ilçesidir. Bunun dışında Kürtler Halep kent merkezinde vilayetin diğer ilçelerindeki köy, kasaba ve ilçe merkezlerinde dağınık olarak yaşamaktadırlar.  Örneğin Kürt milliyetçilerinin katliam yapıldığını iddia ettikleri Tel Hasel ve Tel Arran kasabaları Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı coğrafyanın oldukça uzağında El Safira ilçesinde bulunmaktadır.
Tablo 3:Halep Vilayetinin Nüfus Yapısı

Afrin
Afrin, Halep kent merkezi dışında Halep vilayetinde en fazla Kürdün yaşadığı idari birimdir. İlçe nüfusu 2004 sayımlarına göre 172.095 kişidir. Ancak ilçenin nüfusu ve köy nüfusu hakkında birbiri ile çelişen bilgiler bulunmaktadır. Kürt milliyetçileri genel olarak nüfuslarını abartma eğilimindedirler. Kürt milliyetçilerini kaynak olarak kullandığı izlenimi veren Çiçek; “Afrin’in toplam nüfusu 250.000 civarıdır. Bunun yaklaşık 70.000’i Afrin merkezde yaşamaktadır.  Nüfusun çoğunluğunu Kürtler oluşturmaktadır. Ancak Kürt nüfus olarak kabul edilenler arasında Kırmançi konuşan Yezidiler de (Yezidiler ya da Ezidiler Kürttür; inanış olarak farklıdırlar) bulunmaktadır. Afrin kırsalında Sünni Araplar da bulunmaktadır” derken PKK-PYD çizgisinde olduğu izlenimi veren Dicle ise “Bölgenin nüfusu 500 bin civarında ancak Suriye'nin diğer kentlerinde yaşanan son göçlerle birlikte nüfusu şuan ikiye katlanmış durumda”iddiasında bulunmaktadır. Barzani çizgisinde olduğu izlenimi veren Kurdwathc ise Afrin’in nüfusunun 470.000 olduğunu ilçe merkezinin ise 80.000 olduğunu savunmaktadır. Ancak harita incelemesi sonucunda ilçenin (merkezinin) 80.000 nüfuslu bir yerleşim yerinden daha çok 40-45.000 nüfuslu bir yerleşim yeri olduğu sonucu çıkmaktadır. Nüfusunun da 50.000 olarak gösterildiği bilinmektedir.Bir başka Kürt siyasetçi ise Afrin-Kürt dağı bölgesinin nüfusunun 80-90.000 olduğunu, çevre il ve ilçelere bağlı olan Kürt köylerinin dahil edilmesi halinde ise nüfusun 150.000’e ulaşabileceğini ancak şehirlerdeki Kürt nüfusun dahil edilmediğini belirtmektedir.
İlçenin köy sayısı hakkında da birbirinden uzak farklı rakamlar telaffuz edilmektedir. Chaliand, Afrin-Kürt dağı bölgesinde, Kürtlerin 360 civarında köyde yaşadıklarını, 290.000 civarında nüfusları olduğunu belirtmektedir.Rizgar Kurdaxî ise Afrin bölgesinde yaşayan Kürtlerin 366 adet köyde yaşadığını, az miktarda da Arap nüfus bulunduğunu belirtmektedir.Kürtçe kaynaklarda köy sayısı olarak 253 zikredilmektedir. Bununla birlikte köylerin nüfusları yüksek gösterilerek ilçenin 490.000 kişiye ulaştığı iddia edilmektedir.Trejafrin sitesi ise köy sayısının 292, nüfusun 446.000 olduğunu iddia etmektedir.
Gerek ilçenin nüfusu gerekse köy sayıları konusunda resmi rakamlarla Kürt milliyetçilerinin verdiği sayılar arasındaki uçurum olmasının temel sebebi, Kürt milliyetçilerinin abartıları olduğu şüphesizdir. Kürt milliyetçilerinin verdiği rakamlara ilişkin yaptığımız çalışmada Kürt milliyetçilerinin abartı yaptığı net olarak anlaşılmaktadır.  Bu bağlamda yapılan harita incelemesinde köylerdeki hane sayıları sayılmış ve Kürt milliyetçilerinin verdiği köy nüfusu sayıları ile karşılaştırılmış ve büyük tutarsızlıklar olduğu görülmüştür. Örneğin, 35-40 hane görünen Şengal köyünün nüfusu için 619 nüfusu verilmekte ya da yine 40-50 hane görünen Bek Obası köyünün nüfusu 1.112, Meydanı Ekbez köyününki ise 300-400 hane nüfusu görünmesine mukabil 1.166 kişi olduğu ifade edilmektedir. Bu durum Kürt milliyetçilerinin verdiği rakamlardaki tutarsızlıkları net olarak ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Afrin köy sayısının 250-300 arasında olduğunu, nüfusunun ise 200.000 civarında olduğunu söyleyebiliriz.  
Afrin bölgesinde yaşayan belli başlı Kürt aşiretleri, Bülbül ve Reco nahiyelerinde Amikî, Bülbül nahiyesindeki Biyan (Biyî), Bu iki nahiye ile birlikte Hastiyan Dağı civarında bulunan Şeyhan, Hastiyan Dağı’nda (Mabetan) Hastiyan aşireti, Cinderesi nahiyesindeki Cumiyan aşireti olarak sıralanmaktadır. Ayrıca, Şikakan, Rubaran, Heştiyan, Şerevan, Çakallı aşiretleri de bulunmaktadır. Afrin Kürtlerinin tamamına yakını Sünni Hanefi’dir.
Tablo 4:Afrin İlçesinde idari yapı ve nüfus

Afrin-Kürt dağı bölgesinde nüfus büyük ölçüde Kürt olsa da Türkiye’ye komşu kuzey bölgesinde Kızılbaş ve Bek obası Küçük Kargın gibi oldukça fazla Türkmen köylerinin de bulunduğu ifade edilmektedir.Afrin bölgesinde Türkmen köylerinin hakimiyeti için Özgür Suriye Ordusu mensupları ile PYD arasında çatışmalar da yaşanmıştır.Ayrıca Kürt Dağı’nın uzantısı olacak şekilde Azzaz ilçesi ve İdlip ilinde de Kürt köyleri bulunmaktadır. Ancak bunlar Afrin ilçesinde olduğu gibi toplu şekilde değil, dağınık şekilde yaşamaktadır. Kürt kaynakları Azzaz bölgesinde Türkmenler, Kürtler, ve Arapların bulunduğu ancak Kürtlerin burada azınlıkta olduklarını ifade etmektedir.
Ayn-el Arap İlçesi (Kobani)
Aynul Arap ilçesi Osmanlı kaynaklarında Arap Pınar olarak adlandırılan yerleşim birimin Suriye yönetimince Arapçaya çevrilerek Ayn-el Arap olarak değiştirilmesi ile ortaya çıkmıştır. Bağdat demiryolu kenarında 1910’lı yıllarda kurulan Alman şirketine ithafen kullanılan ‘kompany’ kelimesi Kürtçeleşerek ‘Kobani’ şeklinde söylenişi ile Kürtler tarafından Kobani olarak ilçe merkezi adlandırılır olmuştur. Chailand Kobani bölgesinde yaşayan Kürtlerin sayısı hakkında rakam vermemekle birlikte, Kürtlerin 120 adet köyde yaşadıklarını ifade etmektedir.
Tablo 5:Aynel Arap ilçesi nüfusu
Nahiye Adı
Nüfus
Merkez Nüfusu
Nahiye Adı
Nüfus
Merkezi Nüfus
Ayn El Arap
81.424
44.821
Serrin
69.931
6.140
Şeyuk Tahtani
43.861
4.338
TOPLAM
192.513

İlçenin 3 nahiyesi olup bu nahiyelerinden en kalabalığı olan Ayn El Arap’ta Kürtler çoğunluktadır. Diğer iki nahiyede Kürt nüfus çoğunluğu bulunmamaktadır. İlçenin Şeyuk Tahtani merkezi ve çevre köyleri temel olarak Tay aşireti tarafından oluşturan köylerden oluşmaktadır. Serrin nahiyesinde kayda değer bir oranda Kürt nüfus bulunmamakta ve nahiye merkezi muhalifler tarafından kontrol edilmektedir.
Aynül Arap-Kobani Kürt milliyetçileri açısından çok önemlidir.  Dicle “Bölgede 500 binden fazla Kürt yaşıyor. Kent merkezi ve köylerin önemli bir kısmı Kürtlerin denetiminde. Bilindiği gibi, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Temmuz 1979'da Suruç'tan Kobanê'ye geçerek Orta Doğu’ya açıldı ve orada tanışmadığı aile neredeyse hiç yok. PKK'nin yaşamını yitiren ilk Rojavalı gerillası da Kobanê'dendir. Kobanê'nin böylesi tarihsel bir önemi var Kürtler için… Yine aynı öneme dayanarak, Rojava Devrimi 19 Temmuz 2012'de Kobanê'de başladı”diyerek hem Kobani nüfusunu abartmakta hem de Kürt milliyetçileri açısından Ayn El Arap’ın önemini vurgulamaktadır.
Kobani-Aynul Arap bölgesinde yaşayan Kürt aşiretleri ise temel olarak Berazi aşiretinin kollarından oluşmaktadır. Bunları Aladînan, Didan, Dinan, Kêtikan, Mîran, Ohîyan, Pîjan, Kurdîkan, Şedadan, Şêxan olarak sıralayabiliriz. Aşiretin lideri olan Şahin Bey ailesi uzun süre Suriye parlamentosunda görev yapmıştır.
Harita 7:Suriye’de İlçeler ve nahiyeler bazında Kürt oranları

İç Savaş Sonrası Etnik Yapıda Değişim
Suriye’deki iç savaş sebep olduğu büyük göç hareketleri ve etnik-dini çatışmalar nedeniyle etnik yapının değişmesini beraberinde getirmiştir. Suriye’deki iç savaş 2 milyondan fazla kişinin ülke dışına 4,5 milyon kişinin ülke içinde muhacir-mülteci durumuna düştüğü bir devasa bir nüfus hareketliliğine neden olmuştur. Ülke nüfusunun üçte birinin göç etmek durumunda kaldığı göç hareketleri ile ülke içindeki etnik dengede bölgesel düzeyde kısmi düzeyde değişmelerin olacağı aşikârdır. İnsanların daha güvenli bölgelere göçmesi sonucu bu bölgelerde nüfus yoğunluğu artmıştır. Örneğin, daha güvenli olan Hasaka vilayetine çoğunluğu Arap olan Deyr-i Zor, Rakka ya da Halep gibi vilayetlerden olan göçün 115.000 kişiye ulaştığı ifade edilmektedir. Önemli bir kısmı Kamışlıya da yerleşen bu göçmenler Kürt milliyetçilerce hassas olan dengenin Kürtler aleyhine değişebileceği korkusunu doğurmuştur. Kamışlı’ya olan göçün Arap oranını artırdığını söylemek mümkünse de ancak bunu hesaplamak zor görünmektedir.
Diğer taraftan Suriye’de zorla yerinden etme de devam etmektedir. Bundan, yerine göre bütün gruplar etkilenmektedir. PYD bölgedeki Hıristiyan ahaliye baskı yapmış ve onlardan zorla para toplamıştır. Ayrıca Kamışlı şehrinde radikal Kürt gruplar Hristiyanlara ait evlere saldırılarda bulunmuşlardır.Melkiye-Derik’te Kürt gruplar Hıristiyanlara ait işyeri ve araçları yakarak şehirde terör estirmişlerdir. Yine Nusra gibi radikal örgütler de Hristiyanları hedef almaya devam etmektedir. Ekonomik sorunlar, genel asayişsizlik sorunları, gruplar tarafından hedef alınmaları Hıristiyanların bölgeden göçünü beraberinde getirmektedir.
PYD’nin Arapların çoğunlukta olduğu Resulayn kasabasını ele geçirmesi Kürtlerle Araplar arasında gerilimi artırmış, bu durum kısmi etnik temizliklere neden olmuştur. Buna karşılık Nusra ve diğer gruplarda özellikle Tel-Abyad çevresinde Kürtleri bölgeden çıkararak etnik temizlik uygulamıştır.Kürt milliyetçisi gruplar da Kürtlerin azınlık ya da çoğunluk oldukları Kürt bölgesi olarak nitelendirdikleri bölgeleri ele geçirdiklerinde bölgedeki diğer gruplara etnik temizlik uygulayabilmektedirler. PYD’li gruplar ele geçirdikleri bölgelerde yaşayan Araplara ‘artık buralar bizim toprağımız; buraları terk edin’ diyerek bazı köylerde Araplara karşı etnik temizlik uygulamışlardır. Bununla birlikte Kürt milliyetçileri ile onlara karşı savaşan muhaliflerin geniş çaplı sistematik bir etnik temizlik yaptığını söylemek zordur. Bunda hala PYD ile ittifak içinde bulunan bazı Arap aşiretlerinin bulunması ve Kürt İslamcılarında PYD’ye karşı savaşmaları bölgedeki savaşın tamamen etnik savaş görünümünü almasını engellemektedir.
Suriye’den Kuzey Irak’a 200-300.000 civarında olan Kürt göçü Amerika’nın eski Ankara Büyükelçisi Abramowitz’in de söylediği üzere çatışmalardan değil, temel olarak bölgedeki gıda yokluğu ve ekonomik kaygılardan kaynaklanmaktadır. Kaldı ki PYD bölgede Kürtlerin çoğunluk olduğu bölgelerin büyük kısmını ele geçirmiş durumdadır. Şu anda çatışma büyük ölçüde Kürtlerin azınlıkta olduğu yerlerin (Resulayn, Yarubiye gibi) PYD tarafından elde tutulması ya da ele geçirilmesine çalışılmasından kaynaklanmaktadır.
Bölgede diğer etnik gruplar Kürt milliyetçilerinin maksimalist bir tutum içinde olduklarını, azınlık oldukları yerleri dahi ele geçirme gayretinde olduklarını ifade etmektedirler. “Aslında Kürt bölgesi diye zikredilen bu bölgeler normalde Kürtlerin azınlık oldukları yerlerdir. Örnek vermek gerekirse, 3 Ağustos 2013’te Şiyuh bölgesine ait, yüzde 20’si Kürt olan bir köye PYD askeri nokta kurdu. Bunu Araplar da kabullenemedi ve çatışmalar arttı. Şiyuh gibi Kürtlerin azınlıkta oldukları birçok köy de PYD’nin elinde; nitekim PYD, bir köyde üç Kürt evi varsa orayı Kürdistan ilan ediyor. Buna biran önce dur denmesi gerekmektedir”.
Sonuç
Suriye’de Kürt nüfusu büyükşehirler ve dağınık olarak yaşadıkları yerler dışında yoğun olarak Suriye’nin kuzeyinde birbiri ile toprak bağlantısı olmayan Afrin-Kürt dağı, Ayn-el Arab-Kobani ve Cezire-Haseke bölgelerinde meskûndurlar. Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bu bölgeler Suriye’deki Kürt nüfusunun ancak yüzde 40-45’ine ev sahipliği yapmakta, geri kalan nüfus Kürtlerin yüzde 30 oranından daha az oldukları büyük şehirler ile diğer bölgelerde yaşamaktadırlar. Ayrıca, Kürtlerin yaşadığı diğer ülkelerden farklı olarak Kürtler Suriye’de daha şehirli olup nüfus artışı Kürtlere komşu bölgelerde yaşayan Araplara göre daha azdır.
Suriye’deki Kürtlerin geleceği temel olarak Kürt milliyetçilerinin ne yapacağı ve Suriye’nin ne olacağında düğümlenmektedir. Mevcut durum itibariyle PYD-YPG birbiri ile toprak bağlantısı olmayan Afrin, Kobani ve Cezire bölgelerinde yaşayan Kürtlerin yüzde 30’dan fazla nüfusa sahip oldukları yerlerin tamamını (Kamışlı dışında) Esad rejiminin de onayı ile büyük çoğunlukla çatışmasız olarak ele geçirmiş durumdadır. Bununla birlikte Kürt nüfusunun ancak yüzde 40-45’inin bu bölgelerde yaşıyor olması, Kürt milliyetçilerinin Kürtlerin kurtarıcısı olmasını engellemektedir. Kürt milliyetçilerinin Kürtlerin azınlıkta olduğu ya da karışık nüfuslu bölgeleri (Resulayn gibi) ele geçirmek veya elde tutmak için yaptığı saldırılar karşıt tepkiye neden olmakta ve Kürtlerin azınlıkta olduğu yerlerde Kürt nüfusunun etnik temizliğe uğramasına (PYD’nin Arap çoğunluğa sahip Resulayn’ı ele geçirmesi sonrasında Tel Abyad’taki Kürt nüfusun sürülmesi ya da kaçması gibi) yol açmaktadır. Bu durum orta veya uzun vadede Kürt milliyetçilerinin Kürt halkının kurtarıcıları değil, felaket getiricileri olarak nitelendirilmelerine neden olabilecektir.
Diğer taraftan, Suriye’de Kürtlerle Kürt olmayanlar arasındaki doğal bir sınır olmadığı için Kürt bölgesi olarak tanımladığı bölgeyi elinde tutabilmek için Kürt milliyetçileri alanını genişletmek ya da devamlı olarak savunmada kalmak gibi ikilem içinde olmaktadırlar.  Suriye’deki dengelerin büyük ölçüde bugünkü gibi kaldığı varsayımı altında savunma amaçlı alan genişletmek, etnik çatışmayı artıracağı için beraberinde Kürt nüfusun diğer bölgelerde hedef olmasını getirebilecektir. Öte taraftan savunmada kalmak ise radikal örgütler karşısında devamlı kan kaybedilmesine neden olabilecektir.
Ayrıca Suriye’de genel olarak Kürt nüfusun artış hızının komşuları Araplara göre daha az olması Kürt nüfusun orta uzun vadede bazı bölgelerde çoğunluktan azınlığa düşmelerine neden olabilecektir. Ayrıca, Arap nüfus için yakın coğrafyalarında cazibe merkezi bulunmazken, Suriye’deki Kürt nüfus için cazibe merkezi olan Kuzey Irak’taki Kürdistan federe bölgesinin varlığı ve bu bölgenin Suriye’den göç çekmesi Suriye Kürtlerinin nüfus oranının özellikle Cezire bölgesinde azalmasına sebep olabilecektir. 
NOT: Bu yazı 21.YÜZYIL DERGİSİ 60.Sayı'da yayınlanmıştır.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html