BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Necef sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Necef sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

18 Temmuz 2018 Çarşamba

'Irak'taki gösterilerin siyasi boyutları da var'

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

JSGA Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Serhat Erkmen, Irak'ın güneyinde başlayan gösterilerle ilgili "Gösteriler sadece gündelik sebeplerle değil, birçok faktörün bir araya gelmesiyle tetiklendi." dedi.



Irak’ın güneyinde başlayan ve başkent Bağdat’a sıçrayan gösterilerin güvenlik güçlerinin baskısına rağmen devam etmesinde "halkın bezginliğinin yanı sıra siyasi faktörlerin de etkili olduğu" belirtiliyor.

Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi (JSGA) Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Serhat Erkmen, gösterilerin ülke geneline yayılmasıyla ilgili AA muhabirine yaptığı açıklamada, "Sadece halka hizmetlerin verilememiş olması değil, bu işin siyasi boyutları da var.” değerlendirmesinde bulundu.
Ülkenin güneyindeki gösterilerin ilk olmadığını, son birkaç yılda farklı zamanlarda ekonomik ve gündelik nedenlerden kaynaklanan gösteriler yapıldığını anımsatan Erkmen, şunları söyledi:
“Ama sanki bu gösteriler biraz daha geniş çaplı. Organize değil ama yaygın. Şu ana kadar güvenlik güçlerinin baskısına rağmen susturulabilmiş değil. Bu iş bir miktar kendiliğinden gelişmiş olabilir. Ortaya çıkışı başkan nedenlerden dolayı olabilir ama gittikçe yaygınlaşan bir özellik gösteriyor."
Erkmen, gösterilerin sadece halka hizmet verilmemiş olmasından değil, siyasi bazı faktörlerden de beslendiğini belirtti.
Güney bölgelerden seçime düşük katılım, halkın Irak’taki siyasi partilerden beklediklerini “artık bulamayıp” umudunu kesmesi ve siyasi ideolojilerin destek bulduğu ülkelere yönelik tepkilerini ortaya koyması gibi faktörlerin olduğunu ileri süren Erkmen, "Gösteriler sadece gündelik sebeplerle değil, birçok faktörün bir araya gelmesiyle tetiklendi." dedi.
"Sadr da bu işten nasibini alabilir"
Merkezi Necef'te bulunan Şii dini merci Ali es-Sistani’nin gösterilere destek verdiğini hatırlatan Erkmen, Mukteda es-Sadr hareketinin ise bu gösterilerde ön planda olmadığını kaydetti.
Sadr hareketi ve Sadr destekli sivil toplum kuruluşlarıyla (STK) gruplarının bundan önceki birçok gösteriyi ön planda organize ederek başı çektiğini anımsatan Erkmen, buna karşın Sadr’ın bu işe karşı çıktığının düşünülmemesi gerektiğini söyledi.
Sadr hareketinin de bu gösterilerden payını alabileceğini öne süren Erkmen, şöyle konuştu:
“Sadr hareketinin bu işe karşı çıktığı falan düşünülmesin. Başlangıçta Sadrcılara yönelik bir tepki yoktu ancak Meysan’daki olaylardan sonra Sadrcılara yönelik tepki olduğu ortaya çıktı. Irak’ta adı Muktedael-Sadr’ın ‘başbakan’ önereceği kişilerden birisi olarak gösterilen Ali Devvay Lazım’ın (Meysan Valisi) bulunduğu yere dahi göstericiler saldırdılar, ciddi olaylar çıktı. Sadr da bu işten nasibini alabilir. Belki artık sadece muhalefet değil, seçimin birinci çıkan partisi olarak da siyasal düzenin oturtulamaması sorunlardan birisi olarak gösteriliyor. Belki de onun ön plana çıkmasını engelleyen faktörlerden bir tanesi.”
Erkmen, Irak’ta kolaylıkla bastırılan birçok gösteri olduğunu, son gösterilerin de bastırılabileceği ihtimalini değerlendirmek için birkaç güne ihtiyaç duyulduğunu dile getirerek, gösterilerin birkaç gün daha sürmesinin Irak’taki siyasi ve toplumsal dengeleri bambaşka yere götürebileceğini sözlerine ekledi.

Irak'ta gösteriler yönetim krizini tetikleyebilir


Tamer Ashraf
Irak hükümetini ciddi olarak endişelendirecek boyutlara ulaşan gösterilerin sürmesi ve kuzeye doğru yayılması, Irak'ta bilinen tüm dengeleri değiştirebilir.
Irak'ın petrol zengini kenti Basra'da 8 Haziran'da başlayan ve başlangıçta sınırlı bir bölgede az sayıda insanın katılımıyla gerçekleşen gösteriler, bir hafta içinde ülkenin tüm güney vilayetlerine yayıldı. Gösterilerin sona erdirilmesi için Irak hükümeti bazı şehirlerde sokağa çıkma yasağı ilan etti ve ordu dahil olmak üzere güvenlik güçlerini konuşlandırdı. Peki, iki ay önce yeni bir seçimden çıkmış Irak'ta, üstelik iktidarın belkemiğini oluşturan siyasal partilerin en hakim olduğu yerlerde böyle bir sürecin başlamasının dinamikleri neler olabilir?

Gösterilerde neler yaşandı

Yaşananları anlayabilmek için, önce olanlara bir göz gezdirelim, sıralayalım: Basra'da bir petrol tesisine giden yolları, işsizlik ve ekonomik sorunlar nedeniyle kapatan birkaç yüz kişilik gösterici grubuna güvenlik güçlerinin ateş açması sonucunda bir gösterici hayatını kaybetti. Bu olayın ardından gösteriler yayılmaya başladı.
Göstericiler temelde ekonomik sorunlardan kaynaklanan beklentilere sahip. Tüm şehirlerde ortak talep olarak ön plana çıkan hususlar elektrik ve temiz su gibi en temel ihtiyaçların karşılanamaması, işsizlik sorunun çözülmesi ve yaşadıkları bölgelerin zenginliklerinden yararlanma isteği. Kısacası göstericiler ekmek, su, iş ve daha iyi yaşam koşulları istiyor ve bu sorunları çözecek muhataplar arıyorlar.
Irak'ta bu tip gösteriler ilk kez gerçekleşmiyor. 2003'ten sonra birçok kez, özellikle son dönemde neredeyse her yıl bu tip gösteriler irili ufaklı boyutlarda gerçekleşmişti. Özellikle yaz sıcaklarının yoğun olduğu günlerde elektrik kesintilerinin de artması, insanları daha önce de güçlü tepkiler vermeye yönlendirmişti. Ancak bu sefer gösterilerin hem süresi uzadı hem de coğrafyası genişledi. Şu ana kadar Basra, Zikar, Musanna, Necef, Babil, Kadisiye, Miysan, Vasit, Kerbala ve Bağdat'ta, yani Irak'ta Şii Arapların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu her yerde gösteriler yaşandı.
Bu gösteriler sırasında halk Zikar, Miysan, Musenna, Kerbela, Basra ve Necef'te Valilik ya da Vilayet Meclisi binalarını kuşatmaya ya da zorla içine girmeye çalıştı. Ayrıca Samava (Musenna'da) Dava Partisi ve Hikmet Hareketi; Basra'da Dava Partisi, Hikmet Hareketi ve Bedr Örgütü; Necef'te Bedr Örgütü, Asaib Ehli'l Hak ve Hizbullah Ketibesi; Miysan'da Dava Partisi, Hikmet Hareketi ve Irak İslami Yüksek Konseyi; Babil'de ise Sairun, Dava ve Fazilet Partisi'nin binaları ya da ofislerine yönelik eylemler gerçekleştirildi. Gösterilerde dün itibarıyla 8 kişinin öldüğü, 487 kişinin yaralandığı ve 93 kişinin tutuklandığı açıklandı. Ancak bu sayılar her an değişebilir.
Basra başta olmak üzere güneyde bazı vilayetlerde sokağa çıkma yasağı devam ediyor. Ülkenin değişik bölgelerinden (hatta Sünni Arapların büyük çoğunlukta yaşadığı Selahaddin vilayeti de dahil olmak üzere) 6 acil mücadele gücü alayı ile 3 terörle mücadele birimi alayı, ordu ve Haşdi Şabi'ye bağlı milislerin haricinde bu vilayetlere konuşlandırıldı. Olayların daha da genişlememesi için ülkede bir süre internet tamamen kapatıldı, sosyal medya kullanımı yasaklandı. Şu ana kadar göstericiler silahsız olmasına rağmen, pek çok yerde güvenlik güçleri ya da baskın eylemleriyle karşılaşan parti binalarındaki korumalar tarafından halka ateş açıldı. Özetle gösteriler, önceki yıllarda gerçekleşen, başta Sadr Hareketi olmak üzere bazı siyasi partiler tarafından sokağı siyasete alet etmekte kullanılan kısa süreli ve kontrollü sokak gösterilerinden ziyade, Irak hükümetini ciddi olarak endişelendirecek boyutlara ulaştı.

Gösterilerin sebepleri nelerdir?



Aslında mevcut gösterilerin sebepleri üç ayrı, ancak birbiriyle ilintili bir biçimde açıklanabilir: Ekonomik sorunlar, toplumsal dinamikler ve siyasi çözümsüzlük. Bu üç nedeni, tek tek ele almadan önce, dikkat çekilmesi gereken ana husus ise bu dinamikleri meydana getiren en temel sorun: ABD Irak'ı işgal sürecinde sadece eski diktatörü devirmedi, aynı zamanda Irak devletinin tüm kurumlarını yerle bir etti. Eski yapının otoriter liderler ürettiği, bu nedenle Irak'ta demokrasinin yerleştirilebilmesi için eski kurumların yerine yenilerinin konulması gerektiği düşüncesi başlangıçta insanlara kolay itiraz edilebilir bir kavram olarak gelmedi. Ancak ABD, Irak'ta kamu otoritesinin ortadan kaldırırken yenisinin sağlıklı bir biçimde kurulmasını sağlamadı. Tersine, "iktidar paylaşımı" ve "tüm kimliklerin temsili" gibi kulağa hoş gelen kavramlar çerçevesinde, ülkede siyaseti etnik ve mezhepsel çizgiler üzerine inşa etti. Pek çok muğlaklıklar barındıran bir anayasa üzerinden, fiili olarak birbirine bağımlı etnik ve mezhepsel gruplar arasında bir düzen ortaya çıkardı.
Ülkede siyasetin bu biçimde yeniden inşası, liyakate dayalı bir sistem değil, yolsuzluğun domine ettiği, siyasi gücün aynı aktörler arasında dönemsel olarak el değiştirdiği, fakat sonuçta aynı parti ve kişilerin iktidarı kontrol ettiği bir yapı ortaya çıkardı. Tek ürün ihracına dayalı ekonomik yaşamda, devletin ve halkın temel gelir kaynağı olan petrolün yarattığı rantın, yolsuzluğun hakim olduğu bir sistemde yeniden dağıtılması, ülkede ekonomik sorunlar, yeni toplumsal ve bireysel rahatsızlıklar ve siyasi çözümsüzlüğe neden oldu.
Ekonomik sorunlar denilince akla ne geliyor? Irak son derece genç bir nüfusa sahip. 0-25 yaş aralığındaki nüfus ülke genelinin yaklaşık yüzde 59'unu oluşturuyor. Sadece 15-25 yaş aralığı ise nüfusun yüzde 19'unu teşkil ediyor. Irak ekonomisi hızla artan nüfusuna istihdam sağlayacak yatırımlar yapamıyor. Petrol gelirlerinin büyük kısmı güvenlik harcamaları, yüksek devlet giderleri, maaşlar ve yolsuzlukla eriyip gidiyor. Resmi rakamlara göre genç nüfustaki işsizlik oranı yüzde 10 civarında olmasına rağmen, gayri resmi rakamlar bunun iki katı olduğunu gösteriyor. Üstelik istihdam edilenlerin çoğu kalifiye olmayan ve çeşitli aracılarla iş bulan memurlar. Gelirler son derece düşük. Üstelik üretime neden olan yatırımlar bir yana, günlük yaşamı en temelden etkileyecek elektrik sistemi bile yıllardır düzeltilemedi.
Birkaç ay önce benzerlerini Kuzey Irak'ta gördüğümüz talepler, bu sefer ülkenin güneyinde karşımıza çıkıyor. "Zenginliğin üzerinde yaşadığını, ancak bundan yeterince pay alamadığını" düşünen Iraklılar petrol gelirlerinin kendi yaşadıkları yerlerin geliştirilmesi için kullanılmasını istiyorlar. Ancak büyük gelir adaletsizliği, istihdam olanaklarının sınırlı olması ve elektrik, su gibi ihtiyaçların karşılanamaması yaşanan hayal kırıklığının tek nedeni değil.
Ülkedeki toplumsal sorunlar, ekonomik sorunların ve çatışmaların neden olduğu kimlik bölünmesi nedeniyle artıyor. Gösterilerde aşiret kimliği ile dini kimliğin çoğu kez üst üste geldiği örneklerle karşılaşılıyor. Büyük aileler ve aşiretler, Irak toplumunda 50 yıl önceki kadar güçlü olmayabilir fakat hâlâ son derece önemli. Çatışma ortamı içinde Sünni-Şii ayrımını güçlendirmeye çalışan yeni savaş “lordları”, toplumun bir kısmından büyük tepki görüyor. Özellikle DEAŞ tehlikesinin ortadan kalkmasından sonra aşiretler, büyük aileler ya da bireyler artık ekonomik sorunların çözülmesini istiyor ve sürekli siyasal söylemler üzerinden mobilize edilmeyi, kötüye kullanılan bir süreç olarak algılıyorlar.
Siyasi sorunun ise çok boyutlu olduğu söylenebilir: Bu gösteriler çerçevesinde toplum ile siyaset kurumu arasındaki ilişki dikkate alındığında, Irak'taki en önemli siyasal sorunun halkın siyaset kurumuna, siyasi partilere ve onların liderlerine güvenini kaybetmesi olduğu söylenebilir. Irak'ta seçime katılım tarihin en düşük oranında gerçekleşti. Özellikle gösterilerinin gerçekleştiği yerlerdeki katılım, ülke genelindeki katılım oranlarının da çok altındaydı.
2015-2016 yıllarındaki gösterilerden sonra yapılmış bir çalışmada, Irak'ta 30 yaş altı insanların yüzde 60'nın siyasi kurumlardan değil protesto hareketlerinden medet umduğu verisiyle seçime katılım oranları bir araya getirildiğinde, ortaya çıkan tablo net. Halkın önemli bir kısmı siyasi partilerin ve meclisin mevcut sorunlara çözüm bulamayacağını düşünüyor.
Gösteriler sırasında bazı vilayetlerdeki İran karşıtı sloganlar, Humeyni'nin posterinin yakılması gibi olgulara, yukarıda sayılan ve İran'a en yakın olduğu bilinen siyasi partiler ya da milis güçlerinin saldırıya uğraması eklenmeli. Bazı kaynaklar bunu Saddam dönemine özlem veya Baasçıların rolü olarak tanımlıyor. Elbette az sayıda kişi eski dönemi özlüyor olabilir; ancak bu düşünce büyük ölçüde yeni toplumsal gerçekliği reddetmeye dayanıyor. İran eğer Iraklı Şiiler arasında prestijini ve etkisini kaybediyorsa, bunun nedeni Baasçılığın artması ya da Arap milliyetçiliğinin yükselmesi değil, ülkenin sorunlarına çözüm bulması gereken siyasi partilerin ya da güvenlik sorunlarına ilaç olarak lanse edilen silahlı milis grupların (kaldı ki son seçimde ikisi ayrılmaz hale geldi) İran'a yakın olması. Yani muhtemelen Irak halkı ülkedeki çarpık düzenin koruyucusu ve sürmesinin nedeni olarak İran'ı görüyor. Bu nedenle, gösteriler sona erse de bu etki hemen geçmeyecektir. Ancak bu faktör, İran'ın hâlâ Iraklı Şiiler arasındaki en önemli güç oluşunu, en azından kısa vadede değiştirmeyecektir.

Nasıl sonuçlar çıkarılmalı?



Öncelikle, gösterilerin bastırılması için, Irak hükümetinin önceki yöntemleri tekrar ettiği söylenebilir. Belki Haydar İbadi, Nuri Maliki'ye nazaran (en azından başlangıçta) diyalog kanallarını açık tutmuş olabilir. Fakat kısa süre içinde birçok şehre asker yığması ve interneti kapatması, NuriMaliki'nin de uyguladığı yöntemlerdi. Bu yöntemler geçmişte kısa süreli olarak işe yaramış, sonra gösteriler yeniden baş göstermişti. Dolayısıyla bu gösteriler yine bastırılabilir, ancak yapı böyle devam ettiği sürece yenileri yaşanacaktır. Her yeni dalga ise bir öncekinden daha güçlü gelmektedir.
İkincisi, ilginç bir biçimde, pek çok yerde göstericilere ateş açan ya da onları tutuklayanlar sadece polis ve asker değil. Hatta tersine, askerin ve polisin göstericilerle hareket ettiği örnekler de görüldü. Ancak halkın içinden çıkan ve pek çok Şii Iraklıya göre "kahraman" olan Haşdi Şabi milislerinin, farklı örneklerde sivil göstericileri öldürdüğü ortaya çıktı. Muhtemelen bu, milis grupların tamamen siyasallaşmasının bir sonucu. Ortak düşman DEAŞ’a karşı gönüllü bir oluşum iken büyük destek alan milislerin, siyasal birer oluşuma dönüşüp mevcut yolsuzluk ve kötü yönetimlerin bir parçası olmasıyla birlikte, halk nezdindeki değeri farklılaşacaktır.
Çıkarılabilecek bir başka sonuç, Sadr Hareketi'nin sessizliği. Yıllardır tabandan gelen gösterilerin başını çeken hareket bu süreçte sakin. Hatta başlarda Sadr'ın bu sürecin arkasında olduğunu söyleyenler bile oldu. Ancak Sadr sürece sempatiyle baksa da tamamen arkasında duramıyor. Çünkü o da Irak siyasetinin bir parçası. Miysan vilayetinin valisi olan ve verdiği hizmetlerle ön plana çıkan, bu nedenle adı Sadr'ın başbakan olarak önereceği kişi olarak geçen Ali Davayi'nin de valilik binasının kuşatılması, Sadr Hareketi'nin endişesini açıklıyor. Sadr ve politik uzantıları, sıradan halktaki tüm huzursuzluğu yönlendirebilecek kadar güçlü değiller. Unutulmamalı ki Sadr, seçime katılım düşük olduğu için birinci çıktı; önceden diğer partilere giden oyları kendisine yönlendirdiği için değil. Bu nedenle Irak'taki en büyük siyasal partinin “seçimi protesto edenler partisi” olduğu gerçeği yabana atılamaz. Bu çerçevede bugün yaşanan gösteriler, sadece ekonomik sorunlardan kaynaklanan gösteriler olarak görülemez; sorun, seçimin üzerinden 2 ay geçmesine rağmen hâlâ sonuçları ilan edemeyen, hükümet kurma sürecinde adım atamayan ve bu nedenle halkın sorunlarına çözüm bulamayan Irak siyasetine karşı başlayan yerel bir dalgadır.
Yereldir; çünkü aynı sorunlardan muzdarip Kuzey Irak'taki Kürtler ve Sünni Araplar gösterilere henüz dahil olmamıştır. Şimdilik dalgadır; çünkü güvenlik tedbirleriyle bastırılabilir. Fakat gösterilerin sürmesi ve kuzeye doğru yayılması, Irak'ta bilinen tüm dengeleri değiştirebilir. Bu şimdilik zor; ancak Irak'ın ABD ve İran'ın güç mücadelesi sahası haline geldiği ve ülkenin her türlü iç yönlendirmeye açık olduğu dikkate alınırsa, kaynağı hangi ülke olursa olsun, Irak kaosa itilmeye uzak değildir ve bu nedenle dikkatle takip edilmelidir.

2 Ocak 2018 Salı

İRAN'DA HALK AYAKLANMASI

İran'da ayaklanma! Göstericiler valilik binasını ele geçirdi!

İran'da ekonomik kriz gösterilerinin hükümet karşıtı gösterilere dönüşmesinin ardından Arak Valiliği göstericiler tarafından ele geçirildi. İran'da ekonomik kriz için devam eden protesto gösterileri hükümet karşıtı gösterilere dönüştü. Göstericiler Arak Valiliğini ele geçirdi. Ayrıca göstericiler Hüramabad şehrinde belediye binasını yaktı. Ülke genelinde internet bağlantısının rejim güçlerince kesildiği belirtiliyor.

İran'da ekonomik kriz için devam eden protesto gösterileri hükümet karşıtı gösterilere dönüştü. İran’ın Meşhed kentinde hayat pahalılığı, kötü yaşam şartları ve yolsuzluğa karşı geçen perşembe günü başlayan eylemler ülkenin diğer kentlerine de yayılmaya başladı.

BİNLERCE KİŞİ SOKAKLARDA
Meşhed, Kirmanşah, Kum, Reşt, Nişabur ve Tebriz kentlerinde binlerce kişi sokaklara çıtı. Göstericiler, "Suriye'yi bırak, halkına çare bul", "Korkmayın, hepimiz birlikteyiz" ve "Mollalar ülkeyi bıraksın" sloganları attı. Gösterilerde ülke savaş alanına döndü.
VALİLİK BİNASINI ELE GEÇİRDİLER
İran'da ekonomik kriz gösterilerinin hükümet karşıtı gösterilere dönüşmesinin ardından Arak Valiliği göstericiler tarafından ele geçirildi.

İNTERNET BAĞLANTISI KESİLDİ
Ülke genelinde internet bağlantısının rejim güçlerince kesildiği belirtiliyor.

BELEDİYE BİNASI YIKILDI
Göstericiler Hüramabad şehrinde belediye binasını yaktı.

AJANLAR ÖLDÜRÜLDÜ
İranlı yetkililer, devam eden eylemlerde hayatını kaybeden 2 kişinin yabancı ajanlar tarafından öldürüldüğünü iddia etti.

İran’ın Meşhed kentinde perşembe günü işsizlik, yüksek enflasyon ve yolsuzluğa karşı başlayan eylemlerde tansiyon yükseliyor. Ülkenin Dorud kentindeki protestolarda 2 kişi hayatını kaybederken, Meşhed kentinde başlayan olaylar Kirmanşah, Reşt, İsfahan ve Kum'un ardından başkent Tahran’a sıçradı. İranlı yetkililer, protestolarda hayatını kaybeden 2 kişinin yabancı ajanlar tarafından öldürüldüğünü iddia etti. Luristan eyaleti Vali Yardımcısı Habibollah Khojastehpour, Dorud’da yasa dışı gerçekleştirilen eylemlerde 2 kişinin hayatını kaybettiğini ifade ederek, “Polis ve güvenlik görevlileri tarafından ateş edilmedi. Çatışmalarda devrim düşmanları, tekfiri grupların ve yabancı ajanların kanıtlarına rastladık” dedi.


İran'da Gerilim Gittikçe Artıyor! Protestolar 29 Kente Sıçradı: Ölü Sayısı 18'e Yükseldi

İran'da protestoların beşinci gününde gerilim 29 kente sıçrarken, hayatını kaybedenlerin sayısı 18'e çıktı.

İran'da protestolar gittikçe artıyor. 2018'e girdiğimiz bu günde ülkenin birçok şehrinde göstericilerle güvenlik görevlileri arasındaki gerilim gittikçe artıyor. Devlet televizyonu beşinci gününe giren protestolarda hayatını kaybedenlerin sayısının 19'a çıktığını duyurdu. Devlet televizyonu silahlı göstericilerin polis karakolları ve askeri üsleri ele geçirmeye çalıştığını savundu.
6 KİŞİ VURULARAK ÖLDÜRÜLDÜ
İran devlet televizyonu, Tuyserkan kentinde 6 kişinin vurularak öldürüldüğünü duyurdu. Bir milletvekilinin aktardığına göre; İzeh kentinde de 2 kişi vurularak öldürüldü.
BİR POLİS HAYATINI KAYBETTİ
Devlet medyası, Dorud kentinde eylemcilerin çaldığı bir itfaiye aracının altında kalan iki kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi. Necefabad kentinde ise bir gösterici, polislerin üzerine ateş açtı. İran televizyonu, bir polisin öldüğünü aktardı.
PROTESTOLAR 29 KENTE SIÇRADI
Anadolu Ajansı da İsfahan vilayetinde 5 göstericinin öldüğünü duyurdu. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ise önceki gün kabine toplantısında, şiddete başvurmadan protesto hakkı bulunduğunu dile getirirken, dün tutumunu sertleştirdi. Ruhani, "İnsanlar eleştirilerini ifade etmekte ve protesto yapmakta tamamen özgürdür. Ancak eleştiri, şiddete başvurmaktan ve kamu malına zarar vermekten farklıdır" demişti.

GÖZALTI SAYISI 400'ÜN ÜZERİNE ÇIKTI
Perşembe gününden beri süren olaylarda gözaltı sayısı 400'ün üzerine çıktı.
RUHANİ: HALK CEVAP VERECEK
İran lideri, dün ise resmi internet sitesinden protestocularla güvenlik güçlerinin muhatap olması yerine doğrudan sivil halkın devreye girmesi çağrısında bulundu. Ruhani, "Eleştiri ve protesto tehdit değil fırsattır. Halk, yağmacılara ve kanunları ihlal edenlere kendisi cevap verecek. Ulusumuz, kanuna ve insanların isteklerine aykırı sloganlar atan ve devrimin kutsallarını ve değerlerini aşağılayan bu azınlıkla ilgilenecektir" ifadelerini kullandı.
SOSYAL MEDYA HESAPLARI KAPATILDI
İran yönetimi, eylemcilerin organize olmasını engellemek için Telegram ve Instagram dahil çeşitli sosyal medya hesaplarını kapattı. Telegram'ın kurucusu ve CEO'su Pavel Durov, geçen cumartesi günü Twitter'dan yaptığı açıklamada "Bir Telegram kanalı (amadnews) takipçilerine polise karşı molotofkokteyli kullanmaları çağrısı yapmaya başladı ve bizim 'şiddet çağrısına hayır' kuralımıza bağlı olarak askıya alındı. Dikkatli olun. Geçmemeniz gereken çizgiler vardır" dedi. Ancak Durov, Tahran hükümetinin daha sonra Telegram uygulamasına erişimi tamamen kapatması üzerine, önceki gün "İranlı yetkililer, barışçıl protesto yapan kanalları kapatmayı reddettiğimiz için Telegram'a erişimi bloke ediyor" diye bir başka tweet attı.
ŞAH'A DESTEK SLOGANLARI
İranlı İşçiler Ajansı (ILNA), göstericilerin ülkenin kuzeybatısındaki Takistan kentinde bir din adamları okulunu ve hükümet binalarını ateşe verdiğini bildirdi. Bazı eylemciler, ülkeyi 1925'ten 1941'e kadar yöneten Şah Rıza Pehlevi lehine sloganlar attı. 1979'da İslam Devrimi ile devrilen Muhammed Rıza Pehlevi'nin ABD'de yaşayan oğlu Rıza'nın ülkeye gelmesi ve monarşiye dönülmesi yönünde de sloganlar vardı. Pehlevi hanedanı devam etse, İran'ın başında olacak olan Rıza Pehlevi, gösterilere destek veren keskin açıklamalar yapmıştı.

Trump'ın Sözlerinin Ardından İran'da Gösterilerin Seyri Değişti

Trump'ın destek tweet'lerinin ardından İran'da gösterilerin seyri tersine döndü. Protestolara katılım azalırken rejim karşıtı sloganların yerini ABD karşıtı sloganlar aldı.

İran'da hükümet karşıtı gösteriler Trump'ın destek tweet'lerinin ardından yeni bir seyir almaya başladı.
EYLEMLERE KATILIM DÜŞTÜ
Tahran'dan CNN Türk canlı yayına bağlanan İHA muhabiri Celalettin Erdus, Trump'ın açıklamalarının ardından, göstericilerin ABD ve Trump karşıtı sloganlar attığını söyledi. Bununla birlikte Tahran'da son 3 gündür yaşanan hareketlilik ve yoğunluk bugün yaşanmadı.
"DEĞİŞİM ZAMANI"
Hatırlanacağı gibi Trump, İran'da başlayan eylemlerin ardından attığı tweet'lerle destek vermişti.
İşte Trump'ın söz konusu tweet'i:
İran Obama yönetiminin kendileriyle yaptığı berbat anlaşmaya rağmen her seviyede başarısız oluyor. Mükemmel İran halkı yıllardır baskı altında bulunuyor. (Onlar) yiyecek ve özgürlüğe açlar. İnsan haklarıyla birlikte, İran'ın varlığı yağmalanıyor. Değişimin zamanı.

ABD'nin istediği oluyor! İran'da ölü sayısı arttı

İran devlet televizyonu ülkede devam eden protestolarda ölenlerin sayısının 10'a yükseldiğini açıkladı.

İran devlet televizyonu ülke genelinde geçen perşembe günü başlayan protesto gösterilerinde 10 kişinin öldüğünü duyurdu.
ÖLÜ SAYISI 12 OLDU
Ardından yarı resmi ILNA haber ajansı ülkeni batısındaki İzeh'te 2 kişinin daha öldüğünü açıkladı.
'KARAKOLLAR VE ASKERİ ÜSLERİ ELE GEÇİRMEYE ÇALIŞAN SİLAHLI EYLEMCİLER PÜSKÜRTÜLDÜ'
Devlet televizyonundan yapılan açıklamada ise 'karakolları ve askeri üsleri ele geçirmeye çalışan silahlı eylemciler püskürtüldü' dendi.
28 Aralık'ta ülkenin kuzeydoğusundaki Meşhed kentinde yüksek enflasyonu protesto etmek için sokağa çıkan göstericilerle başlayan eylemler ülkenin önemli bölümüne yayılmış durumda.
GÖZALTILAR 200'Ü AŞTI
Aralarında hükümete yakın Fars haber ajansının da bulunduğu haber kaynakları, ülke genelindeki gözaltı sayısının 200'ü aştığını aktarıyor. Tahran Vali yardımcısı Ali Aşgar Naserbakht, gözaltına alınanların 40'a yakınının eylemcilerin liderleri olduğunu ifade ediyor.
Fars haber ajansı, Pazar günü protestolara katılımın azaldığını ifade ederek polisin toplanan gruplara tazyikli suyla müdahale ettiğini aktardı.
İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, protestoların başlamasının ardından yaptığı ilk açıklamada halkın gösteri hakkı olduğunu ancak bunu yaparken 'ülkenin düşmanlarına' karşı uyanık olmaları gerektiğini söylemişti.
ABD'DEN TAM DESTEK
ABD yönetimi, İran'da devam eden protestolarla ilgili, "İran halkının kendini barışçıl bir şekilde ifade etme hakkını destekliyoruz." açıklamasını yaptı.
Beyaz Saray Basın Sözcülüğünden İran'daki protestolarla ilgili yazılı açıklama yapıldı.
Açıklamada, "İran halkının kendini barışçıl bir şekilde ifade etme hakkını destekliyoruz. Onların sesi duyulmayı hak ediyor. İlgili tüm tarafları, barışçıl yollarla temel ifade hakkını korumaya ve sansüre katkı sağlayacak herhangi bir eylemden kaçınmaya çağırıyoruz." ifadelerine yer verildi.
ABD Başkanı Trump da önceki gün Twitter hesabından İran'la ilgili bir açıklama yapmış ve açıklamasında, "Rejimin yolsuzluklarından ve ülkenin varlığını yurt dışında terörizme harcamasından bıkmış olan İran vatandaşlarının barışçıl protestolarıyla ilgili bilgiler geliyor. İran yönetimi, kendini ifade hakkı da dahil kendi halkının haklarına saygı göstermelidir. Dünya bu süreci izliyor." ifadelerini kullanmıştı.
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert de İran'daki yönetim karşıtı gösterileri yakından takip ettiklerini açıklayarak, olaylar sırasındaki tutuklamaları kınadıklarını bildirmişti.
Nauert, "İran'ın liderleri, zengin tarihi, kültürü olan varlıklı bir ülkeyi, şiddet, kan ve kaos ihraç eden ekonomisi bitmiş dolandırıcı bir ülkeye çevirdi. Başkan Trump'ın da söylediği gibi İran liderlerinden en çok zarar görenler İran halkıdır. ABD barışçıl göstericilerin tutuklanmasını sert bir şekilde kınıyor. Bütün ülkelere İran halkını ve onların temel haklarını alma ve yolsuzluğa son verme çabalarını açık bir şekilde desteklemeleri çağrısında bulunuyoruz." değerlendirmesini yapmıştı.
YAYILIYOR
İran'ın Meşhed ve Kaşmer kentlerinin ardından rejim ve Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yönetimi karşıtı gösteriler Kirmanşah'ta devam ediyor. Sosyal medyada yer alan görüntülerde, Kirmanşah kentindeki gösterilere çok sayıda kişinin katıldığı görülmüştü. Hayat pahalılığı gerekçesiyle düzenlenen gösterilerin, İran'ın başka şehirlerine de yayıldığı belirtiliyor.

Ve o iki ülke anlaştı! 'Öldürülecek'

Üç yıl önceki suikasti Tahran'ı uyararak engelleyen Washington, bu kez Tel Aviv yönetimiyle İranlı general Kasım Süleymani'nin öldürülmesi için anlaştı!

İsrail'in Haaretz gazetesi, İran'ın Ortadoğu operasyonlarını yürüten General Kasım Süleymani'nin öldürülmesi için ABD'nin İsrail'e yeşil ışık yaktığını bildiriyor.
Kuveyt gazetesi El Ceride'nin haberini sayfalarına taşıyan Haaretz, Washington ve Tel Aviv'in Süleymani'ye suikast için anlaşmaya vardığını yazdı. El Ceride, haberini İsrail'den güvenilir bir sözcüye dayandırıyor.
DAHA ÖNCE ABD ENGEL OLMUŞTU
İsrail, üç yıl önce Süleymani'yi öldürmenin eşiğine gelmiş ancak ABD'nin Tahran'ı uyarması üzerine plan başarısız olmuştu. Söz konusu girişim, Suriye'nin başkenti Şam yakınlarında planlanmıştı. Bu olay, Washington ve ABD arasında özellikle istihbarat anlamında büyük bir kırılmaya yol açmıştı.
El Ceride, ayrıca İran'ın Suriye'deki iki numaralı ismi Muhammed Reza Felahzade'nin de İsrail hedefleri arasında yer aldığını aktarıyor.
Kuveyt gazetesinin haberi, zamanlama olarak da dikkat çekiyor. Haber, İran rejiminin günlerdir protestolara hedef olduğu bir dönemde yayınlandı.
Kudüs Kuvvetleri Komutanı Süleymani'nin yardımcısı, Kasım 2017'de Suriye-Irak sınırında öldürülmüştü. Terör örgütü DAEŞ'in Suriye'de tuttuğu son ilçe olan Ebu Kemal'deki operasyona katılan Hayrullah Samadi'nin çıkan çatışmada öldüğü açıklanmıştı.
İran, Suriye'de Şam rejiminin yanında iç savaşa dahil oldu ve gelinen noktada özellikle Suudi Arabistan'la girdiği bilek güreşini kazanmış görünüyor. Irak'ta da binlerce Şii milis Kasım Süleymani'nin kontrolünde.

İran'da flaş gelişme! Ruhani 3. ülkeyi açıkladı

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, devam eden hükümet karşıtı gösterilerinde Suudi Arabistan’ın da etkisinin olduğunu açıkladı.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, parlamentoda yaptığı konuşmada günlerdir ülkede protesto gösterilerine neden olan işsizlik, enflasyon sorunlarının çözümüne yönelik çabaları yoğunlaştırma sözü verdi.

SUUDİ ARABİSTAN DA ETKİLİ

Ruhani, devam eden hükümet karşıtı protesto gösterilerinde Suudi Arabistan’ın da etkisinin olduğunu belirtti.

Ruhani, "İran İslam Cumhuriyeti’nin düşmanları, İran ulusunun şerefine, başarısına ve gelişimine kızıyor. Bölgesel sorunlarının içine İran’ı çekmeye çalışıyorlar ama İran İslam Cumhuriyeti’nin halkı ve yetkilileri onlara gereken cevabı verecek" dedi.

İran'da iş çığırından çıktı! Yeni ölüm haberleri!

İran'ın İsfahan eyaletine bağlı Kehderican ilçesinde rejim karşıtı gösterilerde 5 protestocu ölürken, Necef Abad'ta da 2 devrim muhafızı hayatını kaybetti.

İran'daki rejim karşıtı gösterilerde İsfahan eyaletine bağlı Kehderican ilçe kaymakamlığına saldıran göstericilerden 5'inin öldürüldüğü bildirildi.
İran'dan yayın yapan haber sitesi Asriran, İran'daki rejim karşıtı gösterilerde İsfahan eyaletine bağlı Kehderican ilçesi kaymakamlığına saldıran göstericilerden 5'inin öldürüldüğü duyurdu.
NECEF ABAD'TA DA 2 DEVRİM MUHAFIZI VE 2 GÖSTERİCİ ÖLDÜ
Öte yandan, muhafazakarlara yakınlığıyla bilinen Reca News haber sitesine göre, İsfahan eyaletine bağlı Necef Abad ilçesindeki gösterilerde ise 2 devrim muhafızı ve 2 gösterici olmak üzere, 4 kişi hayatını kaybetti.

İran'da asıl hedef ne?

İran’da sokaklar karışık. İran’da neler oluyor sorusunun cevabı da tıpkı sokaklar gibi karışık.

Taha Dağlı - Haber7
Önce hedeftekilerle bu işlerin arkasındakiler kimler, ona bakmak lazım.
AYAKLANMANIN İLK SEBEBİ RUHANİ’NİN KEMER SIKMA POLİTİKASI
19 Aralık’ta İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yeni bir ekonomik tedbir paketi açıkladı.
Benzine yüzde 50 zam yapıldı. 34 milyon kişiye yapılan yardımda kesintiye gidildi.
Buna karşın Ruhani 2018 bütçesinde silahlı güçlere ayrılan payı arttırdı.

HALKTAN KESİP ORDUYA PAY VERİNCE UYARILDI AMA DİNLEMEDİ
Cumhurbaşkanı ekonomi danışmanları, pakete karşı çıktı.
Bunun sosyal bir patlamaya yol açabileceği uyarısını yaptı.
Ancak Ruhani paketi çekmedi, ekonomik tedbirden geri adım atmadı.
Sonrasında da Meşhet kentinde olaylar patlak verdi ve birkaç gün içerisinde ülke geneline yayıldı.

2009’DA DA OLMUŞTU
2009 Haziran ayındaki seçimi Ahmedinecat kazandığında reformcular seçime hile karıştırıldığı iddiasıyla ayaklanmıştı.
O ayaklanma sert şekilde bastırılmış, Musavi ve Kerrubi gibi reformcu liderlere ev hapsi cezası verilmiş, dini otorite Hamaney’in “seçimi Ahmedinecat kazandı” açıklamasıyla olaylar son bulmuştu.

AMERİKA 2009’DAKİ OLAYLARI DESTEKLEMİŞTİ
Amerika Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, 2009’daki İran muhaliflerinin ayaklanmasına destek vermişti. Hatta ABD Dışişleri Bakanlığı Farsça twitter hesabı açmıştı.
2009 İLE BUGÜN ARASINDAKİ FARK, LİDERLER
2009’da ABD’nin hedefi Ahmedinecat’tı. ABD’nin başında da Obama vardı. 2013’te Ahmedinecat gidip yerine Hasan Ruhani geldiğinde Obama İran’a yönelik ambargoyu kaldırdı.
Ruhani ile Obama yönetiminin arası, ABD-İran ilişkilerinde ezber bozan cinstendi.

TRUMP-OBAMA VE AHMEDİNECAT-RUHANİ
Obama’nın istemediği Ahmedinecat’tı. Desteklediği ise Hasan Ruhani.
Bugün Obama yerine ABD’nin başında Trump var. Trump ise geldiğinden beri İran’ı hedef alıyor. Ve bugünkü ayaklanma sürecini ABD resmi ağızdan destekliyor.

HASAN RUHANİ ABD İÇİN NE İFADE EDİYOR?
Hasan Ruhani 2013’te seçildiğinde Batı’daki İran algısı değişmeye başlamıştı. Türkiye’nin Ahmedinecat döneminde başlattığı ancak batının reddettiği nükleer müzakere, 2013’te Ruhani ile birlikte Türkiye’nin saf dışı bırakılması suretiyle hayata geçirilmişti.
RUHANİ’NİN ABD İLE YAKIN TEMASI
Hasan Ruhani 1986’daki İrangate olayının önemli bir figürüdür. ABD’nin ambargoya rağmen İran-Irak savaşı sırasında İran’a silah satarken, Tahran yönetimi adına pazarlık masasında dönemin İran Cumhurbaşkanı Rafsancani’nin danışmanı olan Hasan Ruhani oturuyordu.
RUHANİ’NİN MOSSAD İLİŞKİSİ VE MOLLALARI ŞİKAYETİ
30 Ağustos 1986’da Paris’te bir otelde Hasan Ruhani ile İsrail ajanı Amiram Nir arasında bir görüşme kayda geçmişti. O görüşmede Ruhani, Batı’ya Humeyni’yi şikayet ediyor, “Humeyni’ye karşı çok yumuşaksınız, üstüne gitseniz o 100 adım geri kaçar” diye taktik veriyordu.
BUGÜN HEDEF RUHANİ Mİ YOKSA HAMANEY Mİ?
Şu açık ki Batı’nın İran’da dini otorite olan problemi, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile olandan çok daha fazla. Ruhani ile 30 yıl öncesine dayanan bir diyalogları var, İran’daki dini otoriteye karşı ortak paydada buluşuyorlar.
Bugün İran’daki ayaklanmada göstericiler hem Ruhani’yi hem de Hamaney’i hedef alıyor. Burada net cevap aradığımız sorular, Ruhani ile Hamaney aynı yerde mi duruyorlar, Batı ikisini de aynı mı görüyor, yoksa arada bir tercih söz konusu mu?
İRAN’IN YAYILMACI POLİTİKASININ SÜRECE ETKİLERİ
ABD 2001’de Afganistan’ı işgal etti, meydanı İran’a bıraktı. 2003’te Irak’ı işgal etti meydan yine İran’a kaldı. 2011’de Arap Baharı çıktı, İran Suriye’yi, Yemen’i ele geçirdi. Lübnan’la birlikte toplam 5 başkent İran etki alanına girdi. Tüm bunlar başta Suudi Arabistan olmak üzere Arap ülkelerinin tepkisine yol açtı. Arada bir çok kriz yaşandı. Yemen’de hali hazırda 3 yıldır Suudi Arabistan ile İran arasında devam eden bir vekalet savaşı var.
İRAN GÖSTERİCİLERİNİN 5 BAŞKENTLİ POLİTİKAYA BAKIŞI OLUMSUZ
İran’da bugün sokağa dökülen kalabalık ise Suriye politikasına da Lübnan veya Yemen politikasına da tepki gösteriyor. Çünkü 2011’den bu yana ciddi bir ekonomik kriz var. İran halkı “ben burada para bulamıyorken, devlet Suriye’ye para harcıyor, bana ne Suriye’den” diyerek tepki gösteriyor.
ABD İRAN’IN YAYILMACI POLİTİKASINDAN RAHATSIZ MI ACABA?
ABD İran’da ekonomik krizle başlayan ve en önemli argümanı “bize ne Suriye’den, Yemen’den” olan ayaklanmayı destekliyor. Ancak aynı ABD’nin İran’ın Suriye, Lübnan, Yemen ve Irak’a yayılmasından çok rahatsız olduğunu söyleyemeyiz. ABD’nin 2001’den bu yana Ortadoğu’da attığı her adım, İran’a yayılacak alan açtı. Eğer ABD baştan buna karşı olsaydı, İran’a bu olanağı tanımazdı. Bugün gerçekten karşı çıkıyorsa İran’a verilen süre ve limit doldu denilebilir.

13 Kasım 2017 Pazartesi

ABD'NİN OYUNCAĞI DEASH GÖREVİNİ TAMAMLADI

DEAŞ çöle dönüyor misyonu şimdilik bitti
Suriye ve Irak’ta haritaların yüzde 65’ini değiştiren terör örgütü DEAŞ, PKK ve peşmergeye alan açtıktan sonra misyonunu tamamladı.
Terör örgütü DAEŞ çöle dönüş kararını sözcüsünün 6 dakikalık video kaydıyla açıkladı. DEAŞ sözcüsü eyleme ilk başladıkları Irak’ın Anbar kentine çekileceklerini, varlıklarını ‘devletsiz ve topraksız’ sürdüreceklerini söyledi. Çöldeki kamplarda bombalı eylemler için eğitim verilecek.
ABD ve İsrail'in sahadaki en önemli maymuncuğu DEAŞ, Irak-Suriye görevini tamamladı. Terör örgütü, yayınladığı videoda bundan sonra faaliyetlerinin 'devletsiz ve topraksız devam edeceğini' bildirdi. Irak'ta doğduğu yere, Anbar kırsalına dönen örgütün yeni hedefi ise Suudi Arabistan'ın parçalanması planında kritik roller üstlenmek.
Örgütün yeni görevi: Arabistan’ı bölmek
Suriye ve Irak’ta sahaya indikleri 2013 yılından itibaren her iki ülke haritasının yüzde 65 değişmesine neden olan terör örgütü DEAŞ, yayınladığı bildiri ile ‘çöle dönüyoruz’ mesajı verdi. İlk saha pratiklerine başladığı Irak’ın Anbar eyaletine yeniden döneceklerini açıklayan DEAŞ sözcüsü, bundan sonraki varlıklarını ‘devletsiz, topraksız sürdüreceklerini’ belirtti. DEAŞ terör örgütü tarafından yayınlanan 6 dakikalık videoda çölde kurulacak yeni kamplarda eğitimlere devam edileceği ve örgüt tarafından belirlenen hedeflere bombalı eylemlerin süreceği ifade edildi. Örgüt, Irak ağırlıklı eylemlerin Necef, Bağdat, Basra bölgelerinde yoğunlaşacağını duyurdu.
ANBAR’DA BAŞLAMIŞTI
Irak’ın Suriye sınırındaki Rava bölgesini kaybeden DEAŞ, Suriye’de ise Ebu Kemal ilçesinden çekildi. 2014 yılından başlayarak işgal ettiği son toprak parçalarını da kaybeden DEAŞ, varlığını Suriye’de Bediyetul Şam, Irak’ta ise Anbar vilayeti kırsalında sürdürme kararı aldı. ABD’nin Irak’a girmesiyle birlikte örgütün beyni olan Albay Ebubekir Hacı ile Müslüm Türkmeni, ilk saha deneyimlerini de yine Anbar bölgesindeki çöllerde gerçekleştirmişti. Saddam Hüseyin döneminde Irak istihbaratının üst düzey isimlerinden biri olan Ebubekir Hacı, Suriye’nin Tel Rıfat beldesinde muhalifler tarafından öldürülürken, Müslim Türkmeni ise Irak’ta örgüt saflarında can verdi.
ANAHTAR ŞİMDİ BAŞKA KAPILARI AÇACAK
ABD-İsrail ekseninin sahada planlarını hayata geçirmek için kullandığı bir anahtar işlevi gören DEAŞ, kısa süre öncesine kadar Suriye ve Irak’ı adeta rehin almıştı. 2013 yılından itibaren Suriye’de 55 bin kilometrekarelik alanda hakimiyet kuran terör örgütü, Irak’ta ise 90 bin kilometrekareyi işgal etti. İdlib kırsalından Basra Körfezi’ne uzanan bölgede korsan devlet ilan eden DEAŞ, 2014-2016 dönemi boyunca yükselişini sürdürdü. Rakka, Felluce, Kerkük, Musul, Deyrizor, Haseke, Halep, İdlib, Anbar, Diyala, Humus, Şam ve Selahaddin’e uzanan hat boyunca 17 vilayette hakimiyetini ilan eden DEAŞ’ın militan sayısı 2016 yılı başında 90 bini aşmıştı.
Suud’da kamplar hazır

Suriyeli Ortadoğu uzmanı Zekeriya Mollahafci, Irak ve Suriye’de misyonunu tamamlayan DEAŞ’ın Ürdün üzerinden Suudi Arabistan’a taşınacağını söyledi. Irak ve Suriye’de kendisine verilen görevin sonuna gelen DEAŞ’ın Libya ve Suudi Arabistan’ın parçalanmasında da önemli rol oynayacağını kaydeden Mollahafci, Suudi Arabistan’ın Asiyr bölgesi başta olmak üzere 3 farklı noktada örgüte karargâhlar hazırlandığını iddia etti. Suriyeli uzman, benzer durumun Libya için de geçerli olduğunu, 2018 yılından itibaren Libya ve Suudi Arabistan özelinde DEAŞ etkisinin daha görünür hale geleceğini kaydetti.

14 Eylül 2017 Perşembe

21. Asrın Sevr'i Irak'tan Başlar

Tamer Ashraf
Görünen Köy...
Görünen o ki 21. Asır Ortadoğu için hayırlı bir asır olmayacaktır. 2003 yılında Irak’ta baş gösteren süreç hiç de hayra delalet değildir. Bir ülke düşünün unsurları zorla bir araya getirilmiş, bir asra yakın ya krallar ya diktatörler tarafından yönetilmiştir. Sonra da bir dış müdahale ile aniden federatif bir yapıya sokularak ısmarlama demokrasiye geçilmiştir. 2003-2016 yılları arasında beş hükümet kurulmuş, hepsi çok (takriben 17) partili ve bütün parlamentoyu kapsamıştır. Yani muhalefette hiç parti kalmamış hepsi iktidara ortak olmuştur! Çünkü dışarıda kalan, pastadan pay alamaz adamlarını devlette yerleştiremez ve siyasi süreçten dışlanır.
Böyle bir çarpık demokrasi ne vatandaşın günlük ihtiyacını karşılayabilir ne de sürekli olabilir. Nitekim federatif çözüme karşı çıkan Sünni Araplar, Kürtlerin ABD’nin himayesinde kurabildikleri Kürdistan Federasyonu’na özenmeye başladılar çünkü Irak bütçesinden %17 pay alabilmektedirler, yerel tayinleri kendileri yapabiliyorlar ve yerel olarak ürettikleri petrolü satabiliyorlar. Neticede kargaşa ve düzensizlikten yararlanan Kürt bölgesi federasyondan konfederasyonuna doğru ilerlerken, Sünniler de Selahattin, Anbar ve Musul’da federatifleşmek istemektedirler.
Suriye’de neşvünema eden IŞİD 2014 Haziran’ında Musul’u işgal ettikten kısa bir süre sonra Irak’ın takriben %40’na hakim oldu. IŞİD, daha çok Sünni Arap ve Türkmen bölgelerini işgal etmiştir. Ne gariptir ki IŞİD’a karşı verilen mücadele ya Halk Ordusu adı altında Şiiler tarafından ya da Peşmerge adı altında Kürtler tarafından verilmektedir. Silahlı güç kurup IŞİD’a karşı mücadele verme hakkı Türkmenlere hiç verilmezken, Sünni Araplara nisbî olarak verilmektedir. Böylece IŞİD’tan kurtarılan topraklar ya Kürt bölgesine ya da Şii ağırlıklı Bağdat yönetimine katılmaktadır. Bu da Sünni Araplar ve Türkmenler nezdinde ciddi kaygılara sebep olmaktadır.
Kurulan hükümetlerin hiç birisi vatandaşın en basit su ve elektrik sorununu çözemedi. İşsizlik diz boyu, anarşi her gün onlarca can alıyor. Şu anda Başbakan olan İbadi, bu kadar toplama bakanlarla hükümeti yürütemeyeceğini anlayınca bir teknokrat hükümeti kurmayı önerdi, kabul gördü ama yine siyasi partiler devreye girerek İbadi üzerinde baskı kurarak adamlarını yerleştirmeye çalışmaktadırlar. Yani, bu bile çözüm olmayacak gibi görünüyor. Siyasi kargaşa IŞİD’la mücadeleyi bile olumsuz yönde etkileyecektir. Nitekim, birçok bölgede IŞİD’la mücadele askıya alınmıştır.
Hal böyle olunca devletin bütünlüğü bölünmüş ve oluşan defaktolu bölgeler giderek meşruluk kazanmaktadır. Bunların başında Kerkük’ün statüsü gelmektedir. IŞİD gerekçe gösterilerek bugün Kerkük tamamen Kürtlerin denetimine girmiştir. Yani 2007 yılında Irak Anayasasına göre kadük kalan Kerkük, bugün fiilen Kürt bölgesine katılma noktasına getirilmiştir. Kerkük’ün fiilen ve/veya resmen Kürt bölgesine katılması bazı sonuçları doğurmaya gebedir. Bu cümleden, başta KDP’nin Başkanı Barzani olmak üzere Kürt liderlerinin Irak’ta bir Kürt Devletini ilan etmeleri an meselesi olacaktır. Mesele sadece uluslararası konjonktürün gelişmesine bağlı kalacaktır.  Bu durumda Kürt yönetiminin yasal topraklarını aşan yerlerden hendek kazarak oluşturdukları bölgeler meşruluk kazanacaktır.
1950 yılına kadar tamamı, 2003 yılına kadar %35’i Türkmen olan Kerkük’te Türkmenlerin nüfusu azalmamıştır. Ama Kuzeyden getirilen Kürt halkı çeşitli vaatlerle bu şehre yerleştirildi ve şu anda Türkmenlerin nüfusu %20 civarındadır. Hiç bir üst düzey idari görevde Türkmen bulunmamaktadır. Kürt Peşmergeler ve Asayiş Kuvvetleri IŞİD’tan koruma bahanesiyle şehrin denetimini elinde tutmaktadır. Yani her ne kadar 2007 yılında Kerkük Kürt bölgesine ilhak edilemediyse de, şu anda fiilen Kürt bölgesinin denetimine geçmiştir. Resmen Kerkük, Kürt bölgesine dahil edilirse, Kürtlerin Irak’ın bütünü içerisinde kalmasını gerektiren hiç bir ihtiyaç kalmayacaktır. Süper devletlerin yeşil ışık yakmasıyla bir devlete dönüşmesi an meselesi olacaktır. İşte bu da 21. Asrın Sevr’idir. Çünkü Irak Kürt bölgesi devletleşirse, Irak muhakkak üçe bölünür ve bunun neticesinde de Türkmen bölgeleri bu üç bölgenin içinde kalır. Türkmenler bu üç bölge içerisinde azınlık olacaklarından ya asimile olurlar ya da Türkiye’ye göç etmeye başlarlar.
Musul ve Telafer’in Kaderi
Şu anda IŞİD’ın denetiminde olan Musul’un kurtarılması da ciddi sorunlara gebedir. Üç silahlı taraf Musul’u kurtarmak için hazırlıklarını görmektedir. Bağdat Yönetiminde (Şii ağırlıklı) Halk Ordusu, Peşmerge Kuvvetleri ve ABD esas aktörlerdir. Sünni Musul Arapları cılız da olsa ve biraz da Türkiye’nin yardımı ile silahlı güçleri oluştu. Ama Musul’un kurtarılmasında ne kadar etkili olacağı belirsizdir. Esas süreçten dışlanan kesim Telafer Türkmenleridir. IŞİD Haziran 2014 tarihinde şehri işgal ettiğinde 400 bin nüfuslu Telafer’in 120 bini Şii Türkmen, Kürt Yönetiminin de yönlendirmesiyle apar-topar Necef ve Kerbela’ya gönderildiler.  200 bini ise Kerkük civarlarına göç etti ve 50 bini ise Türkiye’ye Suriye üzerinden iltica etmiştir.
İl olarak Musul’un toplam nüfusu 2 milyon 200 bin civarındadır. Bunun 400 bini Türkmen olup daha çok Telafer’de yaşardı. Eğer Musul’u kurtarma operasyonunda Türkmenler formülün içerisinde yer alamazsa, yerlerine Araplar değil, daha çok Kürtler yerleşecektir. Bu konuda en çok hazırlık gören Kürt kesimi PKK, PYD ve silahlı Yezidi Kürtleridir. Bunlar iki ülkedeki Kürt köprüsünü kurmaya zaten taliptirler.
Türkiye’nin Yapması Gerekenler
Musul ve Halep Türkiye için iki önemli şehirdir. Her ikisinde de yüzbinlerce soydaşı yaşamaktadır ve yüzlerce tarihi eseri vardır. Türkiye’nin bu iki şehre bir güvenlik koridoru oluşturması şarttır. Bu iki koridor açılmadığı takdirde Türkiye 21. Asırda şu sıkıntılarla karşı karşıya kalacaktır:
Kuzey Afrika hariç diğer Arap ülkeleri ile karasal bağlantısı sadece Kürt bölgesi üzerinden olacaktır.
Suriye ve Irak’ta yaşayan soydaşları ile bağlantısı tamamen kopacaktır.
Bunu aşağıdaki haritada daha net bir şekilde görmek mümkündür.

Bugün Türkiye, Halepli ve Telaferli on binlerce Türkmen’i mülteci statüsünde kabul etmiş ve birçok sağlık, iaşe ve ibate ihtiyaçlarını görmektedir. Bu potansiyel güç maalesef kullanılamamakta ya da bilinmemektedir. Ortadoğu’da cereyan eden olaylar bizi fazlasıyla etkilemektedir. Ama biz etkili olamamaktayız. Çünkü imkanlarımızı yeteri düzeyde kullanamamaktayız. Türkiye kendisinin güvenliği için ve bu iki ülkede yaşayan soydaşlarının topraklarında kalıp bir güvenlik kuşağı oluşturabilmeleri için mutlaka risk almalı ve en az İran kadar bu iki ülke üzerinde etkili olmalıdır.
Sonuç
Bugün IŞİD’ın Suriye ve Irak’ta bu kadar yayılması, en çok Türkmenlere zarar vermiştir. 2.5 milyon Iraklı Türk’ün beşte biri yurtsuz kalıp göç etmiştir. Ne gariptir ki IŞİD giderek toprak kaybetmeye başlarken, Türkmenler ne Suriye’de ne de Irak’ta toprak kazanabiliyorlar. Esas toprak kazanan Kürt silahlı güçleridir. Bu da gerçekten bize Sevr’i hatırlatıyor. Yoksa Maliki Hükümetinde üç bakanlığa, Kerkük İl Meclis Başkanlığına, Musul İl Meclisinde 6 sandalyeye ve Musul Vali Yardımcılığına sahip olan Türkmenler bugün neden bütün bu haklarından mahrum bırakılmış olsun?

Kısacası bölgeye yeniden şekil verilirken, Türkmenler yok sayılırken, Türkiye de gelişmelerden uzak tutulmak istenmektedir.

24 Kasım 2017 Cuma

İSRAİL'DEN SAVAŞ ÇIĞLIKLARI

Netanyahu: İzin vermeyeceğiz
İsrail Başbakanı Netanyahu, ülkesinin İran’ın nükleer silah edinmesine ve Suriye’de konuşlanmasına izin vermeyeceği yönündeki açıklamalarını yineleyip sert açıklamalar yaptı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ülkesinin İran’ın nükleer silah edinmesine ve Suriye’de konuşlanmasına izin vermeyeceği yönündeki açıklamalarını yinelerken Arap ülkeleriyle "perde arkasından" yürüttükleri iş  birliğinin verimli olduğuna vurgu yaptı.   
"KİM BİZİ HEDEF ALIRSA ONU VURURUZ"
İsrail’in kurucusu David Ben Gurion’un 44. ölüm yılı münasebetiyle Batı Kudüs’te düzenlenen bir programda konuşan İsrail Başbakanı Netanyahu, "Kim bizi hedef alırsa onu vururuz. Her kim ki bizi yeniden soykırıma maruz bırakmaya  çalışırsa, hayatını tehlikeye atar". dedi.
İZİN VERMEYECEĞİZ
Netanyahu, İran’ın nükleer programına ve Suriye’deki varlığına ilişkin  ise "Çok defa İran’ın nükleer silah edinmesine izin vermeyeceğimizi belirttik. Aynı zamanda İran güçlerinin sınırımıza yakın veya Suriye’nin herhangi bir  yerinde konuşlanmasına da izin vermeyeceğiz.” diye konuştu.
İsrail’in Arap ülkeleriyle olan ilişkilerine de değinen Netanyahu, “Arap ülkeleriyle verimli iş birliğimiz çoğu zaman gizli yürümekte. Bu ilişkilerimizin daha da olgunlaşacağına ve barış çerçevesini genişletecek olan meyvelerini de vereceğine inanıyorum. Bu sonunda olacaktır çünkü perde arkasında süren budur.” ifadelerini kullandı.
ISRARCI DAVRANMAYA DEVAM EDECEĞİZ
Netanyahu, İsrail’e illegal yollardan giren Afrikalı göçmenlerle ilgili de “Mısır sınırı boyunca inşa ettiğimiz duvar Necef Çölü’ne ve ülkemize giren tüm illegal göçmenleri durdurmuş bulunmakta. Ülkemize illegal olarak girenleri de çıkarmakta ısrarcı davranmaya devam edeceğiz.” dedi.
İSRAİL'İN 'KIRMIZI ÇİZGİLERİ'
İsrail hükümeti, "İran'ın Suriye'de etkinliğini artırmasının kendileri için kırmızı çizgi" olduğunu belirtiyor.
Başbakan Netanyahu daha önce yaptığı bir açıklamada, "İran ve  vekillerine, genel olarak Suriye'de, özel olarak da Suriye'nin güneyinde askeri  bir varlık kurma imkânı sağlanmamalı." ifadelerini kullanmıştı.
Netanyahu, İsrail'in, sınırları ötesinde yaşanan gelişmeleri izlemeye  ve kırmızı çizgilerini muhafazaya devam edeceğini vurgulayarak, bu kırmızı  çizgileri ise "Hizbullah ya da İran güçlerinin Suriye'de güçlenmesini, özellikle  de hassas silahlar elde etmesini önlemek", "bu güçlerin İsrail sınırı boyunca  sahada varlık göstermesine engel olmak" ve "İran'ın genel olarak Suriye'nin  tamamında askeri varlık kurmasını engellemek" şeklinde sıralamıştı.
İsrail, Suriye'ye ait Golan Tepeleri'ni 1967'den bu yana işgal altında  tutuyor.

İsrail ordusu, iç savaşın başladığı 2011 yılından bu yana zaman zaman  Suriye'den topraklarına roket atıldığını iddiasıyla, İran destekli Hizbullah  güçlerine ve rejime ait askeri noktalara saldırılar düzenliyor.

25 Kasım 2018 Pazar

Irak'ta Türkmenlerin dışlanması istikrara darbe vuracak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Irak parlamentosunda 10 milletvekiline sahip Türkmenlerin temsil edilmemesi, ulusal birlikteliğe gölge düşürüyor ve Türkmenler göz ardı ediliyor.



Irak eski Başbakanı Haydar el-İbadi, 21 Kasım 2017’de DEAŞ'ın askeri olarak mağlup edildiğini açıklayarak, Irak’ta yeni bir dönemin başladığını ilan etmişti. Yaklaşık 3,5 yıl süren DEAŞ'la mücadele dönemi, Irak’ta farklı dinamikler ortaya çıkardı. Bu dinamiklerin DEAŞ sonrası dönemde etkisini uzun bir süre koruyacağını söylemek mümkün. Zira 12 Mayıs 2018’de gerçekleştirilen parlamento seçimleri öncesi ve sonrasında yaşanan siyasi gelişmeler ve tartışmalar bu durumu kanıtlar nitelikte oldu. Irak’taki hemen her süreçte olduğu gibi Türkmenler de yaşanan gelişmelerden nasibini acı bir tecrübe ile yeniden aldı.

Söz konusu seçimler, DEAŞ sonrası sürecin ardından yapılan ilk seçimler olması nedeniyle, Irak için önemli bir köşe taşı niteliği taşıyor. Zira 30 Nisan 2014’te yapılan parlamento seçimlerinin ardından, Haziran 2014’te DEAŞ'ın Irak topraklarının bir kısmında kontrol sağlaması, hükümetin olağanüstü ortamda kurulmasına sebebiyet verdi. 2017 yılı sonu itibariyle DEAŞ'ın Irak’taki kontrolü sona erdirilmiş olsa da örgütün bıraktığı izler, siyaset üzerinde önemli etkiler ortaya çıkardı. DEAŞ'ın Irak’taki kontrolü süresince güvenlik ve siyaset alanında yaşanan güç boşluğu, Haşdi Şabi gibi yeni aktörlerin siyaset ve güvenlik alanında etkili olmasını beraberinde getirdi. Öte yandan 25 Eylül 2017’de gerçekleştirilen IKBY referandumu ve sonrasında yaşanan gelişmelere ek olarak, Irak merkezi hükümetinin 16 Ekim 2017 tarihinde yaptığı operasyonla Kerkük ve tartışmalı bölgelerde kontrolü yeniden ele alması, siyasi dinamikleri önemli ölçüde değiştirdi ve Irak’ta yeni bir siyasi harita oluştu.

Bu şartlar altında seçimlere giren Irak’ta seçimlerden önce oluşan koalisyonlar ve ittifaklar Irak’taki siyasetin farklılaştığına dair bir kanıt niteliğinde. Nitekim seçimlere 204 parti ve 27 koalisyon yer aldı ve Irak’ta ilk kez etnik ve dini gruplar bu denli çok parçalı bir siyasi yapı ile seçimlere girdi. Türkmenler ise ilk kez Kerkük’te tek liste ile seçimlere katılırken, Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı Musul, Selahaddin gibi vilayetlerde ise farklı koalisyonlar içerisinde yer aldı.

Seçimlerde Türkmenlerin tutumu
DEAŞ'tan en fazla etkilenen grupların başında gelen Türkmenler arasından 11 parti seçimlere katılmak için kayıt yaptırırken, Türkmen siyasetinin en güçlü olduğu vilayet olan Kerkük’te Türkmen siyasi partileri, Irak Türkmen Cephesi (ITC) Başkanı Erşad Salihi önderliğinde “Kerkük Türkmen Cephesi” isimli liste ile seçimlere girme konusunda anlaştı. Bu durum Türkmenlerin siyasi birlikteliği ve bütüncül kimliklerini korumaları açısından son derece önemli bir gelişme oldu. Bununla birlikte Kerkük’te beş farklı listeden 32 Türkmen aday da seçimlere katıldı. Türkmen siyasi partileri Kerkük haricinde başka bir vilayette ortak liste ile seçimlere girme kararı almamış olması, diğer bölgelerdeki Türkmen kimliğinin varlığının ortaya konuşması açısından önemli bir eksiklik oldu. Musul, Selahaddin ve Bağdat’ta Türkmen partilerin de yer aldığı koalisyonlar oluşturuldu.

Türkmen partilerin, diğer partiler gibi, birçok konuda ayrışma ve bölünme nedeniyle zaten az olan etkileri daha da azaldı. Bazı etkili Türkmen siyasi figürlerin şahsi menfaatleri yönünde hareket etmesi ve Türkmen lider ve siyasetçilerin anlaşamayarak birden fazla kişinin bir makama aday olması, Türkmen siyasetindeki ayrışmaları daha da derinleştirdi. Dolayısıyla bu durum halka da yansıdı ve Türkmenlerin sosyal boyutundaki sorunların daha da derinleşmesine neden oldu. Sonuç olarak, Türkmen siyasi hareketi dağılmış, zayıflamış ve kendi içinde bölünmüş bir hal aldı. Bu durum Türkmenlerin seçim performansını da olumsuz yönde etkiledi. Nitekim tartışmalı geçen seçimler ve daha sonrasında gündeme gelen hile iddialarının gölgesinden açıklanan seçim sonuçlarına göre Türkmenler farklı vilayet ve listelerden 10 milletvekiline sahip oldu. İlk kez Kerkük’te ortak bir liste ile seçimlere giren Türkmenler, Kerkük’ten 3 milletvekili çıkardı. Bu sayıyı 2014’teki seçimlerde 2 milletvekiline sahip olan Türkmenler için nispi bir başarı olarak değerlendirmek mümkün olmakla birlikte, Kerkük’te özellikle KYB’nin seçim hilesi yaptığına yönelik güçlü kanıtların olması, Kerkük’teki seçim sonuçlarının gerçeği yansıtmadığı iddialarını haklı çıkarıyor. Öte yandan 4 milletvekili Musul’dan (Telafer) seçilirken, 2 milletvekili Selahattin (Tuzhurmatu) ve 1 milletvekili de Bağdat’tan seçildi. Musul’dan seçilen Türkmen milletvekillerinin tamamının Telaferli adaylar olması göze çarparken, 4 milletvekilinden 3’ünün Haşdi Şabi içerisindeki grupların oluşturduğu Hadi el-Amiri liderliğindeki Fetih Listesi’nden seçilmesi de dikkat çekici bir gelişme oldu. Diğer taraftan Irak’taki en büyük ve en yaygın Türkmen siyasi partisi olan Irak Türkmen Cephesi’nin Kerkük dışındaki vilayetlerde katıldığı koalisyonların hiçbirinden milletvekili seçtirememiş olması da Irak Türkmen Cephesi’nin Türkmen coğrafyasındaki etkinliğine dair tartışmalara yol açtı. Bununla birlikte Irak Türkmen Cephesi Başkanı Erşad Salihi haricinde seçilen Türkmen milletvekillerinin tamamının yeni yüzler olması ve daha önce temsil edilmeyen gruplardan seçilmeleri, Türkmenlerin siyasal davranış yönünü de farklılaştırmış görünüyor.

Türkmenleri dışlama çabası
Irak’ta 12 Mayıs 2018 tarihinde yapılan tartışmalı parlamento seçimlerinin ardından seçim sonuçlarının onaylanması ile Irak’ta hükümet kurma süreci başladı. İlk seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından farklı siyasi grupların bir araya gelerek parlamentodaki en büyük grup olma konusunda başlattığı yarış bir sonuca ulaşamazken, farklı düzeylerdeki makamlar için azami düzeyde üzerinde anlaşma sağlanabilecek adaylar belirlendi. Nitekim 15 Eylül 2018 tarihinde Irak parlamentosunda yapılan oylama ile Enbar eski Valisi Muhammed el-Halbusi parlamento başkanı seçilirken, Beşir Haddad ve Hasan Kerim el-Kaabi de başkan yardımcıları olarak belirlendi. Bu süreçle birlikte hükümet kurma takvimi için ilk somut adım atılmış oldu. Parlamento başkanı ve yardımcılarından sonra 2 Ekim tarihinde Irak parlamentosu, cumhurbaşkanını seçmek için toplandı ve yapılan oylamada, KYB’nin adayı olarak Irak parlamentosuna sunulan ve en güçlü aday olarak görünen Berhem Salih, beklendiği şekilde cumhurbaşkanı olarak seçildi. Yemin töreninden sonra Berhem Salih, Adil Abdülmehdi’yi hükümeti kurmakla görevlendirdi.

Adil Abdülmehdi’nin görevlendirilmesinin ardından anayasal düzenlemeler doğrultusunda en fazla 30 gün sürmesi öngörülen hükümet kurulma aşaması başladı. Abdülmehdi her fırsatta teknokrat bir hükümet kuracağını açıklasa da yaklaşık 20 günün sonunda 22 kişilik bakanlar kurulu listesini hazırladı ve bu kabineyi 24 Ekim 2018 tarihinde Irak parlamentosuna getirdi. Ancak siyasi grupların bir kısmının, belirlenen kişileri kabul etmeyerek toplantı salonunu terk etmeleri sonucu, Adil Abdülmehdi’nin parlamentoya getirdiği kabine üyelerinden ancak 14’ü güvenoyu alabildi, diğer isimler hakkında bir oylama yapılamadı. Söz konusu 22 kişilik listenin en fazla dikkat çeken yönlerinden biri, İbadi kabinesinde olduğu gibi, Irak’ın üçüncü ve kurucu asli unsuru olarak ifade edilen Türkmenlere bir bakanlık dahi verilmemesi oldu. Bakanlıklar için oluşturulan isim listesinde Türkmenlere yer verilmemiş olması, Irak’ın birliği ve bütünlüğüne ters olduğu gibi eşit ve demokratik ülke olma iddiasını da baştan çökertti. Nitekim Türkmenler “bir” bakanla dahi olsa 2003 sonrası oluşturulan her kabinede temsil edildi. 2014 seçimlerinden sonra da bir Türkmen bakan kabine de yer alırken, 2016 yılında İbadi tarafından yapılan kabine revizyonunda Türkmenlerin sahip olduğu İnsan Hakları Bakanlığı lağvedilerek, Türkmenlere başka herhangi bir bakanlık verilmedi. 2018 kabinesinde de Irak’ta azınlık bir unsur olarak Hristiyanlar temsil edilirken, oluşturulan son kabinede Türkmenlerin temsil edilmiyor olması, eşitlik ilkesine ters bir durum oluşturuyor. Irak parlamentosunda 10 milletvekiline sahip Türkmenlerin temsil edilmemesi, ulusal birlikteliğe gölge düşürüyor ve Türkmenler göz ardı ediliyor. Bu anlamıyla DEAŞ sonrası sürecte en fazla mağdur edilen kesim olan Türkmenler, siyasi süreçten de dışlanmış görünüyor. Öte yandan her ne kadar seçim sonrası 10 Türkmen milletvekili parlamentoda bir grup kurduklarını açıklamış olsa da bakanlık seçimi konusunda ortak hareket edemedi ve ortak bir aday çıkartamadı.

Bakanların bağımsızlığı tartışmalı
Irak parlamentosu tarafından onaylanan bakanlar kağıt üzerinde “teknokrat ve bağımsız” görünüyor olsalar bile bu kişilerin de partiler ve siyasi kitleler tarafından aday gösterilmiş olmaları, bağımsızlıkları konusunda soru işaretleri ortaya çıkarıyor. Yeni göreve getirilen bakanların siyasi gruplar tarafından aday gösterilmeleri nedeniyle ilerleyen süreçte siyasi partilerin baskılarına maruz kalmaları muhtemel. Bununla birlikte, demokratikleşme sürecindeki ülkelerde siyasi bağlar da zaman zaman kurumsal işleyişin korunmasını kolaylaştırmakta. Bu noktada siyasi korumadan uzak, bağımsız adayların, pozisyon elde edemeyen siyasi gruplar ya da milis grupların baskısı altında kalabileceği de göz önünde tutulmalı. Özellikle Irak’ta teknokrat ve siyasi bakımdan bağımsız bir kabinenin yürütülebilmesi için devlet denetim mekanizması ile güvenlik aygıtının geliştirilmesi ve hükümetin pozisyonunu koruyabilecek yeterlilikte olması şart. DEAŞ'la mücadele sürecinin getirdiği zorlukla birlikte, bölgesel ve küresel politik müdahaleler, IKBY ile yaşanan siyasi çekişme, DEAŞ sonrası süreçte Sünni Arapların pozisyonu gibi sorunlar da Abdülmehdi’yi bekleyen en ciddi meseleler. Siyasetteki eşitsizlik de istikrarı bozucu bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle Irak’taki siyasi istikrar ve hükümetin devamlılığının sağlaması zor görünüyor. Bu noktada Irak’ta gerçek bir ulusal uzlaşının gerçekleştirilerek, tam katılımcı bir yönetim mekanizmasının kurulması en iyi çıkış yolu.

Ancak başta Türkmenler olmak üzere siyasal ve etnik eşitsizlikle karşı karşıya kalan toplumların sorunları, ülkedeki problemleri daha da derinleştiriyor. Bu noktada Irak’ta Türkmen kimliğinin gittikçe erozyona uğradığı ya da uğratıldığını söylemek yerinde olacak. Türkmenler, 2003 sonrası Irak’taki siyasi sistem içerisinde hak ettikleri pozisyona gelemezken hem yerel hem de genel politikada günden güne geri plana düştü. Özelikle 2014 Haziranında DEAŞ'ın Irak’ta hakimiyet bölgeleri oluşturmasından sonra, siyasi olarak gerileyen Türkmenler, DEAŞ'ın yol açtığı bütün olumsuzluklarla da karşı karşıya kaldı. Türkmenler doğrudan DEAŞ'ın hedefi haline gelirken, örgütün kontrol ettiği ya da etkide bulunduğu başta Telafer ve Musul olmak üzere, Kerkük, Tuzhurmatu, Diyala gibi yerlerden göç etti. En az 600 binden fazla Türkmen’in mülteci konumuna düştüğü söyleniyor. Türkmenlerin bir kısmı Irak’ın güneyindeki Necef, Kerbela, Hille gibi bölgelere göç ederken, bir kısmı da Irak’ın kuzeyinde Duhok ve Erbil’e bir kısmı ise Türkiye’ye göç etmeye mecbur kaldı. Böylelikle Türkmenler göç ettikleri bölgelerde azınlık nüfus konumuna düştü. Sosyal hayatın da uzağında kalan Türkmenler, gittikleri bölgelerde yabancılık çekti ve işsizlik, eğitimsizlik gibi sorunlarla karşı karşıya kaldı. Öte yandan DEAŞ'ın alan hakimiyeti sonlandırılmış olmasına rağmen Telafer ve Tuzhurmatu gibi yerlerde yaşayan Türkmen halkının büyük bölümü halen evlerine dönemedi.

Gelinen noktada Türkmenlerin yeniden ciddi bir toparlanmaya ihtiyacı var. Bu bağlamda bazı Türkmen milliyetçilerinin çabaları ve Türkiye hükümetinin bu konudaki rolü takdir edilmeli. Özellikle de bu çabaları desteklemek ve birleştirmek ve siyasi liderleri birlikte çalışmaya teşvik etmek, anlaşmazlıkların çözümüne katkıda bulunmak bakımından Türkiye’nin önemli desteği olduğunu belirtmek gerekiyor. Ancak bu tek başına yeterli değil. Türkmen liderlerden siyasetçilere, aydınlardan sokaktaki sıradan insana kadar bütün Türkmen halkının inisiyatif alması gerekiyor. Türkmenlerin birlikte duruş sergiledikçe, bunun göz ardı edilmesi giderek zorlaşacak. Türkmenler bunun en iyi örneğini seçim sonrasında gösterdi. Kerkük’teki seçimlere itiraz eden Türkmenler, 28 gün boyunca meydanlarda birlik içerisinde haklarını savundu ve bu gösteriler sonucunda oylar yeniden elle sayıldı. Sonuçlara ilişkin büyük bir değişiklik olmadıysa da Türkmenlerin varlığını hissettirebilmek ve koruyabilmek için en doğru yolun birliktelikten geçtiğini göstermesi açısından tarihi bir köşe taşı oldu. Bu anlamıyla Türkmenlerin bu birlikteliği sağlaması durumunda hiçbir kesimin Türkmenlerin haklarını görmezden gelmesi mümkün olmayacağını söylemek yerinde olacak.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html