BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Mavi Vatan sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Mavi Vatan sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Ateşle oynayan Atina

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Akıl tutulması yaşayan Yunanistan’ın, Türkiye’yle Almanya’da görüşürken diğer yandan da kapalı kapılar ardından Mısır’la hiçbir hüküm doğurmayacak bir anlaşmaya varması, bekleneceği üzere Ankara’nın Atina karşısındaki tutumunu sertleştirmesine sebep oldu. 

Diplomaside yan çizen Atina, bir oldubitti ile Türkiye’yi Akdeniz’de küçücük bir alana kapatabileceğini düşünmesinin hiç de gerçekçi olmayacağını Akdeniz’de dalgalanan Türk bayraklı Oruç Reis gemisi ve ona eşlik eden donanma unsurları ile eninde sonunda idrak edecek.

Yunanistan’ın kokuşmuş iddiaları, Türkiye karşısında hissettiği aşağılık kompleksi ve AB’ye sığınmasına vesile olan şımarıklık ve korkaklığı elbette ki Osmanlı dönemine kadar uzanan tarihî bir süreçte ortaya çıktı. 

Yunanistan, yüz yıl öncesinin şartlarında Ege adalarını diğer güçlerin desteği ile zimmetine geçirmesini kendi başarısı ya da bizim güçsüzlüğümüzden olduğunu sanıp, bugün de Türkiye’den istediğini koparabileceğini sanıyor olsa gerek. 

Ne var ki, artık yıkılmakta olan savaş yorgunu bir imparatorluk değil, güçlenen ve meydan okuyan bir millî devlet söz konusu. Sadece 780 bin km2’lik kara parçasında değil, 460 bin km2’lik Mavi Vatan’da Türkiye’nin egemenliğine kastedenlerin sonunun hiç de iyi olmayacağı kesin.

Buna rağmen, Yunanistan AB’nin arkasına sığınıp Türkiye’ye sataşmaktan geri durmuyorsa, bu en kibar tabirle aklıselimi kaybetmek anlamına gelir. 

Akdeniz’in asırlardır Türkiye’nin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini göremeyen, Türkiyesiz burada kimsenin her istediğini yapamayacağını göremeyen, peşine taktığı Mısır ve BAE gibi akıl fukaralarıyla bir olup Türkiye’yi Meis Adası’nın ötesine hapsedebileceğini zanneden Atina, ateşle oynadığının farkına ne zaman varacak acaba.

Türkiye, Mavi Vatan’ın her karışında egemenlik haklarını koruyacağını ilan etmiş, bunun için somut adımlar atmış yine de diplomasiye bir şans vermişken, Yunanistan’ın Mısır’la bir olup sözde bir anlaşma yapması iyi niyetin suistimali değil de nedir? 

Yunanistan’ın Türkiye’yi Akdeniz’de küçük bir alanla sınırlandırabileceğini düşünmesi budalalık değil midir? Acaba Yunanistan “biz Mısır’la sınırlar konusunda anlaştık” dediğinde, Türkiye’nin “öyleyse biz aradan çekilelim, siz burada cirit atın” diyeceğini mi sandı bu gafiller?

Yunanistan, Türkiye ile masaya oturup sorunları enine boyuna tartışarak çözme imkânını Mısır’a taviz vermek pahasıyla riske atarak belki de Ege politikasındaki en büyük yanlışı yapmıştır. 

Bu yanlıştan dönmesi için aklıselimle davranması gereken Atina’nın hâlâ Türkiye’nin sınırı içinde haklı ve meşru şekilde sismik araştırma yapan Oruç Reis hakkında ileri geri konuşması abesle iştigaldir.

Yunanistan ve avanesinin şunu anlaması gerek: Akdeniz’in göz bebeği Kıbrıs, Türkiye için millî bir davadır ve ne Kıbrıs Türklüğünün ne de onu her şartta korumaya kararlı olan Türkiye’nin Akdeniz’de şakası yoktur. 

Bu bölgede Türkiye’nin rızası olmadan hiçbir girişim nihayete eremeyecek, Türkiye’nin onaylamadığı her teşebbüs, arkasında kim olursa olsun akamete uğrayacaktır. Kıbrıs’ta Türk kesiminin hakları gasbedildiğinde Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı ırkçı Rumların tahakkümünden ve zulmünden kurtardıktan sonra Kıbrıs semalarına yükselen KKTC bayrağı, Türkiye’nin kararlılığının sembolü olarak dalgalanmaya devam etmektedir.


Mustafa Kemal’in “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir” dediğinde neler yaşandığı, İzmir’den denize dökülenlerin kimler olduğu Türk milletinin aklından çıkmamıştır. Bunu unutmuşa benzeyen Yunanistan’ın Türkiye’ye kafa tuttuğunda neler olacağını tarihine bakıp hatırlamasının zamanı gelmiştir.

Ne taviz veririz, ne vazgeçeriz

Koronavirüs salgını ile birlikte bütün dünya büyük bir korku yaşayıp herkes evine kapanırken, sonrasında yepyeni bir dünya ile karşılaşacağımızı hep yazdık ve söyledik. Başkalarının durumu bizi ilgilendirmiyor ama Türkiye’nin yeni bir silkiniş içinde olduğu, bölgesinde ve dünyada belirleyen, yönlendiren ve etkileyen bir konuma geldiği muhakkaktır.

AZGINLIKLAR ARTTI

Bu durum elbette beraberinde bir kıskançlık da doğuruyor ve buna bağlı olarak önümüzün kesilmesi için doğrudan ve dolaylı hücumlar başlatılıyor. Türkiye zaten bir ateş çemberi içindeydi, bu durum daha da şiddetlenmiştir. Bu ateş çemberi sadece Türkiye’yi değil, Orta Doğu ve Kafkasları da içine almış durumdadır. 

Arkasındaki emperyalistlerin kışkırttığı ve yönlendirdiği Ermenistan, azgınlıklarına ve Azerbaycan’a karşı kanlı saldırılarına devam etmektedir. Bölgedeki diğer ülkeler de rahat ve güvenli değildir. 

Bu ağır ve amansız süreçten sağ salim ve en az hasarla çıkmak isteyen herkesin gözü Türkiye’dedir. Biz sadece kendimiz için değil, bütün mazlumlar, mağdurlar ve ezilmişler için tek ve son ümidiz. Dolayısı ile vazgeçmek, geri çekilmek, bize verilene razı olmak gibi bir hakkımız zaten yok.

MACRON DENİLEN AHLAKSIZ

Fransa zıvanadan çıkmış durumdadır. Macron denilen ahlaksız, kendi ülkesindeki kargaşa ve karmaşayı yatıştırmak yerine, tarihteki sömürgeci zihniyetinin peşinde koşmakta ve elinin ulaştığı her yeri karıştırmaya çabalamaktadır. Türkiye’nin karşısında her kim varsa, oraya koşmakta ve açık bir şekilde düşmanlık etmektedir. Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta yaşanan feci patlamanın bir sabotaj mı yoksa bir ihmal mi olduğu henüz anlaşılamamıştır ama Macron hemen oraya mevzilenmiştir. Nitekim, Lübnan’daki bu kargaşa içinde halkın sokağa dökülüp hükümetin istifasını istemesi ve yeni bir iç karışıklığın tetiklenmesi, oyunun ne kadar büyük ve ayrıntılı olduğunu gözler önüne sermektedir.

OYUNLARI BOZMAK ZORUNDAYIZ

Hiçbir şey tesadüf değildir. Doğu Akdeniz’de hak ve hukukumuzu her ne pahasına olursa olsun koruyacağımızın bütün dünyaya net bir şekilde gösterilmesi, sömürenleri, zorbaları, yağmacıları çok rahatsız etmiştir. Macron’un derdi de budur, Merkel’in sureti haktan görünüp bizi ikna etmeye çalışmasını altında da bu yatmaktadır. 

AB, bir haçlı ittifakı olduğunu her vesile ile ortaya koymaktadır. Rusya her zamanki sinsiliğini sürdürürken, ABD uzaktan kumandalı iş birlikçileri ile sahayı kontrol etmeye çabalıyor. 

Biz hem kendi haklarımızı korumak hem de bölgede oynanan oyunları bozmak zorundayız. Buna mecburuz. Ne Lübnan’a ilgisiz kalabiliriz, ne Suriye’yi görmezden geliriz. Ne Azerbaycan’ı yalnız bırakırız, ne Kuzey Irak’ın terör örgütlerine açılmasına müsaade ederiz. 

Ne Kıbrıs’ta taviz veririz, ne de işgal altındaki adalara sırtımızı döneriz. Ne Libya’yı boş bırakırız, ne Akdeniz’den imtina ederiz. Her yerde olmak, her yeri etkilemek ve yönlendirmek bir zorunluluktur. Biraz zayıf durmamız, biraz içe kapanmamız, biraz geri çekilmemiz durumunda sıranın hem de çok daha vahşi ve amansız şekilde bize gelmesi kaçınılmazdır.

DOĞRU ADIMLAR ATILIYOR

Hükümetimiz çok yerinde ve doğru adımlar atıyor. İsabetli kararlar alınarak uygulamaya sokuluyor. Lübnan’a el uzatılması ile yetinilmemiş, yeni ve ileri iş birliği için yeni kanallar açılmıştır. Libya ile vardığımız mutabakatların gereği her şart altında yerine getiriliyor. Kıbrıs’ta daha sağlam yürüyoruz ve Maraş’ın yerleşime açılacak olması ile yeni bir dönem başlayacaktır. 

Azerbaycan’ın yanında olmanın da ötesine geçtik ve bizzat kendisi gibiyiz. Suriye’de ve Kuzey Irak’ta özellikle bizim hinterlandımızda ne bir terör faaliyetine, ne de kontrolsüz bir gidişata izin verebiliriz. 

Nitekim, sınır içinde ve sınır ötesinde yapılan operasyonlarla terör örgütü nefes alamaz hale getirilmiştir ve elebaşları teker teker yok edilmektedir. Libya’daki varlığımız bütün dengeleri değiştirmiştir, ama henüz son söz söylenmemiştir. Her şeye hazırlıklı olmak durumundayız.

TÜRK MİLLETİNİN ŞAKASI YOK

Akdeniz’deki varlığımıza Yunanistan ve arkasındakilerin itirazları havada kalacaktır. Hiçbir tehdit bizi yıldıramaz. Oruç Reis’i ne durdurmaya, ne faaliyetlerini engellemeye hiç kimsenin gücü yetmez. Yunanistan haddini ve hududunu bilmek zorundadır. 

Bilmezlerse, neler olacağını anlamaları için tarihe bakmaları kendi menfaatlerine olacaktır. Sayın Bahçeli’nin de belirttiği gibi, Türk milletinin şakası yoktur. Ayağımızın altında dolaşanın akıbeti ezilmektir. 

Denizde provokasyon yapanları bekleyen makûs son, çırpına çırpına boğulmaktır. Kara sularımızdaki pervasızlıkların nihai sonucu batıştır, balıkların karnıdır, denizin dibidir. Türkiye’yi Akdeniz’den çıkarmaya, Anadolu coğrafyasına kıstırmaya ve sıkıştırmaya hiçbir ülkenin gücü yetmeyecektir.

Gelişmeler ve gösterdiğimiz dirayetin asıl sonuçları daha sonra ortaya çıkacaktır. Bu bilek güreşinin sonunda yeni bir dünya kurulacak ve Türkiye, gücü ve etkisiyle bu yeni düzenin belirleyici ülkesi olacaktır. Bunu bir hamaset olarak değil, yaşananların ortaya koyduğu kaçınılmaz bir gerçek olarak söylüyor ve buradan tarihe bir not düşüyorum.


Türkiye’nin deniz petrokarbonları politikasında milliliğin yeri!



Orta ve Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığından doğan haklarımızı savunmak üzere devletimizin yoğun harekât halinde olduğu günler yaşıyoruz. Türkiye’nin Mavi Vatan tanımı ve bu tanımın çerçevesindeki tezleri de halkımızdan yüksek derecede kabul görmüş durumda. Türk halkı artık bu alandaki haklarının farkında ve geri adım atılmasına izin vermeyecek.

Türkiye, kara suları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgelerden doğan haklarını ekonomik kıymete dönüştürmek için de yoğun çaba gösteriyor. Türkiye’nin taşıma su ile döndürmeye çalıştığı değirmenler genelde döndürülmedi. Şöyle ki; 1974’ten itibaren sularımızda petrol arama amaçlı sismik araştırma için MTA ve TPAO aracılığı ile kiraladığımız gemilerin çalışmaları engellendi. MTA bu nedenle 1976 yılında bir başka gemimizi yenileyerek Sismik-1 ismiyle milli olarak göreve sundu. Bu gemimiz araştırmalarda kullanıldıktan sonra İTÜ Denizcilik Fakültesi’ne eğitim amaçlı hibe edildi.

Yine geçtiğimiz yıl, Türkiye’nin kiraladığı Polar Empress isimli gemi de çeşitli engellemelere maruz kalmıştı.

Türkiye bu alanda kimseye bağımlı olmadan sularında araştırma yapabilmek için, MTA’ya ait Selen araştırma gemisine ek olarak, yerli imkânlarla inşa edilen Oruç Reis gemisini 2017’de hizmete aldı. Bugünlerde fotoğraflarını herkesin yakından takip ettiği Oruç Reis gemisi, alanında teknik olarak üstün sistemlerle donatılmış. Buna ek olarak bugün TPAO ’nun uluslararası şirketi olan TPIC bünyesinde hizmet veren Barbaros Hayreddin Paşa sismik araştırma gemisi de sismik deniz araştırmalarında kullanılıyor.

Bunlara ek olarak, 2017’ye kadar kiralama yöntemiyle derin su sondajı yapan Türkiye, bu tarihten sonra da kendi derin sondaj gemilerini satın almaya başladı. İlk milli sondaj gemisi olan “Fatih”, 2017 yılında TPAO envanterine girdi. Bunu 2018 yılında hizmete giren “Yavuz” takip etti. En son olarak da daha önce de Brezilyalı PetroBras için çalışan bir gemi İngiltere’den satın alarak “Kanuni” ismiyle bu yıl hizmete alındı. Sıfır yaptırılıp satın alınması halinde değerleri 2 milyar dolardan fazla olan bu 3 derin su sondaj gemisi, gayriresmî rakamlara göre 500 milyon dolar civarında harcama ile Türkiye Cumhuriyeti’ne kazandırıldı.

Böylece kiralamaya günde milyon dolarlar harcadığımız, ama engellemelerle karşılaşılabilen bir durumdan kurtulduk. Artık İsveç’ten ya da başka bir ülkeden kiraladığımız bir geminin siyasi baskı ile görevden çekilmesi gibi durumlarla da karşılaşmıyoruz. Yanına birkaç savunma gemisiyle alanımızda istediğimiz yere çalışmaya gönderiyoruz. Bugün göğsümüzü gererek, bu gemilerin videolarını, mehter, zeybek, Gök Girsin Kızıl Çıksın, Deniz Üstü Köpürür, Türkiyem, ve Gazi Osman Paşa gibi müzikler eşliği ile izleyip gurur duyabiliyorsak, işte bu “millilik” sayesindedir. Bugün Dışişleri Bakanımızın dediği üzere oldubittilere bu millilik sayesinde izin vermedik.

Parayla kiraladığımız, bizim olanın yerini tutamadı. Bundan sonra da kiralayarak kullandığımız, ya da satın aldığımızı sandığımız ama özünde tüm haklarına sahip olmadığımız her ürün, yarın ilişkili bir çatışma anında aleyhimize dönebilecektir.


“Başkasının ipiyle kuyuya inilmez” atasözümüz, içinde bulunduğumuz durumu gayet güzel ifade etmektedir. Bu konuda söylenmiş belki daha da oturan bir atasözümüz daha var. Biraz cinsiyetçi geldiği için onu buraya yazmıyorum, bulması sizden…


9 Eylül 2020 Çarşamba

Doğu Akdeniz’deki büyük hesaplaşmanın aktörleri: Fransa ve Yunanistan

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Dünya siyasi haritasının çizilmesinde ve uluslararası sistemin yeniden şekillenmesinde oldukça etkili bir yere sahip olduğu son gelişen olaylara birlikte bir kez daha teyit edilen Akdeniz havzası ve onun kalpgâhı durumundaki Doğu Akdeniz, jeopolitik-jeostratejik önemiyle tarihi rolünü oynuyor. Küresel-bölgesel güç ve güç adaylarının projelerinin kesiştiği yeni bir “hesaplaşma” adresi olarak ön plana çıkan bölge, “beka” tayin edici rolünden ötürü her geçen gün daha da keskinleşen bir güç mücadelesine sahne oluyor.
Yunanistan'a koşulsuz destek vererek krize müdahil olan Fransa, Batı’nın lejyoner gücü olarak Türkiye’yi NATO’nun sorunlu üyesi konumuna sokmayı ve Akdeniz havzasında sömürge gücü olarak “Büyük Fransa”yı yeniden inşa etmeyi hedefliyor.
Bu bağlamda ABD’nin küresel hegemonya hedefinin önemli bir parçası olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) tarihsel kodlarına hızlı bir dönüş içerisinde bulunan Çin’in Batı’ya Doğru Politikası’nda önemli bir enstrüman olan Kuşak ve Yol Girişimi’nin, Çarlık Rusyası/SSCB özlemi içinde olan ve bunu Güney’e Doğru Politikası ile hayata geçirmeye çalışan Rusya’nın, Batı’ya ve Doğu’ya Doğru Politikaları ile “4. Reich’ın” hayalini kuran Almanya’nın Büyük Alman İmparatorluğu’nun geleceği büyük ölçüde bu krize kilitlenmiş vaziyette. Dolayısıyla Doğu Akdeniz, çok kutuplu dünya düzeninin inşa sürecinde fazlasıyla kırılgan kavşaklardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bölgeye taraflarca atfedilen bu jeopolitik-stratejik önem, bölgedeki doğalgaz rezervleri (ya da enerji güvenliği) ve su yollarının kontrolü üzerindeki mücadeleden çok daha öte bir anlam içeriyor. Dolayısıyla Akdeniz havzasına kimin sahip olacağı sorusu düne göre çok daha büyük bir önem kazanmış durumda.
Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki krizin sonuçlarının küresel boyutta olacağını, çifte standartların ve tek taraflı tutumların başta NATO olmak üzere Batı İttifakına ciddi zararlar vereceğini göstermesi düne göre çok daha büyük bir önem arz ediyor.
Nitekim Doğu Akdeniz’in, Avrasya’nın batı kanadından doğu kanadına yönelmesi hedeflenen “büyük oyunun” geleceği açısından ön plana çıkan önemi, bölgedeki jeopolitik fay hatlarını harekete geçirmiş bulunuyor. 11 Eylül sonrası yaşanan diğer krizlere göre Doğu Akdeniz’deki gerginliğin daha hızlı bir seyir izlediği, adeta tarihi hızlandırıcı bir rol oynaması da bundan kaynaklanıyor. Bundan ötürü Doğu Akdeniz, kriz içinde krizlere gebe bir görünüm arz ediyor. Burada, hiç kuşkusuz, ABD’nin liderliğinin tartışılır bir hale gelmesi epey önemli. Zira şu ana kadarki gelişmeler ABD’nin çok da arzuladığı bir sürece işaret etmiyor. Daha da ötesi, uygulamaya koyduğu “kaos düzeni” kontrolden çıkmaya başlamış durumda. Tüm dünyayı derinden etkileyecek, stratejik çıkarların çatışmaya evrileceği bir düğüm noktasına dönüşmüş bulunuyor. Bunun için, kırılganlaşan stratejik fay hatlarını tetikleyecek küçük bir kıvılcım fazlasıyla yeterli olacaktır. Dolayısıyla bölgedeki hakimiyet ya da yeniden paylaşım mücadelesi askeri-diplomatik anlamda oldukça gergin, sıkıntılı bir seyir izliyor.
Buradaki temel soru ya da sorun da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Doğu Akdeniz, gerçekten hedeflendiği gibi ABD merkezli Batı’nın kontrolünde mi olacak ya da derin sularında ABD hegemonyasına ev sahipliği mi yapacak? Krizin aktörleri Doğu Akdeniz üzerinden neleri hedefliyor? Türkiye bu krizin neresinde? Türkiye açısından bu kriz ne anlama geliyor? Türkiye-Yunanistan arasındaki gerginlik aslında kimin krizi ya da bu kriz üzerinden kimler, nasıl bir hesap içerisinde? Türkiye’nin Akdeniz’de bir güç olması neden engellenmeye çalışılıyor?

Krizin adını doğru koymak

Türkiye-Yunanistan özelinde dar bir alana sıkıştırılmaya çalışılan, fakat özü itibarıyla çok daha geniş bir coğrafyayı ve aktörler topluluğunu içine alan Doğu Akdeniz krizi, ikili-bölgesel bir krizden ziyade, uluslararası bir bunalıma dönüşmeye başlamış durumda. Dolayısıyla krizin tarafları sadece Türkiye ve Yunanistan değil. İki ülke krizde buz dağının sadece görünen yüzü. Nitekim bu krizin Irak, Suriye, Libya vb. krizlerden çok daha farklı olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Öncelikle kriz, örgütler arasında değil ya da örgütler üzerinden yürütülmüyor. Dolayısıyla vekaleten savaşlarda/hesaplaşmalarda “araç/aktör-yöntem” değişikliği söz konusu. Daha da ötesi, ulus devletler arasında gibi görülen kriz, bu niteliğini de kaybediyor ve bir ileri aşamaya taşınıyor. Türkiye-Yunanistan arasında seyreden krizin Fransa’nın müdahaleleriyle Türkiye-Avrupa Birliği (AB), Türkiye-NATO ve nihayetinde Türkiye-ABD krizine dönüştürülme çabaları burada dikkat çekici. Krizin her geçen gün Yunanistan-Fransa ikilisi üzerinden bir Türk-Batı krizi görüntüsü arz etmesi, bu açıdan oldukça manidar. Bu da bize Yunanistan’ın krizdeki rolünün ve motivasyonunun kaynağını göstermesi açısından önemli.
Bu krizdeki bir diğer dikkat çekici husus ise, Batı’nın bir diğer “Batılı” üyeyi hedef almaya başlaması. Son olarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ve Joe Biden’ın açıklamalarıyla İsrail basınında çıkan birtakım analizleri alt alta koyduğunuzda Türkiye’deki iradenin “başarısız devlet” söylemleri bağlamında hedef alındığı çok net bir şekilde görülüyor. Burada aktörlerin Türkiye’ye yönelik muğlak tutumlarının daha belirgin bir hal almaya başlaması, en azından Ankara boyutuyla önemli bir yere sahip, özellikle de “Yeni Soğuk Savaş’ın” arifesinde. Dolayısıyla Doğu Akdeniz krizi bir anlamda Batı’nın geleceğini etkileyen bir “Batı krizi” olarak da nitelendirilebilir.
Akdeniz, ABD’nin Çin’e karşı yürüttüğü çevreleme ve etkisizleştirme politikasında denizlerde yürüttüğü hakimiyet mücadelesinin batı kanadını oluşturuyor. Doğu kanadını oluşturan “Güney Çin Denizi-Malakka Boğazı” ve merkezde yer alan “Malakka Boğazı-Süveyş Kanalı’nda” yürütülen güç mücadelesinin geleceği büyük ölçüde Akdeniz’den geçiyor. Akdeniz, sahip olduğu havzanın genişliği, derinliği ve etki boyutuyla söz konusu tüm projelerin (özellikle de Kuşak ve Yol Girişimi’nin) hayata geçirilmesinde üç kıtanın deniz-kara bağlantılarını sağlayan eşsiz bir konuma sahip. Kuşak ve Yol’un belkemiği konumunda olan “Orta Koridor’un” geleceği de bu havzaya bağlı.
Dolayısıyla Doğu Akdeniz krizi, bir “kaynak paylaşım mücadelesi/savaşı” olarak ön plana çıksa da aslında “Kuşak ve Yol Girişimi” ve Rusya’nın Suriye üzerinden Libya’yı da içine alacak şekilde “Güneye Doğru” politikasında Akdeniz’e inmesiyle daha bir önem kazanan “su yollarının kontrolü/hakimiyeti” mücadelesinde ABD ve AB’nin bir ön alma mücadelesi, hatta operasyonu olarak da karşımıza çıkıyor. Bu operasyonda Türkiye ve Yunanistan’ın birer “müttefik” ülke olması, sorunu adeta “Batı’nın kendi iç krizi” gibi göstermesine ve diğer aktörlerin sürecin dışında tutulmasına gerekçe olarak gösteriliyor. Burada AB’den ziyade NATO’nun bu söylem üzerinden hareket etmesi bu yönüyle de dikkat çekici.

Doğu Akdeniz krizinde tarafların hedefleri

Peki, Batı bu krizde istediği sonucu ede edebilir mi? Açıkçası çok mümkün değil. Zira karşımızda yekpare bir Batı yok. “Yeni Dünya Düzeni” inşa sürecinde İkinci Dünya Savaşı öncesi çok kutuplu yapıda olduğu gibi Batı çok parçalı bir yapıya sahip ve her geçen gün kendi içinde bölünüyor. Bu bölünmeyi genel anlamda Arap Baharı sonrası Akdeniz merkezli krizlerde de görebiliyoruz. Bunun dışında diğer rakip güçlerin tutumları da artık belirleyici bir yere sahip. Dolayısıyla ABD’nin Soğuk Savaş sonrası ilk 10 yıllık dönemdeki politik-askeri üstünlüğü ve manevra kabiliyeti rahatlığı, lüksü artık söz konusu değil. Söz konusu aktörlerin Doğu Akdeniz üzerinden yürüttüğü jeopolitik-jeostratejik hedeflere bakıldığında bu husus daha net bir şekilde görülüyor.
Doğu Akdeniz’de, Türkiye-Yunanistan özelinde yaşanan krizde ABD’nin güttüğü hedefler şu şekilde sıralanabilir: Kendi içinde bölünme ve güç mücadelesi yaşayan Batı’yı ortak bir “öteki” üzerinden yeniden yekpare bir yapıya kavuşturmak; böylece Batı üzerindeki liderliğini pekiştirirken, Türkiye’yi de “eski eksenine” çekmek, Batı Kulübü’nün “uysal çocuğuna” dönüştürmek. Kendi içinde bütünlüğünü sağlamış, liderliğini pekiştirmiş ve Türkiye’yi tekrar kazanmış bir güç olarak Rusya’yı Akdeniz’den çıkarmak, Baltıklar-Karadeniz-Kafkasya-Orta Asya hattında kuşatmak ve Çin’den kopmaya mecbur bırakmak. Çin’in “Kuşak ve Yol” projesindeki en kritik bölgede güç projeksiyonu yapabilme kapasitesini kuvvetlendirmek.
Doğu Akdeniz krizinde Almanya’nın hedefleri şu şekilde sıralanabilir: AB’nin geleceği ve kendi pozisyonu konusundaki tartışmalara büyük ölçüde son vermek. Birliği siyasi ve güvenlik noktalarında güçlü bir aktör haline dönüştürmek; NATO’yu ve ABD’nin liderliğini bu tür krizler üzerinden zayıflatmak suretiyle ABD’ye olan bağımlılığını azaltmak, bağımsız bir aktöre dönüşmek; Türkiye’yi kazanmak. Fransa’nın hedefleri ise siyasi ve askeri açıdan rüştünü ispatlamak; Batı’nın lejyoner gücü olarak ABD-İsrail’in kendisine BOP’ta biçtiği rolü oynamak; bu noktada “AB Ordusu” projesini hayata geçirme konusunda ABD’yi ikna etmek; Türkiye’yi NATO’nun sorunlu üyesi konumuna sokmak ve Akdeniz havzasında sömürge gücü olarak “Büyük Fransa”yı yeniden inşa etmek olarak kendini gösteriyor.
Krizde Rusya’nın hedefleri ise şu şekilde karşımıza çıkıyor: Suriye’deki kazanımlarını korumak; Akdeniz’deki varlığını güçlendirmek ve böylece güneye doğru politikasında yakalamış olduğu avantajı muhafaza etmek; Balkanlar-Karadeniz-Kafkasya hattındaki pozisyonunu kuvvetlendirmek; Türkiye-Yunanistan krizi üzerinden her iki tarafı ama özellikle de Türkiye’yi kendisine bağımlı kılmak; Türkiye’nin Batı ittifakından uzaklaşmasını teşvik etmek; kriz üzerinden başta NATO olmak üzere, Batı ittifakına darbe vurmak.

Türkiye niçin hedef?

Krizde tüm aktörlerin tek bir ortak hedefi var ise, o da yukarıda görüldüğü üzere Türkiye’dir. Türkiye’nin küresel güç mücadelesinin seyrini, çerçevesini belirleyici rolü, onu tüm aktörler tarafından paylaşılamayan, kontrol edilmesi gereken bir ülke konumuna sokuyor. Bu çerçevede söz konusu aktörlerin Türkiye’ye yönelik tutumları şu şekilde sıralanabilir: Enerjide dışa bağımlılığının devam ettirilmesi ve enerji piyasasında bir oyuncu olmasının engellenmesi; Türkiye’yi güneyden kuşatmak ve Orta Doğu-Afrika’ya ulaşımını engellemek; Kuşak ve Yol Projesi’nde elini zayıflatmak; su yolları güzergahını ve enerji güvenliğini sabote etmek; Kıbrıs, Akdeniz/Ege adaları üzerindeki varlığını-tezlerini bitirmek; Akdeniz’de güç statüsünü yakalayan Türkiye’nin deniz aşırı bir güç, dolayısıyla da küresel bir aktör olmasının önüne geçmek.
Özellikle son madde çok önemli. Zira Osmanlı’nın büyük güç statüsünü bitiren hadise, aslında doğrudan doğruya denizlerdeki güç vasfını yitirmesiyle ilgili. Kıbrıs ve Akdeniz’deki hakimiyet mücadelesi bağlamında İnebahtı deniz muharebesinde (1571) donanmasını kaybeden Osmanlı, bu tarihten itibaren kurtlar sofrasına dönüşmüştür. Sakal ne yazık ki daha gür çıkmamış ve İnebahtı yenilgisiyle sadece Akdeniz’deki hakimiyetin sona ermediği anlaşılmıştır. Akdeniz’in kaybının maliyeti “Cihan Devleti” olmuştur.
Günümüzde de dönemin Venedik’i rolünü üstlenen Yunanistan üzerinden Türkiye’nin Akdeniz’de bir güç olmasının ve küresel yükselişinin önüne geçilmek istenilmekte. “Mavi Vatan” ve bu bağlamda Akdeniz, yeniden dirilişin adeta merkez adresi. Dayatılmaya çalışılan rollere karşı Ankara tarafından yüksek sesle dillendirilmeye başlanan “Merkez Ülke” çıkışının temeli de burası. “Dengesizliğin Dengeleyici Gücü” rolüne talip Ankara’nın bu çıkışı ve ortaya koyduğu kararlılık, onu “riskli ortak/müttefik” konumuna taşımış durumda. Doğu Akdeniz’deki krizin asıl nedeni budur.

Türkiye neler yapabilir?

Cebelitarık’tan Malakka Boğazı’na kadar uzanan hatta yaşanan güç mücadelesinin geleceğini büyük ölçüde belirleyecek olan bu krizin sıklet merkezinin bir kez daha Türkiye ve onun çizdiği “Mavi Vatan” olması bu açıdan tesadüf değil. Zira Türkiye ve onun denizlerdeki Misak-ı Millisi olan Mavi Vatan’ın sahip olduğu jeopolitik-stratejik konum, doğrudan doğruya Doğu Akdeniz’i ön plana çıkartan havza ile örtüşmekte. Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika olarak ön plana çıkan bölgede yaşanan tüm krizlerde (Rusya-Gürcistan, Rusya-Ukrayna ve Kırım, Azerbaycan-Ermenistan, Irak, Suriye, Libya vb. örneklerde görüldüğü üzere) Türkiye’nin “oyun bozucu-oyun kurucu rolü”, haliyle onu “paylaşılamayan” bir aktör konumuna taşımıştır. Bu husus, Türkiye açısından bir avantaj oluşturmakta olup, askeri ve diplomatik boyutta geniş bir manevra alanı sunmaktadır.
Bu noktada Akdeniz eksenli yeni ittifak-işbirliği arayışları dikkatlerden kaçmamalı. Türkiye öncelikle Batı’yla olan ilişkilerini son ana kadar diplomasi-askeri güç (caydırıcılık) bağlamında dengeli bir şekilde yürütmeli. Krizdeki Batı’ya karşı haklarını-çıkarlarını ön planda tutan etkin bir denge politikası kaçınılmaz. Batı’nın böylesi hassas bir konjonktürde Türkiye’yi kaybetme riskinin olmadığı bilinmeli. “Yeni Batı” oluşumunda Türkiye belirleyici bir yere sahip. İngiltere ve Almanya’nın Türkiye’ye karşı tutumları bu açıdan önemli. Dolayısıyla ABD-Almanya/AB, Almanya-Fransa arasındaki rekabeti daha da kızıştıracak bir politika ve yeni bir arayış içerisinde bulunan İngiltere ile geliştirilecek karşılıklı çıkarları gözeten, “kazan-kazan” prensibine dayalı işbirlikleri, Türkiye’nin manevra alanını daha da genişletecek ve üzerindeki baskıyı azaltacaktır.
Türkiye, Batı ile daha dengeli ve sağlıklı bir zeminde yeni işbirliği temellerini atmada, Akdeniz’de Batı dışı diğer aktörlerle de ortak tatbikatlar süreci başlatabilir. Yunanistan ile krizin seyri ve Batı’nın takınacağı tavır, hiç kuşkusuz bunda belirleyici olacaktır. Bu noktada Rusya-Çin-İran üçlüsünün Umman körfezi-Hint okyanusu arasındaki bölgede su yolları ve enerji güzergahları güvenliğinin temini kapsamında Aralık 2019’da icra ettikleri tatbikatın bir benzeri Doğu Akdeniz’de “Türkiye-Rusya”, “Türkiye-Rusya-Çin”, “Türkiye-Rusya-Çin-İran” bağlamında gündeme gelebilir ki, en azından Türkiye-Rusya arasında bunun tarihsel bir arka planı söz konusudur (arzu edenler Hünkâr İskelesi Antlaşması süreci ve Millî Mücadele dönemi Türk-Rus ilişkilerine bakabilirler). Kuşkusuz böylesi bir gelişme Batı’yı Türkiye konusunda kırmızı alarm durumuna geçirecektir. Ankara buna da hazırlıklı olmalı, kararlı tutumundan, çıkarlarından ve haklılığından taviz veren taraf konumuna düşmemelidir.
Bir diğer mevzu da muhatap sorunudur. Türkiye, krizdeki asıl muhataplarını görmeli, duruşunu ona göre ortaya koymalı, politikasını da buna göre geliştirmeli. Aksi takdirde kendisine karşı yürütülen vekaleten savaşın bir vekil aktörü konumuna düşebilir.
Son bir husus da Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki krizin sonuçlarının küresel boyutta olacağını, çifte standartların ve tek taraflı tutumların başta NATO olmak üzere Batı İttifakına ciddi zararlar vereceğini ve bu krizde Almanya/AB-İsrail’in izlediği politikaların özellikle ABD’ye nelere mal olabileceğini göstermesi düne göre çok daha büyük bir önem arz ediyor. Zira Yunanistan üzerinden oynanan oyun aynı zamanda ABD ve NATO’yu da hedef almakta. Türkiye’yi kaybeden ABD’nin Almanya/AB karşısında eli zayıflayacağı gibi, başta Akdeniz olmak üzere beş deniz havzasında ve Avrasya’daki politikaları da ciddi zarar görecektir. Dolayısıyla Doğu Akdeniz krizi Türkiye’den daha fazla ABD’nin önünde bir kriz olarak durmaktadır; aynen Kıbrıs Barış Harekatı’na giden süreçte olduğu gibi…


28 Ocak 2019 Pazartesi

Rusya'nın Türkiye'ye sunduğu tehlikeli Esed planı!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Rusya "güvenli bölge" meselesini Rejim ile Türkiye arasında "sınır güvenliği" noktasına indirgemek istiyor. Hal bu ki Esed’in sınırlarımızın dibine gelmesi demek hem rejim üniforması giymiş YPG demek, hem de Türkiye'de ikamet eden 3 buçuk milyon Suriyelinin geri dönmemesi demek.



Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Moskova'da gerçekleşen ikili görüşmesi Suriye’nin geleceği açısından sizce nasıl geçti?
Rusya, İran ve Türkiye; Suriye coğrafyasına elle tutulur anlamda katkı sunan yegâne oluşumun paydaşı olan üç ülke. Bu hiç kuşkusuz üç ülkenin Suriye siyasetinde kusursuz bir fikir birliği içerisinde olduğu anlamına gelmiyor, fakat farklılıklar korunurken Türkiye hem Zeytin Dalı Harekatı’nda, hem Fırat Kalkanı Harekatı’nda, hem de İdlib’deki çatışmasızlığı önleme ve gözlem misyonunun ihdas edilmesinde Astana sürecinin ana öznesi olan bu iki ülke ile sürekli diplomatik ilişkisini sürdürdü.
Bu perspektiften baktığımızda yaşanan uçak krizine rağmen Putin ve Erdoğan geliştirdikleri diplomasi yoluyla önce bu uçak krizini aşmayı başardılar, sonrasında da stratejik diyebileceğimiz iş birliğini her alanda sahada somut kazanımlara tahvil edebildiler. Bir taraftan Türkiye – Rusya ticaret hacminin 2018 yılında 20 milyar doların üzerine çıkması, diğer taraftan küresel ölçekte geliştirilen projeler iki ülkeyi Suriye siyasetinde birlikte hareket etmeye zorluyor dersek yanlış söylemiş olmayız.

RUSYA’NIN SURİYE’DEKİ TEK GEREKÇESİ ESED


En son Moskova’da Sayın Erdoğan ve Putin’in Suriye’deki çözüm sürecine yönelik baş başa yapmış oldukları görüşmede yapılan açıklamalar dikkate alınırsa, Putin’in bir taraftan PYD kartını elinden bırakmamaya niyetli olduğu, diğer taraftan da Türkiye ile geliştirdiği ikili stratejik ilişkilerin önemini bilen bir ikilemde siyaset geliştirmeye çalıştığı aşikardır. Ayrıca Suriye’de meşru bir şekilde bulunabilmesinin yegâne mihenk noktasının Esed’in iktidarını koruması yoluyla mümkün olduğunu bildiği için, sürekli Esed adına da siyaset üretmeye çalışan bir ruh hali ile basına açıklamalarını yaptı Putin.
Ben en son Moskova zirvesini, Fırat’ın doğusunda oluşturulacak güvenli bölgenin ihdas edilmesi için Rusya ile diplomatik anlamda yapılması zaruri olan bir zirve olarak görüyorum çünkü Fırat’ın doğusuna yönelik yapılacak bir harekatta Rusya tek başına siyaset üreten ülke pozisyonunda değil, bu diplomasinin bir diğer önemli ayağı da ABD malumunuz. Bu açıdan bölgenin bu iki en önemli aktörü ile bir diplomasi geliştirmeden bir askeri harekat icra edilmesi zaten çok akıllıca olmazdı.

TÜRKİYE’NİN HER HAL İÇİN PLANI VAR


Ankara duymak istemediği şeyler mi duydu Moskova’da?
Açıkçası Ankara’nın diplomasi geliştirirken bir diğer ülkeden lütuf bekler konumda bir ülke olmadığını zikretmekte fayda var. Bu zaviyeden baktığımızda; Türkiye, Suriye’de ABD’nin boşaltacağını duyurduğu alana yönelik öngördüğü modeli Rusya ile paylaştı. Bu paylaşım değişmez bir plan değil elbette, planlar değişebilir, gelişebilir ya da direkt mutabık da kalınabilir. Bu anlamda Rusya’nın pozisyonu kuşkusuz çok önemli lakin Ankara’nın Rusya ile hayati gördüğü noktalarda mutabık olmadığı takdirde gücünün limitlerinin de farkında olarak tek başına da olsa göğüsleyebileceği alternatif plan ya da planları var. Zaten çok uzun bir zamandan bu yana Türkiye’ye yönelik olarak devam ettirilen hibrit harbin de en önemli gerekçesi, şartlar gerektirdiğinde Türkiye’nin bağımsız kararlar alabilen ve aldığı kararları da hiçbir tereddüde mahal bırakmaksızın uygulayabilen bir ülke oluşudur.

TÜRKİYE’NİN ŞANSI: REKABET-İ DÜVELİYE


Rusya ile ilişkiler işin aslı başka bir boyut da taşıyor. Çekilme kararıyla kısmen-tedbirli bir olumlu havaya geçen Ankara-Washington diyalogu Moskova’yı sizce nasıl etkiliyor?
Türkiye’yi Rusya nezdinde değerli kılan birçok parametre sayabiliriz. Bunlar Türkiye’nin coğrafi konumu, askeri gücü, G20 içerisinde olan güçlü bir ekonomi oluşu, NATO üyeliği, karşılıklı geliştirilen ticaret hacmi ve burada uzun uzun sayamayacağımız birçok parametre. Ama en önemlisi Türkiye’nin; başlangıçların, bitişlerin ve geçişlerin sembolü olan ve dualitenin günümüzdeki en önemli ikonası olan eski Roma tanrısı Janus gibi, Batı ile de Rusya dahil Doğu ile de etkileşim kurabilen ve siyaset üretebilen bir ülke oluşu. Bu eskilerin rekabet-i düveliye dediği ülkeler arasındaki rekabetten istifade eden bir ülke siyasetinin çok dışında bir nitelik ve sanırım yeteri kadar analiz edilmeden bir köprü benzetmesiyle haksızca geçiştirilen bir durum.


HEM MOSKOVA HEM WASHİNGTON


Türkiye bir taraftan yıllardır uyguladığı yoğun diplomasi ve sahaya sürdüğü sert gücü ile ABD’nin askerlerini bu bölgeden çekmesinde en önemli rolü oynayan ülke olurken, diğer taraftan Rusya ile geliştirdiği ikili ilişkilerinin bir tezahürü olarak da, Suriye coğrafyasının en etkin aktörlerinden birisi konumuna gelmiştir. Belki bu sualin şu şekilde sorulması da bizi hiç şaşırtmayacaktır: Ankara – Moskova diyaloğu Washington yönetimini acaba nasıl etkiliyordur?
Dolayısı ile Türkiye’nin bu coğrafyada üretebileceği siyasetin çok boyutlu olduğunu ve Türkiye’nin Rusya nezdinde de, Washington nezdinde de üreteceği bu etkinin sindirilmesinin kolay bir etki olmayacağını, özellikle 15 Temmuz sonrasında her iki başkent de farkında diye düşünüyorum.

RUSYA SURİYE’DE NE İSTİYOR?


Rusya Suriye’de ne istiyor?
Çok klişe bir cevap olacak belki ama Rusya, Suriye’de önce Akdeniz’i istiyor, sonra buradaki varlığını teminat altında tutacak bir yönetimi istiyor, daha sonra da ona tüm bu iki hedefini sağlayacak aktörler ile sürdürülebilir bir ilişki istiyor. Tüm bu hususlar sağlanırsa Rusya bu malzeme ile Ortadoğu ve Doğu Akdeniz coğrafyasında güzel bir menü hazırlayabileceğini çok iyi biliyor. Tartus deniz üssünü, Hımeymim hava üssünü, Esed ile olan ilişkisini, PYD ile kopartıp atmak istemediği ilişkisini de, işte tüm bu amaçları gerçekleştirebilmek adına istiyor.
Ayrıca Rusya’nın Libya’da Khalife Haftar üzerinden, Mısır ve Cezayir’de yine iş başındaki yönetimler üzerinden geliştirdiği siyaset de, açıkçası Suriye’de elde etmiş olduğu bu alanın da bir tezahürüdür dersek çok da mübalağa etmiş olmalıyız. O yüzden Rusya Suriye’de şartlar ne olursa olsun tüm bu kazanımlarını sağlama alabileceği ana unsurun Suriye coğrafyası olduğunun da pekala farkında.

PKK’DAN RUSYA DA FAYDALANMAK İSTER


Putin, “Rusya olarak Suriye hükümeti ile Kürt gruplar arasındaki görüşmelerin başlamasını istediklerini” ifade etti. Bu ifade Türkiye’nin arzu edebileceği bir gelişme değil. PKK-PYD’ye “Kürtler” denmesi ve meşruiyet tanınması konusunda ABD ile Rusya aynı yerde mi duruyor?
Hegemon güç olma konumlarını dünyanın birçok noktasında sürdüren iki ülkeden bahsediyoruz. Rusya ve ABD.
Bu iki ülkede şartlar ne olursa olsun belirli bir coğrafya üzerinde kullanmak isteyecekleri aktörleri hakikat ne olursa olsun buruşturup bir köşeye atmak ve sonra da unutmak istemezler. Bu konu PYD ve YPG için de geçerlidir. ABD ve Rusya bu terör ile hemhal olmuş örgütlerin Kürtlerin temsilcisi olamayacaklarını elbette biliyorlar. Ama, hem bu coğrafyada taşeron bir gücü elde tutmak, hem de sınırsız kullanabilecekleri bu güç ile her türden kanı akıtarak hegemonyalarını sürdürmek bu işin doğasında var ve iki ülkenin de sicilleri bu anlamda epeyce kirli.

TÜRKİYE SERT GÜCÜNÜ GÖSTERMELİ


Türkiye’nin bu konuda diplomasinin bir uzantısı olarak sert gücünü her daim masada göstermekten başka her iki ülkeyi de ikna edecek argümanları elbette mevcuttur. Lakin hegemon güç romantik anlayıştan ziyade, hedeflerini gerçekleştirecek realist hedeflerin peşinde olacaktır ve açıktır ki iki ülke ile kazan-kazan anlayışı kapsamında elde edilebilecek birçok kazanım potansiyeli mevcut olduğu gibi, çıkarlarımızın çatıştığı birçok hususun varlığı da bir hakikattir

PUTİN’İN GÜVENLİ BÖLGE HESABI


ABD’nin güvenli bölgeden ne anladığı henüz anlaşılamadı ama biz Rusya bağlamında devam edelim. Rusya güvenli bölgeden ne anlıyor?
Rusya güvenli bölgeyi Türkiye’nin sınır güvenliği gibi dar bir kapsama hapsederek biraz evvel zikrettiğim Suriye coğrafyasında elde etmek istediği hedefleri gerçekleştirmek ve bu konuda kendi siyaseti için engel olma potansiyeli olan Türkiye’yi de belirli bir pozisyonda sınırlamak istiyor. Bu sebepten, bir taraftan Türkiye’nin güvenlik kaygılarını anlıyoruz derken, diğer taraftan da Adana Mutabakatını gündeme getirerek olayı Rejim ile Türkiye arasında bir sınır güvenliği noktasına indirgemek istiyor. Oysa Türkiye, Esed tarafından korunan Suriye sınırında kendisini terörden arındırılmış ve rahat hissedemez. Ayrıca, Esed’in sınırlarımızın hemen dibine gelmesi demek hem rejim üniforması giymiş YPG demek, hem de Türkiye’de ikamet eden 3 buçuk milyon Suriyeliden hiç birisinin ilanihaye Suriye’ye dönmemesinin garantisi demek.

RUSYA DA BİLİYOR Kİ PKK TERÖR ÖRGÜTÜDÜR


PKK Trump’ın çekilme açıklamasından sonra hemen kendine yeni sahip arayışına girmiş ve Şam yönetimiyle de görüşmüştü. Rusya PKK hakkında nasıl bir siyaset ve gelecek öngörüyor?
Rusya da ABD de PKK’nın nasıl taşeronlaşmış bir örgüt olduğunun son derece farkında. Trump açıkça PKK için “bir taraftan bizim ile DEAŞ’a karşı mücadele ediyorlar lakin diğer taraftan da bizim mücadele içerisinde olduğumuz İranlı milislere silah satıyorlar” dediği husus aslında işte tam bu husus.
Ne zamana kadar bu hegemon güçler bu tür örgütler için gelecek biçerler? Bence Ortadoğu’daki işletme hesap defteri açık olduğu sürece devam ettirirler. Çok büyük bir baskı ile karşı karşıya kalırlar ise, ya da kullandıkları maşa Türkiye’de olduğu gibi ters çevrilerek örgütün kafasına geçirilir ise, o ülkeye yakın bir bölgede farklı bir isim ile tekrar bu örgütleri dizayn ederler. El Kaide’den Taliban, Saddam’ın eski askerlerinden ve paralı askeri firma personellerinden DEAŞ çıkarttıkları gibi, bugün PKK’dan YPG’yi, yarın YPG’den başka bir örgütü türetebilirler.
Sanırım soğuk savaşın bitimiyle bu türden vesayet savaşlarında maşa olacak örgütlere bolca ihtiyaç var. Bu yüzden sürekli dile getiririm, Allah bu coğrafyadaki Kürtleri Türkiye’den değil, bu coğrafyanın tüm halklarını, Kürt’ü, Türk’ü, Arab’ı, Farsi’yi emperyal ve hegomon kan dökücülerden korusun.

PKK-PYD’NİN RUSYA’YA SUNDUĞU 11 MADDELİK ÇÖP


PKK-PYD’nin Moskova’ya 11 maddelik sözde yol haritası sunduğu yansıdı basına. Olumsuz cevap aldıklarını okuduk ama yine de satranç tahtası üzerindeki olasılıklar nedeniyle sormak isterim: Karşılık bulur mu bir biçimde?
Türkiye ve Rusya arasındaki stratejik diyebileceğimiz birçok noktada ve alanda yoğun işbirliği varken, Rusya’nın sadece taşeron olarak sahada kullanmak ile iktifa etmek zorunda kalacağı bir terör unsuruna karşı Türkiye’yi karşısına almak istemeyecektir. Lakin, hegemon bir güç olarak PYD’yi elinin tersi ile bir köşeye de itmeyecektir. Şartlara ve ortama bağlı olarak her daim kullanışlı bir kan dökücünün emperyal için anlamı adeta bir İsviçre çakısı gibidir.
PYD’nin Rusya’ya 11 maddelik bir plan sunabilecek boyuta gelmesinin yegane sebebi, ABD ile Suriye coğrafyasında yaptığı ortaklıktır. PYD’ye bir terör unsuru olarak hem ABD’nin, hem Batı’nın, hem de Rusya’nın ortaklaşa sağlayabilecekleri siyasi alan, Türkiye’nin sahada bırakacağı boşluk ile direkt orantılıdır. Türkiye bu anlamda bir vakumu ne kendi sınırları içinde bıraktı, ne de Afrin’deki sözde ilan ettikleri kantonda. Şimdi de Türkiye, hem Menbiç’te hem de Fırat’ın doğusunda kendisi açısından son derece tehlike arz edebilecek bu terör örgütüne alan bırakmama konusunda son derece kararlıdır.

İDLİB’E KARŞILIK MÜNBİÇ VE DOĞU FIRAT MI?


Putin ile Erdoğan'ın Moskova'daki zirvesine ilişkin bir analiz hazırlayan Kommersant Gazetesi, Ankara'nın Menbiç ve Fırat'ın doğusundaki çıkarlarının gözetilmesi karşılığında İdlib'in Suriye ordusunun kontrolüne girmesi konusunda tavizler verebileceğini yazdı. Katılır mısınız?
Diplomasi masasında bu türden al-ver’lerin olamayacağını söylemek kuşkusuz naif bir yaklaşım olur. Ama burada Türkiye açısından en önemli husus, adeta Türkiye’nin emanetine bırakılmış milyonlarca masum insanın hayat garantisinin sağlanması, Türkiye sınırına doğru düzensiz bir göç hareketinin önüne geçilmesi ve İdlib’teki radikal unsurların Türkiye sınırından uzak tutulması gibi garantilerin sağlanmasıdır. Takdir edersiniz ki tüm bu unsurların sağlanması ve sorunun çözülmesi o kadar da kolay bir husus değildir.

SURİYE’DE TERÖR İÇİN VAHA YARATILDI


İdlib mutabakatında sorun mu var?
İdlib mutabakatı icrası kolayca sahaya yansıtılamayacak bir mutabakat oldu. Neden zor bir mutabakat? Çünkü Suriye’de iç savaşın başlaması sonrasında rejimin hiçbir uluslararası hukuk kuralına uymayacak şekilde kendi vatandaşlarını dünyanın gözü önünde katletmesi ve topraklarından sürmesi, Suriye coğrafyasında radikalleşme süreçlerine adeta motor gücü oluşturdu. Özellikle 2013 yılından sonra Suriye her türden radikal örgütler için adeta emniyetli bir vaha haline getirildi. Getirildi diyorum, zira bu istenilen sonuçları almanın da bir yoluydu. Nedir bu? Bir taraftan YPG gibi bir terör örgütü Batı kamuoyuna bu radikal terör örgütleri sayesinde pazarlandı ve DEAŞ’a karşı kanıyla ve canıyla mücadele eden ve Batı’yı DEAŞ ve NUSRA’nın şerrinden koruyan yegane seküler güç algısı yaratıldı. Diğer taraftan İslamafobik ve ırkçı dalganın her köşeyi esir aldığı Batı’da yaratılan bu algı, şu anda İdlib kırsalında yaşanılanlar ile tahkim ediliyor.

İDLİP’DEKİ RADİKALLER BATI İSTİHBARATIYLA İÇİÇE


Evet, İdlib bölgesinde kontrolü epey güç olan radikal örgütler mevcut ve açıkçası bu örgütlerin lider kadrolarının da Batı istihbarat örgütleri ile içli dışlı olduklarını biliyorum. Şimdi bu yapılar ve ilişkiler yumağı kullanılarak İdlib’te mutabakat metninin şartlarının yerine getirilmediği ileri sürülüyor. Böylece muhalifler açısından çok değerli bu son noktanın da rejime devredilmesi ve Türkiye’nin Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı Harekatlarında kendi sınırlarının güvenliği açısından elde ettiği kazanımları zor durumda bırakma yönünde olaylar köpürtülüyor. Bir diğer önemli sebep de, İdlib’e yönelik hedef gözetmeksizin yapılacak bir askeri harekat Türkiye’ye yönelik bir düzensiz göç hareketini de tetikleyeceği için başta Menbiç ve Fırat’ın doğusundaki alanda yoğunlaşmış Türkiye’nin dikkati başka bir noktaya çekilmek ve enerjisi sömürülmek isteniyor.

ASTANA SÜRECİ ÜÇ ÜLKE İÇİN KAZAN KAZAN


ABD’nin Türkiye-Rusya arasındaki yakınlaşmayı kontrol etmek, Türkiye’yi kaybetmemek ve Suriye’deki çözüm için çalışan tek mekanizma olan Astana sürecini akamet uğratmak istediğini anlıyoruz. Fakat Rusya nasıl değerlendiriyor bunu? Türkiye’nin bunu kendisine karşı “fırsat”a çevirmesi ihtimalini/iddiasını (-ki bunu iddia edenler var) ciddiye alıyor mu?
Suriye’de Astana’nın fişini çekme konusunda son derece azimli bir ABD ve Batı ayağı olduğunu Rusya pekala iyi biliyor, zaten bu husus açıkça da zikrediliyor. Astana süreci ve bölgenin en dinamik üç ülkesinin ortaya koyduğu vizyon çökertilir ise, sanırım bu husustan en fazla zararı en başta Rusya görür. Zira Astana sürecinin fişinin çekildiği bir yerde Türkiye ve İran olmaksızın Rusya’nın Suriye coğrafyasındaki kazanımlarını sadece Esed ile sürdürebilmesi de pek mümkün gözükmemektedir.
Kuşkusuz her ülke bu türden dışarıdan yapılan açıklamaları kendi çıkar perspektifinden değerlendiriyor. Mesela Rusya’ya ait bir savaş uçağının Türkiye tarafından düşürülmesi sadece Türkiye’yi Suriye coğrafyasında güçten düşürmedi, Rusya’yı da Türkiye olmaksızın bir siyaset geliştirmeye zorladı. Dolayısıyla Astana süreci, Rusya’nın İran ve Türkiye’ye sunduğu bir lütuf değil karşılıklı kazan-kazan ilişkisine dayanan bir modeldir. Fiş çekilir ise her üç ülkenin de bu kazan-kazan noktasından siyaset üretemeyecekleri anlamı da çıkar.

TRUMP’IN AÇIKLAMASI CİDDİYE ALINMALI MI?


Dış politik gelişmelerin ABD ayağına geçelim isterim. ABD Başkanı Trump Suriye’den çekileceklerini açıklayalı bir aydan fazla oldu ama bu çekilmenin ne takvimi, ne yöntemi netleşmedi. Ne de “güvenli bölge”den ne anladıkları anlaşılabildi. Trump’ın kararlılık açıklamalarına ve yaşanan istifalara rağmen çok sayıda çatlak ses ve çelişkili ifade var hala. Ne oluyor sizce?
Suriye’den çekilme kararı konusunda ABD Başkanı’nın kararına rağmen Amerikan savunma sanayisinin başını çektiği savaş lordları, özel askeri firmalar ve bunlar ile iç içe geçmiş Pentagon’un generalleri ile Ortadoğu’da İsrail merkezli yeni yapılanmaları hayata geçirmeye yeminli NeoCon tayfanın Trump’a karşı son derece sert bir direnç gösterdiğini söylemek asla mübalağa sayılmaz.
Aslında Trump hala muktedir olamamış bir iktidarın başı olarak, Suriye’den çekilmeyi uzun süredir düşünmesine rağmen bunu hayata geçirme gücüne sahip değildi. Şimdi Trump’ın aldığı geri çekilme kararı, bu grupları epey zora sokmuş olmalı ki, hem Savunma Bakanı Mattis hem de çağdaş Lawrence olarak gördüğüm Brett McGurk istifa etmek zorunda kaldı. Özellikle McGurk’ün o günden bu yana Amerikan medyasında Türkiye’ye karşı kinini kusacak açıklamalar yapması Trump’ın aldığı kararı ciddiye almamızın bir gerekçesi sayılabilir.

NEOCONLARIN ÇEVRELEME PLANI İFLAS ETTİ


Bir de şu husus unutulmamalıdır ki, bölgedeki 2000 Amerikan askerinin Irak coğrafyasına çekilmesi, ABD’nin Suriye’den çekilmesi anlamına gelmez. Suriye’ye yönelik istediği anda kapsamlı bir hava harekâtı icra etme yeteneği varken ve bölgede her an dengeleri değiştirecek askeri üstlenmesi varken, ABD Suriye’den çekiliyor demek çok akıllıca bir tespit değil. Peki o zaman neden bu kadar gürültü kopuyor ABD içerisinde? Çünkü PYD ve YPG denilen terör yapılanmasının mızraklarının ucuna takabileceği ABD bayrağı bölgeden çekiliyor. Bu ABD’nin uzun bir zamanda bu yana Suriye’de Türkiye’yi çevrelemeye çalışan siyasetinin de çöktüğünün tescili olacak. İşte bu husus derin ABD aklını ve İsrail lobisini son derece rahatsız eden ana unsur.

“DEAŞ PATLATIR, PKK-PYD BAKAR” TİYATROSU


Başkan Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan ne zaman konuşsa tuhaf şekilde bir saldırı oluyor Suriye’de. 14’ündeki telefon görüşmesinin ardından Münbiç saldırısı oldu, 20’sindeki görüşmeden sonra da Haseke’de. Elbette manidar ama siz ne anladınız bundan? Mesaj kimden kime gidiyor? Etkisi şiddeti sonucu ne olur?
Aslında Trump’ın çekilme kararının hemen sonrasında uzun bir süreden beri patlama olmayan bölgelerde birden patlamaların olması, bu işin ne kadar kontrolde götürüldüğünün de bir ispatı. Ama doğrusunu söylemek de gerekirse çok iptidai bir yöntem. Bu şekildeki patlamalar ile DEAŞ’ın hala diri olduğu ve PYD’ye ne kadar ihtiyaç duyulduğu algısı oluşturulmaya çalışılıyor. Ama şu unutulmamalıdır ki bu patlamalar aynı zamanda PYD’nin bir terör örgütü olarak diğer terör örgütleri ile mücadelede ne kadar yetersiz olduğunun da ispatıdır. Erdoğan’ın Moskova ziyaretinde bu patlamaların ipinin kimin elinde olduğuna yönelik zikrettiği cümleler bizim dillendirdiğimiz görüşleri de desteklemektedir.

AVRUPA PKK’YI DESTEKLEMENİN BEDELİNİ ÖDER


Doğrusunu söylemek gerekirse kısa bir zaman dilimi içerisinde Avrupa’da tekrardan bu türden saldırıların olma ihtimali çok yüksektir. Çünkü sadece bu yöntemler ile Suriye dahil Ortadoğu’da varlıklarını meşru hale getirebileceklerini iyi biliyorlar ve öteki olmadan yaşama şansı bulunmayan Batı medeniyetinin 11 Eylül sonrası sahaya sürdüğü İslamafobik öteki algısının güçlenmesi için buna ihtiyaçları var.

FIRAT’IN DOĞUSU ÖNCEKİLER GİBİ


Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yapacağını ilan ettiği ve tahkimatını da yaptığı askeri harekat etkileniyor mu bu süreçlerden? Harekatın gecikmesi felaket olur diyenler var?
Hem Fırat Kalkanı Harekatı hem de Zeytin Dalı Harekatı diplomasinin tüm olanakları sonuna kadar kullanılmadan sahaya yansıtılmadı. Sanırım burada da aynı vizyon ve felsefe ile hareket ediliyor. Aslında çok da doğru hamleler, zira bugüne kadar ne ABD’nin bölgeden çekilmesi gerçekleşti, ne de sahada oluşabilecek boşluğu doldurabilecek halihazırda bir güç var ortada. Bu şartlarda belirli bir optimum sürenin beklenmesinde diplomasi anlamında bir beis yok. Lakin sahada şartlar değişmeye, farklı güçlerin sahadaki pozisyonlarını bizim aleyhimize değiştirmeye başlandığı istihbarat raporlarına yansımaya başlarsa daha fazla gecikmenin telafisi zor şartlar ortaya çıkarabileceğini düşünüyorum.

MAVİ VATAN TATBİKATI TÜRKİYE’NİN KUDRETİ


TSK aynı zamanda ilk kez Türkiye etrafındaki tüm denizleri kaplayan dev bir tatbikata hazırlanıyor. 462 bin kilometre alanda yapılacak “Mavi Vatan” tatbikatına kara ve hava birlikleri de katılacak. Bu hazırlık ve elbette meydan okuma kime karşı ve ne amaçlı?
Bir tarafta Fırat’ın doğusu, diğer tarafta Menbiç, bir diğer tarafta İdlib ile ilgili gündem güvenlik perspektifinden olanca sıcaklığı ile ortada dururken, öbür yandan Doğu Akdeniz’de artık uluslararası donanmaların pruvalarının bir diğerine temas edecek kadar kesafet arz etmesi Türkiye’nin dikkatini dağıtmadan izlediği bir başka konu.
Kuşkusuz Doğu Akdeniz söz konusu olunca Ege de dahil tüm Türk karasularının yakın periferini irdelemek ve analiz etmek gerekir. Karadeniz de bugün uluslararası güç mücadelesine tanıklık eden bir başka bölge. İşte “Mavi Vatan Tatbikatı” Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tüm denizlerimizi kapsayacak şekilde Suriye’de ve terör ile mücadelede yoğun bir gayret verirken aynı zamanda denizlerimiz üzerinde de ne kadar dikkatimizin yoğun olduğunun tüm bölge ülkelerine gösterilmesi anlamına geliyor.
Ayrıca bu tatbikat esnasında yenilenen Türk Donanması, milli gemilerimiz ve bu donanma üzerindeki platformlara monte edilen yeni silah sistemleri ile teknik kapasitemizin de test edilmesi sağlanacaktır. Hatırlayacak olursak tam Afrin Harekatı devam ederken Yunanlıların yine en ufak bir boşluğu değerlendirecek tarzda Ege’de gerginliği arttırmaları üzerine eş zamanlı olarak Genelkurmay Başkanı’nın Ege’de savaş gemileri eşliğinde verdiği mesajlar vardı. Bu Türkiye’nin eş zamanlı olarak birden fazla hatta savunma faaliyetini en etkin bir şekilde icra edebileceğinin de ispatı aslında.

27 Şubat 2019 Çarşamba

Türkiye Ve Dünyadan Öne Çıkan Haberler

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ






Cumhurbaşkanı Erdoğan bazı kanaat önderleriyle görüştü

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Biz tökezlersek Avrupa'dan Amerika'ya kadar tüm Batı'da yükselişe geçen İslam düşmanları adeta zincirlerinden boşalmışa döner." dedi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Bugün Türkiye'nin 81 vilayetinin hepsinde olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki illerimizde de fiziki geri kalmışlıktan söz edilmesi artık mümkün değil." dedi.

Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden bazı kanaat önderleriyle bir araya geldiği görüşmeye ilişkin görüntü paylaşıldı.


Cumhuriyet tarihinin en büyük deniz tatbikatı devam ediyor.

Cumhuriyet tarihinde ilk defa ana vatanı çevreleyen üç denizde 103 geminin katılımıyla eş zamanlı gerçekleştirilen "Mavi Vatan2019 Tatbikatı" devam ediyor.
Cumhuriyet tarihinde ilk defa ana vatanı çevreleyen üç denizde 103 geminin katılımıyla eş zamanlı gerçekleştirilen "Mavi Vatan 2019 Tatbikatı" sürüyor.
Genelkurmay Başkanlığı Yıllık Tatbikat Programı çerçevesinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığınca planlanan ve Deniz Harp Merkezi Komutanlığı tarafından sevk ve idare edilen tatbikat, Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz olmak üzere aynı anda 3 denizde ilk defa icra edilecek fiili bir tatbikat olarak gerçekleştiriliyor.


Tatbikatın Doğu Akdeniz'i kapsayan bölümüne, Marmaris Aksaz Limanı'ndan çıkan 5 fırkateyn, 4 hücumbot, 2 denizaltı, 2 mayın avlama gemisi, 1 amfibi çıkarma gemisi, 1 akaryakıt gemisi, 4 yeni tip karakol botu, 1 Sahil Güvenlik Arama Kurtarma Gemisi ve 3 yardımcı sınıf gemileri ile SAS, SAT ve Amfibi hücum timleri ve deniz ve hava kuvvetlerine bağlı unsurlar katılıyor.

ABD Başkanı Trump ile Kuzey Kore lideri Kim bir araya geldi.

ABD Başkanı Trump ve Kuzey Kore lideri Kim, Vietnam'ın başkenti Hanoi'de bir araya geldi.
ABD Başkanı Donald Trump ile Kuzey Kore lideri Kim Jong-un Vietnam'ın başkenti Hanoi'de bir araya geldi.
Akşam yemeğinde bir araya gelen iki liderin görüşmesi samimi bir atmosferde başladı.
Singapur'da geçen yıl haziran ayında düzenlenen ilk zirvenin ardından ikinci zirve için bir araya gelen iki lider, akşam yemeği öncesi el sıkışarak ve gülümseyerek basına poz verdi.
Kuzey Kore lideri Kim, burada yaptığı konuşmada, "Geçen 261 günlük süre gerçekten çok büyük çabalara sahne oldu ve aynı şekilde sabırla da bu zaman zarfı içinde çaba gösterildi." dedi.

Kim, söz konusu görüşmeye ilişkin, "Başarılı bir görüşme olmasını umuyoruz." ifadesini kullandı.

Hocalı soykırımını unutmayalım, unutturmayalım.

Hocalı katliamı, Ermeni vahşetinin zirvesidir. Hocalı’da hunharca katledilenler sırf Azerbaycan halkından oldukları için sistemli, kin dolu ve kanlı bir akıbete, soykırıma maruz kaldılar.
On dördüncü asrın ünlü İslam alimi, tarihçi ve yazar İbn Haldun “coğrafya kaderdir” der. Toplumlar kendilerini kuşatan çevresel ve sosyal şartları ve komşularını seçme hakkına sahip değildir. 

Dostluktan yana, barışçıl halklar ve devletler kelimenin tam anlamıyla şanslıdırlar. Son iki yüz senelik tarihimize dönüp baktığımızda, Azerbaycan halkı için bunlardan bahsetmek zor olduğu gibi, komşuluk ilişkilerinde şansının hiç yaver gitmediğini de söylemek mümkün. Kafkasya’ya yabancı ve sonradan gelme bir unsur olan Ermenilerle komşuluk, halkımıza iki asırdır acılarla dolu bir kader getirmiş oldu.

Unutmayalım ki Ermeni lobisinin dünya çapındaki yalan mekanizması tam kapasiteyle çalışmaktadır. Buna dur diyecek, fitnelerini kendi başlarına yıkacak tek çare yine bizim hak sesimizdir.


BAE ve Suudi Arabistan Kızıldeniz’i bir içdeniz halinegetirmeye çalışıyor.

Kızıldeniz'in Hint Okyanusu’ndaki stratejik konumu, Bab el-Mendeb boğazı ve Süveyş kanalı gibi dünyanın en önemli su yollarını içinde barındırıyor olması, ekonomi ve güvenlik açısından bölgenin jeopolitik değerini arttırıyor.
Kızıldeniz bölgesindeki küresel güç rekabeti her ne kadar antik çağlara kadar uzansa da, bölgeye dönük bu rekabet, deniz ulaşımında yaşanan gelişmelere bağlı olarak 1488 yılında Avrupalıların Afrika’nın güney ucundan dolanıp Hindistan’a ulaşmalarıyla yoğunlaşmıştı


28 Şubat postmodern darbe nedir?.

28 Şubat zulmünün toplumda açtığı yaralar hala taze. Mağdurlar “Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile kazanımlar elde edildi. 28 Şubat zihniyeti farklı kimlikle pusuda. Eline fırsat geçtiğinde kazanımları ortadan kaldırma hevesinde olanlar var. Davaya sahip çıkılmalı” dedi.

Tarihe postmodern darbe olarak geçen 28 Şubat'ın toplumda açtığı derin yaralar hala taptaze. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun "28 Şubat bin yıl sürecek" sözü hiç unutulmadı. Rejim ve başörtüsü tartışmalarıyla zulmedilen nice insan hafızasındaki yerini koruyor.


27. yılında Hocalı soykırımı: Nedenler ve sonuçlar.

25-26 Şubat 1992'de eski Sovyet zırhlı birliğinin de desteğini alan Ermenistan ordusu Karabağ bölgesindeki Hocalı’da sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmadan 613 kişiyi soykırıma tabi tuttu.
Hocalı Soykırımı’nın üzerinden 27 yıl geçti. 25-26 Şubat 1992 tarihlerinde, Hankendi’deki 366 sayılı eski Sovyet zırhlı birliğinin de desteğini alan Ermenistan ordusu Azerbaycan’ın Karabağ bölgesindeki Hocalı’da sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmadan 613 kişiyi en ağır işkenceler uygulayarak soykırıma tabi tuttu. Katledilenlerin 63’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’i ise yaşlıydı. Soykırım sırasında sekiz aile tamamen yok edildi.

Bu vahim olaydan 487 kişi ağır yaralı olarak kurtuldu. Bin 275 kişi esir alındı, 150 kişi ise kayboldu. Yirmi altı çocuk hem yetim hem öksüz, 130 çocuk ise ebeveynlerinden birini kaybetti. Kuşatma altındaki insanların çoğu acımasız yöntemlerle öldürüldü. 
Uluslararası kuruluşlar ve dünya medyası olayı “insanlık dramı” olarak nitelendirdi. Esir alınanlara, özellikle de kadın ve çocuklara acımasız işkenceler uygulandı, ailelerinin gözü önünde tecavüz edildi.

Dünyayı ayağa kaldıran olay! Peş peşe açıklamalar geldi

Hindistan ile Pakistan arasındaki gerginlikle ilgili olarak Çin, ABD ve Fransa'dan açıklama geldi. 
Fransa, Hindistan'ın saldırısını "meşru" gördüklerini açıkladı.
Pakistan ve Hindistan arasında gerçekleşen sıcak temaslar sonrasında dünya ülkelerinden peş peşe açıklamalar geldi. 

Bugüne kadar 'Vazgeçin' diyorlardı şimdi 'Vazgeçmezseniz'demeye başladılar.

2019 öyle bir yıl ki, yerel seçim gündemine boğulmadan etrafta neler olup bittiğini çok yakından takip etmek tercihten öte bir zorunluluk haline dönüşmüş durumda.
Bugün, 31 Mart ve sonrası için Türk Amerikan ilişkilerine dair bir 'Senaryo analizi' yapma niyetindeyim.
Önce, gözümüzün önünde gelişmekte olan bir takım meseleleri veri olarak kabul edip öyle ilerleyelim.
Soçi’de yapılan Türkiye/Rusya/İran üçlü zirvesinin hemen öncesinde, Ankara’daki ABD büyükelçiliğinden isminin verilmesini istemeyen yetkili bir isim gazetecilere şöyle şeyler söyledi: 

Necmettin Erbakan 8.ölüm yıl dönümünde anılıyor

Eski başbakanlardan Pof. Dr. Necmettin Erbakan vefatının 8.yılındı anılıyor. Hayatı mücadelelerle geçen Refah Partisinin kurucu lideri Erbakan Saadet Partisi'nin genel başkanı iken 2011 yılında hayatını kaybetti.

Eski başbakan Necmettin Erbakan, ölümünün 8. yılında birçok devlet adamı ve vatandaşlar tarafından anılıyor. Peki Necmettin Erbakan kimdir? İşte Necmettin Erbakan'ın hayat hikayesi...


19 Ağustos 2019 Pazartesi

Kılıçdaroğlu'ndan şaşkına çeviren Doğu Akdeniz ve Türkiye çıkışı!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ




CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Nevşehir'de CHP İl Başkanları Toplantısı'nda yaptığı konuşmada akıl almaz bir çıkış yaptı. Birçok ülkenin zengin petrol ve doğal gaz kaynakları nedeniyle Doğu Akdeniz'de yer aldığını söyleyen Kılıçdaroğlu, sadece Türkiye'nin bu bölgede yer almadığını iddia etti.

TÜRKİYE'NİN SONDAJ GEMİLERİ GÖNDERDİĞİNDEN HABERİ YOK

Türkiye'nin 3 sondaj gemisiyle bölgede faaliyet yürütmesine ve Rum yönetiminin bölgedeki faaliyetlerini engellemesine rağmen Kılıçdaroğlu'nun 'Türkiye niye Doğu Akdeniz'de yok' demesi şaşkınlıkla karşılandı.

"ESED'LE İŞ BİRLİĞİ YAPALIM, SİSİ'YLE BARIŞALIM"

CHP lideri ayrıca, Türkiye'nin, yübzinlerce sivilin katili olan Esed rejimiyle bir an önce iş birliği yapması gerektiğini savunurken, Mısır'daki darbeci yönetimle de barışılması çağrısında bulundu.
Kılıçdaroğlu konuyla ilgili şöyle konuştu:


Suriye yönetimiyle süratli bir şekilde iş birliği yapılması lazım. Mısır'la barışılması lazım. Mısır'la niye kavga ediyoruz? Hangi gerekçeyle Mısır'la kavga ediyoruz?

PES DEDİRTEN SORU: DOĞU AKDENİZ'DE NİYE TÜRKİYE YOK

Doğu Akdeniz'de zengin petrol var, doğal gaz yatakları var. Amerika orada, Yunanistan orada, Kıbrıs Rum Yönetimi orada, Mısır orada, Katar orada... 

Hepsi orada. Bir tek devlet yok, Türkiye! Niye yok? Başarılı dış politika güdüyorlar sözde. Niye yok? Hangi gerekçeyle yok Türkiye orada?

Mısır'la kavga ettik. Niye kavga ettik?

AK Parti'den Kılıçdaroğlu'na sert tepki


AK Parti Sözcüsü Çelik, "Vatandaşlarımız, CHP Genel Başkanı'nın dış politika konusunda benzer yanlışlarına daha önce de defalarca kez şahit oldu. Ancak bu ölçekte bilgisizlik CHP adına da kabul edilemez bir durumdur" dedi.




AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, sosyal paylaşım sitesi Twitter hesabından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, partisinin il başkanları toplantısında "Doğu Akdeniz'de zengin petrol var, doğalgaz yatakları var. 

ABD, Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi, Mısır, Katar orada, hepsi orada. Bir tek devlet yok, Türkiye" şeklindeki açıklamasına yanıt verdi.

Kılıçdaroğlu'nun "En temel bilgilerden yoksun bir açıklama yaptığını" belirten Çelik, "Vatandaşlarımız, CHP Genel Başkanı'nın dış politika konusunda benzer yanlışlarına daha önce de defalarca kez şahit oldu. 


Ancak bu ölçekte bilgisizlik CHP adına da kabul edilemez bir durumdur. Bir genel başkandan daha sorumlu açıklamalar beklemek tüm kamuoyunun hakkıdır. 

Türkiye, Nisan 2017'de Barbaros Hayreddin Paşa sismik arama gemisiyle Gaziantep Fırkateyni eşliğinde Doğu Akdeniz'de çalışmalar başlattı. 

Mayıs 2019'da Fatih, Haziran 2019'da Yavuz sondaj gemilerimizi Doğu Akdeniz'e göndererek hak ve menfaatlerimizin takipçisi olduk" ifadelerini kullandı.

"DÜNYANIN DUYDUĞUNU SAYIN KILIÇDAROĞLU YİNE DUYMAMIŞTIR"

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın sık sık, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki hak ve menfaatlerinden asla taviz vermeyeceğini vurguladığını anımsatan Ömer Çelik, şunları kaydetti:

"Ordumuz, bölgede ve deniz hudutlarımızda dünya basınına genişçe yansıyan başta 'Mavi Vatan' olmak üzere bir dizi başarılı tatbikat icra etti. Kararlılığımız vurgulandı. 


Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki bu güçlü duruşu, dost/hasım tüm taraflara belli edilmiştir. Bu durumun Sayın Kılıçdaroğlu tarafından bilinmemesi siyaset hayatımız adına kaygı vericidir. Dünyanın duyduğunu Sayın Kılıçdaroğlu yine duymamıştır.

Kılıçdaroğlu bilsin ya da bilmesin, hükümetimiz Doğu Akdeniz'de gerek kendi ulusal hak ve menfaatlerimizi, gerekse KKTC'nin hak ve menfaatlerini sonuna kadar korumaya devam edecek irade ve kararlılığa sahiptir, gerekli adımları atmayı sürdürecektir. Siyasi partilerin dış politika konusunda farklı yaklaşımları olabilir. Ama her türlü yaklaşımın doğru yoruma dayanması esastır. Ayrıca ülkemizin hak ve menfaatlerinden yana bir tutum sergilenmesi siyasi ve ahlaki bir gerekliliktir."

Çavuşoğlu'ndan Kılıçdaroğlu'na tepki: Herhalde Yunan gemisi sanıyor


Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, CHP lideri Kılıçdaroğlu'nun Doğu Akdeniz'deki sondaj çalışmalarına ilişkin açıklamasına tepki gösterdi. Çavuşoğlu, "Sayın Kılıçdaroğlu Doğu Akdeniz'de bizim ve KKTC'nin haklarını koruyan Fatih, Yavuz ve Barbaros'u Yunan gemisi sanıyor herhalde" ifadelerini kullandı.




Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Doğu Akdeniz'deki çalışmalara ilişkin açıklaması hakkında "Sayın Kılıçdaroğlu Doğu Akdeniz'de bizim ve KKTC'nin haklarını koruyan Fatih, Yavuz ve Barbaros'u Yunan gemisi sanıyor herhalde." değerlendirmesinde bulundu.


Çavuşoğlu, Twitter hesabından Kılıçdaroğlu'nun, partisinin il başkanları toplantısında "Doğu Akdeniz'de zengin petrol var, doğal gaz yatakları var. ABD, Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi, Mısır, Katar orada, hepsi orada. Bir tek devlet yok, Türkiye." şeklindeki açıklamasına yanıt verdi.

Kılıçdaroğlu'nun bu sözlerini içeren görüntüsünü de paylaşan Çavuşoğlu, mesajında şu ifadeleri kullandı:

"Sayın Kılıçdaroğlu Doğu Akdeniz'de bizim ve KKTC'nin haklarını koruyan Fatih, Yavuz ve Barbaros'u Yunan gemisi sanıyor herhalde. 4. gemimiz Oruç Reis de yolda. Milli davamız Kıbrıs konusunda bile yeterince bilgilendirilmeyen Sayın Genel Başkan'a bu konuda bilgi vermeye hazırız."





google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html