BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
İbrahim Kalın sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
İbrahim Kalın sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

23 Ekim 2020 Cuma

Körfez-İsrail normalleşmesi bölgede yeni dengelerin oluşumuna zemin hazırlıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Körfez ülkelerinin son dönemde İsrail’le zaten normal olan ilişkilerini alenileştirme kararı alması Orta Doğu bölgesindeki güç ve güvenlik mimarisinde yeni dengeler ortaya çıkaracak bir potansiyel taşıyor.



Başta Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olmak üzere Körfez ülkelerinin son dönemde İsrail’le zaten normal olan ilişkilerini alenileştirme kararı alması Orta Doğu bölgesindeki güç ve güvenlik mimarisinde yeni dengeler ortaya çıkaracak bir potansiyel taşıyor. BAE-Suudi ekseni, son dönemde takip ettiği politikalarla, bölgenin geleneksel ağırlık merkezini Kahire’den uzaklaştırarak Körfez ülkelerini Orta Doğu'nun yeni hegemon gücü haline getirme çabası Mısır, Ürdün ve Irak gibi ülkelerde derin bir rahatsızlığa neden oldu. Türkiye ve Katar’ın, Körfez bloğunun bölgesel politikalarından duyduğu rahatsızlığa ilaveten bölgenin sayılan önemli aktörlerinin de Körfez-İsrail yakınlaşmasını kendi çıkarları açısından bir tehdit olarak algılaması, bölgede oluşacak yeni dengelerin en önemli habercisi.

Körfez-İsrail yakınlaşmasını takiben bölgede oluşabilecek yeni dengelerin ilk işareti 13 Ekim’de Mısır, Ürdün ve Irak Dışişleri Bakanları arasında Kahire’de düzenlenen üçlü zirve oldu. 14 Ekim’de Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın Mısır’a yönelik mesajları, 22 Eylül’de el- Fetih ve Hamas yetkililerinin Ankara’da gerçekleştirdikleri uzlaşma gündemli toplantı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şeyh es-Sabah’ın vefatı üzerine Kuveyt’e düzenlediği taziye ziyareti de oluşabilecek bu yeni dengenin işaretleri olarak okunmalıdır.

Orta Doğu’nun geleneksel ağırlık merkezi Kahire’den uzaklaşırken

Son dönemde küresel siyasetin gündemine her ne kadar ağırlıklı olarak Doğu Akdeniz ve Kafkaslardaki gerginlikler hâkim olsa da Orta Doğu bölgesinde birbiri ardınca tarihi kırılmalar meydana geliyor. İlk olarak Körfez-İsrail normalleşmesi ile bölge siyasetinde önemli bir kırılma yaşanırken, ikinci olarak normalleşme anlaşmasının da doğal bir sonucu olarak Arap dünyasının ve Orta Doğu bölgesinin geleneksel ağırlık merkezinin Kahire’den uzaklaştığına şahit olduk. Her iki gelişme de bölge güç ve güvenlik mimarisinde önemli sonuçlar ortaya çıkaracak jeopolitik dönüşümlerdir.

Aslında bölgenin geleneksel ağırlık merkezi bir süredir Kahire’den uzaklaşmaktaydı. Özellikle Arap Baharı sürecinde Mısır’ın içeride yaşadığı istikrarsızlıklar ve ulusal gücünün azalması, üstüne Körfez’in statükocu bloğunun Bahreyn müdahalesi, Yemen savaşı gibi agresif politikaları, Riyad-Dubai eksenini bölge siyasetinde öncelikli bir konuma yükseltmişti. 3 Temmuz 2013 tarihinde gerçekleşen darbenin ardından iktidara gelen Sisi yönetiminin ekonomik, diplomatik ve siyasi açıdan Körfez monarşilerine dayanmak zorunda kalması, bölgedeki güç dengesinin üzerinde önemli sonuçları olmuştu. Kızıldeniz’deki Tiran ve Sanafir adalarının Suudi Arabistan’a terk edilmesi, Mısır’ın Yemen savaşı ve Katar krizinde Körfeze eklemlenmek zorunda bırakılması ve son olarak Libya’da, Körfez’in bölgesel politikaları için Mısır ordusunun sahaya sürülmeye zorlanması Kahire’nin bölgesel güç denklemindeki rolünün azalmasının en önemli göstergeleri/sonuçlarıdır. Tüm bu gelişmelere ilaveten Körfez-İsrail normalleşmesi, Orta Doğu bölgesinin geleneksel ağırlık merkezini kesin bir şekilde Kahire’den uzaklaştırdı. Son dönemde yaşanan bu gelişmelerle Mısır sadece Arap-İsrail ilişkilerinde ve Filistin meselesindeki ayrıcalıklı konumunu kaybetmekle kalmadı; bu gelişmeler aynı zamanda Mısır’ın bölge jeopolitiğindeki eşsiz konumunu sarstı ve bölgedeki askeri avantajlarını da yok etti.

Son gelişmelerle Mısır sadece Arap-İsrail ilişkileri ve Filistin meselesindeki ayrıcalıklı konumunu kaybetmekle kalmadı; bu gelişmeler aynı zamanda Mısır’ın bölge jeopolitiğindeki eşsiz konumunu sarstı ve bölgedeki askeri avantajlarını da yok etti.

Bölgesel düzlemde Mısır’ın yaşadığı bu kayıpların sebeplerinden üç tanesi özellikle öne çıkıyor; Suudilerin Kızıldeniz kıyısına inşa etmeyi düşündükleri devasa turizm merkezi (NEOM), Körfez enerji kaynaklarının Kızıldeniz’in bay-pas edilerek Doğu Akdeniz’e taşınmasına yönelik projeler ve İran-Körfez rekabetinde Mısır’ın askeri, demografik ve entelektüel avantajlarının kaybolması.

İlk olarak, Kızıldeniz geleneksel olarak Mısır’ın nüfuz sahası iken son dönemde Yemen savaşı ve Vizyon 2030 projesi ile Körfez aksının yakından ilgilendiği bir bölge olmaya başladı. Bu dönemde Körfez ülkelerinin Kızıldeniz’i bir iç deniz haline getirmek için yoğun bir çaba içine girdiklerine şahit olduk. Suudilerin Kızıldeniz’deki insansız 50 adayı seçkin bir turizm merkezine dönüştürmeyi de içeren projenin toplam alanı 34 bin kilometrekare olup (yaklaşık Belçika kadar) Maldivler, Seyşeller, Bali ve Hawaii’nin toplam büyüklüğü kadardır. NEOM projesi, milli geliri önemli ölçüde turizm gelirlerine bağlı olan Mısır için ciddi ekonomik zorluklara yol açacaktır. Mısır’ın, Suudilerin bu alanda yapacakları trilyon dolarlık bir yatırımla rekabet edebilmesinin imkânsız olması, bölgedeki ekonomik avantajların Körfez’e kaptırılması sonucunu doğuracaktır. İsrail’in Kızıldeniz’e çıkış kapısı olan Akabe körfezinin ağzındaki Tiran ve Sanafir adalarının Suudilere kaptırılması da Kızıldeniz jeopolitiğinde Mısır’ın azalan gücünün başka bir işaretidir.

İkinci olarak, Körfez-İsrail yakınlaşmasıyla, yaklaşık 150 yıldan beri küresel enerji ve ticaret için hayati önemde olan Süveyş kanalı, İsrail üzerinden Körfez’den Doğu Akdeniz’e oluşturulacak yeni alternatif rotalarla bu önemini kaybedecektir. Suudi hava sahasının İsrail uçaklarına açılması, İsrail-Körfez arasında yeni raylı sistemler ve petrol boru hatları projeleri, Süveyş’in hem jeopolitik önemini hem de Mısır ulusal refahı için sağlaması beklenen katkıyı anlamsız kılacaktır. Bu noktada Sisi’nin darbe ile yönetime geldiğinde Mısır’ın kıt kaynaklarından 8 milyar dolardan fazla para harcayarak Süveyş kanalını genişlettiğini hatırlatmak gerekiyor. Son dönemde yaşanan bu gelişmeler hem Süveyş kanalının geleneksel önemini azaltacak hem de Sisi yönetiminin yaptığı bu büyük yatırımı çöp haline getirecek bir potansiyel taşıyor.

Son olarak Mısır yaklaşık elli yıldan bu yana Körfez-İran rekabetinde Körfez güvenliğinin en önemli dayanaklarından biri olmuştur. Körfezin statükocu ekseni açısından, bu yönüyle, Mısır, Körfez güvenliğinin ve istikrarının en önemli güvencesidir. Özellikle günümüze kadar, İran’ın Levant bölgesinde ve Doğu Akdeniz’deki nüfuzunu sınırlayabilecek yegâne aktör olması, Mısır’ı Körfez açısından vazgeçilmez kılan önemli faktörlerden biriydi. Ancak Körfez-İsrail yakınlaşması hem İran’ın bölgede askeri olarak dengelenmesinde hem de İran nüfuzunun Doğu Akdeniz ve Levant’da sınırlandırılmasında Mısır’ın bu ayrıcalıklı rolünü ortadan kaldırdı. Çünkü İsrail, hem askeri kapasitesine hem de Batı ile kurduğu yakın ilişkilere güvenerek gerektiğinde Suriye, Lübnan, Irak ve bölgenin diğer ülkelerinde hava saldırıları ile İran karşısında sahada etkili bir mücadele yürütebiliyor. Son dönemde Mısır ordusunun Körfez ekseni tarafından Libya çöllerinde Mısır ulusal çıkarı için hiçbir değeri olmayan bir mücadeleye zorlanması da Mısır’ı geleneksel nüfuz alanlarından uzak tutma çabalarından biri olmuştu.

Körfez-İsrail yakınlaşmasını yol açacağı siyasi ve ekonomik sonuçlar bakımından kendi ulusal çıkarlarına yönelik bir tehdit olarak algılayan aktörler arasındaki yakınlaşma, ABD seçimleri sonucuna da bağlı olarak, önümüzdeki dönemde daha görünür bir hal alabilir.

Türkiye’nin bölge siyasetinde yükselen profili

Arap Dünyası’nın ve Orta Doğu’nun geleneksel ağırlık merkezinin Kahire’den uzaklaşmasına yol açan ikinci etken Türkiye’nin bölge siyasetinde yükselen profilidir. Doğu Akdeniz, Kafkaslar ve Orta Doğu bölgesindeki kriz alanlarında Türkiye’nin artan ağırlığı bölgede Türkiye’nin dışlandığı bir politikanın başarı şansını azaltmakta. Orta Doğu özelinde Filistin meselesinde Türkiye’nin Körfez ve Mısır’ın geleneksel ağırlığına meydan okuyacak bir kapasiteye ulaşması bu kanaatin en önemli göstergesidir.

Geçtiğimiz Ağustos ayı itibarıyla Körfez’in İsrail ile normalleşme girişimleri ortaya çıktığında hem ülkemizde hem de küresel ölçekte Katar’ın da Körfez ekseni gibi İsrail’le normalleşeceği, Türkiye’den uzaklaşarak Körfez ekseninin peşine takılacağına dair çok sayıda analiz yayımlandı. Ancak gelinen süreçte Katar’ın takip ettiği politika bu varsayımları haklı çıkarmadı. Üstelik son dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kuveyt ve Katar ziyaretleri ile Türkiye, Körfez’de İsrail ile normalleşmeden rahatsız olan önemli bir aktör Kuveyt’le ilişkilerini güçlendirmeye başladı. Bu son girişim, Körfez’de Filistin meselesindeki çatlağı derinleştirecek bir sonuç doğuracaktır. Bir taraftan Filistin meselesine sırtını dönme pahasına İsrail ile ilişkileri normalleştirme politikası takip eden BAE-Suudi ekseni, diğer taraftan İsrail’e mesafeli durarak Filistin davasına sahip çıkan Katar ve Kuveyt. Türkiye’nin bu iki Körfez ülkesi ile geliştirdiği yakın ilişkiler bölge siyasetindeki rolünü güçlendiriyor. Eylül ayı sonunda Filistinli gurupların (el-Fetih ve Hamas) Ankara’da gerçekleştirdikleri buluşma ise uzun yıllardır bu tür diplomatik girişimlerin mekânı olan Kahire’nin bölgesel meselelerdeki azalan önemini simgeleyen başka bir olay olmuştur.

Bölgede oluşması muhtemel yeni dengeler

Körfez’in İsrail ile normalleşerek Orta Doğu bölgesinin siyasi, ekonomik ve diplomatik merkezi haline gelme girişimi, bölgenin tüm aktörleri tarafından ciddi bir rahatsızlık kaynağı olarak görülüyor. Mısır, Ürdün ve Irak Dışişleri Bakanlarının Kahire’de düzenledikleri ve bu yıl üçüncüsü gerçekleşen zirve ile bu ülkeler bölgede oluşum aşamasında olan askeri, ekonomik ve diplomatik yeni bir bloğun işaret fişeğini ateşlemiş oldular. Her üç ülke de, başta Filistin meselesi olmak üzere bölge siyasetinden dışlanmışlık algısı ile İsrail-Körfez yakınlaşmasının kendi çıkarlarına vereceği olası zararları engellemek istiyor. Nitekim bu toplantıda görüşülen Irak’tan Akabe körfezine bir petrol boru hattı projesi, Körfez’in İsrail’in Aşkelon limanı üzerinden Doğu Akdeniz’e uzanacak boru hattına yönelik önemli bir meydan okumadır. Çünkü Irak’ın Ürdün ile kara sınırı, İsrail ile Körfez arasında doğrudan bir kara bağlantısını kesiyor. Ürdün’ün Körfez karşıtı bir blokta yer alması Körfez-İsrail ilişkilerindeki derinleşmeye önemli bir darbe vuracaktır. Mısır’ın bölgede alternatif blokların oluşumu için başlattığı diplomatik girişimler, Körfez ülkelerinin, içinde bulundukları ekonomik krizle de bağlantılı olsa da, Sisi yönetimini fonlamayı kesmelerinin en önemli sebeplerinden.

Türkiye, bu süreçte bir taraftan Katar ve Kuveyt’le ilişkilerini sıkılaştırma politikası takip ederek BAE-Suudi eksenini dengelerken diğer taraftan geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ın Mısır’a yönelik mesajları ile son dönemde bölgede yaşanan gelişmelerle önemi azalan Mısır ile yakın ilişkiler kurma niyetini gösteriyor. Türkiye ve Mısır arasında buzları eritecek bir yakınlaşma Körfez-İsrail yakınlaşması ile bölgede oluşan dengesizliği bertaraf edebilecek bir girişimdir.

Bölge siyaseti yakından takip edildiğinde son dönemde Körfez-İsrail yakınlaşmasının, başta Türkiye, Mısır ve Irak olmak üzere bölgedeki tüm aktörler nezdinde ciddi bir rahatsızlık ortaya çıkardığı kolaylıkla anlaşılabilir. Özellikle Körfez ülkelerinin iddialı ve maceracı politikalarının en önemli hamisi konumundaki Trump yönetiminin yaklaşan ABD seçimleri nedeniyle bir belirsizlik içinde olması bölgede Körfez-İsrail yakınlaşmasını kendi ulusal çıkarları açısından tehdit olarak algılayan aktörlerde bir hareketlenmeye sebep oldu. Şimdilik bazı işaretlerini gözlemlediğimiz Orta Doğu bölgesindeki muhtemel yeni dengelerin, ABD seçimleri sonucuna da bağlı olarak, önümüzdeki dönemde daha görünür bir hal alacağını söyleyebiliriz.

[Dr. Necmettin Acar Mardin Artuklu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanıdır]



20 Ocak 2019 Pazar

Güvenilmez ABD’den güvenli bölge olmaz

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD’nin oyalama gayretlerini boşa çıkarmak ve milli güvenliğimize yönelik ağır tehdidi ortadan kaldırmak için daha fazla geç kalamayız. En küçük bir gevşemenin bedeli çok ağır olacaktır.


Fırat’ın doğusu ve Münbiç için yapılacak operasyonlarda daha fazla zaman kaybetme lüksümüz kalmamıştır. ABD çok sinsi ve kalleş bir oyun oynamaktadır. Önce PKK-PYD’yi Kürt kökenli kardeşlerimizle bir tutup teröristler üzerinden Türkiye’yi tehdit etmiş, sonra da 20 millik, yani yaklaşık 30 km derinliğinde bir güvenli bölge teklifinde bulunmuştur. Bu iki açıklama tezat gibi görünse de, oynanan rezil oyunun ayaklarını oluşturmaktadır. “ABD, güvenli bölgeyi kimin için açıyor, kimi korumaya ve dokunulmaz kılmaya uğraşıyor?” sorusu orta yerde durmaktadır ve verilecek cevap işin aslını gün yüzüne çıkaracaktır.

ZAMANINDA YAPILMALIYDI


Güvenli bölge fikrini ilk ortaya atan, sayın DevletBahçeli’dir. Bugünleri çok önceden öngörerek, 6 Ağustos 2012’de; “Ülkemize yönelen tehditleri en aza indirmek amacıyla batı ucu Afrin, doğu ucu Kandil’i içine alacak biçimde tesis edilecek hilal şeklindeki güvenlik kuşağının bir an önce sağlanmasını ve icra edilmesini” teklif etmişti. Bu teklifin gereği zamanında yerine getirilip Afrin’den Kandil’e uzanan hilal şeklinde bir kuşak hayata geçirilseydi, bugün Suriye’deki durum da, ülkemizin karşı karşıya kaldığı riskler de bu kadar ağır olmazdı. Nitekim, bu teklifin bir kısmı sayılabilecek Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı harekatları ile sağlanan güvenli bölgeler dahi, bütün dengeleri değiştirmiş ve elimizi oldukça güçlendirmiştir.

CEVAP ARAYAN SORULAR


Güvenli bölge teklifi ABD’den geliyorsa, durup düşünmek ve işin aslını iyi anlamak şarttır. Her şeyden önce sayın Bahçeli’nin sorduğu şu sorulara cevap bulunmalıdır: “20 millik derinliğe sahip olacağı söylenen güvenli bölge tanımıyla kast edilen nedir? Bu güvenli bölgede terör örgütleri bulunacak mıdır? Uçuşa yasak bölge planlaması var mıdır? Rusya bu işin neresindedir? Başta ABD olmak üzere, koalisyon ülkelerinin güvenli bölgedeki rolü, payı ne olacaktır? Dahası terörün kökünün kazınma sürecinde devamlı önümüze engeller çıkaranların bundan sonraki stratejik amaçları devlet ve millet aklıyla görülüp yorumlanmakta mıdır?”

KUZEY IRAK MODELİ


Bu sorular aynı zamanda muhtemel tehlikeleri de ortaya koymakta ve işin ciddiyetini net olarak göstermektedir. Her şeyden önce terör örgütlerini Kürtlerle ilişkilendirmek ne insanlığın, ne hukukun, ne de bölge gerçeklerinin kabul edemeyeceği bir kepazeliktir. Sınırlarımızın öte yakasında yaşayan Kürt kökenli kardeşlerimizin bu kanlı tuzağa düşmeyeceklerine inanıyoruz. Biz bu pis oyunu daha önce Kuzey Irak’da gördük. ABD şimdi de aynı şeyi yapıyor ve Fırat’ın doğusunda sınırları belirlenmiş, özerk bir yapı kurarak yeni bir Barzani modeli inşa etmeye çalışıyor. Böyle bir yapının hayata geçirilmesi durumunda Suriye’nin toprak bütünlüğünden söz edilemez. Bu, dört parçalı Kürdistan hayallerinin Suriye ayağını oluşturmak demektir ve bizim için milli ve tarihi bir tehdittir.Bedeli çok ağır olacak bir bölüşüm ve paylaşım süreci önümüzdedir. Türkiye tavrını bu muhtemel gelişmelere göre belirlemeli, sonra da her ne pahasına olursa olsun gereğini yapmalıdır.

KONTROL BİZDE OLMALI


Hükümet ABD’nin güvenli bölge teklifine olumlu yaklaşmaktadır. Bunu anlayabiliyoruz, ancak şartları biz belirlemeli, kontrolü biz sağlamalıyız. Nitekim, sayın Bahçeli de, “Şayet, kurulacak ve oluşturulacak güvenli bölge tamamen Türkiye’nin denetim ve kontrolünde olacaksa, üstelik terörle tavizsiz bir mücadele sürecekse diyeceğim bir şey yoktur. Güvenli bölge stratejisini biz kurmuşsak, biz hazırlamışsak, biz sahaya ve masaya taşımışsak mesele yoktur. Şartlarını, sınırlarını, muhtevasını, sürecini ve zamanını biz belirlemişsek yine mesele yoktur. Kuralı koyan, kozlarını kullanan, caydırıcılığını gösteren, yaptırımını ispat eden, siyaset ve diplomasiyle bir adım önde, bir tık üstte yer alan bizsek hiçbir kaygıya da mahal olmayacaktır.” Diyerek, bu konudaki ölçüyü net olarak koymuş ve ilan etmiştir.

TARİHİ UYARI


Bu ölçüye uyulmaması durumunda, çok tehlikeli gelişmelerin yaşanması kaçınılmazdır. ABD’nin yazdığı kanlı senaryoya kanıp, terör örgütlerine göz yummak, güvenli bölge diye tampon bölgeye tamam demek felaketimiz olacaktır. Sadece bu kadarla da kalmıyor. Körfez Savaşı’ndan sonra yaşandığı gibi, yeni bir uçuşa yasak bölge kararına hiçbir şekilde onay verilemez. Bu tür yanlışların yapılmasının doğuracağı sonuçları, yine sayın Bahçeli net şekilde ortaya koymuş ve “herkesi uyarıyorum ki, bugüne kadar yaptıklarımızın üzeri bir kalemde çizilecektir. Yani şehitlerimizin kanı yerde kalacaktır. Bilahare milli güvenliğimiz rehin alınacaktır. Tehlike bu kadar ciddi, bu kadar yakındır.Hepsinden önemlisi, Irak ve Suriye’den sonra sırayı, Allah muhafaza, Türkiye alabilecektir.” Diyerek, tarihi bir ikazda bulunmuştur.

HAİNLER İMHA EDİLMELİ


Yapılması gereken bellidir; Türkiye Fırat’ın doğusunu baştan ayağa temizlemek zorundadır.Hainlerin imhası, kazdıkları çukurlara defni kaçınılmaz bir milli görevdir. Terör bitmeden ne söylense, ne yapılsa boştur, anlamsızdır. Süreç nereye gidiyorsa gitsin, nereye dayanırsa dayansın, neyi gerektiriyorsa gerektirsin, ama haklı davamızdan, beka mücadelemizden kesinlikle dönmemeliyiz, kesinlikle geri adım atmamalıyız. ABD’nin oyalama gayretlerini boşa çıkarmak ve milli güvenliğimize yönelik ağır tehdidi ortadan kaldırmak konusunda daha fazla geç kalamayız. En küçük bir gevşemenin bedeli çok ağır olacaktır. Bir kararlılık ortaya koyduk ve bunu sürdürmek zorundayız.

Batı ucu Afrin, doğu ucu Kandil


”Ülkemize yönelen tehditleri en aza indirmek amacıyla; batı ucu Afrin’i ve doğu ucu da Kandil’i içine alacak biçimde tesis edilecek hilâl şeklindeki güvenlik kuşağı bir an önce sağlanmalı ve icra edilmelidir.”
Bu sözler, MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli tarafından 6 Ağustos 2012’de bir basın toplantısında dile getirilmişti. Sayın Bahçeli’nin bu açıklamasını yaptığı günlerde Türkiye’de Afrin’i bilen, konuşan neredeyse hiç yoktu. O tarihte bu öneri bazıları için “gerçekleştirilemez bir temenni” olmanın ötesine geçmiyordu. Bazıları içinse bu, karşı çıkılması ve gündemden düşürülmesi gereken öneriydi. Sayın Bahçeli’nin açıklamasından altı buçuk yıl sonra bu önerinin kaçınılmaz bir ihtiyaç hâline geldiğini artık hemen herkes kabul ediyor. Bunun geç de olsa anlaşılması sevindirici, ancak bu idrakin Trump’ın tehditkâr açıklamasından sonra gelmesi, üzücü olduğu kadar düşündürücü. Trump, geçtiğimiz gün attığı twitter mesajında bir güvenli bölge (safe zone) kurulmasından bahsetti. Bunun üzerine Türk hükümetinden de bu fikre sıcak bakıldığına dair açıklamalar geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Trump, yaptığı telefon görüşmesinde bu meseleyi konuştular. Salı günü basına beyanat veren İbrahim Kalın da “hükümetin Trump’ın 30-32 kilometrelik bir alana tekabül eden güvenli bölge planına olumlu baktığını” ifade etti.
Sayın Bahçeli, “Afrin’den Kandil’e güvenlik kuşağı” teklifini, “kritik bir aşamaya ulaşan iç ve dış tehditler” hakkında yaptığı basın açıklamasında dile dile getirmişti. Bu açıklamada yer alan bazı görüşler, MHP Genel Başkanının öngörülerindeki isabetliliğin neye dayandığına da işaret etmektedir. Örneğin, Sayın Bahçeli artık neredeyse herkesin benimsediği şu hususu yıllar önce o gün kayda geçirmiştir:
“Suriye’nin kuzeyindeki tehlikeli oluşumlar, bölücü terör örgütü PKK ve uzantısı PYD’nin otonom hareketleri, sınırlarımızın hemen bitişiğinde bekamız açısından meşru olmayan bir yapının inşasına yol açmıştır. Özellikle Kamışlı, Kobani, Afrin, Amude, Derika ve Hemko’da PKK, PYD ve peşmerge unsurları ittifak halinde kontrolü ele geçirmişlerdir.”
Dikkat çekmek isterim ki bu açıklamada geçen yer adlarının tamamı şimdi gündemde olan güvenli bölgenin içinde kalmaktadır. Netice itibarıyla, geçen zaman, Sayın Bahçeli’nin Suriye konusundaki görüşlerinin haklılığını ortaya çıkarmıştır.
Trump’ın açıklamasından sonra da Sayın Bahçeli yine ciddiye alınması gereken bazı uyarılarda bulundu. Sayın Bahçeli, son grup konuşmasında şu hususu vurguladı: “Trump’ın sözüyle hareket etmek, tehditlerine tamam demek yok olmak, tarih ve coğrafyadan sürülmek anlamına gelecektir. Suriye’nin kuzeyinde tampon bölge kurmak, ardından muhtemel uçuşa yasak bölge ilanı teröristlere al da at dercesine gollük pas vermektir. Kısacası yeni bir özerk yönetim, yeni bir Barzani modelidir.”
Gerçekten de oluşturulması öngörülen “güvenli bölge” midir, yoksa “tampon bölge” midir sorusunun en kısa sürede cevaplanması gerekiyor. Bölgenin kim tarafından korunacağı, bölgeye yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünün nasıl olacağı, bölgenin idaresinin kimler tarafından yerine getirileceği gibi muallak noktaların aydınlatılması gerekiyor.
Bu bölgenin, uzun vadede Barzani’nin özerk yönetimine benzer bir yapıya dönüşmemesi ve PKK’lı teröristler için bir “güvenli barınak” hâline gelmemesi için kapsamlı tedbirlerin alınması gerektiği açık. 1991’de 36. enlemin kuzeyinde uçuşa yasak bölgenin oluşturulmasının, Kuzey Irak’ı PKK için terör üssü hâline getirdiği unutulmamalı. Ayrıca, vurgulamak gerekir ki, terör örgütünün sınırımızdan 30 km uzaklaştırılması, elbette terörün sonunun geldiğini anlamına gelmez. Terörle mücadelenin Fırat’ın doğusunda mesafe gözetmeden devam etmesi ve Suriye’nin terörden bütünüyle arındırılması şarttır.


17 Ocak 2019 Perşembe

MHP Genel Başkanı Bahçeli: Cumhur İttifakı Türkiye'ye tuzak kuranları şaşkına çevirecektir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

MHP Genel Başkanı Bahçeli, "İnancım odur ki Cumhur İttifakı, sahip olduğu milli mücadele ruhuyla Türkiye'ye tuzak kuranları şaşkına çevirecektir." dedi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Kızılcahamam Patalya Thermal Resort Hotel'de düzenlenen MHP İl Başkanları Toplantısı'na başkanlık etti ve partililere hitap etti.
Sözlerine yeni yılın ilk toplantısını yaptıklarını belirterek başlayan Bahçeli, geleceğe umutla baktıklarını ve her şart altında iyimserliklerini muhafaza ettiklerini söyledi.
Bahçeli, ihanete karşı çelik gibi duruş gösterdiklerine işaret ederek, "Geçmişin tecrübeleriyle yere sağlam basıyoruz. İnançlarımızın derinliğiyle, irfanımızın genişliğiyle kutlu ülkülerimizi bir tutuyoruz. Milliyetçi Hareket Partisi ne yaptığını ve ne söylediğini bilen, nereye ulaşmak istediğinin bilincinde olan muazzam bir fikir ekolü, köklü bir siyaset okuludur." ifadesini kullandı.
Kendi gelecekleriyle ilgili planları olmayanların, başkalarının senaryolarında figüranlığa tamah edeceklerini ve "tamam" diyeceklerini belirten Bahçeli, zaferin ancak onu isteyenlerin, bununla yetinmeyip çalışanların, emek verenlerin, samimiyetle mücadele edenlerin olacağını vurguladı.

"Cumhur İttifakı, Türkiye'ye tuzak kuranları şaşkına çevirecek"

Bahçeli, 31 Mart 2019 Mahalli İdareler Seçimleri'nde Türkiye'nin yeni bir tarih yazmasını arzuladıklarına dikkati çekerek, şöyle konuştu:
"Milli mukavemeti kırmak için zaafımızı ve rehavetimizi gözleyen iç ve dış mihraklara unutamayacakları mübrem bir dersin, altından kalkmayacakları muhkem bir cevabın verilmesini istiyoruz. Bunu yapacak olan büyük Türk Milleti'dir. İnancım odur ki Cumhur İttifakı sahip olmuş olduğu milli mücadele ruhuyla, Türkiye'ye tuzak kuranları şaşkına çevirecektir.
Milli bekamızı lekelemek isteyenlere sessiz kalamazdık. Zilletin millete meydan okumasına tepkisiz duramazdık. Bir olmalıydık, birlikte hareket etmeliydik. Vahdette huzur, ayrılıkta şer vardı. Bu nedenle Cumhur İttifakı'nın iradesini 31 Mart 2019'da göstermek, zilleti her seviyede etkisizleştirmek için karar verdik, harekete geçtik." 

Suriye'nin kuzeyindeki gelişmeler

Bir yandan yerel seçimlerle ilgili gündem sıcaklığını korurken, diğer yandan da bölgesel gelişmelerin devamlı çatallaşıp çetrefil bir hal aldığına dikkati çeken MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Suriye'nin kuzeyini kapsamına alan olaylara her gün bir yenisinin eklendiğine işaret etti. 
Bahçeli, "Trump'ın meşum tehditleri, bölge ülkelerinin marazi niyetleri, terör örgütlerinin cinayet ve ihanetleri bütün yönleriyle karşımızdadır." ifadesini kullanarak, şöyle devam etti:
"Emperyalist iştah kabarmış, zulmün istekleri kamçılanmıştır. Güney sınırlarımız boyunca çok tehlikeli ve milli bekamızı doğrudan etkileyecek bir kumar oynanmaktadır. Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon taahhüdümüz tehir edilmekle birlikte tavsamaktadır. ABD, PKK/PYD/YPG’yi himaye etmek, bu cani terör örgütlerini Kürt kökenli kardeşlerimizle ilişkilendirmek için karanlık bir kampanyayı tedavüle sokmuştur. Kürt kökenli kardeşlerimize büyük bir haksızlık yapılmakta, hakları yenilmekte, galiz bir şekilde hakaret edilmektedir. Altını bir kez daha kalın olarak çiziyorum ki Kürt kökenli kardeşlerimizin kan döken, cana ve mala kast eden hiçbir katille en küçük bağ ve bağlantısı yoktur, olamayacaktır. Terör örgütlerini Kürtlerle ilişkilendirmek insanlık vicdanına ağır bir saldırı, vahim bir suçtur. İnanıyorum ki hem ülkemizde hem de sınırlarımızın öte yakasında yaşayan Kürt kökenli kardeşlerimiz oyuna gelmeyecek, Trump’ın rezil tuzağına düşmeyeceklerdir. ABD, Fırat’ın doğusunu baz ve esas alarak bir terör haritası çizmek, özerk bir yapı kurmak, yeni bir Barzani modeli inşa etmek heves ve hedefindedir. Suriye'nin kuzey ve kuzey doğusunda, Cerablus’tan Derik ve etrafını çevreleyecek ve derinlemesine inecek şekilde Fırat’ın doğusundaki her yerleşim biriminde etnik köken ağırlığına göre bir yönetim tasarımı gündemdedir. Bu Suriye’nin parçalanması demektir. Bu Kürdistan’a yeni bir adımdır. Bu Türkiye için milli ve tarihi bir tehdittir."
Trump'ın, "Kürtlere saldırmayın." sözleriyle Türkiye’yi PKK/PYD/YPG’den en azından uzak tutmak, terörle mücadeleyi kesmek ve durdurmak niyetinde olduğuna dikkati çeken Bahçeli, İsrail'in de işin içinde olduğunu söyledi. 
Malum Körfez ülkelerinin de devrede olduğunu anlatan Bahçeli, "Bedeli çok ağır olacak bir bölüşüm ve paylaşım süreci önümüzdedir. Trump, 20 millik, yani yaklaşık 30 kilometre derinliğinde bir güvenli bölgeden bahsetmiştir. Hükümet ise buna müspet yaklaşmıştır. Şayet, kurulacak ve oluşturulacak güvenli bölge tamamen Türkiye’nin denetim ve kontrolünde olacaksa, üstelik terörle tavizsiz bir mücadele sürecekse diyeceğim bir şey yoktur." dedi.  

"Güvenli bölge tanımıyla kast edilen nedir? "

Devlet Bahçeli, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Hatta temennim, bu 30 kilometrelik güvenli alanın Suriye’nin istikrar ve iç barışa ulaşasıya kadar hakimiyetimiz altında bulunmasıdır. Kaldı ki bugünleri çok önceden öngörmüş, 6 Ağustos 2012’de 'Ülkemize yönelen tehditleri en aza indirmek amacıyla batı ucu Afrin, doğu ucu Kandil’i içine alacak biçimde tesis edilecek hilal şeklindeki güvenlik kuşağının bir an önce sağlanmasını ve icra edilmesini' talep etmiştim. Güvenli bölge stratejisini biz kurmuşsak, biz hazırlamışsak, biz sahaya ve masaya taşımışsak mesele yoktur. Şartlarını, sınırlarını, muhtevasını, sürecini ve zamanını biz belirlemişsek yine mesele yoktur. Kuralı koyan, kozlarını kullanan, caydırıcılığını gösteren, yaptırımını ispat eden, siyaset ve diplomasiyle bir adım önde, bir tık üstte yer alan bizsek hiçbir kaygıya da mahal olmayacaktır. Ancak, ABD'nin yazdığı kanlı senaryoya kanıp, terör örgütlerine göz yumacaksak, güvenli bölge diye tampon bölgeye tamam diyeceksek, aynısı Körfez Savaşı’ndan sonra yaşandığı gibi, yeni bir uçuşa yasak bölge kararına zımnen onay vereceksek, herkesi uyarıyorum ki bugüne kadar yaptıklarımızın üzeri bir kalemde çizilecektir. Yani şehitlerimizin kanı yerde kalacaktır. Bilahare milli güvenliğimiz rehin alınacaktır. Tehlike bu kadar ciddi, bu kadar yakındır. Hepsinden önemlisi, Irak ve Suriye’den sonra sırayı, Allah muhafaza, Türkiye alabilecektir. Bunun sinsi deneme ve provaları yapılmıştır. Suriye'de siyasi geçiş sürecinin ne olacağı belirsizliğini korumaktadır. Esad rejiminin akıbeti, yeni anayasanın ne zaman yazılacağı muammadır. Bu katilin kendi geleceği için hangi dayatmalara razı olduğu meçhuldür. Bu şartlar altında, Türkiye’yi PKK/PYD/YPG’yle aynı hizaya getirmeye teşebbüs etmek, terörizme aleni şekilde destek vermek züldür, zulümdür, düşmanlıktır. ABD’nin yaptığı budur."
Bahçeli, "20 millik derinliğe sahip olacağı söylenen güvenli bölge tanımıyla kast edilen nedir? Bu güvenli bölgede terör örgütleri bulunacak mıdır? Uçuşa yasak bölge planlaması var mıdır? Rusya bu işin neresindedir? Başta ABD olmak üzere, koalisyon ülkelerinin güvenli bölgedeki rolü, payı ne olacaktır?" sorularını gündeme getirdi. 

"Beka mücadelemizden kesinlikle geri adım atmamalıyız"

"Dahası terörün kökünün kazınma sürecinde devamlı önümüze engeller çıkaranların bundan sonraki stratejik amaçları devlet ve millet aklıyla görülüp yorumlanmakta mıdır?" diyen Bahçeli, şu ifadeleri kullandı:
"Türkiye Fırat’ın doğusunu baştan ayağa temizlemek zorundadır. Hainlerin imhası, kazdıkları çukurlara defni kaçınılmaz bir milli görevdir. Terör bitmeden ne söylense, ne yapılsa boştur, anlamsızdır. Dün Brüksel’de gerçekleşen NATO Genelkurmay Başkanları Toplantısı, bu çerçevede gerçekleşen Türkiye ile ABD arasındaki temaslar her şeye açıktır. ABD Genelkurmay Başkanı’nın ülkemizi temsil eden Genelkurmay Başkanımıza güvenli bölge konusunda ne dediği, neyi teklif ettiği yakın zaman içinde netleşecektir. Biz terörle mücadele sürecinde ön şartsız devletimizin ve hükümetimizin yanındayız. Süreç nereye gidiyorsa gitsin, nereye dayanırsa dayansın, neyi gerektiriyorsa gerektirsin ama haklı davamızdan, beka mücadelemizden kesinlikle dönmemeliyiz, kesinlikle geri adım atmamalıyız."   

"PKK'nın kalıntıları varsa güvenli bölgeden bahsedilemez"

Bahçeli, basın toplantısının sonunda gazetecilerin sorularını yanıtladı. 
Bahçeli, Samsun Milletvekili Erhan Usta'nın partiden ihracına ilişkin bir soru üzerine, Merkez Disiplin Kurulunun Usta'yı, Samsun'da yaptığı çalışmalar sırasında ortaya koyduğu tutum, davranış ve paylaştığı görüşlerin partinin görüşüyle bağdaşmayacağı kararı çerçevesinde ihraç ettiğini söyledi.
Cumhur İttifakı ile ilgili bir soru üzerine de Bahçeli, 30 büyükşehirden 27'sinin AK Parti'ye, 3'ünün de MHP'ye bırakıldığını belirterek, "30 büyükşehirin ilçelerinde ise değerlendirmeler yapılmış, her ile bağlı ilçelerde paylaşımlar söz konusu olmuş ancak bu paylaşımlar böyle bir pazarlık, al ver usulü değil, 2014 ve 2018 verileri ışığında gerçekleştirilmiştir." dedi.
Bahçeli, 51 ilde ise iki partinin kendi adaylarıyla seçime katılacağını anımsatarak, "Zaman içinde her gün televizyonda takip ediyoruz, illet ittifakından '21 ilde şöyle oldu, 25 ilde böyle oldu, şurada anlaşıldı, şurada tekrar görüşülecek' gibi zamana yaygın sözler işitiyoruz. Kesinleştikten sonra zillete kaptırmamak için cumhuru tercih edeceğimiz her alan olabilir." değerlendirmesinde bulundu.
Suriye'nin kuzeyinde güvenli bölge konusunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşüp görüşmeyeceği sorusuna Bahçeli, "Bizden Cumhurbaşkanına talep gitmesi nezaketli olmaz. Ama Cumhurbaşkanımız görüşlerini bizimle paylaşmak isterse davet eder, biz de gider görüşürüz." yanıtını verdi.
"Fırat'ın doğusuna yönelik operasyon rafa mı kalktı?" sorusu üzerine Bahçeli, "Güvenli bölge diyorsanız; 'PKK, PYD ve YPG'den arındırılmış bölge' demektir. Eğer o bölgede bunların izleri, kalıntıları varsa orada güvenli bölgeden bahsedilemez, bahsedilecek şey bunları oradan temizlemek olmalıdır." dedi.

"Trump'ın ağzını kapatmadığınız müddetçe konu kapanmaz"

Bahçeli, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın'ın, ABD Başkanı Donald Trump'ın tweetine ilişkin yaptığı açıklamanın hatırlatılması üzerine, "Bunun cevabını Sayın İbrahim Kalın Bey bilir ama Trump'ın ağzını kapatmadığınız müddetçe konu kapanmaz." diye konuştu.

  BU YAZIYI

 Whatsapp ile paylaş

17 Eylül 2018 Pazartesi

Erdoğan ile Putin'in 'Suriye trafiği' hız kesmiyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu ay ikinci kez Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yüz yüze görüşecek.




Dünya kamuoyunda sonucu merakla beklenen ve 7 yıldır süren "Suriye" meselesi üzerine diplomasi trafiği hız kesmiyor. 

Söz konusu meselenin çözümü için Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani sık sık bir araya gelerek önemli adımlar atıyor.

Bu kapsamda geçen hafta İran'ın başkenti Tahran'da Ruhani'nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen "Suriye" konulu Türkiye-Rusya-İran Zirvesi'nin müzakere süreci, tüm dünya televizyonlarına da ilk kez canlı yansımıştı. 

7 Eylül'deki bu zirve daha önce Soçi ve Ankara'da da liderler düzeyinde gerçekleştirilmişti.

Görüşmenin konusu "İdlib" olacak


Meseleye yönelik görüşme trafiğinin bir yenisine bugün Soçi ev sahipliği yapacak. Son 10 günde ikinci kez "Suriye" meselesi için yan yana gelecek Erdoğan ve Putin, bu yıl toplamda dördüncü kez baş başa görüşmüş olacak.

Daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Putin Johannesburg, Ankara ve Tahran'da baş başa bir araya gelmişti.
Bu yıl Başkan Erdoğan ile Putin, başta "Suriye" olmak üzere bölgesel, ikili ilişkiler ve ekonomi gibi farklı konularda birçok kez telefonda görüştü.

Erdoğan ve mevkidaşı Putin'in bugün Soçi'de İdlib'e yönelik son gelişmeleri ele alması bekleniyor.

Tahran Zirvesi


Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin, geçen hafta Tahran'da "Suriye" meselesine yönelik Türkiye-Rusya-İran Üçlü Zirvesi öncesi 45 dakikalık ikili görüşme yapmıştı.

Öte yandan Başkan Erdoğan, İran'daki zirve sonrasında Twitter hesabından paylaşımda bulunmuş, Tahran Zirvesi'nde Türkiye'nin, Suriyeli sivillerin can güvenliğini hiçe sayan yöntemlerin teröristlerin ekmeğine yağ sürmekten başka hiçbir fayda sağlamayacağını açıkça ifade ettiğini belirtmişti.

Erdoğan, "Rejimin çıkarları uğruna on binlerce masum insanın öldürülmesine göz yumulması durumunda, biz böyle bir oyunun ortağı da seyircisi de olamayız. 

İdlib meselesi, yeni acılara, yeni gerginliklere, yeni sıkıntılara mahal vermeden Astana ruhuna sadık kalınarak çözülmelidir. Astana'da mutabakata vardığımız ilkelerin muhafazası, Suriye krizine sürdürülebilir siyasi çözüm bulunması bakımından da mühimdir." ifadelerini kullanmıştı.

"İnsani yardım koridoru" konusu''


Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da cuma günü Almanya'nın başkenti Berlin'de düzenlediği basın toplantısında, "Türk partnerlerimizle yoğun bir şekilde İdlib'deki durumu varılan anlaşmalara uygun çözmeye çalışıyoruz." açıklamasında bulunmuştu.

Rus-Alman forumunda yaptığı konuşmada ise Lavrov, "İdlib'de bulunan gruplarla yapılan yerel anlaşmaların yanı sıra aynı Suriye'nin güneyinde, Humus ve Doğu Guta'da yaptığımız gibi (İdlib'den) ayrılmak isteyenler için insani yardım koridoru oluşturuluyor." demişti.

Lavrov, bugün Soçi'de yapılacak görüşmeye ilişkin ise "Tahran'da 7 Eylül'de İdlib bölgesi meselesini siviller için en az riskle nasıl çözeceklerini görüşmüşlerdi. Şimdi Rus ve Türk diplomatlarla askeri uzmanlar arasında görüşmeler yapılıyor. Pazartesi günü devlet başkanları bu durumu inceleyecek." bilgisini aktarmıştı.

"Putin, Güvenlik Konseyi'ni topladı"


Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov da cuma günü, Putin'in İdlib'deki durumla ilgili Güvenlik Konseyini topladığını bildirmiş, Putin'in konsey üyeleriyle bir araya geldiği toplantıda, Suriye'nin İdlib bölgesindeki durum hakkında görüş alışverişinde bulunduğunu aktarmıştı.

İdlib'deki gelişmelerle bağlantılı olarak Peskov, "Bu yerleşim yerinde yüksek terörist yoğunluğu ve bunların istikrarsızlaştırma eylemleriyle bağlantılı olarak endişeler dile getirildi." ifadesini kullanmıştı.

Kalın: "Beklentimiz İdlib'de mevcut statünün şu haliyle korunması"


Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da Türkiye, Fransa, Almanya ve Rusya'nın temsilcilerinin katıldığı Suriye konulu dörtlü zirve için hazırlık toplantısının ardından Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Ofisi'nde gazetecilere yaptığı açıklamada, İdlib'in hassasiyetini korumaya devam ettiğini bildirmişti.

Bu konuda bir mutabakatın söz konusu olduğunu belirten Kalın, "Özellikle İdlib'e yapılacak bir saldırının sonuçlarının çok ağır olacağı, hem insani krizlere yol açacağı hem yeni bir göç dalgasına sebep olacağı hem de devam etmekte olan siyasi süreçleri dinamitleyeceğine dair genel bir mutabakat var." değerlendirmesinde bulunmuştu.

Kalın, "Herkesin ortak kanaati çözümün askeri değil siyasi olması gerektiği." diyerek, şunları kaydetmişti:

"Pazartesi Soçi'de Cumhurbaşkanımızın Putin'le yapacağı görüşme önem arz ediyor. Bizim beklentimiz İdlib'te mevcut statünün şu haliyle korunması. Sivillerin korunması. Bir insani krizin çıkmaması. Temaslarımız da yoğun bir şekilde devam edecek."
Öte yandan, bölgedeki görevlerini Astana görüşmelerinde garantör ülkelerce mutabık kalınan angajman kuralları çerçevesinde sürdüren Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından, İdlib bölgesinde 13 Ekim 2017'den bugüne kadar 12 gözlem noktası tesis edilerek faaliyete geçirildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Rusya'ya gidecek


Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi'nden de Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Rusya Federasyonu ziyaretine ilişkin açıklama yapıldı.

Erdoğan'ın bugün Rusya Federasyonu'nun Soçi şehrine günübirlik bir çalışma ziyareti gerçekleştireceği belirtilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Ziyareti kapsamında Cumhurbaşkanımız, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ikili bir görüşme yapacaktır. Program çerçevesinde iki ülkenin ilgili bakan ve yetkililerinin katılımıyla bir heyetlerarası görüşmenin yapılması da öngörülmektedir. 

Temaslar sırasında Türkiye-Rusya ikili ilişkilerinin siyaset, ekonomi ve enerji gündeminde yer alan konular ele alınacak, ayrıca Suriye başta olmak üzere bazı bölgesel ve uluslararası meseleler hakkında görüş alışverişinde bulunulacaktır."

11 Eylül 2018 Salı

İbrahim Kalın'dan önemli açıklamalar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, kabine toplantısının ardından açıklamalarda bulundu. Kalın, karma eğitimin kaldırılacağı yönündeki iddialarla ilgili bir soruya, 'iddialar doğru değil, karma olmayan okullar da olabilir ama hiç kimse hiçbir veliye bir şey empoze etmiyor' şeklinde yanıt verdi.




Cumhurbaşkanlığı Kabine toplantısı sona erdi. Toplantı sonrası Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın değerlendirmelerde bulundu.

Kalın'ın açıklamalarından önemli başlıklar;

Türk ekonomisiyle ilgili panik havasının olmadığını ifade etmek istiyorum. Türbülans gibi görülen dönemin de kısa sürede aşılacağından eminiz.

Kasım ayı içerisinde ikinci 100 günlük icraat programı açıklanacak.


YENİ ÖĞRETİM YILI


Pazartesi günü bütün güvenlik önlemlerini alacağız. Yeni döneme 60 bin temizlik, 20 bin sivil güvenlik görevlendirilecek. Öğrencilere yeni öğretim yılında başarılar diliyorum.


TAHRAN ZİRVESİ


Bizim beklemediğimiz şekilde zirve canlı yayınlandı. Bu da hayra vesile oldu. Cumhurbaşkanımızın gayretini tüm dünya görmüş oldu. 

İdlib'in Güney uçlarından itibaren süren saldırıları görüyoruz. Cumhurbaşkanımızın bir ABD gazetesinde yazdığı yazıda olduğu gibi dünyanın elini taşın altına koyması lazım.

İdlib'e yönelik saldırı her şeyden önce şu ana kadar devam eden siyasi süreçleri dinamitleyecektir, ciddi bir güven bunalımına yol açacaktır


'AVRUPA'YI DA ETKİLER'


İdlib'e yönelik saldırı sadece insani felakete yol açmaz. Ciddi diplomatik ve siyasi sonuçları da olur mesajını ilettik. 

Yüz binleri kapsayacak göç dalgası başka koplikasyonlara yol açar. Bu göç Avrupa'yı da etkilker. İnsani duyarlılık gösteren tarafın Türkiye olduğu açık ve net ortada.


'DÜNYAYA ÇAĞRIMIZ....'


Çağrımız, dünya kamuoyunun, Batılı ülkelerin, Amerika Birleşik Devletleri'nin, bölge ülkelerinin, bu konuda eş güdüm ve koordinasyon içerisinde hareket ederek İdlib'e yönelik muhtemel bir saldırıyı durdurmasıdır.


ABD'NİN SKANDAL FİLİSTİN KARARI


Bu hamle Trump yönetiminin taraf olduğunu teyit ediyor. Bu hamle ABD'nin tarafsız arabuluculuk ilkesini yitirdiğini gösteriyor. Filistin halkına haksızlık olarak değerlendiriyoruz. 

Elimiz kolumuz bağlı değil. Cumhurbaşkanımız bununla ilgili bir çalışma başlatmıştı. Dünyadaki diğer liderlerle görüşmeye devam edecek.

İşgal altında yaşayan Filistin halkının, şu veya bu gerekçeyle tekrar bir yalnızlığa, izolasyona, ambargolara maruz kalması asla ve asla kabul edilemez. Filistin halkının öz yurdunda adeta bir parya haline getirilmesi, bütün insanlığın vicdanını sızlatmalıdır.

Filistin halkının bir bütün olarak iradesini dikkate almayan hiçbir çözümün çözüm olmayacağını herkesin bilmesi gerekiyor.


AVRUPA'NIN MÜLTECİLERE KARŞI 10 BİN KİŞİLİK GÜÇ KURACAĞI İDDİALARI


10 bin kişilik güç konusunu biz de haberlerden okuduk. Olaya insani noktadan ziyade, güvenlikçi noktadan baktıkları hissi uyandı bizde. 

Umarım yanılıyoruzdur. Mülteci meselesinde Avrupa ülkelerinin takındığı tavrı dikkate aldığınızda, bunun dışıında bir yaklaşımları olmadığını görüyoruz.


KARMA EĞİTİMİN KALDIRILIMASI SÖZ KONUSU DEĞİL


Karma eğitim sistemi devam ediyor. Bunun yanında karma olmayan eğitim de verilebilir. Bu tamamen gönüllük esasına bağlı olarak hem eğitim veren kurum açısından böyledir hem de oraya çocuklarını gönderecek aileler açısından, çocuklar açısından... 

Dolayısıyla burada opsiyonları çoğaltmak suretiyle bir demokratik görev yerine getirilmiş oluyor.


KURUL ATAMALARI


Yakın zamanda yapılacak. Bunları önemsiyoruz. Farklı kesimlerden katkı sunabilecek uzmanların yer alacağı kurullar sistemi olacak. Eğitimden, teknolojiye, kültür sanata kadar çalışmalar yapıldı. Yakında atamalar olacak.


TRUMP İLE ERDOĞAN GÖRÜŞECEK Mİ?


New York ziyaretinde Trump ile görüşme planlaması yok.

Emeklilikte yaşa takılanlarla ilgili açıklama!

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, emeklilikte yaşa takılanlarla (EYT) ilgili MHP'nin vereceği teklif hakkındaki soruya yanıt verdi. Kalın, bugünkü toplantıda konunun gündeme gelmediğini ifade etti.

İbrahim Kalın, toplantı sonrası gerçekleştirdiği basın toplantısında, EYT (emeklilikte yaşa takılanlarlar) ile ilgili bir soru üzerine şu ifadeleri kullandı:


EYT'LER KONUSU BUGÜN GÜNDEME GELMEDİ


Emeklilikte yaşa takılanlar (EYT) konusu şu anda hükümetin gündeminde yok. Teklif geldiğinde Ekim ayında bakılır. Ama bunun maliyeye üreteceği maliyeti de dikkate almak durumundayız. Bugün bu konu gündeme gelmedi.


MHP, EMEKLİLİKTE YAŞA TAKILANLARLA İLGİLİ MECLİS'TE TEKLİF SUNACAK


Emeklilikte yaşa takılanlar için MHP'den de olumlu sinyal gelmişti.

Teklif sahibi MHP İstanbul Milletvekili Arzu Erdem, ''1 Ekim'de Meclis açıldığında, bütün partilerin bu konu ile ilgili hassasiyetini ortaya koyup problemi çözmek için gereğini yapacaklarına inanıyorum" ifadelerini kullanmıştı.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: Gündemimizde Emeklilikte Yaşa Takılanlarla İlgili Bir Konu Yok

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Son Dakika! Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, emeklilikte yaşa takılanlar ile ilgili hükümetin gündeminde bir konu olmadığını dile getirdi.





Cumhurbaşkanlığı Kabine toplantısı sonrası Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın değerlendirmelerde bulundu. 

Emeklilikte yaşa takılanlarla ilgili gelen soruya Kalın, "Bu konu bugün gündeme gelmedi. Hükümetin gündeminde de yok. Gündeme gelince bakılır. Bütçeye üreteceği maaliyeti dikkate almak lazım." yanıtını verdi.
Kalın'ın açıklamaları şöyle:


"EKONOMİMİZ DIŞARIDAN GELEN ETKİLERE RAĞMEN BÜYÜYOR"


Türk ekonomisi uluslararası yatırımcılara güven veren bir ekonomi olarak yoluna devam etmektedir. Ekonomimiz dışarıdan gelen etkilere rağmen büyüdüğü görülüyor. 

Bilindiği gibi ekonomimiz 5,2 oranında büyüdü. Ekonomi ile ilgili bir panik havası yok. Bu türbülans olarak adlandırılan dönemi de aşacağımızı belirtmek isterim.


"CUMHURBAŞKANIMIZIN GAYRETİNİ TÜM DÜNYA GÖRMÜŞ OLDU"


Bizim beklemediğimiz şekilde zirve canlı yayınlandı. Bu da hayra vesile oldu. Cumhurbaşkanımızın gayretini tüm dünya görmüş oldu. İdlib'in Güney uçlarından itibaren süren saldırıları görüyoruz.

Cumhurbaşkanımızın bir ABD gazetesinde yazdığı yazıda olduğu gibi dünyanın elini taşın altına koyması lazım. İdlib'e yönelik saldırı sadece insani felakete yol açmaz. 

Yüzbinleri etkileyecek bir göç dalgası başka komplikasyonlara da yol açar. Göç dalgası Avrupa'yı da etkiler. İnsani duyarlılık gösteren tarafın Türkiye olduğu açık ve net. Beklentimiz tüm tarafların yapıcı katkı sunması.


"CUMARTESİ GÜNÜ CUMHURBAŞKANIMIZ AZERBAYCAN'I ZİYARET EDECEK"


Cumhurbaşkanımız BM'nin ardından Almanya'da devlet ziyareti gerçekleştirecek. New York'tan doğrudan Almanya'ya geçecek. Almanya ile köklü ilişkilerimiz var. Güçlü bağlarımızın olduğu bir ülke. Avrupa'nın lider ülkelerinden biri. 

Bu ziyareti önemsiyoruz. Pozitif olarak gideceğiz. Alman mevkidaşlarımız da kapsamlı hazırlık yapıyor. İki ülke ilişkilerine katkı sağlayacağını düşünüyoruz. Cumartesi günü Cumhurbaşkanımız Azerbaycan'ı ziyaret edecek.


"ABD'NİN TARAFSIZ ARABULUCULUK İLKESİNİ YİTİRDİ"


ABD'nin Filistin Kurtuluş Örgütü ile ilgili kararı - Bu hamle Trump yönetiminin taraf olduğunu teyit ediyor. Bu hamle ABD'nin tarafsız arabuluculuk ilkesini yitirdiğini gösteriyor. Filistin halkına haksızlık olarak değerlendiriyoruz. 

Elimiz kolumuz bağlı değil. Cumhurbaşkanımız bununla ilgili bir çalışma başlatmıştı. Dünyadaki diğer liderlerle görüşmeye devam edecek.


"CUMHURBAŞKANIMIZIN BAHÇELİ'YE DAVETİ OLMADI"


Bahçeli ile Erdoğan görüşecek mi? - AK Parti Sözcüsü Sayın Çelik'in açıklaması oldu. Cumhur İttifakı'nın genel ruhunun muhafaza edilmesi önemsediğimiz bir yaklaşımdır. Spesifik olarak, daha detaylı olarak ittifak nasıl oluşur, bunun çalışılması lazım. Çalışmalar yapılınca liderlere arz edilecek. Cumhurbaşkanımızın Bahçeli'ye daveti olmadı, Bahçeli'nin de böyle bir talebi olmadı.


"LİDERLERİN ZİRVEDE ELE ALACAKLARI GÜNDEMİ ÇALIŞACAĞIZ"


İstanbul'da yapılacak zirve - Liderlerin zirvede ele alacakları gündemi çalışacağız. Şu an her şey taslak. Bir takvim üzerinde de çalışacağız. Amaç Suriye başta olmak üzere bölgeyi eş güdümlü ele almak. 

Görüşmelerin somut sonuçlar çıkaracağına inanıyoruz. Demin de ifade ettiğim gibi, meselenin tüm yükünü Türkiye'nin üstüne bırakmak çözüm üretmez, adil de değil. Meseleyi büyütmeden nasıl çözebiliriz diye bakınca paydaşların görüşmesi önemli.


"GÜNEYDEN BİR DALGA DAHA GELİNCE BUNU NASIL DURDURACAKSINIZ"


AB'nin mültecileri engellemek için oluşturduğu ordu - Biz de haberlerde okuduk. Tabi, bizde ilk intiba olarak güvenlikçi bakıyorlar izlenimi oldu. İnsani kaygılardan ziyade sınırları koruyup, ülkemize almayalım izlenimi görüyoruz. Umarım yanılıyoruzdur. 

Avrupa ülkelerinin takındığı tavıra bakınca bunun dışında bir tavır olmadığını da biliyoruz. 10 bin kişilik güvenlik gücünü kurabilirler ama bu meseleyi çözmez. Katliamlar devam ettikçe bu insanlar bir yerlere kaçabilirler. İdlib, Türkiye sınırı 150-160 kilometre. Sınıra dayanmış 750-800 bin insan var. Bunlara bizden yardım gidiyor. Güneyden bir dalga daha gelince bunu nasıl durduracaksınız. Meselenin yükünü sadece Türkiye'ye bırakmak çözüm olmayacak.


"HÜKÜMETİN GÜNDEMİNDE YOK"


Emeklilikte yaşa takılanlar - Bu konu bugün gündeme gelmedi. Hükümetin gündeminde de yok. Gündeme gelince bakılır. Bütçeye üreteceği maaliyeti dikkate almak lazım.


"KILIÇDAROĞLU'NUN AÇIKLAMALARINI CİDDİYE ALMAK MÜMKÜN DEĞİL"


Kılıçdaroğlu'nun 'dolar baronları' açıklamasına yanıt - Kılıçdaroğlu'nun bu açıklamalarını ciddiye almak mümkün değil. Bu saldırılarla bir şey elde edeceğini düşünüyorsa Cumhurbaşkanımızı da, siyaseti de bilmiyor diyebiliriz.


"KARMA EĞİTİM OLDUĞU GİBİ DEVAM EDECEK"


Karma eğitim - Karma eğitim olduğu gibi devam edecek. Bu iddialar doğru değil. Belli okullarda kız, erkek ayrımı ile oluşacak okullarla ilgili bir karar da var ortada. Hiç kimse, hiçbir veliye bir şey empoze etmiyor.


"FARKLI KESİMDEN KATKI SUNABİLECEK UZMANLAR YER ALACAK"


Yeni sistemde kurul atamaları - Yakın zamanda yapılacak. Bunları önemsiyoruz. Farklı kesimlerden katkı sunabilecek uzmanların yer alacağı kurullar sistemi olacak. Eğitimden, teknolojiye, kültür sanata kadar çalışmalar yapıldı. Yakında atamalar olacak.

14 Ağustos 2018 Salı

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Irak'ın güvenliği, Türkiye'nin güvenliğidir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Türkiye ile Irak'ın kaderleri aynıdır. Irak'ın güvenliği, refahı ve istikrarı, Türkiye'nin güvenliği, refahı ve istikrarıdır." dedi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Irak Başbakanı Haydar el-İbadi, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde gerçekleşen baş başa ve heyetler arası görüşmelerin ardından ortak basın toplantısı düzenledi.




Irak Başbakanı İbadi'yi 10 aylık bir aranın ardından Türkiye'de tekrar ağırlamaktan duyduğu memnuniyeti ifade eden Erdoğan, İbadi'yle faydalı ve kapsamlı görüşmeler gerçekleştirdiklerini söyledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu görüşmelerde siyasi, askeri, ekonomik, ticari, kültürel pek çok konuyu ele alma fırsatı bulduklarını anlattı.

Türkiye'nin, Irak'ın toprak bütünlüğüne, siyasi bütünlüğüne ve siyasi birliğine, egemenliğine atfettiği önemi yineleyen Erdoğan, Irak'ta 12 Mayıs'ta gerçekleştirilen seçimin tüm Irak halkı için hayırlara vesile olmasını diledi.

Erdoğan, seçimin ardından Irak'taki tüm kesimleri kucaklayan ve Irak halkının ihtiyaç ve beklentilerine cevap verecek bir hükümet kurulması temennisinde bulunarak Türkiye'nin bu süreçte hiçbir ayrım yapmadan tüm Iraklıların yanında olduğunu vurguladı.

"Türkiye olarak şiddet olaylarını asla tasvip etmiyoruz" İkili ilişkileri daha da derinleştirmek, başta güvenlik ve ekonomi olmak üzere kritik alanlarda işbirliğini geliştirmek üzere kurulacak yeni hükümetle çalışmaya hazır olduklarını bildiren Erdoğan, şöyle devam etti:

"Temmuz ayında Irak'ta başlayan protesto gösterilerinin bazı çevrelerce suistimal edildiğini görüyoruz. Şiddet, asla bir hak arama yöntemi değildir. Türkiye olarak şiddet olaylarını asla tasvip etmiyoruz. Bu noktada kaygılarımızı ve Irak'ın huzuruna verdiğimiz desteği tekrar kardeşim İbadi'ye özellikle ifade etmek isterim. Irak'ın sorunları üzerinde, gerek ikili gerekse heyetlerarası görüşmelerde bilgiler aldık."

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Irak hükümetinin önce DEAŞ belasına, ardından gayrimeşru referanduma karşı başarılı bir imtihan verdiğine işaret etti.
Irak halkının acil ihtiyaç ve taleplerinin karşılanmasına yönelik adımların atılmasının önem arz ettiğini belirten Erdoğan, bu konuda Türkiye'nin her türlü desteği sağlamaya hazır olduğuna dikkati çekti.

Erdoğan, Türkiye'nin en zor zamanlarında dil, din, mezhep ayrımı gözetmeksizin Irak halkının yanında olduğunu hatırlatarak şunları söyledi:

"Irak'ın sıkıntısı bizim de sıkıntımızdır. Ülkenin yeniden imarı konusunda da üzerimize düşeni yapmaya hazırız. Bu tavrımızı da aziz kardeşime ifade ettim. Sayın İbadi ile ülkelerimiz arasında ikinci sınır kapısının önemine değindik. Açılacak sınır kapısı hem Irak'ın hem de ülkemizin faydasına olacaktır. İnşallah bu konuda gereken adımları atacağımıza inanıyorum. Ayrıca gerek Musul gerekse Basra'da başkonsolosluklarımızı da yeniden faaliyete geçirme konusunu kendileriyle görüştük."

"Türkmenlerin meseleleri de aktarıldı" Recep Tayyip Erdoğan, görüşmelerde ayrıca terörle mücadele konusunu da etraflıca ele alma fırsatı bulduklarını dile getirerek, "Bu alanda tam iş birliği içinde olma konusunda mutabık kaldık. Türkiye olarak terör örgütleri arasında ayrım yapmadık, yapmıyoruz. DEAŞ'lı canilerle, PKK'lı katiller arasında bizim nazarımızda bir fark yoktur. Her ikisi de kundaktaki bebekleri, sivilleri, yaşlıları katletmekten çekinmeyen vahşi yapılardır. Bu örgütleri ve uzantılarını, bölgemizden kazımakta kararlıyız." dedi.

Başta DEAŞ olmak üzere tüm terör örgütleriyle mücadelede Irak ile dayanışma içinde olmayı sürdüreceklerini vurgulayan Erdoğan, görüşmede Türkiye'nin, PKK terör örgütüyle mücadelede Irak tarafından beklentilerini aktardığını söyledi.

Erdoğan, PKK'nın Irak'tan tamamen temizlenmesi istikametinde çabaları artırma hususunda görüş birliğine varıldığını, ayrıca Türkmenlerin meselelerini de İbadi'ye ifade ettiğini aktardı.
Türkmenlerin özellikle Kerkük'te maruz kaldıkları saldırılara değinerek onların güvenliğinin sağlanmasının önemli olduğuna dikkati çeken Erdoğan, "Kerkük'te vilayetin yapısına uygun bir yönetim ve güvenlik mimarisi tesis edilmesinin, Kerkük'te barışa katkı sağlayacağına inanıyorum." değerlendirmesini yaptı.
"İtalyan halkına başsağlığı" Erdoğan, görüşmede ikili ekonomik ilişkilerin de çıkan konu başlıklarından olduğunu bildirerek şöyle konuştu:

"Şu anda 2017 itibarıyla aramızda yaklaşık 11 milyar dolarlık bir ticaret hacmi söz konusu. Tabii biz bunu Türkiye-Irak arasında yeterli bulmuyoruz. Bunu daha da artırmak suretiyle Türkiye ve Irak'ın kendine yakışan bir ticaret hacmine sahip olması beklentimizdir. Türkiye ile Irak'ın kaderleri aynıdır. Irak'ın güvenlik, refah ve istikrarı, Türkiye'nin güvenlik, refah ve istikrarıdır. Bu anlayışla dost ve kardeş ülke Irak ile ilişkilerimizin daha da güçlendirilmesi için temaslarımızı her konuda, her düzeyde sürdüreceğiz."

En önemli sorunlardan bir tanesinin de özellikle Irak'taki su ve enerji sorunu olduğunu anlatan Erdoğan, bu konuyu detaylandırdıklarını, ilgili bakanları bu noktada görevlendirdiklerini söyledi.
İtalya'nın Cenova şehrinde bir köprünün çökmesi nedeniyle 11 kişinin hayatını kaybettiğini kaydeden Erdoğan, ölenlere Allah'tan rahmet dileyerek İtalya yönetimine ve tüm İtalya halkına başsağlığı diledi.

Heyetlerarası görüşmeye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli katıldı.

27 Temmuz 2018 Cuma

Abd Ve Türkiye İlişkileri Fetö-Pkk

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Rahip Brunson olayı ve ABD siyasetinde Evanjelik etki 

Trump ve Pence’in Twitter üzerinden rahip Brunson için Türkiye’yi tehdit açıklamalarının Evanjelik arka plana dayanan teo-politik yönü çok belirgin.

Terör örgütleri FETÖ ve PKK adına suç işlediği ve casusluk yaptığı suçlamasıyla 2016’dan bu yana tutuklu yargılanan ABD’li rahip Andrew Craig Brunson’ın tutukluluğunun sağlık sorunları sebebiyle ev hapsine çevrilmesi üzerine, ABD’den en üst düzeyde Türkiye’yi yaptırımla tehdit eden açıklamalar geldi. Önce başkan yardımcısı “koyu Evanjelik” Pence, daha sonra da Başkan Trump, Brunson serbest bırakılmadığı takdirde Türkiye’ye geniş yaptırımlar uygulayacakları yönünde açıklamalarda bulundular.
Bu meyanda önce Twitter üzerinden Pence, “Türkiye Rahip Andrew Brunson’ı serbest bırakmaz ve ABD’deki evine gönderilmesi konusunda harekete geçmezse, bu masum din adamı serbest kalana kadar ABD Türkiye’ye önemli yaptırımlar uygulayacaktır” açıklamasını yaptı. Pence’in bu ‘tweet’i hesabının başına sabitlemesi dikkat çekti. Pence’in tweetinden sonra yine Twitter hesabından Trump “ABD dindar bir Hıristiyan, aile babası ve muhteşem bir insan olan Rahip Andrew Brunson’ın uzun süreli tutukluluğu sebebiyle Türkiye’ye geniş yaptırımlar uygulayacak. Bu masum din adamı derhal serbest bırakılmalı” şeklinde bir tweet attı.
Buna karşılık Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy’un Brunson davasının hukuk kuralları çerçevesinde yürüdüğünü ifade eden açıklamasının ötesinde, Trump ve Pence’in tehditkâr açıklamalarına yine sosyal medya üzerinden Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu şu ifadelerle cevap verdi: “Hiç kimse bize talimat veremez. Kimsenin tehdidine de boyun eğecek değiliz. Hukuk kuralları istisnasız herkes için geçerlidir.” Bu minvaldeki bir diğer cevap ise Adalet Bakanı Gül’ün –yine Twitter üzerinden– Brunson davasında tam bağımsız ve egemen bir ülke olan Türkiye’nin yargısının nihai sözü söyleyeceğini belirten açıklamasıyla geldi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay “Türkiye bir hukuk devletidir ve Türk adaleti herkese eşit mesafededir. Ucuz tehditlere karşı da tahammülümüz yoktur” açıklamasını yaparken İbrahim Kalın ise yine hukuk vurgusunu öne çıkararak “FETÖ konusunda bugüne kadar hiçbir adım atmayan ABD yönetimi, bağımsız Türk yargısının yetki alanında olan bir hususu bahane ederek, Türkiye’ye karşı tehditler savurarak netice alamayacağını bilmelidir” açıklamasını yaptı.
Bütün bu gelişmelerin, 24 Haziran sonrasında Brüksel’deki NATO toplantısında Sayın Cumhurbaşkanımız ile ABD Başkanı Trump arasındaki samimi görüşmeyle uyumsuz olduğu ortada. Bu yeni durumun Münbiç ve F35’ler konusundaki mutabakatı nasıl etkileyeceğini göreceğiz. Zira ABD tarafının en üst ağızlarının Twitter üzerinden yaptığı Brunson’a dair açıklamalar, zikri geçen mutabakat ve görüşmelerdeki tutumlarla çelişkili ve ABD’nin Türkiye ile ilişkilerinde kafaları fena halde karıştırıcı bir durum arz ediyor.

“Twitter diplomasisi” ve Türkiye’ye yaptırım tehdidi

Trump’ın bu açıklamayı Twitter üzerinden yapması, daha önce yazıp vazgeçtiği veya Beyaz Saray tarafından düzeltilen tweetlerini de akla getirmiyor değil. Ne var ki Trump’ın bu yöntemi bir anlamda “Twitter diplomasisi” olarak kullandığı da bir gerçek. Tabiatıyla burada, Twitter üzerinden yapılan bu açıklamaların “bağlayıcı/resmi” beyan olup olmadığı veya diplomasideki yerinin ne olduğu soruları da akla geliyor. Hem Trump’ın hem de yardımcısı Pence’in (Twitter üzerinden de olsa) bir rahiple ilgili olarak Türkiye gibi bir ülkeyi tehdit eden ifadelere yer vermesi, nereden bakılırsa bakılsın ABD ile Türkiye arasında pek çok alanda son yıllarda baş gösteren “örtülü kriz”in aşikâr, somut hale gelmesidir. Bu açıklamalar, Türkiye ile ABD arasında zaten var olan güven bunalımı ve krizi daha da derinleştirme potansiyeli taşıyor.
Öte yandan Brunson olayına dair Trump-Pence ikilisinin açıklamalarındaki ortak kritik nokta, Türkiye’ye uygulayacaklarını söyledikleri “geniş çaplı yaptırımlar”. Açıklamalarda bu yaptırımların niteliğine dair bilgi yok. Ancak bunun en önemli ayağının “ekonomik” olacağı düşünülebilir. Nitekim ABD Senatosu ve Dış İlişkiler Komitesi Brunson olayına dair gelişmeyi de gerekçe göstererek, “Türkiye Uluslararası Finans Kuruluşları Yasası” başlıklı Türkiye’nin uluslararası kuruluşlardan kredi almasını kısıtlayan tasarıyı kabul etti. Bu gelişme ile ABD yaptırımların ilk somut işaretini de vermiş oldu.
Rahip Brunson olayında Evanjelik Pence’in etkisi
Brunson olayıyla alakalı belki de göz önünde tutulması gereken husus, ABD adına Türkiye’de önemli hizmetlerde bulunmuş Brunson’ın Evanjelik bir misyoner olması. Bu durum, Brunson olayının politik olmaktan ziyade “teo-politik” bir arka plana sahip olduğunun, ABD yönetiminin (özellikle de Pence’in) blok halinde oy aldıkları Evanjeliklerin istekleri doğrultusunda politika belirlediklerinin göstergesidir.
Nitekim, Trump’ın başkan seçilmesi üzerine kaleme aldığımız “Trump’ın zaferinde Evanjeliklerin rolü ve İslam karşıtlığı”  ve daha sonra Kudüs kararının ardından “Trump’ın Kudüs kararında Evanjeliklerin rolü”  başlıklı yazılarımızda, Trump’tan ziyade, “beyaz, milliyetçi, koyu bir Evanjelik” olan yardımcısı Pence’in, blok halinde kendilerini destekleyen ve sayıları 100 milyonu bulan, ABD’deki “Siyonist Hıristiyanlar” olarak da anılan Evanjeliklerin isteklerini politikaya yansıtacak adımların atılmasını sağlayacağını belirtmiştik. Dolayısıyla Trump’tan ziyade Pence’in seçilmesi, ABD ve AB başta olmak üzere bütün dünyadaki Protestanlar-Evanjeliklerde bir umut olarak görülmüş, muhafazakâr taleplerini, Pence üzerinden gerçekleştirmeye çalışacakları öngörülmüştü.
Pence’in yön verdiği bu anlamdaki en önemli adım, ABD’nin Tel Aviv’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı olmuştu. Türkiye başta olmak üzere İslam dünyası ve Müslüman halklar üzerinde infiale yol açan bu karar uygulamaya da konulmuştu.
Koyu Evanjelik Pence’in yön verdiği ikinci önemli gelişme ise Rahip Brunson hakkında yukarıda andığımız ve tamamen Evanjelik saiklerle yapıldığı anlaşılan açıklamadır. Nitekim bu açıklama karşısında, Trump da kayıtsız kalmamış ve Brunson hakkında kendisine blok halinde oy veren Evanjelikleri sevindirecek açıklamasını yapmıştır. Bir rahip sebebiyle en önemli müttefiklerinden biri olan Türkiye’yi “geniş çaplı yaptırımlarla” tehdit edebilmeyi göze alan Trump, ABD’deki Evanjelikler arasında sürekli Türkiye karşıtı bir malzeme olarak gündemde tutulan Brunson olayında, blok halinde oylarını aldığı kesimi memnun eden, popülist tonu yüksek bu açıklamayı yapmıştır. Üstelik neredeyse 150 yıllık tarihi süreçte en önemli illerinde Amerikan Protestan (Evanjelik) misyoner okullarının açılmasına izin vermiş, casusluktan tutuklanana kadar geçen uzun sürede Brunson’ın misyonerlik faaliyetlerine de müdahale etmemiş Türkiye’ye, “din özgürlüğü” ihlali imasıyla birlikte bunu yapmıştır.
Aslında özellikle Müslümanlara yönelik ihlallerin alabildiğine artış gösterdiği ABD’de, bu ihlale dair en son açıklamayı yapması gerekenler, belki de Trump ve Pence’tir. Nitekim Trump ve Pence’in söz konusu tweetlerine yapılan yorumlarda, din özgürlüğü ve hukukun üstünlüğüne dair meselelerde onların iç çelişkilerini öne çıkaran ve Evanjeliklerin istekleri doğrultusunda politika belirlediklerini ima eden yorumlar mevcuttur.
Öyle anlaşılıyor ki Brunson olayına dair Trump ve Pence’in Twitter üzerinden yaptıkları (Türkiye’ye yaptırım tehdidi içeren) açıklamaların Evanjelik arka plana dayanan teo-politik yönü belirgindir. Ne var ki Brunson olayının sadece Brunson’dan ibaret olmadığı da bir gerçektir. Burada en dikkat çeken detay, Trump’ın bu açıklamasının, Cumhurbaşkanımızın BRICS toplantısı için bulunduğu Güney Afrika’da, Rusya ve Çin devlet başkanlarıyla görüşmesinin hemen öncesinde yapılmış olmasıdır. Ayrıca Hazine ve Maliye Bakanımız Berat Albayrak’ın Çinli finans kuruluşlarından elde ettiklerini duyurduğu 3,6 milyar dolarlık kredi paketinin de bu açıklamalardaki etkisini göz ardı etmemek gerekir.
Bütün bunlar, 24 Haziran sonrasında Türkiye-ABD ilişkilerinin seyrine dair oldukça kafa karıştırıcı gelişmeleri işaret ediyor. Brunson olayına dair önümüzdeki günlerde yapılacak açıklamalar ve bu minvalde atılacak adımlar, bu kafa karışıklığını azaltacak veya daha da çoğaltacak. Bekleyip göreceğiz.


'ABD kendisini Türkiye'ye hukuk dersi verecek düzeyde görmesin'

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Öznur Çalık, "Amerika hiçbir zaman ve hiçbir şekliyle kendisini Türkiye'ye hukuk dersi verecek ayarda ve düzeyde görmesin." dedi.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Öznur Çalık, "Amerika hiçbir zaman ve hiçbir şekliyle kendisini Türkiye'ye hukuk dersi verecek ayarda ve düzeyde görmesin. Türkiye'nin hukuk devleti olduğunu bütün dünya biliyor. Buna müdahale etmeye hiç kimsenin hakkı da haddi de yok." dedi.
Çalık, özel bir hastaneyi ziyaretinin ardından gazetecilere yaptığı açıklamada, CHP'nin 100 yıllık bir siyasi parti olduğunu dile getirerek 36 olağan ve 19 olağanüstü kongre yaptığını belirtti.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun "Aday olmayacağım" dedikten bir hafta sonra genel başkanlığa talip olduğunu hatırlatan Çalık, Muharrem İnce'nin de cumhurbaşkanı adayı olduğunda genel başkanlığa aday olmayacağını deklare ettiğini söyledi.
Çalık, bu süreçte yaşananların herkes tarafından izlendiğini ifade ederek şöyle konuştu:
"Cumhuriyet Halk Partisine genel başkan olan kişilerin profili değişmiyor. Önce 'Ben genel başkanın karşısında aday olmayacağım.' diye açıklama yapıyorlar, bir hafta sonra ise aday olacaklarını açıklıyorlar. Öncelikle vatandaşın, milletin nezdinde ana muhalefetin lideri olarak güven hissi oluşturmanız lazım. Güven verebilen bir genel başkan olmanız lazım. Lider olabilmeniz için öncelikle güven vermeniz lazım. Lider olunmaz, doğulur."
"Türkiye Cumhuriyeti muz cumhuriyeti değildir"
Bir siyasi partinin genel başkanını göndermek istediğini, bir diğerinin ise genel başkanını partinin başına tekrar getirmek için çalıştığını anlatan Çalık, "Bizim derdimiz ise millete hizmet etmek. Siyasi partiler genel başkanlarının kim olacağını arayadursunlar, birbirleriyle kavga ededursunlar biz milletimize hizmet etmeye devam ediyoruz. CHP'nin yaptığı kendine yakışıyor, durumu da zaten bu. CHP'nin tarihine baktığımızda canları sıkıldıkça olağanüstü kongre yaptığını görüyoruz. Bizim ise milletimizle dertlenecek çok işimiz var. Biz hizmet edeceğiz." değerlendirmesini yaptı.
Çalık, bir gazetecinin "ABD Başkanı Donald Trump ve Kongrenin Türkiye'ye yönelik tehditkar söylemleri" hakkındaki görüşlerini sorması üzerine, Türkiye'nin özgür, bağımsız bir hukuk devleti olduğunu ve bunun tüm dünya tarafından bilinmesi gerektiğini vurgulayarak şunları kaydetti:
"Sadece ülkeler kendilerine lazım olduklarında hukuk talebinde bulunmamalı. Karşılıklı ülkelerin hukuklarını korumakla mükellef olanlar gereğini yerine getirmeli. Amerika hiçbir zaman ve hiçbir şekliyle kendisini Türkiye'ye hukuk dersi verecek ayarda ve düzeyde görmesin. Türkiye'nin hukuk devleti olduğunu bütün dünya biliyor. Buna müdahale etmeye hiç kimsenin hakkı da haddi de yok. Amerika önce kendi elindeki bize teslim etmesi gereken papazla ilgili işlemlerini yapsın. Türkiye Cumhuriyeti devleti hukuk devleti olarak gereğini yerine getirmiş, hukukun gerekleri neyse onu yerine getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti muz cumhuriyeti değildir. Bilsinler ki Türkiye kendi kararını hukuki çerçevede verecektir. Kim olursa olsun, hangi ülkenin vatandaşı olursa olsun gereğini yerine getirecektir hukuk çerçevesinde."

AB-ABD görüşmesi tansiyonu düşürdü, sorunu çözmedi

ABD Başkanı Trump ve AB Komisyonu Başkanı Juncker arasında ticari gerginliği çözmek için gerçekleştirilen görüşme, taraflar arasındaki tansiyonu düşürdü ancak soruna kalıcı bir çözüm ortaya koymadı.
Avrupa Birliği (AB) ile ABD arasında son dönemde transatlantik ilişkileri zora sokan ticari gerginliği çözmek için düzenlenen liderler görüşmesi, tansiyonu düşürmesine rağmen sorunlara kalıcı çözüm ortaya koymadı.
Washington'da buluşan ABD Başkanı Donald Trump ve AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, son dönemde ticaret alanında giderek tırmanan gerginliği azaltmaya yönelik adım attı.
Görüşmenin ardından yayımlanan ortak bildiride, "Bugün öncelikli olarak otomotiv sektörü dışındaki sanayi ürünlerine ilişkin gümrük vergilerini ve tarife dışı kısıtlamaları sıfırlamaya yönelik birlikte çalışma kararı aldık." ifadesi dikkati çekti.
Ticari gerginliğin başlangıcı TTIP
Son dönemde adeta bir ticaret savaşının yaşandığı AB ile ABD arasındaki ilk gerginlik, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) anlaşmasına yönelik taraflar arasında yürütülen müzakerelerin Trump'ın görevi devralmasının ardından rafa kaldırılmasıyla başladı.
Korumacı ekonomi politikalarını savunan Trump, 2013'ten beri müzakereleri süren TTIP'e yönelik müzakereleri askıya aldı. Bu adım, TTIP'e güçlü destek veren AB'yle ilk gerginliğin tohumunu atmış oldu.

Gümrük vergisi krizi

Transatlantik ilişkilerde savaş rüzgarı estiren temel adım ise ABD'nin "ulusal güvenlik gerekçesini" öne sürerek ithal çelik ve alüminyuma ilave gümrük vergileri uygulaması kararı oldu. ABD'nin geleneksel müttefiki AB'yi de sonradan bu ilave gümrük vergilerine dahil etmesi, taraflar arasında ticaret savaşını tetikledi.
AB'nin vergilerden muafiyet için yoğun diplomasi trafiği sonuç vermeyince birliğin ABD'ye misillemesi gecikmedi.
AB, kısa süre içinde, ilave gümrük vergilerine karşı dengeleyici tedbirleri devreye soktu. Böylelikle AB, ABD'den ithal ettiği kot pantolon, motosiklet, çelik, mısır, fıstık ezmesi, portakal suyu, viski ve puro gibi yüzlerce farklı ürüne yüzde 25 oranında gümrük vergisi koydu.
Trump, AB'nin kararına büyük bir tehditle karşılık vererek taraflar arasındaki ticaret savaşını ateşledi. ABD Başkanı Trump, AB'yi, Avrupa'dan ithal edilen tüm araçlara yüzde 20 ek gümrük vergisi uygulamakla tehdit etti.
ABD'nin AB ekonomisi için kilit öneme sahip otomotiv sektörünü hedef almasının ardından birlikte kapsamlı bir misilleme listesi hazırlığı başladı.
Trump-Juncker görüşmesinin gerçekleşeceği gün AB, ithal araçlara gümrük vergisi uygulanması halinde tarım, makine ve yüksek teknoloji ürünlerini kapsayacak 20 milyar dolarlık ticari misilleme listesi hazırladığını duyurdu.
Liderler, bu karşılıklı çekişme ve yüksek gerilimli bir atmosferde ikili görüşmeye gitti.
Görüşmeden ne çıktı?
Taraflar, görüşmenin ardından temel başarılarını, küresel ekonominin en başat oyuncuları arasındaki ticari konularda yaşanan uzlaşmazlıkların müzakere edilerek çözülmesi konusunda anlaşma sağlanması olarak lanse etti.
Temel olarak, görüşmeden otomotiv sektörü dışındaki sanayi ürünlerine ilişkin gümrük vergilerini ve tarife dışı kısıtlamalarını sıfırlamaya yönelik birlikte çalışma kararı çıktı.
Taraflar hizmet sektörü, kimyasal, ilaç, tıbbı ürünler ve soya fasulyesi alanındaki ticareti artırma konusunda ortak çalışma yapacaklarını duyurdu. Bu adımların, iki taraftaki çiftçilere ve yatırımlara fayda sağlayacağı savunuldu.
Avrupa'nın enerji kaynaklarını çeşitlendirmek için ABD'den daha fazla sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ithal etmek istediği ve enerji alanında stratejik iş birliğinin güçlendirilmesi konusunda mutabık kalındı.
Ayrıca, karşılıklı ticareti kolaylaştırmak, bürokratik engel ve maliyetleri azaltmak amacıyla ortak standartlar belirlemek üzere diyalog yürütülmesi kararı alındı.
Avrupa ve ABD şirketlerini haksız ticaret uygulamalarından korumak için güç birliği yapılması konusunda anlaşıldı.
Dünya Ticaret Örgütü'nün reform edilmesi ile fikri mülkiyet, zorla teknoloji transferi, sanayi desteklemeleri ve fazla kapasite gibi sorunlar karşısında yakın iş birliği yapılması kararlaştırıldı.
Tüm bu adımları gerçekleştirmek için derhal bir çalışma grubunun oluşturulacağı, bu grubun mevcut gümrük vergileri konusunda kısa vadede sorunları belirlemek için çalışma yapması karara bağlandı.
Taraflar, bu anlaşmanın müzakereler devam ettiği ve bir tarafın çalışmaları sonlandırmadığı sürece geçerli olacağını vurguladı.

ABD ve AB'nin elde ettikleri



ABD Başkanı Trump, görüşmeyle birlikte AB'nin daha fazla enerji ve tarım ürünü satın almasını sağladı. Aynı zamanda, ABD- Çin arasında devam eden ticari gerginliklerde AB'yi yanına çekerek elini güçlendirmiş oldu.
AB ise kritik olan otomotiv sektörüne, müzakereler sürdükçe ilave gümrük vergisi uygulanmamasını sağlayarak zaman kazanmış oldu.
İki taraf da, "elde ettikleri" başarıyı son anda bir basın toplantısı düzenleyerek ön plana çıkardı.
Juncker de Trump da "başarı hikayesine" muhtaç
İki liderin içinde bulunduğu siyasi konjonktür, "başarı hikayesinin" iki taraf için de neden önemli olduğunu açıklamaya yardımcı oluyor.
Başkan Trump, iç siyasette özellikle Helsinki’de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le görüşmesinin yarattığı rahatsızlıkla baş etmeye çalışıyor.
NATO, İngiltere ve Finlandiya görüşmelerinin ardından AB’yi "düşman" olarak nitelendiren Trump'ın, iç siyasetin yarattığı ve Çin ile ticari alanda gerilen ilişkilerin oluşturduğu baskıyla eski dostu Avrupa ile tekrar yakınlık kurmaya çalıştığı görülüyor.
Öte yandan, AB Komisyonu Başkanı Juncker da evde çözüm bulunamayan göçmen krizinin yarattığı baskı ve bazı üye ülkelerde aşırı sağın yükselmesinin yarattığı sıkıntılarla boğuşuyor.
Juncker'ın 2014'ün kasımında devraldığı görev 2019'da sona erecek. Özellikle 2015 yılında patlak veren göçmen krizine kalıcı çözüm bulma konusunda başarısız olan Juncker, birlik için büyük önem arz eden ilave gümrük vergileri konusunda ABD’yle anlaşma sağladığını göstererek olumlu bir siyasi miras bırakmak istiyor.
Görüşmeden çıkan sonuç detaylı bir şekilde ele alındığında, esasen sorunun çözülmediği, iki tarafın da müzakerelere başlamayı teyit ederek zaman kazandığı, günün sonunda statükonun korunduğu görülüyor.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html