BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Sahil Güvenlik sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Sahil Güvenlik sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

6 Mart 2018 Salı

ABD şimdi de Montrö Antlaşması'nı zorluyor


Terör gruplarını açıkça silahlandırmaktan çekinmeyen ABD, Karadeniz’de askeri varlık göstermek suretiyle Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni esnetmeye ve zorlamaya yönelik alışıldık tavırlarını sürdürüyor.
Tamer Ashraf
Son dönemde güney sınırımızda terör gruplarını açıkça silahlandırmaktan çekinmeyen ve bu konuda Türkiye’nin delillerle desteklenmiş itirazlarını ve taleplerini göz ardı eden Amerika Birleşik Devletleri (ABD), henüz bu sorunlar devam ederken, arada bir yaptığı gibi yine Karadeniz’de askeri varlık göstermek suretiyle Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni esnetmeye veya zorlamaya yönelik alışıldık tavırlarını sürdürüyor.
ABD’nin Akdeniz’de görevli 6. filosunun web sitesinde duyurulduğuna göre, önce 16 Şubat 2018 tarihinde ABD donanmasına ait Arleigh Burke sınıfı USS Ross (DDG 71) muhribi, bilahare yine Arleigh Burke sınıfı USS Carney (DDG 64) Karadeniz’e girdi. İki geminin de giriş amacı ABD donanması tarafından aynı şekilde ifade edildi: “ABD’nin bölgede operasyonel varlığını sürdürmek, deniz güvenlik harekatı icra etmek, bölgesel deniz istikrarını artırmak ve NATO müttefikleri ve ortakları arasındaki operasyonel hazırlık kapasitesini güçlendirmek.”
ABD’nin bu faaliyeti karşısında Rusya’nın hamlesi gecikmedi: Rusya bir firkateyn ve iki devriye botunu Karadeniz’e çıkardı.
Karadeniz deniz alanında dengeler 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile sağlanıyor. Montrö Boğazlar Sözleşmesi harp ve ticaret gemilerinin Türk boğazlarından geçişini ve Karadeniz’de kalışını düzenliyor. Bu düzenlemenin kapsamına, Karadeniz’e kıyıdaş olan ve olmayan devletler dahil.
Soğuk Savaş döneminde Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye ve Batı dünyası açısından Sovyetler Birliği’nin aşındırıcı gayretlerine karşı korunan bir sözleşme hüviyetindeydi. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin anlamı ve önemi farklılaştı. Sovyetler Birliği’nin dağılıp Rusya kontrolündeki devletlerin birer birer Batı güdümüne girmesiyle birlikte Karadeniz’deki dengeler de değişti. Bu defa ABD başta olmak üzere Batılı devletler Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin sınırlarını zorlamaya başladılar. Öyle ki, Türkiye’de 1999 Ağustos’unda meydana gelen deprem nedeniyle Marmara denizine hastane gemisi gönderen ABD, bu gemiyi Karadeniz’e çıkarmak niyetini ortaya koyarak o kötü durumda dahi Montrö Sözleşmesi’ni esnetmeye gayret etmişti. ABD’nin bu manevrası Türkiye tarafından tespit edilerek hastane gemisinin Karadeniz’e çıkışı engellenmişti.
Doğal sürece ilave olarak, bölgedeki renkli devrimler, Ukrayna ve Gürcistan’da meydana gelen olaylar, Bulgaristan ve Romanya’nın Avrupa Birliği ve NATO üyesi olmaları, Karadeniz’in yapısını derinden etkiledi. Bunların sonucu olarak, ABD Karadeniz’de gemi bulundurmaya, bulundurduğu gemilerini yasal süresi içinde Karadeniz’den çıkarmamaya, sözleşmenin gerektirdiğinden fazla tonajda gemiyi Karadeniz’e çıkarmaya gayret etti. ABD’nin bu gayretleri her seferinde Türkiye Cumhuriyeti tarafından engellendi. Her seferinde ABD’ye uluslararası hukuk hatırlatıldı. Ancak ABD bulduğu her fırsatta Karadeniz’deki dengeleri kendi lehine değiştirmek adına gayretlerinden vazgeçmedi.
ABD’nin Karadeniz’de bulunma amacı “bölgede deniz güvenliğini sağlamak” olarak ilan edilirken, Türkiye ve Karadeniz kıyıdaşı ülkeler Karadeniz’de güvenliğin kendileri tarafından sağlandığını delilleriyle birlikte Batılı “dostlarına” gösterdiler. Buna ilave olarak, Karadeniz’e kıyıdaş devletler Türkiye’nin öncülüğünde Karadeniz’de önce kriz yönetimi ve insani yardım için “Blackseafor” Harekatını ve bilahare deniz güvenliğini temin için “Karadeniz Uyumu Harekatı”nı başlattılar. Bu faaliyetlerin başlaması ve başarıya ulaşması da ABD’yi Karadeniz’e müdahale arzusundan vazgeçiremedi. Hâlihazırda Türkiye ve Rusya, Karadeniz’de ABD varlığını görmekten duydukları rahatsızlığı her fırsatta ifade ediyorlar.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye açısından önemi şuradadır: Bu sözleşmeyle Türk boğazlarından geçecek yabancı harp gemilerinin sayısı, tipi ve tonajı sınırlanmıştır. Burada esas olarak Türkiye’nin güvenliği dikkate alınmıştır.
Sözleşme Karadeniz’e kıyıdaş devletlere kolaylıklar sağlamaktadır. Bu devletler Karadeniz’de harp gemisi bulundurup inşa edebilirler. Ancak yine de harp gemilerini boğazlardan geçirirken belli bir süre önce haber vermek zorundadırlar. Boğazlardan aynı anda geçen gemilerin toplam tonajı en fazla 15 bin ton, adedi ise en fazla dokuz olabilir. Kıyıdaş devletlerin denizaltıları da ancak Türkiye’ye haber verilerek, gündüz ve su üzerinden geçiş yapabilir.
Montrö’deki önemli hususlardan biri de Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerin gemilerine getirilen kısıtlamalar. Sözleşme bu gemilerin sayısını, tonajını ve tipini sınırlıyor. Buna göre, Karadeniz’de kıyısı olmayan devletler Karadeniz’de en fazla 45 bin ton gemi bulundurabilir. Tek bir devlet ise en fazla bu 45 bin tonun üçte ikisi kadar kuvvet bulundurabilir. ABD’nin Arleigh Burke sınıfı muhriplerinin her biri 8 bin 900 ton civarında. Dolayısıyla Bu iki ABD muhribinin Karadeniz’de bulunması yasal sınırlar bakımından bir sıkıntı oluşturmamakla birlikte, ihtiyaçlar bakımından hiç bir anlam taşımıyor. Karadeniz’deki gereksiz ABD varlığı Türkiye ve Rusya’yı rahatsız ediyor.
ABD başta olmak üzere Batılı devletler Karadeniz’de herhangi bir kısıtlama olmasını istemiyorlar. Bu nedenle her fırsatta Karadeniz’de geçerli olan Montrö kısıtlamalarını aşındırmaya çalışıyorlar. ABD, dünyanın her denizinde yaptığı gibi, Karadeniz’de de istediği süre boyunca istediği miktarda kuvvetle bulunma arzusunda. Türkiye ise her seferinde, Karadeniz’de bir güvenlik sorunu bulunmadığını, başta Türkiye ve onun Deniz Kuvvetleri, Sahil Güvenlik unsurları ve buna ilave olarak Türkiye önderliğinde Karadeniz’de oluşturulmuş Blackseafor ve Karadeniz Uyumu Harekatı gibi yapıların bölgenin güvenliğini sağladığını ABD’ye açıkça ifade ediyor. Karadeniz’in kendi kontrolü dışında kalmasını kabul edemeyen ABD ise bu durumla yetinmek istemiyor.
Görünen o ki, daha uzunca bir dönem, ABD Karadeniz’de arzu ettiği şartların sağlanmasını temin için hareketlerini tanzim etmeye çalışırken, Türkiye ve Rusya da ABD’nin bu uygulamalarının gereksizliğini anlatma ve bunlara engel olma yolunda gayret içinde olacaklar. Karadeniz’deki mevcut güvenlik durumu, ABD gemilerinin Karadeniz’de bulunmasını gerektirmiyor. ABD donanmasının Karadeniz’deki varlığı, ortamın güvenliğini bozmaktan başka anlam taşımıyor.

[Uluslararası güvenlik stratejileri uzmanı Dr. Fatih Erbaş 1986-2014 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve NATO Güney Kanadı Komutanlığı’nda farklı birlik ve karargâh görevlerinde bulundu; Harp Akademileri Komutanlığı ve Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nde öğretim üyeliği yaptı]

18 Temmuz 2018 Çarşamba

'Irak'taki gösterilerin siyasi boyutları da var'

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

JSGA Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Serhat Erkmen, Irak'ın güneyinde başlayan gösterilerle ilgili "Gösteriler sadece gündelik sebeplerle değil, birçok faktörün bir araya gelmesiyle tetiklendi." dedi.



Irak’ın güneyinde başlayan ve başkent Bağdat’a sıçrayan gösterilerin güvenlik güçlerinin baskısına rağmen devam etmesinde "halkın bezginliğinin yanı sıra siyasi faktörlerin de etkili olduğu" belirtiliyor.

Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi (JSGA) Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Serhat Erkmen, gösterilerin ülke geneline yayılmasıyla ilgili AA muhabirine yaptığı açıklamada, "Sadece halka hizmetlerin verilememiş olması değil, bu işin siyasi boyutları da var.” değerlendirmesinde bulundu.
Ülkenin güneyindeki gösterilerin ilk olmadığını, son birkaç yılda farklı zamanlarda ekonomik ve gündelik nedenlerden kaynaklanan gösteriler yapıldığını anımsatan Erkmen, şunları söyledi:
“Ama sanki bu gösteriler biraz daha geniş çaplı. Organize değil ama yaygın. Şu ana kadar güvenlik güçlerinin baskısına rağmen susturulabilmiş değil. Bu iş bir miktar kendiliğinden gelişmiş olabilir. Ortaya çıkışı başkan nedenlerden dolayı olabilir ama gittikçe yaygınlaşan bir özellik gösteriyor."
Erkmen, gösterilerin sadece halka hizmet verilmemiş olmasından değil, siyasi bazı faktörlerden de beslendiğini belirtti.
Güney bölgelerden seçime düşük katılım, halkın Irak’taki siyasi partilerden beklediklerini “artık bulamayıp” umudunu kesmesi ve siyasi ideolojilerin destek bulduğu ülkelere yönelik tepkilerini ortaya koyması gibi faktörlerin olduğunu ileri süren Erkmen, "Gösteriler sadece gündelik sebeplerle değil, birçok faktörün bir araya gelmesiyle tetiklendi." dedi.
"Sadr da bu işten nasibini alabilir"
Merkezi Necef'te bulunan Şii dini merci Ali es-Sistani’nin gösterilere destek verdiğini hatırlatan Erkmen, Mukteda es-Sadr hareketinin ise bu gösterilerde ön planda olmadığını kaydetti.
Sadr hareketi ve Sadr destekli sivil toplum kuruluşlarıyla (STK) gruplarının bundan önceki birçok gösteriyi ön planda organize ederek başı çektiğini anımsatan Erkmen, buna karşın Sadr’ın bu işe karşı çıktığının düşünülmemesi gerektiğini söyledi.
Sadr hareketinin de bu gösterilerden payını alabileceğini öne süren Erkmen, şöyle konuştu:
“Sadr hareketinin bu işe karşı çıktığı falan düşünülmesin. Başlangıçta Sadrcılara yönelik bir tepki yoktu ancak Meysan’daki olaylardan sonra Sadrcılara yönelik tepki olduğu ortaya çıktı. Irak’ta adı Muktedael-Sadr’ın ‘başbakan’ önereceği kişilerden birisi olarak gösterilen Ali Devvay Lazım’ın (Meysan Valisi) bulunduğu yere dahi göstericiler saldırdılar, ciddi olaylar çıktı. Sadr da bu işten nasibini alabilir. Belki artık sadece muhalefet değil, seçimin birinci çıkan partisi olarak da siyasal düzenin oturtulamaması sorunlardan birisi olarak gösteriliyor. Belki de onun ön plana çıkmasını engelleyen faktörlerden bir tanesi.”
Erkmen, Irak’ta kolaylıkla bastırılan birçok gösteri olduğunu, son gösterilerin de bastırılabileceği ihtimalini değerlendirmek için birkaç güne ihtiyaç duyulduğunu dile getirerek, gösterilerin birkaç gün daha sürmesinin Irak’taki siyasi ve toplumsal dengeleri bambaşka yere götürebileceğini sözlerine ekledi.

Irak'ta gösteriler yönetim krizini tetikleyebilir


Tamer Ashraf
Irak hükümetini ciddi olarak endişelendirecek boyutlara ulaşan gösterilerin sürmesi ve kuzeye doğru yayılması, Irak'ta bilinen tüm dengeleri değiştirebilir.
Irak'ın petrol zengini kenti Basra'da 8 Haziran'da başlayan ve başlangıçta sınırlı bir bölgede az sayıda insanın katılımıyla gerçekleşen gösteriler, bir hafta içinde ülkenin tüm güney vilayetlerine yayıldı. Gösterilerin sona erdirilmesi için Irak hükümeti bazı şehirlerde sokağa çıkma yasağı ilan etti ve ordu dahil olmak üzere güvenlik güçlerini konuşlandırdı. Peki, iki ay önce yeni bir seçimden çıkmış Irak'ta, üstelik iktidarın belkemiğini oluşturan siyasal partilerin en hakim olduğu yerlerde böyle bir sürecin başlamasının dinamikleri neler olabilir?

Gösterilerde neler yaşandı

Yaşananları anlayabilmek için, önce olanlara bir göz gezdirelim, sıralayalım: Basra'da bir petrol tesisine giden yolları, işsizlik ve ekonomik sorunlar nedeniyle kapatan birkaç yüz kişilik gösterici grubuna güvenlik güçlerinin ateş açması sonucunda bir gösterici hayatını kaybetti. Bu olayın ardından gösteriler yayılmaya başladı.
Göstericiler temelde ekonomik sorunlardan kaynaklanan beklentilere sahip. Tüm şehirlerde ortak talep olarak ön plana çıkan hususlar elektrik ve temiz su gibi en temel ihtiyaçların karşılanamaması, işsizlik sorunun çözülmesi ve yaşadıkları bölgelerin zenginliklerinden yararlanma isteği. Kısacası göstericiler ekmek, su, iş ve daha iyi yaşam koşulları istiyor ve bu sorunları çözecek muhataplar arıyorlar.
Irak'ta bu tip gösteriler ilk kez gerçekleşmiyor. 2003'ten sonra birçok kez, özellikle son dönemde neredeyse her yıl bu tip gösteriler irili ufaklı boyutlarda gerçekleşmişti. Özellikle yaz sıcaklarının yoğun olduğu günlerde elektrik kesintilerinin de artması, insanları daha önce de güçlü tepkiler vermeye yönlendirmişti. Ancak bu sefer gösterilerin hem süresi uzadı hem de coğrafyası genişledi. Şu ana kadar Basra, Zikar, Musanna, Necef, Babil, Kadisiye, Miysan, Vasit, Kerbala ve Bağdat'ta, yani Irak'ta Şii Arapların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu her yerde gösteriler yaşandı.
Bu gösteriler sırasında halk Zikar, Miysan, Musenna, Kerbela, Basra ve Necef'te Valilik ya da Vilayet Meclisi binalarını kuşatmaya ya da zorla içine girmeye çalıştı. Ayrıca Samava (Musenna'da) Dava Partisi ve Hikmet Hareketi; Basra'da Dava Partisi, Hikmet Hareketi ve Bedr Örgütü; Necef'te Bedr Örgütü, Asaib Ehli'l Hak ve Hizbullah Ketibesi; Miysan'da Dava Partisi, Hikmet Hareketi ve Irak İslami Yüksek Konseyi; Babil'de ise Sairun, Dava ve Fazilet Partisi'nin binaları ya da ofislerine yönelik eylemler gerçekleştirildi. Gösterilerde dün itibarıyla 8 kişinin öldüğü, 487 kişinin yaralandığı ve 93 kişinin tutuklandığı açıklandı. Ancak bu sayılar her an değişebilir.
Basra başta olmak üzere güneyde bazı vilayetlerde sokağa çıkma yasağı devam ediyor. Ülkenin değişik bölgelerinden (hatta Sünni Arapların büyük çoğunlukta yaşadığı Selahaddin vilayeti de dahil olmak üzere) 6 acil mücadele gücü alayı ile 3 terörle mücadele birimi alayı, ordu ve Haşdi Şabi'ye bağlı milislerin haricinde bu vilayetlere konuşlandırıldı. Olayların daha da genişlememesi için ülkede bir süre internet tamamen kapatıldı, sosyal medya kullanımı yasaklandı. Şu ana kadar göstericiler silahsız olmasına rağmen, pek çok yerde güvenlik güçleri ya da baskın eylemleriyle karşılaşan parti binalarındaki korumalar tarafından halka ateş açıldı. Özetle gösteriler, önceki yıllarda gerçekleşen, başta Sadr Hareketi olmak üzere bazı siyasi partiler tarafından sokağı siyasete alet etmekte kullanılan kısa süreli ve kontrollü sokak gösterilerinden ziyade, Irak hükümetini ciddi olarak endişelendirecek boyutlara ulaştı.

Gösterilerin sebepleri nelerdir?



Aslında mevcut gösterilerin sebepleri üç ayrı, ancak birbiriyle ilintili bir biçimde açıklanabilir: Ekonomik sorunlar, toplumsal dinamikler ve siyasi çözümsüzlük. Bu üç nedeni, tek tek ele almadan önce, dikkat çekilmesi gereken ana husus ise bu dinamikleri meydana getiren en temel sorun: ABD Irak'ı işgal sürecinde sadece eski diktatörü devirmedi, aynı zamanda Irak devletinin tüm kurumlarını yerle bir etti. Eski yapının otoriter liderler ürettiği, bu nedenle Irak'ta demokrasinin yerleştirilebilmesi için eski kurumların yerine yenilerinin konulması gerektiği düşüncesi başlangıçta insanlara kolay itiraz edilebilir bir kavram olarak gelmedi. Ancak ABD, Irak'ta kamu otoritesinin ortadan kaldırırken yenisinin sağlıklı bir biçimde kurulmasını sağlamadı. Tersine, "iktidar paylaşımı" ve "tüm kimliklerin temsili" gibi kulağa hoş gelen kavramlar çerçevesinde, ülkede siyaseti etnik ve mezhepsel çizgiler üzerine inşa etti. Pek çok muğlaklıklar barındıran bir anayasa üzerinden, fiili olarak birbirine bağımlı etnik ve mezhepsel gruplar arasında bir düzen ortaya çıkardı.
Ülkede siyasetin bu biçimde yeniden inşası, liyakate dayalı bir sistem değil, yolsuzluğun domine ettiği, siyasi gücün aynı aktörler arasında dönemsel olarak el değiştirdiği, fakat sonuçta aynı parti ve kişilerin iktidarı kontrol ettiği bir yapı ortaya çıkardı. Tek ürün ihracına dayalı ekonomik yaşamda, devletin ve halkın temel gelir kaynağı olan petrolün yarattığı rantın, yolsuzluğun hakim olduğu bir sistemde yeniden dağıtılması, ülkede ekonomik sorunlar, yeni toplumsal ve bireysel rahatsızlıklar ve siyasi çözümsüzlüğe neden oldu.
Ekonomik sorunlar denilince akla ne geliyor? Irak son derece genç bir nüfusa sahip. 0-25 yaş aralığındaki nüfus ülke genelinin yaklaşık yüzde 59'unu oluşturuyor. Sadece 15-25 yaş aralığı ise nüfusun yüzde 19'unu teşkil ediyor. Irak ekonomisi hızla artan nüfusuna istihdam sağlayacak yatırımlar yapamıyor. Petrol gelirlerinin büyük kısmı güvenlik harcamaları, yüksek devlet giderleri, maaşlar ve yolsuzlukla eriyip gidiyor. Resmi rakamlara göre genç nüfustaki işsizlik oranı yüzde 10 civarında olmasına rağmen, gayri resmi rakamlar bunun iki katı olduğunu gösteriyor. Üstelik istihdam edilenlerin çoğu kalifiye olmayan ve çeşitli aracılarla iş bulan memurlar. Gelirler son derece düşük. Üstelik üretime neden olan yatırımlar bir yana, günlük yaşamı en temelden etkileyecek elektrik sistemi bile yıllardır düzeltilemedi.
Birkaç ay önce benzerlerini Kuzey Irak'ta gördüğümüz talepler, bu sefer ülkenin güneyinde karşımıza çıkıyor. "Zenginliğin üzerinde yaşadığını, ancak bundan yeterince pay alamadığını" düşünen Iraklılar petrol gelirlerinin kendi yaşadıkları yerlerin geliştirilmesi için kullanılmasını istiyorlar. Ancak büyük gelir adaletsizliği, istihdam olanaklarının sınırlı olması ve elektrik, su gibi ihtiyaçların karşılanamaması yaşanan hayal kırıklığının tek nedeni değil.
Ülkedeki toplumsal sorunlar, ekonomik sorunların ve çatışmaların neden olduğu kimlik bölünmesi nedeniyle artıyor. Gösterilerde aşiret kimliği ile dini kimliğin çoğu kez üst üste geldiği örneklerle karşılaşılıyor. Büyük aileler ve aşiretler, Irak toplumunda 50 yıl önceki kadar güçlü olmayabilir fakat hâlâ son derece önemli. Çatışma ortamı içinde Sünni-Şii ayrımını güçlendirmeye çalışan yeni savaş “lordları”, toplumun bir kısmından büyük tepki görüyor. Özellikle DEAŞ tehlikesinin ortadan kalkmasından sonra aşiretler, büyük aileler ya da bireyler artık ekonomik sorunların çözülmesini istiyor ve sürekli siyasal söylemler üzerinden mobilize edilmeyi, kötüye kullanılan bir süreç olarak algılıyorlar.
Siyasi sorunun ise çok boyutlu olduğu söylenebilir: Bu gösteriler çerçevesinde toplum ile siyaset kurumu arasındaki ilişki dikkate alındığında, Irak'taki en önemli siyasal sorunun halkın siyaset kurumuna, siyasi partilere ve onların liderlerine güvenini kaybetmesi olduğu söylenebilir. Irak'ta seçime katılım tarihin en düşük oranında gerçekleşti. Özellikle gösterilerinin gerçekleştiği yerlerdeki katılım, ülke genelindeki katılım oranlarının da çok altındaydı.
2015-2016 yıllarındaki gösterilerden sonra yapılmış bir çalışmada, Irak'ta 30 yaş altı insanların yüzde 60'nın siyasi kurumlardan değil protesto hareketlerinden medet umduğu verisiyle seçime katılım oranları bir araya getirildiğinde, ortaya çıkan tablo net. Halkın önemli bir kısmı siyasi partilerin ve meclisin mevcut sorunlara çözüm bulamayacağını düşünüyor.
Gösteriler sırasında bazı vilayetlerdeki İran karşıtı sloganlar, Humeyni'nin posterinin yakılması gibi olgulara, yukarıda sayılan ve İran'a en yakın olduğu bilinen siyasi partiler ya da milis güçlerinin saldırıya uğraması eklenmeli. Bazı kaynaklar bunu Saddam dönemine özlem veya Baasçıların rolü olarak tanımlıyor. Elbette az sayıda kişi eski dönemi özlüyor olabilir; ancak bu düşünce büyük ölçüde yeni toplumsal gerçekliği reddetmeye dayanıyor. İran eğer Iraklı Şiiler arasında prestijini ve etkisini kaybediyorsa, bunun nedeni Baasçılığın artması ya da Arap milliyetçiliğinin yükselmesi değil, ülkenin sorunlarına çözüm bulması gereken siyasi partilerin ya da güvenlik sorunlarına ilaç olarak lanse edilen silahlı milis grupların (kaldı ki son seçimde ikisi ayrılmaz hale geldi) İran'a yakın olması. Yani muhtemelen Irak halkı ülkedeki çarpık düzenin koruyucusu ve sürmesinin nedeni olarak İran'ı görüyor. Bu nedenle, gösteriler sona erse de bu etki hemen geçmeyecektir. Ancak bu faktör, İran'ın hâlâ Iraklı Şiiler arasındaki en önemli güç oluşunu, en azından kısa vadede değiştirmeyecektir.

Nasıl sonuçlar çıkarılmalı?



Öncelikle, gösterilerin bastırılması için, Irak hükümetinin önceki yöntemleri tekrar ettiği söylenebilir. Belki Haydar İbadi, Nuri Maliki'ye nazaran (en azından başlangıçta) diyalog kanallarını açık tutmuş olabilir. Fakat kısa süre içinde birçok şehre asker yığması ve interneti kapatması, NuriMaliki'nin de uyguladığı yöntemlerdi. Bu yöntemler geçmişte kısa süreli olarak işe yaramış, sonra gösteriler yeniden baş göstermişti. Dolayısıyla bu gösteriler yine bastırılabilir, ancak yapı böyle devam ettiği sürece yenileri yaşanacaktır. Her yeni dalga ise bir öncekinden daha güçlü gelmektedir.
İkincisi, ilginç bir biçimde, pek çok yerde göstericilere ateş açan ya da onları tutuklayanlar sadece polis ve asker değil. Hatta tersine, askerin ve polisin göstericilerle hareket ettiği örnekler de görüldü. Ancak halkın içinden çıkan ve pek çok Şii Iraklıya göre "kahraman" olan Haşdi Şabi milislerinin, farklı örneklerde sivil göstericileri öldürdüğü ortaya çıktı. Muhtemelen bu, milis grupların tamamen siyasallaşmasının bir sonucu. Ortak düşman DEAŞ’a karşı gönüllü bir oluşum iken büyük destek alan milislerin, siyasal birer oluşuma dönüşüp mevcut yolsuzluk ve kötü yönetimlerin bir parçası olmasıyla birlikte, halk nezdindeki değeri farklılaşacaktır.
Çıkarılabilecek bir başka sonuç, Sadr Hareketi'nin sessizliği. Yıllardır tabandan gelen gösterilerin başını çeken hareket bu süreçte sakin. Hatta başlarda Sadr'ın bu sürecin arkasında olduğunu söyleyenler bile oldu. Ancak Sadr sürece sempatiyle baksa da tamamen arkasında duramıyor. Çünkü o da Irak siyasetinin bir parçası. Miysan vilayetinin valisi olan ve verdiği hizmetlerle ön plana çıkan, bu nedenle adı Sadr'ın başbakan olarak önereceği kişi olarak geçen Ali Davayi'nin de valilik binasının kuşatılması, Sadr Hareketi'nin endişesini açıklıyor. Sadr ve politik uzantıları, sıradan halktaki tüm huzursuzluğu yönlendirebilecek kadar güçlü değiller. Unutulmamalı ki Sadr, seçime katılım düşük olduğu için birinci çıktı; önceden diğer partilere giden oyları kendisine yönlendirdiği için değil. Bu nedenle Irak'taki en büyük siyasal partinin “seçimi protesto edenler partisi” olduğu gerçeği yabana atılamaz. Bu çerçevede bugün yaşanan gösteriler, sadece ekonomik sorunlardan kaynaklanan gösteriler olarak görülemez; sorun, seçimin üzerinden 2 ay geçmesine rağmen hâlâ sonuçları ilan edemeyen, hükümet kurma sürecinde adım atamayan ve bu nedenle halkın sorunlarına çözüm bulamayan Irak siyasetine karşı başlayan yerel bir dalgadır.
Yereldir; çünkü aynı sorunlardan muzdarip Kuzey Irak'taki Kürtler ve Sünni Araplar gösterilere henüz dahil olmamıştır. Şimdilik dalgadır; çünkü güvenlik tedbirleriyle bastırılabilir. Fakat gösterilerin sürmesi ve kuzeye doğru yayılması, Irak'ta bilinen tüm dengeleri değiştirebilir. Bu şimdilik zor; ancak Irak'ın ABD ve İran'ın güç mücadelesi sahası haline geldiği ve ülkenin her türlü iç yönlendirmeye açık olduğu dikkate alınırsa, kaynağı hangi ülke olursa olsun, Irak kaosa itilmeye uzak değildir ve bu nedenle dikkatle takip edilmelidir.

3 Ağustos 2018 Cuma

Cumhurbaşkanı Erdoğan '100 Günlük Eylem Planı'nı açıklıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe Millet Kültür ve Kongre Merkezi'nde, "Cumhurbaşkanlığı 100 Günlük İcraat Programı" tanıtım toplantısında kabinesinin eylem planını açıkladı.
Canlı izlemek için tıklayın >

'OVP Ağustos sonuna kadar ilan edilecek'

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Orta Vadeli Programı Ağustos ayı sonuna kadar kamuoyuna ilan etmeyi planlıyoruz. 2019-2023 dönemine ilişkin stratejik plan çalışmalarımıza başladık. Kasım ayı sonuna kadar bunu da tamamlamayı hedefliyoruz." dedi.

'400 proje yeni dönemin ateşleyici gücü olacak'

"İlk 100 günde tamamlanacak proje sayısı binin üzerindedir. Biz bunlardan daha önemli ve öncelikli gördüğümüz 400'üne programda yer verdik." diyen Erdoğan, "Yaklaşık 46 milyar liralık bütçeyle hayata geçirilecek 400 proje, adeta yeni dönemin ateşleyici gücü olacaktır." ifadesini kullandı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Savunma sanayi projelerine ayrı bir önem veriyorum. Programımızda yer alan 400 projenin 48'i savunma sanayimize aittir." diye konuştu.
"Her ne olursa olsun, savunma sanayi projelerinden taviz vermeyeceğiz." ifadesini kullanan Erdoğan, "Türkiye’nin her alanda tehdide, baskıya maruz kaldığı bir dönemde, göbeğimizi kendimizin kesmesine katkı sağlayacak her çalışma kıymetlidir." dedi.


'Yeni adli yılla birlikte yargıda hedef süre uygulamasına geçiyoruz'

Başkan Erdoğan, "100 Günlük İcraat Programımız çerçevesinde, yeni adli yılla birlikte yargıda hedef süre uygulamasına geçiyoruz." şeklinde konuştu.
Erdoğan, FETÖ'nün yargı sisteminde yol açtığı tahribatı süratle giderme noktasında önemli mesafe katedildiğini söyledi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Yargı birimlerince yapılan 40 milyon tebligattan 28 milyonunun elektronik ortamda gerçekleştirilebilmesini mümkün kılacak bir altyapı oluşturuyoruz. " dedi.
Erdoğan, "Çocuklara karşı işlenen cinsel istismar suçları konusunda, toplumun beklentilerine cevap verecek cezai düzenlemelerin yapılmasını sağlıyoruz ve sağlayacağız. Asla bundan taviz yok." ifadesini kullandı.

'Kendi kendimize yeterli bir savunma sanayi kurmaya çalışıyoruz'

"Bir yandan ordumuzun kritik birimlerinde uzmanlığa dayalı bir personel yapısına geçerken, diğer yandan da her alanda kendi kendimize yeterli bir savunma sanayi kurmaya çalışıyoruz." diyen Erdoğan, 
"Göreve geldiğimizde yüzde 25 gibi bir güce sahipken, şimdi bu yüzde 65'e ulaşmıştır. Bunu artık daha da artırmak durumundayız." şeklinde konuştu.

'Emeklilerimize ikinci ikramiyelerini takdim ediyoruz'

Erdoğan, "100 Günlük İcraat Programımız çerçevesinde, emeklilerimize ikinci ikramiyelerini inşallah Kurban Bayramı öncesi takdim ediyoruz." dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Milletimize verdiğimiz 1000 liranın altında emekli maaşı bırakmama sözümüzü yerine getiriyoruz." ifadesin kullandı.

'Kanal İstanbul Projesi'nin taşınmaz devirleri tamamlanacak'

Erdoğan, "100 Günlük İcraat Programı çerçevesinde, Kanal İstanbul Projesi'nin taşınmaz devirlerini tamamlayacak, çevre düzeni planları ve imar planlarını onaya sunacağız." dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Konut, arsa ve gayrimenkul ağırlıklı çalışacak şekilde Emlak Bankasını tekrar faaliyete geçirmeye yönelik başvuruları gerçekleştiriyoruz." şeklinde konuştu.

'Musul ve Basra başkonsolosluklarımız yeniden faaliyete geçiriyoruz' "Münbiç konusunda Amerika ile yürüttüğümüz ortak çalışmaların, aramızdaki diğer sorunlardan etkilenmeden sürmesini bekliyoruz" ifadesini kullanan Erdoğan, "Musul ve Basra başkonsolosluklarımızı, 100 günlük dönem içinde yeniden faaliyete geçiyoruz." dedi.

'İkinci bir deniz sondaj gemisi alıyoruz'

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Denizlerdeki hidrokarbon arama faaliyetleri için ikinci bir deniz sondaj gemisi alıyoruz." 

'Yükseköğrenim yurtlarımızın yatak kapasitesine 75 bin ilave yapıyoruz'

Yükseköğrenim yurtlarının yatak kapasitesine 75 bin ilave yapılacağını belirten Erdoğan, "Kamu yararına çalışan dernek ve vakıfların yurtlarındaki 50 bin öğrenciye verdiğimiz beslenme yardımına barınma yardımını da ekliyoruz." diye konuştu.

'3 ile 4 milyar lira arasında ilave gelir elde etmeyi planlıyoruz'


"Kamu idarelerinin harcamalarında tasarrufu azami düzeye çıkartacak tedbirleri alıyoruz." diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları söyledi:
"Yaklaşık 40 milyar liralık kamu kaynağını tek hesapta yöneterek yılda 3 ile 4 milyar lira arasında ilave gelir elde etmeyi planlıyoruz."

'Biz bu ekonomik savaştan galip çıkacağız'

"Bir ekonomik savaşla karşı karşıyayız. Hiç endişe etmeyin, biz bu savaştan da galip çıkacağız." ifadesini kullanan Erdoğan, "Yastık altından dövizlerinizi, altınlarınızı çıkartın, TL'ye dönüştürün. Yerli, milli direnişinizi tüm dünyaya karşı ortaya koyun." dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle konuştu:
"Kredi derecelendirme kuruluşlarının tamamen taraflı raporları sebebiyle karşılaştığımız zorlukları aşmak için dış borçlanmada Çin piyasasına yöneliyoruz. Bu doğrultuda ilk defa Çin Yuanı cinsinden tahvil ihracı yapıyoruz."

'Güvenlik birimlerimizi güçlendiriyoruz'

Güvenlik birimlerinin güçlendirileceğini belirten Erdoğan, şunları söyledi:
"Emniyete 3 bin polis amiri, 22 bin 500 polis memuru, 7 bin bekçi; jandarmaya 500 subay, 4 bin 156 astsubay, 10 bin 175 uzman erbaş; Sahil Güvenlik Komutanlığına 44 subay, 98 astsubay, 300 uzman erbaş alarak güvenlik birimlerimizi güçlendiriyoruz."

20 bin sözleşmeli öğretmen daha atanacak

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ülke genelinde 20 bin sözleşmeli öğretmen daha atanacağını söyledi.

8 Aralık 2018 Cumartesi

Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen kaosundaki rolü

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

BAE Yemen’de çeşitli yerel milis güçleri ve kendi askerî birliklerini kullanırken Blackwater ve Reflex Responses gibi güvenlik şirketleriyle de işbirliği yapıyor.
Geride bıraktığımız yaklaşık 8 yıllık Yemen krizinde, siyasi ve insani durum ciddi şekilde karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hal almış durumda. Yemen’in stratejik önemi ve ülkenin ticari geçiş güzergahında olması, küresel güçler kadar bölgesel aktörlerin de iştahını kabartmış durumunda. Bugün Yemen küresel ve bölgesel aktörlerin ticari ve hegemonik mücadelelerinin tam ortasında kalmış durumda.
2011 yılında Yemen’de yükselen özgürlük ve eşitlik taleplerinden Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) pek memnun olmadığı aşikar. Bu bağlamda BAE, statükonun sürmesi için bir yandan özgürlük taleplerinin önünü kesmeye çabalarken öte yandan da Husilerin yeni işgallerini durdurmak için askeri operasyonların başını çekiyor.
Arap isyanları ve BAE: Yumuşak güçten askeri müdahalelere Modern Ortadoğu’nun kuruluşunda Basra körfezinde yer alan 7 emirliğin anlaşmasıyla kurulan BAE’nin uluslararası politikasını karakterize eden, petrolden sağladığı gelirle dış yardımları, yatırım projelerini finanse etmesi ve uluslararası misyonlara finans sağlamasıydı.
2011 yılıyla birlikte “Arap Baharı”nın bölgede yol açtığı yeni dinamiklere karşı BAE’nin ve genel olarak Körfez ülkelerinin finansal ve diplomatik arayışların yanı sıra askeri harekâtlarla sert müdahalelere başlamış olması, özellikle BAE açısından yeni bir evreye geçildiğine işaret ediyor. Mısır, Suriye ve Irak’ta finans endeksli politikaları aşan bu yeni yaklaşımla Libya’da uçaklarını Mısır Hava Kuvvetleri ile yan yana havalandıran BAE, Kızıldeniz’e ve Aden körfezine kıyısı olan birçok ülkede askeri üs kurma peşinde. Cibuti, Somali ve Eritre’deki hamlelerinin ardından, Yemen krizindeki askeri müdahalesi, BAE’nin dış politikada yeni müdahaleci askeri yaklaşımını tarif ediyor.
BAE’nin güvenlik endeksli bu yaklaşımının altında birden fazla motivasyon yatıyor. Geleneksel BAE dış politikasında İran önemli bir yer tutsa da, özellikle Libya, Mısır ve Yemen askeri müdahalelerinde, İslami gruplara karşı hareket etmek temel teşkil ediyor. “Arap Baharı”ndan sonra, özgürlük yanlısı gruplar da (en az İran kadar) BAE tarafından ulusal güvenliğini tehdit eden temel unsurlar olarak algılandı. BAE yöneticileri bunu birçok defa dile getirmişlerdi. Körfez monarşilerinin meşruiyetine meydan okuyan bu gelişmelere karşı BAE Suudi Arabistan, Mısır ve statüko yanlısı diğer aktörlerle birlikte bölgesel bir ittifakın kurulması girişiminin başını çekiyor.
BAE’nin bu yeni yaklaşımını destekleyen birçok Batılı müttefiki de var. Askeri doktrinini büyük ölçüde ABD’den alan BAE, ABD’nin resmi kurumlardan olduğu kadar, aynı zamanda birçok Batılı güvenlik şirketinden de askeri danışmanlık hizmeti alıyor. BAE Yemen’de çeşitli yerel milis güçleri ve kendi askerî birliklerini kullanırken Blackwater ve Reflex Responses gibi güvenlik şirketleriyle de işbirliği yapıyor.
Husi karşıtı Arap Koalisyonu’nda yer almasına rağmen çoğu zaman tek başına hareket eden BAE, Yemen’e ait birçok stratejik noktayı ve limanı tek taraflı olarak ele geçirdi. BAE bugün Yemen kıyılarında (başta Aden körfezi olmak üzere) birçok limanını ele geçirmiş durumda. Babü’l Mendep deniz trafiğini kontrol altına almaya çalışan BAE, Eritre’de bir askeri tesis kurdu ve 2017 yılında Somali’de de aynı girişimde bulundu. Bu noktada BAE’nin bir diğer hedefi de Kızıldeniz’in en büyük limanı olan Hudeyde limanını ele geçirmek.
BAE bu yeni vizyonunda yerli silah endüstrisiyle askeri caydırıcılığını geliştirmeyi amaçlıyor. 2011 yılında Arap Baharı ile birlikte bölgesel düzeninin temelleri sarsılan Körfez’in, BAE önderliğinde yeni bir düzen kurma peşinde olduğunu görmek mümkün.
BAE’nin Yemen stratejisi
Arap Baharı sürecinden sonra askeri anlamda bölgeye angaje olan BAE, Arap Koalisyonu’nun motor gücü konumunda. Suudi Arabistan ile birlikte hareket eden BAE’nin Suudi Arabistan’dan farklı bir yaklaşımı var. BAE’nin amacı Yemen’in toprak bütünlüğünün sağlanması değil, o güvenlik, ekonomi ve bölgenin statükosunu korumak gibi motivasyonlarla Yemen’e yaklaşıyor.
Bu çerçevede makro planda baktığımızda, Yemen krizinde Çin ve ABD gibi küresel güçlerin yanında, bölgesel anlamda İran, Suudi Arabistan ve BAE önemli aktörler olarak ön plana çıkıyor. Yemen'deki askeri varlığı ve taşıyıcı rolünden dolayı BAE, kimi zaman Suudi Arabistan’ın yaklaşımını da yönlendiren bir aktör haline geldi.
Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin mutlak ticari hakimiyetine meydan okuma niteliği taşıyan Çin’in yeni ipek yolu projesinin, Ortadoğu’da da önemli bir değişime yol açacağı öngörülüyor. Çin’in söz konusu projesinden etkilenecek ülkelerin başında BAE var. Yemen’in kıyılarından geçen uluslararası ticari rotaları ve uluslararası petrol nakliyatı, söz konusu krizi Çin’in yeni ticari planlarıyla yakından ilişkilendirilebilir. Dubai ve Abu Dabi gibi ticari merkezlerinin cazibeli konumlarını kaybetmesi korkusuyla BAE, Yemen’e ait sahil kentlerini ve limanlarını ele geçirmeye çalışıyor. Yemen’in istikrara kavuşması halinde, buradaki limanların potansiyel olarak BAE limanlarının yerini alabileceği senaryoları ileri sürülüyor. Bu çerçevede BAE, hâlihazırda başta stratejik Sokotra adası ve Aden körfezinin girişinde bulunan Miyun adası olmak üzere, Aden, Duba, Belhaf, Meha limanlarını ve son olarak Hudeyde limanını ele geçirmek için mücadele veriyor.
BAE 2015 yılından itibaren birçok sivilin ölümüne sebep olduğu gibi, başta stratejik adaları olmak üzere, Yemen’in limanlarını ve yer altı zenginliklerini de ele geçirmiş durumda. BAE’nin Yemen’deki askeri varlığı, ele geçirdiği enerji kaynakları ve geçiş yolları, Husi karşıtlığı retoriğini aşan bir durum sergiliyor. Bu bağlamda, BAE’nin Yemen’deki temel motivasyonunun esasında Aden körfezi ve Hint okyanusundaki çıkarlarını garanti altına almak olduğunu görülüyor.
BAE ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği Arap Koalisyonu’nun askeri müdahalesini meşrulaştıran en önemli gerekçe ise İran’ın Yemen’deki varlığı. BAE’nin İran’la ticari ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda, Yemen’in İran’la kurduğu ilişkinin bahane edilmesine şüpheyle yaklaşmak gerekiyor.
BAE Yemen'de Sünni gruplara da karşı
Öte yandan, BAE’nin Yemen’e müdahalesindeki gerekçelerinin en önemli unsurunu özgürlük yanlısı grupların varlığı oluşturuyor. 2011 yılından itibaren bölgede yaşanan değişim ve özgürleşme ortamından rahatsız olan BAE, statükonun korunmasının en etkili aktörleri arasında yer alıyor.
Bir devlet olarak kuruluşundan itibaren gerek askeri gerekse siyasal elitler özelinde Batı etkisinin en açık ve net görüldüğü Körfez ülkesi BAE. Bu anlamda, statükonun ve mevcut konjonktürün muhafaza edilmesinin BAE’nin en önemli görevi olduğunu görmek mümkün. Bölgesel statükoya meydan okuyan özgürlük yanlısı yerli grupları bastırmaya çalışan BAE, son olarak Taiz ve Aden kentlerinde Sünni siyasal güçlere karşı operasyonlar başlattı. BAE Yemen projeksiyonunda kendisiyle aynı fikirde olmayan çeşitli yerel gruplara karşı da savaş açmış durumda.
Yemen’de 2015 yılında başlayan Arap Koalisyonu’nun askeri operasyonunda BAE’nin askeri varlığı 30 adet F-16 savaş uçağı, 4 bin asker, yaklaşık bin 500 özel harekât mensubu ve yüzlerce yabancı şirket “danışmanı”ndan oluşuyor. BAE Yemen’deki askeri varlığının yanı sıra binlerce yerel silahlı milisi de eğitiyor. Alternatif olarak eğitilen ve maaşı ödenen Hadi’ye bağlı bu birlikler, BAE’nin Yemen’in geleceğiyle ilgili uzun vadeli planları hakkında fikir verebilir. Birleşik bir Yemen’den ziyade kendi jeopolitik çıkarlarını önceleyen BAE’nin, eğittiği milisler sayesinde, başta liman kentleri olmak üzere, Yemen’in stratejik noktalarını elinde tutmak istediği görülebilir. Savaş sonrası güç dengelerinin şekilleneceği Yemen’de, desteklediği söz konusu gruplar sayesinde BAE’nin, “Yemen paylaşımında” payını maksimum düzeyde tutmak isteyeceğini söylemek mümkün.
BAE Yemen’de her ilde farklı yerel askeri ve siyasi grupları destekliyor, askeri eğitim vererek silahlandırıyor. Birbirinden kopuk ve habersiz bu yerel askeri gruplar, birleşik Yemen fikrini zayıflattığı gibi, orta vadede önemli sorunlara yol açacak gibi görünüyor. Kimi zaman kendi aralarında çatışan bu güçler, son olarak Hadi hükümetine bağlı devlet ordusuna karşı Aden havalimanın kontrolüyle ilgili olarak şiddetli çatışmalar yaşamıştı.
BAE’nin Yemen’deki gizli hapishaneleri
Yemen’in güney bölgelerindeki en etkin yabancı güç olan BAE ile ilgili en önemli endişe kaynağı ise başta Sokotra adası olmak üzere güney illerinde işkenceyle dolu gizli hapishanelerin varlığı. Uluslararası medyanın gündeme getirdiği gizli hapishaneler, henüz Arap Baharından önce, ABD tarafından El-Kaide’ye karşı mücadelenin bir parçası olarak kurulmuştu. 2009 yılında Obama hükümetinin kapattığı bu gizli işkence merkezlerini BAE’nin tekrar aktif hale getirdiği ifade ediliyor. Haziran ayında İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün yayınladığı raporda, BAE’nin “güvenlik operasyonları” sırasında onlarca kişiyi zorla kaybetme ve keyfi gözaltında tutma gibi uygulamalar gerçekleştirdiği ifade ediliyor. Temmuz ayında benzer iddiaları Uluslararası Af Örgütü de raporlamıştı. Husiler’den ziyade, güneydeki Sünni gruplar arasında siyasi muhaliflikleriyle tanınan ve kimi zaman da BAE’nin politikalarına itiraz eden Hadi hükümetine bağlı güvenlik güçlerinin ve yerel hükümet görevlilerin bu tür gizli hapishanelerde tutulduğu ifade ediliyor. Öte yandan BAE’ye itaat etmeyen kimi kabilelerin önde gelenlerinin, gazeteci ve aktivistlerin de hukuksuz bir şekilde gözaltına tutulduğu kaydediliyor. Meşru Yemen hükümetinin soruşturulmasını istediği bu iddialar karşısında, BAE’li yöneticiler gizli hapishaneler ve işkence merkezlerin varlığını reddetmişti.
BAE’nin kontrolündeki güney bölgelerinde farklı isimler altında binlerce kişiden oluşan onlarca milis grubu var. Çoğu zamanda yerel çetelerden ve başıbozuk sokak kabadayılardan oluşan bu tür gruplar, Yemen’in birlik fikrini tehdit eden önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. Yemen’in geleceği hakkında bir tasavvura sahip olmayan bu grupların, savaş sonrası dönemde de Yemen’in güvenliği ve genel asayişi için önemli bir sorun kaynağı olarak kalacağı düşünülüyor.
BAE’nin Yemen müdahalesinin iç yansımaları
BAE’nin son dönemde askerileşme eğilimi gösteren dış politika yaklaşımının, emirliklerin içinde süregelen bazı iç problemlerin ve sıkıntıların ortaya çıkmasına sebep olacağı fikri giderek güçleniyor. Aşırı askeri harcamaların ve özellikle Yemen’deki insan hakları ihlallerinin, birçok emirlikte ciddi endişeler uyandırdığı söyleniyor. Endişelerini ifade eden Dubai eski polis müdürünün, Muhammed bin Zayid’e açık bir uyarısı olmuştu. Polis müdürüne göre, uzun süren söz konusu askeri müdahale Yemen’i “başarısız devlet” haline getirecek ve sonu gelmeyen bir savaş ihtimalini doğuracaktır.
Sonuç olarak, BAE’nin Yemen’e askeri müdahalesi ve yol açtığı insan hakları ihlalleri, birliği oluşturan emirliklerin bazılarında ciddi rahatsızlık meydana getirmiş durumunda. Yedi emirlikten oluşan BAE’nin anayasal kurumları başta olmak üzere, mevcut askeri harcamalardan ve müdahaleci politikalarından memnun olmayan bir kitle var ve bu kitle giderek daha da büyüyor. Abu Dabi Emiri Muhammed bin Zayid’e karşı muhalefetin ve itirazların giderek artacağını öngörmek de mümkün. Zira siyasal temsil sisteminden memnun olmayan olan kimi emirliklerin, BAE’nin federal yapısını yeni bir sınav alanı haline getirme ihtimali de kuvvetli görünüyor.

27 Şubat 2019 Çarşamba

Türkiye Ve Dünyadan Öne Çıkan Haberler

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ






Cumhurbaşkanı Erdoğan bazı kanaat önderleriyle görüştü

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Biz tökezlersek Avrupa'dan Amerika'ya kadar tüm Batı'da yükselişe geçen İslam düşmanları adeta zincirlerinden boşalmışa döner." dedi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Bugün Türkiye'nin 81 vilayetinin hepsinde olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki illerimizde de fiziki geri kalmışlıktan söz edilmesi artık mümkün değil." dedi.

Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden bazı kanaat önderleriyle bir araya geldiği görüşmeye ilişkin görüntü paylaşıldı.


Cumhuriyet tarihinin en büyük deniz tatbikatı devam ediyor.

Cumhuriyet tarihinde ilk defa ana vatanı çevreleyen üç denizde 103 geminin katılımıyla eş zamanlı gerçekleştirilen "Mavi Vatan2019 Tatbikatı" devam ediyor.
Cumhuriyet tarihinde ilk defa ana vatanı çevreleyen üç denizde 103 geminin katılımıyla eş zamanlı gerçekleştirilen "Mavi Vatan 2019 Tatbikatı" sürüyor.
Genelkurmay Başkanlığı Yıllık Tatbikat Programı çerçevesinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığınca planlanan ve Deniz Harp Merkezi Komutanlığı tarafından sevk ve idare edilen tatbikat, Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz olmak üzere aynı anda 3 denizde ilk defa icra edilecek fiili bir tatbikat olarak gerçekleştiriliyor.


Tatbikatın Doğu Akdeniz'i kapsayan bölümüne, Marmaris Aksaz Limanı'ndan çıkan 5 fırkateyn, 4 hücumbot, 2 denizaltı, 2 mayın avlama gemisi, 1 amfibi çıkarma gemisi, 1 akaryakıt gemisi, 4 yeni tip karakol botu, 1 Sahil Güvenlik Arama Kurtarma Gemisi ve 3 yardımcı sınıf gemileri ile SAS, SAT ve Amfibi hücum timleri ve deniz ve hava kuvvetlerine bağlı unsurlar katılıyor.

ABD Başkanı Trump ile Kuzey Kore lideri Kim bir araya geldi.

ABD Başkanı Trump ve Kuzey Kore lideri Kim, Vietnam'ın başkenti Hanoi'de bir araya geldi.
ABD Başkanı Donald Trump ile Kuzey Kore lideri Kim Jong-un Vietnam'ın başkenti Hanoi'de bir araya geldi.
Akşam yemeğinde bir araya gelen iki liderin görüşmesi samimi bir atmosferde başladı.
Singapur'da geçen yıl haziran ayında düzenlenen ilk zirvenin ardından ikinci zirve için bir araya gelen iki lider, akşam yemeği öncesi el sıkışarak ve gülümseyerek basına poz verdi.
Kuzey Kore lideri Kim, burada yaptığı konuşmada, "Geçen 261 günlük süre gerçekten çok büyük çabalara sahne oldu ve aynı şekilde sabırla da bu zaman zarfı içinde çaba gösterildi." dedi.

Kim, söz konusu görüşmeye ilişkin, "Başarılı bir görüşme olmasını umuyoruz." ifadesini kullandı.

Hocalı soykırımını unutmayalım, unutturmayalım.

Hocalı katliamı, Ermeni vahşetinin zirvesidir. Hocalı’da hunharca katledilenler sırf Azerbaycan halkından oldukları için sistemli, kin dolu ve kanlı bir akıbete, soykırıma maruz kaldılar.
On dördüncü asrın ünlü İslam alimi, tarihçi ve yazar İbn Haldun “coğrafya kaderdir” der. Toplumlar kendilerini kuşatan çevresel ve sosyal şartları ve komşularını seçme hakkına sahip değildir. 

Dostluktan yana, barışçıl halklar ve devletler kelimenin tam anlamıyla şanslıdırlar. Son iki yüz senelik tarihimize dönüp baktığımızda, Azerbaycan halkı için bunlardan bahsetmek zor olduğu gibi, komşuluk ilişkilerinde şansının hiç yaver gitmediğini de söylemek mümkün. Kafkasya’ya yabancı ve sonradan gelme bir unsur olan Ermenilerle komşuluk, halkımıza iki asırdır acılarla dolu bir kader getirmiş oldu.

Unutmayalım ki Ermeni lobisinin dünya çapındaki yalan mekanizması tam kapasiteyle çalışmaktadır. Buna dur diyecek, fitnelerini kendi başlarına yıkacak tek çare yine bizim hak sesimizdir.


BAE ve Suudi Arabistan Kızıldeniz’i bir içdeniz halinegetirmeye çalışıyor.

Kızıldeniz'in Hint Okyanusu’ndaki stratejik konumu, Bab el-Mendeb boğazı ve Süveyş kanalı gibi dünyanın en önemli su yollarını içinde barındırıyor olması, ekonomi ve güvenlik açısından bölgenin jeopolitik değerini arttırıyor.
Kızıldeniz bölgesindeki küresel güç rekabeti her ne kadar antik çağlara kadar uzansa da, bölgeye dönük bu rekabet, deniz ulaşımında yaşanan gelişmelere bağlı olarak 1488 yılında Avrupalıların Afrika’nın güney ucundan dolanıp Hindistan’a ulaşmalarıyla yoğunlaşmıştı


28 Şubat postmodern darbe nedir?.

28 Şubat zulmünün toplumda açtığı yaralar hala taze. Mağdurlar “Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile kazanımlar elde edildi. 28 Şubat zihniyeti farklı kimlikle pusuda. Eline fırsat geçtiğinde kazanımları ortadan kaldırma hevesinde olanlar var. Davaya sahip çıkılmalı” dedi.

Tarihe postmodern darbe olarak geçen 28 Şubat'ın toplumda açtığı derin yaralar hala taptaze. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun "28 Şubat bin yıl sürecek" sözü hiç unutulmadı. Rejim ve başörtüsü tartışmalarıyla zulmedilen nice insan hafızasındaki yerini koruyor.


27. yılında Hocalı soykırımı: Nedenler ve sonuçlar.

25-26 Şubat 1992'de eski Sovyet zırhlı birliğinin de desteğini alan Ermenistan ordusu Karabağ bölgesindeki Hocalı’da sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmadan 613 kişiyi soykırıma tabi tuttu.
Hocalı Soykırımı’nın üzerinden 27 yıl geçti. 25-26 Şubat 1992 tarihlerinde, Hankendi’deki 366 sayılı eski Sovyet zırhlı birliğinin de desteğini alan Ermenistan ordusu Azerbaycan’ın Karabağ bölgesindeki Hocalı’da sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmadan 613 kişiyi en ağır işkenceler uygulayarak soykırıma tabi tuttu. Katledilenlerin 63’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’i ise yaşlıydı. Soykırım sırasında sekiz aile tamamen yok edildi.

Bu vahim olaydan 487 kişi ağır yaralı olarak kurtuldu. Bin 275 kişi esir alındı, 150 kişi ise kayboldu. Yirmi altı çocuk hem yetim hem öksüz, 130 çocuk ise ebeveynlerinden birini kaybetti. Kuşatma altındaki insanların çoğu acımasız yöntemlerle öldürüldü. 
Uluslararası kuruluşlar ve dünya medyası olayı “insanlık dramı” olarak nitelendirdi. Esir alınanlara, özellikle de kadın ve çocuklara acımasız işkenceler uygulandı, ailelerinin gözü önünde tecavüz edildi.

Dünyayı ayağa kaldıran olay! Peş peşe açıklamalar geldi

Hindistan ile Pakistan arasındaki gerginlikle ilgili olarak Çin, ABD ve Fransa'dan açıklama geldi. 
Fransa, Hindistan'ın saldırısını "meşru" gördüklerini açıkladı.
Pakistan ve Hindistan arasında gerçekleşen sıcak temaslar sonrasında dünya ülkelerinden peş peşe açıklamalar geldi. 

Bugüne kadar 'Vazgeçin' diyorlardı şimdi 'Vazgeçmezseniz'demeye başladılar.

2019 öyle bir yıl ki, yerel seçim gündemine boğulmadan etrafta neler olup bittiğini çok yakından takip etmek tercihten öte bir zorunluluk haline dönüşmüş durumda.
Bugün, 31 Mart ve sonrası için Türk Amerikan ilişkilerine dair bir 'Senaryo analizi' yapma niyetindeyim.
Önce, gözümüzün önünde gelişmekte olan bir takım meseleleri veri olarak kabul edip öyle ilerleyelim.
Soçi’de yapılan Türkiye/Rusya/İran üçlü zirvesinin hemen öncesinde, Ankara’daki ABD büyükelçiliğinden isminin verilmesini istemeyen yetkili bir isim gazetecilere şöyle şeyler söyledi: 

Necmettin Erbakan 8.ölüm yıl dönümünde anılıyor

Eski başbakanlardan Pof. Dr. Necmettin Erbakan vefatının 8.yılındı anılıyor. Hayatı mücadelelerle geçen Refah Partisinin kurucu lideri Erbakan Saadet Partisi'nin genel başkanı iken 2011 yılında hayatını kaybetti.

Eski başbakan Necmettin Erbakan, ölümünün 8. yılında birçok devlet adamı ve vatandaşlar tarafından anılıyor. Peki Necmettin Erbakan kimdir? İşte Necmettin Erbakan'ın hayat hikayesi...


26 Kasım 2018 Pazartesi

Türkiye artık bağımlı değil bağlı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Özal, Erbakan ve Erdoğan! Türkiye artık bağımlı değil bağlı
Tamer Ashraf
Türkiye'nin savunma sanayinde geldiği noktayı değerlendiren Güvenlik, Strateji ve İstihbarat Uzmanı, AYBÜ Öğr. Ü. Dr. Merve Seren, "Müttefiklerimizle politik çıkarlarımız uyuşmadığında silah ambargolarına maruz kalırdık. Artık durum öyle değil. Bugünün Türkiye’si güvenlik ve savunma politikasını bağımsız icra edebilecek düzeyde; ittifaklarına “bağlı” ama “bağımlı” değil." dedi.
Avrupa ülkeleri ABD ve İngiltere’den bağımsız ordu kurmayı tartışıyor. Yapalım diyen Fransa’nın caddeleri aniden alev aldı! Güçlü bir savunma sanayiine sahip olan İngiltere, ilk robot ordusuyla tatbikat gerçekleştirdi! Türkiye ise 103 şehidin katili 18 teröristi geçen hafta “eşek arısı” adlı mini dronla imha etti. Savunma Sanayiinde yaşanan büyük değişimde Türkiye'de yerini aldı. 2002'de 66 proje yürüten Türkiye, şu anda 553 projeyi yürütüyor, kendi İHA ve SİHA'sını üretiyor... Ancak iş bununla da bitmiyor...
“Stratejik İstihbaratın Güvenlik Stratejileri ve Politikaları Açısından Yeri ve Önemi” başlıklı teziyle doktora çalışmalarını tamamlayan, savaş, strateji, savunma yönetimi ve istihbarat konularında lisans ve lisansüstü dersler veren Seren Star'dan Fadime Özkan'a verdiği röportajda çarpıcı bilgiler aktardı: “Türkiye’nin İHA’da kat ettiği mesafe bir derinlik başarısıdır. Bunun ürün skalasına sirayeti gerek. 2002’de Türk savunma sanayiindeki proje sayısı 66 iken rakam 2016’da 553’e çıktı. Ciro da 6 milyar dolara yükseldi. Ancak yeterli değil”.
Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’ya karşı daha önce hiç olmadığı kadar başarılı operasyonlar yapıyor. Bunun arkasında siyasi bir netlik, bütünlük, kararlılık var elbette ama asıl önemlisi askeri bir kapasite de var. Bu kapasitede yerli üretim silahların etkisi ne kadar?
15 Temmuz darbe teşebbüsünün hemen akabinde 24 Ağustos 2016 günü Fırat Kalkanı Harekatı başlatıldı ve bu operasyon 27 Mart 2017’ye kadar sürdü. Böylesine vahim bir darbe senaryosunun ardından TSK’nın bu kadar kısa sürede toparlanıp başarılı bir operasyon yürütebileceğini kimse tahayyül etmiyordu. Kaldı ki TSK, 2018 Ocak’ında başlatılan Zeytin Dalı Harekâtı namı diğer Afrin Operasyonu’nda sergilediği performans ile askeri kapasitesinin gücünü yeniden teyit etmiş oldu. Afrin Operasyonu, gerek TSK’nın gerekse savunma sanayiinin özgüvenini arttırdı. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı aynı zamanda savunma sanayiinin eskiye nazaran çok daha pro-aktif bir yapıya kavuştuğunu gözler önüne serdi.
Ancak burada bir şeye dikkat çekmemiz gerekiyor; biz askeri kapasite ile neyi kast ediyoruz? Sizin askeri gücünüz; haiz olduğunuz tüm imkan ve kabiliyetleri ihtiva eder. Bu salt ordu mevcuduyla yani istihdam edilen asker sayısıyla açıklanacak kadar basit bir mevzu değil. Keza terörle mücadeledeki başarınızı, sahip olduğunuz silah sistemlerine dayandırmak da bir o kadar indirgemeci bir yaklaşım olur. Zira TSK’nın muzaffer olmasının arkasında; mesleki tecrübe, profesyonellik, askeri teknolojiyi edinim ve kullanma becerisi, mobilizasyon, esneklik, harekat sahasına adaptasyon, kuvvetler arası koordinasyon, finansal yeterlilik, ulusal güvenlik mekanizması içerisinde yer alan kurum ve kuruluşların uyum ve işbirliği -MİT-TSK işbirliği- gibi, devlet-dışı silahlı aktörlere operatif yeterliliğin kazandırılması -Özgür Suriye Ordusu- gibi birçok unsur kritik rol oynar. Öte yandan maddi unsurların yanı sıra, manevi ve moral unsurları da hesaba katmak durumundasınız. Bu anlamda zafer, askeri taktik ve stratejiler kadar; ordunun moraline, azim ve cesareti ile kararlılığına da bağlıdır.


STRATEJİ Mİ SİLAH MI?


Zaferi getiren şey silah mıdır strateji mi?
Savaş Sanatı’nın iki duayen ismi var. Milattan önce beşinci ve üçüncü yüzyılda yaşayan Çinli stratejistler Sun Tzu ile Zhuge Liang. Sun Tzu; “Taktikleri olmayan strateji, zafere giden en uzun yoldur. Stratejisi olmayan taktikler ise yenilgiden önceki gürültüdür” der. Liang’a göre ise; “...üzerinde fikir birliği olmayan bir strateji, elinizde bir milyon kişilik bir ordu bile olsa düşmana gerekli korkuyu veremez”. Günümüzde bu tezler halen geçerli. Kısaca ister konvansiyonel savaşta ister terörle mücadelede olsun, doğrulttuğunuz silahtan daha ziyade akılcı stratejiler ve doğru hamleler belirleyici bir üstünlük kazandırır. Dolayısıyla hem siyasi atmosferi hem de harekat sahasını çok iyi okuyarak analiz etmeli; müteakiben askeri strateji ve taktiklerinizi belirlemek durumundasınız. Silah sadece sizin stratejinize hizmet eden bir araçtır; önemli olan bu aracı nerede, ne zaman, kime karşı ve nasıl kullanacağınızı hesap edebilme yeteneğinizdir. Rakiplerinize karşı izleyebileceğiniz en akılcı yöntem ise, “savaşmadan zafer kazanmak” prensibidir.


İŞ İHA’DA BİTSEYDİ ABD AFGANİSTAN’DA SONUÇ ALIRDI


Son dönem yürütülen terörle mücadelede İHA ve SİHA’ların rolü çok mühim. Mesela 103 şehidin katili olan 18 terörist “eşek arısı” adı verilen bir mini drone sayesinde etkisiz hale getirildi. İHA’lar SİHA’lar nasıl bir avantaj sağladılar?
Silah, terörizmle mücadele ederken kullandığınız araçlardan birisidir. Halihazırda İHA’lar en fazla kullanılan platformlar olarak devredeler ve şüphesiz bir ‘oyun değiştirici’ konumundalar. Bu bağlamda BAYRAKTAR İHA sistemleri, TSK’nın sınır ötesi harekatlardaki en büyük vurucu gücü olarak görev yapıyor. Ancak unutulmamalıdır ki, İHA’nın tespit, gözetleme ve imha gibi tüm görev yazılımları ve en nihayetinde komuta ve kontrolü ‘insan’dadır. Açıkça; insan aklının yerini makinalarla ikame edemezsiniz. Dolayısıyla savunma sanayiinde ve operatif misyonlarda istihdam ettiğiniz ‘mühendis’ ve ‘asker’ en büyük yatırımınızdır. Zira bugün İHA’ların yerini yarın daha farklı otonom sistemler alabilir, harekat sahasındaki değişim ve ihtiyaçlara göre askeri teknoloji kendisini sürekli yenilemekte.
Yarın harp meydanlarında bahsettiğiniz “Eşek Arısı” yerine belki yürüyen ve uçan 16 gramlık mini piyadeler göreceğiz. Geçen hafta İngiltere otonom sistemlere dayalı bir tatbikat gerçekleştirdi. Robot askerlerin boyutu belki küçülecek. Eşek Arısı türündeki İHA’lar, ekseriyetle özel kuvvetler ve istihbarat örgütleri tarafından yüksek öncelikli hedefleri yakın gözetleme ve keşfi maksatlı kullanılan sistemlerdir.
Tabii bazı görevler kapsamında Kara Kuvvetleri ve Deniz Piyadeleri tarafından da kullanılır. Bu tür İHA’ların en büyük avantajları son derece hafif ve küçük boyutta olmaları, nesnelere/canlılara benzemeleri ve çok kolay kamufle oldukları için tespitlerinin zor olmasıdır.
Diğer taraftan terörle mücadele; son derece kapsamlı, derin ve yoğun bir güvenlik yaklaşımına ihtiyaç duyar. Şayet böyle olmasaydı İHA’ları en fazla kullanan ülkelerin başını çeken ABD, bugün Taliban karşısında çoktan zafer ilan etmiş olurdu. Oysa gelinen aşamada Taliban, Afganistan’ın yüzde 70’ini yeniden kontrol altına almış durumda. Bu örnek, yüksek teknoloji üreten devletlerin de terörle mücadelede yüzde yüz başarılı olamayacağının en somut tezahürü.


ARTIK PKK DA DRONE KULLANIYOR!


Terörle mücadelede Türkiye çok mühim aşama kaydetti İHA’lar bunda rol oynadı ama PKK da karşı taktikler geliştiriyor. İHA kullanıyor mesela?
Hukuki boyutta gelinen mevcut aşama uluslararası sivil havacılığa ilişkin düzenlemelerdir. Yakın gelecekte havaalanında uçaklarla İHA’ların yan yana kalkışına şahit olabiliriz. Sonuçta İHA üretimi o kadar hızlı artıyor ki, sadece bunların kalkış ve inişleri bile mevzuat düzenlemesi gerektiriyor. Türkiye’de bu tür konularda yetkili mercii Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’dür. SHGM’nin 22 Haziran 2016 tarihli “İHA Talimatı”, örneğin suç işlemenin önüne geçmek maksadıyla kişilere tescil ve kayıt zorunluluğu getirmiştir. Kısaca İHA’ların hava sahasına entegrasyonundan uçuşa elverişlilik standartlarına, tahsis edilen kontrol linki frekanslarından müşterek çalışabilirliğe birçok hukuki düzenleme önümüzde duruyor.
Geleceğin harekât konseptlerinde “sürü halinde harekâtlara tanıklık edeceğiz. Aslında bu şimdiden geçerli olmaya başladı. Tarihte ilk defa sürü halinde İHA kullanarak saldırı yöntemi devlet dışı silahlı aktörlerden tarafından yapıldı. DEAŞ, Irak’ta koalisyon unsurlarına ve Irak Güvenlik Güçlerine karşı saldırırken, HTŞ, Rusya’nın Tarsus ve Humeyyim üslerine saldırdı. Son olarak bu tarz saldırı yönteminin PKK tarafından kullanılmaya çalışıldığını gördük. Daha önce 2016 ve 2017 yıllarında PKK’nın tek bir İHA ile saldırı denemelerinde bulunduğunu görüyoruz. 10 Kasım 2018 tarihinde ise, Şırnak’ta 8 adet plastik patlayıcı yüklü İHA ile sürü saldırı girişiminde bulundu.
X-UAV Talon tipi İHA’lar ile tören alanlarına yaptığı kamikaze saldırılarda tören alanında bulunan jammerlar sayesinde EYP’ler patlamadı. Yakın gelecekte bu tarz saldırıların sayısında artış olabilir. Bu sebeple İHA konusuna dair en önemli mevzulardan birisi, terör örgütlerinin İHA teknolojisine adaptasyonları ve kullanımın yaygınlaşması olacaktır. Sürü harekatlarının yanı sıra “insansız sistemler odaklı hava savunması” ile “ağ merkezli komuta kontrol ve harekat” önemli başlıklar olacaklardır.


İTTİFAKLARA BAĞLI AMA BAĞIMLI DEĞİLİZ


Türkiye ne yapmalı?
Türkiye için önemli olan ise, kendi silahını üretmesinin her zaman için bir ‘çarpan etkisi’ yaratacağını unutmamasıdır. Doğu-Batı Almanya birleştikten sonra Doğu Almanya’nın elindeki kalaşnikoflar Türkiye’ye hibe edilmişti ama terörle mücadelede kullanmamıza izin çıkmadı, modifiye etmek zorunda kaldık. Keza aynı kullanım yasağı, Almanya’dan satın alınan tanklar için geçerli oldu. Daha eski zamanlara gittiğimizde, müttefiklerimizle dış politik çıkarlarımız uyuşmadığında silah ambargosuna maruz kaldık.
ABD Başkanı Johnson’ın mektubundaki NATO silahlarının kullanılamayacağına ilişkin tehditkar ve, sert üslup halen hafızalardadır. O dönemde Ankara, kimden mermi alabilirimin derdine düşmüştü. Fakat Türkiye artık 1970’lerin 1990’ların Türkiye’si değil. Artık İsrail’in İHA’larına muhtaç olmayan bir Türkiye var karşınızda. Bugünün Türkiye’si kendi güvenlik ve savunma politikasını bağımsız icra edebilecek bir düzeyde; ittifaklarına “bağlı” ama “bağımlı” değil.


ÖZAL, ERBAKAN, ERDOĞAN


Altay tankı, Milgem, İHA, SİHA…vd. Bu yerli üretim askeri araçlar, silahlar gerçekten sağlam, iyi, nitelikli araçlar silahlar mı, yoksa Türkün Türk’e propagandasına mı maruz kalıyoruz?
Aslında savunma sanayii değil; bilim-teknolojide ve buna bağlı olarak Ar-Ge ve Ür-Ge yatırımlarında geç kalınmışlık yaşandığı kabul edilmelidir. Bu geç kalınmışlık; siyasi konjonktür ve karar alıcı mekanizmayla doğrudan ilintili bir durum. Koalisyon dönemlerinde bütçe üzerinde yaşanan çetin tartışmaları düşünün; her partinin hedef kitlesi ve öncelik sıralaması farklıydı. Ancak geçmişte Erbakan ve Özal’ın teknoloji adaptasyonu konusunda son derece girişimci ve öngörülü oldukları aşikar. 2000’li yıllardan sonra savunma sanayiinde yaşanan sıçrama ise tamamen hükümetin bu alana öncelik tanıması ve ihtiyaç duyulan finansman kaynağını siyasi iradeyle beraber sunmasından kaynaklanıyor.


HAVADA, KARADA, DENİZDE OLMAK ARTIK YETMİYOR


Elbette geç kaldığımız için sıkıntılar yaşıyoruz; biz tam bir noktaya ulaştığımızda, diğer devletler bir üst basamağa çıkmış oluyor. Örneğin artık kara, deniz ve havada üstün olmanız yetmiyor. Eğer uzay ve siber-uzay imkan ve kabiliyetlerinizi geliştirmezseniz, girdiğiniz savaştan galip ayrılamazsanız. Trump, Haziran 2018’de “Uzay Kuvveti” kurulması talimatını verdi. Ancak biz kuvvet kurmak bir yana, halen Ulusal Uzay Ajansımızı devreye sokamadık. Diğer taraftan savunma sanayii zaman zaman gizli/örtülü ambargolara maruz kalabiliyor; ürünlerin alt sistemlerinde veya yedek parçalarda tedarik sıkıntısı yaşayabiliyoruz. Sertifikasyonlarda kasıtlı geciktirmelere maruz kalabiliyoruz. Bu durumu aşmak için şu anda SSB, ürünlerin yanı sıra alt sistem ve bileşenleri de yerlileştirme yönünde büyük çaba sarf ediyor.


TEKNOLOJİK BAĞIMSIZLIK VE DERİNLİK


Savunma sanayiimizin avantajları dezavantajları neler?Nerelerde sıkıntı var?
Türkiye’nin önceliği “teknolojik bağımsızlık” ve “teknoloji derinliği” kazanmak olmalı. Zira bu sadece savunmada değil; dış politikadaki elinizi de güçlendiriyor, sizi avantajlı konuma geçiriyor. Bağımsızlığınızı kazanacaksınız ama aynı zamanda teknolojik öngörüye sahip olacak, akılcı yatırımlar yapacaksınız. Ancak bu şekilde küresel pazarda rekabet edebilirlik seviyesine ulaşırsınız. Bu anlamda Türk savunma sanayiinin İHA’da kat ettiği mesafe, bir derinlik başarısıdır. Bunun diğer ürün skalasına da sirayet etmesi gerekiyor.
2002’de Türk savunma sanayiindeki proje sayısı 66 iken, bu rakam 2016’da 553’e çıktı. Yine, savunma sanayiinin cirosu 6 milyar dolara yükseldi. Ancak bu yeterli değil. Vakıf şirketlerinin TSK dışında müşteri portföyünü geliştirmesi lazım. Böylece tek kaynaklı beslenmenin önüne geçilmiş olacak; şirketler kendi kendilerini idame edebilecek mali yeterliliğe kavuşacaklardır.


VEKALET İÇİNDE VEKALET SAVAŞLARI


Savunma sanayii deyince sanki sadece savunma hali algısı oluşuyor, haliyle maruz kalma halini de çağrıştırıyor. Doğru mu formüle ediyorum bilemiyorum ama sorum şu, savunma sanayii taarruz silahlarını da kapsıyor mu, yoksa onun ayrı bir adı var mıdır?
Aslında “taarruz, saldırı” kelimeleri gerek diplomatik düzeyde gerekse literatürde hoş karşılanmadığından hep “savunma” konsepti üzerinden ilerliyoruz. Aslında “en iyi savunma, saldırıdır” diye bir motto var. Sizin savunmada kalabilmeniz için saldırı imkan ve kabiliyetlerine haiz olmanız şart. Geliştirdiğiniz silahı, füzeyi maksadınıza göre ister savunma için ister saldırı için kullanabilirsiniz. Gerisi sistemlerin yazılımları vd. ögeleriyle alakalı bir durum. Buradaki temel sav, saldırı yahut savunma fark etmeksizin “askeri teknoloji geliştirme yetkinliği” kazanmanız.
Şu anda 4. nesil savaşları yaşıyoruz. Bu nesilde, gayri nizami ve asimetrik unsurlar gittikçe daha fazla önem kazanıyor. Vekalet içinde vekalet savaşlarına şahit oluyoruz.
Bugün Suriye sahası, “hibrit harp” için en somut örneği teşkil ediyor. Bu savaşta devlet ve devlet-dışı silahlı aktörlerin her türlü yöntem ve araçlarına tanıklık ediyoruz. Suriye, devletlerin yanı sıra devlet-dışı silahlı aktörlerin de teknolojik adaptasyonlarının giderek güçlendiğinin gösteriyor. Dolayısıyla siz devlet olarak savunma ve saldırı yeteneklerinizi eş zamanlı olarak geliştirmek zorundasınız.
Bir parantez açıp, askeri teknolojilerin daha sonra sivil kullanıma girdiğini vurgulayalım. Bugün kullandığınız telefonlar, bilgisayarlar, İHA’lar hep askeri maksatlı geliştirilen ürünlerdir. Örneğin İHA’lar, sadece harp meydanlarında değil; sınır güvenliği, ulaştırma, haritalama, hava olaylarını izleme gibi birçok farklı görevde kullanılıyorlar.


F35 VE S-400 TAMAMEN FARKLI


Malum, F-35’lerle S400’lerle ilgili sorun yaşıyoruz ABD ile. Ne düşünüyorsunuz, Türkiye’nin bu iki silaha hayati önemde ihtiyacı mı var? F-35 ile S-400 konseptleri birbirinden tamamen farklıdır. Birisi savaş uçağı, diğeri ise hava savunma sistemi. Burada her iki sisteme ihtiyaç duymanız tamamen risk ve tehdit algınıza bağlı. Örneğin sınır ötesi harekatlar icra eden bir ülkenin elinde F-35 bulunması caydırıcılık gücü açısından son derece önemli. Keza etrafı balistik füze envanterleriyle çevrili bir Türkiye’nin güçlü bir hava savunma sistemine sahip olması da bir o kadar elzem. İkisini birbirinin yerine ikame edemezsiniz.


GELECEK TEKNOLOJİ, OTONOM SİLAHLAR


Dünyanın sayılı ordularından birine sahip olduğumuz söyleniyor. İnsan unsuruyla mı, silah unsuruyla mı?
En başta söylediğim gibi, Türkiye’nin askeri kapasitesini sadece TSK’nın mevcudu üzerinden analiz etmek hatalı olur. Aynı şekilde bir ordunun gücü de ne asker sayısına ne de elindeki silaha bağlıdır. Eğer böyle olsaydı; Suudi Arabistan, ABD’nin en büyük silah müşterisi olarak muazzam güçlü bir orduya sahip olurdu. Oysa Kraliyeti bugün, özel askeri güvenlik şirketleri (ekseriyetle ABD ve İngiltere) koruyor. Yine, Suudi Arabistan satın aldığı milyar dolarlık son teknoloji savaş uçaklarını kullanacak pilotları gidip İngiltere’den veya Pakistan’dan kiralıyor. Batıdan örnek verelim; İskandinav ülkeleri savunma finansmanı ve askeri teknoloji açısından son derece gelişmiş (örneğin bizim “eşek arısı” dediğimiz micro İHA, Norveç firmasıProx Dynamics tarafından geliştirildi) durumdalar. Zorunlu askerlik yerine tamamen profesyonel olsun dediler, bazı ülkelerdeki başvuru sayısı beklentilerin o kadar altında kaldı ki, askerlik mesleğini nasıl cazip hale getireceğiz derdine düştüler. Diğer Avrupa ordularını düşünün, ne kadarı NATO nezdindeki kinetik operasyonlarda görev aldılar? On yıllardır Avrupa ordusu kurulmalı mı diye tartışıyorlar, ancak kimse bu ordunun savaşma kabiliyetine ilişkin doğru düzgün bir fikir beyan edemiyor. Zira ABD ve İngiltere olmaksızın kurulacak bir Avrupa ordusunun “muharip yeteneği” üzerinde ciddi çekinceleri var. Türkiye’nin dünyanın sayılı ordularından birisi olarak referans gösterilmesinin arkasında bir sürü unsur var. En başta tarih ve kültür geliyor. Türklerin “savaşçı” karakterine dair yerleşik bir bilinç var. Aklıma ilk gelenler; Mete Han, Cengiz Han, Atilla, Timuçin,Bumin Kağan, Alparslan, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve daha nice efsaneleşmiş isimler... Ayrıca bir Osmanlı gerçekliği var. Bu anlamda genetik kodlarda saklı bir savaş tarihi ve kimliği yatıyor. Atatürk’ün askeri dehasının yanı sıra Türk halkının Kurtuluş Savaşı esnasında düşman karşısında verdiği mücadele en büyük ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Tarihsel ve kültürel kodların haricinde, mecburi askerlik önemli bir rol oynuyor. Böylece en kötü durum senaryosunda “savaşa hazırlık” seviyenizi arttırmış oluyorsunuz.


GÜÇLÜ DEVLET GÜÇLÜ ORDU


Bir başka husus ise Türkiye’nin tehdit algısı. Makyavelist söylem halen bizde geçerli; “güçlü devlet, güçlü ordu”. Batının tehdit algısı farklı olduğu için bunu “ölü bir yatırım” olarak görebiliyorlar. Ama bizim coğrafyamız, rahat nefes almamıza izin vermiyor. Biz sürekli “hazırlıklı” olmak durumundayız. Sadece devletler değil, devlet dışı silahlı aktörler de aynı oranda tehdit yöneltiyorlar. Türkiye kadar büyük bir tehdit skalasına sahip olup, ayakta durmayı becerebilen nadir ülke vardır. Eğer sizin silahlı kuvvetleriniz, emniyet güçleriniz, jandarmanız, sahil güvenliğiniz ve istihbaratınız güçlü olmasaydı, şu anda çok farklı bir ülkede beka mücadelesi veriyor olurduk.


ASKERİ POTANSİYEL BİLİNİR


Devletler birbirlerinin savunma-saldırı kapasitesini ve askeri sıkıntılarını bilir mi?
Eğer çok gizli askeri programlar yürütmüyorsanız, genelde evet bilirler. Fakat bir İsrail iseniz, en yakın müttefikiniz ve hatta hamisiniz ABD’den bile gizli programlar yürütmeniz kuvvetle muhtemel. Örneğin İsrail ne zaman nükleer silah programını başlattı, ne zaman bitirdi, nükleer arsenalinde kaç tane harp başlığı var bilinmiyor. ABD’de Rand Corporation tarafından yayımlanan bir raporda 65-85 arası deniyor. Oysa İran Dışişleri Bakanı Javad Zarif, P5+1 görüşmeleri esnasında İsrail’in 400 nükleer harp başlığına sahip olduğunu iddia etmişti.
Türkiye’nin bilinmemesi gibi bir durum söz konusu olamaz. Çünkü siz bir NATO müttefikisiniz. Her yıl ne kadar askeri harcama yaptığınızı dahi bildiriyorsunuz. Mevcut envanteriniz de bilinir. Kaldı ki NATO devletlerinin askeri kapasiteleri, müşterek tatbikatlarda ortaya çıkar. Örneğin Türkiye’nin başarılı katılım gösterdiği, NATO’nun son yıllardaki en büyük askeri tatbikatı “Trident Juncture”, 15 Ekim-8 Kasım 2018 tarihleri arasında icra edildi. Bu tür tatbikatlar, sizin kazandığınız yeteneklerin sınanması açısından oldukça önemlidir. Bunun yanı sıra sektöre ilgili biri iseniz, “The World Defense Almanac”ı takip edebilirsiniz, devletlerin kuvvet bazındaki girdileri tek tek listeleniyor. Keza literatürde devletlerin askeri güç endeksini ölçen “Military Balance” gibi farklı kaynaklar var. Ayrıca bölgesel yahut konuya odaklı bir sürü farklı fuar düzenleniyor, örneğin Türkiye iki yılda bir IDEF fuarına ev sahipliği yapıyor.


NATO ÜYELERİ BİRBİRLERİNİN SİBER YETENEKLERİNİ BİLMEZ


Ülkeler bu fuarlara gelerek hem kendi teknolojilerini ve caydırıcılık güçlerini sergiliyorlar hem de ürünlerini pazarlayarak müşteri kazanma yarışına giriyorlar. Ancak İran ve Kuzey Kore gibi bazı ülkelerin askeri yeteneklerini zaman zaman çok fazla abartıya kaçarak medyaya servis ettiklerini göz önünde bulundurmanız gerek. Fuarda 1970’lerdeki tankları modifiye edip yeni ürün gibi piyasaya tanıtanlar oluyor (!) Ancak bir not ekleyim; işler, “siber” alana gelince değişiyor. NATO kara, deniz, hava ve siber-uzay’dan sonra beşinci harekat alanı olarak “siber”e resmiyet kazandırdı. Fakat NATO’lu müttefikler dahi birbirlerinin siber yeteneklerini tam olarak bilemezler. Bunu göstermeniz demek, müdahaleye açık hale gelmeniz demek ve muhtemel bir siber saldırıdaya maruz kaldığınızda faili bulmanız ve bundan bir ülkeyi doğrudan sorumlu tutmanız epey zor. Siber-uzay konusunda en kapsamlı hukuki düzenleme “Tallinn Manual 2.0” ancak bu düzenleme herhangi biryaptırım içermiyor.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html