BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
basra sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
basra sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

20 Mayıs 2019 Pazartesi

Basra’dan Doğu Akdeniz’e stratejik hamleler: Savaş kapıda mı?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Basra körfezi ile Akdeniz'in eşzamanlı olarak krize doğru savrulması, bu coğrafyaların sadece bölgesel değil, küresel jeopolitik açısından da büyük bir önem arz ettiğini gösteriyor.

Basra körfezinde ve Doğu Akdeniz’de askeri hareketlilik, karşılıklı tehditler ve bir takım “faili meçhul” sabotajlarla sular her geçen gün daha da ısınıyor. Her iki gerginlikte de ön plana çıkan aktör ise hiç kuşkusuz ABD. Peki, ABD ne yapmaya çalışıyor? Niçin Doğu Akdeniz ve Basra körfezinde kriz eş zamanlı olarak tırmandırılıyor? Tüm bu hamleler ne anlama geliyor? ABD’nin bölgeye kuvvet yığmaya başlamasının ve İsrail ile birlikte bir takım işbirliği/ittifak süreçlerine hız vermesinin arka planında neler yatıyor? ABD İran’a saldırır mı? ABD tüm dünyayı bu krizler üzerinden bir savaşa sürükler mi, yoksa "blöf" mü yapıyor? Doğu Akdeniz’de savaş ne kadar uzak? Dünya nasıl bir krizle karşı karşıya?
Kuşkusuz, bu sorulara verilecek cevaplar, büyük ölçüde ABD’nin ne yapmak istediği ve bunu gerçekleştirmek için hangi yöntem ve araçlara başvuracağıyla ilgili önemli ipuçları verecektir. Fakat bu cevaplar için öncelikle şu hususun altını önemle çizmek gerekiyor: Bu iki bölgenin eşzamanlı olarak krize doğru savrulması, bu coğrafyaların sadece bölgesel değil, küresel jeopolitikte büyük bir önem arz ettiğini göstermektedir.
Nitekim burada her ne kadar karşımıza ilk etapta uluslararası su yolları ve enerji güvenliği çıksa da, meseleye daha geniş perspektiften bakıldığında, hedefin geniş manada Çin ve Rusya ikilisi, daha dar anlamda ise bu güç mücadelesinin birer tampon ve kilit ülkesi olarak İran ve Türkiye olduğu anlaşılmaktadır. Daha somut bir ifadeyle, söz konusu gerginliklerde Türkiye daha çok Doğu Akdeniz bağlamında doğrudan, Basra körfezinde dolaylı bir hedef iken, İran bunun tam tersi bir durumda bulunmaktadır.
Nitekim 11 Eylül’den bu yana Avrasya merkezli “Büyük Oyun” bir kez daha gündemdedir. Avrasya üzerinden tek kutuplu bir dünyayı inşa etmek isteyen ABD, bırakın merkezde kontrolü sağlamayı, kenar kuşakta tutunmakta bile zorlanmaktadır. 

ABD Ortadoğusu: Akdeniz-Hint okyanusu hattında güç mücadelesi

Adım adım gitmek gerekirse, öncelikle Soğuk Savaş sonrası itibarıyla (klasik jeopolitikçilerin tanımladığı) kara güçleriyle deniz güçleri arasındaki rekabet-mücadele sona ermemiştir. Bilakis her geçen gün daha da şiddetlenmektedir. Nitekim 11 Eylül’den bu yana Avrasya merkezli “Büyük Oyun” bir kez daha gündemdedir. Avrasya üzerinden tek kutuplu bir dünyayı inşa etmek isteyen ABD, bırakın merkezde kontrolü sağlamayı, kenar kuşakta tutunmakta bile zorlanmaktadır. Rusya-Çin ikilisinin Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üzerinden kenar kuşak ülkelerini bir bir kendi ittifak sistemi içerisine dahil etmeleri, örneğin kenar kuşağın iki önemli gücü olan Pakistan ve Hindistan’ın ŞİÖ’ye tam üyeliği ve İran’ın gözlemci statüsü ve Türkiye’nin diyalog ortaklığı, bunun en temel göstergesidir. Dolayısıyla ABD, Avrasya merkezli oyunu kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.
Bu durum da ABD’yi bir kez daha Ortadoğu’ya sevk etmektedir. Fakat bu Ortadoğu bizim bildiğimiz bölge değildir. ABD açısından Ortadoğu tanımı çok daha geniş bir coğrafyayı içine almaktadır. Genel kabul görmüş tanımın dışında, ABD açısından merkezinde Basra körfezinin yer aldığı, Güney Kafkasya’yı da içine alan ve Cebelitarık boğazından başlayıp Malaka boğazına kadar uzanan Akdeniz-Hint okyanusu hattı "ABD Ortadoğusu"nu oluşturmaktadır.
Nitekim ABD’nin 11 Eylül’ün ertesinde Afganistan’ı, ardından da Irak’ı işgali ve akabinde Kuzey Afrika’dan başlamak üzere Doğu Akdeniz’den Basra’ya kadar uzanan hatta Arap Baharı ile bölgeyi dizayn girişimleri ve yine son dönemde Myanmar ve Sri Lanka’da yaşanan gelişmeler, bu jeopolitik tanımı bir kez daha teyit etmektedir.
Somut bir ifadeyle, örneğin Basra körfezini ve Hürmüz boğazını kontrol edecek olan güç, (Çabahar ve Gwadar limanlarında görüldüğü üzere) aynı zamanda bölgedeki su yolları üzerinde ve sıcak denizlere çıkışta da önemli bir inisiyatifi (söz konusu projeleri akamete uğratma ya da kontrol etme boyutuyla) ele geçirecektir.

Doğu Akdeniz ve Basra’nın önemi

“İkinci Basra” ya da daha geniş anlamda “İkinci Körfez” olarak bile nitelendirilen Doğu Akdeniz ile Basra körfezi jeopolitiği, yukarıda zikredilen “ABD Ortadoğusu” ya da “Genişletilmiş Ortadoğu”nun tam olarak merkezinde yer almaktadır. Doğu Akdeniz-Basra hattı, bu noktada “Yeni Büyük Oyun”da belirleyici bir jeopolitik-stratejik öneme sahiptir. Bu bölgeye hakim olan, büyük ölçüde “Genişletilmiş Avrasya” merkezli güç mücadelesinin de galibi olacaktır. Daha somut bir ifadeyle, örneğin Basra körfezini ve Hürmüz boğazını kontrol edecek olan güç, (Çabahar ve Gwadar limanlarında görüldüğü üzere) aynı zamanda bölgedeki su yolları üzerinde ve sıcak denizlere çıkışta da önemli bir inisiyatifi (söz konusu projeleri akamete uğratma ya da kontrol etme boyutuyla) ele geçirecektir.
Ortadoğu’yu kontrol etmek, ABD’nin yüzyıllık hedefidir. ABD’nin jeopolitik ve jeostratejik ideallerini belirleyen başkanı Eisenhower’ın bölgeyle ilgili şu ifadesi meseleyi büyük ölçüde özetlemektedir: “Yalnız coğrafya bakımından bile bütün dünyada, stratejik yönden Ortadoğu’dan daha önemli bir bölge yoktur. 
Bu bağlamda, Basra körfezinde tırmandırılan krizin temel hedefi Çin ve onun yürüttüğü Kuşak-Yol Projesi’dir. Aynı zamanda Hindistan’ın İran üzerinden bölgede inşa etmeye çalıştığı stratejik açılım da darbe alacaktır. Rusya’nın başını çektiği Kuzey-Güney Koridoru da burada hedeftir. Hazar-Basra hattı işlevsiz hale gelecektir.
Dolayısıyla ABD’nin Basra körfezi ve Doğu Akdeniz’e yaptığı askeri yığınak, Ön Asya merkezli “2 Okyanus-5 Deniz Stratejisi”nin bir parçasıdır. Bu strateji, Soğuk Savaş dönemiyle birlikte ABD’nin “çevreleme/kuşatma” politikalarının ayrılmaz bir parçası olarak da karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla Ortadoğu’yu kontrol etmek, ABD’nin yüzyıllık hedefidir. ABD’nin jeopolitik ve jeostratejik ideallerini belirleyen başkanı Eisenhower’ın bölgeyle ilgili şu ifadesi meseleyi büyük ölçüde özetlemektedir: “Yalnız coğrafya bakımından bile bütün dünyada, stratejik yönden Ortadoğu’dan daha önemli bir bölge yoktur. Bütün gücümüz ve araçlarımızla örgütlenme yeteneğimizden, sevk ve idaremizden faydalanarak, Ortadoğu’yu kazanmak zorundayız”.
Basra ve Doğu Akdeniz jeopolitiğini derinden etkileyen, ABD’nin bölgeye yerleşmesini “kaçınılmaz kılan” gelişmeler şu şekilde sıralanabilir: 1. İsrail devletinin kurulması ve bölgede Arap-İsrail sorunu ekseninde yaşanan savaşlar; 2. Eşzamanlı olarak gerçekleşen İran İslam Devrimi ve Afganistan’ın SSCB tarafından işgali; 3. İran-Irak Savaşı ve sonrasında Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgaliyle birlikte farklı bir boyut almaya başlayan “Körfez Savaşları”; 4. 11 Eylül ve Afganistan-Irak işgalleri; 5. Arap Baharı-Suriye İç Savaşı ve ABD-İsrail ikilisinin Kuzey Afrika’dan Körfez’e uzanan hattaki BOP dizaynları; 6. Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz yatakları; 7. Bu bölgelerin enerji güvenliği politikaları açısından özellikle arz ve güzergâh boyutlarıyla artan önemleri; 8. “Kuşak-Yol Projesi” ile birlikte gündeme gelen ve ABD çıkarlarını, denizlere dayalı üstünlüğünü derinden tehdit eden “İpekyolu Projeleri”; 9. Yükselmekte olan bölgesel-küresel güçler açısından taşıdığı önem.

“Büyük İsrail”e giden süreçte “Büyük Ortadoğu Projesi”

ABD açısından Doğu Akdeniz ve Basra’yı önemli kılan bir diğer husus da, Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) varlık nedeni olan “Büyük İsrail”dir. Doğu Akdeniz-Basra hattı, İsrail’in güvenliğinin ve çıkarlarının sağlanması kadar, “Büyük İsrail” projesinin hayata geçirilmesi açısından da ehemmiyet arz etmektedir. Doğu Akdeniz ve Körfez eksenli yeni ittifak oluşumlarında İsrail’in oynadığı rol bu açıdan önemlidir.
ABD-İsrail ikilisi “bölgede ve dünyada istikrar ve güvenliğin güçlendirilmesini hedefleyen bir paktın kurulması yönünde atılan bir adım” olarak nitelendirdikleri “Stratejik Ortadoğu Paktı” (Arap NATO’su) ile Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Umman ve Ürdün’ü kapsayan bölgesel bir ittifak inşa etmeye çalışıyor.
Bu ittifakın hedefi İran’dır. İran tehdidi üzerinden “Büyük İsrail”in güvenliğini sağlayacak ve “İslam iç savaşı”nı on yıllar boyunca garanti altına alacak bu “sol kanat ittifakı”, aynı zamanda Türkiye’nin bölgeye yönelik politikalarını da sabote edecektir.
Benzer şekilde ABD-İsrail ikilisinin Doğu Akdeniz’de de stratejik işbirliklerine yöneldiği görülüyor. Bu bağlamda, içinde İsrail’in de yer aldığı Yunanistan, GKRY ve Mısır’ın ön plana çıktığı bir “Doğu Akdeniz İttifakı” girişimi de dikkatlerden kaçmıyor. İlerleyen süreçte, değişen şartlara bağlı olarak Ürdün, “Filistin Devleti” ve İtalya’nın da bu ittifaka dahil edilebileceği anlaşılmaktadır. Filistin’e yönelik gündemde tutulan “Yüzyılın Anlaşması”nın gizli hedeflerinden birini de bu teşkil etmektedir. Hayfa için “Doğu Akdeniz’in Rotterdam’ı” sloganını geliştirenlerin, Filistin Yönetimi’ne sunulan rüşvet niteliğindeki “bölgenin Singapur’u yapma” vaatleri de yine bu kapsamda değerlendirilebilir.
“Doğu Akdeniz İttifakı”nın öncelikli hedefinin Türkiye olduğu da aşikârdır. Türkiye’nin bölgede “statükoyu” bozan bir tehdit olarak lanse edilmesinin arka planında bu yatmaktadır. Bir diğer hedef ise yine İran’dır. İran’ın Suriye-Lübnan-Filistin hattında inşa etmeye çalıştığı direnç cephesi ve İran’dan Suriye’ye uzanan “Akdeniz Koridoru” burada bir hedef olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda gündeme getirilen “Arap-Fars Savaşı” da sonuçları itibarıyla bu projeyi hızlandırıcı bir rol oynayacaktır. Bu savaşın galibi ne Farslar ne de Araplar olacaktır. Aynı şekilde Akdeniz’de tezgâhlanan olası bir Türk-Yunan savaşının da galibi bu iki ülkeden biri olmayacaktır.

“Büyük Oyun”un yeni adresi: “Stratejik dörtgen”

Soğuk Savaş sonrası oluşan uluslararası ortam ve sistem gerçekliği çerçevesinde, tüm aktörler açısından Avrasya’nın merkezine Türkiye-Mısır-İran-Suudi Arabistan dörtgeni oturmuş görünüyor. Bu dörtgen, aynı zamanda Türk-İslam dünyasının da kalpgâhını oluşturuyor. Bu dörtgene sahip olmak, İskender ve Roma’dan bu yana tüm büyük güçlerin en önemli hedefi olmuştur. Cihan devleti Osmanlı da bu dörtgenin üç buçuk ayağına sahip olabilmiş ve Ortadoğu merkezli olarak Cebelitarık’tan Basra’ya kadar bölgeyi kontrolü altına alabilmiştir. İngiltere’nin emperyal bir devlet olmasında da, bu “Stratejik Dörtgen”in unsurlarını birer birer kontrolü altına alması önemli bir aşamayı oluşturmaktadır.
Özellikle Soğuk Savaş sonrası itibarıyla “Stratejik Dörtgen”in yeni uluslararası sistemin yönünü ve adını tayin edici yeri/önemi, mevcut küresel güç ve yükselen güçler açısından onu günümüzde de hedef haline getirmiştir. Mısır Arap Baharı ve sonrasında gerçekleştirilen askeri darbeyle bir kez daha “Camp David Düzeni” içine dahil edilirken, Suudi Arabistan ve İran krizlerle savaş içine sokulmak suretiyle kontrol altında tutulmaya çalışılmaktadır. Suudi Arabistan’daki saray içi darbeler, istikrarsızlık ve belirsizlikler, bu ülkeyi ABD-İsrail ikilisi açısından “Stratejik Dörtgen”in sakat ayağı konumuna sokmuş durumdadır. ABD açısından Körfez’deki kontrollü krizin temel hedeflerinden birinin de, bu bağlamda başta Suudi Arabistan olmak üzere, Körfez ülkelerini kontrol altında tutmak olduğu bir kez daha görülmektedir.
ABD Doğu Akdeniz ve Basra’daki son ataklarıyla, bu dörtgenin kontrol edemediği iki kritik ayağını, nüfuz alanlarıyla birlikte etkisi altına almaya çalışmaktadır. Bu iki aktör hiç kuşkusuz Türkiye ve İran’dır. Soğuk Savaş sonrası dönemde sistemdeki belirsizliği ve krizi fırsata çevirmek istemeleri ve bu kapsamda hızla tarihsel kodlarına dönerek uluslararası politikanın pasif nesnesinden aktif bir öznesine dönüşmeye çabalamaları, bu iki ülkeyi ABD açısından hedef konumuna getirmiştir. İran şu an doğrudan doğruya bir savaşla tehdit edilirken, Türkiye’ye de onun üzerinden mesaj verilmeye çalışılmaktadır.
ABD’nin en büyük korkusu, Türkiye’yi tamamen kaybetmek ve “Merkezi Avrasya İttifakı”nın oluşumunu engelleyememektir. 

“ABD Ortadoğusu”nun sonu mu?

ABD Türkiye olmadan “Stratejik Dörtgen” üzerinden “Genişletilmiş Ortadoğu”ya sahip olmayacağının farkındadır. En azından Türkiye ve onun çok yakın müttefiki olan Pakistan’ın desteği olmaksızın İran konusunda yapacağı her türlü hamlenin boşa çıkacağını bilmektedir. Washington Ankara’nın stratejik derinliğini, dış politikada attığı/atacağı adımların sıradan hamleler olmadığını, bölgesel-küresel jeopolitiği etkileme kapasitesini çok net bir şekilde bilmekte ve görmektedir. Bundan dolayı her ne pahasına olursa olsun Türkiye’yi yanında görmek istemektedir.
ABD’nin en büyük korkusu, Türkiye’yi tamamen kaybetmek ve “Merkezi Avrasya İttifakı”nın oluşumunu engelleyememektir. Zira yukarıda da detaylı bir şekilde izah edildiği üzere, Basra ve Doğu Akdeniz hamlelerinin temel hedefi, kendisine meydan okuma kapasitesine sahip olan bu ittifakın ve benzerlerinin oluşumunun önüne geçmektir. Görülen o ki ABD bu korkuya büyük ölçüde kendisini kaptırmıştır ve bu ittifakı bir anlamda kendi elleriyle inşa etmektedir.
Son günlerde tekrar Rusya’ya ağırlık vermesinin altında da bu yatmaktadır. ABD kendi stratejik aklınca Rusya’yı yanına alarak bu olası ittifak oluşumunun önüne geçmek ve İran’ı yalnızlaştırmak suretiyle bu son krizde onun direncini kırmak istemektedir. Yani savaşa gitmeden, onu diplomatik manevralarla teslim olmaya zorlamaktadır. Aynı şekilde Doğu Akdeniz ve Suriye krizlerinde de Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve nihayetinde bir kez daha kendisine mahkûm kılmak istemektedir.
Peki, Rusya nasıl bir adım atar? Rusya elbette öncelikle çıkarlarına bakacaktır. Fakat unutulmamalıdır ki Rusya’nın şu anki görece gücü Avrasyalı güçlerle yaptığı işbirliğinden kaynaklanmaktadır. Bunları kaybettiği an Rusya Akdeniz’de tutunamayacağı gibi, Balkanlar-Karadeniz-Kafkasya-Hazar-Orta Asya-Afganistan hattında da kendisini pek huzurlu hissetmeyecektir. Ayrıca Çin daha da güvenilmez bir aktör haline dönüşecektir. Dolayısıyla Rusya’nın menfaatleri bu coğrafyada başlattığı işbirliğini devam ettirmekten geçmektedir.
Rusya da bunu devam ettireceği mesajını vermektedir. Rusya ABD’nin hatalarının, yanlış hesaplarının ve kendisinin Türkiye-İran ikilisiyle geliştirdiği stratejik işbirliğinin Ortadoğu merkezli İslam dünyasında ona sağladığı gücü daha da derinleştirme eğilimindedir. Irak’ın Rusya’dan S-400 alacağını açıklaması bu hususta fazlasıyla fikir vermektedir. Irak Başbakanı Abdülmehdi’nin Türkiye ziyaretini de bu kapsamda bir yere not etmek gerekiyor. ABD Doğu Akdeniz ve Basra’da çırpındıkça batıyor!


18 Temmuz 2018 Çarşamba

'Irak'taki gösterilerin siyasi boyutları da var'

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

JSGA Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Serhat Erkmen, Irak'ın güneyinde başlayan gösterilerle ilgili "Gösteriler sadece gündelik sebeplerle değil, birçok faktörün bir araya gelmesiyle tetiklendi." dedi.



Irak’ın güneyinde başlayan ve başkent Bağdat’a sıçrayan gösterilerin güvenlik güçlerinin baskısına rağmen devam etmesinde "halkın bezginliğinin yanı sıra siyasi faktörlerin de etkili olduğu" belirtiliyor.

Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi (JSGA) Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Serhat Erkmen, gösterilerin ülke geneline yayılmasıyla ilgili AA muhabirine yaptığı açıklamada, "Sadece halka hizmetlerin verilememiş olması değil, bu işin siyasi boyutları da var.” değerlendirmesinde bulundu.
Ülkenin güneyindeki gösterilerin ilk olmadığını, son birkaç yılda farklı zamanlarda ekonomik ve gündelik nedenlerden kaynaklanan gösteriler yapıldığını anımsatan Erkmen, şunları söyledi:
“Ama sanki bu gösteriler biraz daha geniş çaplı. Organize değil ama yaygın. Şu ana kadar güvenlik güçlerinin baskısına rağmen susturulabilmiş değil. Bu iş bir miktar kendiliğinden gelişmiş olabilir. Ortaya çıkışı başkan nedenlerden dolayı olabilir ama gittikçe yaygınlaşan bir özellik gösteriyor."
Erkmen, gösterilerin sadece halka hizmet verilmemiş olmasından değil, siyasi bazı faktörlerden de beslendiğini belirtti.
Güney bölgelerden seçime düşük katılım, halkın Irak’taki siyasi partilerden beklediklerini “artık bulamayıp” umudunu kesmesi ve siyasi ideolojilerin destek bulduğu ülkelere yönelik tepkilerini ortaya koyması gibi faktörlerin olduğunu ileri süren Erkmen, "Gösteriler sadece gündelik sebeplerle değil, birçok faktörün bir araya gelmesiyle tetiklendi." dedi.
"Sadr da bu işten nasibini alabilir"
Merkezi Necef'te bulunan Şii dini merci Ali es-Sistani’nin gösterilere destek verdiğini hatırlatan Erkmen, Mukteda es-Sadr hareketinin ise bu gösterilerde ön planda olmadığını kaydetti.
Sadr hareketi ve Sadr destekli sivil toplum kuruluşlarıyla (STK) gruplarının bundan önceki birçok gösteriyi ön planda organize ederek başı çektiğini anımsatan Erkmen, buna karşın Sadr’ın bu işe karşı çıktığının düşünülmemesi gerektiğini söyledi.
Sadr hareketinin de bu gösterilerden payını alabileceğini öne süren Erkmen, şöyle konuştu:
“Sadr hareketinin bu işe karşı çıktığı falan düşünülmesin. Başlangıçta Sadrcılara yönelik bir tepki yoktu ancak Meysan’daki olaylardan sonra Sadrcılara yönelik tepki olduğu ortaya çıktı. Irak’ta adı Muktedael-Sadr’ın ‘başbakan’ önereceği kişilerden birisi olarak gösterilen Ali Devvay Lazım’ın (Meysan Valisi) bulunduğu yere dahi göstericiler saldırdılar, ciddi olaylar çıktı. Sadr da bu işten nasibini alabilir. Belki artık sadece muhalefet değil, seçimin birinci çıkan partisi olarak da siyasal düzenin oturtulamaması sorunlardan birisi olarak gösteriliyor. Belki de onun ön plana çıkmasını engelleyen faktörlerden bir tanesi.”
Erkmen, Irak’ta kolaylıkla bastırılan birçok gösteri olduğunu, son gösterilerin de bastırılabileceği ihtimalini değerlendirmek için birkaç güne ihtiyaç duyulduğunu dile getirerek, gösterilerin birkaç gün daha sürmesinin Irak’taki siyasi ve toplumsal dengeleri bambaşka yere götürebileceğini sözlerine ekledi.

Irak'ta gösteriler yönetim krizini tetikleyebilir


Tamer Ashraf
Irak hükümetini ciddi olarak endişelendirecek boyutlara ulaşan gösterilerin sürmesi ve kuzeye doğru yayılması, Irak'ta bilinen tüm dengeleri değiştirebilir.
Irak'ın petrol zengini kenti Basra'da 8 Haziran'da başlayan ve başlangıçta sınırlı bir bölgede az sayıda insanın katılımıyla gerçekleşen gösteriler, bir hafta içinde ülkenin tüm güney vilayetlerine yayıldı. Gösterilerin sona erdirilmesi için Irak hükümeti bazı şehirlerde sokağa çıkma yasağı ilan etti ve ordu dahil olmak üzere güvenlik güçlerini konuşlandırdı. Peki, iki ay önce yeni bir seçimden çıkmış Irak'ta, üstelik iktidarın belkemiğini oluşturan siyasal partilerin en hakim olduğu yerlerde böyle bir sürecin başlamasının dinamikleri neler olabilir?

Gösterilerde neler yaşandı

Yaşananları anlayabilmek için, önce olanlara bir göz gezdirelim, sıralayalım: Basra'da bir petrol tesisine giden yolları, işsizlik ve ekonomik sorunlar nedeniyle kapatan birkaç yüz kişilik gösterici grubuna güvenlik güçlerinin ateş açması sonucunda bir gösterici hayatını kaybetti. Bu olayın ardından gösteriler yayılmaya başladı.
Göstericiler temelde ekonomik sorunlardan kaynaklanan beklentilere sahip. Tüm şehirlerde ortak talep olarak ön plana çıkan hususlar elektrik ve temiz su gibi en temel ihtiyaçların karşılanamaması, işsizlik sorunun çözülmesi ve yaşadıkları bölgelerin zenginliklerinden yararlanma isteği. Kısacası göstericiler ekmek, su, iş ve daha iyi yaşam koşulları istiyor ve bu sorunları çözecek muhataplar arıyorlar.
Irak'ta bu tip gösteriler ilk kez gerçekleşmiyor. 2003'ten sonra birçok kez, özellikle son dönemde neredeyse her yıl bu tip gösteriler irili ufaklı boyutlarda gerçekleşmişti. Özellikle yaz sıcaklarının yoğun olduğu günlerde elektrik kesintilerinin de artması, insanları daha önce de güçlü tepkiler vermeye yönlendirmişti. Ancak bu sefer gösterilerin hem süresi uzadı hem de coğrafyası genişledi. Şu ana kadar Basra, Zikar, Musanna, Necef, Babil, Kadisiye, Miysan, Vasit, Kerbala ve Bağdat'ta, yani Irak'ta Şii Arapların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu her yerde gösteriler yaşandı.
Bu gösteriler sırasında halk Zikar, Miysan, Musenna, Kerbela, Basra ve Necef'te Valilik ya da Vilayet Meclisi binalarını kuşatmaya ya da zorla içine girmeye çalıştı. Ayrıca Samava (Musenna'da) Dava Partisi ve Hikmet Hareketi; Basra'da Dava Partisi, Hikmet Hareketi ve Bedr Örgütü; Necef'te Bedr Örgütü, Asaib Ehli'l Hak ve Hizbullah Ketibesi; Miysan'da Dava Partisi, Hikmet Hareketi ve Irak İslami Yüksek Konseyi; Babil'de ise Sairun, Dava ve Fazilet Partisi'nin binaları ya da ofislerine yönelik eylemler gerçekleştirildi. Gösterilerde dün itibarıyla 8 kişinin öldüğü, 487 kişinin yaralandığı ve 93 kişinin tutuklandığı açıklandı. Ancak bu sayılar her an değişebilir.
Basra başta olmak üzere güneyde bazı vilayetlerde sokağa çıkma yasağı devam ediyor. Ülkenin değişik bölgelerinden (hatta Sünni Arapların büyük çoğunlukta yaşadığı Selahaddin vilayeti de dahil olmak üzere) 6 acil mücadele gücü alayı ile 3 terörle mücadele birimi alayı, ordu ve Haşdi Şabi'ye bağlı milislerin haricinde bu vilayetlere konuşlandırıldı. Olayların daha da genişlememesi için ülkede bir süre internet tamamen kapatıldı, sosyal medya kullanımı yasaklandı. Şu ana kadar göstericiler silahsız olmasına rağmen, pek çok yerde güvenlik güçleri ya da baskın eylemleriyle karşılaşan parti binalarındaki korumalar tarafından halka ateş açıldı. Özetle gösteriler, önceki yıllarda gerçekleşen, başta Sadr Hareketi olmak üzere bazı siyasi partiler tarafından sokağı siyasete alet etmekte kullanılan kısa süreli ve kontrollü sokak gösterilerinden ziyade, Irak hükümetini ciddi olarak endişelendirecek boyutlara ulaştı.

Gösterilerin sebepleri nelerdir?



Aslında mevcut gösterilerin sebepleri üç ayrı, ancak birbiriyle ilintili bir biçimde açıklanabilir: Ekonomik sorunlar, toplumsal dinamikler ve siyasi çözümsüzlük. Bu üç nedeni, tek tek ele almadan önce, dikkat çekilmesi gereken ana husus ise bu dinamikleri meydana getiren en temel sorun: ABD Irak'ı işgal sürecinde sadece eski diktatörü devirmedi, aynı zamanda Irak devletinin tüm kurumlarını yerle bir etti. Eski yapının otoriter liderler ürettiği, bu nedenle Irak'ta demokrasinin yerleştirilebilmesi için eski kurumların yerine yenilerinin konulması gerektiği düşüncesi başlangıçta insanlara kolay itiraz edilebilir bir kavram olarak gelmedi. Ancak ABD, Irak'ta kamu otoritesinin ortadan kaldırırken yenisinin sağlıklı bir biçimde kurulmasını sağlamadı. Tersine, "iktidar paylaşımı" ve "tüm kimliklerin temsili" gibi kulağa hoş gelen kavramlar çerçevesinde, ülkede siyaseti etnik ve mezhepsel çizgiler üzerine inşa etti. Pek çok muğlaklıklar barındıran bir anayasa üzerinden, fiili olarak birbirine bağımlı etnik ve mezhepsel gruplar arasında bir düzen ortaya çıkardı.
Ülkede siyasetin bu biçimde yeniden inşası, liyakate dayalı bir sistem değil, yolsuzluğun domine ettiği, siyasi gücün aynı aktörler arasında dönemsel olarak el değiştirdiği, fakat sonuçta aynı parti ve kişilerin iktidarı kontrol ettiği bir yapı ortaya çıkardı. Tek ürün ihracına dayalı ekonomik yaşamda, devletin ve halkın temel gelir kaynağı olan petrolün yarattığı rantın, yolsuzluğun hakim olduğu bir sistemde yeniden dağıtılması, ülkede ekonomik sorunlar, yeni toplumsal ve bireysel rahatsızlıklar ve siyasi çözümsüzlüğe neden oldu.
Ekonomik sorunlar denilince akla ne geliyor? Irak son derece genç bir nüfusa sahip. 0-25 yaş aralığındaki nüfus ülke genelinin yaklaşık yüzde 59'unu oluşturuyor. Sadece 15-25 yaş aralığı ise nüfusun yüzde 19'unu teşkil ediyor. Irak ekonomisi hızla artan nüfusuna istihdam sağlayacak yatırımlar yapamıyor. Petrol gelirlerinin büyük kısmı güvenlik harcamaları, yüksek devlet giderleri, maaşlar ve yolsuzlukla eriyip gidiyor. Resmi rakamlara göre genç nüfustaki işsizlik oranı yüzde 10 civarında olmasına rağmen, gayri resmi rakamlar bunun iki katı olduğunu gösteriyor. Üstelik istihdam edilenlerin çoğu kalifiye olmayan ve çeşitli aracılarla iş bulan memurlar. Gelirler son derece düşük. Üstelik üretime neden olan yatırımlar bir yana, günlük yaşamı en temelden etkileyecek elektrik sistemi bile yıllardır düzeltilemedi.
Birkaç ay önce benzerlerini Kuzey Irak'ta gördüğümüz talepler, bu sefer ülkenin güneyinde karşımıza çıkıyor. "Zenginliğin üzerinde yaşadığını, ancak bundan yeterince pay alamadığını" düşünen Iraklılar petrol gelirlerinin kendi yaşadıkları yerlerin geliştirilmesi için kullanılmasını istiyorlar. Ancak büyük gelir adaletsizliği, istihdam olanaklarının sınırlı olması ve elektrik, su gibi ihtiyaçların karşılanamaması yaşanan hayal kırıklığının tek nedeni değil.
Ülkedeki toplumsal sorunlar, ekonomik sorunların ve çatışmaların neden olduğu kimlik bölünmesi nedeniyle artıyor. Gösterilerde aşiret kimliği ile dini kimliğin çoğu kez üst üste geldiği örneklerle karşılaşılıyor. Büyük aileler ve aşiretler, Irak toplumunda 50 yıl önceki kadar güçlü olmayabilir fakat hâlâ son derece önemli. Çatışma ortamı içinde Sünni-Şii ayrımını güçlendirmeye çalışan yeni savaş “lordları”, toplumun bir kısmından büyük tepki görüyor. Özellikle DEAŞ tehlikesinin ortadan kalkmasından sonra aşiretler, büyük aileler ya da bireyler artık ekonomik sorunların çözülmesini istiyor ve sürekli siyasal söylemler üzerinden mobilize edilmeyi, kötüye kullanılan bir süreç olarak algılıyorlar.
Siyasi sorunun ise çok boyutlu olduğu söylenebilir: Bu gösteriler çerçevesinde toplum ile siyaset kurumu arasındaki ilişki dikkate alındığında, Irak'taki en önemli siyasal sorunun halkın siyaset kurumuna, siyasi partilere ve onların liderlerine güvenini kaybetmesi olduğu söylenebilir. Irak'ta seçime katılım tarihin en düşük oranında gerçekleşti. Özellikle gösterilerinin gerçekleştiği yerlerdeki katılım, ülke genelindeki katılım oranlarının da çok altındaydı.
2015-2016 yıllarındaki gösterilerden sonra yapılmış bir çalışmada, Irak'ta 30 yaş altı insanların yüzde 60'nın siyasi kurumlardan değil protesto hareketlerinden medet umduğu verisiyle seçime katılım oranları bir araya getirildiğinde, ortaya çıkan tablo net. Halkın önemli bir kısmı siyasi partilerin ve meclisin mevcut sorunlara çözüm bulamayacağını düşünüyor.
Gösteriler sırasında bazı vilayetlerdeki İran karşıtı sloganlar, Humeyni'nin posterinin yakılması gibi olgulara, yukarıda sayılan ve İran'a en yakın olduğu bilinen siyasi partiler ya da milis güçlerinin saldırıya uğraması eklenmeli. Bazı kaynaklar bunu Saddam dönemine özlem veya Baasçıların rolü olarak tanımlıyor. Elbette az sayıda kişi eski dönemi özlüyor olabilir; ancak bu düşünce büyük ölçüde yeni toplumsal gerçekliği reddetmeye dayanıyor. İran eğer Iraklı Şiiler arasında prestijini ve etkisini kaybediyorsa, bunun nedeni Baasçılığın artması ya da Arap milliyetçiliğinin yükselmesi değil, ülkenin sorunlarına çözüm bulması gereken siyasi partilerin ya da güvenlik sorunlarına ilaç olarak lanse edilen silahlı milis grupların (kaldı ki son seçimde ikisi ayrılmaz hale geldi) İran'a yakın olması. Yani muhtemelen Irak halkı ülkedeki çarpık düzenin koruyucusu ve sürmesinin nedeni olarak İran'ı görüyor. Bu nedenle, gösteriler sona erse de bu etki hemen geçmeyecektir. Ancak bu faktör, İran'ın hâlâ Iraklı Şiiler arasındaki en önemli güç oluşunu, en azından kısa vadede değiştirmeyecektir.

Nasıl sonuçlar çıkarılmalı?



Öncelikle, gösterilerin bastırılması için, Irak hükümetinin önceki yöntemleri tekrar ettiği söylenebilir. Belki Haydar İbadi, Nuri Maliki'ye nazaran (en azından başlangıçta) diyalog kanallarını açık tutmuş olabilir. Fakat kısa süre içinde birçok şehre asker yığması ve interneti kapatması, NuriMaliki'nin de uyguladığı yöntemlerdi. Bu yöntemler geçmişte kısa süreli olarak işe yaramış, sonra gösteriler yeniden baş göstermişti. Dolayısıyla bu gösteriler yine bastırılabilir, ancak yapı böyle devam ettiği sürece yenileri yaşanacaktır. Her yeni dalga ise bir öncekinden daha güçlü gelmektedir.
İkincisi, ilginç bir biçimde, pek çok yerde göstericilere ateş açan ya da onları tutuklayanlar sadece polis ve asker değil. Hatta tersine, askerin ve polisin göstericilerle hareket ettiği örnekler de görüldü. Ancak halkın içinden çıkan ve pek çok Şii Iraklıya göre "kahraman" olan Haşdi Şabi milislerinin, farklı örneklerde sivil göstericileri öldürdüğü ortaya çıktı. Muhtemelen bu, milis grupların tamamen siyasallaşmasının bir sonucu. Ortak düşman DEAŞ’a karşı gönüllü bir oluşum iken büyük destek alan milislerin, siyasal birer oluşuma dönüşüp mevcut yolsuzluk ve kötü yönetimlerin bir parçası olmasıyla birlikte, halk nezdindeki değeri farklılaşacaktır.
Çıkarılabilecek bir başka sonuç, Sadr Hareketi'nin sessizliği. Yıllardır tabandan gelen gösterilerin başını çeken hareket bu süreçte sakin. Hatta başlarda Sadr'ın bu sürecin arkasında olduğunu söyleyenler bile oldu. Ancak Sadr sürece sempatiyle baksa da tamamen arkasında duramıyor. Çünkü o da Irak siyasetinin bir parçası. Miysan vilayetinin valisi olan ve verdiği hizmetlerle ön plana çıkan, bu nedenle adı Sadr'ın başbakan olarak önereceği kişi olarak geçen Ali Davayi'nin de valilik binasının kuşatılması, Sadr Hareketi'nin endişesini açıklıyor. Sadr ve politik uzantıları, sıradan halktaki tüm huzursuzluğu yönlendirebilecek kadar güçlü değiller. Unutulmamalı ki Sadr, seçime katılım düşük olduğu için birinci çıktı; önceden diğer partilere giden oyları kendisine yönlendirdiği için değil. Bu nedenle Irak'taki en büyük siyasal partinin “seçimi protesto edenler partisi” olduğu gerçeği yabana atılamaz. Bu çerçevede bugün yaşanan gösteriler, sadece ekonomik sorunlardan kaynaklanan gösteriler olarak görülemez; sorun, seçimin üzerinden 2 ay geçmesine rağmen hâlâ sonuçları ilan edemeyen, hükümet kurma sürecinde adım atamayan ve bu nedenle halkın sorunlarına çözüm bulamayan Irak siyasetine karşı başlayan yerel bir dalgadır.
Yereldir; çünkü aynı sorunlardan muzdarip Kuzey Irak'taki Kürtler ve Sünni Araplar gösterilere henüz dahil olmamıştır. Şimdilik dalgadır; çünkü güvenlik tedbirleriyle bastırılabilir. Fakat gösterilerin sürmesi ve kuzeye doğru yayılması, Irak'ta bilinen tüm dengeleri değiştirebilir. Bu şimdilik zor; ancak Irak'ın ABD ve İran'ın güç mücadelesi sahası haline geldiği ve ülkenin her türlü iç yönlendirmeye açık olduğu dikkate alınırsa, kaynağı hangi ülke olursa olsun, Irak kaosa itilmeye uzak değildir ve bu nedenle dikkatle takip edilmelidir.

8 Ocak 2019 Salı

Irak’ta siyasi tıkanıklık

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Irak'ta mayıs ayında yapılan genel seçimlerin üzerinden yaklaşık yedi ay geçmesine rağmen 21 kişilik kabineye nihai şeklinin verilmesine yönelik çabalar henüz sonuç vermedi.



Irak'ta mayıs ayında yapılan genel seçimlerin üzerinden yaklaşık yedi ay geçmesine rağmen 21 kişilik kabineye nihai şeklinin verilmesine yönelik çabalar henüz sonuç vermedi. Yaşanan siyasi tıkanıklığa atıfla Irak’ın Lübnanlaşması olarak nitelendirilen bu süreçte, 2003'teki ABD işgali sonrası mezhepsel hatlarda seyreden iç siyaset, yerini Şii fraksiyonlar arasında iktidar mücadelesine bıraktı. 

2003 sonrasında Irak siyasetini yönlendiren iki dış aktörden biri haline gelen İran’ın Şii grupları artık uzlaştıramamasının yanında, özellikle Tahran’ın desteklediği gruplar ile Mukteda es-Sadr grubu arasındaki görüş ayrılıkları daha da derinleşti. Bu noktada Adil Abdulmehdi, ekim ayında bu iki cenahı uzlaştıracak ve ABD ve İran kamplarının her ikisini de memnun edebilecek bir aday olarak başbakanlık koltuğuna oturdu.

Abdulmehdi, Irak’ta son dönemde daha da belirginleşen ABD, İran ve Arap ülkeleri arasında denge arayışı politikalarını idare edebilecek bir başbakan adayı olarak birbirine rakip Şii blokların üzerinde uzlaştığı isimdi. Aslında bu cümle bile Abdulmehdi’nin önümüzdeki süreçteki nasıl zor bir misyon üstlendiğini anlamak için yeterli. Bu zorlu sürecin en önemli veçhelerinden biri ABD ile ilişkiler. Trump yönetimi ile birlikte ABD’nin İran’ın bölgesel nüfuzunu azaltma çabaları, Obama döneminde kaldırılan yaptırımların yeniden yürürlüğe konulmasına ile daha somut bir aşamaya geçti. Bunun Irak’ı ilgilendiren kısmı ise, Washington’un Bağdat’a İran’a uygulanan yaptırımlara uyma zorunluluğu getirmesi oldu. 

İkincisi ise ABD yaptırımları nedeniyle zor bir dönemden geçen İran için, Irak’taki siyasi ve ekonomik nüfuzunun muhafaza edilmesi çok daha elzem ve kritik hale dönüştü. Dolayısıyla, İran’ın bu konuda Irak üzerinde kurduğu politik ve ekonomik baskı daha gözle görülür hale geldi. Bütün bu gerilimin ortasında Tahran’a muhalif olan ABD müttefiki komşu Arap ülkeler ile de yakınlaşılması yeni Irak yönetiminden beklenenler arasındaydı.


İki büyük rakip Şii blok ve Abdulmehdi


Adil Abdülmehdi son aylarda hükümet kurma sürecinin uzamasından kendisinin sorumlu olmadığını ve tıkanıklığa yol açan bazı konuların kendi inisiyatifinde olmadığını belirtiyor. Bu beyanlarından kastı yalnız dış kaynaklı nedenler değil aynı zamanda sıklıkla belirtilen iki büyük Şii blok arasındaki görüş ayrılıkları. Son genel seçimlerden birinci parti çıkan Mukteda es-Sadr’ın Sairun Koalisyonu’nun yer aldığı Reform Bloku ve seçimlerde ikinci sırayı alan ve İran tarafından desteklenen Fetih Koalisyonu’nun başını çektiği Bina Bloku her ne kadar uzlaşı sürecinde olduklarını söyleseler de hükümet oluşturma sürecinde esas belirleyici olmak istiyorlar. Bunun yanı sıra, bir yandan ABD, Tahran’ın desteklediği grupların hükümet içerisinde belirleyici bir konum kazanmasını engellemek isterken, İran da Hadi el-Amiri liderliğindeki Bina Bloku’nun kurulacak yeni hükümette baskın güç olmasını istiyor.

İki rakip blok iki aylık sürede şu ana dek toplam 21 kabine üyesinden 16’sı üzerinde anlaşma sağlayabildiler. Süreç boyunca görüşmelerin tıkandığı iki temel nokta ise İçişleri ve Savunma Bakanlığı’na taraflarca gösterilen adaylarda ısrarcı olunması oldu. Özellikle İçişleri Bakanlığı koltuğu için İran destekli Hadi el-Amiri’nin Bina Bloku’nun İçişleri Bakanlığı için Haşdi Şabi Komite Başkanı Faleh el-Fayyad isminden vazgeçmemesi, Mukteda es-Sadr kanadının da daha sert bir tavır takınmasında etkili oldu. Faleh el-Fayyad ismi üzerindeki tartışmalar ise temel anlamda İran’ın müttefiki Şii gruplar aracılığıyla destek verdiği isim olmasından kaynaklanıyor.

İçişleri Bakanlığı kolluk güçlerini kontrol eden bir kurum olmasından ötürü merkezi hükümetin zayıf olduğu ülkede siyasi cenahlar için kritik bir önem taşıyor. Sadrcılar bu koltuğun bağımsız bir siyasetçiye bırakılması gerektiğini savunurken, Amiri Bloku ise İran’ın da desteklediği Faleh el-Fayyad’ın bu koltuğa oturmasında oldukça ısrarcı. Fayyad’ı veto eden Mukteda es-Sadr ise Abdulmehdi’nin bu çıkmazı sonlandıramaması durumunda sokak gösterilerini başlatabileceği uyarısını yapıyor. Bu uyarıların ciddiyetine rağmen, yeni başbakan, İran’a tamamen sırtını dönemeyeceğini biliyor ve dolayısıyla süreç önündeki engellerden kendisinin sorumlu olmadığını her fırsatta dile getirmekten başka çaresi kalmadığı görünüyor.


Basra gösterileri ve yeniden yapılanma


Temmuz ayında başlayan ve eylülde doruk noktasına ulaşan Basra gösterilerinin temel çıkış noktası devlet hizmetlerinin sağlanamaması, yolsuzluk ve işsizliğe karşı oluşan tepkiydi. Bu bakımdan, onlarca Iraklının hayatını kaybettiği bu gösteriler Şii Basra halkının ülkeyi 15 yıldır yöneten Şii hükümetlere karşı, 2003 sonrası verdiği en ciddi tepki olmuştu. Eylül sonrasında şiddeti azalsa da gösteriler halihazırda devam ediyor. Bu olayların hükümet kurma sürecini ilgilendiren en kritik yanı ise geçmiş hükümetleri devlet kaynaklarını heba etmekle suçlayan Mukteda es-Sadr’a bağlı militanlar ile hükümet güçlerinin aralık ayında karşı karşıya gelmiş olması. Öte yandan, gösterilerin İran Konsolosluğu’nun geçtiğimiz aylarda ateşe verilmesi gibi İran ve Tahran’ın Iraklı müttefiklerine karşı tepki mahiyeti de taşıması, Tahran yanlısı milis grupların da çatışmalara dahil olma ihtimalini güçlendiriyor.

Geçtiğimiz yıl DEAŞ işgalinin sonlandırılmasından sonra, üçte biri harabeye dönen ülkenin yeniden inşası ve yerlerinden edilen ya da göçmeye zorlanan yaklaşık iki milyon kişinin yeniden evlerine dönüşü Irak hükümeti için çözülmesi gereken en acil sorunlar olarak öne çıkmıştı. Bu konuyla alakalı olarak ise şubat ayında Kuveyt’te yapılan Irak’ın Yeniden İnşası Konferansı’nda, DEAŞ'la mücadele sürecinde büyük yıkıma uğrayan şehirlerin imarı için dış desteğe ihtiyaç duyan Irak hükümetine ilk etapta 30 milyar dolarlık yardım sözü verilmişti. Türkiye, ABD ve Körfez ülkelerinin de Irak için önemli oranlarda kredi ve yatırım olanakları oluşturma sözü verdiği bu toplantıda İran, Bağdat’a sağlayacağı destek miktarını açıklamamıştı. Bu durumun Tahran’ın İran halkının bu desteğe göstereceği tepkiden çekinmesinden ve ayrıca yardım paketinin miktarının görece az olmasından kaynaklandığı kimi siyasi çevrelerde dile getirilmişti. DEAŞ işgali sonrası Tahran’ın, yeniden yapılanma sürecine yapacağı katkıyla ilgili soru işaretlerinden sonra, İran muhalifi Körfez ülkeleri Tahran’ın Irak’taki siyasi etkisini frenlemek için Irak’a yönelik yeni yatırım vaatlerini gündeme getirmişlerdi.


Trump’ın ziyareti


Irak’ta son yıllarda yükselişe geçen milliyetçilik eğilimine paralel olarak siyasiler arasında, ülkedeki ABD ve İran nüfuzuna yönelik tepkiler de arttı. Bu bağlamda, ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak’ta bulunan ABD birliklerine aralık ayı sonunda gerçekleştirdiği sürpriz ziyaret ülke içinde büyük tepkiyle karşılandı. Trump'ın Iraklı yetkililerle görüşmediği ziyaret, Mukteda es-Sadr cephesi tarafından “küstahça” olarak nitelendirilirken, bu ziyaret sonrası ABD askerlerinin ülkeden derhal çekilmesi çağrıları yinelendi. İran’ın desteklediği Bina Bloku’ndan ise ABD’nin Irak’taki askeri varlığına karşı sert açıklamalar tekrarlandı.

Ziyaretle alakalı olarak bilinen en somut şey Trump’ın Suriye örneğinin tersine Irak’tan herhangi bir şekilde çekilmeye niyetinin olmadığı. Diğer bir deyişle, ABD askerlerinin ülkeden çekilmesini bekleyen siyasi çevrelerin beklentileri en azından yakın gelecekte gerçekleşmeyecek gibi görünüyor. Dolayısıyla, siyasal krizler içinde sendeleyen Irak hükümeti ve Başbakan Adil Abdulmehdi de bu konuyla ilgili olarak ilerleyen günlerde baskı altında kalacak. Hatta konuyla alakalı olarak bazı çevreler bu ziyaretin sorumluluğunu Abdulmehdi’nin üstlenmesi gerektiğini ve hükümetin ABD askerlerinin çekilmesi ile ilgili inisiyatif almasını yakın zamanda beyan ettiler bile.

Ayetullah Sistani’nin “Yeni başbakan siyasette yeni bir isim olmalı” çağrısına rağmen 2003 sonrası Irak siyasetinin eski yüzlerinden Adil Abdulmehdi, politik olarak daha da kutuplaşan es-Sadr ve el-Amiri cenahlarının zoraki uzlaşısında ekim ayında başbakanlık koltuğuna oturdu ve zorlu bir misyon üstlendi. ABD’nin Irak’ta İran etkisini kırma isteği, yaptırımlar pençesindeki İran’ın Irak’taki siyasi nüfuzunu muhafaza etme çabası, İran karşıtı Körfez ülkelerinin Bağdat’ı Arap kampına çekme hamleleri de bu çetin misyonu daha da karmaşık hale getirdi. Daha da önemlisi, devam eden Basra gösterileri ve ülkenin yeniden inşası konusunda atılamayan adımlar halkın ABD işgali sonrası görev yapan Irak’ın siyasi elitlerine güvensizliğini artırdı. Gelinen aşamada, Abdulmehdi’nin kalan kabine üyelerini ne zaman atayabileceğini tahmin etmek zor ama sürecin daha da uzaması kuvvetle muhtemel. Bu süreçte mevcut başbakanın istifasının Irak’ı daha da istikrarsızlaştıracağı kesin.


7 Kasım 2017 Salı

VELİAHT PRENS HAMLESİNİ YAPTI! BUNDAN SONRA NE OLACAK?

Tamer Ashraf
Tüm dünya S.Arabistan'da yaşanan gelişmeleri izliyor. Taht savaşı başlarken akıllardaki tek soru bundan sonra ne olacağı.

1- İran-Suud çekişmesi her alanda çatışmaya dönüşür. S. Arabistan’ın Yemen’e hava, deniz ve karadan abluka kararı da bu tehlikeyi doğuruyor. 

Yemen’e büyük bir müdahale olabilir, İran karşı saldırıya girişebilir.

2-Tam da İsrail’in istediği gibi, yeni eksen Lübnan’a saldırır ve Hizbullah’ı tasfiye etmeye girişir. Saad Hariri’nin istifasını biraz bu yönden görmek gerekiyor. 

İsrail’i Irak’ın kuzeyinden İran sınırına taşıma planı boşa çıktı. Öyleyse Lübnan’ın güneyinden İsrail sınırındaki İran yanlısı Hizbullah hedef alınacaktır. 

Belki de, onlar Hizbullah’a saldırmadan önümüzdeki günlerde Hizbullah’ın İsrail’e saldırısınıgörebiliriz.

3- BAE ve yeni eksen, Katar’dan intikam almayı deneyecektir. 

Türkiye’nin destekleri yüzünden düşüremedikleri Katar yönetimini devirmek, bu ülkeyi eksene çekmek isteyecekler.

 Lübnan savaşı ne kadar muhtemelse Katar’a müdahale etmeleri de o kadar muhtemeldir. 

Hem Lübnan’a hem de Basra Körfezi’nde Katar’a müdahale ettikleri anda İran’la savaş başlamış sayılır.

PKK/PYD DESTEK VERİRLER, İRAN FÜZELERİ DUBAİ'Yİ VURUR

4- Türkiye’nin Katar’daki askeri üssünü, Katar savunmasındaki rolünü dikkate sunmak isterim. 

Savuna Bakanı Nurettin Canikli’nin dünkü Katar ziyareti, böyle bir endişenin varlığı ile de ilgili olabilir. 

Ama BAE ve yeni eksen Katar’a saldırdığı anda Basra Körfezi büyük bir savaşa sürüklenebilir. 

İşte tam o anda İran füzeleri Birleşik Arap Emirlikleri’ni, Dubai’yi hedef alabilir. 

Riyad yönetimini bilmem ama Lübnan ve Körfez’e yönelik proje tamamen İsrail, ABD ve BAE planıdır ve çok ciddi bir tehlikedir.

5- BAE, İsrail ve ABD’nin, yeni eksen üzerinden Suriye ve Irak’ta askeri açıdan karşı saldırıya geçeceğini düşünüyorum. 

Bölgede kaybettikleri mevzileri geri almaya çalışacaklar. Bu hareket de Türkiye, Rusya ve İran’a dokunacak, üç ülke arasındaki koordinasyonu daha da artıracak. 

En önemlisi de, BAE ve İsrail’in, S. Arabistan kamuflajıyla PKK/PYD’ye yoğun askeri destek vereceğini tahmin ediyorum. Türkiye’nin yeni cephe konusundaki tavrı işte o zaman sertleşebilir.

BU EKSEN S.ARABİSTAN'I İMA EDER,RİYAD TUZAĞA ÇEKİLDİ

6- Kim ne derse desin, coğrafya büyük bir felakete sürükleniyor. 

Muhammed Bin Selman, başarılı omursa Kızıldeniz kıyısında Lübnan, Somali ve Filistin askeri açıdan hareketlenir. 

Basra Körfezi’nde ise Katar ve BAE diye iki cephe açılır. Bahreyn ve S. Arabistan’daki Şiilerharekete geçirilir. 

Yemen’deki Husiler de öyle. İran bütün nüfuz alanlarını harekete geçirecektir. BAE açık biçimde İran’ın hedefi olacaktır.

7- Veliaht prens başarısız olursa kendisi gider. Proje çöker. ABD ve İsrail bölgede çok ciddi nüfuz kaybeder. Irak ve Suriye’deki varlığı tamamen silinir. Riyad’da büyük iç çatışmalar izleyebiliriz.

 Ama her ne olursa olsun, yeni eksen, yeni kalkan S. Arabistan’ı vuracaktır. 

En büyük zararı bu ülkeye vuracak, belki de onu parçalayacaktır. 

İran’ın Riyad’la hesaplaşması açık bir gerçek. Ama ABD ve neocon çevrelerin S. Arabistan’ı parçalama düşüncesi de öyle. 

İsterseniz o haritalara bir göz gezdirin. Şahsen Riyad yönetiminin büyük bir tuzağasürüklendiğini düşünüyorum.

ONLARIN EN BÜYÜK HESAPLARI İSLAM'IN KALBİNİ VURMAKTIR

9- Yeni durumu asla hafife almayın. 

Coğrafyamız çok büyük bir hesaplaşmaya, bölgesel iç savaşa sürükleniyor. “İslam iç savaşı” projesini üretenler bu yeni eksenin de mimarları. Mekke ve Medine üzerinden 

İslam’ın kalbini vurmak, Müslüman dünyayı utançtan kafasını kaldıramayacak hale getirmek onların en büyük hedefi ve planı.

10- Coğrafyamız bir tür Haçlı İstilası ile yüzleşiyor. Onlarla kim ortak olursa hem coğrafyayı hem kendi vatanlarını kaybedecek. 

Bu dönemde ABD’ye yakın olan parçalanıyor, bu hiç unutulmasın! Türkiye örneğinde gördük, onlar önce müttefiklerini vuruyor artık.

3 Ağustos 2018 Cuma

Cumhurbaşkanı Erdoğan '100 Günlük Eylem Planı'nı açıklıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe Millet Kültür ve Kongre Merkezi'nde, "Cumhurbaşkanlığı 100 Günlük İcraat Programı" tanıtım toplantısında kabinesinin eylem planını açıkladı.
Canlı izlemek için tıklayın >

'OVP Ağustos sonuna kadar ilan edilecek'

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Orta Vadeli Programı Ağustos ayı sonuna kadar kamuoyuna ilan etmeyi planlıyoruz. 2019-2023 dönemine ilişkin stratejik plan çalışmalarımıza başladık. Kasım ayı sonuna kadar bunu da tamamlamayı hedefliyoruz." dedi.

'400 proje yeni dönemin ateşleyici gücü olacak'

"İlk 100 günde tamamlanacak proje sayısı binin üzerindedir. Biz bunlardan daha önemli ve öncelikli gördüğümüz 400'üne programda yer verdik." diyen Erdoğan, "Yaklaşık 46 milyar liralık bütçeyle hayata geçirilecek 400 proje, adeta yeni dönemin ateşleyici gücü olacaktır." ifadesini kullandı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Savunma sanayi projelerine ayrı bir önem veriyorum. Programımızda yer alan 400 projenin 48'i savunma sanayimize aittir." diye konuştu.
"Her ne olursa olsun, savunma sanayi projelerinden taviz vermeyeceğiz." ifadesini kullanan Erdoğan, "Türkiye’nin her alanda tehdide, baskıya maruz kaldığı bir dönemde, göbeğimizi kendimizin kesmesine katkı sağlayacak her çalışma kıymetlidir." dedi.


'Yeni adli yılla birlikte yargıda hedef süre uygulamasına geçiyoruz'

Başkan Erdoğan, "100 Günlük İcraat Programımız çerçevesinde, yeni adli yılla birlikte yargıda hedef süre uygulamasına geçiyoruz." şeklinde konuştu.
Erdoğan, FETÖ'nün yargı sisteminde yol açtığı tahribatı süratle giderme noktasında önemli mesafe katedildiğini söyledi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Yargı birimlerince yapılan 40 milyon tebligattan 28 milyonunun elektronik ortamda gerçekleştirilebilmesini mümkün kılacak bir altyapı oluşturuyoruz. " dedi.
Erdoğan, "Çocuklara karşı işlenen cinsel istismar suçları konusunda, toplumun beklentilerine cevap verecek cezai düzenlemelerin yapılmasını sağlıyoruz ve sağlayacağız. Asla bundan taviz yok." ifadesini kullandı.

'Kendi kendimize yeterli bir savunma sanayi kurmaya çalışıyoruz'

"Bir yandan ordumuzun kritik birimlerinde uzmanlığa dayalı bir personel yapısına geçerken, diğer yandan da her alanda kendi kendimize yeterli bir savunma sanayi kurmaya çalışıyoruz." diyen Erdoğan, 
"Göreve geldiğimizde yüzde 25 gibi bir güce sahipken, şimdi bu yüzde 65'e ulaşmıştır. Bunu artık daha da artırmak durumundayız." şeklinde konuştu.

'Emeklilerimize ikinci ikramiyelerini takdim ediyoruz'

Erdoğan, "100 Günlük İcraat Programımız çerçevesinde, emeklilerimize ikinci ikramiyelerini inşallah Kurban Bayramı öncesi takdim ediyoruz." dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Milletimize verdiğimiz 1000 liranın altında emekli maaşı bırakmama sözümüzü yerine getiriyoruz." ifadesin kullandı.

'Kanal İstanbul Projesi'nin taşınmaz devirleri tamamlanacak'

Erdoğan, "100 Günlük İcraat Programı çerçevesinde, Kanal İstanbul Projesi'nin taşınmaz devirlerini tamamlayacak, çevre düzeni planları ve imar planlarını onaya sunacağız." dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Konut, arsa ve gayrimenkul ağırlıklı çalışacak şekilde Emlak Bankasını tekrar faaliyete geçirmeye yönelik başvuruları gerçekleştiriyoruz." şeklinde konuştu.

'Musul ve Basra başkonsolosluklarımız yeniden faaliyete geçiriyoruz' "Münbiç konusunda Amerika ile yürüttüğümüz ortak çalışmaların, aramızdaki diğer sorunlardan etkilenmeden sürmesini bekliyoruz" ifadesini kullanan Erdoğan, "Musul ve Basra başkonsolosluklarımızı, 100 günlük dönem içinde yeniden faaliyete geçiyoruz." dedi.

'İkinci bir deniz sondaj gemisi alıyoruz'

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Denizlerdeki hidrokarbon arama faaliyetleri için ikinci bir deniz sondaj gemisi alıyoruz." 

'Yükseköğrenim yurtlarımızın yatak kapasitesine 75 bin ilave yapıyoruz'

Yükseköğrenim yurtlarının yatak kapasitesine 75 bin ilave yapılacağını belirten Erdoğan, "Kamu yararına çalışan dernek ve vakıfların yurtlarındaki 50 bin öğrenciye verdiğimiz beslenme yardımına barınma yardımını da ekliyoruz." diye konuştu.

'3 ile 4 milyar lira arasında ilave gelir elde etmeyi planlıyoruz'


"Kamu idarelerinin harcamalarında tasarrufu azami düzeye çıkartacak tedbirleri alıyoruz." diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları söyledi:
"Yaklaşık 40 milyar liralık kamu kaynağını tek hesapta yöneterek yılda 3 ile 4 milyar lira arasında ilave gelir elde etmeyi planlıyoruz."

'Biz bu ekonomik savaştan galip çıkacağız'

"Bir ekonomik savaşla karşı karşıyayız. Hiç endişe etmeyin, biz bu savaştan da galip çıkacağız." ifadesini kullanan Erdoğan, "Yastık altından dövizlerinizi, altınlarınızı çıkartın, TL'ye dönüştürün. Yerli, milli direnişinizi tüm dünyaya karşı ortaya koyun." dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle konuştu:
"Kredi derecelendirme kuruluşlarının tamamen taraflı raporları sebebiyle karşılaştığımız zorlukları aşmak için dış borçlanmada Çin piyasasına yöneliyoruz. Bu doğrultuda ilk defa Çin Yuanı cinsinden tahvil ihracı yapıyoruz."

'Güvenlik birimlerimizi güçlendiriyoruz'

Güvenlik birimlerinin güçlendirileceğini belirten Erdoğan, şunları söyledi:
"Emniyete 3 bin polis amiri, 22 bin 500 polis memuru, 7 bin bekçi; jandarmaya 500 subay, 4 bin 156 astsubay, 10 bin 175 uzman erbaş; Sahil Güvenlik Komutanlığına 44 subay, 98 astsubay, 300 uzman erbaş alarak güvenlik birimlerimizi güçlendiriyoruz."

20 bin sözleşmeli öğretmen daha atanacak

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ülke genelinde 20 bin sözleşmeli öğretmen daha atanacağını söyledi.

12 Ekim 2017 Perşembe

İran ve Türkiye'nin işbirliği

SADECE HAKİKAT VE GERÇEKLER
Tamer Ashraf
ORSAM Ortadoğu Araştırmacısı Bilgay Duman, "Türkiye ve İran, Ortadoğu konusunda samimi bir işbirliği geliştirebilirse bölgedeki sorunların çözümlerine yönelikte çok daha somut adımlar atılabilir. Bölge istikrara kavuşur"dedi.
Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Ortadoğu Araştırmacısı Bilgay Duman, Irak'ta yaşanan gelişmeler, peşmerge başı Barzani'nin korsan referandumu ve sonrasında Türkmenlerin durumu, ABD ve İsrail'in bölgede kurdukları oyunlar ile Irak, İran, Türkiye ve Rusya ilişkileri üzerine gazetemiz Ortadoğu'ya önemli tesbitlerde bulundu.
  
                                                                                                                                                                                                         
SORU1: Amerika'nın 2003 işgali sonrası yaratmaya çalıştığı Irak üzerine bir perspektif çizer misiniz?
ORSAM
 Ortadoğu Araştırmacısı
 Bilgay Duman
CEVAP: Aslında sonuç üzerinden başlamak gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü belki de bugün Irak'ta yaratılmaya çalışılan şey Amerika'nın istediğinin tam tersine bir süreç oldu. Çünkü 2003 sonrası dönemde temel yapılanma içerisinde Amerika'nın aslında bölgede istikrar üretici ve denge sağlayıcı rolü olacak bir Irak profili çıkartmaya çalıştığını düşünüyorum. Bugün itibariyle bakıldığında tam tersine bölgede daha fazla sorun üreten bir Irak var. Yani radikalleşmenin son derece yoğun olduğu sınırlar üzerinde ciddi bir direnç yaratıldığı baskı yaratıldığı özellikle Amerika'nın politikaları açısından İran'ın dengelenmesi yönünde bir rol model ortaya çıkacakken tam tersine İran'ın daha etkin olduğu bir rol model ortaya çıkıyor. Bu anlamda Irak üzerinde İran'ın etkinliğinin 2003 sonrası süreçte arttığını görüyoruz. Aslında Amerika'nın işgali ile hep şu konuşuluyor. Yani neden Irak'ta yanında bir İran gibi devlet varken Şiileri destekledi. Burada benim düşüncem Amerika'nın Iraklı Şiileri destekleyerek İran karşısında yeni bir güç yeni bir kutup ortaya çıkartma çabası içerisinde bir politika izlediğini görüyoruz. Tam tersine daha İran'ın rayına giren etkisi altına giren bir devlet ortaya çıkarttı. Bugün ki durum itibariyle bakıldığında 2003 sonrası Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması konusunda hala bir tavır içerisinde olduğunu görüyoruz. Ancak bununla birlikte tabi Amerika'nın istisnai olarak 2003 sonrası dönemde Iraklı Kürtler üzerinde uygulamış olduğu politikayı sürdürdüğünü söylemek mümkün. Her ne kadar mevcut durum itibariyle referanduma karşı çıkıldığı gösterilse de bununla ilgili olarak ben Amerika'nın 2003 sonrası yapmış olduğu yatırımı geri çevirecek bir hamle yapacağını düşünmüyorum. Şu an itibariyle aslında belki de işler pekte Amerika'nın da istediği gibi gitmiyor.
SORU2:   Irak'taki Türkmenlerin Varlığını tarihsel bütünsellik boyutuyla ele alır mısınız?
CEVAP: Irakta Türkmenler kalıcı unsurlar ve kurucu unsurlar. Irak topraklarını bin sene yönetmiş bir milletin devamı Irak'taki Türkmenler. Bu anlam itibariyle bakıldığında Irak'taki Türkmenlerin asli unsurlardan biri olduklarını söylemek mümkün. Bugün itibariyle Türkmen coğrafyası belli bir alana odaklanmış olsa da kuzeyinden güneyine doğusundan batısına hemen hemen her bölgesinde bir Türkmen varlığına rastlamak mümkün. Bugün Irak'ta en kuzeyde Dohuk'ta da Türkmenleri de görebilirsiniz en güneyde ki Basra'da da Türkmenleri görebilirsiniz. Ancak bugün itibariyle yoğunlaştığı alan kuzey batısından güney doğusuna doğru bir Bağdat'la paralel bir hat üzerinde yaşıyorlar. Daha çok altı vilayette yoğunlaşmış durumdalar. Musul, Erbil, Kerkük, Selahattin, Diyala ve Bağdat. Bağdat'ta da yoğun bir Türkmen nüfus var. Kut gibi Basra gibi vileyatlerde de Türkmenler var. Bugün Türkmenlerin nüfusu tartışıla gelir. Irak'ta 1957 sayımı gerçek anlamıyla son nüfus sayımı. Orada Türkmen nüfusu 567 bin. Bugüne projekte edildiğinde bu nüfus 3/3,5 milyona denk geliyor. Ancak Türkmenlerin bu nüfus potansiyelini ortaya çıkartamadığını söylemek mümkün.  Hem kendi varlıkları itibariyle hem de siyasal alana yansıması itibariyle 3/3,5 milyonluk potansiyeli göremiyoruz. Tarihsel süreç içerisinde Saddam dönemince Araplaşma politikasıyla birlikte 2003 sonrası Türkmen bölgelerinde bir Kürtleştirme  politikası uygulandı. Buda Türkmen kimliğinin maalesef erozyana uğramasına sebebiyet verdi. Son olarak 2014 sonrası Işidin varlığı ile birlikte IŞİD'in Türkmen bölgelerinde etkin olmasıyla birlikte Türkmen nüfus potansiyelinin ciddi bir zarar gördüğünü söyleyebiliriz.
SORU3: Barzani Irak'ın kuzeyinde sözde bir referandum gerçekleştirdi. Barzani'nin  Kerkük ve Referandum hesabı üzerine değerlendirmeniz nedir?
CEVAP: Aslında Barzani 2013 ten sonra yapılan son seçimlerden sonra başkanlık süreci iki sene uzatılmış 2015 te başkanlık süresi sona ermişti. Kendi makamını koruyabilmek için gayri hukuki bir biçimde makamını korumaya devam etti. Bu aşamada Kürt bölgesinde siyasi bir kriz ortaya çıktı. Kriz de gittikçe kaybeden bir Barzani olduğunu görüyoruz. Son süreçte KYB'nin Kerkük üzerinde baskını artırması Kürt iç siyaset içerisinde avantaja geçebilecek pozisyonda olması Mesut Barzani'yi tedirgin etti. Bu süreçte Kürt bölgesinde de bir seçim var. Bu seçimlerde kendi tabanını konsolide etmek istedi. KYB'ye karşı bir pozisyon almak istedi. KYB Kerkük konusunda önemli adımlar attı. Kerkük'te kürt bayrağının asılması bununla birlikte referandum konusunda KYB'nin tavır alması Barzani'yi zorladı. Barzani'de kendi pozisyonunu koruyabilmek için referanduma devam etti. Tabi bu içsel nedenlerle ortaya çıkan bir sonuç değil. Dış nedenleri de var birincisi güç boşluğu IŞİD'le mücadele devam ediyor. Irak Merkezi Hükümeti kendi ayakları üzerine tam olarak basabilen bir hükümet değil. Barzani biraz bunu kullanmak istedi. IŞİD'in Irakta etkin olması sonrasında Kürtler çok ciddi avantaj sağladılar. IŞİD ile mücadele üzerinden bir meşruiyet kazandılar. Kendi sınırlarını da genişlettiler. Bu genişletilen fiili sınırları tam olarak fiili kontrole dönüştürmek istediler. Batının Kürtler üzerinde desteğini biliyoruz. Suriye savaşının devam etmesi, Katar krizi, Yemendeki sıkıntıların devam etmesi bu anlamda bölgedeki istikrarsızlıktan Barzani'nin faydalanmaya çalıştığını düşünüyorum. Son noktada bir strateji hatası yaptı demek mümkün.
SORU4: Rusya'nın Irak'ta ki gelişmelere ve referandum sürecine bakışını nasıl okumalıyız.
CEVAP: Rusya doğrudan bir pozisyon almış değil. Çok da fazla müdahil olmuş değil. Toprak bütünlüğünden yana olduğunu ifade etti. Suriye özelinde Ankara ve İran ile geliştirmiş olduğu pozisyon önemli. Bunun Irak'ada yansıyan bir tarafı var. Süreç içerisinde Irak merkezi hükümeti ile yakın olduğunu görüyoruz İran'ın. IŞİD ile mücadele sürecinde Bağdat'ta ortak operasyon merkezi kurdular. İran Rusya Suriye ve Irak birlikte. Irak merkezi hükümetinin yanında yer alır diye düşünüyorum. Bundan sonraki süreçte Türkiye ve İran'ın daha yakınlaşır bir pozisyon alması ve Bağdat'ın da buna eklemlenmesi Rusya'nın bu pozisyonunu güçlendirecektir.
SORU5: ABD'nin Referandum sürecindeki hareketlerini ve İsrail'in pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz.
CEVAP: Amerika 2003 sonrası değil 1991 den sonra Irak'ta Kürt siyasetini destekledi ve bugünkü sürece gelmesinin en büyük aktörü Amerika. Halen peşmergelerin eğitimi ve silah yardımına devam edeceğini açıkladı. Amerika bu süreçten geriye gidecek bir Kürt bölgesi istemiyor ve mevcut durumda referanduma da karşı çıktı. Çünkü bölgesel tepkinin önüne geçemeyeceğinden çekiniyor olabilir. Barzani her şeye rağmen referandum ısrarına devam etti. Amerika'nın örtülü bir desteğini almadan yapabileceğini düşünmüyorum. Amerika ve Barzani bence bölgeyi bir sınır testine tabi tuttular. Amerika bundan sonraki süreçte de Kürtlerin başlattığı süreci desteklemeye devam edecektir. Özellikle Trump dönemine bakıldığında Trump'ın seçim progapandasına bakıldığında dış politikaya ilişkin üç temel konu üzerinde durduğunu biliyoruz. Bir İsrail'e verilecek destek iki İran karşıtlığı üç Kürt politikasını desteklenmesi. Önümüzde ki süreçte Amerikan yönetiminin özellikle İsrail'in burdaki varlığı düşünüldüğünde İsrail'in de varlığı İsrail'in Kürtlerin bağımsızlığını destekleyici pozisyon alması Trump İsrail ilişkileri düşünüldüğünde Amerika'nın Kürt bölgesini ve Kürt siyasetini desteklemekten geri durmayacağını en önemli göstergelerinden bir tanesi. Kürtler ve İsrail ile ilişkiler bugünle sınırlı değil. Molla Mustafa Barzani'nin İsrail ile iyi ilişkilere sahip olduğunu biliyoruz. İsrail'in de bölgede kendisine eş olabilecek alan açabilecek başka bir devlet istediğini biliyoruz. En önemli bölgelerden biri kürt bölgesi olacak. İsrail bunu yaparken bölgedeki devletin sınırların değişimini de zorluyor. Bu sınır değişimin zorlarken bölgedeki hakim güçlerinde etkisini kırmaya çalışıyor diye düşünüyorum. Özellikle Arap devletlerini parçalayarak bütüncül tepkinin önüne geçmeye çalışıyor. IŞİD ortaya çıktı, IŞİD'ten sonra bölgede bütün odak noktası başka bir alana kaydı. İsrail hala Gazze'de ve Batı Şeria'da sürdürmüş olduğu haksız politikalarına devam ediyor.  Bölgede başka unsurların başka direnç noktalarının başka istikrarsızlık alanlarının çıkması İsrail'in de daha rahat bir politika izlemesine istediklerini daha rahat yapmasına sebebiyet veriyor.
SORU6: İran'ın Irak üzerinde ki hesabını ve Referandum sonrası Türkiye-İran ilişkileri görüşmeler hakkında neler söylersiniz.

CEVAP: İran kendi savunma hattını kendi sınırlarının ötesinde kurmaya çalışıyor. Bu anlamda başta Irak ve Suriye'de ciddi bir etkinlik kazanmış durumda. Çünkü kendi içindeki tehditleri kabul ederse kendi içinde ki ciddi sıkıntıları da ortaya çıkarmış olacak. Biraz daha ön alıcı bir politika izliyor. İran sadece Şiiliği kullanmıyor bunun yanında bütün unsurları bütün atları oynamaya çalışıyor. İran'ın sadece bir Şii politikası ürettiğini söylemek mümkün değil. Hamasa vermiş olduğu destek bir Şii projesi olmadığı bunun göstergesi. İsrail'e karşı bir denge Suudi Arabistan'a karşı bir denge. Kendi hareket alanının genişletmeye çalışan bir İran dış politikası görüyoruz. Tabi Türkiye ile tarihsel bir rekabeti var. Türkiye'ye rağmen bir adım atamayacağını biliyor. Türkiye'de İran'a rağmen bir adım atması çok mümkün değil. Şu an kazan kazan durumunda Türkiye ve İran. İran'da bunun farkında Türkiye ile daha yakın bir diyalog kurarak en azından çıkar olarak ortaya koyduklarından tamamını almasa bile bir kısmını almaya çalışan bir İran görüyoruz. Bir araya gelmeleri sadece Türkiye'nin değil bölgesel işbirliğine katkı sağlayacaktır. Önümüzdeki süreçte işbirliğinin nüvelerini göreceğiz diye düşünüyorum. Türkiye ve İran, Ortadoğu konusunda samimi bir işbirliği geliştirebilirse bölgedeki sorunların çözümlerine yönelikte çok daha somut adımlar atılabilir. Bölge istikrara kavuşabilir.

13 Kasım 2017 Pazartesi

ABD'NİN OYUNCAĞI DEASH GÖREVİNİ TAMAMLADI

DEAŞ çöle dönüyor misyonu şimdilik bitti
Suriye ve Irak’ta haritaların yüzde 65’ini değiştiren terör örgütü DEAŞ, PKK ve peşmergeye alan açtıktan sonra misyonunu tamamladı.
Terör örgütü DAEŞ çöle dönüş kararını sözcüsünün 6 dakikalık video kaydıyla açıkladı. DEAŞ sözcüsü eyleme ilk başladıkları Irak’ın Anbar kentine çekileceklerini, varlıklarını ‘devletsiz ve topraksız’ sürdüreceklerini söyledi. Çöldeki kamplarda bombalı eylemler için eğitim verilecek.
ABD ve İsrail'in sahadaki en önemli maymuncuğu DEAŞ, Irak-Suriye görevini tamamladı. Terör örgütü, yayınladığı videoda bundan sonra faaliyetlerinin 'devletsiz ve topraksız devam edeceğini' bildirdi. Irak'ta doğduğu yere, Anbar kırsalına dönen örgütün yeni hedefi ise Suudi Arabistan'ın parçalanması planında kritik roller üstlenmek.
Örgütün yeni görevi: Arabistan’ı bölmek
Suriye ve Irak’ta sahaya indikleri 2013 yılından itibaren her iki ülke haritasının yüzde 65 değişmesine neden olan terör örgütü DEAŞ, yayınladığı bildiri ile ‘çöle dönüyoruz’ mesajı verdi. İlk saha pratiklerine başladığı Irak’ın Anbar eyaletine yeniden döneceklerini açıklayan DEAŞ sözcüsü, bundan sonraki varlıklarını ‘devletsiz, topraksız sürdüreceklerini’ belirtti. DEAŞ terör örgütü tarafından yayınlanan 6 dakikalık videoda çölde kurulacak yeni kamplarda eğitimlere devam edileceği ve örgüt tarafından belirlenen hedeflere bombalı eylemlerin süreceği ifade edildi. Örgüt, Irak ağırlıklı eylemlerin Necef, Bağdat, Basra bölgelerinde yoğunlaşacağını duyurdu.
ANBAR’DA BAŞLAMIŞTI
Irak’ın Suriye sınırındaki Rava bölgesini kaybeden DEAŞ, Suriye’de ise Ebu Kemal ilçesinden çekildi. 2014 yılından başlayarak işgal ettiği son toprak parçalarını da kaybeden DEAŞ, varlığını Suriye’de Bediyetul Şam, Irak’ta ise Anbar vilayeti kırsalında sürdürme kararı aldı. ABD’nin Irak’a girmesiyle birlikte örgütün beyni olan Albay Ebubekir Hacı ile Müslüm Türkmeni, ilk saha deneyimlerini de yine Anbar bölgesindeki çöllerde gerçekleştirmişti. Saddam Hüseyin döneminde Irak istihbaratının üst düzey isimlerinden biri olan Ebubekir Hacı, Suriye’nin Tel Rıfat beldesinde muhalifler tarafından öldürülürken, Müslim Türkmeni ise Irak’ta örgüt saflarında can verdi.
ANAHTAR ŞİMDİ BAŞKA KAPILARI AÇACAK
ABD-İsrail ekseninin sahada planlarını hayata geçirmek için kullandığı bir anahtar işlevi gören DEAŞ, kısa süre öncesine kadar Suriye ve Irak’ı adeta rehin almıştı. 2013 yılından itibaren Suriye’de 55 bin kilometrekarelik alanda hakimiyet kuran terör örgütü, Irak’ta ise 90 bin kilometrekareyi işgal etti. İdlib kırsalından Basra Körfezi’ne uzanan bölgede korsan devlet ilan eden DEAŞ, 2014-2016 dönemi boyunca yükselişini sürdürdü. Rakka, Felluce, Kerkük, Musul, Deyrizor, Haseke, Halep, İdlib, Anbar, Diyala, Humus, Şam ve Selahaddin’e uzanan hat boyunca 17 vilayette hakimiyetini ilan eden DEAŞ’ın militan sayısı 2016 yılı başında 90 bini aşmıştı.
Suud’da kamplar hazır

Suriyeli Ortadoğu uzmanı Zekeriya Mollahafci, Irak ve Suriye’de misyonunu tamamlayan DEAŞ’ın Ürdün üzerinden Suudi Arabistan’a taşınacağını söyledi. Irak ve Suriye’de kendisine verilen görevin sonuna gelen DEAŞ’ın Libya ve Suudi Arabistan’ın parçalanmasında da önemli rol oynayacağını kaydeden Mollahafci, Suudi Arabistan’ın Asiyr bölgesi başta olmak üzere 3 farklı noktada örgüte karargâhlar hazırlandığını iddia etti. Suriyeli uzman, benzer durumun Libya için de geçerli olduğunu, 2018 yılından itibaren Libya ve Suudi Arabistan özelinde DEAŞ etkisinin daha görünür hale geleceğini kaydetti.

16 Ağustos 2018 Perşembe

İbadi'nin ziyareti ve yeni dönem Türkiye-Irak ilişkileri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Irak Başbakanı İbadi'nin Ankara ziyareti son dönemde iki ülke arasındaki sorunların ve işbirliği olanaklarının en kapsamlı olarak görüşüldüğü ziyaret oldu.



Irak Başbakanı Haydar el-İbadi'nin Türkiye ziyareti, son dönemde iki ülke arasındaki sorunların ve işbirliği olanaklarının en kapsamlı olarak görüşüldüğü ziyaret oldu. Elbette, tek bir ziyaretle tüm konuların çözümlenmesi mümkün değil. Fakat iki ülke arasında 2012'den bu yana dalgalı bir seyir izleyen ilişkilerin niteliği dikkate alındığında, ziyaretin önemi gözardı edilemez.
İkili ilişkilerdeki dalgalı seyir

ABD'nin işgaliyle birlikte Irak, Türkiye için en önemli dış politika meselelerinden biri haline geldi. 2000'li yılların ortalarında ülkede artan çatışmalar, Irak'ı parçalayacak noktaya getirdiğinde, bu konudaki en ciddi karşı çıkışı sergileyen ülkelerin başında Türkiye geliyordu. Güvenlik durumunun iyileşmesi, işgalden sonra siyaseten dışlananların kısmi olarak sisteme entegre edilmesiyle yakından ilişkili bir süreçti. Bu sürecin en önemli aktörlerinden birisi de Türkiye oldu. Türkiye özellikle 2010'a kadar geçen süre içinde Bağdat'ta siyasetin yeniden dengeli bir biçimde yürütülmesini sağlayan tüm çabaları destekledi. Ancak Irak'ta şiddet olayları ile birlikte etnik ve mezhepsel kimlikleri ön plana çıkaran siyasi hareketler ya da liderler ağır bastıkça ülkedeki sosyal ve siyasal dengeyi korumak güçleşti. Nitekim, eski Başbakan Nuri Maliki'nin ikinci döneminin sonlarına doğru Ankara-Bağdat ilişkileri son derece çalkantılı dönemler geçirdi.

2014'te DEAŞ'ın Irak'ta hızlı ilerleyişiyle birikte Türkiye-Irak ilişkileri bu çalkantının etkisinden kolay sıyrılamadı. Özellikle DEAŞ etkisiyle doğan ve kısa sürede ülkede sadece güvenlik kurumlarını değil siyaseti de etkisi altına alan Haşdi Şabi'nin Türkiye karşıtı tutumu ikili ilişkilerin gerilmesinde önemli rol oynadı. Hatta bir dönem iki ülkenin liderleri ya da önde gelen siyasetçileri birbirlerini ağır biçimlerde eleştirdiler. Ancak hem Irak'ın iç dinamiklerinde hem de Ortadoğu'da yaşanan genel değişim iki ülkenin yeniden yakınlaşmasına zemin hazırladı.
Irak'taki hükümet yapısı ilişkileri etkileyecek Bu sorunun cevabını tam olarak verebilmek için elbette Irak'ta yeni hükümetin sağlıklı bir biçimde kurulmasını beklemek gerekir. Ülkenin sosyal ve siyasal dengelerini gözetmeyen, bölgesel konularda aşırı tarafgir ve mezhepsel özellikleri ağır basan bir hükümetin kurulması halinde, ilişkilerdeki bahar havası yerini yine soğukluğa bırakabilir. Ancak, İbadi'nin ziyaretinde ele alınan hususlar, dengeli bir hükümetin kurulması halinde Türkiye-Irak ilişkilerinde çok önemli gelişmeler olabileceğinin işareti olarak okunabilir.

Şu anda İbadi için öncelikli üç konu olduğu söylenebilir. İlk konu hükümetin kurulması. Irak'ta hükümet kurma pazarlıkları halen devam ediyor. Şu anda hükümetin kurulabilmesi için İbadi'nin sorunları çözebildiğini göstermeye her zamankinden fazla ihtiyacı var. İran ile ABD arasında kalan bir Irak için Türkiye belki de tek çıkış noktası. Bu nedenle, Türkiye ziyareti İbadi için çok önemliydi. İbadi için ikinci önemli husus su sorunu. Basra merkez olmak üzere Irak'ın güney vilayetlerinde başlayan gösterilerle ekonomik durum arasında doğrudan bir ilişki bulunuyor. Ancak, son gösterilerin tetiklenmesinde elektrik ihtiyacının karşılanmaması gibi, su kaynaklarının doğru kullanılamaması da çok önemli bir gerekçeydi. Bu nedenle İbadi ziyaretinin hem öncesinde hem de ziyareti sırasında Türkiye'den daha fazla su talep etti. Üçüncü önemli konu, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi ihtiyacı. Irak, büyük bir petrol ülkesi olmasına rağmen gelirlerini yatırıma yönlendiremediği için istihdam meydana getirmekte güçlük çekiyor. Bu mesele Türkiye açısından da son derece önemli. İki ülke ilişkilerini, petrol temelli olmaktan çıkarıp diğer mal ve hizmetleri kapsayan ticaretin artması da son derece önemli. Bu nedenle, Ovaköy'de açılacak ikinci sınır kapısı hem Musul bölgesini canlandırması hem de Türkiye sınırından Basra'ya kadar uzanan bir ticari ilişkiler ağı kurması açısından önemli olduğu söylenebilir.

Türkiye'nin öncelikleri 


Türkiye açısından ise iki husus daha ön plana çıkıyor: Bunlardan birincisi güvenlik. PKK terör örgütünün Irak topraklarında yuvalandığı öteden beri bilinen bir konu. Türkiye'nin mart ayından bu yana Irak'ın kuzeyinde icra ettiği sınır ötesi operasyonlar, PKK'yla mücadelede çok önemli bir süreç. Irak hükümetinden bu konuda zaman zaman çelişkili açıklamalar gelse de İbadi'nin son ziyaretinde kullanılan söylem karşılıklı güvenlik işbirliğinin artırılabileceğini gösteriyor. Her ne kadar, Kandil ve civarında Irak hükümetinin etkinliği bulunmasa da Irak güvenlik güçlerinin PKK'nın Irak'ta yeni kritik üslenme alanı haline gelen Sincar bölgesinde etkin bir rol oynayabileceği söylenebilir. PKK'nın Sincar'dan çıkarılmasına Irak hükümetinin destek vermesi iki ülke ilişkilerinde güçlü bir dayanak noktası olacaktır.

Türkiye için ikinci önemli konu ise ekonomik işbirliği. Türk şirketleri için önemli bir ticaret fırsatı sunan Irak, yeni sınır kapısının açılmasıyla birlikte ekonomik ilişkilerde yeni bir dönem açılmasını sağlayabilir. Elbette hem güvenlik hem de ekonomik işbirliği, Irak'taki siyasi gelişmeler ve kurulacak hükümetle yakından ilişkili. Türkiye'nin gerek Kerkük'te Türkmenlerin haklarının çiğnenmemesine yönelik vurgusu gerekse Musul'daki başkonsolosluğun yeniden açılması çağrısı yakın gelecekte Türkiye tarafından yeni kurulacak hükümete yönelik güçlü bir mesaj içeriyor. Çünkü, Musul'da istikrarın sağlanması hem Irak'ın genel siyasi dengeleri hem de ülkenin güvenliği açısından hayati öneme sahip. Musul'da Türkiye'nin DEAŞ öncesinde oynadığı olumlu rol tüm ülkeler tarafından bilinmektedir. Bu nedenle, Musul Başkonsolosluğu'nu sadece ekonomik parametrelerle değerlendirmek eksik olur.

Özetle, Türkiye-Irak ilişkilerinin yeni bir döneme girebilmesi için hem bölgesel şartlar hem de iki ülkenin ihtiyaçları gayet uygun bir zemin sunuyor. Fakat ilişkilerin bu uygun zeminde yeniden canlanması için öncelikle Irak'ta sağlıklı, kapsayıcı, adil ve dengeli bir hükümetin kurulması şart. Bunun gerçekleşmemesi halinde verilen sözler havada kalabilir, nitekim son 15 yıl bunun pekçok örneğiyle doludur.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html