BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Arapça sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Arapça sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

20 Temmuz 2018 Cuma

Yahudi ulus devletinin perde arkası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
İsrail Parlamentosunda kabul edilen ‘yahudi ulus devleti’ yasasının görünen yüzü Filistinliler için ikinci Nekbe demek. Irkçı yasanın bir de yazılı olmayan maddeleri var. İşte asıl felaket orada üstü örtülü şekilde duruyor.
Yazılı maddelerle başlayalım, hepsi ırkçı.
-İsrail artık bir Yahudi devletidir.
-Tek resmi dil İbranice.
-Kudüs İsrail’in başkentidir.
-Dünyadaki tüm Yahudiler İsrail’e yani Filistin topraklarına yerleşebilir.
-Bundan sonra hukukta Tevrat kullanılacak.
-Kudüs ve Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim birimleri meşrulaşacak.

İsrail Filistin topraklarındaki işgal devletini 14 Mayıs 1948’de kurmuştu.

Filistinliler o günü Nekbe yani felaket günü olarak kabul etti.
Dün kabul edilen yasa Filistinlilerin ikinci Nekbe’sidir.
Yasa İsrail Parlamentosunda kabul edildi.
Orada 13 de Filistin asıllı milletvekili vardı.
Onlar yasaya şiddetle karşı çıktı.
Peki kim bunlar. İsrail madem Filistinlileri bu kadar eziyor, bir Filistinli nasıl oluyor da İsrail parlamentosuna seçilebiliyor, diye soranlar olabilir.
Filistinlilerin nüfusu 6 milyondan fazla.
Bir o kadar da 1948’de sürgün edilenlerin torunları olan ve bugün Ürdün, Lübnan ile Suriye’de mülteci olan Filistinliler var.

Yahudi Ulus Devletinin Perde Arkası

Filistin’dekiler ise 4 ayrı toprak parçasında yaşam mücadelesi vermekte.
Kudüs, Gazze ve Batı Şeria’dalar.
Bir de 48 şehirleri var.
Yafa, Hayfa, Akka, Berşeba, Umm Fahm, Ramle gibi İsrail haritasında kalan şehirler.
Buralarda yaklaşık 2 milyon Filistinli bulunuyor.
Onlar 1948’deki sürgün döneminde İsrail işgal devleti kurulurken evlerinde kalmayı başaran Filistinlilerin çocukları ve torunları.
Bu Filistinliler aynı zamanda İsrail vatandaşı.
Gazze, Batı Şeria ya da Kudüs’tekilere oranla daha şanslı gibi görünseler de tamamen ikinci sınıf insan konumundalar.
İsrail onlara ‘Filistinli’ bile demiyor, ‘İsrailli Arap’ ifadesini kullanıyor.
İşte o Filistinlilerden 13’ü Filistinlilerin oylarıyla seçilebiliyor.
Ama bu yeni yasa tüm bu hakların Filistinlilerin elinden alınmasına yol açacak.
İsrail ‘Arap’ dediği o Filistinlileri bu yasayla zorla Siyonist ordusunda asker yapmaya kalkacak.
Yahudi şeriatına biat etmeyen Müslüman Filistinliler, vatandaşlıktan çıkarılacak, evlerine, arazilerine el konulacak, hepsi sürgün edilecek.
Kudüs ve Batı Şeria’da yıllardır devam eden toprak gaspı bu yasayla birlikte 48 şehirlerinde de olacak.
Yani Filistinlilerin Filistin topraklarındaki varlığının imhası hızlanarak, 4 koldan devam edecek.

Yahudi yasasının yazılı olmayan maddeleri neler?

Kudüs’ün başkent ilan edilmesi, ABD’nin Kudüs’te büyükelçilik açması ve Yahudi Ulus Devleti yasasının kabul edilmesi. Son 6 ayda ki bu 3 gelişme spontane değil birbirleriyle bağlantılı.
Üçü de ABD, İsrail, BAE ve Mısır’ın içinde bulunduğu  “Yüzyılın anlaşması” diye adlandırılan projenin parçaları.
Bu anlaşmayla Filistinliler Gazze’den bile çıkarılarak, Sina’ya göçe zorlanacak.

Abbas'da İşin İçinde

Anlaşmanın bir tarafında maalesef Filistin Devlet Başkanı Abbas da var.
İsrail Gazze’yi abluka altında tutarken, Abbas yönetimi de aylardır Gazze’deki memurların maaşını ödemeyerek, Gazze’nin elektrik faturalarını ödemeyerek, Gazze’deki Filistinlilere ambargo uyguluyor.
Gazze Filistin direnişinin merkezi. Tüm amaç Gazze’ye biat ettirmek, bu nedenle İsrail Abbas yönetimi üzerinden de Gazzelileri cezalandırıyor.
Haziran ayında “Gazze Filistin yönetimine bağlı bu nedenle İsrail gibi Gazze’ye yaptırım uygulayamazsınız, Gazze’deki memurların maaşlarını ödeyin” diye Ramallah’ta gösteri yapan Filistinliler bizzat Abbas’ın adamları tarafından dövülerek, göz altına alınmışlardı.

Yahudi Yasası İle Filistin diye Biryer olmayacak

Projeye göre Yahudi yasalarını kabul etmeyen İsrail vatandaşı olan Filistinliler 48 şehirlerinden çıkarılacak.
Kudüs’te bir Filistinli bile bırakılmayacak.
Batı Şeria toprakları zaten 3’e bölünmüştü, yüzde 70’e yakını İsrail kontrolünde tutuluyordu şimdi tamamı İsrail haritasına eklenecek.

Geriye bir tek Gazze kalıyor.



Filistinliler ‘uslu çocuk’ olmayı kabul ederse, Kudüs ve Batı Şeria’dan sürgün edilenler Gazze’ye gönderilecek, Gazze Sina çölü ile birleştirilip yıllardır konuşulan iki devletli çözüm adı altında çölün ortasında Filistinlilere sözde bir devlet verilecek. Yani Filistin toprağı diye bir şey kalmayacak.
İşte bu nedenle Filistinliler 30 Mart’tan bu yana Büyük Dönüş Yürüyüşü adını verdikleri direnişe ısrarla devam ediyorlar.
Filistin: “Yahudi ulus devlet” yasası kabul edilemez
FKÖ Genel Sekreteri Saib Ureykat, Yahudi ulus devlet” yasa tasarısının onaylanmasına “etnik temizliğe hazırlık adımı” ifadesiyle tepki gösterdi.
Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Genel Sekreteri Saib Ureykat, İsrail devletini, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan ve tüm Yahudilerin İsrail’e dönme hakkı olduğunu vurgulayan “Yahudi ulus devlet” yasa tasarısının onaylanmasını, “etnik temizliğe hazırlık adımı” şeklinde değerlendirdi.
Ofisinden yapılan yazılı açıklamada Ureykat’ın, Ramallah kentinde Fransa Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu ve Kuzey Afrika Koordinatörü Jerome Bonnafont ile bir araya geldiği belirtildi.
Görüşmenin detaylarının verildiği açıklamaya göre Ureykat, yasanın, Doğu Kudüs’ün de dahil olduğu Batı Şeria’yı İsrail’e ilhak etmek ve Gazze’de ayrı bir devlet kurmak şeklindeki İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun planını destekler nitelikte olduğunu belirtti.
Yasanın Birleşmiş Milletler (BM) sözleşmeleri ve uluslararası kanunlara aykırı olduğunu kaydeden Ureykat, “Irkçılığı yasalaştıran bir devletin, BM’nin de içinde bulunduğu uluslararası kurum ve kuruluşlara üyeliği nasıl devam edebilir?” ifadesini kullandı.
Ureykat, 1967 sınırlarında iki devletli çözüme bağlı olduklarını vurguladı.
“Yahudi ulus devlet” yasa tasarısına ilişkin oylama sabah erken saatlerde yapılarak, 55 “hayır” oyuna karşılık 62 “evet” oyuyla meclisten geçmişti.

Yahudi Ulus Devlet Yasa Tasarısı

İsrail’in bir anayasası olmadığı için devletin anayasası mesabesindeki “temel kanunlarının” içine girecek olan yasayla İsrail devleti, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlanıyor.
Halihazırda uygulamada var olduğu belirtilen ayrımcı politikaları yasayla hükme bağlayacak tasarıyla, Arapça resmi dil olmaktan çıkacak ve ülkenin tek resmi dili İbranice olacak. Bununla birlikte tasarının en çok tepki çeken diğer maddeleri arasında şu hükümler yer alıyor:
“Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail bir Yahudi devletidir, İsrail dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi anavatanıdır, hukukta bir boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacaktır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail’e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail’in başkenti Kudüs’tür.”
Yasa tasarısında yer alan bir diğer madde olan “Tüm İsrail vatandaşları eşit haklara sahiptir” hükmünün ise diğer maddelerle çeliştiği, göstermelik olduğu belirtiliyor ve uygulamada bir anlam ifade etmeyeceği kaydediliyor.
Tasarıda, “İsrail, tüm dünyadaki Yahudilerin tarihi ana vatanıdır” denilerek Filistinlilerin bu topraklar üzerindeki tarihi varlığı ve hakları da görmezden gelinmiş oluyor.
İsrail dünyanın değişik bölgelerinde bulunan Yahudileri İsrail’e gelip yerleşmeye teşvik ederken, 1948’de vatanlarından sürdüğü Filistinlilere geri dönme hakkını tanımayı ise reddediyor.

 “İsrail, Apartheid rejimi olduğunu teyit etti”

Bu kanunla beraber özgürlükler üzerinde gerilimin artacağına, örgütlenme ve siyasal yapılanma konusunda Filistinlilere kısıtlamaların olabileceğini belirten Şeyh Hatib, “İbranice resmi dil, Arapça da özel dil muamelesi görecek. İsrail’in Yahudi devleti sayılması da Filistinli vatandaşların ikinci sınıf vatandaş sayılması ve hiçbir hakka sahip olamayacağı anlamına geliyor. Halbuki Arapça bu toprakların asıl dili, Filistinliler de bu ülkenin asli unsurlarıdır.” dedi.
Şeyh Hatip, İsrail’in Apartheid (Irkçı, ayrımcı devlet) rejimi olduğunu bu kanunla teyit ettiğini belirterek, “İsrail eskiden beri bir Apartheid rejimi olarak varlığını sürdürüyordu, şimdi bu kanunla da bu Apartehid rejimi olduğunu pekiştirmiş oldu.” ifadelerini kullandı.
Filistinli mültecilerin ana vatanlarına geri dönmesini engelleyen İsrail’in dünyadaki Yahudilere kapılarını açtığını belirten Şeyh Hatip, “Bu kanun, dünyanın dört bir tarafından İsrail’e Yahudi göçünün önünü açarken, Filistinlilerin kendi vatanlarına, kendi ülkelerine dönmesini engelliyor.” şeklinde konuştu.
“Yahudi Ulus Devlet yasası Batı Şeria’yı da hedef alıyor”
Öte yandan İsrail vatandaşı Filistinlileri temsil eden İsrail parlamentosundaki Ortak Arap Listesi Bloku Milletvekili Mesud Ganayim de AA muhabirine yaptığı açıklamada, Yahudi Ulus Devlet yasasının sadece İsrail vatandaşı Filistinlileri hedef almadığını bilakis işgal altındaki Batı Şeria’yı da hedef aldığını söyledi.
Milletvekili Ganayim, İsrail devletini, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan ve tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı olduğunu vurgulayan "Yahudi ulus devlet" yasanın tam olarak, ‘İsrail devletini’ değil ‘İsrail topraklarını’ vatan olarak öngördüğünü ve tam olarak “İsrail toprakları (Tarihi Filistin topraklarının tamamı) Yahudi halkının tarihi vatandır.” cümlesinden oluştuğunu ifade etti.
Kanunun İsrail topraklarının sınırlarını belirtmediğini, dolayısıyla ‘İsrail devleti’ yerine ‘İsrail toprakları’ söyleminin kullanıldığını belirten Ganayim, Tarihi Filistin topraklarının tamamı yani Batı Şeria da dahil olmak üzere tüm bölgeyi hedef aldığını vurguladı.
Ganayim, başta İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu olmak üzere İsrailli yetkililerin geçen yıllar boyunca Batı Şeria’yı da İsrail’in bir parçası olarak gördüklerini deklare ettiklerini hatırlatarak, “Kanunu tasarlayan ve onaylayan sağcı milletvekillerine göre, Batı Şeria da İsrail’in bir parçası. Bu gizli bir şey değil zaten, her açıklamalarında dile getiriyorlar.” dedi.
Kanunun İsrail’in Filistinli vatandaşlardan temizlenmesini öngören kanunun apartheid rejimini kökleştirdiğini ve ayrımcılığı arttıracağını belirten Ganayim, “Bu kanun İsrail’in 1948’den beri izlediği politikaları meşrulaştırıyor ve Filistinli vatandaşları ikinci sınıf görüyor.” ifadelerini kullandı.
Ganayim, kanun metninde tek bir defa dahi “demokrasi” veya “eşitlik” kelimelerinin olmadığını belirterek, “Bu kanun bizim yıllarca buradaki demokrasinin sadece Yahudiler için geçerli olduğu şeklindeki sözlerimizi teyit ediyor. İsrail demokrasi söylemini sadece Araplara karşı işlediği suçları örtmek için bir örtü olarak kullanıyordu.” dedi.
Uluslararası topluma İsrail’e karşı harekete geçme çağrısı yapan Ganayim, Ortak Arap Listesi Bloku olarak da kanunun iptal edilmesi için gerekli çalışmaları yürüttüklerini ve gerekirse İsrail Yüksek Mahkemesi’ne başvurabileceklerini söyledi.
Muhalefetin karşı çıktığı, İsrail devletini, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan ve tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı olduğunu vurgulayan "Yahudi ulus devlet" yasa tasarısına ilişkin oylama sabah erken saatlerde yapılarak, 55 "hayır" oyuna karşılık 62 "evet" oyuyla meclisten geçmişti.

Yahudi ulus devlet yasa tasarısı



İsrail'in bir anayasası olmadığı için devletin anayasası mesabesindeki "temel kanunlarının" içine girecek olan yasayla İsrail devleti, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlanıyor.
Halihazırda uygulamada var olduğu belirtilen ayrımcı politikaları yasayla hükme bağlayacak tasarıyla, Arapça resmi dil olmaktan çıkacak ve ülkenin tek resmi dili İbranice olacak. Bununla birlikte tasarının en çok tepki çeken diğer maddeleri arasında şu hükümler yer alıyor:
"Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail bir Yahudi devletidir, İsrail dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi ana vatanıdır, hukukta bir boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacaktır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail'in başkenti Kudüs'tür."
Yasa tasarısında yer alan bir diğer madde, "Tüm İsrail vatandaşları eşit haklara sahiptir." hükmünün ise diğer maddelerle çeliştiği, göstermelik olduğu belirtiliyor ve uygulamada bir anlam ifade etmeyeceği kaydediliyor.
Tasarıda "İsrail tüm dünyadaki Yahudilerin tarihi ana vatanıdır" denilerek Filistinlilerin bu topraklar üzerindeki tarihi varlığı ve hakları da görmezden gelinmiş oluyor.
İsrail dünyanın değişik bölgelerinde bulunan Yahudileri İsrail'e gelip yerleşmeye teşvik ederken, 1948'de vatanlarından sürdüğü Filistinlilere geri dönme hakkını tanımayı ise reddediyor.

Mısır'ın uzlaşı teklifinin detayları belli oldu

Mısır tarafından sunulan ve en geç 5 hafta içinde ulusal birlik hükümeti kurulmasını da öngören Filistin uzlaşı teklifi, 4 aşama ve 10 maddeden oluşuyor.
Filistin'deki bölünmüşlüğü sona erdirmeyi amaçlayan Mısır'ın uzlaşı teklifinin 4 aşama ve 10 maddeden oluştuğu bildirildi.
AA muhabirinin siyasi bir kaynaktan edindiği bilgiye göre, Hamas'ın kabul ettiğini açıkladığı Filistin uzlaşısına dair Mısır'ın sunduğu teklifin detayları ortaya çıktı.
Uygulaması yaklaşık iki aya yayılan Kahire'nin teklifi toplam 4 aşama ve 10 maddeden oluşuyor.
Gazze'ye uygulanan cezai yaptırımlar ivedilikle kaldırılmalı
Bir haftada uygulanması planlanan ilk aşamada, Gazze'ye uygulanan cezai yaptırımların ivedilikle kaldırılarak, memur maaşlarının tamamen ödenmesi ve bakanlıkların Gazze'deki işletme bütçelerinin ödenmesi ve elektrik santrallerine vergisiz yakıt sağlanması konuları çözüme kavuşturulacak.
İdari ve hukuki komisyonun uzlaşıyla almış olduğu karar uygulanıncaya dek, mevcut yapıda herhangi bir değişiklik yapılmaksızın, bakanlar bakanlıklarına dönüş yapacak.
İlk aşamanın son maddesinde ifade edildiği üzere en fazla 5 hafta içinde tamamlanmış olmak kaydıyla ulusal uzlaşı hükümetini kurma görüşmelerine başlanacak.
Hamas, sınır kapılarındaki engellemelere son vermeli
Üç hafta sürmesi planlanan ikinci aşamada da komisyon, Filistin'deki taraflara ve hükümete uygulamaya geçilmesi için yürüttüğü çalışmaların sonuçlarını teslim edecek. Bu arada maaş politikası, Batı Şeria ve Gazze'deki tüm memurlara uygulanacak. Bu aşamanın üçüncü maddesine göre Hamas Hareketi, Gazze'de kendi atadığı güvenlik memurlarının maaşlarını ayırarak, vergilerden kalanını Filistin hükümetine teslim edecek. Bu aşamanın son maddesindeki sınır kapılarına ilişkin verilen teklifte, Hamas'ın, İsrail ve Mısır'la olan Gazze sınır kapılarındaki engellemelerinin kaldırılması gerektiği belirtiliyor.
Teklifin üçüncü aşamasının ilk maddesi, yaklaşık bir ay sürmesi planlanan konular arasında Mısır'ın gözetiminde Batı Şeria ve Gazze'den güvenlik komisyonlarının bir araya gelerek güvenlik konuları ve uygun mekanizmaların kurulması yönünde çalışmalar yapılmasını içeriyor.
Yargı ve Filistin topraklarının yönetimine bakan kurumların birleştirilmesi
İkinci maddede ise her iki taraftaki yargı ve Filistin topraklarının yönetimine bakan kurumların birleştirilmesine dair Hamas ve Fetih tarafından uzmanların bir araya gelerek çalışmalar yapması isteniyor. Taraflar bu konuya ilişkin görüşmeleri de yine Mısır'ın gözetiminde yürütecek.
Mısır'ın uzlaşı teklifinde sunduğu konuların son aşamada tek madde altında toplandığı görülüyor.
Buna göre Mısır'ın başkenti Kahire'de toplanacak Filistin Kurtuluş Örgütünün Geliştirme ve Aktivasyon Komisyonu, 2011'deki anlaşmada geçen konuların icrası için uygun mekanizmanın kurulması üzerine çalışmalarda bulunacak.
Söz konusu anlaşmaya göre Ulusal Meclis, seçimler, yasama meclisi, Batı Şeria ve Gazze'deki toplumsal uzlaşı, kamu özgürlüklerine ilişkin konular ele alınacak.
Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye'nin ofisinden bugün yapılan açıklamada, Heniyye'nin, Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'i telefonla aradığı ve Hamas'ın geçen hafta Mısır tarafından sunulan Filistin uzlaşı önerisini kabul ettiğini ilettiği belirtilmişti.
Gazze'de yönetimi 2007'de devralan Hamas, Batı Şeria'daki Filistin hükümetinin Gazze'deki memurlardan işe gitmemelerini istemesi üzerine yaklaşık 40 bin memur atamıştı.

"Memur maaşları dosyası" Hamas ile Fetih arasında geçen yıl 12 Ekim'de, Filistin'deki bölünmüşlüğü bitirme amacıyla imzalanan son uzlaşı anlaşmasında da aksaklıklara neden olmuştu.

18 Ocak 2018 Perşembe

Afrin'de PKK Çözülüyor

Afrin'de PKK Çözülüyor, Sözde Saha Komutanı Operasyon Öncesi Teslim Oldu

TSK'nın operasyonu öncesi Afrin'de çözülme başladı. Azez'e kaçıp muhaliflere teslim olan PKK elebaşlarından Veyzi Hicazi, "PKK'nın medya şovlarına kimse aldanmasın." dedi.



Geçtiğimiz günlerde PKK'nın Afrin yapılanmasından kaçarak Azez'e sığınan 'Veysi Hicazi' isimli sözde saha komutanı, çarpıcı bilgiler verdi. PKK işgalindeki Minnığ bölgesinin 1 yıl 4 ay boyunca sorumluluğunu yürüten Hicazi, "PKK'nın medya şovlarına kimse aldanmasın. Örgütün Türk askeri karşısında dayanma gücü yok. Türk ordusu harekâtın başlamasından 3 saat sonra Afrin'de olur" dedi.
"BU PKK'NIN TUZAĞI"
Afrin'deki Rus askerlerinin bölgeden çekildiği bilgisini veren Hicazi, "Sadece Cinderes bölgesinde Rus bayrakları kaldı. Bilhassa sınır boyunda bazı PKK noktalarına Rus bayrağı çekilebilir. Bu durum PKK'nın tuzağı olarak görülmelidir" ifadelerini kullandı. 'Ebu Uday' kod adlı eski PKK'lı şunları anlattı:
'MAAŞIMIZ 1000 DOLARDI'
"Afrin'de 9 bin civarında PKK'lı var. Bir deABD'nin PKK'ya kattığı Lival el-Aşair, Megavir Humus, Ceyş el-Suvvar gibi paravan gruplar var. Bu kişilerin maaşları Haseke'de konuşlu örgüt sorumlusu Şahin Cilo'dan (Ferhat Abdi) gelir. Rimeylan'da mali konularla ilgili bir birim var ve Afrin'deki tüm PKK'lıların maaşları bu birim tarafından ödeniyor. Paralar ise ABD'den geliyor. Afrin'deki PKK karargahları 2016 yılı içerisinde bazı ABD'li siviller tarafından ziyaret edildi. Tüm ihtiyaçlarımızı gidereceklerini söylüyorlardı. Gerçekten de öyle oldu. 2017 yılı Haziran ayına kadar 6 ay boyunca 1000'er dolar maaş aldık. Üst düzey isimler o dönem son derece bonkör davranıyordu ancak 2017 Haziran'ından sonra maaşlarımız 200 dolara düşürüldü."

'HER YERİ YAĞMALADIK'
"Rusya'nın olağanüstü hava desteğiyle Afrin'den çıkarak Tel Rıfat, Kefer Nasıh, Marenaz, Malikiyye, Aneb, Ayn Dakne, Ahraz gibi birçok beldeyi ÖSO'dan aldık. Girilen köylerde kümes hayvanları, ev halıları, mobilya ve dolaplar dahil her şey yağmalandı. Günlerce Afrin'e TIR'larla eşya taşındı. Camiler, okullar, hastaneler, köylülerin hububatları bile boşaltılıp Afrin'e taşındı ve satıldı. Aşamalı olarak kıymetli eşyalar üst düzey yöneticilerden başlanarak pay edildi. Bu yağma olayında o kadar ileri gittiler ki, o bölgedeki tren rayları bile sökülüp Afrin'e getirildi ve hurda fiyatına satıldı."
HDP'DEN BÖLGEYE YARDIM GİDİYOR
Suriye PKK'sı içerisinde 1 yıl 4 ay görev yapan ve 200 kişilik bir terör grubunu yöneten Veysi Hicazi, Suriye PKK'sına Türkiye'deki HDP'li belediyelerden nasıl yardım gittiğini şöyle anlattı: "Başta Diyarbakır olmak üzere HDP'li belediyelerden sürekli yardım gönderiliyordu. Belediyelerin Afrin'e gönderdiği malzemeler arasında gıda, giyecek ve tıbbi malzemeler bulunuyordu. Ayrıca 2015-2016'da HDP'li belediyeler tarafından verilen iş makineleri ile inşaat malzemeleri bölgede halen etkin olarak kullanılıyor. AslenHalep'e bağlı Düdyen köyünden olan Salah Cibbo, PKK'nın muhalif bölgelerle ilgili faaliyetlerinden sorumlu bir isim. Salah Cibbo'nun kardeşi Şiro Cibbo ise İstanbul'da yaşıyor ve HDP ile PKK'nın Afrin yapılanması arasındaki bağlantıyı sağlıyor. Afrin'den Türkiye'ye sızan ve PKK ile ilintili herkesin tüm ihtiyaçları HDP tarafından karşılanır. Şayet hasta ya da yaralanmış ise ameliyat ve tedavi işlemleri yine HDP'nin sağladığı imkanlarla yapılır."
1 NUMARA'YI AÇIKLADI
Veysi Hicazi, Afrin'de PKK yapılanmasının en tepesinde bölgeye Türkiye'den giden 'Bektaş' isimli bir teröristin bulunduğunu ve orada son sözü onun söylediğini belirtti. Hicazi, "Mahmut Berhudan ile Hacı Ahmed bu ismin altında ve emrinde görev yapmakta. Çok önemli toplantılarda ortaya çıkan Bektaş, Kürtçe ve Arapça bilmiyor, yanında sürekli Türkçeden Arapça ve Kürtçeye çeviri yapan bir tercüman bulunduruyor. Bektaş, Afrin merkezinde özel bir karargahta kalıyor ve Kandil'den gelen bir ekip tarafından korunuyor. Türkiye kökenli bu şahıs, Kandil tarafından yaklaşık 2 yıl önce bölgeye atandı ve örgüt içi disiplin konusunda özel işkence yöntemleri uyguluyor" diye konuştu. (Kaynak:Yeni Şafak)


2 Ekim 2017 Pazartesi

Ebediyen Hükümran Olacaksın Türk Budunu!

SADECE HAKİKAT VE GERÇEKLER

İdeolojiler öldü mü?Görünüşte öldü! 
Emperyalizm, kapitalizm eskisi gibi popüler kelimeler değil artık…
Çağımızın güncel kelimeleri; bilgi, teknoloji ve küreselleşme…
Steril, yapay ve şiddeti yumuşatıcı bu terimler çağımızı anlatmaya yetmiyor.Görünüşte öldürülen ideolojiler farklı kimliklerde yaşamaya devam ediyor.Emperyalizm, ırkçılık ve kapitalizm dünyayı kasıp kavuruyor.Peki biz bunun neresindeyiz? 
Türkiye bu süreçten nasıl etkileniyor?
Düşünce kalelerimiz içten çökertilirken, son kalan aydınlarımız nefes alacak, geçimlerini sürdürebilecek alanlar arıyor. 
Yayınlarımız, eserlerimiz niceliksel yönden gelişseler de niteliksel yönden gelişemiyor.
Böyle bir tabloda aktörlerin ve maşaların yer değiştirdiği, gerçek kimliklerini saklayarak saldırganlaştıkları bir sürecin ortasındayız. 
Şiddet sarmalı her yanımızı kuşatıyor.Kimliğimiz, dilimiz, coğrafyamız sömürülüyor.
Batılı emperyalist ideolojilerin maşası Arapçı ve Kürtçü zihniyetin en büyük düşmanı Türk kimliğidir. Bu kimliğin yok edilmesi için her şey yapılıyor.Yasaklamayı, ötekileştirmeyi ve saldırgan bir üslupla dışlamayı yöntem olarak belirlemişler.Türk yurdu Kerkük'e sahip çıkılması bile medyada tartışma konusu olabiliyor. Türkiye'deki "Kürt"lerin incindiğini ileri sürerek, "ileride daha büyük kopuşlara zemin hazırlar" diyerek aba altından sopa göstermeyi ihmal etmiyorlar.O yüzden talana, asimilasyona, yok oluşa sessiz kalıp, "Türk" demeden cümle kurmamızı, Türk'e ait olan her şeyden imtina etmemizi istiyorlar.Bu sayede emperyalizmin maşalığını daha rahat yapabileceklerini düşünüyorlar.
Dolgun maaşları, sınırsız imkanları, milletin parasıyla Saraylarda "Türk"ü "zaptu rapt" altına almaya çalışıyorlar.Günü geldiğinde de "Dört yanımız kalleşlerle dolu, Batı ihanet içinde" diyerek Mehmetçik'i savaşa sürmekten de çekinmiyorlar.Kısacası Türklük bu coğrafyada, bu devlette vebalı olarak tanımlanırken, sistematik bir şekilde ortadan kaldırılmak isteniyor.Şimdi de cepheden cepheye koşan, şehit olan, gazi olan çocuklarımızın apoletlerine takmışlar kafayı… 
Operasyon sırasında kollarına iliştirdikleri Göktürkçe harfleriyle yazılı "Türk" kelimesini ve diğer detayları yasaklamak istiyorlar.Unutulan şu ki; ruhundan millet aşkını aldığınız, emperyalistlerin istediği şekilde biçimlendirdiğiniz silahlı güçler hiçbir zaman en önde koşmaz, koşamaz…
Ankara'da, İstanbul'da hastanelere Arapça tabelalar asan,Arapça tabela kullanılmasının önündeki yasal engelleri kaldırmak için yönetmelik hazırlayan,PKK'nın talepleri doğrultusunda asırlık Türk şehirlerin isimlerini Kürtçeleştiren,"Ne Mutlu Türküm diyene" yazılarını dağlardan, şehir girişlerinden silen,Türk yurtlarını peşmergeye terk eden,Sözde bayrakları havalimanlarında sallandıranlar…Mehmetçik'in kolundaki Göktürkçe'den rahatsız olmuşlar. "Yazıklar olsun" demeyeceğim. Çünkü bu bir üzüntü ve şaşırma ifadesidir. Türk'e düşman olanlara "yazıklar olsun, neden böyle yaptın" denilmez, çünkü görevlerini ifa ediyorlar!

Atatürk, dönemin Türk dili uzmanlarına "Göktürk alfabesini mutlaka öğrenin, yazıtlarımızı ve tarihimizi okutun" talimatı verir. Bu talimattan sonra harekete geçen uzmanlar birçok yazıtı günümüz Türkçesi'ne aktarırlar. 
Binlerce yıl sonra ortaya çıkan o cümlelerden biri de "Ebediyen Hükümran Olacaksın Türk Budunu" şeklindedir.
Yabancı ideolojilerin yerli işbirlikçileri; duyun, görün, dinleyin!Binlerce yıl evvelden gelen Türk, hiç susar mı!Karanlıkları yırtan, coğrafyaları değiştirip çağlar atlatan Türk silinir mi!İşte o yüzden ne yaparsanız yapın ne yasaklar koyarsanız koyun; Türk Budunu, Ebediyen Hükümran Olacaktır!
Kaynak: Ebediyen Hükümran Olacaksın Türk Budunu!  Batuhan ÇOLAK


3 Ağustos 2017 Perşembe

Suriye Türkmenleri

Suriye Türkleri ya da Suriye Türkmenleri, Suriye'de yaşayan Türk azınlıktır.
Günümüzde ağırlıklı olarak Şam, Lazkiye, Hama, Humus, Halep ve Rakka kentlerinde ve köylerinde bulunmaktadırlar. Şam bölgesinde yaşayanlara Şam Türkmeni denirken, Halep ve Rakka bölgesindekilere Halep veya Culap Türkmeni, Lazkiye Türkmenlerine Bayır-Bucak Türkmeni denmektedir.
Suriye yönetimi tarafından azınlık olarak kabul edilmezler ve gündelik hayatta Türkmen olarak anılsalar da kayıtlarda “Müslüman” olarak geçmektedirler.Nüfus sayımlarında milliyetleri ile sayılmadıklarından sayıları hakkında kesin bilgi yoktur. Çeşitli kaynaklarda 3.000.000 ilâ 3.500.000 arasında farklı tahminler verilmektedir. 10.ve 11. yüzyıllarda bu bölgeye yoğun Türk göçlerin gerçekleştiği Suriye’nin yönetimi, 1516’dan sonra Osmanlı Devleti’ne geçmiş ve bölge 1918 yılına kadar kesintisiz olarak 402 yıl boyunca Türklerin hakimiyeti altında kalmıştır. Bu dönemde Suriye’de Türkmen yerleşimi artarak devam etmiş ve bölgede önemli bir Türk nüfusu oluşmuştur. Konuştukları diller Arapça ve Türkiye Türkçesine çok yakın bir Türkçe'dir. Anadolu’daki uzantıları olan Türk boyları arasında inanç, gelenek ve folklorik pratikler bakımından çok önemli benzerlikler bulunmaktadır.
Günümüz Suriyesi’nde Arap sosyalizmi asimilasyon programları çerçevesinde, dil öğrenimlerini engellemiş, köylerinin isimlerini değiştirmiştir. Dillerini unutmuş olan Türkmenler kimliklerinin bilincinde olmakla birlikte yaşadıkları bölgenin dili, kültürü ile bütünleşmiştir. Küçük gruplar halinde yaşayanlar önemli ölçüde Araplaşmış; ancak büyük gruplar halinde yaşayan Türkmenler, millî benliklerini korumuşlardır. Türkmen kimliğinin ve haklarının korunmasını talep eden Türkmenler, Suriye İç Savaşı’nda muhalif hareketlerin içinde yer almaktadır.


Günümüzdeki durum

Günümüzde Suriye Türkmenleri özellikle Şam, Lazkiye, Hama, Humus, Halep ve Rakka kentlerinde ve köylerinde bulunmaktadır. Şam bölgesinde yaşayanlara Şam Türkmeni denirken, Halep ve Rakka bölgesindekilere Halep veya Culap Türkmeni, Lazkiye Türkmenlerine Bayır-Bucak Türkmeni denmektedir. Ülkenin diğer toplulukları tarafından “Türkmenler” olarak adlandırılmaktadırlar.

Suriye Arap Cumhuriyeti'nde sadece Ermeniler azınlık kabul edildiğinden nüfus sayımlarında milliyetleri ile sayılmazlar ve bu nedenle sayıları hakkında kesin bilgi yoktur. Çeşitli kaynaklarda 3.500.000 civarında tahminler verilmektedir. ORSAM’IN 2011 tarihli araştırmasında Suriye’de Türkçe konuşan Türkmen sayısı yaklaşık bir buçuk milyon, Türkçeyi unutmuş Türkmenlerle beraber sayılarının 3,5 milyon civarında olduğu belirtilmektedir.
Suriye’de büyük gruplar halinde yaşayan Türkmenler, millî benliklerini koruyabildikleri halde küçük gruplar halinde yaşayanlar önemli ölçüde Araplaşmıştır. Köy ve kasabalarda yaşamaya devam eden Türkmenler kendi aralarında Türkçe konuşmayı sürdürür. Şive ve edebiyatları bakımından Türkiye’nin bir uzantısı gibidir. Suriye’de konuşulan ağız, Hatay bölgesinde konuşulan Türkmen ağızlarının bir devamı niteliğindedir. Hama ve Humus Türkmenlerinin şivesi eski Osmanlı diline son derece yakındır.
Eğitim, Türkmenlerin en ciddi sorunlarından biridir. Türkmen toplumunda okuryazarlık oranı, Suriye genel ortalamasına yakındır ancak Türkçe okur-yazar çok azdır. Türkçe yayın organları, 1922’den 1937’ye kadar, sürgündeki Refik Halit’in de katkılarıyla çıkan “Doğru Yol” ve “Vahdet” olmuştur.Türkmenler kendine “aydın sınıfı” denilebilecek bir eğitimli sınıf çıkaramamıştır.
Dini yapıya bakıldığında Suriye Türkmenlerinin büyük çoğunluğu Sünni Hanefi mezhebine mensuptur. Çok az sayıda Alevi Türkmen bulunmaktadır.
Suriye Türkmenleri ekonomik olarak genelde alt-orta sınıfta yer almaktadır. Geçimlerini genellikle tarım ve ayakkabı sanayisi ile sağladıkları görülmektedir. Lazkiye ve Tartus Türkmenleri narenciye ve ormancılıkla meşgul olurken Hama ve Humus Türkmenleri hayvancılık ve tarımla uğraşmaktadırlar. Şam’da yaşayan Türkmenler memurluk ve serbest meslek, Rakka ve Deraa’da ise tarım başlıca gelir kaynağıdır.
Fransız mandası döneminde başlayan ve sonrasında da devam eden politikalar sonucu Türkmenler önemli oranda asimile olmuştur. Suriye hükûmeti tarafından Türkçe yer adları Arapça’ya çevrilmiştir. Kendilerine örgütlenme hakkı tanınmamış Suriye Türkmenleri, Suriye İç Savaşı’nda muhalif hareketlere katılmışlardır.


Tarih:

Oğuz boyları akıncıları Suriye’de 7. yüzyıldan itibaren görünmeye başlamış, 10.ve 11. yüzyıllarda bu bölgeye yoğun göçler gerçekleşmiştir. Tolunoğulları ile başlayan Türklerin yerleşimi 11. yüzyılda Selçukluların bölgeye gelmesi ile devam etti. Selçuklular'ın 1040 yılında kazandıkları Dandanakan Savaşı'ndan sonra bir çok Türkmen boy ve oymağı 1063 yılından itibaren Suriye'ye girerek kendi hayat şartlarına uyabilecek alanları vatan edinmeye başlamıştır. 1071-1071 yıllarında Nâvekiyye Türkmenleri Suriye'ye geldiler ve Nâvekiyyelerden olan Atsız Kudüs, Dimaşk ve çevresinin hakimi oldu. 1077'de Selçuklu hükümdarı Melik Şah, kardeşi Tutuş'u Suriye melikliğine tayin ettiğinde beraberinde bir çok Türkmen beyi mahiyetlerindeki kalabalık zümrelerle birlikte Suriye'ye geldi.
1078 yılında Suriye Selçuklu Devleti kuruldu. Suriye'deki Türk boyları, 1096 yılında Haçlı seferleri başladığında Selahattin Eyyubi komutasındaki Müslümanlarla birleşerek Haçlılara karşı bölgeyi savundular.1243 yılında Kösedağ Savaşı'nda Moğollara yenilen Türk boyları da Halep bölgesine yerleştiler. 1260’tan itibaren Suriye’ye idari ve askeri gücü Türkler’den oluşan Memluk Devleti hakim oldu.
Yavuz Sultan Selim, 1516 yılında Mercidabık'ta Memluklular'ı yenmesi ile Suriye topraklarında Osmanlı yönetimi başladı. Bölge 1918 yılına kadar kesintisiz olarak 402 yıl boyunca Türklerin hakimiyeti altında kaldı. Suriyeli Türkmenler Osmanlı kayıtlarında "Halep Türkmenleri" olarak yer aldı. Halep Türkmenleri has (padişah hassı) reayası idi ve bu statü onlara görece bir serbestlik sağlıyordu. Çoğu konar-göçer gruplar halinde yaşıyorlardı; kışları Halep civarında, yazlarını ise Sivas'a kadar uzanan Anadolu yaylalarında geçirirlerdi.[12] Devlet için önemli bir vergi kalemi meydana getiren Suriye Türkmenleri, yaşadıkları bölgede istikrarın korunmasında belli bir role sahiptiler.
Halep Türkmenleri, 17. yüzyıl başlarında siyasal ve ekonomik nedenlerle bulundukları yerden göç etmek ya da yerleşik hayata geçmek zorunda kaldılar.Osmanlı Devleti 17. yüzyıl ortalarında onları belirli yörelerde iskana zorladı. 18. yüzyılın sonlarında Türkmen boylarının yarısı Antep, Hama, Humus, Rakka gibi bölgelerde yerleşik hayata geçirilmiş durumdaydı. Rakka, gerek iklim gerekse toprak yapısı bakımından Türkmen aşiretlerin yaşamına uygun değildi. İskana tabi tutulan oymaklar, eski yurtlarına dönmek istedilerse de yeniden aynı yerlere sürüldüler. Bir kısmı 18. ve 19. yüzyıllarda Anadolu içlerine dağıldılar, köyler ve kasabalar kurdular.
19. yüzyıl başında gerek 1822 depremi ve bunu izleyen salgın hastalıklar; gerekse Kavalalı İbrahim Paşa’nın bölgeyi işgali ve kadim aşiret çatışmalarından Türkmenler çok olumsuz etkilendi. Fırsatını bulanlar Anadolu’ya göç ettiler. Bulamayanların bir bölümü Sünni Arap aşiretleri içinde asimile oldu. Zamanla Türkçe biraz daha az konuşulur oldu, Arap dili ve gelenekleri baskın gelmeye başladı.
93 Harbi'nden sonra Kafkasya'da yaşadıkları yerlerden ayrılmak zorunda kalmış Türkler'e Osmanlı Devleti Suriye'yi mesken gösterdi ve yeni bir göç dalgası oluştu.


1935'de Suriye ve Lübnan'daki dini ve etnik toplulukların dağılımı.
Osmanlılar I. Dünya Savaşı’ndan sonra bölgeden çekildi. 25-26 Ekim 1918 gecesinde Halep’i terk edip kuzeye çekilen orduların sonuncusu 7. Ordu idi ve başında Mustafa Kemal bulunuyordu. Ordunun çekilmesi ile Suriye tarafında kalmış olan Türkler, Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetleri kurarak mücadeleye başlamışlardır. Suriye ve Filistin Kuvva-yı Milliye-i Osmaniye adıyla örgütlenen bölgedeki direnişin reisi “Özdemir” takma ismini kullanan Ali Şefik Bey’dir.[14] Kurtuluş Savaşı boyunca bölgedeki Türkmen direnişinin temel hedefi Türkiye’ye katılmaktı. Şubat 1919 tarihinden 22 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması’na kadar bölgede Fransızlara karşı sayısız çatışma ve taarruz yaşanmış, bu çatışmalarda çok sayıda işgal askeri öldürülmüş veya esir alınmıştır.
Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Anlaşması’nın 7. maddesi ile Suriye Türkmenleri konusunda Türkiye’ye garantörlük verildi.20 Kasım 1922 tarihinde başlayan Lozan Konferansı’nda Suriye sınırı neredeyse hiç konu edilmeden kabul edildi. 31 Ocak 1923 tarihinde Suriye ile sınırlar belirlenirken, Ekim 1921 tarihindeki Türk Fransız anlaşması temel esas olarak alınmıştı. Türkiye topraklarında kalmak isteyen köylerin isyanı olduysa da amaçlarına ulaşamadılar
Türk ve Kürt silahlı milislerin Türkiye sınırına yakın bölgelerde Fransız manda idaresine yönelik başkaldırıları 1924 yılına kadar sürmüştür. Fransız manda idaresi mahalli idarelerinden oluşan Suriye Devletler Birliği’ni meydana getirerek ülkeyi yönetmeye çalıştı. Bu düzen, Araplarla Arap olmayanlar arasındaki gerilimi arttırdı. Türkler, hem milliyetçiler hem de Manda idaresinin gözünde “dikkatli olunması gereken” bir azınlık durumuna düştü. Fransız mandası altında oldukları dönemde nüfusları 500binden fazla olan Türkmenlerin liderliğini Bekmişlilerin Hacı Ali aşiretinden Kel Muhammed yürütüyordu. Onun ardından Türkmenlerin lideri Hacı Nasen oldu. Türkmenler, Fransız mandası altındaki çalkantılı ilk on yıllık dönemden sonra daha sakin bir dönem yaşadılar; varlıklarını ve kimliklerini sürdürebildiler.
1936 yılında Fransa'nın bölgedeki hâkimiyetinin zayıflaması ile birlikte baskılara maruz kalmaya başladı. 1936-1939’da sancağın Hatay adıyla Türkiye’ye katılması sürecinde Suriye sınırları içerisinde kalan Türkmenlere ilişkin hiçbir görüşme ya da anlaşma yapılmamış olması, Suriye Türkmenlerinin hukuki durumunu belirsizleştirdi.Bu belirsizlik Suriye yönetimlerinin Türkmenlere karşı baskı ve asimilasyon politikası uygulamasına neden oldu. 1946 ve 1972 anayasalarına göre Suriye Arap vatandaşı olarak kabul edilen Türkmenlere kimlikleri ile yaşama hakkı tanınmadı. Türkçe gazete yayımlama imkanı ortadan kalktı; hatta Türkçe konuşmak bile yasaklandı.
1958'de yapılan toprak reformu ile Türkmenlere ait birçok tarla, bağ ve bahçe kamulaştırıldı. Bu ve benzeri uygulamalar yüzünden 1950'ler boyunca Halep’ten Türk asıllı aileler, Türkiye’ye kaçmaya devam ettiler.


1963'te yaşanan darbeden sonra baskılar artarak devam etti. Türkmenler herhangi bir sivil ya da yasal örgütlenme oluşturamadı.Hafız Esad rejimi “Tek Suriyeli Kimliği” politikası çerçevesinde, Türkmenleri asimile ederek “Araplaştırma” politikası izledi.

20 Temmuz 2018 Cuma

'Yahudi ulus devlet yasası, etnik temizliğe hazırlık adımı'

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

FKÖ Genel Sekreteri Saib Ureykat, Yahudi ulus devlet" yasa tasarısının onaylanmasına "etnik temizliğe hazırlık adımı" ifadesiyle tepki gösterdi.

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Genel Sekreteri Saib Ureykat, İsrail devletini, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan ve tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı olduğunu vurgulayan "Yahudi ulus devlet" yasa tasarısının onaylanmasını, "etnik temizliğe hazırlık adımı" şeklinde değerlendirdi.
İsrail'de 'Yahudi ulus devlet' yasası kabul edildi
FKÖ ve Hamas 'Yahudi ulus devlet' yasasını kınadı
Yahudi Ulus Devlet Yasası: Irkçılığın 'meşrulaştırılması'
İsrail vatandaşı Filistinliler 'Yahudi ulus devlet' yasasını reddediyor
Dışişleri Bakanlığı: Yahudi Ulus Devleti yasası Filistinlilerin haklarını hiçe sayıyor
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay: Kudüs Filistin'in başkentidir
Ofisinden yapılan yazılı açıklamada Ureykat'ın, Ramallah kentinde Fransa Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu ve Kuzey Afrika Koordinatörü Jerome Bonnafont ile bir araya geldiği belirtildi.
Görüşmenin detaylarının verildiği açıklamaya göre Ureykat, yasanın, Doğu Kudüs'ün de dahil olduğu Batı Şeria'yı İsrail'e ilhak etmek ve Gazze'de ayrı bir devlet kurmak şeklindeki İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun planını destekler nitelikte olduğunu belirtti.
Yasanın Birleşmiş Milletler (BM) sözleşmeleri ve uluslararası kanunlara aykırı olduğunu kaydeden Ureykat, "Irkçılığı yasalaştıran bir devletin, BM'nin de içinde bulunduğu uluslararası kurum ve kuruluşlara üyeliği nasıl devam edebilir?" ifadesini kullandı.
Ureykat, 1967 sınırlarında iki devletli çözüme bağlı olduklarını vurguladı.

"Yahudi ulus devlet" yasa tasarısına ilişkin oylama sabah erken saatlerde yapılarak, 55 "hayır" oyuna karşılık 62 "evet" oyuyla meclisten geçmişti.

Yahudi ulusal devlet yasa tasarısı
İsrail'in bir anayasası olmadığı için devletin anayasası mesabesindeki "temel kanunlarının" içine girecek olan yasayla İsrail devleti, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlanıyor.

Halihazırda uygulamada var olduğu belirtilen ayrımcı politikaları yasayla hükme bağlayacak tasarıyla, Arapça resmi dil olmaktan çıkacak ve ülkenin tek resmi dili İbranice olacak. Bununla birlikte tasarının en çok tepki çeken diğer maddeleri arasında şu hükümler yer alıyor:

"Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail bir Yahudi devletidir, İsrail dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi anavatanıdır, hukukta bir boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacaktır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail'in başkenti Kudüs'tür."
Yasa tasarısında yer alan bir diğer madde olan "Tüm İsrail vatandaşları eşit haklara sahiptir." hükmünün ise diğer maddelerle çeliştiği, göstermelik olduğu belirtiliyor ve uygulamada bir anlam ifade etmeyeceği kaydediliyor.
Tasarıda, "İsrail, tüm dünyadaki Yahudilerin tarihi ana vatanıdır" denilerek Filistinlilerin bu topraklar üzerindeki tarihi varlığı ve hakları da görmezden gelinmiş oluyor.
İsrail dünyanın değişik bölgelerinde bulunan Yahudileri İsrail'e gelip yerleşmeye teşvik ederken, 1948'de vatanlarından sürdüğü Filistinlilere geri dönme hakkını tanımayı ise reddediyor.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay: Kudüs Filistin'in başkentidir.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay, Yahudi ulus devlet yasası hakkında, "Böyle bir yasa Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilemez. Kudüs Filistin'in başkentidir ve başkenti olarak da kalmaya devam edecektir." açıklamasında bulundu.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, onaylanan Yahudi ulus devlet yasasına ilişkin, "Böyle bir yasa Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilemez. Kudüs Filistin'in başkentidir ve başkenti olarak da kalmaya devam edecektir." ifadesini kullandı.
Fuat Oktay
Twitter
 Temel hak ve özgürlükleri yok sayan İsrail Parlamentosu, "Yahudi Ulus Devlet Yasası" adı altında evrensel hukuk ilkelerini zedelemiştir. Böyle bir yasa Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilemez. Kudüs Filistin'in başkentidir ve başkenti olarak da kalmaya devam edecektir.
Sosyal paylaşım sitesi Twitter'da paylaşımda bulunan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay, İsrail Meclisinde bugün onaylanan "Yahudi Ulus Devleti" yasasına ilişkin değerlendirmede bulundu.
Oktay, "Temel hak ve özgürlükleri yok sayan İsrailParlamentosu, 'Yahudi Ulus Devlet Yasası' adı altında evrensel hukuk ilkelerini zedelemiştir. Böyle bir yasa Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilemez. Kudüs Filistin'in başkentidir ve başkenti olarak da kalmaya devam edecektir." paylaşımında bulundu.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: İsrail'in 'Yahudi ulus devleti' kanununu kınıyoruz



Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın, "İsrail Parlamentosunda kabul edilen 'Yahudi ulus devleti' kanununu en sert biçimde kınıyoruz." değerlendirmesinde bulundu.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, AA muhabirine, İsrail Meclisinde bugün onaylanan "Yahudi Ulus Devleti" yasasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
İsrail'de 'Yahudi ulus devlet' yasası kabul edildi
Yahudi Ulus Devlet Yasası: Irkçılığın 'meşrulaştırılması'
İsrail Parlamentosunda kabul edilen "Yahudi ulus devleti" kanununu en sert biçimde kınadıklarını vurgulayan Kalın, "Filistin halkını kendi anavatanlarından yalnızca fiziksel olarak değil, yasal olarak da silme çabasını ifade eden bu ırkçı adımın kabul edilmesi kesinlikle mümkün değildir." ifadesini kullandı.

Uluslararası topluma çağrı

Kalın, açıklamasında şunları kaydetti:
"İlk kıblemiz olan Kudüs'ün başkent olarak ilan edilmesi ve Filistinlileri sistematik biçimde yerlerinden etmek için yeni yerleşimlerin kurulması kararlarını tanımıyor ve İsrail hükümetinin bir apartheid devleti kurma çabalarını reddediyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti olarak dost ve kardeş Filistin halkının uluslararası hukuktan doğan haklarını koruma noktasındaki kararlılığımızı tekrar ifade ediyor, uluslararası toplumu tüm dünyanın gözlerinin önünde yaşanan bu adaletsizliğe tepki vermeye çağırıyoruz."

Gazze sınırındaki gösterilerde 142 Filistinli şehit oldu

Gazze Şeridi'nde 30 Mart'tan bu yana yapılan barışçıl gösterilerde İsrail askerlerinin saldırıları sonucu 18'i çocuk 142 Filistinli şehit oldu, 16 bin 496 kişi yaralandı.
Gazze Şeridi'nde 30 Mart'tan bu yana yapılan barışçıl gösterilerde İsrail askerlerinin saldırıları sonucu 18'i çocuk 142 Filistinlinin şehit olduğu, 16 bin 496 kişinin yaralandığı bildirildi.
Gazze'deki Sağlık Bakanlığı Sözcüsü Eşref el-Kudra, yaptığı yazılı açıklamada, sınırda 30 Mart'tan bu yana yapılan gösterilerde İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu 18'i çocuk, 2'si kadın, 2'si sağlık personeli, 2'si basın mensubu olmak üzere 142 Filistinlinin şehit olduğunu belirtti.
Kudra, gösterilerde 4 bin 190'ı gerçek mermi, 529'u plastik mermi, 7 bin 421'i gazdan etkilenme, 4 bin 356'sı şarapnel ve muhtelif şekillerde 16 bin 496 kişinin yaralandığını ifade etti.
Yaralılardan 3 bin 126'sının çocuk, bin 362'sinin kadın olduğunu aktaran Kudra, göstericilerden 391'inin ağır, 3 bin 992'sinin orta, 12 bin 113'ünün hafif yaralandığını kaydetti.
Kudra, yaralılar arasında ampütasyon vakalarının da bulunduğunu, 60 kişinin vücudunun alt bölgesinden, 1 kişinin üst bölgesinden organ ya da uzvunun alındığını, 7 kişinin de parmaklarının kesildiğini ifade etti.
Sözcü ayrıca bölgede görev yapan 58 ambulansın zarar gördüğünü belirtti.
Filistinliler, Toprak Günü'nün 42. yılı nedeniyle 30 Mart'tan bu yana abluka altındaki Gazze Şeridi'nin İsrail sınırında "Büyük Dönüş Yürüyüşü" adı altında barışçıl eylemler düzenliyor.
İsrail askerleri ise "sürgün edildikleri topraklarına geri dönmeyi ve 2006'dan beri Gazze'ye uygulanan hukuksuz ablukanın kaldırılmasını" talep eden sivil halkın üzerine gerçek mermilerle ateş açıyor.

Ürdün'de 'Yahudi ulus devlet' yasasına tepki

Ürdün, İsrail Meclisi'nin, "Yahudi ulus devlet" yasasını kabul etmesinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve ırkçı ayrımcılığı derinleştirdiğini açıkladı.
Ürdün, İsrail Meclisi'nin, "Yahudi ulus devlet" yasasını kabul etmesinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve ırkçı ayrımcılığı derinleştirdiğini açıkladı.
Basın İşleri Devlet Bakanı ve Hükümet sözcüsü Cumana Ganimat, Ürdün haber ajansı PETRA'da yer alan yazılı açıklamasında, "Yahudi ulus devlet" yasasının İsrail ve işgal edilmiş bölgelerdeki ırkçı ayrımcılığı derinleştirdiğini ifade etti.
Yasanın bölgedeki adil ve kapsamlı barış seçeneğini güçleştirdiğini belirten Ganimat, yasanın daha fazla şiddet ve aşırılığa yol açacağını, Filistin halkının kendi ülkelerindeki kültürel, insani, tarihi varlığını hedefleyeceğini kaydetti.
Uluslararası topluma yasal, siyasi ve ahlaki sorumluluklarını yerine getirme ve söz konusu yasaya karşı harekete geçme çağrısı yapan Ganimat, Filistinli mültecilerin geri dönüş ve tazmin haklarının uluslararası hukuka göre üzerinde değişiklik yapılamaz haklar olduğunu vurguladı.
Ganimat, Filistin-İsrail sorununun tek çözüm yolunun iki devletli çözüm olduğunu aktardı.
Muhalefetin karşı çıktığı yasa tasarısına ilişkin oylama dün sabah erken saatlerde yapılarak, 55 "hayır" oyuna karşılık 62 "evet" oyuyla meclisten geçmişti.

Yahudi ulusal devlet yasası



İsrail'in bir anayasası olmadığı için devletin anayasası mesabesindeki "temel kanunlarının" içine girecek olan yasayla İsrail devleti, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlanıyor.
Halihazırda uygulamada var olduğu belirtilen ayrımcı politikaları yasayla hükme bağlayacak tasarıyla, Arapça resmi dil olmaktan çıkacak ve ülkenin tek resmi dili İbranice olacak. Bununla birlikte tasarının en çok tepki çeken diğer maddeleri arasında şu hükümler yer alıyor:
"Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail bir Yahudi devletidir, İsrail dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi anavatanıdır, hukukta bir boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacaktır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail'in başkenti Kudüs'tür."
Yasa tasarısında yer alan bir diğer madde olan "Tüm İsrail vatandaşları eşit haklara sahiptir." hükmünün ise diğer maddelerle çeliştiği, göstermelik olduğu belirtiliyor ve uygulamada bir anlam ifade etmeyeceği kaydediliyor.
Yasada, "İsrail, tüm dünyadaki Yahudilerin tarihi ana vatanıdır" ifadesine yer verilerek Filistinlilerin bu topraklar üzerindeki tarihi varlığı ve hakları görmezden gelinmiş oluyor.
İsrail dünyanın değişik bölgelerinde bulunan Yahudileri İsrail'e gelip yerleşmeye teşvik ederken, 1948'de vatanlarından sürdüğü Filistinlilere geri dönme hakkını tanımayı ise reddediyor.

İsrail vatandaşı Filistinliler 'Yahudi ulus devlet' yasasını reddediyor

İsrail parlamentosundaki Filistin asıllı vekiller tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı olduğunu vurgulayan "Yahudi ulus devlet" yasa tasarısının onaylanmasına tepki gösterdi.
İsrail'in Filistinli vatandaşlarını temsil eden Yüksek Arap Takip Komitesi (YATK) bünyesindeki Özgürlükler Komisyonu ve İsrail parlamentosundaki Filistin asıllı vekiller, İsrail devletini, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan ve tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı olduğunu vurgulayan "Yahudi ulus devlet" yasa tasarısının onaylanmasına tepki gösterdi.

İsrail'de 'Yahudi ulus devlet' yasası kabul edildi


Yahudi Ulus Devlet Yasası: Irkçılığın 'meşrulaştırılması'

YATK bünyesindeki Özgürlükler Komisyonu Başkanı ve 1948 Filistin İslami Hareketi Başkan Yardımcısı Şeyh Kemal el-Hatib AA muhabirine yaptığı açıklamada, Yahudi ulus devlet yasa tasarısının onaylanmasını tehlikeli bir adım olarak değerlendirerek, İsrail vatandaşı Filistinliler üzerinde olumsuz etkileri olacağını söyledi.
İktidardaki aşırı sağcı koalisyon hükümetinin İsrail vatandaşı Filistinlilerin hedef alınması için tüm imkanları seferber ettiğini, şimdi de kanunen hedef alınmasını sağladığına dikkati çeken Şeyh Hatib, “Bu kanun, İsrail toplumunda var olan din ve inanç çatışmasının teyit etmiş oldu. İsrail politikaları zaten daima ‘Yahudi devleti’ esası üzerine işliyordu. İşte bugün bu tasarının kanunlaşması da bu muameleyi hukuki boyuta bürümüştür.” dedi.
Şeyh Hatib, artık İsrail vatandaşı Filistinlilerin bu kanun çerçevesinde daha fazla ötekileştirilme ve hedef alınma dairesine alınacağına vurgu yaparak, “Dolayısıyla bu kanun çok tehlikelidir ve Filistinli vatandaşlar üzerinde çok geniş bir şekilde olumsuz etkileri olacaktır.” ifadelerini kullandı.

4 Ağustos 2017 Cuma

PKK İle Mücadeleye Farklı Bir Bakış Açısı

Tamer ASHARF
Terörizm, “basit bir eylem kapsamında değerlendirilebilecek sıradan bir şiddet eyleminden çok ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel pek çok ayrı nedenle tekil ya da bileşik temelde beslenen ve yarı askeri anlamda karşılığı bulunan son derece gelişkin ve karmaşık bir olaydır.” Bu karmaşıklık dikkate alınarak dünya huzurunu sağlamayı amaçlayan BM, şu beş kıstası terörle mücadelenin ana hatları olarak kabul etmiş ve mücadelenin başarıyla sonuçlanması için şart görmüştür:
Örgütün militan kazanmasının önüne geçilmeli,
Teröristlerin silah, mühimmat elde etmeleri engellenmeli,
Terör örgütlerine dış güçlerin (diğer devletlerin) sağladığı destek kesilmeli,
Devletin mücadeledeki ve halka sunduğu yeterlilikler arttırılmalı,
Ülke içerisinde insan hakları ihlallerinin önüne geçilmelidir.
PKK gibi derin ve büyük bağlantıları olan bir terör örgütünün tasfiye edilmesi, küçük ama önemli, üzerinde ayrıntılı düşünülmüş adımların atılmasıyla gerçekleşebilir. Ancak sorun çözmekten çok İngiliz hükümetinin zamanında yapmış olduğu gibi bastırmak ve ertelemek yolu seçilirse, örgütün büyüyerek şiddetini arttırabileceği ve ülke istikrarını tehdit edebilecek konuma gelebileceği de iddia edilmektedir. Türkiye’deki PKK terörizmi ile ilgili sorunda stratejinin belirlenebilmesi için öncelikle sorunun teşhisi doğru bir şekilde yapılmalıdır. Daha sonra ise ülke içerisindeki sosyal ve kültürel yönden eksikliklerin teröristlerin eylemlerini meşrulaştırmalarında en iyi malzeme olması nedeniyle toplum yapısı, eğitim, dil, ekonomik ve sosyal refah dahilinde sorunların çözümlenmesi gerekmektedir. Ancak sosyal ve kültürel sorunların çözülmesi terör sorunun ortadan kalkması için yeterli olmayacağı görüşü doğrultusunda, örgütü silahlı eylem boyutundan siyaset arenasına çekebilmek, örgüte sağlanan siyasi ve ekonomik desteğin önüne geçebilmek, kitlelere ulaşma ve etkilemede en hızlı ve etkili yol olan kitle iletişim araçlarına yönelik tavır gibi hukuki ve güvenlik önlemlerinin de alınması şarttır . Bu bölümde mevzubahis olunan önlemler incelenmiştir.
Türkiye ‘ de ” Kürt Sorunu ” İle PKK Terör Örgütü ‘ nün Birbirine Karıştırılması


Bir ülkede ortaya çıkan terör faaliyetlerinin sona erdirilebilmesi için öncelikle bu olaylara zemin hazırlayan altyapı doğrultusunda soruna bir isim konulmalıdır. İsim konulmadan yürütülen bir faaliyet ancak cereyan etmekte olan olayların bir süreliğine durmasına ve sorunun altında yatan asıl meselenin çözülmemesi nedeniyle, daha sonra tekrar ortaya çıkmasına neden olur. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki sorun, bir “Terör Sorunu” mu, ya da bir “Kürt Sorunu” mu, veya “Doğu Sorunu” mudur? Öncelikle bu sorunun cevap bulması ve tek bir kavramın kullanılıp, karmaşıklığa neden olması engellenmelidir. Soruna ‘Kürt Sorunu’ adını koyabilmek için Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan Kürtlerin, Birinci Bölüm’de bahsedilen mesleki, sivil, aleni, yerel yerleşim ve sosyal ayrımcılıklarından en az birine maruz kalmaları gerekmektedir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 10’uncu maddede, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşitliği vurgulanmış ve ayrımcılık kesin bir şekilde reddedilmiştir. Anayasamıza göre, her Türk vatandaşı eşit haklara sahiptir ve devletin her makamında görev alabilirler. Yapılan araştırmalar, 1923 yılından bu yana Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’ne giren milletvekillerinden en az %25’inin Kürt kökenli olduğu tahmin edilmektedir . Sırf etnik kökeninden dolayı Kürtlerin ayrımcılığa uğramadıklarının bir diğer kanıtı ise, doğu bölgelerinde köylerini boşaltıp ülkenin batısına göç eden Kürtlerin gerek iş alanında, gerekse eğitim, yerleşim alanında ayırımcılığa tabi tutulmamaları ve dışlanmamış olmalarıdır. Bu dışlanmışlığa örnek olmak üzere etnik sorunun yaşandığı Yugoslavya ele alınabilir. Yugoslavya dağılırken her etnik grup kendi etnik kökenlilerin yanına kaçarken, PKK terör örgütü nedenli Güneydoğu Bölgesi’nden ayrılmak zorunda kalanlar Irak’a değil, Anadolu’nun batısına göç etmişlerdir.


PKK terör örgütünün ortaya çıkışında, ülkenin doğu bölgesinin yarı-feodal yapısı nedenli geri kalmışlığın istismar edilmesi etkili olmuştur. Türkiye’nin, Anadolu’da üniter bir devlet ve tek millet olarak yaşamasını; politik, ekonomik ve askeri açıdan önemli bir güç olması ihtimalinden rahatsız olan kimi dış güçler, terörü Türkiye’yi istikrarsızlaştırma politikası olarak kullanmış olduğu birçok kez dile getirilmiştir. Türkiye’nin bölgesinde bölgesel bir güç haline gelmesinin engellenmesi için başına terör belası sarıldığı iddiasıyla, şöyle bir değerlendirme yapılmaktadır:
“Türkiye, coğrafi konumu dikkate alındığında, Ortadoğu, Basra Körfezi, Doğu Akdeniz ve Kafkasya’yı kontrol eder. Bu bölgelerin, dünyanın enerji yönünden en zengin bölgeleri olduğu bilinmektedir. Anadolu yarımadasının zengin yer altı ve yerüstü kaynaklarına sahip olması, Türkiye’nin jeopolitik olarak, güçlü bir devlet olduğuna işaret etmektedir. Anadolu yarımadası üzerinde, ulusal birlik ve beraberliği konusunda zaafiyet yaşamayan bir devletin, önce bölgesel, sonra uluslararası bir güç olması ise kaçınılmazdır.” Türkiye’nin bu güce erişmesine engel olmak için ülkenin doğusundaki yapı ve o bölgelerde yaşanan sorunlar “Kürt Sorunu” varmış gibi propaganda yapılmaktadır. Ancak, mevzubahis edilen sorunları sadece Kürt kökenli vatandaşlar değil, aynı zamanda Türk, Arap, Zaza kökenliler de yaşamaktadır. Tüm bu anlatılanlar ışığında sorunun, “Kürt Sorunu” değil, “Doğu Sorunu” ya da Türkiye’nin sosyolojik bir sorunu olduğunu söylemenin daha doğru bir tespit olduğu düşünülmektedir. Doğu Sorunu, PKK silahlı örgütüne yönelik güvenlik güçlerinin sürdürdüğü silahlı mücadele devam ederken, bir yandan da sosyal ve kültürel alanda reformlar yapılarak -uluslararası işbirliği içerisinde, ancak sorunun bir iç sorun olduğunun kavranılıp dış güçlerin müdahalesine engel olunarak- çözülmelidir.

Sosyal Ve Kültürel Önlemler

Sosyal ve kültürel yönde alınabilecek önlemler hem AB’ye Türkiye’nin katılması gerektiğini düşünenlerin, hem de bu birliğe katılmanın karşısında olanların hemfikir olduğu önlemlerdir. Şayet Türkiye’nin AB üyeliği gerçekleşirse, durumun nasıl bir seyir alabileceğine de bakmak gerekmektedir. AB, kurucu antlaşmaları olan Maastricht ve Amsterdam Antlaşmalarından sonra üç sütunda incelenmeye başlanmıştır. Birinci sütun Avrupa Toplulukları’ndan oluşmaktadır ve bu sütun dahilindeki toplulukların amaçlarından birisi birlik içerisindeki ülkelerde sosyal refahın sağlanması olmuştur. Ülke içerisinde sosyal refahın sağlanması aynı zamanda Birliğe üyelik için şart koşulmaktadır. İkinci sütun ortak güvenlik politikaları üretmeyi ve uygulamayı öngörürken, üçüncü sütun ise Birlik içerisinde güvenlik sorunlarına yer vermemek ve oluştuğu takdirde çözüm bulmak ile ilgilidir. Bu bağlamda hem terörizme neden olan asıl sorunların üzerine gidilmediği takdirde terörün kökünden sökülüp atılamayacağı inancı, hem de öncelikli amacı AB’ye girmek kabul edip, üçüncü sütun dahilinde, PKK ile mücadele meselesini AB’ye yükleyerek çözmek doğrultusunda bölgenin sosyal – toplum yapısı ile dil, eğitim ve kültürel bağlamında yürütülen çalışmalar incelenmeli ve bu doğrultuda yapılması gerekenler belirlenmelidir. Ancak ETA örneğinde de görüldüğü gibi AB üyesi olmak terör sorunundan soyutlanabilmek anlamına gelmemektedir. Türkiye’de sosyal ve kültürel açıdan sorunu açıklayan ayrıntılar alt başlıklar altında incelenmiştir.

Toplum Yapısı

Ülkenin doğu bölgesinde dil, din, soy, kültür yönünden farklı gruplar yaşamaktadır. Ancak bölgenin etnik yapısı üzerine pek fazla ciddi araştırma yapılmamıştır. Yapılan bir araştırma ise Türkiye’nin güneydoğusundaki yedi büyük ilde yaşayan 8.556 kişiye 2005 yılında uygulanan anket sonucunda %43’ü etnik kökenini Kırmanç olarak bildirirken, %22’si Zaza, %21’i Türk, %7’si Arap, %6’sı diğer olarak belirtmiştir; %1’i ise cevap vermemeyi tercih etmiştir. Bu iki araştırma dikkate alındığında bölge halkının etnik yapısı üzerine kesin yargılarda bulunmanın neredeyse imkansız olduğu ortaya çıkmaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde sosyal bir teşkilatlanma olan aşiret yapısı ile karşılaşmaktayız. Aşiret, dil ve kültür yönünden büyük bir türdeşlik gösteren, kan bağları ile birbirlerine bağlı, hayvancılık yaparak yaşayan, göçebe, yarı-göçebe ya da yerleşik insan topluluklarıdır . Milliyetleşme sürecini büyük ölçüde etkileyen husus aşiret gelenekselliğinin kurumsallaşmasıdır. Bu aşiret yapısı kan bağı, güçlü dayanışma duygusuyla kişileri birbirine kenetler ve bu kenetlenmenin PKK terör örgütünün ortaya çıkışında ve gelişmesinde de etkin rol oynadığı söylenmektedir. Çünkü aşiret yapısında aşiret liderine kesin bir bağlılık ve aşirete mensup kişilerin kollanması mevcuttur. Bir aşirete mensup kişinin büyük kente gelip yerleşmesi dahi aşiretten kopmasını sağlayamamaktadır. Bağlılığı sağlayabilmek amacıyla aşiret tarafından kentlerdeki gençlerin korunmaları, eğitilmeleri sağlanmakta, onlara burs verilmektedir. Bu şekilde millet-altı denilebilecek aşiretler, Türk toplumunun ulus-devlet olma süreci doğrultusunda kültürel bütünleşmeyi engellemektedir. O halde aşiret yapısının zamanla yok edilip millet olma şuuru kişilere bir şekilde aşılanmalıdır. Aşiret düzeninin tasfiye edilebilmesi için ise toprak reformunun yapılma mecburiyeti bulunmaktadır.



Eğitim

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün PKK terör örgüt suçlularının dosyaları üzerinde yaptığı araştırmaya göre suçlular arasında yüksekokul mezunlarının oranı %11, lise mezunu %16, ortaokul %13, ilkokul %39, okuryazar %12, ve cahil %9’dur. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ulaştığı oranlar bağlamında her ne kadar ilkokul mezunlarının terör örgütüne katılma oranı yüksek ise de, yüksekokul mezunları da önemsenmeyecek oranda değildir. Bu durum terör örgütüne katılma nedeninin eğitimsizlik olduğu kadar eğitim sistemindeki eksikliklerden de kaynaklandığını akla getirmektedir .  Türkiye Cumhuriyeti, 35 yıldır terör örgütleri ile sürekli uğraşmak zorunda kaldığı iddiasıyla, jeopolitik konumu itibariyle yeni terör örgütlerinin Anadolu coğrafyası üzerinde ortaya çıkmasının bundan sonra da muhtemel olacağı ileri sürülmektedir. Bu durum ise kişinin eğitim sürecinin çok başlarında milli eğitim politikası doğrultusunda, terör örgütlerinin amacı ve örgütlenme biçimleri yönünde bilinçlendirilmeleri için, okul ders müfredatına terör dersinin dahil edilmesini mecbur bırakmaktadır. Bölgedeki bir saha araştırması sırasında öğretmenlere “görev yaptıkları köyün hangi aşirete mensup olduğu” sorusu sorulduğunda, öğretmenlerin soruya cevap verememeleri, bölgeye ne kadar ilgisiz oldukları gerçeğini ortaya koymuştur .
Bir eğitimcinin öncelikle bulunduğu bölge hakkında kültürel ve toplumsal gerçekleri öğrenmesi ilk ve önemli koşullardandır. Aksi halde görevinde pek başarılı olması beklenemez. Bu bağlamda öğretmen adaylarının, eğitim fakültelerinde sosyoloji, özellikle aşiret sosyolojisi, antropoloji gibi dallarda eğitim almaları, terörle mücadelede bilinçli eğitimciler olarak yetişmeleri için bir mecburiyettir. PKK terör örgütünün, özellikle örgütlenmesi için, dinamik gençlerin toplu bir şekilde bulunduğu yatılı okulları hedef seçtiği ve okullardaki denetimlerin yetersizliğinden dolayı, kimi örgüt yanlısı eğitimcilerin de bu örgütlenme içerisinde yer aldığı birçok kez ortaya çıkarılmıştır. Bu durum ülke geleceği için büyük tehlike arz etmektedir. Titiz çalışmalar doğrultusunda örgüt yanlısı olan eğitimciler derhal tespit edilip görevlerinden uzaklaştırılmalıdırlar. Onların yerine terörle mücadeleyi bir vatan borcu olarak kabul eden ve gerekli mücadele eğitimi almış öğretmenlerin bölge okullarına atanması ile birlikte gençlere gelecek umudu verilmesi gerekmektedir. Gençlerin kendilerine güven duymaları sağlanıp, toplumda gerekli unsurlar oldukları hissi verildiği takdirde PKK terör örgütünün örgütlenmesi çok daha dar bir zemine hapsedilmiş olacaktır.
ABD ve Sovyet Birliği, ülkelerinde yaşanan ayrılıkçı sorunların çözümünde bölge üniversiteleri ile yoğun işbirliği yapmışlardır. Üniversiteler, sahip oldukları araştırma merkezleri ile dünyanın birçok bölgesinde yerleşkelerinin bulunduğu bölgelerin meselelerinin çözümüne katkı sağlamaktadırlar. Türkiye’de de bölge üniversiteleri, bulundukları bölgelerde yöre halkını yönlendirme görevini üstlendikleri gibi, çözüm önerileri ile karar vericilere destek olmalıdırlar. Doğu Anadolu Bölgesinde böyle bir görevi Atatürk Üniversitesi üstlenmiş ve bölge karakterine uygun bir şekilde toprak kullanımı ile hayvancılık üzerine çalışmalar yapıp uygulanmasını teşvik etmiştir. Bölgelerin sosyal meseleleri, coğrafi yapısı, tarihi geçmişi gibi konuları ciddi bir şekilde incelemiştir. Halk ile bütünleşmeyi başarabilmiş üniversitelerin bulunduğu bölgeler, kısmen hiçbir şekilde üniversitelerin sorunlarına çözüm üretemediğinden şikayetçi olan Güneydoğu Anadolu Bölgesine oranla daha refah içerisinde yaşamaktadır. Üniversitelerde açılan bölüm ve anabilim dalları, bölge ihtiyaçları doğrultusunda belirlenmelidir . Türkiye’de terör uzmanlarının yetişebileceği terör enstitüleri kurulmalıdır ve mücadelede bu uzmanlardan da yararlanılmalıdır. Çünkü, terörle mücadele dikkatli ve doğru adımların atılması gereken önemdedir; hata kabul edilemez, küçük bir hata mücadeleyi başlangıç noktasına geri götürebilir. Terör uzmanlarının yanı sıra, Türkiye Cumhuriyeti’nde birçok etnik grubu bünyesinde barındırması nedeniyle etnik sosyoloji üzerine çalışmalar yapan metodik araştırma yapma yeteneğine sahip sosyal bilimcilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Üniversiteler bünyesinde yürütülecek olan etnik sosyoloji üzerine çalışmalar devlet tarafından desteklenmeli ve araştırma sonuçları dikkate alınmalıdır.

Dil Meselesi

Dil, insanların birbirleri ile anlaşmasını sağlayan, milletin en önemli dayanak unsurlarından birisidir. Ortak dil ile kişiler duygularını paylaşabildikleri için birbirlerine yakınlık duyarlar. O halde, ülkede ortak bir dil yaratılamadığı takdirde, ülkeyi oluşturan milletin bölünmesi kaçınılmaz olacaktır. Ancak, AB 2003 yılı Katılım Ortaklığı Belgesi’nin öncelikler bölümünde ülke içerisindeki, kökenlerine bakılmaksızın, tüm vatandaşların haklarının teminat altına alınması şart gösterilmiştir. Teminat altına alınması gereken haklardan biri de azınlık dilleridir. Bu doğrultuda devletler, ülke bütünlüklerine zarar vermeyecek şekilde kimi tavizler vermek zorunda kalır, ancak bu tavizler verilirken dikkatli adımlar atılması gerekmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin doğu – güneydoğusundaki bölgelerde tek bir dilin hakim olmadığı görülmektedir. Bu bölgelerde yaygın Türkçe yanında Kırmança, Zazaca, Arapça, Süryanice, Keldanice, Ermenice ve Yezidice gibi diller de konuşulmaktadır. Hangi dilin ne yoğunlukta konuşulduğu ancak evde konuşulan dilin tespiti ile ortaya çıkabilir. Bu doğrultuda 2009 yılında 2401 kişi ile yapılan bir ankete göre, ankete katılanların %55,7’si evde ailesi ile birlikte Türkçe, %49’u Kırmança, %5,8’i Zazaca ve %5,2’si Arapça konuşmaktadır. Bu oranlara göre ‘Kürtçe’*, AB Katılım Ortaklığı Belgesi doğrultusunda teminat altına alınması gereken bir dildir. Londra, Berlin ve Paris’teki hukuk bürolarına Türkiye’den yapılan mülteci başvurularında, “Neden ülkenizi terk ettiniz?” sorusuna verilen cevaplar hemen hemen aynı olup, “ana dillerini konuşamama”yı temel sebep olarak göstermektedirler. Bu durum Türkiye’de dil meselesini gündeme taşımıştır. Türkiye’de ‘Kırmança’ kullanımına yönelik yasak 1983 yılında getirilmiş olup, bu yasak ancak Şubat 1991’de kaldırılmıştır. Bu dönem zarfında ise, Kırmança PKK’nın önemli bir propaganda aracı olmuş ve yasağın kalkmış olmasına rağmen tartışmalar güncelliğini korumuştur.

Kürtçe
Bu konuda Kırmançaya uygulanan yasağın yanlışlığı, Bulgaristan’da Türkçeye ve Türk isimlerine yönelik tavrı örnek gösterilerek, “Biz, Bulgaristan’da Türklerin dilleri yasaklanıyor, isimleri değiştiriliyor diye kıyameti kopardık, öyle değil mi? Bulgaristan’da Türklere yasak uygulanınca sorun oluyor da, Kürtlere uygulanınca olmuyor mu?” şeklinde yorumlandığına da rastlanmaktadır. Lakin Türkiye’de, Kürtçenin kullanımının ‘Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı’ ile birçok açıdan paralellik gösterdiği görülmektedir. Bu Şart’ın 7. maddesi, akit devletlerin bölgesel ve azınlık dilleri alanındaki politikalarının, yasa ve uygulamalarının belirli ilkelere dayandırılmasını sağlamayı hedeflemektedir. Şart’ın 9. maddesinde, azınlık dillerinin konuşulduğu bölgelerdeki ceza, hukuk ve idari davalarında yargılamanın selametine zarar vermeyecek şekilde, azınlık dillerinin kullanılması tavsiye edilmektedir ve Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde belirtilen adil yargılanma ilkelerinde ücretsiz tercüman hakkından bahsedilmektedir. Bu hükme göre, mahkemede kullanılan dili anlamadığı ve konuşamadığı takdirde, sanığa ücretsiz tercüman hakkı tanınacaktır. Ancak bu şart ile sözleşmedeki hükümler kimi zaman çarpıtılarak yargılamanın bölgesel ya da azınlık dilinde de yapılabileceği yorumu yapılmaktadır. Lakin yargılama, ancak devletin resmi dilinde yapılabilmektedir. Şart’ın 11. maddesi ise, radyo ve televizyon yayınları konusunu düzenlemektedir. Bu konuda da akit devletlerin, azınlık dilinde yayın yapmak üzere en az bir radyo ve televizyon istasyonu kurulmasına izin vermesi tavsiye edilmektedir. Ancak, Kırmança dilinde kurulmuş olan birçok medya kuruluşu, PKK terör örgütü lehine yayın yapmış ve ülkenin bölünmesi yönünde bir amaç edinmiştir. Denetimin daha iyi sağlanabilmesi amaçlı hükümet, Kırmança yayın yapan bir televizyon kanalı kurma yoluna gitmiş ve 2009 yılında TRT 6’nın yayın hayatına geçmesi ile bu Şart’ın 11. maddesine uyumluluk sağlanmıştır.
Kişi anadilini geliştirmek ve öğrenmek istiyorsa, bunun için açılmış kurslara gitmelidir. Bu noktada Kırmança eğitim gündeme gelmektedir. Bu bağlamda ortaya atılan planlara göre;


Kırmança dersi olmalı;
Kırmança, seçmeli ders olmalı;
Kırmançanın eğitim dili olması önerileri dikkat çekmektedir.
Sırasıyla incelendiğinde birincisini savunan kişilerin, ülkede Kırmançanın de resmi dil yapılarak, iki resmi dilin olmasını isteyenlerin olduğunu söyleyebiliriz. Kırmançanın ders olarak okutulması temelinde, Türkiye Cumhuriyeti’nde herkesin bu dersi alması ve Kırmançayı öğrenmesi amaçlanmaktadır. İkincisinin ise, Türkiye’de bir Kürt gerçeğinin farkına varan ve onların ana dillerini öğrenme ve geliştirme haklarının ellerinden alınmamasının bir gereklilik olduğunu düşünenlerin savunduğu söylenebilir. Çünkü seçmeli ders olduğu takdirde, Kırmança dersi, herkesin alması zorunlu olmayan, sadece dileyenlere sunulan bir ders statüsünde olacaktır. Üçüncü öneri ise, oldukça tehlikeli olan, sadece Kırmançaya odaklanan ve ülkenin doğusu ile batısının anlaşma aracı olan ortak dilin yok edilmesine neden olacak bir öneridir. Bu son öneri Türkçenin o bölgelerde etkinliğinin azalmasına ve zamanla kullanılmamasına yol açacaktır, bu durum ise, federalleşmeye, bölünmeye giden yolda hız verici bir etken olarak düşünülmektedir. Türkiye, AB üyeliği konusunda ısrarcılığını sürdürecekse en kısa zamanda, hiç değilse Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde Kırmançayı seçmeli ders olarak eğitim-öğretim müfredatına koymalı ve tehlikeli sonuçlar doğurabilecek diğer alternatiflerin önünü kapamalıdır. Kürt vatandaşlara dillerini kullanma ve öğrenme hakkı verilirken, entegrasyonun sağlanmasında sorun yaşanmasının önüne geçebilmek için İngiltere’nin Galler Bölgesi’nde de olduğu gibi tek bir ortak dilin kullanımı ve öğretilmesi titizlikle sürdürülmelidir. Aksi halde entegrasyon sorununun yaşanması yeni bir sorunun doğmasına neden olacaktır. Bu konuda, toplam 14243 anket formunun doldurulduğu bir çalışmada, Demokratik Toplum Partisi (DTP)’nin çok fazla oy aldığı Doğu ve Güneydoğu il ve ilçelerinde ankete katılanların %58.9’u Kırmançanın eğitim dili olmasını isterken, DTP’nin nispeten daha az oy aldığı Doğu ve Güneydoğu il ve ilçelerinde bu oran %16’ya düşmüştür. Batı illerinde ise %10.6’lık bir oran Kırmançanın eğitim dili olmasını istemektedir. Bu oranlardan anlaşılan ise, DTP’nin yoğun bir şekilde desteklendiği il ve ilçelerde dahi halkın neredeyse yarısının Türkçeyi bir kenara atıp, ülke bütünleşmesinden uzaklaşmak istemediğidir.
Kırmançanın anlaşma için yeteri kadar zengin bir dil olmadığı ya da kullanılmadığı için kısır kaldığı bir kaynakta şu şekilde ifade edilmektedir :
“1971’de sıkıyönetim tutukevinde eğer iki Kürt, Türkçe biliyorlarsa her türlü konuşmalarını Türkçe sürdürüyorlardı. Bunlar aslında Kürtçe de biliyorlardı, fakat konuşmalarını Kürtçe sürdürmelerinin gereği üzerinde hiç durmuyorlardı . Neden Kürtçe konuşmadıkları sorulduğunda ‘alışkanlık, Kürtçeyle her düşüncemizi ifade edemiyoruz’, vs diyorlardı …. bazen de ‘Türk arkadaşlara ayıp olmasın, onlar Kürtçe bilmiyorlar’ deniyordu.”
Bu ifadeler dikkate alındığında Kırmança üzerinde çalışılıp geliştirilmesine izin verilmediği için, bu dilin düşünceleri ifade etmede yetersiz kaldığı sonucu çıkabilir. Oysa Kırmança okullarda seçmeli ders olarak müfredata konulsa, Kürt kökenli vatandaşlar hem dillerini geliştirme fırsatı yakalamış olacaklar*, hem de bu dilin PKK propaganda malzemesi olmasının önüne geçilebilecektir. Ancak madalyonun bir de öteki yüzü vardır ki, Kırmançanın bir dil değil de Farisi dil etkisinde kalmış, büyük oranda Türkçe sözcüklerden oluşmuş bir lehçe olduğunun kimi araştırmalar sonucu ortaya konulmuş olmasıdır. Bir başka kaynakta ise, bu sonucu birçok yerli ve yabancı araştırmanın da desteklediği yönünde bir görüş bildirilmektedir. Bu araştırmalara göre Kürtçe (Kırmança) bir dil değil lehçedir ve her bir farklı bölgede birbirinden tamamen farklılaşmaktadır. Öyle ki, iki komşu köyde konuşulan dil dahi birbiri tarafından anlaşılamamaktadır . Ancak 20. yy.’da Kürtçe diye bir dilin oluşturulma çalışmaları başlatılmıştır. Bu bağlamda ilk alfabe denemesi Arapça üzerinde yapıldıktan sonra 1922 yılında Ermenice kullanılarak hazırlanmış ve son olarak 1927 yılında ise Sovyet Kürt tarzı alfabe Latin harfleriyle hazırlanmıştır. Sonuç itibariyle, bir yandan bilim adamları tarafından Kırmançanın tamamen farklı bir dil mi yoksa bir lehçe mi olduğu tartışmaları ve çalışmaları devam ederken, diğer yandan siyasi otoritelerin, ülke içerisindeki çatışmaların dil ile ilgili ayağına demokratik yollarla çözüm üretmesi gerekmektedir.



Ekonomik ve Sosyal Refahın Sağlanması

Gelişmekte olan ülkelerde kabul edilmesi gereken bir gerçek, ülke içerisindeki bölgeler arasındaki ekonomik eşitsizliklerin var olduğudur . Daha 2001’e kadar Türkiye’nin en gelişmiş bölgesi Marmara ile en geri kalmış bölgesi Güneydoğu Anadolu arasında GSMH oranında 8 kata yakın bir fark vardır. Güneydoğu Anadolu bölgesinde iki bin kişiye bir doktor, yirmi bin kişiye bir diş doktoru ve altı bin kişiye bir eczane düştüğü düşünüldüğünde, milli gelirden bu bölgenin almış olduğu payın daha da azaldığı ve böylelikle yaşam koşullarının elverişsiz hale geldiği ileri sürülmektedir. Bölgedeki ekonomik güçlükler, gençlerin kendilerini terör örgütünün ağının içine düşürülmesine sebebiyet vermiştir. Bu sonuca terör örgütü mensuplarının mahkemelerde verdikleri beyanatlardan ulaşılmaktadır. Yaşadıkları bölgenin ekonomik yetersizlikleri PKK terör örgütü için propaganda malzemesine dönüştürülmüştür. PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan da, gençlerin bu yetersizlikler dolayısıyla yaşadığı huzursuzluktan faydalanma telkinini sürekli dile getirmiş, gençlik bunalımı örgüt için önemli bir eleman kazanma yöntemi olmuştur .Bölge gençlerinin terör örgütlerine neden katıldıklarına ilişkin bir araştırmanın sonuçlarına göre, ankete katılan kişilerin %31,6’sı bölgedeki terör nedeni olarak, işsizliği öne sürmüştür. Ayrımcılık ise %19,7 oranıyla ikinci sıradadır. Bölgede yaşayan kişiler olarak daha yakından gözlemleme imkanı bulan %12 si ise terör nedenini yabancı güçlere bağlamışlardır. Ekonomik sorunların PKK’ya katılımı arttırdığını ispat eden bu oranlar, bölgede acilen bir ekonomik kalkınma projesinin hayata geçirilmesi gerekliliğini göstermektedir. Terör örgütü yaklaşık 25 yıldır faaliyetlerini sürdürmesine rağmen, bölgede ekonomik kalkınmanın sağlanabilmesi için ciddi bir adım atılmamıştır. Bölgelerarası kalkınma stratejisinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya gereken önem verilmemiştir.  Ancak bölgesel eşitsizliğin, sorunla iç içe yaşayan yetkililerce tasarlanmış bölgesel politikalarla en az düzeye düşürülebileceği konunun uzmanları tarafından dile getirilmektedir.
Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) bölgesinde 1992 yılında kişi başına düşen milli gelir 8.087.000 lira iken, Türkiye genelinde 19.848.000’dir. OECD’nin 1985 rakamlarına göre Diyarbakır bölgesi gelirin en düşük olduğu ildir. İşsizlik oranını düşürerek kişi başına düşen gelirin arttırılmasının gerektiği anlaşılabilmektedir. Ancak, bölgede terör faaliyetlerinin olması nedeniyle özel sektör, bu bölgeye yatırım yapmakta isteksiz davranmaktadır. Eğer devlet özel sektörü bölgeye getiremiyorsa, Anayasa’nın Birinci Kısmı 2. maddenin* de belirttiği gibi sosyal devlet olma özelliği ile bölgeye devlet, yatırımını getirmek yükümlülüğündedir. Bölgede devlet destekli üretim haneleri kurularak halk tüketici olmaktan ziyade, hem üretici olma hazzını yaşayacak hem de düzenli, iyi bir gelire sahip olacaktır. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni ekonomik yönden kalkındıracak olan GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi), 1990 yılında başlatılmıştır. Bu proje tamamlandığında Türkiye, 1.82 milyon hektarlık tarım alanının sulanmasını sağlayacak ve yılda 27 milyar kilovat-saatlik elektrik enerjisi üretimini mümkün kılacak olan, toplam su potansiyelinin %28’ini kontrol altına almış olacaktır. Bu proje ayrıca, kentsel ve kırsal altyapı, ulaştırma, sanayi, eğitim, sağlık, turizm gibi bir bölgenin kalkınması için gerekli tüm sektörleri içine alan geniş çaplı sosyo-ekonomik gelişmeyi hedefleyen bir nitelik taşımaktadır. Ancak, tarımsal üretimi arttırarak tarıma dayalı sanayiyi geliştirmeyi ve bölge halkına ekonomiyi canlandırıp yeni istihdam alanı açmayı hedefleyen proje, 16 yıllık bir sürede tamamlanması öngörülmesine rağmen, 2010 yılı itibariyle %50’ye yakın bir bölümü tamamlanabilmiştir. Dolayısıyla anket sonuçlarına göre, devletin ülkenin doğu – güneydoğu bölgelerinde yaşayan halkın beklentilerini karşılamadığı anlaşılmaktadır. Bu bölgelerin halkı, diğer bölgelere göre düşük gelir düzeyine sahip olmasına rağmen, hem çok eşliliklere, hem de ebeveynlerin sorumluluklarını üstlenemeyeceği kadar çok sayıda çocuk sahibi olmalarına rastlanmaktadır. Bu durum zaten az olan gelirin daha fazla kişi arasında paylaşılmasına ve ekonomik refahın daha da düşmesine neden olmaktadır. İşsizlik ve temel ihtiyaçların karşılanamayışı, gençlerin, kendilerini bir tür eziklik duygusu hissetmesine neden olmakta ve bu his PKK terör örgütünün eleman kazanmada kaybedemeyeceği bir fırsat olmaktadır. Bölgede uzun vadede etkisi görünebilecek bir nüfus planlaması projesinin hayata geçirilmesi ihtiyaçtır.


Türkiye’nin doğu – güneydoğu bölgelerinde hayvancılığın çok daha bilinçli bir şekilde yürütülebilmesi için modern teknik ve bakım yöntemlerinin kullanılmasının teşvik edilmesi ekonomik refahın sağlanmasına katkıda bulunacaktır. Bu katkı, özellikle bölge üniversitelerinin araştırmaları ve halk ile bütünleşmesi sonucu olabilir. Üniversitelerin ekonomik refaha katkısı sadece hayvancılık yönünde değil, yer altı ve yerüstü zenginliklerin kullanılmasına yönelik projeler üretmesi ile de olmalıdır. Kişilerin, üretici konumuna ulaştıktan sonra kazandıkları parayı harcama zevkine varmaları sağlanmalıdır. Bu zevke varabilmeleri için modern tüketim kültürünün bölge imkanına sunulması gerekmektedir. Modern alışveriş merkezleri kurulmalı; tiyatrolar, sinema salonları sağlanmalı; ancak hayatın, her açıdan ülkenin batısındaki ile eş zamanlı olması sağlanmalıdır. Bu sayede bölgenin kültürel yaşamı canlı kılınacak ve örgüte katılım sayısı zamanla azalacaktır. Bu noktada, Abraham Maslow’un kişileri davranışta bulunmaya iten ve ‘İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ adı verilen beş basamaklı sınıflandırmaya yer vermekte yarar vardır. Bu beş basamaktan ilki fizyolojik ihtiyaçlardır. Bu ihtiyaçlar listesi, temiz hava, yiyecek-içecek, barınma, cinsellik, sıcaklık gibi, organizma olarak varlığımızı devam ettirebilmek için ihtiyacımız olan temel unsurlardan oluşmaktadır. Bu ihtiyaçlar karşılandıktan sonra ikinci basamakta birey, güvenlik ihtiyacı duymayı ister. Çünkü birinci basamakta sahip olduklarının elinden alınmasını istemez, sahip olunanların, gerek güvenlik birimleri gerek hukuk tarafından korunması gerekmektedir. Üçüncü basamakta ise bir gruba ait olma ihtiyacı duyulmaktadır. Dördüncü basamakta kişi, saygınlık kazanma arayışı içine girer; bir önceki basamaklarda öngörülen ihtiyaçları sağladıktan sonra başarılı olmayı ve bu başarısından dolayı saygınlık sahibi olmayı arzular. Son basamak da ise kişi artık kendini tanımakta ve her şeyin en iyisini başarmak için uğraş göstermektedir. İhtiyaçlar Hiyerarşisi bağlamında fizyolojik ihtiyaçlarını giderememiş bir kişi diğer ihtiyaçlara yönelemez. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde birçok kişi hem işsizlik hem de ailelerin çok çocuklu olması nedeniyle bu ilk basamaktaki ihtiyaçlarını giderememektedir. Bu ihtiyaçların giderilememesi PKK terör örgütünün eleman kazanma propagandası olarak kullanılmaktadır. Yapılan bilimsel çalışmalar, özellikle kadın teröristlerin, acımasız bir baba ve zayıf karakterli bir anne ile mutsuz bir yaşam sürenlerden oluştuğunu doğrulamaktadır. Daha ilk basamak ihtiyaçlarını dahi karşılayamamış olan bu kişiler, güçsüz anneleri gibi olmayı istemediklerinde bunu bilen terör örgütlerinin ağına düşmektedirler.
İlk basamağı karşılayıp ikinci basamak ihtiyaçlarını gidermek isteyen kişiler ise sahip oldukları ailelerini, işlerini koruma altına almak isterler. PKK, bu basamakta olanları ise kendilerine destek vermeyenlerin elinden maddi varlıklarını ve canlarını alarak engellemeye çalışmakta ve bir üst basamağa geçmelerini istememektedir. Üçüncü basamağa geçmeyi başaranlar ise bir gruba ait olma çabası içine düşeceklerdir. Bu aşamada, ait olacakları alternatif bir grup bulamazlar ise PKK terör örgütüne katılmaları kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde sivil toplum örgütleri, devlet ile işbirliği içerisinde sosyal yaşamı kuvvetlendirmek adına, yöre halkına hitap eden sosyal kulüplerin inşasına ön ayak olmalıdırlar. Çünkü bir sonraki basamak, “saygınlık görme” amaçlı olup, hedef ön plana çıkmaya çalışmaktır. Eğer sosyal içerikli birliktelikler oluşturulmazsa kişi kendini, terör örgütü içerisinde saygınlık arayan bir duruma sokmaktadır. Kimi terörist gruplarına katılanlar, özsaygıları bir şekilde zarar görmüş ve bir gruba ait olma ile onaylanma arayışı içerisinde olanlardan oluşmaktadır. Eğer devlet ya da sosyal yapı, kişiyi kendini gerçekleştirme evresine kadar koruyabilmiş ve yol gösterebilmiş ise, PKK’nın bundan böyle o kişiyi kazanma şansı yok denilecek kadar azdır. Çünkü kişi kendisini gerçekleştirmiş , tanımıştır . Kendini tanımayı becerebilen bir kimseyi ise kandırmak oldukça güçtür. Ancak, ‘Maslow İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ ışığında, kendini tanıma evresine ulaşmak terör örgütüne katılmamak için yeterli değildir; çünkü son seviye sonrasında kişi, başka bir ihtiyaç güdememekte veya bunalıma girip intihara kadar kendini sürükleyebilmekte, ya da bir görev yüklenip onu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu görev, terör örgütünden önce örgüte katılmayı engelleyebilecek özneler tarafından verilmelidir. Bu şekilde PKK terör örgütünün beyin olarak kullanılabilecek kişileri ele geçirmesinin önüne geçilebilir .

Ortak Değerler

bediuzzaman-said-nursi-mehdi
Türkiye’de herhangi bir sosyal ayrımcılık yaşanmamakta ve Türk-Kürt evliliğine sıkça rastlanmaktadır. Hem bu evlilikler hem de aynı coğrafyanın paylaşılıyor olması gelenek, göreneklerde benzerliklerin oluşmasına neden olmuştur. Örneğin Türklerin yoğun olarak yaşadığı birçok ev ve işyerinin duvarlarında Kürt bilginlerinin, dini önderlerinin resimlerine rastlanmaktadır; kız kaçırma, kız tarafı, erkek tarafı ayrışması Kürt kültürü unsurları olarak bilinmesine rağmen, aynı zamanda Türk kültürü unsurları içerisinde de mevcuttur. Hatta Anadolu Türklerinin Orta Asya Türklerinden daha çok Güneydoğu’lu Kürtlere benzediği, aynı şekilde Güneydoğu’lu Kürtlerin de, Irak’taki Kürtlerden çok Anadolu Türkleriyle kaynaşmış ve onlara benzediği ileri sürülebilmektedir.


PKK’lı ayrılıkçılar “Türk-Kürt ayrıdır” felsefesini gütmektedirler. Oysa araştırmalar, kimi aşiretlerin Kırmança konuşmasına rağmen, kültür değerleri, inanç ve töreleriyle Türklerle benzerlik göstermekte olduğunu ortaya koymaktadır. Türklerin kendilerine özgü gelenekleri olduğu gibi, Kürtlerin de farklı geleneklerinin olduğu bazı bilim adamları tarafından görmezden gelinmiştir. Bu sebeple bazı uzmanlar her şeyin benzer olduğunu dile getirip, farklılıkların reddedilmesinin, Kürtlere asimilasyon politikasını hatırlattığını ve onların bu değerlerini koruma mücadelesine girmelerine neden olduğunu ileri sürmektedirler. Ancak, ayrılıkçıların bazı unutulmaya yüz tutmuş Türk geleneklerini sahiplenmeye çalışmaları ve bu gelenekleri Kürt kültürüne özgü gibi göstermeye çalışmaları dikkat çekmektedir. Örneğin, kışların oldukça sert geçtiği bölgelerde yaşamış olan Türkler, tarih boyunca baharın gelişini görkemli bir şekilde kutlamışlardır. Baharın gelişinin kutlandığı Nevruz geleneksel bir Türk bayramı olup, tüm Türk ülkelerinde kutlanmakta ve günümüzde nevruz, mevris, novruz, nooruz, navrız, mart dokuzu, sultan nevruz, nevruz sultani, seyil eğlenceleri, Ergenekon bayramı, noyruz gibi isimleriyle de anılmaktadır. Türk Cumhuriyetlerinde mili bayram olarak kutlanan Nevruz, sadece Kürtlere ait bir kültür unsuru olmayıp, bu kültürün unsuru gibi gösterilmeye çalışılan Türk milli değerlerinden sadece bir tanesi olduğu söylenmektedir. Ayrılıkçı PKK’lıların farklılık propagandasının önüne geçebilmek için televizyon programlarının, tiyatroların, bilimsel çalışmaların ortak değerleri ortaya çıkaracak ve geliştirtecek düzeyde olması ve kimi farklılıkların da devlet tarafından bu çalışmalar aracılığıyla dile getirilmesi yararlı olabilir.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html