BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Bağdat sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Bağdat sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

29 Eylül 2017 Cuma

'Asıl hedef Akdeniz’e açılacak Kürt devleti kurdurmak'

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Usta gazeteci Uğur Dündar, emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ'la gündeme ilişkin yaptığı söyleşiyi köşesine taşıdı.
UĞUR DÜNDAR - Sevgili okurlarım, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) lideri Mesut Barzani'nin, Irak, İran ve Türkiye'nin baskılarına ve uluslararası alandaki yaygın eleştirilere rağmen gerçekleştirdiği bağımsızlık referandumuna karşı çok sert açıklamalar yaptı. Barzani'yi aşağılayıcı sözcükler kullanan Cumhurbaşkanı, bu girişimin Türkiye için bir beka sorunu yarattığını, ülkemizin yanı başında bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına asla izin verilmeyeceğini belirtti. Ayrıca bunun engellenmesi için siyasi, ekonomik, ticari ve askeri alanlarda gerekli adımların atılacağından kimsenin şüphesi olmaması gerektiğini vurguladı. Bu arada petrol vanasının ve sınır kapısının kapatılması halinde Barzani'nin işinin biteceğini söylemeyi de ihmal etmedi…
Bugünkü söyleşimizde, Cumhurbaşkanı'nın “Türkiye için beka sorunu yaratır” dediği referandumu, tüm öngörüleri doğru çıkan bilge diplomat, emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ ile konuşacağız.
UĞUR DÜNDAR (U.D.): Sayın Elekdağ, bu aşırı tehditkâr ifadelerin referandumdan önce söylenmesi gerekmez miydi? Şimdi bir etkisi olabilir mi?

BARZANİ REFERANDUM SONUCUNU KOZ OLARAK KULLANACAK

ŞÜKRÜ ELEKDAĞ (Ş.E.): Bu yaptırımlar aynı sertlik ve kararlıkla referandumdan önce zamanında dile getirilmiş olsaydı, caydırıcı bir etki yapabilirdi!.. Söz konusu yaptırımların ağır bir mali krizin pençesinde kıvranan IKBY ekonomisi üzerinde yapacağı boğucu etkiler nedeniyle, Barzani'nin kararından vazgeçmesine yol açması olasılığı vardı… Tehdidin şu safhada yapılmasının bağımsızlık adımının atılmasını engelleyeceği söylenebilirse de, Barzani esasen uzunca bir süredir, referandumdan sonra bağımsızlık ilan etmeyeceğini ve bir-iki yıl Bağdat'la müzakerede bulunacağını söylüyordu. Yani, Barzani, “Irak Kürdistan bölgesinin” bağımsızlığının halkın % 93'ü tarafından istendiği hususundaki referandum sonucunu ilerde kullanacağı bir pazarlık kozu olarak cebine koymayı ve bağımsızlığa hemen yönelmeyip, bunun için uygun bir siyasi konjonktürün oluşmasını beklemeyi başlangıçta tasarlamıştı.

BARZANİ İLE BAĞDAT ARASINDAKİ TEHLİKELİ RESTLEŞME

(U.D.): Peki o zaman Barzani Bağdat'la neyi müzakere etmek istiyor?
(Ş.E.): Referandumda sorulan soru şuydu: “Kürdistan bölgesi ve Kürdistan bölgesi dışında kalan Kürt yerleşimlerinin bağımsız bir devlet olmasını istiyor musunuz?” Görüleceği üzere soru, sadece belirli bölgelerin bağımsızlığına ilişkin. Yani kurulacak Kürt devletinin sınırlarını muğlak bırakmış. Barzani, referandum sonrası süreçte, gaspetmiş olduğu ve “Kürt yerleşimleri” olarak adlandırdığı bölgelerin ve bu meyanda Kerkük'ün kesin sınırlarının, buralarda yapılacak plebisitle veya Bağdat'la yapılacak müzakerelerle tayin edilmesini öneriyor. Fakat, Irak Merkezi Hükümeti böyle bir müzakereyi kabul etmiyor. Çünkü, Barzani'nin “Kürt yerleşimleri” diyerek referandum kapsamına almış olduğu topraklar, Irak Anayasası'nın 140. maddesinde “tartışmalı bölgeler” diye tanımlanan ve Bağdat'la Erbil arasında paylaşılamayan topraklar. Bağdat'la Erbil arasındaki krizin odak noktası da burası!.. 2005 tarihli Anayasa'nın 140. maddesi 2007 sonuna kadar nüfusunun çoğunluğunu Türkmen ve Arapların oluşturduğu tartışmalı bölgelerin nüfus sayımı ve referandum yapılarak Erbil'e veya Bağdat'a bağlanmasını öngörüyordu. Ancak 140. madde, Kürt, Türkmen ve Araplar arasındaki görüş farklılıkları nedeniyle uygulanamadı ve 2007 yılı sonunda tartışmalı bölgelerin ve bu meyanda Kerkük'ün statüsü belirlenemedi. Bilahare, IŞİD'e karşı savaş ortamından yararlanan peşmergeler tartışmalı bölgeleri ve Kerkük'ü işgal ettiler. Barzani de bu toprakları sahiplendi. Bu durumda Bağdat, Barzani ile müzakereye oturursa, referandumun sonuçlarını ve tartışmalı bölgelerle Kerkük'ün Kürt toprağı olduğunu kabul etmiş olacak.
(U.D.): Bu koşullarda Bağdat ne istiyor?

BAĞDAT'A GÖRE TÜRKİYE, BARZANİ'Yİ MUHATAP ALMAMALI

(Ş.E.): Bağdat, referandumun Barzani tarafından hükümsüz olduğunun ilan edilmesini, Kerkük dahil statüsü tartışmalı bölgelerden peşmergenin çekilmesini, IKBY'nin kara ve hava sınır kapılarını üç gün içinde Bağdat'a devretmesini ve bundan böyle bütün petrol ve doğal gaz anlaşmaları için Irak'ın muhatap alınmasını istedi. Bu son talebin önde gelen muhatabı tabii ki Türkiye. Başbakan Binali Yıldırım'ın buna cevabı, “Bundan sonra muhatabımız Irak Hükümeti'dir!..” oldu. Akabinde hiç de beklenmeyen bir gelişme vuku buldu. Habur Kapısı civarında tatbikat yapan Türk zırhlı birliklerine bir Irak piyade birliği katıldı. Bu suretle, Barzani'ye, Irak topraklarında Türkiye ile Irak'ın ortak operasyon yapabilecekleri mesajı verilmiş oldu… Esasında, Barzani'nin referandum ısrarı, Bağdat, Ankara ve Tahran'ı birbirlerine yaklaştıran bir rol oynadı. Bu üç başkentin aralarında düzenli bir işbirliği oluşturmaları, hem Irak'ın toprak bütünlüğünün sağlanmasına, hem de bölgesel barış ve istikrara katkıda bulunur.
(U.D.): ABD başlangıçta referandumun ertelenmesini önerirken sonra birden tutum değiştirerek karşı çıktı. İsrail ise bölgede Kuzey Irak'ın bağımsızlığına açıktan destek veren tek ülke olarak öne çıktı. ABD'nin ve İsrail'in tutumlarını nasıl izah ediyorsunuz?

İSRAİL PİYON KÜRT DEVLETİNİN KURULMASINI İSTİYOR
(Ş.E.): İsrail Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulmasını hararetle destekliyor. Bunun birinci nedeni, Arap denizinde kendisini dört tarafı kuşatılmış bir ada gibi gören İsrail'in, bir Kürt devletinin kurulması ve yeni bir güç odağı oluşturulmasıyla Ortadoğu'daki Arap yapıyı bozmak istemesidir. Tabii İsrail, silahlandıracağı bu uydu devlette üsler kurmayı ve onu bölgedeki hasımlarına karşı kullanmayı hesaplamaktadır. Plana göre piyon Kürt devleti İran'a karşı İsrail'in operasyon merkezi olacak ve tampon görevi yapacak. İsrail, Kürt devleti vasıtasıyla Tahran-Şam koridorunu keserek Hizbullah'a desteği önlemek ve İran'ın bölgedeki erişimini ve etkisini zayıflatmak istiyor.
(U.D.): Bu analiziniz, İran'ın Türkiye ile neden birden işbirliği arayışına girdiğini ve Genelkurmay Başkanı Bakiri'nin neden Ankara'yı ziyaret ettiğini ortaya koyuyor…

İSRAİL KENDİSİNE KARŞI BİR İTTİFAKI ENGELLEMEK İSTİYOR

(Ş.E.): Tamamen öyle!.. İsrail'in Kuzey Irak'ta Kürt devleti kurulmasını desteklemesinin üçüncü nedeni ise Kürt devletinin Irak'tan kopmasının bölgede “Balkanizasyon” (küçük-küçük devletler kurulması) süreci başlatacağı, böylece İsrail'e karşı bir ittifakın oluşmasının engelleneceği ve İsrail'in güvenlik risklerinin azalacağı düşüncesidir. Dördüncüsü, Suriye'nin parçalanmasını ulusal çıkarları açısından zorunlu gören Netanyahu Hükümeti, PYD'nin kontrolünde Suriye'nin kuzeyinde denize çıkışı olan bir Kürt devletinin kurulmasını kuvvetle desteklemektedir. Bu bağlamda, İsrail, Barzani'nin Kuzey Irak Kürt devletini kurmasının bölgedeki Kürtlerin bağımsızlık motivasyonunu kuvvetlendirmek suretiyle, PYD'nin hedefini gerçekleştirmesine yardımcı olacağını hesaplamaktadır.

ABD REFERANDUMA NİÇİN KARŞI ÇIKTI?

(U.D.): Şimdi ABD'nin tutum değiştirmesine gelelim…
(Ş.E.): Trump yönetimi, tartışmalı bölgeler ve Kerkük'ün statüsü nedeniyle Erbil ile Bağdat arasındaki gerilimin kanlı bir mezhep çatışmasına dönüşmesinden endişeye kapıldı. Zira böyle bir çatışma eski başbakan Maliki'nin öncülük ettiği İran'a yakın bloku güçlendirebilir ve Irak yönetiminin tamamen İran kontrolüne geçmesine yol açabilirdi. ABD böyle bir gelişmeyi önlemek için referanduma karşı çıktı.
(U.D.): Yani bu taktik bir hareket mi?..
(Ş.E.): Evet!.. Gerçekte, Kuzey Suriye'de sınırlarımız boyunca Irak'tan başlayarak Akdeniz'e kadar uzanması öngörülen PYD egemenliğindeki Kürt kuşağı ile Irak'ta Barzani liderliğinde Kürt devleti kurulması tek bir projenin ayakları olup ABD'nin Ortadoğu stratejisindeki öncelikli hedefleridir. Bu bağlamda Trump'ın, PYD'ye verilen desteğin taktik bir tutum olduğu ve verilen silahların geri alınacağı yolunda Türkiye'ye verdiği teminat ancak ehliyetsiz kişilerin inanacağı cinsten bir yalandır. Keza, Pentagon PYD'yi ülkemizle savaş için modern silahlarla donatırken, Trump'ın Türkiye'yi “stratejik ortak” olarak tanımlaması da, rüşvet-i kelamdan da öte, muhatabının zekâsıyla alaya yeltenmekten başka bir şey değildir!..
(U.D.): Kuzey Irak'ta ne gibi gelişmeler beklenebilir?

(Ş.E.): Bağdat'ın ültimatomlarından ve bunların Barzani tarafından reddinden sonra Kuzey Irak'ta her an Türkiye'nin ulusal güvenliğini ve Türkmenlerin yaşam haklarını tehdit edebilecek siyasal ve toplumsal patlamalar olabilir. Bu gibi durumların, Irak'ı iç savaşa ve bölgeyi kaosa sürüklemeden kontrol altına alınabilmesi için referandum krizinin bir araya getirdiği Türkiye, Irak ve İran hükümetlerinin aralarında devamlı nitelikte istihbarat paylaşımına, danışmaya, işbirliğine ve koordinasyona imkân verecek bir mekanizma kurmaları rasyonel bir hareket olacaktır.

9 Ekim 2017 Pazartesi

Avrasya'nın Kızıl Çakalı!

SADECE HAKİKAT VE GERÇEKLER
Sizce eski Maocu, yeni Avrasyacı Perinçek, 15 Temmuz'dan beri ne yapmaya çalışıyor?
Bir süredir neden 15 Temmuz'da içine girdiği hükümet yanlısı mevziden ufak ufak sıvışıyor?
Çünkü yeminli Perinçekçilerin ilk stratejik hedefi AKP'yle FETÖ'yü bitirmek, ikinci hedefi de FETÖ'yle AKP'yi bitirmektir.
FETÖ'yü aktif bir güç olarak kullanmasına gerek yoktur. Buna imkânı da yoktur.
Ancak FETÖ sebebiyle Türkiye'nin Batıyla ilişkilerinin biraz daha bozulması, Türkiye'yi Avrasya eksenine kaydıracak; Perinçek de böylece Avrasya'nın dayısı olacaktır!..
En büyük korkusu da MHP'nin aradan sıyrılarak gole gitmesi, Devlet Bey'in Cumhurbaşkanı olmasıdır.
Çünkü Ülkücülerin iktidarı, bütün sahtekârlar gibi derin sahtekâr Perinçek için de bir kâbustur.
Perinçek'in FETÖ ve AKP karşıtlığı da MHP ve Ülkücü düşmanlığı da aynı ideolojik kaynaktan beslenir.
Din düşmanlığı…
Ondaki eski kızıl Çin sevgisi de yeni İran sevgisi de Türkiye'deki yaygın inanç olan Ehl-i Sünnet kültür hattını Sosyalizm için engel, Kemalizm için tehlike olarak görmesidir.
2000'e doğru Dergisinin Atatürk ve Din konularında yaptığı yıkıcı yayınların da Kaynak yayınlarının bastığı Turan Dursun kitaplarının da hedefi aynıdır:
Gençleri önce Ateizme, oradan da Sosyalizme doğru devşirmek…
Perinçek, PKK'lı Kürt ve DHKP-C'li Alevilerin mektep marifetiyle Türkiye'den İslam'ı söküp atacağı bir rejim hayal etmektedir.
Stalin'ler, Mao'lar, Pol Pot'lar, Ho şimin'ler öyle yapmışlardır çünkü…
Bir insanın kalbine, Abdullah Öcalan'la Yaşar Okuyan'ın, Beşşar Esad'la Sabahattin Önkibar'ın Acem mollalarıyla Kemalist subayların aynı anda girebilmesinin başka bir mantıklı açıklaması yoktur.
Büyük ölçekli bir hayat kadını pazarında bile bu kadar renkli müşteriyi bir arada bulamazsınız!
Aydınlık'ın uzun Sosyalist mücadeleler ve 70'lerdeki kızıl devrim denemelerinden ortaya bir gerçek çıkmıştır:
İslam varsa ateizm, komünizm yoktur.
Türklük varsa enternasyonal sosyalizm yoktur.
Türk-İslam Ülküsü varsa üçü de yoktur!
Perinçek'i iflah olmaz MHP düşmanı yapan da budur.
Onun Vatan'ı da, Kemalizm'i de, asker sevgisi de, Ermeni karşıtlığı da yalandır.
40 yıldır dostları değişse de düşmanının hiç değişmediği dikkate alınırsa, bunun haksız bir itham olmadığı anlaşılacaktır.
Etrafında toplananlar da 40'ından sonra Bekaa'da teröristlere seminer vermiş bir adamın gizli ajandasının masum figüranlarıdır.
Perinçek lafı ne zaman yanlış anlar? Lafın doğrusu kendi çıkarlarına ters düştüğü zaman!..
Peki Perinçek, MHP'ye en çok ne zaman saldırır?
MHP söylemle veya eylemle sempati kazandığı, yükselişe geçtiği zaman...
Ülkücülerin 12 Eylül öncesindeki eylem kapasitesi, Perinçek'i çılgın bir muhbir bile yapmıştı.
Maocular o yıllarda ellerinde Aydınlık krokileri, mahalle mahalle Ülkücü avına çıkardı.
Bu kızıl çakal, son birkaç yazısında peş peşe, Devlet Bey'in Kerkük hassasiyetiyle söylemiş olduğu sözlere farklı anlamlar yükleyerek MHP'ye vuruyor!
"5.000 Ülkücü" sözünün mahzurları üzerine, hiş üşenmeden bir sayfayı dolduruyor.
"82 Kerkük, 83 Musul" konuşmasının kazandırdığı ilgi ve alaka, belli ki Perinçek'in uykularını kaçırıyor!
Bunların AKP'yi "Şivan Perver"den "Abdurrahman Kızılay"a doğru çekebilmek için kullanılmış hitabet manivelaları olduğunu göremiyor.
Yaptığı en büyük kurnazlık da sanki Devlet Bey, bu sözleri merkezi Irak Hükümetine karşı söylemiş gibi bir algı yaratarak, çirkin ithamlarını bu algının üzerine bina etmesi…
MHP'nin ABD'ye rağmen yaptığı Ankara merkezli iktidar yürüyüşüne kara çalmak istemesi…
Bre kızıl çakal!..
Kerkük, Bağdat'ın tapulu malıydı da Barzani Kerkük'e nasıl sandık koyup da referandum yaptı?
Sünni Musul'un Şii Bağdat'la olan rabıtası, Atatürk'ün Misak-ı Millisinden hiç söz edilmeyecek kadar sağlamdı da IŞİD Musul'u nasıl bir günde aldı?
Türk askeri, Başika'da Bağdat'a rağmen Peşmergeyi eğitirken kriz yok muydu?
Barzani Musul'u da "ihtilaflı bölgeler" üzerinden ele geçirmeye çalışırken Bağdat ne yapıyordu?
Devlet Bey, 2012'de Bağdat üzerinden Kerkük'e gidecekken, Davutoğlu apar topar Erbil üzerinden Kerkük'e gidip de Bağdat'la kriz yaratırken sen ne yapıyordun?
Devlet Bey'in Kerkük'le ilgili olağan üstü çıkışları, devletin en tepesindeki ağızların ilk kez "Kerkük bir Türkmen kentidir" cümlesini kurmasını sağlamıştır.
Sınırdaki tatbikat, hem Türkmen'i, hem de Bağdat'ı rahatlatmıştır.
Bu birincisi… İkincisi de…
Ülkü Ocakları'nın Hava İndirme Tugayı olmadığına göre hali hazırda Kerkük'e 5.000 Ülkücü'nün gitmesi, ya sızarak, ya askeri koridor açarak, ya da "pasaportla, Bağdat vizesiyle" olacaktır.
Tabii ki Irak merkezi hükümeti, sınır kapılarını peşmergeden geri alabilirse…
5.000 Ülkücü sözünün de 82, 83 plakanın da söylem gücü, eylem gücünden yüksektir.

O kadar alçaktan bakınca görülmemesi sürpriz değildir.

18 Eylül 2017 Pazartesi

"Türkmenleri üzecek tavizler vermeyin"

Irak Türkmen Cephesi (ITC) Başkanı Erşet Salihi, ABD'den, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'ne (IKBY) "bağımsızlık referandumu"nun ertelenmesi karşılığında Türkmenleri üzecek tavizler verilmemesini istediklerini belirtti.
Salihi, başkent Bağdat'ta AA muhabirine yaptığı açıklamada, "ABD Bağdat Büyükelçisi Douglas Silliman ile Bağdat'ta görüştük. Kuzey Irak yönetimine referandumun ertelenmesi karşılığında Türkmenleri üzecek alternatif ve garanti verilmemesini istedik. Büyükelçi bu yönde bir teklifin olmadığını aktardı." dedi.
Büyükelçiyle ABD yönetiminin IKBY Başkanı Mesut Barzani'ye verilen alternatifleri görüştüklerini kaydeden Salihi, şunları söyledi: "Biz, referandumun ertelenmesi için Barzani'ye taviz verilmemesi gerektiğini vurguluyoruz. Alternatifler BM Genel Kurulunda muhtemelen görüşülecek. Ancak bu, orada görüşülüp daha sonra müzakereler başlarsa ve biz bunda yer almazsak tehlikeli olur. Kuzey Irak yönetimini ikna etmek için taviz verilmemesi lazım. Erbil ile Bağdat arasında tartışılan bölgeler bizim bölgelerimizdir. O yüzden sunulan alternatifler üzerinde soru işaretlerimiz var."
"TÜRKİYE'NİN IRAK'IN TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜ SAVUNMASI MEMNUNİYET VERİCİ"
Türkiye'nin tüm Iraklıların ve Irak'ın toprak bütünlüğünü savunmasının kendileri açısından memnuniyet verici olduğunu ifade eden Salihi, "Sanki Türkiye referanduma karşı hiçbir şey yapmıyormuş gibi düşünenler var. Bu, yanlıştır.
Türkiye'nin referandumla ilgili attığı adımlar önümüzdeki günlerde daha da netleşecek." değerlendirmesinde bulundu. Türkmen lider, "Türkiye'deki yetkililerin referanduma karşı ciddi tavırlarını gördüm ve umarız bu, referandum kararını iptal ettirir." ifadelerini kullandı.
Referandumun yol açtığı sorunların çözümü için tek taraftan (IKBY) görüş empoze edilmesini kabul etmediklerini vurgulayan Salihi, konuyu çözüme ulaştırmak için Türkiye, İran, ABD, Fransa ve İngiltere'nin de hazır bulunduğu, Türkmen, Kürt ve Arap temsilcilerin yer aldığı toplantı düzenlenmesi çağrısı yaptı.
"KERKÜK'TE KARGAŞADAN BAĞDAT'I SORUMLU TUTARIZ"
ITC Başkanı Salihi, Bağdat yönetiminin referandumla ilgili tutumunun zayıf olduğu eleştirisinde bulunarak, "Kerkük'te herhangi bir kargaşa çıkarsa bundan Bağdat hükümetini sorumlu tutarız. Vali görevinden alındı o yüzden kentteki vatandaşların güvenliğinin korunması hükümetin sorumluluğundadır." diye konuştu.

Salihi, referandumda ısrar edilmesi halinde Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerde Türkmen-Kürt ve Kürt-Arap savaşının çıkma riskinden de endişe duyduklarını sözlerine ekledi.AA

9 Ekim 2017 Pazartesi

SÖZDE BAĞIMSIZLIK REFERANDUMUNA DAİR ÜLKELERİN TUTUMU VE YENİ KOŞULLAR

SADECE HAKİKAT VE GERÇEKLER

IRAK VE BÖLGE AÇISINDAN YARATACAĞI SORUNLAR
Tamer Ashraf
25 Eylül'de gerçekleştirilen sözde bağımsızlık referandumunun, Ortadoğu'nun etnik ve mezhepsel açıdan en büyük sorun teşkil eden ülkelerinden olan Irak'ı bir iç çatışmaya yöneltmesi muhtemel senaryolar arasında en ciddi ve vahim olacak sonuca götürebilecek bir seçenektir. ABD'nin 2003 yılında kitle imha silahlarının varlığı iddiasıyla gerçekleştirdiği işgal sonrasında Sünni, Şii ve Kürt olmak üzere üç ana unsurun varlığı üzerinden hesap edilen toplumsal yapının dağınıklığı ve ülkeyi bir arada tutmaktan gittikçe uzaklaşılan ayrımcılık duygusu IŞİD'in ortaya çıkışıyla yerini bir nebze de olsa aynı düşman etrafında Irak toplumunun birleşmesine yol açmıştı.
Ancak IŞİD'e bazı Sünni aşiretlerin destek vermesi ve bu terör örgütünün başta Musul olmak üzere, Irak'ın diğer önemli yerleşim yerlerinde hızlı bir ilerleme ve büyüme sürecine girmesi, Irak açısından var olan toplumsal dağınıklığın ana sebeplerinden bir tanesiydi. (Şimdilerde ortaya çıkan kimi bilgi ve iddialara göre IŞİD'in kuruluşunda rol oynayan bazı terör örgütlerinin Barzani yönetimi tarafından desteklendiği ve yönlendirdiği de değerlendirilmektedir) Aksi bir durumda IŞİD'in böylesine kısa bir zamanda, Irak'ta pek çok yerde yerel ve federal otoriteyi mağlup etmesi söz konusu olamazdı.
Diğer yandan IŞİD'in ortaya çıkışının ardından Barzani yönetimine başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere, çok sayıda ülkenin geniş askeri imkânlar sunması, Barzani'nin Irak anayasasında tartışmalı bölge olarak tanımlanan alanlara doğru genişlemeye seyrini de ilginç bir şekilde hızlandırmıştır. Dahası bu durum bir oldubittiye getirilerek Barzani yönetiminin IŞİD'ten elde ettiği toprakların, hukuksuz bir şekilde kendi kontrolüne geçmesine olanak sağlamış, Barzani de bu sahalardan asla çıkmayacaklarını defalarca kez ilan etmiştir. Bu şüpheli durum IŞİD'in kuruluşunda parmağı olan ülkelerin, Barzani'ye verdiği desteklerle birleşince, Irak'ta oluşturulmaya çalışılan siyasi tablonun, IŞİD'in bir başka eylem ve genişleme sahası olarak kullandığı Suriye'deki gelişmelerle beraber ele alındığında, Barzani'nin 25 Eylül'de gerçekleştirdiği referandumun yaşanılanlardan bağımsız olarak değerlendirilemeyecek bir ajandanın ürünü olduğu sonucunu doğuruyor.
Irak'ın kuzeyinde Barzani'nin bağımsızlık elde etmeye yönelik girişimlerinin, Suriye'nin kuzeyindeki kimi alanlarda IŞİD gerekçesiyle etkinliğini ve kontrol sahasını artıran PKK/PYD'nin faaliyetlerinden bağımsız değerlendirilmesi doğru olmayacaktır. Nitekim ABD'nin görünürde Barzani'ye referandumun zamanlamasından dolayı tepki göstermesinin ana gerekçesi de burada aranmalıdır. Diğer bazı ülkelerle beraber ABD'nin Barzani'ye, referandumdan vazgeçmesine karşılık kendilerinin garantör olacağı ve Irak merkezi hükümeti ile 3 yıllık bir müzakere sürecinin önerilmesi bunun bir göstergesidir. Dolayısıyla Irak ve Suriye ile beraber olgunlaştırılacak olan iklimin bu süreyle çakışacak biçimde iki ülkenin kuzeylerini birleştirecek bir hedefe yönelmesi açığa çıkmıştır.
25 Eylül'e kadar giden dönemde Barzani'yi ikana edememiş görüntüsü veren ABD, İngiltere ve Fransa'nın, sözde bağımsızlık referandumu sonrasında aynı muhtevada olacak Bağdat ve Erbil arasındaki bir müzakere ikliminin oluşmasını sağladığı bugünlerde görülmektedir. Böylesi bir müzakere sürecinin başlaması durumunda ise Barzani yönetiminin, 25 Eylül tarihinden öncesine göre masada elinin daha güçlü olduğu yönündeki yaklaşımlar malumdur. Zira Barzani müzakere masasından çıkacak sonuca razı olan bir tutum yerine, (İsrail haricinde) ismi henüz belli ve açık olmayan ülkelerin desteğiyle gittiği referandum sayesinde kendi tayin ettiği sonuca Bağdat yönetimini razı gelmeye itecek bir gücü elinde tuttuğuna inanmaktadır. Dolayısıyla ABD, Fransa ya da İngiltere garantörlüğünde ve gözetiminde yürütülecek müzakerelerin temel stratejisi Erbil'i değil, Bağdat yönetimini ikna olmaya zorlayacak bir kapsamda olacaktır. Şimdiye kadar Irak merkezi hükümetinden yapılan açıklamalarda Erbil'in sözde bağımsızlık referandumundan vazgeçtiğini ilan etmesi halinde müzakerelerde bulunacaklarına dair resmi bir tavır benimsenmiştir. Ancak 5 Ekim 2017 tarihinde Fransa'nın başkentinde Irak Başbakanı Haydar el İbadi ile bir araya gelen ve Bağdat-Erbil arasında arabuluculuk rolünü üstlenmek isteyen Fransa'nın Cumhurbaşkanı Macron'un "Gelecek haftalar ve aylarda Irak'ın birliği, bütünlüğü ve egemenliğine saygı duyan ve Kürtlerin haklarını tanıyan bir diyaloğun başlatılması hayati önemde" ifadelerini kullanırken, kendilerinin Irak'ta bulunan Barzani yönetimiyle de yakın ilişki içerisinde olduğunu ısrarla vurgulaması müzakerelerin neticesiyle ilgili kuşkuları güçlendirmiştir.
Böylesi hareketli bir süreç içerisinde Barzani yönetimine yakınlığı ile bilinen ve Irak'ın kuzeyinden yayın yapan bazı medya kuruluşlarının, Irak'taki Sünnilerin de bağımsızlık referandumu hazırlığı içerisinde bulunduğunu duyurmaları dikkat çekici olmuştur. 5 Ekim 2017 tarihli habere göre bu hazırlığın kapsamının Musul, Anbar, Diyala, Selahaddin ve Bağdat vilayetlerinde Sünni bir devletin kurulmasına yönelik olduğu ifade edilirken, ilk etapta Barzani'nin yapılanmasına benzer bir özerk bölge kurulmasının planlandığı söylenmektedir. Bu durum, Irak'ta yaşanan iç sorunun garantör ülkeler ve BM gözetimi altında, mevcut siyasi yapılanmanın federasyondan konfederasyona geçişle aşılmak istendiğine yönelik hesaplamaların da olabileceği düşüncesini akıllara getirmektedir. Irak'ın üçe bölünebileceğine dair önceki yıllarda sıklıkla dillendirilen ve ABD'nin, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında sunulan bilgilerle örtüşen bir gündemin yaşanmaya başlanması dikkat çekmektedir. Şayet makul bir iklim yakalanırsa, bu kez sözde Kürdistan'ın kuruluşuna varacak seçeneğin uygulanması daha güçlü hale getirilecektir. Elbette bu durumun Irak ile beraber Suriye'nin kuzeyini de kapsayacak bir sahada olması arzulanırken, PKK/PYD terör örgütünün fiili kazanımlarını hukuki seviyeye yükseltilmesi çabası üzerinde daha fazla yoğunlaşılacaktır. Nitekim PKK/PYD terör örgütünün Suriye'de IŞİD'ten elde ettiği sahalarda sözde yerel seçimler yapmaya koyulması, Barzani'nin girişimleriyle beraber oluşturulan projenin diğer ayağını işaret etmektedir.
Öte yandan Barzani'nin ısrarı sonucu gerçekleştirilen sözde referandumun Irak'ta iç çatışma koşullarını oluşturması kuvvetli bir ihtimaldir. Özellikle Kerkük konusunda Barzani'nin süregelen ısrarını devam ettirmesi durumunda, burada yaşayan Türkmenler üzerinde oluşturulan baskı girişimleri katliamlara kadar dönüşebilme tehdidi taşımaktadır. Referanduma yakın günlerde ve hemen ardından seyreden zaman diliminde Kerkük'te bulunan Türkmenlere ve siyasi temsilciliklerine yönelik gerçekleştirilen silahlı saldırılar bunun habercisi niteliğindedir.
Bununla beraber IŞİD'e karşı mücadele amacıyla kurulmuş bulunan Haşdi Şabi ile peşmergeler arasında bir çatışma yaşanması ihtimali de mevcuttur. Nitekim süreç içerisinde bazı Haşdi Şabi önde gelenleri Kerkük konusundaki hassasiyetlerini paylaşıp, Barzani yönetiminin tartışmalı bölgelerden çekilmesi gerektiğine dair sert mesajlar verirken, Barzani idaresi de bu mesajlara aynı tonda cevap vermiştir. Irak'ta IŞİD'in son kırıntılarının yer aldığı Havice'nin de terör unsurlarından arındırılması, yakın süre içerisinde Haşdi Şabi ile Barzani peşmergelerini karşı karşıya getirecek bir güç çatışmasını oluşturabilecek potansiyele sahiptir.
Ayrıca Irak merkezi hükümetinin mümkün olan en yüksek tondan Barzani yönetiminden sınır kapılarını, havaalanlarını ve petrol kuyularını devretmesini isterken, Türkiye ve İran ile beraber yine sınır hatlarında ortak askeri tatbikatlar icra etmesi, Bağdat yönetiminin de askeri bazı seçenekleri değerlendirdiği sonucunu doğurmaktadır. Kerkük'e asker gönderilmesi konusunda Irak meclisinin, ülke hükümetine yetki vermiş olması, krizin tırmanması halinde iç çatışmanın yaşanabileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü Barzani yönetimi Kerkük'ten çekileceklerine dair herhangi bir tavır göstermezken, şehre PKK'lı teröristlerin de sokulmuş olması, meselenin vahametini artırmaktadır. Tabir yerindeyse Kerkük barut fıçısı haline dönüyorken, aradan geçen her gün gerginliğin daha da artabileceği bir istikamette seyretmektedir.
Bu koşullar altında Irak'ta yaşanabilecek olası bir iç çatışmanın tarafları şimdiden bellidir. Bu taraflar arasında en savunmasız olanıysa Türkmenlerdir. Irak'ın işgalinden bu yana siyasi ve ekonomik yönden türlü baskılara maruz kalan, imkânları kısıtlanan, yerlerinden edilen, nüfus yapısıyla oynanan Türkmenler, Türkiye için kırmızıçizgidir. Irak'ın sadece Osmanlı bakiyesinden kalan değil, çok önceki dönemlerinden itibaren en saygın ve asli nüfusu olan Türkmenler üzerinde yürütülecek sistematik saldırılara Türkiye'nin sessiz kalması söz konusu olmaz. PKK'lı teröristlerin peşmerge ile beraber böylesi bir yola girmeye cesaret etmeleri ihtimal dâhilindeyken, Türkiye'nin Türkmenler konusundaki kararlılığını göstermesi Irak ve sözde bağımsızlık referandumuna dair politikalarında öncelikli sırada değerlendirilmesi gereken bir konudur.
Irak'ta yaşanabilecek bir iç çatışmanın çıkmasını isteyecek ilk ülke ise kuşkusuz İsrail olacaktır. Zira böylesi bir seçenekte bölgenin uğraşmak zorunda kalacağı yeni bir mesele daha vukuu bulacağından Tel Aviv yönetimi şimdiye kadar yürüttüğü bölgesel politikalarına uyacak şekilde bölge ülkelerinin bu sorunla zaman harcamasını isteyecektir. Böylesi bir durumda IŞD'in yeniden ortaya çıkıp gücünü artırmak için fırsat kolladığı bir dönem başlayabileceği gibi diğer terör örgütleri açısından da değerlendirilmek istenilecek bir süreç başlatılmış olacaktır. Özelikle İran'ın, Irak-Suriye-Lübnan hattını birleştirme çabasının karşısında durmak isteyen İsrail açısından, bu güzergâhta çıkacak/çıkarılacak karışıklıkların ne anlama geldiği açıktır.

Türkiye'nin ilan ettiği Türkmen hassasiyetinin dikkate alınmaması ve Irak'ın mevcut siyasi yapısının bozulması durumundaysa askeri müdahale seçeneği kaçınılmaz olarak ülkemizin karşısında bulunacaktır. Peşinen söylemek gerekir ki koşulları şimdiden belli olan Irak'taki böylesine karmaşık ve oldubitti anlayışına haiz gelişmeler açısından Türkiye'nin atacağı her adımın meşruiyeti vardır. Zira Irak'ın toprak bütünlüğünün bozulması Türkiye'yi pek çok açıdan tehdit ettiği gibi Kandil ve Sincar'da bulunan terör kampları ve PKK'nın Irak'ta oluşabilecek iç savaş şartlarını (Suriye'de olduğu gibi) kullanarak böylesine karmaşık bir süreçten yararlanma isteği, Türkiye'nin Irak'ın kuzeyinde Kandil ve Sincar dağları başta olmak üzere Tel Afer'den başlayıp önce Musul'a, ardından da Kerkük'e kadar inebilecek bir sahada müdahale hakkı doğuracaktır. Asla unutulmamalıdır ki askeri seçenek böylesi bir koşul altında sadece üzerinde çalışılan bir senaryo değil, mutlak suretle adım atılması gereken bir konudur. Gereği yapılmadığı takdirde Türkiye'nin milli güvenliği yakın zaman sonrasında çok büyük risklerle karşı karşıya kalacaktır.

12 Ekim 2017 Perşembe

İran ve Türkiye'nin işbirliği

SADECE HAKİKAT VE GERÇEKLER
Tamer Ashraf
ORSAM Ortadoğu Araştırmacısı Bilgay Duman, "Türkiye ve İran, Ortadoğu konusunda samimi bir işbirliği geliştirebilirse bölgedeki sorunların çözümlerine yönelikte çok daha somut adımlar atılabilir. Bölge istikrara kavuşur"dedi.
Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Ortadoğu Araştırmacısı Bilgay Duman, Irak'ta yaşanan gelişmeler, peşmerge başı Barzani'nin korsan referandumu ve sonrasında Türkmenlerin durumu, ABD ve İsrail'in bölgede kurdukları oyunlar ile Irak, İran, Türkiye ve Rusya ilişkileri üzerine gazetemiz Ortadoğu'ya önemli tesbitlerde bulundu.
  
                                                                                                                                                                                                         
SORU1: Amerika'nın 2003 işgali sonrası yaratmaya çalıştığı Irak üzerine bir perspektif çizer misiniz?
ORSAM
 Ortadoğu Araştırmacısı
 Bilgay Duman
CEVAP: Aslında sonuç üzerinden başlamak gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü belki de bugün Irak'ta yaratılmaya çalışılan şey Amerika'nın istediğinin tam tersine bir süreç oldu. Çünkü 2003 sonrası dönemde temel yapılanma içerisinde Amerika'nın aslında bölgede istikrar üretici ve denge sağlayıcı rolü olacak bir Irak profili çıkartmaya çalıştığını düşünüyorum. Bugün itibariyle bakıldığında tam tersine bölgede daha fazla sorun üreten bir Irak var. Yani radikalleşmenin son derece yoğun olduğu sınırlar üzerinde ciddi bir direnç yaratıldığı baskı yaratıldığı özellikle Amerika'nın politikaları açısından İran'ın dengelenmesi yönünde bir rol model ortaya çıkacakken tam tersine İran'ın daha etkin olduğu bir rol model ortaya çıkıyor. Bu anlamda Irak üzerinde İran'ın etkinliğinin 2003 sonrası süreçte arttığını görüyoruz. Aslında Amerika'nın işgali ile hep şu konuşuluyor. Yani neden Irak'ta yanında bir İran gibi devlet varken Şiileri destekledi. Burada benim düşüncem Amerika'nın Iraklı Şiileri destekleyerek İran karşısında yeni bir güç yeni bir kutup ortaya çıkartma çabası içerisinde bir politika izlediğini görüyoruz. Tam tersine daha İran'ın rayına giren etkisi altına giren bir devlet ortaya çıkarttı. Bugün ki durum itibariyle bakıldığında 2003 sonrası Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması konusunda hala bir tavır içerisinde olduğunu görüyoruz. Ancak bununla birlikte tabi Amerika'nın istisnai olarak 2003 sonrası dönemde Iraklı Kürtler üzerinde uygulamış olduğu politikayı sürdürdüğünü söylemek mümkün. Her ne kadar mevcut durum itibariyle referanduma karşı çıkıldığı gösterilse de bununla ilgili olarak ben Amerika'nın 2003 sonrası yapmış olduğu yatırımı geri çevirecek bir hamle yapacağını düşünmüyorum. Şu an itibariyle aslında belki de işler pekte Amerika'nın da istediği gibi gitmiyor.
SORU2:   Irak'taki Türkmenlerin Varlığını tarihsel bütünsellik boyutuyla ele alır mısınız?
CEVAP: Irakta Türkmenler kalıcı unsurlar ve kurucu unsurlar. Irak topraklarını bin sene yönetmiş bir milletin devamı Irak'taki Türkmenler. Bu anlam itibariyle bakıldığında Irak'taki Türkmenlerin asli unsurlardan biri olduklarını söylemek mümkün. Bugün itibariyle Türkmen coğrafyası belli bir alana odaklanmış olsa da kuzeyinden güneyine doğusundan batısına hemen hemen her bölgesinde bir Türkmen varlığına rastlamak mümkün. Bugün Irak'ta en kuzeyde Dohuk'ta da Türkmenleri de görebilirsiniz en güneyde ki Basra'da da Türkmenleri görebilirsiniz. Ancak bugün itibariyle yoğunlaştığı alan kuzey batısından güney doğusuna doğru bir Bağdat'la paralel bir hat üzerinde yaşıyorlar. Daha çok altı vilayette yoğunlaşmış durumdalar. Musul, Erbil, Kerkük, Selahattin, Diyala ve Bağdat. Bağdat'ta da yoğun bir Türkmen nüfus var. Kut gibi Basra gibi vileyatlerde de Türkmenler var. Bugün Türkmenlerin nüfusu tartışıla gelir. Irak'ta 1957 sayımı gerçek anlamıyla son nüfus sayımı. Orada Türkmen nüfusu 567 bin. Bugüne projekte edildiğinde bu nüfus 3/3,5 milyona denk geliyor. Ancak Türkmenlerin bu nüfus potansiyelini ortaya çıkartamadığını söylemek mümkün.  Hem kendi varlıkları itibariyle hem de siyasal alana yansıması itibariyle 3/3,5 milyonluk potansiyeli göremiyoruz. Tarihsel süreç içerisinde Saddam dönemince Araplaşma politikasıyla birlikte 2003 sonrası Türkmen bölgelerinde bir Kürtleştirme  politikası uygulandı. Buda Türkmen kimliğinin maalesef erozyana uğramasına sebebiyet verdi. Son olarak 2014 sonrası Işidin varlığı ile birlikte IŞİD'in Türkmen bölgelerinde etkin olmasıyla birlikte Türkmen nüfus potansiyelinin ciddi bir zarar gördüğünü söyleyebiliriz.
SORU3: Barzani Irak'ın kuzeyinde sözde bir referandum gerçekleştirdi. Barzani'nin  Kerkük ve Referandum hesabı üzerine değerlendirmeniz nedir?
CEVAP: Aslında Barzani 2013 ten sonra yapılan son seçimlerden sonra başkanlık süreci iki sene uzatılmış 2015 te başkanlık süresi sona ermişti. Kendi makamını koruyabilmek için gayri hukuki bir biçimde makamını korumaya devam etti. Bu aşamada Kürt bölgesinde siyasi bir kriz ortaya çıktı. Kriz de gittikçe kaybeden bir Barzani olduğunu görüyoruz. Son süreçte KYB'nin Kerkük üzerinde baskını artırması Kürt iç siyaset içerisinde avantaja geçebilecek pozisyonda olması Mesut Barzani'yi tedirgin etti. Bu süreçte Kürt bölgesinde de bir seçim var. Bu seçimlerde kendi tabanını konsolide etmek istedi. KYB'ye karşı bir pozisyon almak istedi. KYB Kerkük konusunda önemli adımlar attı. Kerkük'te kürt bayrağının asılması bununla birlikte referandum konusunda KYB'nin tavır alması Barzani'yi zorladı. Barzani'de kendi pozisyonunu koruyabilmek için referanduma devam etti. Tabi bu içsel nedenlerle ortaya çıkan bir sonuç değil. Dış nedenleri de var birincisi güç boşluğu IŞİD'le mücadele devam ediyor. Irak Merkezi Hükümeti kendi ayakları üzerine tam olarak basabilen bir hükümet değil. Barzani biraz bunu kullanmak istedi. IŞİD'in Irakta etkin olması sonrasında Kürtler çok ciddi avantaj sağladılar. IŞİD ile mücadele üzerinden bir meşruiyet kazandılar. Kendi sınırlarını da genişlettiler. Bu genişletilen fiili sınırları tam olarak fiili kontrole dönüştürmek istediler. Batının Kürtler üzerinde desteğini biliyoruz. Suriye savaşının devam etmesi, Katar krizi, Yemendeki sıkıntıların devam etmesi bu anlamda bölgedeki istikrarsızlıktan Barzani'nin faydalanmaya çalıştığını düşünüyorum. Son noktada bir strateji hatası yaptı demek mümkün.
SORU4: Rusya'nın Irak'ta ki gelişmelere ve referandum sürecine bakışını nasıl okumalıyız.
CEVAP: Rusya doğrudan bir pozisyon almış değil. Çok da fazla müdahil olmuş değil. Toprak bütünlüğünden yana olduğunu ifade etti. Suriye özelinde Ankara ve İran ile geliştirmiş olduğu pozisyon önemli. Bunun Irak'ada yansıyan bir tarafı var. Süreç içerisinde Irak merkezi hükümeti ile yakın olduğunu görüyoruz İran'ın. IŞİD ile mücadele sürecinde Bağdat'ta ortak operasyon merkezi kurdular. İran Rusya Suriye ve Irak birlikte. Irak merkezi hükümetinin yanında yer alır diye düşünüyorum. Bundan sonraki süreçte Türkiye ve İran'ın daha yakınlaşır bir pozisyon alması ve Bağdat'ın da buna eklemlenmesi Rusya'nın bu pozisyonunu güçlendirecektir.
SORU5: ABD'nin Referandum sürecindeki hareketlerini ve İsrail'in pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz.
CEVAP: Amerika 2003 sonrası değil 1991 den sonra Irak'ta Kürt siyasetini destekledi ve bugünkü sürece gelmesinin en büyük aktörü Amerika. Halen peşmergelerin eğitimi ve silah yardımına devam edeceğini açıkladı. Amerika bu süreçten geriye gidecek bir Kürt bölgesi istemiyor ve mevcut durumda referanduma da karşı çıktı. Çünkü bölgesel tepkinin önüne geçemeyeceğinden çekiniyor olabilir. Barzani her şeye rağmen referandum ısrarına devam etti. Amerika'nın örtülü bir desteğini almadan yapabileceğini düşünmüyorum. Amerika ve Barzani bence bölgeyi bir sınır testine tabi tuttular. Amerika bundan sonraki süreçte de Kürtlerin başlattığı süreci desteklemeye devam edecektir. Özellikle Trump dönemine bakıldığında Trump'ın seçim progapandasına bakıldığında dış politikaya ilişkin üç temel konu üzerinde durduğunu biliyoruz. Bir İsrail'e verilecek destek iki İran karşıtlığı üç Kürt politikasını desteklenmesi. Önümüzde ki süreçte Amerikan yönetiminin özellikle İsrail'in burdaki varlığı düşünüldüğünde İsrail'in de varlığı İsrail'in Kürtlerin bağımsızlığını destekleyici pozisyon alması Trump İsrail ilişkileri düşünüldüğünde Amerika'nın Kürt bölgesini ve Kürt siyasetini desteklemekten geri durmayacağını en önemli göstergelerinden bir tanesi. Kürtler ve İsrail ile ilişkiler bugünle sınırlı değil. Molla Mustafa Barzani'nin İsrail ile iyi ilişkilere sahip olduğunu biliyoruz. İsrail'in de bölgede kendisine eş olabilecek alan açabilecek başka bir devlet istediğini biliyoruz. En önemli bölgelerden biri kürt bölgesi olacak. İsrail bunu yaparken bölgedeki devletin sınırların değişimini de zorluyor. Bu sınır değişimin zorlarken bölgedeki hakim güçlerinde etkisini kırmaya çalışıyor diye düşünüyorum. Özellikle Arap devletlerini parçalayarak bütüncül tepkinin önüne geçmeye çalışıyor. IŞİD ortaya çıktı, IŞİD'ten sonra bölgede bütün odak noktası başka bir alana kaydı. İsrail hala Gazze'de ve Batı Şeria'da sürdürmüş olduğu haksız politikalarına devam ediyor.  Bölgede başka unsurların başka direnç noktalarının başka istikrarsızlık alanlarının çıkması İsrail'in de daha rahat bir politika izlemesine istediklerini daha rahat yapmasına sebebiyet veriyor.
SORU6: İran'ın Irak üzerinde ki hesabını ve Referandum sonrası Türkiye-İran ilişkileri görüşmeler hakkında neler söylersiniz.

CEVAP: İran kendi savunma hattını kendi sınırlarının ötesinde kurmaya çalışıyor. Bu anlamda başta Irak ve Suriye'de ciddi bir etkinlik kazanmış durumda. Çünkü kendi içindeki tehditleri kabul ederse kendi içinde ki ciddi sıkıntıları da ortaya çıkarmış olacak. Biraz daha ön alıcı bir politika izliyor. İran sadece Şiiliği kullanmıyor bunun yanında bütün unsurları bütün atları oynamaya çalışıyor. İran'ın sadece bir Şii politikası ürettiğini söylemek mümkün değil. Hamasa vermiş olduğu destek bir Şii projesi olmadığı bunun göstergesi. İsrail'e karşı bir denge Suudi Arabistan'a karşı bir denge. Kendi hareket alanının genişletmeye çalışan bir İran dış politikası görüyoruz. Tabi Türkiye ile tarihsel bir rekabeti var. Türkiye'ye rağmen bir adım atamayacağını biliyor. Türkiye'de İran'a rağmen bir adım atması çok mümkün değil. Şu an kazan kazan durumunda Türkiye ve İran. İran'da bunun farkında Türkiye ile daha yakın bir diyalog kurarak en azından çıkar olarak ortaya koyduklarından tamamını almasa bile bir kısmını almaya çalışan bir İran görüyoruz. Bir araya gelmeleri sadece Türkiye'nin değil bölgesel işbirliğine katkı sağlayacaktır. Önümüzdeki süreçte işbirliğinin nüvelerini göreceğiz diye düşünüyorum. Türkiye ve İran, Ortadoğu konusunda samimi bir işbirliği geliştirebilirse bölgedeki sorunların çözümlerine yönelikte çok daha somut adımlar atılabilir. Bölge istikrara kavuşabilir.

26 Eylül 2017 Salı

Birlik ve Bölünme Arasında Referandum ve Kerkük

Tamer Ashraf
25 Temmuz 2017 tarihinde Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi dahilinde yapılması planlanan bağımsızlık referandumu öncesinde yaşanan tartışmalarda özellikle bir iki konu ön plana çıkmaktadır. Bunlardan en dikkat çekeni, 2005 yılında hazırlanan Anayasa’nın 140. Maddesi’ndeki Kerkük başta olmak üzere “tartışmalı bölgeler” ve bu bölgelerin referandumdan sonra bağımsızlık ilan edilmesi halinde yasal olarak idari statüsünün ne olacağı meselesidir.
Bu yazıda, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin Saddam döneminden itibaren elde ettiği de facto otonomiden bahisle ABD işgali ve DAEŞ ile mücadele kapsamında genişlettiği topraklar üzerindeki fiili kontrolü ve tüm bunlarla bağlantılı olarak Kerkük üzerindeki demografik rekabet ele alınacaktır.
Kürt Bölgesel Yönetimi’nin Hukuki Olarak Tanınması ve Hakları
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin Saddam rejimi 1990 yılının Ağustos ayında Kuveyt’i işgal etmiş ve bu işgal BM Güvenlik Konseyi’nin kararı ile 29 Kasım 1990 tarihinde sonlandırılmıştır.
İşgalin ardından rejimin kuvvetinin azaldığını düşünen güneyde Şii ve kuzeyde Kürt gruplar, ABD’den destek alacakları umuduyla ayaklanmışlardır. Ancak ABD, Saddam’ın devrilmesinin ardından bölgede İran’ın gücünü dengeleyecek bir gücün kalmamasından endişe ederek ve Kuzey Irak’ta bir Kürt oluşumunun müttefikleri Türkiye ve Suudi Arabistan’ı rahatsız edeceğini düşünerek ayaklanan gruplara destek vermemiştir.
1991 yılının Nisan ayında Saddam’ın karşı saldırılarından kaçan 2 milyondan fazla Kürt, Türkiye ve İran sınırlarına göç etmek zorunda kalmıştır. Türkiye sınırına gelen bu sığınmacılardan ancak 250 binini kabul edebilmiş ve geri kalan kısmı hakkında BM’nin yardımına başvurmuştur.
BM Güvenlik Konseyi, Türkiye ve İran sınırlarındaki göçmen sorununu çözmek üzere Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde bir güvenli bölge alma kararı vermiştir. 5 Nisan 1991 tarihinde yürürlüğe konulan 688 sayılı karar ile oluşturulacak güvenli bölgede yaşayan insanlarının Irak yönetiminin saldırılarından korunması, insani yardımların kendilerine ulaştırılması ve göç edenlerin eski yerlerine dönmelerinin sağlanmasına karar verilmiştir.
688 sayılı BM kararı ile Irak güçlerinin 36. paralel’in kuzeyine geçişleri yasaklanarak, bu bölgede uçuşa yasak bir alan oluşturulmuştur. Bu karar ile BM, 1925 yılında Milletler Cemiyeti’nin Musul meselesi ile aldığı karardan bu yana ilk kez Kürtleri tanıma ve koruma yoluna gitmiştir.
Oluşturulan uçuşa yasak bölge, ilerleyen yıllarda yaşanan gelişmelerin göstereceği gibi bir nevi Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin de facto olarak kurulmasını sağlamıştır.
“Uçuşa Yasak Bölge”den Bölgesel Kürt Yönetimi’ne
1991 yılının Aralık ayında Irak Kürt bölgesinin önemli siyasal partilerinden KDP (Kürdistan Demokratik Partisi) ve KYB (Kürdistan Yurtseverler Birliği) öncülüğündeki Irak Kürdistan Cephesi, Kürt bölgesinde bir parlamento seçimi yapılmasına karar verdi. Seçim neticesinde 105 üyeli parlamentoda iki büyük parti 50’şer sandalye ile temsil hakkı kazandı.
7 Temmuz 1992’de bakanlar kurulunun oluşturulmasının ardından parlamento 4 Ekim 1992’de Kürdistan’ı Irak’ın içinde federal bir yönetim olarak ilan etti. İlan edilen bu federal yönetim 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesine kadar uzanan yaklaşık 10 yıl boyunca Saddam’ın ekonomik ve siyasi baskılarına direnerek işleyişini devam ettirdi.
140. Madde ve Tartışmalı Bölgeler
25 Eylül 2017 tarihinde Kürt Bölgesel Yönetimi tarafından yapılması planlanan bağımsızlık referandumu öncesinde en çok tartışılan konulardan biri 2005 tarihli daimi Irak anayasasının 140. maddesi ve bu maddenin hayata geçiril(e)memesi sorunu olmuştur.
Üzerinde yoğun tartışmaların yaşandığı 140. maddenin temeli 8 Mart 2004 tarihinde yürürlüğe giren Irak Geçici Anayasası’nın 53 ve 58 sayılı maddelerine dayanmaktadır.
53. maddenin A bendi Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ni “Kürdistan Bölgesel Yönetimi; Dohuk, Erbil, Süleymaniye, Kerkük, Diyala ve Ninova vilayetlerinin yönetimini 19 Mart 2003 tarihi itibarıyla elinde bulunduran resmi yönetim olarak tanınmıştır” ifadesi ile tanımış ve tanımlamıştır.
Aynı maddenin C bendinde Irak’ın 18 vilayetten oluşan idari yapısının geçici yönetim boyunca da geçerli olacağı belirtilirken D bendinde Bağdat ve Kerkük uygulama dışında kalacak biçimde IKBY dışındaki vilayetlerin en çok üçünün birleşerek federal bir yönetim oluşturabilecekleri ifade edilmiştir.
Daimi Anayasa’nın 140. maddesinde düzenlenecek olan bir diğer önemli husus da Kerkük’ün idari ve sosyal yapısı ile ilgiliydi. Bu mesele, Geçici Anayasa’nın 58. Maddesi’nde ele alınmış ve Kerkük de dâhil olmak üzere demografik yapısı eski rejimler tarafından değiştirilmiş bölgelerde adaletin yeniden ikamesi adına birtakım düzenlemelere gidilmesine karar verilmiştir. Bu madde uyarınca Irak Mülkiyet Hakları Komisyonu’nun kurulmasına ve bu Komisyon’un zorla yerinden edilmiş insanlara eski haklarının iadesi konusunda rehberlik etmesine karar verilmiştir. Kerkük de dâhil olmak üzere tümtartışmalı bölgeler meselesinin daimi olarak çözümü ise hakların iadesinin ardından yapılacak bir nüfus sayımına ve daimi anayasanın hazırlanmasına bırakılmıştır.
Hali hazırda geçerli olan Irak Daimi Anayasası 15 Aralık 2005 tarihinde yapılan bir referandum ile onaylanmıştır. Geçici Anayasa’nın 58. maddesinde kalıcı çözüme varmak için yeni anayasanın ilanını gerektiren Kerkük ve tartışmalı bölgeler meselesi Daimi Anayasa’nın 140. maddesinde ele alınmıştır.
140. maddede meselenin çözümü için üç adım ön görülmüştür. Adımlardan biri normalleşme, diğeri nüfus sayımı yapılması ve son adım olarak tartışmalı bölgelerde yaşayan halkların kendi haklarını kendilerinin tayin etmesi için bir referandum düzenlenmesiydi.
Normalleşme, Saddam döneminde uygulanan “Araplaştırma” siyaseti kapsamında Kerkük başta olmak üzere tartışmalı bölgelerden zorla sürülen Kürt, Türkmen ve diğer etnik unsurların eskiden yaşadıkları yerlere yeniden yerleştirilmesini ön görüyordu. Bu kapsamda Saddam rejimi tarafından sürülmüş insanlara tazminat verilmesi, iş sahibi olmayanların işe yerleştirilmesi ve en önemlisi de eski rejimde etnik kimliklerini değiştirmek zorunda kalmış insanların kendi rızaları ile hangi etnik gruptan olduklarını kendilerinin belirlemesine karar verilmişti.
Normalleşme sürecinin tamamlanmasının ardından ise tartışmalı bölgelerde nüfus sayımı yapılması ve sonrasında halkın Kürt Bölgesel Yönetimi’ne mi yoksa merkezi hükümete mi bağlı kalmak istediklerini tespit etmek üzere bir referandum yapılması planlanmıştı.
140. madde’de Geçici Anayasa’daki hükümlerden farklı olan bir nokta vardı ki o da normalleşme, nüfus sayımı ve referandum sürecinin tamamlanması için 31 Aralık 2007 tarihinin belirlenmiş olmasıydı
Kerkük: Birlik ve Bölünme Arasındaki İnce Çizgi
Bugünkü tartışmaların odaklandığı noktalardan biri de Kürt Yönetimi’nin de facto (fiilen) ve de jure (yasal) olarak Irak’ın hangi bölgelerini kontrol altında tuttuğu konusudur.
IKBY’nin yasal olarak belirlenmiş idari sınırları Dohuk, Erbil ve Süleymaniye vilayetlerini kapsamaktadır. Ancak IKBY, fiili olarak Ninova, Salahaddin, Kerkük ve Diyala vilayetleri dahilindeki birçok bölgede kontrolü elinde bulundurmaktadır.
Bölgesel Yönetim’in büyük kısmını kontrolü altında bulundurduğu Kerkük, tartışmalarda diğer bölgelerin önüne geçmiş ve partiler arasında pazarlık konusu olmuştur. 2005 yılının Ocak ayında Irak’ta genel seçimler yapılmış ve Nisan ayında Şii blok hükümette üçte ikilik üstünlük elde etmiştir. Hükümetin kurulması sırasında Şii blok, Kürtlerin koalisyondan ayrılmasını engellemek için Saddam’ın sürdüğü Kürtlerin Kerkük’e geri dönmesi başta olmak üzere 140.maddenin hayata geçirilmesi için müzakerelere başlanacağı sözünü vermiştir.
2006 yılının Ağustos ayında dönemin başbakanı Nuri Maliki, 140. maddenin hayata geçirilmesi için bir komisyon kurdu. Ancak bu komisyon, gerek siyasi sebeplerden gerekse 140. maddedeki belirsizlik ve boşluklardan dolayı referandumla sonuçlanacak süreci hayata geçir(e)medi. Zira bahsi geçen maddede Kerkük dışındaki “tartışmalı bölgeler”in tanımı yapılmadığı gibi Kerkük’te yapılacak referandumun muhtemel sonuçları da düşünülmemişti. Zira IKBY bünyesinde mi yoksa Bağdat idaresinde mi kalmanın oylanacağı referandumda başka seçeneklere yer verilmemişti. Ayrıca referandumun Kerkük vilayeti genelinde mi yoksa bölge bölge mi yapılacağı da belli değildi.
Kerkük sorununun çözümü ve 140. maddenin hayata geçirilmesi meselesi, 2005 yılındaki hükümet kurma çalışmalarının ardından 2007 yılı sonuna kadar çözülememekle beraber daha birçok kez Irak seçimlerinde ve koalisyon görüşmelerinde pazarlık aracı olarak kullanılacaktır.
2010 yılındaki Irak genel seçimlerinin hemen öncesinde gerçekleşen parlamenter kriz sonucunda IKBY ile Bağdat yönetimi arasında “Erbil Anlaşması” imzalandı. Bu anlaşmaya göre Kürt yetkililer Başbakan Nuri Maliki’nin kabinesini oluşturmasına destek verecek karşılığında Maliki de 140. madde’nin hayata geçirilmesini sağlayacaktı.
Bağdat yönetimi sürecin hayata geçirilmesi sürecinde sürekli ayak diremişti ve diremeye de devam edecekti. Zira Kerkük, Bağdat yönetimi için Irak’ın ulusal birliğinin temeli; ülkenin kuzey, güney ve merkez olarak üçe bölünmesini engelleyen ve ülkeyi bir arada tutan önemli bir bağ olarak değerlendirmektedir. Bu sebeple Maliki yönetimi gerek iç siyasi dengeler gerekse de uluslararası güçlerin etkisi altında bu süreci işletmemiş ya da işletmemeyi seçmiştir.
2014 yılında Irak’ta patlak veren ve giderek yayılan DAEŞ işgali karşısında yeni yönetime gelen başbakan Haydar Abadi etkin bir irade gösterememiştir. DAEŞ ile mücadelede Bağdat yönetiminin gösterdiği zayıflık, görece istikrarlı bir konumda bulunan IKBY yönetiminin hâkimiyet alanını genişletmesi ile sonuçlanmıştır. Neticede Kürt Bölgesel Yönetimi, 25 Eylül’de gerçekleştirilmesi planlanan referandum ile gerek DAEŞ sonrası dönemde fiili olarak kontrolü altına aldığı bölgelerde ve elbette Kerkük’teki varlığına yasal bir konum kazandırmayı amaçlamaktadır.
Demografik Rekabet
Kerkük vilayeti ve şehri içinde barındırdığı Türkmen, Kürt ve Arap nüfus itibarıyla uzun zamandır demografik rekabetin yoğun olduğu bir bölge olmuştur. Bu üç etnik unsurdan özellikle Kürtler ve Türkmenlerin Kerkük’ün kontrol ve idaresini ele geçirmek ya da elde tutmak üzere şehir üzerinde demografik iddiaları bulunmaktadır.
Irak’ta en güvenilir nüfus sayımının 1957 yılında yapıldığı konunun uzmanları tarafından kabul edilmektedir. Bu nüfus sayımına göre Kerkük vilayeti ve şehrindeki nüfus dağılımı şöyledir:
Kaynak: Veriler için O’Leary (2004), Ahmed (2005)
Türkmen İddiaları
Türkmenler, uzak ve yakın geçmişleri bağlamındasiyasi, sosyal ve kültürel açıdan Kerkük ve bağlı birimlerinde temel bir unsur oluşturmuşlardır.
Kemal Mazhar Ahmed’in Iraklı Türkmen tarihçi Şakir SabirDabit’ten aktardığına göre Türkmenler, 674 tarihinden başlayarak bölgede hâkim olan hükümdarlar tarafından Irak’ın çeşitli bölgelerinde bulunan stratejik askeri alan ve mevkilere yerleştirilmişlerdir. Bu alanlar arasında Kerkük, Telafer, Musul, Tikrit, Samarra, Mendeli ve Erbil bulunmaktadır.
Kerkük’teki Türkmen varlığı Osmanlılar döneminde özellikle 1555 Amasya Anlaşması’ndan sonra güçlenmiştir. Osmanlılar Doğu/İran’a karşı Kerkük’ü bir hisar olarak telakki etmişler ve bu bölgede hâkimiyetlerini sağlamlaştırmaya önem vermişlerdir.
Zaman içerisinde Kerkük şehrinde büyük bir siyasi, ekonomik ve kültürel etkiye sahip bir “Türkmen aristokrasisi” oluşmuştur. 1908’de İttihat ve Terakki Partisi’nin yönetimi ele geçirmesinin ardından şehirdeki Türkmen varlığı çokça güçlenmiş ve Kerkük’te İttihat ve Terakki Cemiyeti büroları açılmıştır.        
 Kaynak:Nahid (1915)
Osmanlı aydınlarından Haşim Nahid’in 1915 yılında Türk Yurdu Mecmuası’nda yayımladığı “Irak Türkleri” yazı serisinin ikinci kısmında Irak’ta Türkmenlerin yaşadıkları bölgeler Mühendis Hasan Bey’in çizdiği bir harita ile verilmiştir. Haritalarda da görüleceği üzere Telafer, Musul, Erbil, Kerkük, Tuzhurmatu ve Mendeli gibi bölgeler Irak’ta Türkmen varlığının görüldüğü yerler olarak kaydedilmiştir.
Kerkük’ün Türkmen nüfusu da Saddam’ın “Araplaştırma” politikasına maruz kalmış ve Irak’ın çeşitli bölgelerine göç ettirilmek zorunda kalmıştır. Buna rağmen yukarıda bahsedildiği üzere 1957 yılında yapılan nüfus sayımına göre şehirdeki nüfus üstünlüğünü ellerinde bulundurmuşlardır. Ancak bu tarihten sonra gerek Saddam döneminde gerekse 2003 ABD işgalinin ardından güvenilir bir sayım gerçekleştirilmediği için şehrin değişen demografik çehresinde Türkmenlerin kesin varlığından bahsedebilmek zordur.
Kürt İddiaları
Kerkük’ün bir Kürt şehri olduğunu iddia edenler bu iddialarını genellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde Şemseddin Sami tarafından kaleme alınan bir coğrafya ansiklopedisi olan Kâmus’ulAlâm’daki Kerkük maddesine dayandırmaktadır.
Şemseddin Sami ilgili maddede Kerkük’ü “Zor Sancağı’nın merkezi bir şehir olup 30.000 ahalisi vardır. Bir tepe üzerinde bulunan kale derini ile altındaki mahallelerden ve nehrin sağ tarafındaki kısmından mürekkep olduğu halde ahalisinin 4’te 3’ü Kürt ve geri kalanı Türk, Arap ve sairedir. 760 Yahudi ve 460 Keldani dahi vardır” ifadeleri ile tanımlamaktadır.
IKBY yönetimi, 2003 yılında Saddam’ın devrilmesinin ardından, eski rejim tarafından izlenen “Araplaştırma” politikası neticesinde şehrin değişen nüfus çehresini tersine çevirmeyi amaçlayarak gerek geçici gerekse daimi anayasaya bu dönüşümü meşru zemine oturtmak üzere yukarıda da bahsedildiği üzere maddeler ekletmiştir.
Bölgesel Yönetim’in Anayasa’ya 140. Madde ile dâhil ettiği ve tersine çevirmek demografik denge durumunda dikkat çekici unsurlar bulunmaktadır. Zira eski rejim döneminde Kerkük’ten ayrılan Kürt nüfusun şehre geri dönmesi Irak’ta düzenlenecek genel ve yerel seçimlerden öncesine denk gelmektedir.
Şöyle ki: ABD işgalinin ardından 2004 yılına kadar Süleymaniye, Erbil ve Dohuk’tan sadece 5 bin 805 Kürt Kerkük’e dönerken 2005 yılı genel seçimlerinin öncesinde bu sayı 114 bin 649’a ulaşmıştır. Hiçbir seçimin olmadığı 2006 yılında Kerkük’e dönen Kürtlerin sayısı 3 bin 719 iken 2010 yılı seçimleri öncesinde şehre dönenlerin miktarı 89 bin 753’e yükselecektir.
Ancak seçim öncesinde nüfus değişimi sağlamaya ve Kürt seçmenin sayısını arttırmaya yönelik bu çabalar pek de verimli bir netice vermiş gibi görünmüyor. Zira 2005 seçimlerinde Kürtler 312 bin 750 oy alırken bu sayı 2010 seçimlerinde 274 bine 2014 seçimlerinde ise 272’e düşmüştür.

Bununla birlikte 25 Eylül’de yapılması planlanan bağımsızlık referandumu öncesinde de Kerkük’ün demografik yapısı ile ilgili tartışmalar yeniden gündeme gelmiştir. IKBY Başkanı Mesud Barzani’nin bağımsızlık referandumunun tarihini açıkladığı 7 Haziran 2017 tarihinden yaklaşık bir ay sonra Kerkük yetkilileri, şehrin çevresinde bulunan ve DAEŞ’in kontrolü altına girmiş olan şehirlerden gelen Arap ağırlıklı iç göçlerin Kerkük’ün demografisini “olumsuz” yönde etkileyeceğini belirtmişlerdir. Kerkük Valisi Necmeddin Kerim 16 Temmuz’da yaptığı açıklamada birçok bölgenin DAEŞ’den temizlenmesine rağmen, Kerkük’e göç edenlerin büyük çoğunluğunun geri dönmek istemediğini bu kişilerin uzun süre şehirde kalmasının demografik yapıyı ciddi biçimde etkileyeceğini ve bunun olmasına izin vermeyeceklerini belirtmiştir. Kerkük valisinin yaptığı bu açıklamalar IKBY’nin 25 Eylül referandumuna Kerkük’te bir demografik planlama ile nasıl hazırlandığı açısından önemli bir örnek teşkil etmektedir.

27 Nisan 2018 Cuma

Irak'ta genel seçim: Olgular, tespitler, beklentiler

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Irak, 12 Mayıs'ta yapılması planlanan seçime, ekonomik olarak sorunlu, siyasal olarak kutuplaşmış, güvenlik olarak riskli bir halde giriyor.
12 Mayıs 2018’de Irak'ta ABD'nin ülkeyi 2003'te işgal etmesinden bu yana 5. kez seçim gerçekleştirilecek.

Öncelikle Irak'taki seçimi, yakın coğrafyadaki diğer seçimlerle birlikte değerlendirmek gerekiyor. Kısa süre içinde Lübnan ve Afganistan'da yapılacak seçimler, bu ülkelerde seçimlerden sonra yaşanması muhtemel siyasi çıkmazlar ve ABD, İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin tutumlarıyla birlikte değerlendirildiğinde, Irak'taki seçimin sadece bu ülkenin iç dinamikleri boyutunda değerlendirilmemesi gerekliliği ortaya çıkar. Üstelik, ABD'nin İran'la yapılan Nükleer Anlaşma'nın gözden geçirilmemesi halinde yapmış olduğu çekilme tehdidinin süresinin de 12 Mayıs'ta sona ermesi, seçim sonrasının en az seçim süreci kadar önemli olacağını gösteriyor. Bu nedenle, belki seçim sonuçlarını etkileyecek temel faktörler iç dinamiklere odaklanılarak incelenmelidir; ancak seçim sonrası hükümet kurma sürecinin ve Irak'ta ortaya çıkacak yeni dengelerin, bölgesel dinamiklerden bağımsız değerlendirilmesi yanlış olacaktır.
Irak'ta seçime giderken öncelikle ülkenin durumunun hatırlanması faydalı olabilir. 2014 yılında yapılan seçimden yaklaşık iki ay sonra Irak hükümeti ülkenin önemli bir kısmında kontrolü kaybetmeye başladı. Hükümet kurulmadan önce DEAŞ hızlı bir ilerlemeyle Irak'ın yaklaşık dörtte birini ele geçirdi. Hükümet, 2010 seçimine göre daha çabuk kurulmuş olsa da temelde şu sorunlarla uğraştı:
Bir terör örgütüne karşı kaybetmiş olduğu topraklarda egemenliğini ve fiili denetimi yeniden sağlamak; 2003 sonrasında hayli çarpık ve yetersiz bir biçimde kurulan güvenlik güçlerinin yeniden örgütlenmesi, silahlanması ve işlevsel hale getirilmesi; mevcut güvenlik güçlerine paralel olarak kurulan yeni milis yapısını, Irak devletinin kurumlarına entegre etmek/denetim altına almak; merkezi otoritenin siyasal gücünü ve yaptırım kapasitesini ülkenin genelinde yeniden tesis etmek; çatışmanın tırmandırdığı mezhepsel kutuplaşmanın etkilerini azaltmak; savaş ekonomisi nedeniyle artan harcamalara karşın petrol fiyatlarının düşmesi sonucunda azalan gelirlerin meydana getirdiği büyük ekonomik sorunlarla başetmek (artan işsizlik, yatırımların yokluğu vb).
İbadi'nin avantajları ve zorlukları
Yukarıdaki sorunlar dikkate alındığında Başbakan Haydar İbadi’nin iktidara geldiğinde önemli sorunlarla karşılaştığı görülür. Aslında İbadi başbakanlık koltuğuna oturduğu döneme ait şu tespitler yapılabilir:
Güvenlik kurumları üzerinde son derece etkili eski başbakanın (Nuri Maliki) liderlik ettiği bir partinin içinden zayıf aday olarak şartların dayatmasıyla başbakan seçilmişti. Seçildiğinde kendi partisinde bile, sözü tam olarak geçmiyordu. Koltuğa oturduğunda DEAŞ'ın kontrol ettiği orta-kuzey bölge ile Irak KürtBölgesel Yönetimi’nde (IKBY) Bağdat’ın fiili otoritesi bulunmuyordu. Askeri açıdan tamamen yenilmemek için ülkeye yeniden dış güçleri çağırmaya mecbur kalmıştı. Morali bozulmuş, disiplini kaybolmuş bir orduya komutanlık ediyordu. Milis teşkilatlarını kendisinin de hitap ettiği toplumsal ve siyasal tabanını karşısına almadan dizginlemek zorundaydı.
Haydar İbadi iktidardaki ilk yıllarını hayli zorluklarla geçirse de son dönemde toparlamayı başardı. İbadi’nin başarı hanesine yazılabilecek en önemli artıların aşağıdaki gibi olduğu ileri sürülebilir:
Dış destek sayesinde DEAŞ'ın büyük ölçüde yenilmesi; IKBY'nin bağımsızlık referandumunu tersine çevirmesi ve tartışmalı bölgelerdeki Peşmerge hakimiyetinin sona erdirilmesi; bağımsızlık hedefleyen IKBY'nin maaşlarını ödeyebilmek için Bağdat'a bağımlı hale gelmesi; Haşdi Şabi'yi kısmen de olsa sisteme entegre etmeye başlaması.
İbadi’nin bu kazanımları, Zafer Koalisyonu’nun lideri ve en güçlü başbakan adayı iddiasıyla karşımıza çıkmasına neden olmakta. Fakat, Irak’ta herşey o kadar iyi durumda değil. Aşağıda değinilecek bazı konular, hem seçimde hem de sonrasında İbadi’yi zorlayacak faktörler olarak karşısına çıkabilir. Bu faktörler;
Başta Musul olmak üzere birçok il, ilçe ve kasabanın yıkıma uğraması; artan güvenlik harcamalarını karşılamakta zorlanan ekonomik durumun halk üzerinde son derece olumsuz etkiler doğurması; zorunlu iç göç nedeniyle demografik dengelerin bozulması; devlet içinde devlet hale gelen milis teşkilatının artık yasal ve kurumsal bir hal alması; Sünni Arapların tamamen atomize olması ve bu nedenle her an yeniden ayaklanmaya dönüşebilecek tepkiler ortaya koymaları ihtimali; DEAŞ'ın son iki ayda toparlanması ve yeniden harekete geçmesi.
Özetle, Irak 2018 seçimine, ekonomik olarak sorunlu, siyasal olarak kutuplaşmış, güvenlik olarak riskli bir halde girmektedir. Bu nedenle Irak genel seçime karşılaştığı hayati tehlikeyi atlattıktan sonra rahatlayan bir ülke olarak değil, yaşamsal tehdidi atlatmış ama yeniden 'komaya girme' ihtimali olan bir ülke olarak gitmektedir.

Seçimi etkileyecek faktörler



Irak’ta seçimi etkileyecek faktörler, başlıca üç kategoride (seçmen davranışları, seçim sisteminin etkileri ve parti/koalisyonların yeni misyon arayışı) incelenebilir.
Irak’ta kamuoyu yoklaması yapmak hem fiziksel şartlar nedeniyle güç hem de bu konuda güvenilir ve ehil kurum bulmak zor. Çalışmaların bir kısmını Batılı kurumlar gerçekleştirirken az sayıda Iraklı kurumun incelemeleri de gözlemlenebilmektedir. Bu çalışmaların sunduğu bilgilerden yola çıkarak Iraklı seçmenlerin tercihlerini etkileyen beş temel parametre olduğu söylenebilir: Ekonomik sorunlar, hizmetlerin yetersizliği, yolsuzluk gibi kötü idareden kaynaklanan sorunlar; etnik ve mezhepsel kimliklerin yükselmesi; etnik ve mezhepsel kimliklerin yükselmesine tepki olarak ortaya çıkan bıkkınlık ve yeni arayışlar; güçlü lider ile istikrar arasında kurulan ilişki; güvenliğin sağlanıp sağlanamadığı.
Ekonomik sorunlar, hizmetlerin yetersizliği, yolsuzluk ve işsizlik uzun süredir Irak siyasetinin en önemli konusudur. Önceki seçimlerden farklı olarak, IKBY’de de bu dinamiklerin büyük bir etkisi olacağı söylenebilir. Ülkenin orta kesimlerinde çatışma ve operasyonların etkisiyle yıkım yaşanmıştır. Ancak, güneyde de pekçok altyapı sorunu vardır. Hatta kısa süre öncesinde Bağdat civarında altyapı sorunları nedeniyle gösteriler düzenlenmişti. Ancak ekonomik sorunların en çok etkilemesi beklenen yer Kuzey Irak olacaktır. Ocak ayından beri ekonomik sorunlar ve yolsuzluk nedeniyle düzenlenen gösterilerle sarsılan bölgede seçmen tercihleriyle bu sorunlar arasında yakın bir ilişki olması ihtimali çok güçlüdür.
Irak’ta etnik ve mezhepsel kimliklerin yükselişi son 15 yılın değişmeyen dinamiğidir. Ancak, DEAŞ'la mücadele sırasında bu kimlikler üzerinden yaşanan kutuplaşma doruğa çıkmıştır. DEAŞ'ın insanları sırf inançlarından ötürü öldürmesi bu çatışmayı körüklemiştir. Fakat, DEAŞ'a karşı yürütülen operasyonlarda güvenlik güçlerinin ve Haşdi Şabi’nin İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü’nün raporlarına da yansıyan mezhepçi tutumu kutuplaşmayı daha da artırmıştır. Irak Ordusu, kısmen bu sürecin dışında tutulabilse de Federal Polis, milis grupları ya da terörle mücadele timlerinin uygulamaları, Sünni Araplar arasında büyük tepki toplamıştır. DEAŞ'a karşı mobilize edilen milislerin temel motivasyonunun mezhep olması, DEAŞ'ın meydana getirmek istediği kutuplaşma ortamına hizmet etmiştir. Bu nedenle hem Sünni hem de Şii Iraklılarda çatışmalar nedeniyle mezhepçilik daha da baskın hale gelmiştir.
Benzeri bir biçimde, IKBY’nin bağımsızlık çabası ülkedeki Arap-Kürt ayrışmasını artırmıştır. Öyle ki, birçok kişiye göre Erbil-Bağdat arasındaki sorunlar merkeziyetçilik-federalizm tartışmasından çıkarak etnik bir perspektife oturmuştur. Bu nedenle, gerek Sünni ve Şii Araplar arasındaki mezhepsel çekişme, gerekse de Arap-Kürt anlaşmazlığı seçmen tercihlerini etkileyecek gibi görünmektedir. Ancak yukarıdaki gelişme tüm Iraklı seçmenleri etkilememiştir. Hatta paradoksal olarak Irak’ta mezhepçiliğin ya da etnik milliyetçiliğin oluşturduğu yıkımı gören çevreler, bu seçimde farklı koalisyonlar oluşturmuştur. Örneğin, Mukteda Sadr’ın önderliğinde kurulan Sairun Koalisyonu, Sadr Hareketi’nin siyasal alandaki takipçileri ile Irak Komünist Partisi arasında gerçekleşmiştir. Bir yanıyla dini kimliğin ağır bastığı diğer yanıyla zıt bir ideolojinin hakim olduğu bir koalisyonun ortaya çıkması önemli bir örnektir. Aynı biçimde Ammar El Hekim’in ailesinin on yıllardır etkisi altında tutuğu partiden ayrılarak göreli merkezi bir çizgiye oturması ve liberal söylemler kullanması dikkat çekicidir. Yine Başbakan İbadi’nin Zafer Listesi’nde IKBY’den yeni çıkış yakalayan partiler ile Musul, Anbar ve Selahaddin gibi bölgelerden Sünni Arapların bulunması en azından yeni arayışlar olduğunun göstergesidir.
Seçmenlerin tercihini etkileyen diğer bir faktör “güçlü lider” figürüdür. Irak’ın yakın siyasi tarihinin tamamını domine eden bu fikrin zayıfladığı söylenemez. İstikrarın demokrasinin kalıcı kurumları ve hukuk devleti ile değil, karizmatik ve güçlü bir liderle sağlanabileceği anlayışı Irak’ta varlığını korumakta, sadece aktör değiştirmektedir. 2010 ve 2014’te Maliki’nin şahsında ortaya çıkan güçlü lider fikri bugün İbadi ile somutlaşmaktadır. İbadi’nin 2014’te başbakan olması göreli zayıflığının sonucu iken bugün onu başbakanlığa taşıyabilecek faktör “zafer” kazanan bir lider olmasıdır. Zaten, Koalisyonu’nun adından da bu anlaşılmaktadır. Ancak bu eğilimin Iraklı Sünni Araplar ve Kürtler arasında eskisi kadar güçlü olmadığı söylenebilir. IKBY’de Mesut Barzani’nin en azından belli bir süre için eski gücünden uzak olması, Sünni Arapların güçlü bir liderinin olmaması bu kesimlerde arayışın güçlü lidere değil de yerel çıkarlara odaklanmasına neden olabilir.
Son olarak Iraklı seçmenleri en çok etkileyecek faktörlerden birisi güvenlik olacaktır. Irak’ta güvenlik sağlanmış gibi görünse de gerek seçim sırasında gerekse sonrasında DEAŞ'ın saldırılarını yoğunlaştırması beklenebilir. İbadi’nin zaferini ilan etmesi önemli bir siyasal propaganda adımıdır. Fakat, Anbar ve Kerkük’ten başlayan dalga görmezden gelinemez. Yakında bu dalganın Batı Musul ve Selahaddin’in bazı bölgeleri ile Diyala’nın batısına doğru yayılması ihtimali küçümsenemez. Özellikle seçimden kısa süre önce artacak saldırılar hem bazı bölgelerdeki adayları hem de sandığa gitmek isteyen halkı yıldırmayı hedefleyecektir. Bu durum Musul, Anbar ve Selahaddin gibi vilayetlerde seçimin sonuçlarını etkileyecek kadar önemli olabilir.

Olası gelişmeler ve seçime ilişkin ilk beklentiler



Irak’ta genel seçim 2005’den beri değişim süreci geçirmektedir. Sünni Arapların büyük ölçüde boykot ettiği, Kürtler ve Şii Arapların birer liste kurduğu günlerden, Şii Arapların ve Kürtlerin ikiye bölündüğü, Sünni Arapların ise bir büyük listede toplandığı pekçok örnek yaşanmıştır. Bu seçimde ise çok parçalı bir tablo karşımıza çıkmaktadır. 2’si mezhepçi kimlikleri daha ağır basan 5 Büyük Şii Arap Listesi; 1’i Koalisyondan 2'si birer büyük partiden ibaret 3 Kürt oluşumu ve çoğu diğer listelere dağılan 2 orta büyüklükte Sünni Arap listesi, karşılarına onlarca yerel aday ve liste alarak yarışacaklardır. Bu durum, seçimin sonucunda açıkça taraflardan birisinin tek başına hükümet kuramayacağını göstermektedir. En çok sandalye kazanabilecek koalisyonun dahi 329 sandalyeli mecliste, 70’in biraz üstünde vekillik kazanması bekleniyorsa, seçimin sonucunda çoklu koalisyon kaçınılmaz olacaktır. Ancak, şu ana kadar hep “ulusal birlik” hükümetleri kurulan Irak’ta ilk kez bir çoğunluk hükümeti kurulması denenebilir. Bu durumda akla gelen en önemli olgular:
Seçimden galip çıkmak başbakanlığı garanti etmemektedir. Hatırlanacak olursa 2010’da İyad Allavi, 2014’te Nuri Maliki seçimden en çok sandalyeyi kazanarak ayrılsa da başbakan olamamışlardır.
Haşdi Şabi’yi yani Fetih Koalisyonu’nu dışlayacak bir hükümetin yaşama şansı yoktur. Çok zayıf bir olasılık bulunsa da eğer hükümeti kurmak isteyen kişi Fetih Koalisyonu’nu dışlarsa güvenliği sağlayamaz duruma gelecektir. Bu nedenle, muhtemelen seçimden ikinci olarak çıkacak Fetih Koalisyonu ya da diğer bir değişle Haşdi Şabi’nin siyasal ayağının Irak siyasetinin merkezine oturması kaçınılmaz görünmektedir. Bu işgalden sonra milisi olan partilerden; partileşen milislere dönüşüm olarak da okunabilir. Yakın gelecekte Sünni Araplar arasında da benzer eğilimin yaşanması şaşırtıcı olmayacaktır.
Sünni Araplar’ın dağınıklığı ve teknik sorunlar nedeniyle mecliste az temsil edilecek olması halihazırda ısınamadıkları bir siyasi sisteme daha fazla yabancılaşmalarını sağlayabilir. 2005 sonu ve 2014’teki seçimlerden sonra benzer gelişmelerin nelere yol açtığı hatırlanacak olursa, bu durum Irak için ciddi bir risktir. Hükümetin, Iraklı Kürtleri dışlaması beklenemez. Çoğunluk hükümeti bile kurulacak olsa büyük partiler kadar “Vatan” Koalisyonu ve Yeni Nesil Hareketi’nin gelecek hükümetlerde yer alması beklenebilir.
Son olarak, partiler arasındaki sandalye sayısı ne kadar az olursa pazarlıklar o kadar çetin geçecektir. Ancak, seçim sonrası hükümet pazarlıkları sadece Bağdat’ta yürütülmeyecektir. ABD, İran ve Suudi Arabistan’ın Irak hükümetinin kurulması sürecine müdahale etmesi şaşırtıcı olmayacaktır.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html