BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Ürdün sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Ürdün sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

6 Aralık 2017 Çarşamba

Kudüs yarım asırdır işgal altında

Filistinliler, İsrail'in 1967'de başlayan Doğu Kudüs, Gazze Şeridi ve Golan Tepeleri'ni işgal etmesiyle sonuçlanan 6 Gün Savaşı'nın başladığı 5 Haziran'ı "Yevmu'n Nekse" (Kayıp Günü) adıyla anıyor.

İsrail, 50 yıl önce bugün Doğu Kudüs'ü işgal ederek bitmeyen bir kavganın da fitilini ateşlemiş oldu.
Kudüs yarım asırdır işgal altında

İSRAİL İŞGALİNİN YARIM ASRI

İsrail'in 1967'deki 6 Gün Savaşı'nda Ürdün, Mısır ve Suriye'yi yenerek Gazze Şeridi, Batı Şeria, Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri'ni işgal edişinin üzerinden tam yarım asır geçti.
Gazze'den 2005 yılında çekilen İsrail, o zamandan bu yana abluka altında tuttuğu bölgede insani kriz yaşanmasına yol açarken, doğrudan ilhak ederek başkenti ilan ettiği Doğu Kudüs ve askeri yönetim altında tuttuğu Batı Şeria'yı Yahudileştirme politikalarını da sürdürüyor.
Kudüs yarım asırdır işgal altında

"YEVMU'N NEKSE"

Suriye'de yaşanan iç savaştan yararlanan İsrail, iki yıl önce de işgal altında tuttuğu Golan Tepeleri'ni ilhak ettiğini duyurdu.
Filistinli Araplar, İsrail'in 1967'de Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze Şeridi, Sina Yarım Adası ve Golan Tepeleri'ni işgal etmesiyle sonuçlanan 6 Gün Savaşı'nın başladığı 5 Haziran'ı "Yevmu'n Nekse" (Kayıp Günü) adıyla anıyor. Filistinliler Nekse'yi, 1948'de İsrail'in bağımsızlığını ilan etmesi anlamında kullandıkları "Nekbe'nin" (Büyük Felaket) devamı olarak görüyor.
Kudüs yarım asırdır işgal altında

İŞGALİN KALBİ: DOĞU KUDÜS

Tam yarım asırdır devam eden bu işgalin en yakıcı şekilde hissedildiği yer ise Doğu Kudüs.
Doğu Kudüs'te yarım asırdır devam eden İsrail işgalinin tarihçesi şöyle:
Müslümanların ilk kıblesi ve Hazreti Muhammed'in Miraç yolculuğuna çıktığı yer olan Mescid-i Aksa ile Hristiyan ve Yahudilerin en kutsal mekanlarına ev sahipliği yapan Doğu Kudüs, 1917'de Osmanlı egemenliğinden çıktığından beri sıkıntılı günler yaşıyor.
Kudüs yarım asırdır işgal altında
İngiliz manda yönetiminin bir asır önce şehri işgal etmesi, Filistinliler için de bir nevi sürgün ve savaşların başlangıcı oldu. İsrail'in 1948'de şehrin batısını, 1967'de de doğusunu işgal etmesiyle Kudüs'ü Yahudileştirme faaliyetleri büyük hız kazandı.

ÖZEL STATÜDEN GASP EDİLEN KENTE

Doğu Kudüs'ün statüsü Filistin-İsrail meselesinin çözümünün önünde duran en büyük engellerden biri. Birleşmiş Milletler'in (BM) tarihi Filistin topraklarını Yahudiler ve Araplar arasında pay etmek üzere yayımladığı 1947 tarihli planda, Kudüs'ün özel bir statüye tabi tutularak uluslararası toplumun kontrolüne verilmesi öngörülüyordu.
Kudüs'e verilen bu özel statünün sebebi üç semavi din için de kutsal şehir olmasından kaynaklanıyordu.
Siyonist güçler 1948 yılındaki savaşta Kudüs'ün batısını ele geçirdi. Ürdün'ün kontrolünde olan surlarla çevrili eski Kudüs'ün doğusunu da 1967'de ele geçiren İsrail, uluslararası hukuku ihlal ederek şehirde İsrail yasalarının geçerli olduğunu ilan etti. İsrail, bu şekilde Doğu Kudüs'ü de fiili olarak ilhak etmiş oldu.
İsrail meclisi 1980'de kabul ettiği bir yasayla Kudüs'ü doğusuyla batısıyla İsrail'in "birleşik başkenti" ilan etti. Böylece Doğu Kudüs'ün ilhakı resmiyet kazanmış oldu.
Buna karşılık BM Güvenlik Konseyi (BMGK) 1980 yılında İsrail'in Doğu Kudüs'ü ilhak ederek başkent ilan etmesini geçersiz sayan 478 sayılı kararı kabul etti.

ABD'NİN İKİ YÜZLÜ TAVRI

ABD dahil uluslararası toplum Doğu Kudüs'ü işgal altında sayıyor. Ayrıca hiçbir ülke Doğu veya Batı Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımıyor. İsrail'i tanıyan tüm ülkelerin büyükelçilikleri Tel Aviv'de bulunuyor.
İsrail'in yasa dışı şekilde Doğu Kudüs'ü ilhak etmesi, uluslararası hukuktaki "işgalci güç, işgal ettiği topraklar üzerinde hakimiyet hakkına sahip değildir" ilkesinin ihlali anlamına geliyor.

VATANSIZ MİLLET: FİLİSTİNLİLER

İsrail'in Doğu Kudüs'ü fiilen ilhak etmesine rağmen burada yaşayan Filistinliler İsrail vatandaşı sayılmıyor ve vatandaşlık haklarından yararlanamıyor. Doğu Kudüs'te yaşayan 420 bin civarındaki Filistinli, İsrail makamlarının verdiği "Kudüs Kimlik Kartı" ile şehirde sürekli ikamet etme iznine sahip.
Söz konusu Filistinliler aynı zamanda Ürdün pasaportuna da sahipler ancak bu pasaportlarda da vatandaşlık numarası bulunmuyor. Bu nedenle tam olarak Ürdün vatandaşı da sayılmayan Doğu Kudüslü Filistinlilerin Ürdün'de çalışma ve devlet hizmetlerinden yararlanma hakkı da yok.
Bir nevi arafta kalan Doğu Kudüs'teki yüz binlerce Filistinli, ne İsrail ne Ürdün ne de Filistin vatandaşlığına sahip oldukları için "devletsiz" yaşıyor.

YAHUDİLEŞTİRME POLİTİKASI VE SÜRÜLEN FİLİSTİNLİLER

İsrail vatandaşlığı bulunmayan ancak İsrail makamlarının verdiği Kudüs Kimlik Kartı ile şehirde sürekli ikamet izni olan Filistinlilerin, bu hakları da çeşitli bahanelerle ellerinden alınabiliyor. Bu nedenle Doğu Kudüs'teki 420 binin üzerindeki Filistinli sürekli olarak doğdukları şehirden sürülme korkusuyla yaşıyor.
Bu Filistinlilerin Doğu Kudüs'te yaşamaya devam edebilmeleri için İsrail'in belirlediği bir dizi talebi yerine getirmesi gerekiyor. İster yabancı bir ülke, ister Batı Şeria olsun belli bir süre Doğu Kudüs'ün dışında yaşayan Filistinlilerin ikamet izinleri iptal edilerek şehre dönme hakları ellerinden alınıyor.
Doğu Kudüs'te ev yapmalarına izin verilmeyen Filistinliler bu şekilde şehrin dışına çıkmaya zorlanırken, Kudüs dışında ikamet ettikleri tespit edilenlerin de bir daha şehre dönmesi yasaklanıyor. Aile üyelerinden birinin İsrail'in "terör" olarak nitelediği saldırılara karışması da tüm ailenin Kudüs'ten sürülme sebebi sayılıyor.
İsrailli insan hakları kuruluşu B'Tselem'in yayımladığı verilere göre, İsrail 1967'den bu yana 14 bin Filistinlinin ikamet iznini iptal ederek Doğu Kudüs dışına sürdü.
Bununla birlikte İsrail, dünyanın neresinde olursa olsun tüm Yahudileri İsrail'e gelerek Doğu Kudüs dahil istedikleri yere yerleşmeleri ve vatandaşlık almaları için teşvik ediyor.

11 Ağustos 2018 Cumartesi

İdlib düğümü nasıl çözülecek?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Rejim güçleri her ne kadar hızını almış bir şekilde ilerliyor olsa da İdlib’e yönelik kapsamlı bir operasyonun önünde ciddi engeller söz konusu. Bu engeller nedeniyle “geniş çaplı” operasyonun kesin olmadığı söylenebilir.



Suriye’nin Ürdün sınırında yer alan Dera ve İsrail sınırında yer alan Kuneytra vilayetindeki muhalif bölgeleri Rusya, ABD ve Ürdün arasında varılan anlaşma neticesinde çatışmasızlık bölgesi ilan edilmişti. Ancak ülkenin orta kesimlerindeki operasyonlarını sonlandıran Suriye rejimi güçleri yeni hedef olarak bu iki vilayete yöneldi.
Rusya, bu süreçte sorunun tarafları olan ABD, Ürdün, İsrail, Suriye ve muhalifler ile görüşerek güney Suriye cephesi konusunda bir çözüm haritası oluşturmaya çalıştı. İsrail ve ABD’nin güney Suriye cephesine ilişkin temel kaygısı İran ve İran destekli milis grupların bu bölgeye girmesi. ABD ve İsrail, söz konusu güçlerin güney cephesi operasyonuna katılmaması ve İsrail sınırından 80-90 km içeri çekilmesi karşılığında operasyona karşı sesini yükseltmedi. ABD ise uzun yıllardır desteklediği güney cephesindeki Suriyeli muhalifleri rejim karşısında yalnız bıraktı.
Bu mutabakat çerçevesinde Rusya destekli Suriye güçleri haziran ayının ortasında güney cephesi operasyonuna başladı ve ilk olarak Dera şehri yaklaşık üç hafta boyunca havadan hedef alındı. Rejim güçlerinin hızlı ilerleyişi neticesinde muhalifler ile müzakere ve ateşkes süreci başladı. Rusya’nın arabuluculuğunda gerçekleşen görüşmeler sonucunda, muhaliflerin ağır silahlarını teslim etmesi, Ürdün sınırı ve Nasib sınır kapısının rejime bırakılması, uzlaşmayı kabul etmeyen muhaliflerin aileleri ile birlikte İdlib veya Fırat Kalkanı bölgesine tahliye edilmesi konusunda uzlaşıya varıldı. 6 Temmuz’da neticelenen ateşkes anlaşmasını takiben, 12 Temmuz’da rejim ve destekçileri Dera şehir merkezine girerek kontrolü sağladı. Buna paralel olarak Suriye rejimi kısa süre içinde Kuneytra’da da kontrolü ele aldı ve Golan Tepeleri sınırına ulaşmayı başardı. Dera ve Kuneytra operasyonlarının ortaya çıkardığı en önemli sonuç, İsrail ve Ürdün hükümetlerinin kendi sınırlarında Suriye rejim güçlerinin varlığını kabul etmiş olmasıydı.
Muhtemel İdlib operasyonu ve riskler Bu operasyonlar ile konumunu daha da güçlendiren Şam’ın bir sonraki hedefinin Türkiye sınırında yer alan İdlib olması bekleniyor. Hem Suriyeli siyasi ve askeri yetkililerce yapılan açıklamalar hem de Dera sonrasında Suriye ordusunun elit unsurları “Kaplan Güçleri”nin İdlib çevresinde konuşlanmaya başlaması bu ihtimali güçlendiriyor. Suriye ordusu her ne kadar hızını almış bir şekilde ilerliyor olsa da İdlib’e dönük kapsamlı bir operasyonun önünde ciddi engeller söz konusu. Bu engeller nedeniyle İdlib’e dönük “geniş çaplı” operasyonun kesin olmadığı söylenebilir.
Operasyon zorlaştıran ilk faktör, İdlib’de aşırı yoğunlaşmış sivil ve silahlı insan sayısı. Suriye genelindeki ateşkes anlaşmalarının sonucunda bütün sivil ve silahlı unsurlar İdlib’e nakledilmişti. Bu çerçevede İdlib’de 3 milyon civarında sivil nüfus barınıyor. İkinci olarak farklı gruplara mensup yaklaşık 80 bin civarında savaşçı da İdlib’de konuşlanmış durumda. Dolayısıyla İdlib’e yönelik askeri operasyonun ağır bir insani krize ve Türkiye’ye dönük bir göç dalgasına yol açması kesin. Göç dalgası Avrupa’nın da güvenliğini riske edeceği için bu sefer uluslararası tepkinin diğer bölgelerdeki operasyonlara göre yüksek olması beklenebilir.
Ancak bundan önemlisi İdlib’deki yoğun muhalif savaşçı varlığı, Suriye ordusunun operasyonunun başarı şansını düşürebilir. İdlib’de dört muhalif çatı yapılanmanın varlığından bahsedilebilir. Bunlar Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), Nureddin Zengi ve Ahrar eş-Şam gruplarının birleşmesi ile kurulan Suriye Özgürlük Cephesi (Cephe Tahrir Suriya-CTS), İdlib’in halen en güçlü grubu olan ve El-Kaide ile bağını kopardığını açıklayan Heyet Tahrir Şam (HTŞ) ve son olarak HTŞ’den ayrılan El-Kaideci unsurların Şubat 2018 tarihinde kurdukları Hurras ed-Din’dir. Bunlara halen hiçbir çatı yapılanma içine girmeden bağımsız hareket etmeyi tercih eden Türkistan İslami Partisi gibi gruplar da eklenebilir. Bu oluşumlar son döneme kadar İdlib’in kontrolü konusunda kendi aralarında yoğun bir çatışma içindeydi. Ancak olası bir rejim saldırısı durumunda söz konusu çatı yapılanmalar, el-Kaide unsurlarını içine almayacak şekilde ortak tehdide karşı kolayca bir araya gelebilir. İdlib operasyonunun gündeme gelmesi ile bu yönde ilk adım atıldı ve ÖSO grupları CTS ile birleştiklerini açıkladı.
Rejim Rusya'dan beklediği desteği alamayabilir İdlib operasyonunu zorlaştıran ikinci faktör Türkiye’nin pozisyonu ve bölgedeki askeri varlığıdır. İdlib, Suriye ordusunun son dönemde ele geçirdiği muhalif bölgelerden farklı olarak Türkiye açısından yaşamsal önem taşımakta; zira bu operasyonun Türkiye’ye doğrudan yayılma etkisi göstermesi söz konusu. Bu nedenle Türkiye’nin kendisi ile koordine edilmeden düzenlenecek bir operasyona karşılık verme ihtimali yüksek. İkincisi İdlib 12 adet Türk gözlem noktası ile çevrelenmiş durumda ve İdlib’in güvenliği, anlaşma kapsamında fiilen Türkiye’ye bırakılmış durumda. Türkiye’nin gözlem noktalarındaki askeri varlığı caydırıcı çapta olmasa da TSK unsurlarına dönük herhangi bir saldırı Türk ordusunu çatışmanın içine çekecektir. İdlib’in Türkiye ile sınır olması da Türkiye’nin gerektiğinde İdlib’deki gelişmelere müdahil olmasını sağlayacaktır. Bu durum diğer bölgelerdeki savaşlarda muhaliflerin sahip olmadığı bir avantaj idi.
İdlib operasyonunu engelleyecek ya da sınırlandıracak en önemli faktör ise Rusya’nın pozisyonu olacaktır. Rusya Astana sürecinin çökmemesi, Türkiye ile işbirliğinin sürmesi için Türkiye ile Suriye’nin karşı karşıya gelmemesine yönelik çaba sergileyecektir. Suriye’de Türkiye ile işbirliğine önem veren Rusya, İdlib operasyonunu Türkiye ile koordine etmeye açık olacaktır. Buna dönük olarak bazı çabalar söz konusu. Temmuz 2018 ayının son haftasında Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Lavrentiev başkanlığındaki Rus heyet Türkiye’ye gelerek görüşmeler gerçekleştirdi. Bu görüşmelerde İdlib konusunun da ele alınmış olması yüksek ihtimal. Türkiye 7 Eylül tarihinde de Rusya, Almanya ve Fransa’nın katılacağı “mülteciler ve Suriye’nin yeniden inşası” konu başlıklı zirveye evsahipliği yapacak. Bu zirve de Suriye’de Türkiye-Rusya işbirliğinin sürmeye devam edeceğinin bir göstergesi. Bütün bu nedenlerle Rusya’nın İdlib operasyonu konusunda Suriye rejimine beklediği tam desteği vermesi söz konusu olmayabilir.
En muhtemel senaryo, anlaşmaya varılması İdlib operasyonunun başlaması ve çapının belirlenmesi konusunda İran’ın pozisyonu da etkili olacak. İran, Rusya’dan farklı olarak tüm muhalif unsurları ortadan kaldırana kadar askeri mücadelenin devam etmesini savunuyor. Bu açıdan Şam’ın beklentilerine daha yakın durduğu söylenebilir. İran ve Rusya arasındaki bu görüş farklılığı en net olarak Afrin operasyonunda su yüzüne çıkmıştı. Rusya Afrin operasyonunda tarafsız kalırken İran destekli milis unsurlar ve rejime bağlı güçler YPG’ye destek olmak için Afrin’e girmişti. Ancak Rusya’nın tarafsız kalması ile Türkiye rahat bir şekilde YPG ile birlikte savaşan bu unsurları da hedef alarak etkisiz hale getirmişti. İdlib konusunda da benzer bir durum yaşanmıştı. Türkiye her ne kadar üçlü anlaşma kapsamında İdlib’e asker göndermiş olsa da bundan çok memnun olmayan İran’a bağlı milis güçler, Türk ordusunun intikali sırasında saldırı gerçekleştirmişti. İran İdlib operasyonunun gündeme geldiği şu dönemde de muhtemelen Şam ile paralel şekilde şehri tamamen ele geçirecek ve muhalifleri yok edecek bir yöntem tercih ediyor. Ancak artan ABD baskısı sebebiyle İran bölgede giderek sıkışıyor. İran’ın İdlib konusundaki pozisyonunu belirleyecek faktör, yerel düzeydeki beklentilerinden ziyade daha geniş çerçevede çıkarlarının korunması olacaktır. İran’ın büyük baskı altına girmeye başladığı bu dönemde Türkiye’yi tamamen karşısına alacak bir hamlede bulunması zor görünüyor.
Bütün bu faktörler nedeniyle İdlib’e dönük geniş kapsamlı askeri harekatın kesin olmadığı söylenebilir. Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Lavrentiev de bunu destekler şekilde “İdlib’e geniş çaplı operasyonun gündemlerinde olmadığı” açıklaması yaptı. Muhtemel senaryo, İdlib konusunda bir anlaşmaya varılması. Bu anlaşmanın nasıl olabileceğinin ipucu yine Lavrentiev’in açıklmasında gizli. Rus yetkili “El-Kaide sorununun çözülmesi durumunda İdlib operasyonuna gerek kalmayacağını” belirtti. Dolayısıyla İdlib için en muhtemel senaryo sadece radikal unsurlara ve bunların kontrol ettiği bölgelere dönük sınırlı bir operasyon. Suriye rejimi Rusya desteğini almadan bağımsız olarak geniş çaplı bir operasyon başlatabilir. Ancak bu şartlar altında gerçekleşecek bir operasyonun başarı şansının düşük veya en iyi ihtimalle aşırı maliyetli olacağı söylenebilir.

16 Ocak 2018 Salı

İsrail'den Arap ülkelerine hicaz demiryolu projesi

İsrail hükümetinin, İsrail'le bazı Arap ülkelerini birbirine bağlayacak bir demiryolu inşa etmeyi planladığı iddia edildi.

İsrail basını, İsrail Devleti'ni Suudi Arabistan'a bağlayacak olan demiryolu hattının inşa edileceğini yazdı.

İsrail'den Arap ülkelerine hicaz demiryolu projesi

Yedioth Ahronoth gazetesinin haberinde, İsrail'i Ürdün'e, oradan da Irak ve Suudi Arabistan'a bağlayacak demiryolu projesi için ilk adımın, İsrail Parlamentosu Knesset'te onaylanan, 2019 bütçesine söz konusu hat için 4,5 milyon dolar tahsis edilmesini içeren bir madde konulmasıyla atıldığı öne sürüldü.

İsrail'den Arap ülkelerine hicaz demiryolu projesi

ARAP ÜLKELERİ İSRAİL'E BAĞLANIYOR

Projenin ilk kısmı olan Kuzey İsrail demiryolu istasyonunun açılması ve hattın Ürdün sınırındaki Şeyh Hüseyin Sınır Kapısı'na iletilmesinden oluştuğu belirtildi.

İsrail'den Arap ülkelerine hicaz demiryolu projesi

Bununla birlikte projenin İsrail'in Ürdün üzerinden sevkiyat yaptığı Irak ve Suudi Arabistan gibi ülkeleri de kapsadığı öne sürülürken, henüz ikili anlaşmaların bulunmadığı, ancak anlaşmaya varmaları durumunda demiryolu hattının Irak ve Suudi Arabistan'a kadar uzatılabileceği belirtildi.

KUVVETLİ TİCARET BAĞLARI

İsrail'in, Körfez ülkeleri ile Irak'ın dışarıya ihraç ettiği malların İsrail limanları üzerinden nakliyatının yapılması için El-Celil bölgesinde ticari sınır kapısı açacağı duyuruldu.
Söz konusu Arap ülkeleri arasında sadece Ürdün'ün, (1994'te iki devlet arasında imzalanan anlaşma doğrultusunda) İsrail'le bağlantısı bulunuyor. Bu demiryolu projesi kapsamında inşa edilecek olan tünel ve köprüler ile ülkelerin birbirine bağlanması, ağın genişletilmesi hedefleniyor.

İSRAİL İLE ARAPLARIN FLÖRTÜ

Trump'ın ABD Suudi Arabistan ziyareti sonrasında gelen Suudi Arabistan-İsrail eksenindeki diyalog, bir anda coğrafyaya yayılmış, Orta Doğu ve Körfez'de kirli bir İsrail ittifakı ortaya çıkmış oldu.

İsrail'den Arap ülkelerine hicaz demiryolu projesi

İttifak öyle bir noktaya geldi ki, zamanında Osmanlı'ya ait olan ve hilafet tarafından yaptırılan hicaz yolunun, Siyonist İsrail devletine yaptırılması planlanıyor.

11 Aralık 2017 Pazartesi

İşgalin 100. yılında Kudüs en zor günlerini yaşıyor

İngilizler'in bundan tam 100 yıl önce bu hafta işgal ettiği Kudüs, bugünlerde en zor zamanlarından birini yaşıyor. Kudüs'te 9 Aralık 1917'den beri devam işgal, ABD Başkanı Trump'ın burayı "İsrail'in başkenti" olarak tanıma planıyla yeni bir boyut kazandı.

 TRUMP'ın Kudüs kararını açıkladığı geçen çarşamba akşamından bu yana İsrail güçlerinin saldırılarında 4 Filistinli şehit oldu, bin 487 Filistinli yaralandı, 150 Filistinli de gözaltına alındı. Kudüs, 9 Aralık 1917'de Osmanlının elinden çıkarak İngiliz işgali sömürge yönetimine girdi. İsrail'in 1948'de batısını, 1967'de de doğusunu işgal etmesiyle Kudüs'ü Yahudileştirme faaliyetleri büyük hız kazandı.  İsrail 1980'de doğusuyla batısıyla bütün Kudüs'ü "birleşik başkenti" ilan ederek ilhak ettiğini duyurdu.
BM Güvenlik Konseyi, aynı yıl İsrail'in Doğu Kudüs'ü ilhak ederek başkent ilan etmesini geçersiz sayan 478 sayılı kararı aldı. ABD, 6 Aralık 2017'de Kudüs'ü "İsrail'in başkenti olarak" tanıdığını duyurdu. Uluslararası hukukun yasaklamasına rağmen Doğu Kudüs'te bugün 200 binin üzerinde Yahudi yerleşimci yaşıyor. Doğu Kudüs'te yaşayan 300 binin üzerindeki Filistinlinin hiçbir ülkeyle vatandaşlık bağı bulunmuyor. Doğu Kudüs'ün statüsü bugün Filistin-İsrailmeselesinin çözümünün önünde duran en büyük engellerden biri olarak görülüyor.
İngilizlerin bundan tam 100 yıl önce bu hafta işgal ettiği Kudüs, bugünlerde en zor zamanlarından birini yaşıyor.
Kudüs'te 9 Aralık 1917'den beri devam işgal, ABD Başkanı Donald Trump'ın burayı "İsrail'in başkenti" olarak tanıma planıyla yeni bir boyut kazandı.
Trump'ın Kudüs kararını açıkladığı geçen çarşamba akşamından bu yana İsrail güçlerinin saldırılarında 4 Filistinli şehit oldu, bin 487 Filistinli yaralandı. İsrail güçleri Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te de toplam 150 Filistinliyi gözaltına alındı.
Kadim Kudüs belki de artık tarihinde hiç olmadığı kadar yalnız ve tenha.
Çünkü Batı Şeria'da yaşayan 3 milyona yakın Filistinli, İsrail'in etraflarına ördüğü duvardan dolayı Kudüs'e giremiyor. Abluka altındaki Gazze Şeridi'nde yaşayan 2 milyon Filistinlinin de Kudüs'e girişi yasak.
Vatanlarından sürülerek dünyaya dağılan 5 milyon civarındaki Filistinli mülteci de en büyük rüyası olan Kudüs'e dönme imkanından yoksun. Bugün İsrail işgali altındaki Doğu Kudüs'te yaşayan Filistinli sayısı sadece 300 binin biraz üzerinde. Onlar da ev yıkımlarından tutuklamalara dek pek çok tehdit ve zorluklarla karşı karşıya. Trump'ın kararı ise şehirdeki halkın hissettiği öfke ve hayal kırıklığını daha da artırmış durumda.
İHTİYARLARIN DİLİNDEN KUDÜS'ÜN YAKIN TARİHİ
Eğer şehirde biraz yaşarsanız, İsrail'in Doğu Kudüs'ü işgal ettiği tarih olan 1967'yi hatırlayan ihtiyarlardan, "Kudüs'e eskiden Gazzelisi çilek getirir satardı, El Halillisi üzüm, Tulkerimlisi portakal getirirdi. Kudüs tüm Filistinlilerin buluşma noktasıydı. Özellikle cuma günleri surlarla çevrili bu kadim şehrin ana giriş kapılarından olan Şam Kapısı'nda ülkenin her yerinden gelen insanlara rastlayabilirdiniz. Şimdi ise burada kalabilenler bile Şam Kapısı'nda toplanmaktan çekinir oldu. Dükkanlar bile daha hava kararmadan kepenk indiriyor. İşgal askeri her köşede ellerinde tetikte bekliyor." şeklindeki serzenişleri sürekli duyarsınız.
Bu cümleler aslında Kudüs'ün içinde bulunduğu durumu gayet açık bir şekilde ortaya koyuyor. Peki Kudüs'ü bu hale getiren süreç nasıl başladı? Bu sorunun cevabı için yüz yıl öncesine gitmek gerekiyor.
9 ARALIK 1917'DE BAŞLADI
Müslümanların ilk kıblesi ve Hazreti Muhammed'in Miraç yolculuğuna çıktığı yer olan Mescid-i Aksa ile Hristiyan ve Yahudilerin en kutsal mekanlarına ev sahipliği yapan Kudüs, 1917'de Osmanlı egemenliğinden çıktığından beri sıkıntılı günler yaşıyor.
İngiliz manda yönetiminin bir asır önce şehri işgal etmesi, Filistinliler için de bir nevi sürgün ve savaşların başlangıcı oldu. İsrail'in 1948'de şehrin batısını, 1967'de de doğusunu işgal etmesiyle Kudüs'ü Yahudileştirme faaliyetleri büyük hız kazandı.
Gazze'den 2005'te çekilen İsrail, o zamandan bu yana abluka altında tuttuğu bölgede insani kriz yaşanmasına yol açarken, doğrudan ilhak ederek başkenti ilan ettiği Doğu Kudüs ve askeri yönetim altında tuttuğu Batı Şeria'yı Yahudileştirme politikalarını da sürdürüyor.
Suriye'de yaşanan iç savaştan yararlanan İsrail, iki yıl önce de işgal altında tuttuğu Golan Tepeleri'ni ilhak ettiğini duyurdu.
Filistinli Araplar, İsrail'in 1967'de Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze Şeridi, Sina Yarım Adası ve Golan Tepeleri'ni işgal etmesiyle sonuçlanan 6 Gün Savaşı'nın başladığı 5 Haziran'ı "Yevmu'n Nekse" (Kayıp Günü) adıyla anıyor.
Filistinliler Nekse'yi, 1948'de İsrail'in bağımsızlığını ilan etmesi anlamında kullandıkları "Nekbe'nin" (Büyük Felaket) devamı olarak görüyor.
Tam 50 yıldır devam eden İsrail işgalinin en yakıcı şekilde hissedildiği yer ise hiç şüphesiz Doğu Kudüs.
ULUSLARARASI TOPLUMUN TAVRI
Doğu Kudüs'te yarım asırdır devam eden İsrail işgalinin tarihçesi şöyle: Doğu Kudüs'ün statüsü Filistin-İsrail meselesinin çözümünün önünde duran en büyük engellerden biri. Birleşmiş Milletler'in (BM) tarihi Filistin topraklarını Yahudiler ve Araplar arasında pay etmek üzere yayımladığı 1947 tarihli planda, Kudüs'ün özel bir statüye tabi tutularak uluslararası toplumun kontrolüne verilmesi öngörülüyordu.
Kudüs'e verilen bu özel statünün sebebi üç semavi din için de kutsal şehir olmasından kaynaklanıyordu.
Siyonist güçler 1948'deki savaşta Kudüs'ün batısını ele geçirdi. Ürdün'ün kontrolünde olan surlarla çevrili Doğu Kudüs'ü de 1967'de ele geçiren İsrail, uluslararası hukuku ihlal ederek şehirde İsrail yasalarının geçerli olduğunu ilan etti. İsrail, bu şekilde Doğu Kudüs'ü de fiilen ilhak etmiş oldu.
İsrail meclisi 1980'de kabul ettiği bir yasayla Kudüs'ü doğusuyla batısıyla İsrail'in "birleşik başkenti" ilan etti. Böylece Doğu Kudüs'ün ilhakı resmiyet kazanmış oldu.
Buna karşılık BM Güvenlik Konseyi (BMGK) 1980'de İsrail'in Doğu Kudüs'ü ilhak ederek başkent ilan etmesini geçersiz sayan 478 sayılı kararı kabul etti.
ABD dahil uluslararası toplum Doğu Kudüs'ü işgal altında sayıyor. Öte yandan geçtiğimiz çarşamba gününe kadar hiçbir ülke Doğu veya Batı Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımıyordu. Ta ki Trump'ın "Kudüs İsrail'in başkentidir" yönündeki kararına kadar.
ABD, Trump'ın hamlesiyle Kudüs'ü "İsrail'in başkenti" olarak tanıyan ilk ülke oldu. Uluslararası toplumun tepkisini çeken Trump yönetimi, bölgenin kaosa sürükleneceği ve İsrail-Arap ihtilafının daha da çözümsüz hale geleceği yönündeki uyarıları göz ardı etti.
İsrail'i tanıyan tüm ülkelerin büyükelçilikleri Tel Aviv'de bulunuyor. Trump'ın kararına göre ABD, Büyükelçiliğini Tel Aviv'den Kudüs'e taşıyacak. İsrail'in Doğu Kudüs'ü yasa dışı şekilde ilhak etmesi, uluslararası hukuktaki "işgalci güç, işgal ettiği topraklar üzerinde hakimiyet hakkına sahip değildir" ilkesinin ihlali anlamına geliyor.
HİÇBİR ÜLKENİN VATANDAŞI DEĞİLLER
İsrail'in Doğu Kudüs'ü fiilen ilhak etmesine rağmen burada yaşayan Filistinliler İsrail vatandaşı sayılmıyor ve vatandaşlık haklarından yararlanamıyor. Doğu Kudüs'te yaşayan 420 bin civarındaki Filistinli, İsrail makamlarının verdiği "Kudüs Kimlik Kartı" ile şehirde sürekli ikamet etme iznine sahip bulunuyor.
Söz konusu Filistinliler aynı zamanda Ürdün pasaportuna da sahipler ancak bu pasaportlarda da vatandaşlık numarası bulunmuyor. Bu nedenle tam olarak Ürdün vatandaşı da sayılmayan Doğu Kudüslü Filistinlilerin Ürdün'de çalışma ve devlet hizmetlerinden yararlanma hakkı da yok.
Bir nevi arafta kalan Doğu Kudüs'teki yüz binlerce Filistinli, ne İsrail ne Ürdün ne de Filistin vatandaşlığına sahip oldukları için "devletsiz"  yaşıyor.
14 BİN FİLİSTİNLİ DOĞU KUDÜS'TEN SÜRÜLDÜ
İsrail vatandaşlığı bulunmayan ancak İsrail makamlarının verdiği  "Kudüs Kimlik Kartı" ile şehirde sürekli ikamet izni olan Filistinlilerin, bu hakları da çeşitli bahanelerle ellerinden alınabiliyor. Bu nedenle Doğu Kudüs'teki 420 binin üzerindeki Filistinli her an doğdukları şehirden sürülme korkusuyla yaşıyor.
Doğu Kudüs'teki Filistinlilerin burada yaşamaya devam edebilmeleri için İsrail'in belirlediği bir dizi talebi yerine getirmesi gerekiyor. İster yabancı bir ülke, ister Batı Şeria olsun belli bir süre Doğu Kudüs'ün dışında yaşayan Filistinlilerin ikamet izinleri iptal edilerek şehre dönme hakları ellerinden alınıyor.
Doğu Kudüs'te ev yapmalarına izin verilmeyen Filistinliler bu şekilde şehrin dışına çıkmaya zorlanırken, Kudüs dışında ikamet ettikleri tespit edilenlerin de bir daha şehre dönmeleri yasaklanıyor. Aile üyelerinden birinin İsrail'in "terör" olarak nitelediği saldırılara karışması da tüm ailenin Kudüs'ten sürülme sebebi sayılıyor.
İsrailli insan hakları kuruluşu B'Tselem'in yayımladığı verilere göre, İsrail 1967'den bu yana 14 bin Filistinlinin ikamet iznini iptal ederek Doğu Kudüs dışına sürdü.
Buna karşılık İsrail, dünyanın neresinde olursa olsun tüm Yahudileri İsrail'e gelerek Doğu Kudüs dahil istedikleri yere yerleşmeleri ve vatandaşlık almaları için teşvik ediyor.
DOĞU KUDÜS'TE 200 BİN İLLEGAL YAHUDİ YERLEŞİMCİ YAŞIYOR
İsrail'in Doğu Kudüs'teki kontrolünü güçlendirme amacına matuf Yahudi yerleşim birimleri projeleri, uluslararası hukuka göre yasa dışı sayılıyor.
BM'nin aldığı çeşitli kararlara göre "işgalci bir gücün işgal altında tuttuğu topraklara nüfus taşıması" yasak.
Bu yasağı hiçe sayan İsrail 1967'den beri Doğu Kudüs'te bir düzineden fazla Yahudi yerleşim birimi inşa etti. Doğu Kudüs'teki bu yasa dışı Yahudi yerleşim biriminde bugün 200 binden fazla Yahudi yerleşimci yaşıyor.
Polis ve asker tarafından korunan Doğu Kudüs'teki Yahudi yerleşim birimlerine Yahudilerden başkasının girmesi yasak. Bazıları Filistin mahallerinin tam ortasında bulunan bu yerleşim birimleri şehri sarmış durumda.
Sol eğilimli İşçi Partisi yönetimindeki İsrail hükümetinin 1967'de başlattığı Yahudi yerleşim yerleri inşa planları, daha sonra iş başına gelen tüm hükümetler tarafından aralıksız sürdürüldü. İsrail yönetimi son olarak geçen ay Doğu Kudüs'te Yahudi yerleşimciler için 15 bin yeni konut inşa etme kararı aldı.
İsrail'in "Kanal 2" televizyonunun haberine göre İsrail yönetimi, Doğu Kudüs ve Batı Şeria'daki Yahudi yerleşim birimlerine bugüne kadar 20 milyar dolar harcadı.
FİLİSTİNLİLERİN EV YAPMASI ENGELLENİYOR
İsrail'in bu yerleşim birimlerine eklediği her bir konut, demografik yapının Yahudiler lehine değişmesi anlamına geliyor. İsrail makamları bir yandan Yahudi yerleşim yerlerini genişletirken diğer taraftan da şehirdeki yerleşik Arap nüfusun yeni konut inşa etmesinin önüne engeller çıkarıyor.
Bir Filistinlinin İsrailli belediyeden ev yapmak için izin almasının neredeyse imkansız olduğu şehirde, Filistinlilere ait 20 bin ev "ruhsatsız olduğu" gerekçesiyle İsrail güçlerince yıkılma tehlikesi altında bulunuyor.
Belediye ekipleri zaman zaman bu evleri yıkıyor ve yıkım masraflarını da Filistinlilere ödetiyor.
ŞEHİR AYRIM DUVARI İLE FİLİSTİNLİLERDEN KOPARILIYOR
Doğu Kudüs'teki 420 bin Filistinlinin dörtte biri de 2003'te inşa edilen Ayrım Duvarı nedeniyle şehrin diğer bölgelerine geçemiyor. Ebu Dis, Ezeriye, Kufr Akab gibi yoğun nüfuslu mahalleler şehirden bu şekilde koparılan beldeler arasında yer alıyor.

Ayrım Duvarı aynı zamanda Batı Şeria'daki 3 milyona yakın Filistinlinin de Doğu Kudüs'e geçişini engelliyor. Abluka altındaki 2 milyon nüfuslu Gazze Şeridi'nden de kimse ne Batı Şeria'ya ne de Doğu Kudüs'e geçebiliyor. Böylece Doğu Kudüs tarihi hinterlandından koparılarak Filistinlilerden izole ediliyor.  (AA)

3 Ağustos 2017 Perşembe

ABD, DEAŞ'ı geri çekti, El- Kaide'yi namluya sürdü

Suriye’de Akdeniz’e uzanan terör koridoru için akla gelmedik adımlar atan ABD’nin kirli planını güvenlik kaynakları deşifre etti. Bölgede örtülü bir savaş var.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı iktidardan devirmek üzere Batılı güçlerin içerideki hainleri kullanarak planlanmış olduğu 15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden bir yıl geçti. On binlerce hain darbeci ve iş birlikçiyi hapse yollayan temizlik operasyonları sürüyor.

Türkiye’nin nasıl bir dönüşüm geçirdiğini içeride belki çok fark etmiyoruz. Fakat Fırat Kalkanı operasyonu ile Orta Doğu’daki yansımalarını iliklerimize kadar hissediyoruz.
Türkiye’nin Suriye’deki planları ne? Rusya ve ABD ile ilişkiler nasıl gelişti? AB ve ABD’nin terör listesinde yer alan PKK bugün nasıl müttefiki konumuna geldi? Bu soruların cevaplarını aradık.
Fırat Kalkanı operasyonu Cerablus-El-Bab ve Er-Rai üçgeninde beklemeye alınırken dikkatlerimiz Rakka’da. Dünya bölgede olan bitenleri PKK kaynakları üzerinden takip ediyor. Oysa Rakka’da inanılmaz bir tiyatro oyunu sergileniyor. 138 km sınırımızın olduğu İdlib’in 120 km’lik sınır hattı hiç beklenmedik bir şekilde El-Kaide bağlantılı grupların eline geçti. Hem de bir gecede...
Güvenlik kaynakları ve sahadaki birimler oldukça şaşkın. Gelinen durumu ‘beklenmedik’ olarak değerlendiriyorlar. Ancak her şartta bölgedeki hareketliliğe karşı koyacak pozisyonlarını koruyorlar.
400 DEAŞ’LI 2 BİN 500’E ÇIKTI
Cerablus, Dabık, Er-Rai derken El-Bab dünyanın en kanlı terör örgütü DEAŞ’tan Fırat Kalkanı operasyonuyla alındı. ABD ve DEAŞ ile mücadele koalisyonu üyesi ülkeler, harekât başlamadan önce Türkiye’ye destek sözü verdi. Ancak daha sonra bir anda bırakın deteği oerasyonun karşısında durdular. Hatta el altından DEAŞ’ı desteklediler.
Sahadaki kaynaklarımız El Bab’daki oyunu şöyle anlattı: “El-Bab’a 400 DEAŞ’lı terörist vardı. Bir anda sayı 2 bin 500 aştı. El-Bab, terörist dolup taştı. Bu DEAŞ’ın geçişine yol verildiği anlamına geliyordu. Karada DEAŞ ile mücadele ederken bir taraftan da askerimiz havadan hedef haline getirildi. Örgüte inanılmaz askeri lojistik sağlandı.”
Operasyonda yer almış bir komutanımız “Operasyonun son 20 gününde ellerimi havaya kaldırdım ve ‘Ey Allahım benim canımı al ama senin sancaktarlığını yapan bu orduya burada yedi düvele karşı yenik düşürme’ dedim” diyerek bölgedeki mücadele ruhunu özetliyor. Bu sözler FETÖ ve darbe sonrası yaşadıklarımızın ardından tartışma konusu yaptığımız ordumuzun, nelerle karşı karşıya kaldığını ortaya koyuyor.
ALGI OPERASYONLARI
Bir yanda içerideki FETÖ’cülerle mücadele eden Türkiye diğer yan da PKK ve DEAŞ’e karşı Suriye’de Fırat Kalkanı Operasyonu’nu başlattı ve başarısını yedi düvele gösterdi. Ülke, Terörizmle Mücadele Küresel Forumu (TMKF) da dahil olmak üzere teröre karşı kurulan uluslararası forumlara etkin bir şekilde katılım sağlamaya devam etti. Ancak ABD merkezli algı operasyonları aralıksız sürdü Dün “Türkiye DEAŞ’tan petrol alıyor” yalanı ortaya atıldı. Ve MİT tırları... 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrası ülkemizde ardı ardına patlayan bombalar... Ankara, kesin olarak ‘terör örgütü’ yani ‘düşman’ gördüğü Türkiye’deki DEAŞ ağlarına ocak ayının başından bu yana çok şükür göz açtırmıyor. Yılbaşından bu yana DEAŞ’ın Türkiye’ye sızmış olan unsurlarına yönelik yoğun operasyonlar yapılıyor/devam ediyor.
Şimdi oyunun bir başka versiyonu sergileniyor. DEAŞ’ı ABD’nin Orta Doğu’da Irak ve Suriye topraklarını yeniden şekillendirmek üzere kurdurduğu ortaya çıktı. İkinci adım PKK için kurulmak istenen terör hattı idi. Son gelişmeler planın ikinci safhasına geçildiğini gösteriyor. Nitekim ABD, PKK’nın Rakka operasyonunda kullanacağı lojistik kapasitesin 16 katından çok daha fazla yığınak yaptı. ABD bir yandan tiyatronun teknik sahnesini hazırlarken ve buna 2 milyar 800 milyon dolar harcarken sürecin algı ve psikolojik baskı aparatlarını da devreye sokuyor. Bu tablo, ABD’nin gelecekle ilgili PKK planlarının Rakka ile sınırlı olmayacağını ortaya koyuyor.
ABD’nin DEAŞ’la Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’ün, İdlib’deki terör örgütlerinin mevcudiyetiyle Türkiye’yi ilişkilendiren değerlendirmeleri tam da bu noktada çok önemli. Zira McGurk PKK’yı siyasallaştırma projesinin akıl hocası durumunda. Obama döneminde 3 defa direkten dönen McGurk, şimdilerde müthiş bir medya ve kamuoyu baskısı altında kalan ABD Başkanı Trump’ın iç siyasette başarı hikâyesi olarak kendi halkına pazarlamak istediği hikâyenin bir sahadaki aktörü konumunda. Ama aynı zamanda ABD’nin Orta Doğu’daki planlarının algı mesajlarını şekillendiren “esas oğlanı”...
AMAÇ İSRAİL’İN GÜVENLİĞİ
Gelelim McGurk’ün açıklamasının arkasındaki gerçeğe. ABD’nin açık niyetinin, Ürdün’den Türkiye sınırına uzanan, İsrail’in güvenliğini esas alan ve başta İran olmak üzere bölgede her geçen gün sayısı artan Şii silahlı güçlerin Akdeniz’e geçişini engellemek üzere bir koridor oluşturmaya çalışmak ortada. DEAŞ üzerinden bölgeyi şekillendirip son rötuşları PKK ve El Kaide üzerinden vermeye çalışan da ABD, Ürdün sınırına Rakka’dan kaçan Irak ve Suriye kökenli yerli unsurlarının üzerindeki DEAŞ kıyafetini çıkarıp El-Kaide elbise giydirerek sınır hatlarına sokan da...
DAŞE’LILAR ARTIK EL-KAİDELİ
Fırat Kalkanı operasyonun başladığı günlerde ÖSO içindeki bazı grupları ‘ayartıp’ kendisine çeken ABD, şimdilerde Ürdün sınırına kaçan DEAŞ teröristlerini bölgeden İsrail’e geçişlerini engellemek için, bir gecede El Kaide teröristi yaptığı unsurları İdlib’e taşıdı. Irak ve Suriye sınır hattındaki 7 Sünni Arap aşireti ve Ürdün merkezli 2 Arap aşiretlerin desteği ile yerel DEAŞ unsurları el Kaide unsurlarına dönüştürülüyor. Bölgede yerel kaynaklar, Rakka’dan kaçan 15 bin DEAŞ mensubu ile 2 bin 300’ün teröristin El Kaide’ye kaydırıldığı belirtiliyor. Buradaki temel amaç öncelikle İdlib’te El Kaide teröristlerinin bir kontrol alanı oluşturması, ardından Rusya’nın ikna edilip çatışmasızlık alanı ilan edilmesi ve Rusya ile Türkiye’nin girmesi planlanan İdlib’de Türkiye’nin dışarıda bırakılması. Sonrasında İdlib’i PKK’nın kontrolüne alıp ardından Tel Rıfat hattından yani Fırat Kalkanı operasyon alanının güneyinden Menbiç ve İdlib-Afrin hattını birleştirmek.
TÜRKİYE’YE ÖRTÜLÜ SAVAŞ
PKK’nın bu kadar silahlandırılmasının nedeni ise TSK’nın muhtemel müdahalesi karşında örgütü savaştırmak... ABD’nin gerçek niyeti bu kadar net. ABD’nin bir başka planı ise Türkiye’nin yapmayı planladığı ve diplomatik anlamda mesafe kat edilen Afrin operasyonunda önünü kesmek. Zira kaynaklarımız muhtemel bir operasyon durumunda Tel Rifat bölgesinde ABD eli ile PKK/YPG’nin hakimiyetinin kurulmasının arzulandığını belirtiyor.
Sahadaki silahlı muhaliflerin asıl hedefi, kendilerini boyunduruk altına sokmamak. Muhalifler, Esad yönetiminin kendilerini kullanarak DEAŞ ve Tahrir eş-Şam örgütlerini yok ettikten sonra kendilerini sırtlarından vurmasını arzu etmiyor. Tahrir eş-Şam’a karşı verilen mücadele, muhalifler için oldukça zor geçiyor. Zira teröristler, bazı cepheleri ve mahalleleri kontrol altında tutuyor. Muhalefet, terör örgütüne karşı beraber verilecek olan mücadelede, Esad yönetimi tarafından aldatılmayacağı konusunda emin olmak zorunda. Doğal olarak muhalifler, Rusya’nın bu konuda kendilerine bazı şartlar sunabileceğini ve terör gruplarına karşı Suriye ordusu ile mücadele ederken destek verebileceğini düşünüyor. Ancak Rusya’dan da henüz bu noktada bir ışık gelmiş değil. Yani söz konusu PKK olunca kimseden istediğimiz destek gelmiyor. Hâlihazırda Türkiye ile birlikte hareket eden ÖSO birimlerinin çoğu İdlib’den çekilmiş durumda.


MUSUL KONUSUNDA DİKKATLİ OLUNMALI

Musul’un yeniden yapılandırma sürecine dair Ankara’nın dikkatli olduğunu söyleyelim. Güvenlik birimlerimiz kuzey ve doğu Musul’u Başika üssünden dikkatle takip ediyor. Zira Başika üssünün ilk kurulduğu dönemde küçük gruplar hâlinde eğitildiğini ancak hâlihazırda tamamı Musullu olan Arap, Kürt Türkmen ve Ezidilerden oluşan bir tümenin hazır olduğunu belirtiyorlar. Güvenlik birimlerimiz için asıl önemli olan önümüzdeki günlerde yapılacak olan Telafer operasyonu. Zira Şii ve Sünni Türkmen kardeşlerimizin birbirine düşmemesi ve mezhep eksenli hareket eden ülkelerin kontrolüne geçmemeleri için olağanüstü çaba sarf ediliyor. 

23 Ekim 2020 Cuma

Körfez-İsrail normalleşmesi bölgede yeni dengelerin oluşumuna zemin hazırlıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Körfez ülkelerinin son dönemde İsrail’le zaten normal olan ilişkilerini alenileştirme kararı alması Orta Doğu bölgesindeki güç ve güvenlik mimarisinde yeni dengeler ortaya çıkaracak bir potansiyel taşıyor.



Başta Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olmak üzere Körfez ülkelerinin son dönemde İsrail’le zaten normal olan ilişkilerini alenileştirme kararı alması Orta Doğu bölgesindeki güç ve güvenlik mimarisinde yeni dengeler ortaya çıkaracak bir potansiyel taşıyor. BAE-Suudi ekseni, son dönemde takip ettiği politikalarla, bölgenin geleneksel ağırlık merkezini Kahire’den uzaklaştırarak Körfez ülkelerini Orta Doğu'nun yeni hegemon gücü haline getirme çabası Mısır, Ürdün ve Irak gibi ülkelerde derin bir rahatsızlığa neden oldu. Türkiye ve Katar’ın, Körfez bloğunun bölgesel politikalarından duyduğu rahatsızlığa ilaveten bölgenin sayılan önemli aktörlerinin de Körfez-İsrail yakınlaşmasını kendi çıkarları açısından bir tehdit olarak algılaması, bölgede oluşacak yeni dengelerin en önemli habercisi.

Körfez-İsrail yakınlaşmasını takiben bölgede oluşabilecek yeni dengelerin ilk işareti 13 Ekim’de Mısır, Ürdün ve Irak Dışişleri Bakanları arasında Kahire’de düzenlenen üçlü zirve oldu. 14 Ekim’de Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın Mısır’a yönelik mesajları, 22 Eylül’de el- Fetih ve Hamas yetkililerinin Ankara’da gerçekleştirdikleri uzlaşma gündemli toplantı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şeyh es-Sabah’ın vefatı üzerine Kuveyt’e düzenlediği taziye ziyareti de oluşabilecek bu yeni dengenin işaretleri olarak okunmalıdır.

Orta Doğu’nun geleneksel ağırlık merkezi Kahire’den uzaklaşırken

Son dönemde küresel siyasetin gündemine her ne kadar ağırlıklı olarak Doğu Akdeniz ve Kafkaslardaki gerginlikler hâkim olsa da Orta Doğu bölgesinde birbiri ardınca tarihi kırılmalar meydana geliyor. İlk olarak Körfez-İsrail normalleşmesi ile bölge siyasetinde önemli bir kırılma yaşanırken, ikinci olarak normalleşme anlaşmasının da doğal bir sonucu olarak Arap dünyasının ve Orta Doğu bölgesinin geleneksel ağırlık merkezinin Kahire’den uzaklaştığına şahit olduk. Her iki gelişme de bölge güç ve güvenlik mimarisinde önemli sonuçlar ortaya çıkaracak jeopolitik dönüşümlerdir.

Aslında bölgenin geleneksel ağırlık merkezi bir süredir Kahire’den uzaklaşmaktaydı. Özellikle Arap Baharı sürecinde Mısır’ın içeride yaşadığı istikrarsızlıklar ve ulusal gücünün azalması, üstüne Körfez’in statükocu bloğunun Bahreyn müdahalesi, Yemen savaşı gibi agresif politikaları, Riyad-Dubai eksenini bölge siyasetinde öncelikli bir konuma yükseltmişti. 3 Temmuz 2013 tarihinde gerçekleşen darbenin ardından iktidara gelen Sisi yönetiminin ekonomik, diplomatik ve siyasi açıdan Körfez monarşilerine dayanmak zorunda kalması, bölgedeki güç dengesinin üzerinde önemli sonuçları olmuştu. Kızıldeniz’deki Tiran ve Sanafir adalarının Suudi Arabistan’a terk edilmesi, Mısır’ın Yemen savaşı ve Katar krizinde Körfeze eklemlenmek zorunda bırakılması ve son olarak Libya’da, Körfez’in bölgesel politikaları için Mısır ordusunun sahaya sürülmeye zorlanması Kahire’nin bölgesel güç denklemindeki rolünün azalmasının en önemli göstergeleri/sonuçlarıdır. Tüm bu gelişmelere ilaveten Körfez-İsrail normalleşmesi, Orta Doğu bölgesinin geleneksel ağırlık merkezini kesin bir şekilde Kahire’den uzaklaştırdı. Son dönemde yaşanan bu gelişmelerle Mısır sadece Arap-İsrail ilişkilerinde ve Filistin meselesindeki ayrıcalıklı konumunu kaybetmekle kalmadı; bu gelişmeler aynı zamanda Mısır’ın bölge jeopolitiğindeki eşsiz konumunu sarstı ve bölgedeki askeri avantajlarını da yok etti.

Son gelişmelerle Mısır sadece Arap-İsrail ilişkileri ve Filistin meselesindeki ayrıcalıklı konumunu kaybetmekle kalmadı; bu gelişmeler aynı zamanda Mısır’ın bölge jeopolitiğindeki eşsiz konumunu sarstı ve bölgedeki askeri avantajlarını da yok etti.

Bölgesel düzlemde Mısır’ın yaşadığı bu kayıpların sebeplerinden üç tanesi özellikle öne çıkıyor; Suudilerin Kızıldeniz kıyısına inşa etmeyi düşündükleri devasa turizm merkezi (NEOM), Körfez enerji kaynaklarının Kızıldeniz’in bay-pas edilerek Doğu Akdeniz’e taşınmasına yönelik projeler ve İran-Körfez rekabetinde Mısır’ın askeri, demografik ve entelektüel avantajlarının kaybolması.

İlk olarak, Kızıldeniz geleneksel olarak Mısır’ın nüfuz sahası iken son dönemde Yemen savaşı ve Vizyon 2030 projesi ile Körfez aksının yakından ilgilendiği bir bölge olmaya başladı. Bu dönemde Körfez ülkelerinin Kızıldeniz’i bir iç deniz haline getirmek için yoğun bir çaba içine girdiklerine şahit olduk. Suudilerin Kızıldeniz’deki insansız 50 adayı seçkin bir turizm merkezine dönüştürmeyi de içeren projenin toplam alanı 34 bin kilometrekare olup (yaklaşık Belçika kadar) Maldivler, Seyşeller, Bali ve Hawaii’nin toplam büyüklüğü kadardır. NEOM projesi, milli geliri önemli ölçüde turizm gelirlerine bağlı olan Mısır için ciddi ekonomik zorluklara yol açacaktır. Mısır’ın, Suudilerin bu alanda yapacakları trilyon dolarlık bir yatırımla rekabet edebilmesinin imkânsız olması, bölgedeki ekonomik avantajların Körfez’e kaptırılması sonucunu doğuracaktır. İsrail’in Kızıldeniz’e çıkış kapısı olan Akabe körfezinin ağzındaki Tiran ve Sanafir adalarının Suudilere kaptırılması da Kızıldeniz jeopolitiğinde Mısır’ın azalan gücünün başka bir işaretidir.

İkinci olarak, Körfez-İsrail yakınlaşmasıyla, yaklaşık 150 yıldan beri küresel enerji ve ticaret için hayati önemde olan Süveyş kanalı, İsrail üzerinden Körfez’den Doğu Akdeniz’e oluşturulacak yeni alternatif rotalarla bu önemini kaybedecektir. Suudi hava sahasının İsrail uçaklarına açılması, İsrail-Körfez arasında yeni raylı sistemler ve petrol boru hatları projeleri, Süveyş’in hem jeopolitik önemini hem de Mısır ulusal refahı için sağlaması beklenen katkıyı anlamsız kılacaktır. Bu noktada Sisi’nin darbe ile yönetime geldiğinde Mısır’ın kıt kaynaklarından 8 milyar dolardan fazla para harcayarak Süveyş kanalını genişlettiğini hatırlatmak gerekiyor. Son dönemde yaşanan bu gelişmeler hem Süveyş kanalının geleneksel önemini azaltacak hem de Sisi yönetiminin yaptığı bu büyük yatırımı çöp haline getirecek bir potansiyel taşıyor.

Son olarak Mısır yaklaşık elli yıldan bu yana Körfez-İran rekabetinde Körfez güvenliğinin en önemli dayanaklarından biri olmuştur. Körfezin statükocu ekseni açısından, bu yönüyle, Mısır, Körfez güvenliğinin ve istikrarının en önemli güvencesidir. Özellikle günümüze kadar, İran’ın Levant bölgesinde ve Doğu Akdeniz’deki nüfuzunu sınırlayabilecek yegâne aktör olması, Mısır’ı Körfez açısından vazgeçilmez kılan önemli faktörlerden biriydi. Ancak Körfez-İsrail yakınlaşması hem İran’ın bölgede askeri olarak dengelenmesinde hem de İran nüfuzunun Doğu Akdeniz ve Levant’da sınırlandırılmasında Mısır’ın bu ayrıcalıklı rolünü ortadan kaldırdı. Çünkü İsrail, hem askeri kapasitesine hem de Batı ile kurduğu yakın ilişkilere güvenerek gerektiğinde Suriye, Lübnan, Irak ve bölgenin diğer ülkelerinde hava saldırıları ile İran karşısında sahada etkili bir mücadele yürütebiliyor. Son dönemde Mısır ordusunun Körfez ekseni tarafından Libya çöllerinde Mısır ulusal çıkarı için hiçbir değeri olmayan bir mücadeleye zorlanması da Mısır’ı geleneksel nüfuz alanlarından uzak tutma çabalarından biri olmuştu.

Körfez-İsrail yakınlaşmasını yol açacağı siyasi ve ekonomik sonuçlar bakımından kendi ulusal çıkarlarına yönelik bir tehdit olarak algılayan aktörler arasındaki yakınlaşma, ABD seçimleri sonucuna da bağlı olarak, önümüzdeki dönemde daha görünür bir hal alabilir.

Türkiye’nin bölge siyasetinde yükselen profili

Arap Dünyası’nın ve Orta Doğu’nun geleneksel ağırlık merkezinin Kahire’den uzaklaşmasına yol açan ikinci etken Türkiye’nin bölge siyasetinde yükselen profilidir. Doğu Akdeniz, Kafkaslar ve Orta Doğu bölgesindeki kriz alanlarında Türkiye’nin artan ağırlığı bölgede Türkiye’nin dışlandığı bir politikanın başarı şansını azaltmakta. Orta Doğu özelinde Filistin meselesinde Türkiye’nin Körfez ve Mısır’ın geleneksel ağırlığına meydan okuyacak bir kapasiteye ulaşması bu kanaatin en önemli göstergesidir.

Geçtiğimiz Ağustos ayı itibarıyla Körfez’in İsrail ile normalleşme girişimleri ortaya çıktığında hem ülkemizde hem de küresel ölçekte Katar’ın da Körfez ekseni gibi İsrail’le normalleşeceği, Türkiye’den uzaklaşarak Körfez ekseninin peşine takılacağına dair çok sayıda analiz yayımlandı. Ancak gelinen süreçte Katar’ın takip ettiği politika bu varsayımları haklı çıkarmadı. Üstelik son dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kuveyt ve Katar ziyaretleri ile Türkiye, Körfez’de İsrail ile normalleşmeden rahatsız olan önemli bir aktör Kuveyt’le ilişkilerini güçlendirmeye başladı. Bu son girişim, Körfez’de Filistin meselesindeki çatlağı derinleştirecek bir sonuç doğuracaktır. Bir taraftan Filistin meselesine sırtını dönme pahasına İsrail ile ilişkileri normalleştirme politikası takip eden BAE-Suudi ekseni, diğer taraftan İsrail’e mesafeli durarak Filistin davasına sahip çıkan Katar ve Kuveyt. Türkiye’nin bu iki Körfez ülkesi ile geliştirdiği yakın ilişkiler bölge siyasetindeki rolünü güçlendiriyor. Eylül ayı sonunda Filistinli gurupların (el-Fetih ve Hamas) Ankara’da gerçekleştirdikleri buluşma ise uzun yıllardır bu tür diplomatik girişimlerin mekânı olan Kahire’nin bölgesel meselelerdeki azalan önemini simgeleyen başka bir olay olmuştur.

Bölgede oluşması muhtemel yeni dengeler

Körfez’in İsrail ile normalleşerek Orta Doğu bölgesinin siyasi, ekonomik ve diplomatik merkezi haline gelme girişimi, bölgenin tüm aktörleri tarafından ciddi bir rahatsızlık kaynağı olarak görülüyor. Mısır, Ürdün ve Irak Dışişleri Bakanlarının Kahire’de düzenledikleri ve bu yıl üçüncüsü gerçekleşen zirve ile bu ülkeler bölgede oluşum aşamasında olan askeri, ekonomik ve diplomatik yeni bir bloğun işaret fişeğini ateşlemiş oldular. Her üç ülke de, başta Filistin meselesi olmak üzere bölge siyasetinden dışlanmışlık algısı ile İsrail-Körfez yakınlaşmasının kendi çıkarlarına vereceği olası zararları engellemek istiyor. Nitekim bu toplantıda görüşülen Irak’tan Akabe körfezine bir petrol boru hattı projesi, Körfez’in İsrail’in Aşkelon limanı üzerinden Doğu Akdeniz’e uzanacak boru hattına yönelik önemli bir meydan okumadır. Çünkü Irak’ın Ürdün ile kara sınırı, İsrail ile Körfez arasında doğrudan bir kara bağlantısını kesiyor. Ürdün’ün Körfez karşıtı bir blokta yer alması Körfez-İsrail ilişkilerindeki derinleşmeye önemli bir darbe vuracaktır. Mısır’ın bölgede alternatif blokların oluşumu için başlattığı diplomatik girişimler, Körfez ülkelerinin, içinde bulundukları ekonomik krizle de bağlantılı olsa da, Sisi yönetimini fonlamayı kesmelerinin en önemli sebeplerinden.

Türkiye, bu süreçte bir taraftan Katar ve Kuveyt’le ilişkilerini sıkılaştırma politikası takip ederek BAE-Suudi eksenini dengelerken diğer taraftan geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ın Mısır’a yönelik mesajları ile son dönemde bölgede yaşanan gelişmelerle önemi azalan Mısır ile yakın ilişkiler kurma niyetini gösteriyor. Türkiye ve Mısır arasında buzları eritecek bir yakınlaşma Körfez-İsrail yakınlaşması ile bölgede oluşan dengesizliği bertaraf edebilecek bir girişimdir.

Bölge siyaseti yakından takip edildiğinde son dönemde Körfez-İsrail yakınlaşmasının, başta Türkiye, Mısır ve Irak olmak üzere bölgedeki tüm aktörler nezdinde ciddi bir rahatsızlık ortaya çıkardığı kolaylıkla anlaşılabilir. Özellikle Körfez ülkelerinin iddialı ve maceracı politikalarının en önemli hamisi konumundaki Trump yönetiminin yaklaşan ABD seçimleri nedeniyle bir belirsizlik içinde olması bölgede Körfez-İsrail yakınlaşmasını kendi ulusal çıkarları açısından tehdit olarak algılayan aktörlerde bir hareketlenmeye sebep oldu. Şimdilik bazı işaretlerini gözlemlediğimiz Orta Doğu bölgesindeki muhtemel yeni dengelerin, ABD seçimleri sonucuna da bağlı olarak, önümüzdeki dönemde daha görünür bir hal alacağını söyleyebiliriz.

[Dr. Necmettin Acar Mardin Artuklu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanıdır]



20 Temmuz 2018 Cuma

'Yahudi ulus devlet yasası, etnik temizliğe hazırlık adımı'

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

FKÖ Genel Sekreteri Saib Ureykat, Yahudi ulus devlet" yasa tasarısının onaylanmasına "etnik temizliğe hazırlık adımı" ifadesiyle tepki gösterdi.

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Genel Sekreteri Saib Ureykat, İsrail devletini, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan ve tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı olduğunu vurgulayan "Yahudi ulus devlet" yasa tasarısının onaylanmasını, "etnik temizliğe hazırlık adımı" şeklinde değerlendirdi.
İsrail'de 'Yahudi ulus devlet' yasası kabul edildi
FKÖ ve Hamas 'Yahudi ulus devlet' yasasını kınadı
Yahudi Ulus Devlet Yasası: Irkçılığın 'meşrulaştırılması'
İsrail vatandaşı Filistinliler 'Yahudi ulus devlet' yasasını reddediyor
Dışişleri Bakanlığı: Yahudi Ulus Devleti yasası Filistinlilerin haklarını hiçe sayıyor
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay: Kudüs Filistin'in başkentidir
Ofisinden yapılan yazılı açıklamada Ureykat'ın, Ramallah kentinde Fransa Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu ve Kuzey Afrika Koordinatörü Jerome Bonnafont ile bir araya geldiği belirtildi.
Görüşmenin detaylarının verildiği açıklamaya göre Ureykat, yasanın, Doğu Kudüs'ün de dahil olduğu Batı Şeria'yı İsrail'e ilhak etmek ve Gazze'de ayrı bir devlet kurmak şeklindeki İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun planını destekler nitelikte olduğunu belirtti.
Yasanın Birleşmiş Milletler (BM) sözleşmeleri ve uluslararası kanunlara aykırı olduğunu kaydeden Ureykat, "Irkçılığı yasalaştıran bir devletin, BM'nin de içinde bulunduğu uluslararası kurum ve kuruluşlara üyeliği nasıl devam edebilir?" ifadesini kullandı.
Ureykat, 1967 sınırlarında iki devletli çözüme bağlı olduklarını vurguladı.

"Yahudi ulus devlet" yasa tasarısına ilişkin oylama sabah erken saatlerde yapılarak, 55 "hayır" oyuna karşılık 62 "evet" oyuyla meclisten geçmişti.

Yahudi ulusal devlet yasa tasarısı
İsrail'in bir anayasası olmadığı için devletin anayasası mesabesindeki "temel kanunlarının" içine girecek olan yasayla İsrail devleti, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlanıyor.

Halihazırda uygulamada var olduğu belirtilen ayrımcı politikaları yasayla hükme bağlayacak tasarıyla, Arapça resmi dil olmaktan çıkacak ve ülkenin tek resmi dili İbranice olacak. Bununla birlikte tasarının en çok tepki çeken diğer maddeleri arasında şu hükümler yer alıyor:

"Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail bir Yahudi devletidir, İsrail dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi anavatanıdır, hukukta bir boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacaktır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail'in başkenti Kudüs'tür."
Yasa tasarısında yer alan bir diğer madde olan "Tüm İsrail vatandaşları eşit haklara sahiptir." hükmünün ise diğer maddelerle çeliştiği, göstermelik olduğu belirtiliyor ve uygulamada bir anlam ifade etmeyeceği kaydediliyor.
Tasarıda, "İsrail, tüm dünyadaki Yahudilerin tarihi ana vatanıdır" denilerek Filistinlilerin bu topraklar üzerindeki tarihi varlığı ve hakları da görmezden gelinmiş oluyor.
İsrail dünyanın değişik bölgelerinde bulunan Yahudileri İsrail'e gelip yerleşmeye teşvik ederken, 1948'de vatanlarından sürdüğü Filistinlilere geri dönme hakkını tanımayı ise reddediyor.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay: Kudüs Filistin'in başkentidir.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay, Yahudi ulus devlet yasası hakkında, "Böyle bir yasa Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilemez. Kudüs Filistin'in başkentidir ve başkenti olarak da kalmaya devam edecektir." açıklamasında bulundu.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, onaylanan Yahudi ulus devlet yasasına ilişkin, "Böyle bir yasa Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilemez. Kudüs Filistin'in başkentidir ve başkenti olarak da kalmaya devam edecektir." ifadesini kullandı.
Fuat Oktay
Twitter
 Temel hak ve özgürlükleri yok sayan İsrail Parlamentosu, "Yahudi Ulus Devlet Yasası" adı altında evrensel hukuk ilkelerini zedelemiştir. Böyle bir yasa Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilemez. Kudüs Filistin'in başkentidir ve başkenti olarak da kalmaya devam edecektir.
Sosyal paylaşım sitesi Twitter'da paylaşımda bulunan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay, İsrail Meclisinde bugün onaylanan "Yahudi Ulus Devleti" yasasına ilişkin değerlendirmede bulundu.
Oktay, "Temel hak ve özgürlükleri yok sayan İsrailParlamentosu, 'Yahudi Ulus Devlet Yasası' adı altında evrensel hukuk ilkelerini zedelemiştir. Böyle bir yasa Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilemez. Kudüs Filistin'in başkentidir ve başkenti olarak da kalmaya devam edecektir." paylaşımında bulundu.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: İsrail'in 'Yahudi ulus devleti' kanununu kınıyoruz



Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın, "İsrail Parlamentosunda kabul edilen 'Yahudi ulus devleti' kanununu en sert biçimde kınıyoruz." değerlendirmesinde bulundu.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, AA muhabirine, İsrail Meclisinde bugün onaylanan "Yahudi Ulus Devleti" yasasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
İsrail'de 'Yahudi ulus devlet' yasası kabul edildi
Yahudi Ulus Devlet Yasası: Irkçılığın 'meşrulaştırılması'
İsrail Parlamentosunda kabul edilen "Yahudi ulus devleti" kanununu en sert biçimde kınadıklarını vurgulayan Kalın, "Filistin halkını kendi anavatanlarından yalnızca fiziksel olarak değil, yasal olarak da silme çabasını ifade eden bu ırkçı adımın kabul edilmesi kesinlikle mümkün değildir." ifadesini kullandı.

Uluslararası topluma çağrı

Kalın, açıklamasında şunları kaydetti:
"İlk kıblemiz olan Kudüs'ün başkent olarak ilan edilmesi ve Filistinlileri sistematik biçimde yerlerinden etmek için yeni yerleşimlerin kurulması kararlarını tanımıyor ve İsrail hükümetinin bir apartheid devleti kurma çabalarını reddediyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti olarak dost ve kardeş Filistin halkının uluslararası hukuktan doğan haklarını koruma noktasındaki kararlılığımızı tekrar ifade ediyor, uluslararası toplumu tüm dünyanın gözlerinin önünde yaşanan bu adaletsizliğe tepki vermeye çağırıyoruz."

Gazze sınırındaki gösterilerde 142 Filistinli şehit oldu

Gazze Şeridi'nde 30 Mart'tan bu yana yapılan barışçıl gösterilerde İsrail askerlerinin saldırıları sonucu 18'i çocuk 142 Filistinli şehit oldu, 16 bin 496 kişi yaralandı.
Gazze Şeridi'nde 30 Mart'tan bu yana yapılan barışçıl gösterilerde İsrail askerlerinin saldırıları sonucu 18'i çocuk 142 Filistinlinin şehit olduğu, 16 bin 496 kişinin yaralandığı bildirildi.
Gazze'deki Sağlık Bakanlığı Sözcüsü Eşref el-Kudra, yaptığı yazılı açıklamada, sınırda 30 Mart'tan bu yana yapılan gösterilerde İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu 18'i çocuk, 2'si kadın, 2'si sağlık personeli, 2'si basın mensubu olmak üzere 142 Filistinlinin şehit olduğunu belirtti.
Kudra, gösterilerde 4 bin 190'ı gerçek mermi, 529'u plastik mermi, 7 bin 421'i gazdan etkilenme, 4 bin 356'sı şarapnel ve muhtelif şekillerde 16 bin 496 kişinin yaralandığını ifade etti.
Yaralılardan 3 bin 126'sının çocuk, bin 362'sinin kadın olduğunu aktaran Kudra, göstericilerden 391'inin ağır, 3 bin 992'sinin orta, 12 bin 113'ünün hafif yaralandığını kaydetti.
Kudra, yaralılar arasında ampütasyon vakalarının da bulunduğunu, 60 kişinin vücudunun alt bölgesinden, 1 kişinin üst bölgesinden organ ya da uzvunun alındığını, 7 kişinin de parmaklarının kesildiğini ifade etti.
Sözcü ayrıca bölgede görev yapan 58 ambulansın zarar gördüğünü belirtti.
Filistinliler, Toprak Günü'nün 42. yılı nedeniyle 30 Mart'tan bu yana abluka altındaki Gazze Şeridi'nin İsrail sınırında "Büyük Dönüş Yürüyüşü" adı altında barışçıl eylemler düzenliyor.
İsrail askerleri ise "sürgün edildikleri topraklarına geri dönmeyi ve 2006'dan beri Gazze'ye uygulanan hukuksuz ablukanın kaldırılmasını" talep eden sivil halkın üzerine gerçek mermilerle ateş açıyor.

Ürdün'de 'Yahudi ulus devlet' yasasına tepki

Ürdün, İsrail Meclisi'nin, "Yahudi ulus devlet" yasasını kabul etmesinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve ırkçı ayrımcılığı derinleştirdiğini açıkladı.
Ürdün, İsrail Meclisi'nin, "Yahudi ulus devlet" yasasını kabul etmesinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve ırkçı ayrımcılığı derinleştirdiğini açıkladı.
Basın İşleri Devlet Bakanı ve Hükümet sözcüsü Cumana Ganimat, Ürdün haber ajansı PETRA'da yer alan yazılı açıklamasında, "Yahudi ulus devlet" yasasının İsrail ve işgal edilmiş bölgelerdeki ırkçı ayrımcılığı derinleştirdiğini ifade etti.
Yasanın bölgedeki adil ve kapsamlı barış seçeneğini güçleştirdiğini belirten Ganimat, yasanın daha fazla şiddet ve aşırılığa yol açacağını, Filistin halkının kendi ülkelerindeki kültürel, insani, tarihi varlığını hedefleyeceğini kaydetti.
Uluslararası topluma yasal, siyasi ve ahlaki sorumluluklarını yerine getirme ve söz konusu yasaya karşı harekete geçme çağrısı yapan Ganimat, Filistinli mültecilerin geri dönüş ve tazmin haklarının uluslararası hukuka göre üzerinde değişiklik yapılamaz haklar olduğunu vurguladı.
Ganimat, Filistin-İsrail sorununun tek çözüm yolunun iki devletli çözüm olduğunu aktardı.
Muhalefetin karşı çıktığı yasa tasarısına ilişkin oylama dün sabah erken saatlerde yapılarak, 55 "hayır" oyuna karşılık 62 "evet" oyuyla meclisten geçmişti.

Yahudi ulusal devlet yasası



İsrail'in bir anayasası olmadığı için devletin anayasası mesabesindeki "temel kanunlarının" içine girecek olan yasayla İsrail devleti, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlanıyor.
Halihazırda uygulamada var olduğu belirtilen ayrımcı politikaları yasayla hükme bağlayacak tasarıyla, Arapça resmi dil olmaktan çıkacak ve ülkenin tek resmi dili İbranice olacak. Bununla birlikte tasarının en çok tepki çeken diğer maddeleri arasında şu hükümler yer alıyor:
"Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail bir Yahudi devletidir, İsrail dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi anavatanıdır, hukukta bir boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacaktır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail'in başkenti Kudüs'tür."
Yasa tasarısında yer alan bir diğer madde olan "Tüm İsrail vatandaşları eşit haklara sahiptir." hükmünün ise diğer maddelerle çeliştiği, göstermelik olduğu belirtiliyor ve uygulamada bir anlam ifade etmeyeceği kaydediliyor.
Yasada, "İsrail, tüm dünyadaki Yahudilerin tarihi ana vatanıdır" ifadesine yer verilerek Filistinlilerin bu topraklar üzerindeki tarihi varlığı ve hakları görmezden gelinmiş oluyor.
İsrail dünyanın değişik bölgelerinde bulunan Yahudileri İsrail'e gelip yerleşmeye teşvik ederken, 1948'de vatanlarından sürdüğü Filistinlilere geri dönme hakkını tanımayı ise reddediyor.

İsrail vatandaşı Filistinliler 'Yahudi ulus devlet' yasasını reddediyor

İsrail parlamentosundaki Filistin asıllı vekiller tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı olduğunu vurgulayan "Yahudi ulus devlet" yasa tasarısının onaylanmasına tepki gösterdi.
İsrail'in Filistinli vatandaşlarını temsil eden Yüksek Arap Takip Komitesi (YATK) bünyesindeki Özgürlükler Komisyonu ve İsrail parlamentosundaki Filistin asıllı vekiller, İsrail devletini, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan ve tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı olduğunu vurgulayan "Yahudi ulus devlet" yasa tasarısının onaylanmasına tepki gösterdi.

İsrail'de 'Yahudi ulus devlet' yasası kabul edildi


Yahudi Ulus Devlet Yasası: Irkçılığın 'meşrulaştırılması'

YATK bünyesindeki Özgürlükler Komisyonu Başkanı ve 1948 Filistin İslami Hareketi Başkan Yardımcısı Şeyh Kemal el-Hatib AA muhabirine yaptığı açıklamada, Yahudi ulus devlet yasa tasarısının onaylanmasını tehlikeli bir adım olarak değerlendirerek, İsrail vatandaşı Filistinliler üzerinde olumsuz etkileri olacağını söyledi.
İktidardaki aşırı sağcı koalisyon hükümetinin İsrail vatandaşı Filistinlilerin hedef alınması için tüm imkanları seferber ettiğini, şimdi de kanunen hedef alınmasını sağladığına dikkati çeken Şeyh Hatib, “Bu kanun, İsrail toplumunda var olan din ve inanç çatışmasının teyit etmiş oldu. İsrail politikaları zaten daima ‘Yahudi devleti’ esası üzerine işliyordu. İşte bugün bu tasarının kanunlaşması da bu muameleyi hukuki boyuta bürümüştür.” dedi.
Şeyh Hatib, artık İsrail vatandaşı Filistinlilerin bu kanun çerçevesinde daha fazla ötekileştirilme ve hedef alınma dairesine alınacağına vurgu yaparak, “Dolayısıyla bu kanun çok tehlikelidir ve Filistinli vatandaşlar üzerinde çok geniş bir şekilde olumsuz etkileri olacaktır.” ifadelerini kullandı.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html