BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Türkiye Cumhurbaşkanı sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Türkiye Cumhurbaşkanı sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

9 Eylül 2018 Pazar

Tahran Zirvesi Avrupa basınında Türkiye'nin ateşkes çağrısıyla yer buldu

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Avrupa basını, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Putin ile İran Cumhurbaşkanı Ruhani arasındaki zirveyi, Türkiye'nin İdlib'de ateşkes çağrısını öne çıkararak kamuoyuna yansıttı.



Avrupa basını, İran'ın başkenti Tahran'da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani arasındaki zirveyi, Türkiye'nin İdlib'de ateşkes çağrısı ve insani kriz boyutunu öne çıkararak kamuoyuna yansıttı.
İngiliz Sky News televizyonu, Tahran Zirvesi'ne ilişkin haberinde, İdlib'de yaşanabileceklerden en çok kaygı duyan ülkelerden birinin Türkiye olduğunun altını çizdi.
Türkiye’nin şu ana kadar milyonlarca sığınmacıyı kabul ettiği hatırlatılan haberde, Türkiye'nin İdlib'den kaynaklanacak yeni bir dalgayı istemediği vurgulandı.
Haberde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dünkü zirvede Rus ve İran taraflarına ateşkes için baskı yaptığı ancak onların önceliklerinin "bölgeyi teröristlerden temizlemek olduğunda ısrar ettikleri" aktarıldı.
İngiliz kamu yayın kuruluşu BBC de "Rusya, Türkiye’nin İdlib ateşkesi çağrısını reddetti" başlığıyla verdiği haberde, Tahran'daki zirvenin İdlib'de geniş çaplı muharebeyi engellemek için son şans görüldüğü ifade edildi.
"The Times" gazetesi, zirveyi "Erdoğan, Suriye’de kan banyosu uyarısı yaptı, Putin ateşkesi geri çevirdi" başlıklı haberle verdi. Haberde Erdoğan’ın sivillerin katledileceği uyarısına rağmen Rusya ve İran’ın, Türkiye’nin İdlib’de ateşkes çağrısını geri çevirdiği belirtildi.
The Times, zirve sırasında Erdoğan ile Putin'in "nadir bir anlaşmazlık anında" ateşkes konusundaki tartışmasının kameralara yakalandığını da kaydetti.
"The Guardian" gazetesi de Putin ve Ruhani’nin, Türkiye’nin sivil katliamına yönelik uyarılarına kulak tıkadığını yazdı. Haberde, "Putin ve Ruhani, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ile açık bir şekilde çatıştı." ifadesi kullanıldı.
Gazete, Putin’in, Erdoğan’ın uyarılarını dikkate alarak Suriye güçlerine "durma" emri verip vermeyeceğinin belirsizliğini koruduğu kaydedildi.


Yunanistan


Zirveye geniş yer veren Yunan basını, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, "Suriye rejiminin ülkenin tümünü denetleme hakkına sahip olduğu" yönündeki açıklamasını öne çıkarırken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ateşkes çağrısının ise karşılıksız kaldığını vurguladı.
"To Vima" gazetesi, zirveye aynı açıdan yaklaştığı haberine "Putin, Erdoğan’ın ateşkes ile ilgili tezine karşı olduğunu açıkladı" başlığını attı. Gazete, haberinde Putin’in, Erdoğan’ın ateşkes teklifini, İdlib’de bulunan El Nusra cephesinin barış görüşmelerine katılmadığı gerekçesiyle kabul etmediğini belirttiğini aktardı.
"Kathimerini" gazetesi, "Verimsiz toplantıdan sonra Suriye’de korku dengeleri" başlıklı haberinde, Tahran’daki zirveden somut bir sonuç çıkmadığını öne sürdü. Gazete, Suriye’de yeni bir kanlı çatışmanın önlenmesi için umutların azaldığının altını çizdi.
Zirveyi "Putin: Suriye, Esed’e ait" başlığıyla haberleştiren "Ta NEA" gazetesi de Putin’in, Suriye rejiminin ülkenin tümünü denetleme hakkına sahip olduğu görüşünü öne çıkardı. Haberde, Putin’in Suriye’de aşamalı olarak istikrarın sağlanması konusunda Erdoğan ve Ruhani ile yapıcı görüşmeler gerçekleştirdiğini ifade ettiği aktarıldı.


Avusturya


Avusturya Devlet Televizyonu ORF, zirveye ilişkin haberini "İdlib’in geleceği hala belirsiz" başlığı ile verdi. Haberde Erdoğan, Putin ve Ruhani’nin ortak basın toplantısında İdlib’e yönelik saldırının engellenmesi yönünde somut açıklamaların yapılmadığı bilgisi paylaşıldı.
Ülkenin önde gelen gazetelerinden "Kurier"de yer alan haberde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görüşmenin ardından sosyal medya hesabı üzerinden yayımladığı "Rejimin çıkarları uğruna on binlerce masum insanın öldürülmesine göz yumulması durumunda, biz böyle bir oyunun ortağı da seyircisi de olamayız." mesajı paylaşıldı. Haberde, Türkiye’nin olası bir İdlib saldırısı nedeniyle sivillerin katledileceği kan gölüne seyirci kalmayacağı ifade edildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İdlib sorununun Astana ruhuyla çözülmesi gerektiği değerlendirmesinde bulunduğu aktarılan haberde, Türkiye’nin Tahran’da sivillerin gözetilmeyeceği herhangi bir metodun teröristlerin işine yarayacağı görüşünü ilettiği kaydedildi.


Almanya


"Deutschlandfunk" gazetesi, "Toplantıdan somut sonuç çıkmadı" başlığıyla verdiği haberde, zirvenin sonuç bildirgesinde ana hedefin DEAŞ ve Nusra cephesini bertaraf etmek şeklinde yer aldığı kaydedildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ateşkes istediği ve Suriye rejiminin İdlib’e saldırması halinde bölgenin kan gölüne döneceği uyarısında bulunduğu aktarılan haberde, Rusya ve İran liderlerinin ise Suriye rejimini desteklediği ifade edildi.
"Die Zeit" gazetesi de "Vladimir Putin, Suriye’nin tamamen kurtarılmasını istedi" başlığıyla duyurduğu haberde, Tahran’dan bir yakınlaşma ve ortak tutum çıkmadığını kaydetti. Gazete, Erdoğan’ın ateşkes istediğini, Ruhani ve Putin’in ise "bölgedeki terörizmi yenmek" için saldırıdan yana olduğu bilgisine yer verildi.
"Der Spiegel" dergisi de "Putin, İdlib’de çatışmaların durmasını reddetti, Erdoğan ateşkes istedi" başlığını kullanarak, zirve öncesinde Rusya Hava Kuvvetlerinin İdlib’de ayrılıkçıları bombaladığı bilgisine yer verdi. Haberde, Erdoğan'ın Suriye'de durum netleşene kadar Türk askerlerinin ülkenin kuzeyinde kalacağını söylediği aktarıldı.
Dergi, Erdoğan’ın İdlib’in bombalanmasının durdurulması ve ateşkesin sağlanmasında ısrar edeceğini vurguladığı ancak Putin'in Esed’in ülkesini kontrol altına alması gerektiğini söylediği kaydedildi.


Hollanda


"Rusya ve İran, İdlib'de halen Türkiye'ye karşı" başlığını atan kamu yayın kuruluşu NOS, İran ile Rusya'nın İdlib'i fethetmek için askeri harekata kapıları açık bıraktığı, Türkiye'nin ise ateşkes istediği bildirildi.
Haberde Erdoğan'ın "İdlib, sadece Suriye'nin geleceği için değil, bölgede bizim güvenliğimiz ve geleceğimiz için de de önemli. İdlib'e her saldırı bir afetle sonuçlanır. Teröristlere karşı mücadele zaman ve sabır istiyor. İdlib'in kan gölü olmasını istemiyoruz." sözleri de aktarıldı.
"İdlib'de ateşkes sağlanamadı: Suriye harekatı insani felaket tehdidi altında" başlığını atan "De Volkskrant" gazetesi de zirvede İdlib'de ateşkes için anlaşma sağlanamadığını yazdı. Haberde, Erdoğan'ın, "Türkiye'de zaten 3,5 milyon Suriyeli var, tekrar milyonlarca Suriyeliyi koruma altına almak durumunda değiliz." sözlerine yer verildi.
"NRC" gazetesi, "Rusya, İran ve Türkiye arasındaki İdlib konulu zirve toplantısı başarısız" başlığı ile verdiği haberde, uluslararası yardım kuruluşlarına göre insani bir felakete dönüşecek şiddetli çatışmanın kaçınılmaz olduğunu aktardı.
Haberde zirvenin ardından yayımlanan ortak bildiride Suriye'deki çatışmanın askeri harekat yerine müzakereler ile çözülmesi önerisinde bulunulduğu kaydedildi.

21 Aralık 2018 Cuma

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Suriye açıklaması!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Suriye topraklarında asla gözümüz yok. Birileri çıkıp bir şeyler söylüyor ama Türkiye şu anda dış politikada destan yazıyor" dedi.



Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin 500 Büyük Hizmet İhracatçısı Ödül Töreni'nde konuştu. Türkiye'nin demokrasisiyle, ekonomisiyle, güvenliğiyle hedeflerine doğru kararlılıkta yürümeye devam etmekte olduğunu belirten Erdoğan, Türkiye'nin dış politikada destan yazdığını belirtterek, "Trump ile Suriye meselesinde pek çok noktada aynı görüşü paylaştığımızı gördük. Gelişmeler Fırat'ın doğusundaki operasyonda bizi beklemeye yöneltti ama bu ucu açık bir bekleme değil. Önümüzdeki aylarda Suriye sahasında PKK ve DEAŞ kalıntılarını ortadan kaldıracak bir harekat tarzı izleyeceğiz, bu böyle bilinsin" dedi.

Erdoğan'nın konuşmasından satırbaşları;


Yurtdışındaki sancaktarlarımız olarak gördüğümüz ihracatçı firmalarımıza başarılar diliyorum. Türkiye bugünlere kolay gelmemiştir.

Milletin baskısı ve zorlamasıyla demokrasiye geçildikten sonra bir yükseliş ve büyüme hamlesi başlamıştır. Şehir Başbakan Adnan Menderes ile balşayan bu dönem kaos içindeki 1970'li yıllarda kaybolmuştur.

Özal'ın 1980'lerde uygulamaya koyduğu Türkiye'yi dünyaya açma çabaları 1990'ların koalisyon karmaşasında aynı akıbete uğramıştır. 23,5 milyar dolar IMF'ye borçlar devraldığımız borcu 2013'te sıfırladık.

TÜRKİYE KÜLLERİNDEN DOĞDU


Türkiye kendine güvendikçe, bilhassa iş dünyasının önünü açtıkça bölgesinde gücü ve itibarı artan bir ülke haline geldi. Türkiye son 16 yılda, yılda ortalama 5.7 büyüdü. Satın alma paritesine göre dünyanın 13. büyük ekonomisi haline geldi. Tesis ettiğimiz ve adeta gözümüz gibi koruduğumuz istikrar ve güven ortamı sayesinde Türkiye, adeta küllerinden yeniden doğmuştur.

MERKEZ BANKASI REZERVLERİ 92,5 MİLYAR DOLAR


Önümüzde 500 milyar dolarlık ihracat hedefi olduğunu unutmayalım, bunun aktörleri karşımızda. Cari işlemler dengesinde de ciddi bir iyileşme dikkat çekiyor. Merkez Bankası rezervlerimiz yaklaşık 92.5 milyar dolara ulaştı. Ekim ayında 7 bin 160 yeni şirket faaliyete geçerken, bin 235 şirket de faaliyetini sonlandırdı.

 TÜRKİYE DESTAN YAZIYOR


Türkiye'nin yönetimi, Türkiye'nin iktidarı dış politikada destan yazmaktadır, destan. Ve bunu dünyanın devleriyle birlikte hem diplomatik, hem askeri, hem de sınırlarımızın güvenliği anlamında başarmış bir Türkiye var. Bunu hazmedemeyenler var, özellikle de içeriden hazmedemiyorlar. Onları gastroentologlara göstermek lazım. Bizim Suriye'nin topraklarında gözümüz yok ama Suriye'den bize gelecek terör saldırılarına karşı tavrımız kesindir. Güvenlik noktasında taviz veremeyiz. Bölgenin güvenliği bizim için esastır. Gerek Rusya gerek İran'la birlikte bölgede attığımız adımların hedefi, güvenliği tesis etmektir.

HEM PKK'YI HEM DEAŞ'I TEMİZLEYECEĞİZ


Trump bana siz DEAŞ'ı temizler misiniz diye sordu. Temizleriz dedik ve lojistik destek vermelerini istedik. Sonrasında ise çekilmeye başladılar. Fırat'ın doğusunda tüm itirazımıza rağmen kurulmaya çalışılan terör koridoru bizi her türlü riski almaya itiyor. Obama döneminde yaşanan sorunlar kötü bir miras olarak Trump'a kaldı. Trump ile Suriye meselesinde pek çok noktada aynı görüşü paylaştığımızı gördük. Gelişmeler Fırat'ın doğusundaki operasyonda bizi beklemeye yöneltti ama bu ucu açık bir bekleme değil. Önümüzdeki aylarda Suriye sahasında PKK ve DEAŞ kalıntılarını ortadan kaldıracak bir harekat tarzı izleyeceğiz, bu böyle bilinsin. Bugün Türkiye'ye diz çöktürmek düne göre kat be kat zorlaşmıştır. İş dünyamızın tamamını yine yanımızda görmekten memnuniyet duyuyorum. Sizlerin her birini yol ve kader arkadaşım olarak görüyorum.

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Suriye'den gelecek terör saldırılarına karşı tavrımız kesin


Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Bizim Suriye'nin topraklarında gözümüz yok ama Suriye'den bize gelecek terör saldırılarına karşı tavrımız kesindir." Dedi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, The Grand Tarabya Otel'de düzenlenen Türkiye'nin 500 Büyük Hizmet İhracatçısı Ödül Töreni'nde konuştu.
Erdoğan, "Tesis ettiğimiz ve adeta gözümüz gibi koruduğumuz istikrar ve güven ortamı sayesinde Türkiye, adeta küllerinden yeniden doğmuştur." dedi.

2013 yılında IMF'ye olan borcun sıfırlandığını belirten Erdoğan, "Şu anda bizim IMF'le bu noktada herhangi bir ilişkimiz kalmadı, bitti o dönem." diye konuştu.

Erdoğan, "Biz ülkemize güvendik, güvendikçe, milletimize ram oldukça başarıların yağmur olup Türkiye'nin üzerine yağdığını gördük." şeklinde konuştu.

'Bireysel krediler konusunda ülke olarak gayet iyi durumdayız'
"Cari işlemler dengemizde de ciddi bir iyileşme dikkat çekiyor." ifadesini kullanan Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları söyledi:

"Geçtiğimiz aylarda yaşanan kur-faiz-enflasyon merkezli dalgalanmayı birileri milletimizin moralini bozma, umudunu kırma vesilesine dönüştürmeye çalışıyor. Halbuki sadece ekim ayında açılan ve kapanan şirket sayısına baktığımızda, önceki yıllardan çok daha olumlu bir orana ulaştığımızı görüyoruz."

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Zaman zaman yanlış iddialarla istismar edilen bireysel krediler konusunda da ülke olarak biz gayet iyi durumdayız." dedi.

"Türkiye, demokrasisiyle, ekonomisiyle, güvenliğiyle hedeflerine doğru kararlılıkta yürümeye devam etmektedir." diyen Erdoğan, "Türkiye'nin yönetimi, Türkiye'nin iktidarı, dış politikada destan yazmaktadır." ifadesini kullandı.

'Suriye'den bize gelecek terör saldırılarına karşı tavrımız kesin'
Erdoğan, "Bizim Suriye'nin topraklarında gözümüz yok ama Suriye'den bize gelecek terör saldırılarına karşı tavrımız kesindir." şeklinde konuştu.

"Bölgenin güvenliği bizim için esastır." diyen Erdoğan, "Gerek Rusya gerek İran'la birlikte bölgede attığımız adımların hedefi, güvenliği tesis etmektir." ifadesini kullandı.

Erdoğan, "(Suriye) Samimi olan Arabı Kürdü Türkmeni hepsi ne diyorlar, 'Türkiye gelsin' Niçin? Çünkü Türkiye'ye inanıyorlar, Türkiye'ye güveniyorlar." dedi.

"Suriye topraklarını huzura kavuşturma işini bizzat üstlenmek mecburiyetinde kaldık." ifadesini kallanan Erdoğan, şöyle konuştu:

"Sayın Trump'la da yaptığımız görüşme neticesinde bize şunu söyledi; 'Buradan siz DEAŞ'ı temizler misiniz?' Biz temizledik, bundan sonra da temizleriz. Yeter ki sizler lojistik anlamda bizlere gerekli desteği verin ve çekilmeye başladılar mı, başladılar. Şimdi hedef bu diplomatik ilişkilerimizi sağlıklı bir şekilde sürdürmek, nasıl ki Cerablus'ta 3 bin DEAŞ'lıyı etkisiz hale getirdiysek, bundan sonra da yine bu terör gruplarını PKK, PYD, YPG hepsini etkisiz hale getirebilecek kabiliyete sahip bir Özgür Suriye Ordusuna ve Mehmetçiklere sahibiz."

Fırat'ın doğusuna operasyona ilişkin Erdoğan, şöyle konuştu:


"Sayın Trump'la yaptığımız telefon görüşmesi, gerek diplomasi ve güvenlik birimlerimizin temasları, gerekse Amerikan tarafından yapılan açıklamalar, bizi bir müddet daha beklemeye yöneltti, tabi bu ucu açık bir bekleme süreci değildir.

Önümüzdeki aylarda Suriye sahasında hem PKK/PYD unsurlarını hem de DEAŞ kalıntılarını ortadan kaldıracak bir harekat tarzı izleyeceğiz. Bunun bilinmesi lazım.

Nihayet geçtiğimiz günlerde bu konuda şu ana kadar ki en açık ve ümit verici sözleri Amerikan yönetiminden duymayı başardık. Atalarımız, 'Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş' der. Biz de geçmişteki kötü tecrübelerimiz sebebiyle bu sözleri memnuniyetle bir o kadar ihtiyatla karşılıyoruz."




9 Eylül 2020 Çarşamba

Fransa'nın Türkiye siyasetinin sorunlu tarihi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye ile Fransa arasında son dönemde Doğu Akdeniz ve Libya konuları üzerinden anlaşmazlık yaşanıyor olsa da konunun arka planında Fransa’nın uluslararası ilişkilerde ve AB içinde lider devlet olma isteği yatıyor.


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron son günlerde Türkiye karşıtı söylemlerini sıklaştırdı. Fakat bu gerilimin uzun yıllardır belirli aralıklarla devam ettiği söylenebilir. Son dönemde Doğu Akdeniz ve Libya konuları üzerinden anlaşmazlık yaşanıyor olsa da konunun arka planında Fransa’nın uluslararası ilişkilerde ve özellikle Avrupa Birliği (AB) içinde lider devlet olma isteği yatıyor.


Türkiye ve Fransa, bugün Doğu Akdeniz ve Libya politikaları üzerinden birçok konuda anlaşmazlık yaşıyor. Fakat bu gerginliğin kökeninin doğru bir şekilde analiz edilmesi gerekiyor. İki ülke arasındaki gerginliğin ilk çıkış noktalarından biri Ermeni sorunu olarak karşımıza çıkıyor. 1980’li yıllarda Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu'nun (ASALA), Türk diplomatlarını hedef alması ve Fransa’nın, örgütün Fransa’daki terör eylemlerine göz yumması Paris ve Ankara arasında gerginlik yarattı. Ayrıca bu saldırılar sonucu birçok Türk diplomatı şehit edilmişti. 2000’li yılların başından bu yana ise sözde Ermeni soykırımının var olduğunu iddia eden Fransa hükümetleri bu gerginliğin devam etmesinde rol oynadı. Yaklaşık 700 bin Ermeni’nin yaşadığı tahmin edilen Fransa, 2019’da 24 Nisan’ı “Ermeni Soykırımını Anma Günü” olarak kabul etti. Fransa hükümetleri ülkelerinde yaşayan 500 bin Türk kökenli vatandaşı oy potansiyeli olarak değerlendirmezken, 700 bin Ermeni vatandaşını önceliyorlar. Bu da Türkiye-Fransa arasında önemli bir anlaşmazlık konusu olmaya devam ediyor.

Bir ülkenin lider konumda olabilmesi için nüfuz alanında gerçekleşen olaylarda belirleyici olması gerekir. Bu noktada Fransa ve Türkiye’nin çıkarları çatışıyor. Doğu Akdeniz konusunda yaşanan gerilimin sebebi de bu noktada ortaya çıkıyor.

Fransa hükümetlerinin Kürt sorununa yönelik tutumu

Tarihsel olarak bakıldığında iki ülke arasındaki diğer anlaşmazlık konusu ise Kürt sorunu. Fransa’nın geçmişten günümüze PKK terör örgütünün ülkesinde faaliyet göstermesine izin vermesi ilişkilerin bozulmasına sebep olmuştur. Kürt sorununun bir gerginlik olarak ortaya çıkması, Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterand (1981-1995) döneminde Kürt hareketine verilen açık destekle başlamıştır. Günümüzde Fransa, PKK terör örgütünün kolu olan PYD ve YPG üyeleriyle görüşmeler gerçekleştiriyor ve bu durum iki ülke arasındaki sorunlardan bir diğeri olarak öne çıkıyor. Ayrıca Fransa’nın Türkiye’deki Kürt sorunuyla ilgilenirken Irak veya İran’da bulunan Kürt toplumuyla ilgili bir politika yürütmemesi de dikkat çekici olmuştur.
Türkiye, Fransa ile AB üyeliği konusunda da sorunlar yaşamıştır. 1995-2007 yılları arasında cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Jacques Chirac her ne kadar Türkiye’nin AB adaylığını ve müzakere sürecinin başlamasını desteklemiş olsa da 1959’dan 2007 yılına kadar görev yapan Fransız cumhurbaşkanları arasında Türkiye’yi ziyaret etmeyen tek Fransız cumhurbaşkanı olarak tarihe geçmiştir. Chirac 2006 yılında Ermenistan’a gerçekleştirdiği resmi ziyarette Türkiye’nin AB’ye üye olmak için sözde Ermeni soykırımını tanıması gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca 2004 yılının Ekim ayında Türkiye’nin olası bir AB üyeliği için Fransa’da bir referandum düzenlenmesini önermiştir. Buna ek olarak, Charles De Gaulle döneminde Fransa’nın 1963 ve 1967 yıllarında İngiltere’nin AB üyeliğini ABD’nin Truva atı olarak algılandığı gerekçesiyle reddetmesi, yıllar sonra 2007 yılında Fransa cumhurbaşkanı seçilen Nicolas Sarkozy tarafında Türkiye’nin AB üyeliği konusunda da öne sürülmüş bir ön yargı olarak karşımıza çıkmıştır. Buna ek olarak Sarkozy, Türkiye’yi Avrupalı olarak değil Asya’da küçük bir ülke olarak görmekteydi. Sarkozy ayrıca, Türkiye’yi Avrupa dışında gördüğü için Türkiye’nin AB üyeliğini Fransa halkına savunamayacağını da vurgulamıştır. Bu tarihsel süreç Fransa’nın Türkiye-AB ilişkisine bakışını açıkça ortaya koymaktadır. 
Doğu Akdeniz ve Libya sorunlarında Fransa, AB çıkarlarını gözettiğini ifade etse de Macron, AB’den ziyade Fransa’nın çıkarlarını önemsiyor ve bu nedenle AB’yi bir araç olarak kullanmaya devam ediyor.

Fransa uluslararası ilişkilerde lider devlet olmak istiyor

Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Türkiye’ye karşı izlediği karşıtlık politikasının nedenleri arasında Ermeni ve Kürt sorunları var olsa da günümüzde bu iki soruna yeni başlıklar eklenmiş durumda. Göreve geldiği 2017 yılından itibaren uluslararası ilişkilerde Fransa’nın oyun kurucu pozisyonda olmasını hedefleyen Macron, AB içinde baskın devlet ve bölgesel konularda politika belirleyici bir ülke pozisyonuna ulaşmayı hedefliyor. Ayrıca, Kasım 2019’da Macron NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini söyleyerek ABD ile NATO müttefikleri arasında bir koordinasyon eksikliği olduğunu dile getirdi. Kasım 2018’de ise Macron, AB Ordusu’nun kurulmasını önererek bir nevi NATO’dan vazgeçerek Fransa’nın etkin güç olarak yer aldığı bir uluslararası ordunun kurulmasını talep etmiş oldu. Bu da Macron’un uluslararası ilişkilerde lider devlet konumuna erişmek istemesiyle bağlantılı olarak değerlendirilmeli.
Merkel’in 2021 yılında görevinden ayrılacak olması ve Almanya içinde Merkel’e alternatif bir liderin henüz ortaya çıkmamış olmasının uluslararası arenada bir güç boşluğu oluşturacağını düşünen Fransa Cumhurbaşkanı Macron, bu boşluktan yararlanarak Fransa’yı özellikle AB içinde lider ve baskın bir ülke kılmayı hedefliyor. Almanya’nın ve Şansölye Angela Merkel’in lider konumunda olduğu AB’de yeni dönemde bu rolü üstlenmek isteyen Macron, bu nedenle aktif bir siyaset uygulayarak AB çıkarlarını önemsediğini göstermek istiyor.
Bir ülkenin lider konumda olabilmesi için nüfuz alanında gerçekleşen olaylarda belirleyici olması gerekir. Bu noktada Fransa ve Türkiye’nin çıkarları çatışıyor. Doğu Akdeniz konusunda yaşanan gerilimin sebebi de bu noktada ortaya çıkıyor. AB içinde lider olmak isteyen Fransa, AB üyesi olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan’ın yanında yer alarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yürüttüğü faaliyetlere karşı çıkıyor. Macron, AB çıkarlarının etkileneceğini savunarak Türkiye’ye yaptırım uygulanması gerektiğini öne sürüyor.
AB dönem başkanlığını yürüten Almanya, Türkiye ile Yunanistan arasındaki krize karşı bir çözüm getirmek amacıyla arabuluculuk görevi üstlendi. Fakat bu arabuluculuk görevi, özellikle Fransa tarafından eleştirildi ve Almanya bu göreve ne yazık ki son vermek zorunda kaldı. Görünün o ki, objektif bir dış politika yürütemeyen Fransa başta olmak üzere AB üyeleri, Türkiye’yi bölgeden dışlamanın peşinde. Bu çerçevede başka bir gerçeğe de dikkat çekmek gerekiyor. Son günlerde ortaya çıkan Türkiye-Yunanistan sorununa üçüncü ülkelerin dahil olması sorunun çözülmesini imkânsız hale getiriyor.

Mağrip bölgesinde nüfuz çatışması

Bir diğer uyuşmazlık alanı ise Libya konusu olarak göze çarpıyor. Mağrip bölgesiyle tarihsel bir bağı olan Fransa, bölgede varlığını sürdürmek istiyor. Diğer taraftan Türkiye’nin Doğu Akdeniz bölgesinde etkinliğini arttırması ve bu nedenle Libya’daki anlaşmazlık durumuna dahil olması iki ülke arasında gerginlik meydana getiriyor. Türkiye’nin bu bölgede aktif rol almasını Fransa, nüfuz alanına bir tehdit olarak algılıyor. Bu da bizi Macron’un Türkiye’ye karşı politikalar izlemesi ve AB’yi devreye sokarak bir yaptırım uygulanması istemesi sonucuna ulaştırıyor.
Doğu Akdeniz ve Libya sorunlarında Fransa, AB çıkarlarını gözettiğini ifade etse de Macron, AB’den ziyade Fransa’nın çıkarlarını önemsiyor ve bu nedenle AB’yi bir araç olarak kullanmaya devam ediyor. Türkiye’nin bölgesel çıkarlarından vazgeçmeyeceği gibi Fransa’nın da bu politikalardan vazgeçmesi kısa ve orta vadede mümkün görünmemekle birlikte, gerginliğin belirli aralıklarla tırmanabileceğini öngörmemiz yanlış olmayacaktır.
[Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyesi olan Prof. Dr. M. Nail Alkan Avrupa Birliği alanındaki araştırmalarını Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’nde (ANKASAM) sürdürmektedir]


Macron'un düşmanca siyaseti bölgede çatışma riskini artırıyor



Macron’un Türkiye karşıtı tehlikeli ve düşmanca tutumu, başta Doğu Akdeniz olmak üzere bu coğrafyalarda tüm aktörler için kıvılcımları aniden yangına dönüştürme potansiyelini ve riskini barındırıyor.



Gün geçmiyor ki Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron uluslararası kamuoyu önünde Türkiye karşıtı bir hamlede ve açıklamada bulunmasın. Bir gün Türkiye’ye karşı Doğu Akdeniz’de kırmızı çizgilerini ortaya koyuyor, ertesi gün her ikisi de Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) üyesi olan ülkelerden Yunanistan’a Türkiye’ye karşı savunma desteği sözü verebiliyor. Ancak bunları yaparken Macron Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e en uzun kıyısı olan ve Fransa’nın NATO müttefiki bir devlet olduğunu -en hafif tabiriyle- unutuyor. Benzer şekilde Türkiye’nin Balkanlar, Orta Doğu, Suriye ve özellikle Afrika’daki girişimleri de Macron’u rahatsız ediyor görünüyor. Türk dış politikasıyla Macron’un politikaları arasındaki bu çakışmayı sadece Türkiye’ye karşı basit bir düşmanlıkla açıklamaya kalkışmak, bir yandan uluslararası ilişkiler disiplinine haksızlık teşkil edecek, öte yandan Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın etki alanını yanlış değerlendirmek olacaktır. Öyleyse Macron’a Türkiye söz konusu olduğunda uluslararası hukukun temel prensiplerini ve “düşmanca tutum” sergilediği ülkeyle aynı güvenlik ittifakında bulunduğunu unutturan sebeplerin neler olduğunu nasıl açıklayabiliriz?

Son yerel seçimlerde hezimete uğrayan ve hiçbir büyük şehri kazanamayan Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un, Türkiye aleyhtarlığını, bir seçim yatırımı olarak kullandığı söylenebilir.
Bu bağlamda Macron’un Türkiye’ye yönelik izlediği siyasetin gerçek sebeplerini görebilmek, Türkiye’nin de doğru hamleler yapabilmesini sağlayacaktır. Zira uluslararası ilişkilerdeki değişmeyen en temel gerçekten hareketle 21. yüzyılda da bitmeyen dostluklar ve düşmanlıklar değil, devletlerin temel çıkarları söz konusudur. Yeni yüzyılın getirmesi gereken değişiklik ve mecburiyet bu çıkarları uluslararası hukuk çerçevesinde adilane ve hakkaniyet prensibine göre gerçekleştirmenin zorunluluğudur. Bir başka ifadeyle yerel risk ve tehditlerin hızla küreselleştiği günümüzde “doğru stratejiyi tespit etmek” tüm devletler için hayati önemdedir.
Macron’un görev süresinin Almanya Başbakanı Merkel’in son dönemiyle çakışması ve ABD Başkanı Trump’ın izlediği "Önce Amerika" politikası da Fransa dış siyasetindeki iddialı çıkışlarla doğrudan bağlantılı.

Macron'un Türkiye karşıtlığında iç ve dış faktörler

Fransa’da üç sene evvel gerçekleşen seçimlerin ardından 14 Mayıs 2017’de cumhurbaşkanlığı makamına gelen Macron’un görev süresinin Almanya Başbakanı Angela Merkel’in son dönemiyle çakışması ve ABD Başkanı Donald Trump’ın izlediği politika, Fransa dış politikasındaki iddialı çıkışların bir kısmını anlamamızı sağlayabilir. Trump’ın uluslararası sistemde ABD’nin liderlik rolünden geri çekilen dış siyasetinin gerek Avrupa’da gerekse İsrail meselesi dışında kalan Ortadoğu sorunlarında yarattığı güç boşluğu Fransa’yı cesaretlendirdi ve bu boşluğu doldurmaya yönelik girişimlerinin ön plana çıkmasına yol açtı. Kasım 2020’deki başkanlık seçimlerinden sonra ABD’de muhtemel bir başkan değişikliğinin, Fransa’nın dış politikada sergilediği tutumun çerçevesini belirlemeye yönelik mühim bir etkisi olabilir. Öte yandan Angela Merkel’in 2021 seçimlerinde yeniden aday olmayacağını açıklaması da Macron’un izleyeceği politikaların AB içindeki liderlik dengesini Almanya’ya karşı kendi lehine çevirmek için anahtar bir durum teşkil ediyor. Tarihi Fransa-Almanya rekabeti Avrupa Birliği (AB) potası içinde eritildiği düşünülse de Almanya’nın AB içinde bilhassa 1990’lardan sonra yükselen gücüne karşılık Fransa’nın etkisi azaldı. 2003’te Almanya’da Merkel’in başbakan olmasıyla denge Fransa aleyhine biçimlendi ve İngiltere’nin AB’den çıkması dahi bu durumu değiştiremedi. Fransa’nın, Doğu Akdeniz anlaşmazlığında Yunanistan’ın yanında yer alan, hatta kışkırtan ve AB’nin diğer üyelerinin de kendisi gibi davranmasını isteyen şahin tutumu bu şekilde okunduğunda, Türkiye’nin AB içindeki dengeleri doğru analiz etmesinin önemi de anlaşılacaktır. Olaylara müdahil olmaya çalışan AB’nin ve dönem başkanı olan Almanya’nın “arabuluculuk” rolünün neden hep Yunanistan lehine kaydığını anlayabilmek de ancak bu şekilde mümkün olabilecektir. Nitekim AB, yaptığı son açıklamada, 24-25 Eylül’de gerçekleştireceği toplantıda Türkiye’ye karşı “havuç ve sopa” araçlarını belirleyeceklerini ve topluca Yunanistan’ın yanında yer alacaklarını ilan etmiş durumda.
Fransa cumhurbaşkanının Türkiye’ye yönelik izlediği politikaların bir diğer sebebi ise iç politikada yaşadığı sıkıntıların artmış olması. Bir yandan aşırı sağcıların oylarının artması, diğer yandan “sarı yelekliler” olaylarının yarattığı etkiler ve şimdi de yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisinin yol açtığı sorunlar göz önüne alındığında, Macron’un ekonomik ve siyasi açıdan kendi iktidarını sürdürmeyi destekleyecek girişimleri önem taşıyor. Örneğin dış siyasette Yunanistan’ı veya Libya’daki darbeci General Halife Hafter güçlerini desteklemesi, bir yandan Fransa’nın bu ülkelere silah satışlarını artırarak ekonomik getiri sağlamaya yöneliktir. Öte yandan, siyasi olarak içeride aşırı sağcılara karşı elini güçlendirecek, dışarıda ise Fransa’nın AB’de ve NATO’daki rolünün, dolayısıyla Avrupa’daki rolünün de güçlenerek büyümesine yol açacaktır.
Fransa’nın Libya’da Türkiye’ye karşı sergilediği tutum hem Birleşmiş Milletler (BM) hem de NATO açısından kabul edilmeyen Hafter yönetimi ve onun diğer destekçisi Rusya nezdinde muteber olmakla birlikte AB tarafından bu tutuma göz yumulmakta. Bu noktada aşırı sağcıların Avrupa genelinde artan oy ve etki alanlarına bir kez daha vurgu yapmak önem taşıyor. Aşırı sağ partilerin Avrupa’da gittikçe daha “normal” hale gelmesi ve kamuoyunun ilgisine mazhar olması merkezdeki partileri de dönüşüme zorluyor. Öte yandan Avrupa Parlamentosu’nda (AP) ve birçok Avrupa ülkesinde yapılan son yerel ve genel seçimlerde Yeşiller partilerinin aldığı oy oranları merkezdeki partilerin işini iyice güçleştirmekte. Dolayısıyla Macron’un takip ettiği siyasette olduğu gibi yabancı ve/veya Türk düşmanlığı, kamuoylarının ilgisini ekonomik, sosyal ve siyasi sorunlardan başka konulara yöneltmeye yarıyor ve seçimlerde prim yapıcı bir malzeme olarak kullanılıyor. Bu bağlamda, Fransa’daki son yerel seçimlerde hezimete uğrayan ve hiçbir büyük şehri kazanamayan Macron’un, 2022’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri için yaptığı yatırımlardan birinin Türkiye’ye karşı takındığı tutum olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Macron'un Batı Balkanlar çıkışı

Macron’un Doğu Akdeniz, Libya ve Suriye dışında Türkiye ile karşılaştığı ve Türkiye’nin etkinliklerinden endişe duyduğu bir diğer coğrafya, Balkanlar. Nisan 2018’de AP’de yaptığı “Avrupa’nın Geleceği” konulu konuşmasında Macron, “Türkiye ya da Rusya’ya kayan bir Balkanlar istemiyorum” cümlesiyle Balkanlar’daki Türk varlığından rahatsız olduğunu belirtmiş ve Fransa’nın dış politika önceliklerinin ne olduğunu ortaya koyarken bu tutumuna AB’yi de ortak etmek istemişti. Macron Batı Balkan devletlerinin Rusya veya Türkiye’ye yönelmesini AB’nin karşı karşıya olduğu jeopolitik bir risk şeklinde değerlendirirken, NATO üyesi ve dolayısıyla müttefiki Türkiye’yi bir kez daha AB için bir tehdit olarak yorumlayarak adeta bir akıl tutulmasına daha imza atmış oldu. Bu noktada Balkanlar’da Çin, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi ülkelerin artan gücüne değil de, tarihsel, coğrafi ve kültürel açıdan derin bağları bulunan Türkiye’nin etkinliğine dikkat çekilmesi, Macron’un yaklaşımındaki sakatlığı da ortaya koyuyor ve bir kez daha NATO müttefikliğinin Avrupa güvenliğinde oynayacağı rolün tartışılması ihtiyacına işaret ediyor.
Fransız dış politikasının Türkiye ile karşı karşıya gelebileceği potansiyel coğrafyalardan bir diğerini ise Fransa’nın eskiden beri güçlü ilişkiler kurduğu Afrika kıtası teşkil ediyor. Eski sömürgeci dönemden kalan ayrıcalık ve üstünlüklerini korumaya özel bir önem atfeden Fransa, hâlâ sömürge dönemi refleksleriyle hareket etmekte ve Afrika ülkeleriyle ilişkilerini ve kendisinin liderlik iddiasını dış politikasında daima önemli bir yerde konumlandırmakta. Nitekim Fransız kabinesinde, Afrika’daki ülkelerle ilişkileri yürüten bir bakanlık dahi (İşbirliği Bakanlığı) mevcut. Fransa, özellikle askeri varlığının da bulunduğu Sahel bölgesinde etkin bir ülke. 54 ülkenin bulunduğu kıtada 29 ülkede Fransızca konuşuluyor; bunlardan 21’inde ise resmi dil olarak statüsünde. Ayrıca “Afrika Fransız Sömürgeleri (CFA) frangı” 2020 itibarıyla tedavülden kalkarak “eko” para birimine geçilse de Fransa’nın kıtadaki ekonomik ve mali kontrolü devam ediyor. Bu coğrafyada Türkiye’nin 2011’den bu yana sürdürdüğü açılımın, Fransa’nın Afrika’yı kendi etki alanı olarak garanti altına alma siyasetine potansiyel bir tehdit olarak algılanması da Macron’un Türkiye’ye karşı yaklaşımını şekillendiren unsurlardan biri. Bu bağlamda Fransa ABD, Çin ve Rusya gibi aktörlerin yanı sıra Türkiye’nin de Afrika’da giderek daha görünür olmasından rahatsızlık duyuyor.
Sonuç olarak, Fransa sadece Doğu Akdeniz’de değil, Afrika’da, Balkanlar’da, Libya’da Türkiye ile stratejik bir çatışma sergilemekte ve gerek iç siyasetindeki sorunlarını yumuşatmada gerekse AB içinde liderliğe oynama girişimlerinde Türkiye’yi bir araç olarak değerlendirmekte. Macron’un her fırsatta sergilediği Türkiye’ye karşı “düşmanca tutum” da bu çıkarların çatışmasından kaynaklanıyor.
Fransa’nın düşmanca tutumu karşısında İngiltere’nin ne dediği/diyeceği ise ayrı bir analizi gerektirecek önemde.
Macron’un izlediği bu tehlikeli ve düşmanca tutum, başta Doğu Akdeniz olmak üzere bu coğrafyalarda tüm aktörler için kıvılcımları aniden yangına dönüştürme potansiyelini ve riskini barındırıyor. Son dönemde AB yetkililerinin ve AB üyesi liderlerin sağduyudan yoksun ve tek taraflı açıklamalarını da göz önüne alırsak tehlikenin boyutu daha iyi anlaşılabilecektir. Bu noktada olması gereken, AB’deki âkil insanların fotoğrafı doğru görebilmeleri ve acilen diplomasi dilini hızlı ve adilane bir şekilde çalıştırabilmeleridir. Türkiye ise yukarıda özetlenen stratejik denklemin parametrelerini doğru okuyabilmeli ve sert gücü masada tutarken, yumuşak gücünü ve diplomasi alanını daha etkin bir şekilde kullanmaya devam etmelidir.

[Dr. Nurgül Bekar Ufuk Üniversitesi İİBF Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]


14 Ağustos 2018 Salı

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Irak'ın güvenliği, Türkiye'nin güvenliğidir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Türkiye ile Irak'ın kaderleri aynıdır. Irak'ın güvenliği, refahı ve istikrarı, Türkiye'nin güvenliği, refahı ve istikrarıdır." dedi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Irak Başbakanı Haydar el-İbadi, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde gerçekleşen baş başa ve heyetler arası görüşmelerin ardından ortak basın toplantısı düzenledi.




Irak Başbakanı İbadi'yi 10 aylık bir aranın ardından Türkiye'de tekrar ağırlamaktan duyduğu memnuniyeti ifade eden Erdoğan, İbadi'yle faydalı ve kapsamlı görüşmeler gerçekleştirdiklerini söyledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu görüşmelerde siyasi, askeri, ekonomik, ticari, kültürel pek çok konuyu ele alma fırsatı bulduklarını anlattı.

Türkiye'nin, Irak'ın toprak bütünlüğüne, siyasi bütünlüğüne ve siyasi birliğine, egemenliğine atfettiği önemi yineleyen Erdoğan, Irak'ta 12 Mayıs'ta gerçekleştirilen seçimin tüm Irak halkı için hayırlara vesile olmasını diledi.

Erdoğan, seçimin ardından Irak'taki tüm kesimleri kucaklayan ve Irak halkının ihtiyaç ve beklentilerine cevap verecek bir hükümet kurulması temennisinde bulunarak Türkiye'nin bu süreçte hiçbir ayrım yapmadan tüm Iraklıların yanında olduğunu vurguladı.

"Türkiye olarak şiddet olaylarını asla tasvip etmiyoruz" İkili ilişkileri daha da derinleştirmek, başta güvenlik ve ekonomi olmak üzere kritik alanlarda işbirliğini geliştirmek üzere kurulacak yeni hükümetle çalışmaya hazır olduklarını bildiren Erdoğan, şöyle devam etti:

"Temmuz ayında Irak'ta başlayan protesto gösterilerinin bazı çevrelerce suistimal edildiğini görüyoruz. Şiddet, asla bir hak arama yöntemi değildir. Türkiye olarak şiddet olaylarını asla tasvip etmiyoruz. Bu noktada kaygılarımızı ve Irak'ın huzuruna verdiğimiz desteği tekrar kardeşim İbadi'ye özellikle ifade etmek isterim. Irak'ın sorunları üzerinde, gerek ikili gerekse heyetlerarası görüşmelerde bilgiler aldık."

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Irak hükümetinin önce DEAŞ belasına, ardından gayrimeşru referanduma karşı başarılı bir imtihan verdiğine işaret etti.
Irak halkının acil ihtiyaç ve taleplerinin karşılanmasına yönelik adımların atılmasının önem arz ettiğini belirten Erdoğan, bu konuda Türkiye'nin her türlü desteği sağlamaya hazır olduğuna dikkati çekti.

Erdoğan, Türkiye'nin en zor zamanlarında dil, din, mezhep ayrımı gözetmeksizin Irak halkının yanında olduğunu hatırlatarak şunları söyledi:

"Irak'ın sıkıntısı bizim de sıkıntımızdır. Ülkenin yeniden imarı konusunda da üzerimize düşeni yapmaya hazırız. Bu tavrımızı da aziz kardeşime ifade ettim. Sayın İbadi ile ülkelerimiz arasında ikinci sınır kapısının önemine değindik. Açılacak sınır kapısı hem Irak'ın hem de ülkemizin faydasına olacaktır. İnşallah bu konuda gereken adımları atacağımıza inanıyorum. Ayrıca gerek Musul gerekse Basra'da başkonsolosluklarımızı da yeniden faaliyete geçirme konusunu kendileriyle görüştük."

"Türkmenlerin meseleleri de aktarıldı" Recep Tayyip Erdoğan, görüşmelerde ayrıca terörle mücadele konusunu da etraflıca ele alma fırsatı bulduklarını dile getirerek, "Bu alanda tam iş birliği içinde olma konusunda mutabık kaldık. Türkiye olarak terör örgütleri arasında ayrım yapmadık, yapmıyoruz. DEAŞ'lı canilerle, PKK'lı katiller arasında bizim nazarımızda bir fark yoktur. Her ikisi de kundaktaki bebekleri, sivilleri, yaşlıları katletmekten çekinmeyen vahşi yapılardır. Bu örgütleri ve uzantılarını, bölgemizden kazımakta kararlıyız." dedi.

Başta DEAŞ olmak üzere tüm terör örgütleriyle mücadelede Irak ile dayanışma içinde olmayı sürdüreceklerini vurgulayan Erdoğan, görüşmede Türkiye'nin, PKK terör örgütüyle mücadelede Irak tarafından beklentilerini aktardığını söyledi.

Erdoğan, PKK'nın Irak'tan tamamen temizlenmesi istikametinde çabaları artırma hususunda görüş birliğine varıldığını, ayrıca Türkmenlerin meselelerini de İbadi'ye ifade ettiğini aktardı.
Türkmenlerin özellikle Kerkük'te maruz kaldıkları saldırılara değinerek onların güvenliğinin sağlanmasının önemli olduğuna dikkati çeken Erdoğan, "Kerkük'te vilayetin yapısına uygun bir yönetim ve güvenlik mimarisi tesis edilmesinin, Kerkük'te barışa katkı sağlayacağına inanıyorum." değerlendirmesini yaptı.
"İtalyan halkına başsağlığı" Erdoğan, görüşmede ikili ekonomik ilişkilerin de çıkan konu başlıklarından olduğunu bildirerek şöyle konuştu:

"Şu anda 2017 itibarıyla aramızda yaklaşık 11 milyar dolarlık bir ticaret hacmi söz konusu. Tabii biz bunu Türkiye-Irak arasında yeterli bulmuyoruz. Bunu daha da artırmak suretiyle Türkiye ve Irak'ın kendine yakışan bir ticaret hacmine sahip olması beklentimizdir. Türkiye ile Irak'ın kaderleri aynıdır. Irak'ın güvenlik, refah ve istikrarı, Türkiye'nin güvenlik, refah ve istikrarıdır. Bu anlayışla dost ve kardeş ülke Irak ile ilişkilerimizin daha da güçlendirilmesi için temaslarımızı her konuda, her düzeyde sürdüreceğiz."

En önemli sorunlardan bir tanesinin de özellikle Irak'taki su ve enerji sorunu olduğunu anlatan Erdoğan, bu konuyu detaylandırdıklarını, ilgili bakanları bu noktada görevlendirdiklerini söyledi.
İtalya'nın Cenova şehrinde bir köprünün çökmesi nedeniyle 11 kişinin hayatını kaybettiğini kaydeden Erdoğan, ölenlere Allah'tan rahmet dileyerek İtalya yönetimine ve tüm İtalya halkına başsağlığı diledi.

Heyetlerarası görüşmeye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli katıldı.

4 Ağustos 2020 Salı

Türkiye karşıtı Orta Doğu rejimlerinin Ayasofya hüsranı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Ayasofya’nın asli kimliğine yeniden kavuşturularak cami haline getirilmesi dünyanın farklı coğrafyalarındaki Müslüman kamuoyları tarafından sevinçle karşılandı. Malezya’dan Güney Afrika’ya, Pakistan’dan Cezayir’e, Endonezya’dan Bosna-Hersek’e dünyanın birçok ülkesindeki Müslümanlar bu kararı kutlarken, açılış törenini de televizyon ve sosyal medyadan takip ettiler. İslam coğrafyasındaki kamuoyları Ayasofya kararını bu derece benimserken bazı ülke yönetimlerinin tepkileri ise dikkat çekici oldu. 

Meşruiyetlerini halktan almayan ve dış politika ve bölgesel konulardaki görüş ayrılıklarından dolayı Türkiye’ye karşı hasmane tutum içerisinde olan Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’dan Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi kararına gelen tepkiler ise eleştirldi.


Bu eleştiriler, temelde, bu rejimlerin Ayasofya ile ilgili kararı da Türkiye karşıtlığında bir araç olarak kullanma stratejileri doğrultusunda yöneltildi. Dış politika ve bölgesel meselelerde Ankara ile farklı önceliklere sahip olan bu rejimler, kendi kamuoylarından tepki alacak olmalarına rağmen, İslam ümmetinin büyük çoğunluğunun arkasında durduğu ve desteklediği bir kararı eleştirebilmişlerdir. Her ne kadar üst düzey resmî kurumlarca açık bir şekilde ifade edilmese de, bu rejimlere yakın aktörlerin veya temsilcilerin Ayasofya’nın camiye çevrilmesine tepki göstermeleri, Türkiye karşıtlığının geldiği seviyeyi göstermesi açısından da önemli.

Bu anlamda en dikkat çeken tepkilerden biri Mısır Müftüsü Şevki Allam’dan geldi. Bir televizyon kanalında katıldığı programda, Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin kabul edilemez olduğunu belirten Allam “Kiliselerin camiye çevrilmesinin İslam’a aykırı” olduğunu iddia etti. Ayasofya’nın insanlığın kültürel mirası olduğunu savunan Allam, İslami metinlerde bu mirasın olduğu gibi korunması gerektiğinin belirtildiğini iddia etti. Öte yandan, Mısır’ın El-Ezher Üniversitesi’nden bazı üst düzey din adamlarının da Ayasofya kararını eleştirdiklerine şahit olduk.

Mısır’daki bu söylemlerin arkasında siyasi saikler olduğu unutulmamalı. Ülkede 2013 yılında gerçekleşen darbeyle iktidara gelen Abdulfettah Es-Sisi yönetimi altında, El-Ezher ve Mısır Müftülüğü gibi kurumlar rejimin tam anlamıyla birer enstrümanı haline gelmiş durumdalar. Aslında El-Ezher’in tamamen Mısır’daki otokratik yönetimlerin kontrolünde işleyen bir kurum haline gelişi yeni bir hadise değil. Cemal Abdünnasır döneminde başlayan bu süreç daha sonra Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek dönemlerinde de devam etmişti. Öyle ki Hüsnü Mübarek’e karşı 25 Ocak 2011’de başlayan ve milyonlarca Mısırlının sokaklara döküldüğü gösteriler sırasında, El-Ezher şeyhi halka evlerine dönmeleri ve yönetime karşı protestolara katılmamaları çağrısında bulunmuştu. El-Ezher bu çizgisini 3 Temmuz 2013’teki askeri darbe sonrası süreçte de sürdürerek daha önce hiç olmadığı kadar rejimin güdümüne girdi.

El-Ezher ve Mısır Müftülüğü gibi kurumlar darbe sonrası dönemde, ülke içinde muhaliflere karşı rejimin baskı politikalarının meşrulaştırılmasında bir araç olarak kullanıldılar. 

Bunun yanında dış politika meselelerinde de rejimin hedefinde olan Türkiye ve Katar gibi ülkelere karşı manipülatif bir ajanda çerçevesinde işlevselleştirildiler. 5 Haziran 2017’de Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır’ın Katar’a yönelik başlattığı abluka sürecinde El-Ezher bir açıklama yaparak “Katar’a karşı yapılan bu operasyon Arap Birliği’ni sağlamak için zaruridir” demişti. Katar’ın bölgede istikrarı tehdit ettiğini savunan El-Ezher, Arap halklarının güvenliğinin korunması için Katar’a yönelik ablukanın devam ettirilmesi gerektiğini vurgulamıştı. Türkiye’nin Ayasofya’yı yeniden camiye çevirme kararına yönelik El-Ezher ve Mısır Müftülüğü’nden gelen tepkiler de bu çerçevede değerlendirilmeli.

El-Ezher’in bu tutumu ve rejimin dış politika meselelerine alet olması, yüzyıllar boyunca İslam dünyasında saygın bir konum ihraz etmiş bu kurumun günümüzde saygınlığını yitirdiğini, İslam ümmetinin endişeleri konusunda fikir beyan edemeyen ve kamuoyunun önceliklerinden ve toplumun gerçekliklerinden kopuk bir siyasi kurum haline geldiğini gösteriyor.

Türkiye’nin Ayasofya kararına bir başka tepki ise bölgede Türkiye karşıtı politikaların öncülüğünü yapan BAE’den geldi. BAE Kültür, Gençlik ve Bilgi Geliştirme Bakanı Nevra el-Kabi yaptığı açıklamada, “Dünya tarihinde önemli bir yere sahip olan Ayasofya’nın statüsünün değiştirilmesi, yapının kültürel değerine ve önemine zarar verecektir” iddiasında bulundu. Bu tür kültürel değerlerin olduğu gibi korunması gerektiğine vurgu yapan Kabi, Türkiye’nin kararının yanlış olduğunu savundu. Öte yandan yine BAE rejimine yakın bazı sosyal medya hesaplarından Ayasofya’nın açılışına yönelik tepki mesajları yayınlanması da dikkatlerden kaçmadı.

BAE’nin Türkiye karşıtı tutumu da, bu yönde manipülatif söylemler takınması da yeni bir durum değil. Geçtiğimiz aylarda BAE’li üst düzey yetkililer Türkiye’nin Arap dünyasını yeniden kontrol etme hevesinde olduğunu ve Osmanlı’nın yeniden tesis edilmek istendiğini iddia ederek bunun Arap halkları için en büyük tehdit olduğuna dikkat çektiler. Hayal ürünü bu söylemler, BAE yönetimindeki Türkiye düşmanlığını açık bir şekilde gözler önüne seriyor.

Kuveyt gazetesi Al-Rai’nin Washington Şefi Hüseyin Abdü’l Hüseyin ise Arab News haber sitesinde kaleme aldığı makalesinde, Ayasofya kararının “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın emperyal hayallerinin bir sonucu” olduğunu ifade etti. Türkiye’yi birçok açıdan eleştirdiği yazısında Abdü’l Hüseyin, Türklerin aslında “Amerika gibi görece bir medeniyeti” olduğunu iddia ederek tarihsel gerçeklikleri de çarpıtmaya çalışıyor. Osmanlı devletinin hiçbir zaman İslam ümmetinin lideri olmadığını iddia eden Hüseyin, Türklerin günümüzde böyle bir yanlış algıya sahip olduğunu savunuyor.

Suudi Arabistan’ın Ukaz gazetesinin köşe yazarlarından Vefa er-Raşid ise kaleme aldığı yazıda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya kararının seçimlere yönelik bir adım olduğunu iddia ediyor. Erdoğan’ın “ateşle oynadığını” vurgulayan Er-Raşid, bu kararın tüm Hristiyanların tepkisini çektiğini ve uygarlığı tehdit eden provokatif bir eylem olduğunu savunuyor.

Bununla birlikte Mısır’da ve diğer Arap ülkelerinde, hatta BAE’de, kamuoyları Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğine karşı genel olarak olumlu bir algıya sahip. Bu durum, kamuoyunun nabzının nispeten şeffaf bir şekilde gözlemlendiği sosyal medya mecralarına da yansıyor. Türkiye’ye desteğini ifade eden birçok Arap sosyal medya kullanıcısı, Türkiye’nin bölgesel politikalarını, kültürel faaliyetlerini ve uluslararası ilişkilerdeki başarılı konumunu takdir ediyor.

Türkiye’ye karşı bu olumlu algılar aslında Ayasofya’nın camiye çevrilmesi sürecinde hem resmî olarak hem de kamuoyu düzeyinde gözlemlendi. Birçok Arap ülkesindeki resmî temsilciler Ayasofya kararını sevinçle karşıladılar. Mağrip Arap Alimler Birliği yayımladığı mesajda, Ayasofya’nın yeniden cami olarak hizmete girmesini “tarihi bir dönüm noktası” olarak tanımlarken, İslam ümmeti adına Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tebrik ettiğini ifade etti. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı telefonla arayarak Ayasofya kararından dolayı tebrik etti. Hamas hareketi ve Müslüman Kardeşler de Türkiye’nin Ayasofya kararını olumlu karşıladı. Umman Müftüsü Ahmed bin Hamed el-Halili, Mescid-i Aksa İmam Hatibi Şeyh İkrime Sabri ve Dünya Müslüman Alimler Birliği Genel Sekreteri Ali Muhyiddin el-Karadaği gibi isimler Türkiye’yi bu kararından dolayı tebrik ettiler.

Öte yandan Cezayir’deki Barış Toplumu Hareketi’nden Milletvekili Nasır Hamdaduş, Türkiye’nin Ayasofya kararına tepki gösteren Suudi Arabistan, BAE ve Mısır gibi ülkeleri sert bir dille eleştirdi. Katar medyası da Türkiye’nin Ayasofya kararını olumlu bir biçimde karşıladı. Birçok gazetede manşetten verilen haberlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarihe geçen bir lider olduğu belirtilirken, Türkiye’nin İslam dünyasındaki liderlik konumuna vurgu yapıldı.

Türkiye’nin Ayasofya’yı yeniden cami olarak ibadete açma kararı her ne kadar bazı rejimler tarafından eleştirilse de, bu olumsuz yaklaşım Arap kamuoyları için geçerli değil. Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin bölgesel politikalarda ve küresel siyasette ağırlığının artmasından endişe eden Suudi Arabistan, BAE ve Mısır gibi ülkeler, birçok cephede durduramadıkları Türkiye’ye karşı her türlü saldırı ve manipülasyonu hayata geçiriyorlar. Toplumlarının gerçekliklerinden kopuk bu rejimler, Türkiye’nin, dış politikalarındaki başarısızlıklarını ve iç siyasetlerindeki meşruiyet kaygılarını derinleştirecek hamleleri karşısında her yolu deniyorlar ve Ankara’ya karşı olumsuz bir söylem üretmeye çalışıyorlar. Bu konuda başarılı olamayan bu aktörlerin son malzemesi ise Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesi kararı oldu. Filistin meselesine sırt çevirdikleri, halklarına yönelik en ağır baskı politikalarını uyguladıkları, dış politikada birçok açıdan köşeye sıkıştıkları ve ekonomik sıkıntılarının giderek derinleştiği bir ortamda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ayasofya kararına karşı durmalarıyla, Türkiye karşıtı bu aktörlerin meşruiyetleri daha fazla sorgulanır hale geldi. Dolayısıyla, Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilmesi Arap toplumları ve İslam dünyası kamuoyu tarafından tarihi bir zafer olarak algılanırken BAE, Suudi Arabistan ve Mısır rejimleri için bir hüsran olarak değerlendirilebilir.


9 Temmuz 2018 Pazartesi

Cumhurbaşkanlığı Göreve Başlama Töreni

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Yeni sisteme geçiş günü 

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın TBMM'deki yemin töreninin ardından Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde gerçekleştirilecek tören, katılımcı sayısı ve çeşitliliği bakımından dünyada öne çıkan törenler arasında yer alacak.





Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki (TBMM) yemin töreninin ardından Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde gerçekleştirilecek tören, katılımcı sayısı ve çeşitliliği bakımından dünyada öne çıkan törenler arasında yer alacak.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerini 26 milyon 330 bin 823 oy ile kazanan Cumhurbaşkanı Erdoğan, TBMM'de yapılacak yemin töreninin ve Anıtkabir ziyaretinin ardından, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne Süvari Birliği eşliğinde giriş yapacak ve mehter marşlarıyla karşılanacak.
Erdoğan'ın süvari birliğiyle Külliye'ye girişi sırasında 101 pare top atılışı yapılacak. Ayrıca hava, kara ve deniz komutanlıklarına bağlı ordu karargahlarında da 101'er pare top atışı gerçekleştirilecek.
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde düzenlenecek tören, katılımcı sayısı ve çeşitliliği bakımından dünyadaki en önemli devlet başkanlığı törenlerinden biri olacak.

Törene 22 devlet başkanı katılacak

Recep Tayyip Erdoğan'ın, bugün Beştepe'de düzenlenecek "Cumhurbaşkanlığı Göreve Başlama Töreni"ne 22 devlet başkanı, 28 başbakan ve parlamento başkanı ile 6 uluslararası örgütün genel sekreteri iştirak edecek.
Cumhurbaşkanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre, bugün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, saat 16.30'da TBMM Genel Kurulu'nda yemin edecek, ardından Anıtkabir'i ziyaret edecek.
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde, saat 18.00'de çok sayıda yabancı devlet, hükümet, meclis ve heyet başkanlarının yanı sıra Türkiye'nin tüm kesimlerini temsilen davet edilen hazirunun katılımıyla Cumhurbaşkanlığı Göreve Başlama Töreni yapılacak.
Bu törenin ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, misafiri olan devlet, hükümet ve meclis başkanlarına akşam yemeği daveti verecek.
Aynı gece düzenlenecek basın toplantısıyla Cumhurbaşkanlığı Kabinesi de Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kamuoyuna ilan edilecek.

Venezuela Devlet Başkanı Maduro da gelenler arasında



Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın göreve başlaması münasebetiyle düzenlenecek törene, 22 devlet başkanı iştirak edecek.
Bu kapsamda, Bulgaristan Cumhurbaşkanı Rumen Radev, Gürcistan Cumhurbaşkanı Giorgi Margvelashvili, Makedonya Cumhurbaşkanı Gjorge Ivanov, Moldova Cumhurbaşkanı Igor Dodon, Bosna Hersek Başkanlık Konseyi Başkanı Bakir İzetbegoviç, Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vuçiç, Kosova Cumhurbaşkanı Haşim Thaçi, Katar Emiri Şeyh Temim Bin Hamad El Sani, Pakistan Cumhurbaşkanı Memnun Hüseyin, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sooranbay Jeenbekov, Sudan Cumhurbaşkanı Ömer El Beşir, Gine Cumhurbaşkanı Alpha Conde, Zambiya Cumhurbaşkanı Edgar Lungu, Gine Bissau Cumhurbaşkanı Jose Mario Vaz, Ekvator Ginesi Cumhurbaşkanı Teodoro Obıang, Somali Cumhurbaşkanı Muhammed Abdullahi Muhammed Farmajo, Moritanya Cumhurbaşkanı Mohamed Ould Abdel Aziz, Gabon Cumhurbaşkanı Ali Bongo Ondimba, Çad Cumhurbaşkanı Idriss Deby Itno, Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Omar Guelleh, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro Türkiye'ye gelecek.

Devlet başkan yardımcıları ve başbakanlar da hazır bulunacak

Törene katılacaklar arasında, devlet başkan yardımcıları, parlamento başkanları ve başbakanlar olmak üzere toplam 28 ülkeden üst düzey isim de bulunuyor.
Bun göre, Libya Başkanlık Konseyi Başkan Yardımcısı Abdusselam Kejman, Afganistan Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Orgeneral Raşid Dostum, Afganistan Cumhurbaşkanı İkinci Yardımcısı Server Daniş, Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Usame Nuceyfi, Özbekistan Ali Meclis Senatosu Başkanı Nigmatilla Yuldşev, Azerbaycan Başbakanı Nevruz Memedov, Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Selim Cuburi, Kuveyt Meclis Başkanı Marzouq Al-Ghanim, Fas Meclis Başkanı Habib El Malki, Belarus Millet Meclisi Cumhuriyet Konsey Başkanı Mihail Misanikovich, Gambiya Ulusal Meclis Başkanı Mariam Jack Denton, Kongo Cumhuriyeti Meclis Başkanı Isidore Mvouba, Rusya Federasyonu Başbakanı Dmitry Medvedev, Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, Ukrayna Başbakanı Vladimir Grosyman, Kazakistan Başbaşkanı Bakitjan Sagintayev, Filistin Başbakanı Rami Hamdallah, Cezayir Başbakanı Ahmed Ouyahia, Senegal Başbakanı Mahammed Dionne, Nijer Başbakanı Brigi Rafini, Moldova Gökoğuz Yeri Özerk Bölgesi Başkanı İrina Vlah, Tataristan Cumhurbaşkanı Rüstem Minnihanov, İtalya Eski Başbakanı Silvio Berlusconi, Almanya Eski Şansölyesi Gerhard Schröder, Irak Türkmen Cephesi Başkanı Erşat Salihi, Kırım Tatar Türkleri Milli Lideri Mustafa Kırımoğlu, Yunanistan Eski Dışişleri Bakanı Theodora Bakoyannis, Libya Dışişleri Bakanı Muhammed Tahir Siyala da törende hazır bulunacak.
Öte yandan Agit Genel Sekreteri Thomas Gremınger, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Halil İbrahim Akça, D-8 Genel Sekreteri Ku Jaafar Ku Shaarı, Türk Konseyi Genel Sekreteri Ramil Hasanov, Türksoy Genel Sekreteri Düsen Kaseınov ve AB Göç İşleri Komiseri Dımıtrıs Avramopoulos'ın bulunduğu 6 uluslararası örgütün temsilcisi de törene katılacak.

Misafirlere, özel bastırılan "1 Lira" hediye edilecek

Görevli ve davetlilerle yaklaşık 10 bin kişinin katılım sağlayacağı törene öğretmen, itfaiye eri, muhtar, esnaf, maden işçisi, diş hekimi gibi toplumun değişik kesimlerinden vatandaşlar da davet edildi.
Dini cemaatlerin ruhani liderlerinin de katılacağı törende, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Cumhurbaşkanlığı Devlet Klasik Türk Müziği Korosu, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Armoni Mızıkası, TSK Mehteran Takımı ile TSK Tarihi Birlik de yöresel kıyafetlerle hazır bulunacak.
Misafirlere, darphane tarafından özel bastırılan ve arka yüzünde Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve törene ilişkin enstantanelerin bulunduğu 1 liralardan hediye edilecek. Bu özel paraların bir kısmı da tedavüle sokulacak. Ayrıca, tören gününe özel pul bastırılacak.
Konuk devlet başkanları onuruna verilecek akşam yemeğinde, eski Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder ve Tunus Nahda Hareketi Lideri Raşid Gannuşi gibi Erdoğan'ın özel dostları da yer alacak.
Törene ayrıca Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya'dan soydaş ve akraba toplulukların siyasi ve dini temsilcileri de iştirak edecek.

Cumhurbaşkanlığı törenine katılacak yabancı konuklar gelmeye başladı



"Cumhurbaşkanlığı Göreve Başlama Töreni"ne katılacak yabancı konuklar, Ankara'ya gelmeye başladı.
Recep Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde düzenlenecek "Cumhurbaşkanlığı Göreve Başlama Töreni"ne katılacak yabancı konuklar, Ankara'ya gelmeye başladı.
Törene katılmak için Türkiye'ye gelen ilk devlet başkanlarından biri Ekvator Ginesi Cumhurbaşkanı Teodore Obiang oldu.
Ceiba Intercontinental adlı uçakla saat 08.35'te Ankara'ya varan Obiang, Esenboğa Havalimanı'nda askeri törenle karşılanarak havalimanının şeref salonunda misafir edildi.
Kongo Cumhuriyeti Meclis Başkanı Isidore Mvouba da törene katılmak için sabahın erken saatlerinde Ankara'ya ulaştı.
Recep Tayyip Erdoğan'ın, bugün Beştepe'de düzenlenecek Cumhurbaşkanlığı Göreve Başlama Töreni'ne 22 devlet başkanı, 28 başbakan ve parlamento başkanı ile 6 uluslararası örgütün genel sekreterinin iştirak etmesi bekleniyor.
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde, saat 18.00'de çok sayıda yabancı devlet, hükümet, meclis ve heyet başkanlarının yanı sıra Türkiye'nin tüm kesimlerini temsilen davet edilenlerin katılımıyla Cumhurbaşkanlığı Göreve Başlama Töreni yapılacak.

15 Eylül 2020 Salı

Macron’un 'Akdeniz’de Fransız Hikâyesi' yazma hevesi boşa çıkacak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Son dönemde, uluslararası hukuku ve diplomatik teamülleri hiçe sayarak birçok bölgesel krize gerginliği daha da artıracak şekilde müdahil olan Macron Fransası, izlediği revizyonist dış politika ile Avrupa Birliği (AB) içinde liderlik rolüne soyunurken, bu amaçla attığı adımlar NATO’nun temellerini tahrip ediyor.

Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz konularında Türkiye’ye yönelik düşmanca politikalar izleyen Macron, bu amaçla arkasına almak istediği NATO ve Avrupa Birliği gibi kurumların ittifak ilişkilerine dayanan temellerini de tahrip ediyor.

Yeni koronavirüs salgını sırasında sağlık krizini yönetmekte yetersiz kalması sebebiyle ülke içinde ciddi eleştirilere maruz kalan, son belediye seçimlerinde yenilgi ile cezalandırılan Macron, Sarı Yelekliler adı altında iki yıldır devam eden protesto hareketlerinin de gösterdiği şekilde, geniş toplum kesimleri tarafından şiddetle itiraz edilen bir lider profili çiziyor. Doğu Akdeniz’de açıkça Türkiye karşıtı bir Avrupa politikası sergilemeye devam eden Macron, tartışmalı savunma ve dış politika çıkışları ile “tehdit altındaki bir Avrupa”nın yeni lideri olma iddiasını öne sürüyor. Avrupa Perspektif ve Güvenlik Enstitüsü (IPSE) Başkanı Emmanuel Dupuy’a göre, Macron, Akdeniz’de yeni bir Avrupa anlatısı oluşturmanın peşinde ve Beyrut patlaması sonrasındaki Lübnan ziyareti de, bir dönüm noktası olarak, Avrupa için Akdeniz gündeminde yeni bir “Fransız Hikâyesi” yazma girişimi olarak tanımlanıyor.

Türk-Fransız ilişkileri tarihsel bir ortak paydaya sahip olup, son tahlilde, tecrübesiz devlet adamı profili çizen, kendi ülkesindeki siyasal zemini gittikçe aşınan Macron’a bırakılamayacak kadar önemli.

Peki, NATO İttifakı içinde, ABD ve İngiltere’den sonra üçüncü nükleer güce sahip olan ve AB’nin Almanya’nın ardından ikinci büyük ekonomik potansiyeline sahip ülkesi olan Fransa, Avrupa savunmasında “Amiral Gemisi” rolü üstlenebilir mi?

Fransa ekonomisinde pandemi tahribatı

Fransa’da ekonomi 2020 yılının ilk çeyreğinde yüzde 5,3 daraldı. Salgın gerekçesiyle işten atmalar hızlandı. Özellikle havacılık ve otomobil sektöründe devletlerin yaptığı milyarlarca avroluk yardıma rağmen on binlerce işçinin işten atılacağı şimdiden ilan edildi. Airbus, koronavirüs salgınının etkileri nedeniyle 2021 yılının yaz dönemine kadar yaklaşık 15 bin, şirketin Fransa’daki operasyonlarında ise 5 bin çalışanın işine son verileceğini açıkladı. Air France-KLM de büyük bir işten çıkarma operasyonuna hazırlanıyor. Şirket 2022 sonuna kadar 7 bin 500 çalışanının işine son vereceği bildirdi. Yan sanayide ilan edilen işten atmalar ise Air France ve Airbus’ın katbekat üzerinde.

Askeri güç parametreleri açısından analiz edildiğinde, NATO müttefik ordularının 2019 kuvvet potansiyeline bakıldığında, ABD’nin 686,1 milyar dolar savunma bütçesi ve 1 milyon 281 bin 900 aktif personeline mukabil, Paris’in savunma bütçesi 50,1 milyar dolar ve aktif askeri personeli 203 bin 750 kişi. Buna mukabil Fransa Cumhurbaşkanı Macron, NATO’nun işlevini ve önemini sorgulayan ve İttifak üyeleri tarafından tepkiyle karşılanan açıklamalara imza attı. ABD’nin salgınla mücadelesini ve başkanlık seçimlerini yanlış okuyan Macron’un, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” açıklamasına ABD Başkanı Trump “Çok saygısızca” karşılığını verdi. Macron’un, “ABD, Çin ve Rusya’dan korunmak için Avrupa’nın kendi ordusunu oluşturması gerekiyor” mesajını “Çok aşağılayıcı” olarak nitelendiren Trump, “Ama Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında Almanya vardı. Peki, bu Fransa açısından nasıl gelişmişti? ABD ordusu gelip yetişmeden önce Paris’te Almanca öğrenmeye başlıyorlardı,” değerlendirmesinde bulundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise “Fransa Cumhurbaşkanı Sayın Macron, bak Türkiye’den sesleniyorum, NATO’da da söyleyeceğim, önce sen kendi beyin ölümünü bir kontrol ettir” açıklaması ile tepkisini dile getirdi. Macron, aslında, Kremlin’in söylemlerine eleştirel yaklaşım perdesi altında NATO’nun zayıflatılmasında öncü rol oynuyor. Bu çerçevede Fransa’nın Doğu Akdeniz’e savaş gemisi göndermesinin arkasında farklı hesaplar bulunduğu, ancak en önemlisinin Fransa’nın NATO’yu by-pass edip, Avrupa ordusunu aktive etme hayali bulunduğu söylenebilir. Yani ilk adımları atılmış ama yeterli bir ilerleme sağlayamamış PESCO’nun, yani NATO’dan bağımsız bir Avrupa ordusunun kurulması Fransa tarafından istenmekte.

Fransa’nın Libya’da askeri güç kullanmasının perde arkası

Fransa 2. Dünya Savaşı’nda altı günde Alman ordusuna teslim olmuştu. Savaşın devamında Cezayir’deki Mers-el Kebir limanındaki Fransız donanmasının Alman ve İtalyanların kontrolüne geçmemesi için İngiliz donanmasının 3 Temmuz 1940 günü saat 16:55’te icra ettiği “Katapult Operasyonu” ile imha edilmesi unutulmuş değil. Normandiya’da Müttefikler tarafından esaretten kurtulan Fransa’nın NATO İttifakı’nın askeri kanadından çekilmesi, 1956 Süveyş Harekâtı sonrasında ABD tarafından Akdeniz’de izole edilmesi, ancak 1991 Körfez Savaşı’na dönmesi ile son bulmuştu. Arap Baharı Fransa’ya, Kaddafi’ye karşı bir hamle için çok elverişli bir mazeret sundu.

Afrika’nın kuzeyinde yer alan ve diğer Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi ülke Cezayir ile batıda bir sınır paylaşan Libya, 11 milyon 760 bin kilometrekare ile yüzölçümü açısından dünyanın en büyük 16. ülkesi. Afrika’da keşfedilmiş en fazla gaz rezervine sahip ve OPEC üyesi olan Libya’da, dünya petrol rezervlerinin yüzde 4,1’ine tekabül eden petrolün kükürt oranının düşük olması, petrolün işlenmesini kolaylaştırıp maliyetleri düşürüyor. 1973 Arap-İsrail Savaşı sonrasında ABD’ye petrol ihracatı ambargosu uygulayan Libya, 1974 yılında Fransız petrol şirketi Total ile anlaşmaya gitti.

François Hollande döneminde, 2015’te Paris’te meydana gelen terör eylemlerinin de etkisiyle Libya dosyası yeniden açıldı. Paris için Libya’da istikrarsızlık iki açıdan tehdit oluşturmaktaydı: Akdeniz üzerinden Avrupa’ya göç ve Fransa’nın stratejik çıkarlara sahip olduğu Sahel havzasının (Senegal, Moritanya, Mali, Nijer, Çad, Sudan) güvenliği. Fransa o dönemde Libya’da kendisine muhatap aramaya başladı. Sarkozy hükümetinin NATO ve BM’nin nihai kuvvet kullanma kararı olmaksızın 2011’de Libya lideri Muammer Kaddafi’nin devrilmesine yönelik askerî harekâtı erken başlatması, ABD tarafından hoş karşılanmadı. Buna mukabil Aralık 2007’de, Sarkozy tarafından Paris’te kırmızı halı ve bedevi çadırlarıyla ağırlanarak, nükleer işbirliği anlaşması imzalanan Kaddafi’ye karşı, askeri kuvvet kullanılması şaşırtıcı da olmadı. Nitekim Libya devrik liderinin İstihbarat Başkanı Abdullah es-Senusi, Sarkozy’nin seçim kampanyası için Muammer Kaddafi’den 8 milyon dolar aldığını açıkladı. Sarkozy’nin diplomatik süreci kesintiye uğratarak başlattığı askeri operasyon, barış yerine parçalanmış, bölünmüş bir Libya’yı ve ülkeden Avrupa’ya büyük göçü tetikleyen Suriye benzeri insani bir felakete neden oldu. Fransa bu tutumu ile Akdeniz ve Orta Doğu’da ABD ve NATO’nun güç boşluğundan istifade ile yeni bir nüfuz alanı teşkil etmeyi amaç edinen tehlikeli bir stratejik yol haritası takip etmekte.

Fransa, Ukrayna krizi nedeniyle, Rusya için inşa ettiği Mistral tipi helikopter gemilerini teslim etmedi. Plana göre “Vladivostok” ve “Sivastopol” isimli gemiler, NATO ve ABD’nin karşı çıkması nedeniyle satışları iptal edilerek, Mısır’a satıldılar. Fransa, anlaşmanın yerine getirilmemesi nedeniyle Rusya’ya 1,2 milyar dolar tazminat ödemek zorunda kaldı. Rus Baltık ve Karadeniz filolarına katılacak bu gemiler için işbirliği yapan Fransa, diğer yandan Türkiye’nin S-400 hava savunma füzeleri almasına da karşı çıktı. Bu tespitimiz, gerçekte NATO’yu zayıflatan aktörün, Paris yönetimi olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Macron 2017’de cumhurbaşkanı seçildikten sonra Libya’yı Fransız diplomasisinin öncelikli dosyalarından biri haline getirdi. Evet, Macron, Avrupa’nın yeni lideri olarak kendisini ön plana çıkarmaya çalışmakta. Bu noktada, Libya, Lübnan, Kıbrıs, Doğu Akdeniz’deki olayları fırsata çevirmek için çabalarını artırmakta. Fransa yönetiminin, AB içindeki tek nükleer askeri operasyonel güce sahip olma konumunu ve Afrika-Orta Doğu-Akdeniz’de deniz aşırı askeri gücünü sahaya yansıtmayı hedeflediği görülüyor. AB içindeki ve küresel denklemdeki yeni konumunu tasarlamaya çalışan Fransa’nın, Brexit sonrası baş başa kaldığı Berlin ile rekabetinde, üstünlüğünü Akdeniz ve BM Güvenlik Konseyi Üyeliği avantajlarını, silah sektörü ve askeri güç eksenleri üzerinden şekillendirmeyi amaçladığı gözlemleniyor.

Fransa silah pazarını genişletme çabalarını, kademeli olarak, Mısır gibi bölgesel aktörlerin yanında Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan gibi bölge dışı müttefikler ile üst perdeye taşımakta. Nitekim Libya’da meşru hükümete karşı silahlı mücadele veren darbeci General Halife Hafter’e destek olan BAE ve 2013’te Mısır’da darbe ile yönetimi ele geçiren General Sisi liderliğindeki Mısır, ABD ve Rusya’dan sonra dünyanın üçüncü büyük silah ihracatçısı olan Fransa’nın bu alandaki en büyük müşterilerinden.

Macron, Doğu Akdeniz’de AB’nin ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarına EASTMED projesi ile Türkiye’yi devre dışı bırakarak hükmetmeyi, Libya’daki petrol kaynakları ve kaya gazı enerji yataklarını Fransız enerji şirketleri ile kontrol altına almayı, bu çerçevede Sirte Körfezi ve Libya limanlarını denetleyerek Afrika kıtasında azalmakta olan nüfuzunu korumayı amaçlıyor. Bu maksatla darbeci Hafter ve Suriye örneğinde görüldüğü üzere YPG/PKK gibi illegal aktörlerle işbirliğinden çekinmediği ve zor durumda kaldıkça AB’yi de oyuna dahil etmeye çalıştığı görülüyor. Nitekim Trablus merkezli meşru yönetime bağlı güçlerin Hafter’e karşı başlattığı operasyon sonucu Hafter’den geri alınan Giryan kentinde Fransız ordusuna ait Javelin anti-tank füzelerinin ele geçirilmesiyle, Libya’da Paris’e bir kez daha suçüstü yapıldı. Fransız Savunma Bakanlığı füzelerin kendilerine ait olduğunu, “terörle mücadele operasyonları yürütmek üzere görevlendirilen bir Fransız askeri biriminin kendini koruması” bahanesini öne sürerek kabul etmek zorunda kaldı.

Ancak çok daha tehlikeli bir yaklaşım ile Yunanistan ve AB üyesi Güney Kıbrıs Rum Yönetimini (GKRY) silahlandıran Macron, bölgede gerginliği sürekli tırmandırıyor. Macron, bütün bu yaklaşımlarında, Türkiye’yi saldırgan taraf olarak suçlamak suretiyle bir çeşit algı operasyonu da yürütüyor. Bu çerçevede, ülke içinde popülaritesi giderek düşen, ikinci kez seçilmesine ihtimal verilmeyen Macron’un Türkiye’ye yönelik düşmanca tutumuyla Avrupa’da öne çıkan bir lider olmaya çalıştığı ve bundan sağlamayı umduğu siyasi avantajı imajını güçlendirmek için kullandığı ifade edilebilir. Ancak Fransa’nın Macron’un siyasi imajı ve hesaplarını aşan planları bulunduğu da dikkate alınmalı.

Türkiye-Fransa ilişkilerinde Akdeniz’e sıçrayan güç rekabeti

Fransa, NATO’nun askeri kanadına dönüşünden beri, Türkiye’nin jeopolitik düzlemde Balkanlar, Orta Doğu ve Karadeniz-Akdeniz bölgesi ile Kafkasya’da güçlenen etkisini pasifize etmeye çalışıyor. 2008 Rusya-Gürcistan savaşında o dönem başbakan olan Erdoğan’ın inisiyatif alarak, diyalog yoluyla çözüm girişimi çerçevesinde Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’yi gölgede bırakarak Moskova’da, Rusya devlet başkanı ve başbakanı ile arabuluculuk misyonu icra etmesini ve Gürcistan ziyareti sonrasında Tiflis’e acil ekonomik ve insani yardım başlatmasını Paris kendisine meydan okuma olarak okumuştu. 2010 NATO Lizbon zirvesinde Türkiye, Sarkozy’nin, “Tehdit İran’dır. Füze rampası İran için kurulacak, biz kediye kedi deriz” açıklaması ile füze kalkanı projesinde İran’ın doğrudan hedef gösterilmesi teklifine ve GKRY’nin NATO’nun güvenlik ve askeri kabiliyetlerinden faydalanmasına karşı çıkmıştı. Böylece, Fransa’nın “füze saldırıları İran’dan gelecek” şeklinde bir ifadenin NATO Füze Kalkanı projesine konması ısrarı sonuçsuz kalmıştı.

Türkiye’nin AB’ye adaylığının resmen ilan edildiği 1999 yılından bu yana Fransız siyasetçi ve devlet adamları, Türkiye’nin üyelik perspektifiyle ilgili net ifadeler kullanmaktan kaçındılar. 2007-2012 döneminde cumhurbaşkanlığı yapan Nicholas Sarkozy döneminde, üyelik perspektifiyle ilgili olarak Fransa’dan destek gelmedi. İşte bu dönemden itibaren Türkiye ve Türkiye-AB ilişkileriyle ilgili tartışmalar gerek Fransız iç politikasında siyaseten oldukça kullanışlı popülist birer malzeme, gerekse de sol ya da aşırı milliyetçi kanattaki partiler tarafından seçim kampanyalarının önemli bir parçası haline getirildi. Son yıllarda Türkiye’nin AB üyelik perspektifinin göreceli olarak zayıflamasının da bir sonucu olarak Fransız siyasetinde Türkiye üzerine popülist söylemler eskisi kadar yaygın ve etkili olmamakla birlikte 2017 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde özellikle aşırı milliyetçi cephenin adayı Marine Le Pen tarafından kısıtlı da olsa kullanılmaya devam etmiştir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 5 Ocak’ta 2018’de yılın ilk resmi ziyaretini, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un daveti üzerine Fransa’ya gerçekleştirdi. Erdoğan-Macron görüşmesi sırasında imzalanan üç önemli anlaşmadan biri, Türkiye adına ASELSAN ve ROKETSAN’ın Fransa-İtalya konsorsiyumu olan EUROSAM ile 18 ay gibi bir süreyi kapsayan ve 2020’lerin ortalarında üretileceği ve geliştirileceği duyurulan hava savunma sistemi anlaşması oldu. Diğer iki anlaşma kapsamında Airbus ve Türk Hava Yolları (THY) arasında, 25 adet A350-900’ün satın alma görüşmelerine başlamak adına mutabakat zaptı imzalandı ve Türk Eximbank ve BPI France Assurance Export arasında karşılıklı reasürans anlaşması imzalandı. Ancak Paris’in süreci bir belirsizlik içinde sürdürme siyaseti, Erdoğan-Macron görüşmesinden sonra yeni bir döneme girerek menfi istikamette somutlaşmaya başladı.

Macron 2018 yılında Fransız Büyükelçiler Konferansı’nda yaptığı konuşmada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yürüttüğü politikayı “pan-İslamik” ve “Avrupa karşıtı” olarak tanımladı. Fransız basını Türkiye’nin Libya iç savaşında elde ettiği başarı sonucunda Akdeniz’de denklemi Rusya ile işbirliği yaparak değiştirdiği, askeri üsler edindiği, askeri, diplomatik, ticari ve stratejik düzlemde kurulan oyunu bozduğu değerlendirmelerine yer verdi. Fransız basını, Türkiye Libya’da dengeleri değiştirirken, darbeci Hafter’in en önemli destekçilerinden Fransa’nın stratejik hesaplarının altüst olduğunu da belirtti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın katıldığı Londra’daki Suriye konulu Dörtlü Zirve esnasında, Suriye ve Libya’daki durum ele alındı. Erdoğan, Avrupalı liderlere, Suriye’de güvenli bölgenin tesisi ve mültecilerin geri dönüşü konusunda birlikte çalışma çağrısı yaptı. Terör örgütleri arasında ayrım yapılmaması gerektiğini bir kez daha vurgulayan Erdoğan, “Zirve gayet iyi geçti” değerlendirmesinde bulundu. Buna mukabil Fransa, Türkiye’yi BM’nin Libya’ya silah ambargosu kararını delmekle suçlayarak, Türkiye’nin ambargo ihlallerinin, Libya’da barış ve istikrarı engellediği iddiasında bulundu. Türk Dışişleri Bakanlığı da bu suçlamalara “Ülkemizin Libya’ya yönelik tutumuna dair iddiaları, Fransa’nın Libya’ya yönelik karanlık ve izah edilemez politikasının yeni bir göstergesidir. Ülkemiz meşru hükümetin yanındayken, Fransa BM ve NATO kararları hilafına darbeci ve gayrimeşru bir şahsın yanındadır” yanıtını verdi.

Fransız gemisi Courbet, 10 Haziran 2020’de Akdeniz’de Libya’ya silah taşıdığından şüphelenilen Tanzanya bandıralı gemiyi aramak istedi ama iki Türk fırkateyni tarafından taciz edildiği şikayetiyle NATO’ya başvurdu. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in talimatıyla Fransa’nın şikayetini inceleyen NATO, 130 sayfalık raporunda Türk savaş gemilerinin radarlarını Fransız gemisine kilitleyerek tacizde bulunduğuna dair Fransız iddialarını destekleyen bir ifade yer almadı. Buna tepki gösteren Fransa, NATO’ya bir mektup göndererek Akdeniz’de devam eden Sea Guardian misyonundan geçici olarak çekildi.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Oruç Reis gemisi ile hidrokarbon arama faaliyetlerine tepki gösterdi ve Türkiye’nin bu adımı karşısında bölgedeki askeri varlıklarını geçici olarak artıracaklarını söyledi. Macron’un açıklaması sonrası “Lafayette” adlı Fransız fırkateyni iki Rafale savaş uçağı eşliğinde Doğu Akdeniz’e gönderildi. Rafale savaş uçakları geçici olarak Girit adasına konuşlandırıldı. Türkiye’den bölgede yürüttüğü hidrokarbon arama faaliyetlerini durdurmasını isteyen Macron, ülkesinin Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı sert bir tavır takınarak “kırmızı çizgi politikası” uyguladığını savundu. Fransa’nın “sert ama ölçülü” bir tavır sergilediği iddiasında bulunan Macron, “Orantılıydı. Oraya donanmanın tümünü yollamadık,” diye konuştu. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki eylemlerini “provokatif” olarak değerlendiren Macron, Türkiye’nin AB’nin iki üyesi olan Yunanistan ile GKRY’nin münhasır ekonomik bölgelerine ve egemenlik haklarına “saldırdığını” iddia etti. Yunanistan ve GKRY’ye arka çıkan, Türkiye’yi tehdit ederek Doğu Akdeniz’de “kırmızı çizgi politikası” yürüttüğünü söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Irak konusunda da Türkiye’yi suçlayıcı bir dil kullandı. Irak’ta son bir yılda yaşanan zorluklarda İran ve Türkiye’nin etkisi olduğunu öne süren Macron, “Bu zorluklar İran’ın çok güçlü etkisi ve Türkiye’nin, Irak’ın içişlerine giderek daha fazla müdahale eden ve tekrarlayan saldırılarıyla olağanüstü gergin bölgesel bir bağlamda ortaya çıkıyor,” dedi.

Macron geçtiğimiz günlerde de Türkiye’nin, “imparatorluk fantezisi” olduğu iddiasında bulundu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise “Yunanistan’ı en çok kışkırtan ülke Fransa. Fransa’nın da başka derdi var. Yoksa Doğu Akdeniz ile ne ilgisi var. Batı Akdeniz olsa anlardık,” ifadelerini kullandı. Çavuşoğlu, Paris’in Libya’da darbeci Hafter’i desteklemek suretiyle çok büyük hata yaparak, Trablus’u çok kısa sürede ele geçireceklerine inandığını belirterek, “Ancak Hafter yenildi ve Macron histerik bir hâle büründü. Ne yapacağını şaşırdı. Sonrasında Doğu Akdeniz’de bizim gemilerimizin kendi gemilerini taciz ettiğini söyledi. Bunu belgeleyemedi, rezil oldu. Biz böyle bir tacizin olmadığını belgeledik” açıklamasında bulundu.

İkili ilişkiler Macron’a bırakılamayacak kadar önemli

Fransa’da ekonomi ikinci çeyrekte yüzde 13,8 daraldı. Açıklanan 100 milyar avroluk ekonomi destek planının ne kadar işe yarayacağı net değil. Böyle bir ortamda iç politikada puan kazanması oldukça zor olan Macron, dış politikaya ağırlık veriyor. Son anketler tablonun, popülaritesi yüzde 39 gibi oldukça düşük bir seviyede olan Macron lehine 1 ile 4 puan arasında değiştiğine işaret ediyor. Ancak koronavirüs vakalarının rekor seviyelere çıktığı Fransa’da sosyal krizin kötüleşmesi ve ekonomik destek paketinin beklentiyi karşılamaması halinde, uluslararası alanda “her taşın altından çıkma” yaklaşımının Macron aleyhine dönme ihtimali epey yüksek.

Fransa Yunanistan’a maliyeti 2-2,5 milyar avro olan son teknoloji ürünü iki fırkateyn satmayı planlıyor. Paris, ayrıca, Yunanistan’a sekizi kullanılmış olmak üzere 18 Rafale satma peşinde. MBDA füze sistemleri yetkilileri de Yunan makamlarıyla temasta. Bu füzeler, Rafale uçaklarında kullanılabileceği gibi Yunan hava kuvvetlerine ait Mirage 2000 savaş uçaklarının modernizasyonu kapsamında da kullanılmaları, seçenekler arasında. Doğu Akdeniz’e dair gelişmelerde esas frenlenmesi gereken aktör, Yunanistan ve GKRY’yi Türkiye karşıtı girişimlere azmettiren Cumhurbaşkanı Macron’un Fransa’nın hayati çıkarlarına aykırı mevcut politikasıdır. Son Korsika toplantısında Türkiye’yi hedef alan açıklamasında Macron, Avrupa’ya Türkiye konusunda “birlik içinde ve daha açık” bir tutum sergileme çağrısında bulunarak, Avrupalıların “daha açık ve sert” olması gerektiğinin altını çizdi.

Macron, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de artık bir ortak olmadığını, “sorunun Türk halkı ile değil, Erdoğan hükümeti ile” olduğunu da öne sürdü. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Macron’un sözlerine cevaben, “Sayın Macron, senin şahsımla daha çok sıkıntın olacak” ifadelerini kullandı. “Sen tarih de bilmiyorsun. Fransa tarihini bilmiyorsun. Afrika’nın tarihi adeta Fransa’nın tarihidir. Cezayir’de bir milyon insanı öldüren sizsiniz, Ruanda’da 800 bin insanı öldüren sizsiniz” diyen Erdoğan, Fransa’nın Türkiye’ye insanlık dersi veremeyeceğini ifade etti. Zirvenin sonrasında, Macron, Türkiye ile bölgede istikrarı sağlamak adına ilişkileri eski haline getirme niyetinde olduklarına vurgu yaparak, yeniden iyi niyetle diyalog kurmak istediklerini açıkladı. Macron, AB’nin Akdeniz konusunda Türkiye ile yapıcı bir politikasının olması gerektiğini, ekonomi ve enerji alanında ortak bir ajandanın oraya çıkabileceğini ifade etti.

Unutmamak gerekir ki, Korsika Zirvesi, AB’nin görüşlerini yansıtmadığı gibi, hukuki bir bağlayıcılık da taşımıyor. Kaldı ki Almanya, İspanya, İtalya, Macaristan gibi diğer AB üyelerinin Fransa’nın tutumuna destek vermedikleri dikkate alındığında, orta ve uzun vadede yeni bir Akdeniz enerji işbirliği modeli çıkabileceği, 25 Eylül 2020 tarihindeki AB zirvesinden bu merkezlerin mevcut beklentilerinin aksine, Ankara’ya karşı sert yaptırım kararının çıkamayacağı öngörülebilir.

Fransa’nın kısaca özetlenen dış politika sapmalarına rağmen, Türkiye ve Fransa arasındaki ilişkilerin stratejik önem sahip olduğu da son olarak ifade edilmeli. 2019 yılı itibarıyla Paris ve Ankara arasındaki ticaret hacmi 14,6 milyar dolar olup, Türkiye’nin Fransa’ya ihracatı 8,7 milyar dolar, bu ülkeden ithalatı ise 5,9 milyar dolar gibi önemli bir hacme sahip. Stratejik olarak, NATO’nun iki önemli müttefiki arasındaki suni gerginliğin, orta vadede düzeleceği ve normal çizgisine döneceği varsayılıyor. Mevcut ekonomik ilişkilerdeki değerler dikkate alındığında, sanayi, ticaret, savunma, havacılık ve uzay sektörlerinde yeni ortaklıkların güçlenerek devam etmesi, pandemi sonrası dünyada sürpriz olmayacaktır. Zira, Türk-Fransız ilişkileri tarihsel bir ortak paydaya sahip olup, son tahlilde, tecrübesiz devlet adamı profili çizen, kendi ülkesindeki siyasal zemini de gittikçe aşınan Macron’a bırakılamayacak kadar önemli.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html