BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Atina sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Atina sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

29 Temmuz 2020 Çarşamba

Yunanistan’ın derdi ne? Neden çıngar çıkartıyorlar?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Atina Rasmussen'e Türkiye'yi şikayet etti

NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen Ankara'da... Ancak Rasmussen'in öncesinde gittiği Atina ziyaretinde gündemde Yunanlı siyasetçilerin Kıbrıs ve Ege konularında Türkiye'ye sert eleştirileri vardı.


Yunan Dışişleri'nden Türkiye'ye uyarı


Yunanistan Dışişleri Bakanlığı bir bildiri yayınlayarak Türkiye'de Yunan ve Hıristiyanlık anıtlarının olması gerektiği gibi korunmadığını duyurdu. Bildiride Türk otoriteler gerekli önlemleri almaya davet edildi.



Rodos Türk Başkonsolosluğu'na saldırı

Yunanistan'ın Rodos Adası'ndaki Türk Başkonsolosluğu'na kimliği belirsiz bir kişi tarafından saldırı düzenlendi.

Rodos'taki Türk Başkonsolosluğu binasına saldırı düzenleyen kimliği belirsiz kişinin Konsolosluğun kapısına astığı bildiride ırkçı ve nefret içerikli ifadelerin yer aldığı kaydedildi.


Atina'dan sert açıklama: "Yunanistan, Afrin değil!"


Ankara-Atina hattında esen soğuk rüzgar, dün gece Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Kotzias'ın açıklamalarıyla daha da karmaşık bir hale geldi. Son dönemde uluslararası kamuoyu karşısında Türkiye karşıtı bir tutuma sahip olan Atina'da Kotzias, "Türkiye Yunanistan'ın kırmızı çizgilerine basmaya çok yaklaştı" dedi.

Yunanistan Yıllardır Türkiye ve Türkiye Çıkarlarına saldırıyor.Komşuluk ilişkilerinde 
ve Avrupa birliği ve Natoda yaramaz çocuk modunda Türkiye düşmanlığı yapıyor.

İşte Başlığa dair yazımız........

Birkaç gün önce Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı telefonla aradığı bilgisi televizyon kanallarına son dakika haberi olarak düşünce doğal bir refleks olarak saate baktım.

Yeni günün ilk dakikalarının başladığı gece yarısını bulmuştu vakit.

İnsanların çoğunun uyuduğu ya da uyumak üzere olduğu o saatte böyle bir görüşme yapıldıysa arkasında önemli ya da acil bir şeyler olmalı diye düşündüm.

Ertesi gün Alman Bild gazetesinde, “Merkel’in Erdoğan ve Yunanistan Başbakanı Miçotakis ile görüşmeler yaparak Türkiye ve Yunanistan arasında neredeyse çıkmak üzere olan bir savaşı durdurduğunu” iddia eden bir haber çıktı.

Acaba ne olmuştu?

Gerçekten çıkmak üzere olan bir savaş, Merkel’in araya girmesiyle mi durdurulabilmişti?

Bu gelişmeler üzerine bu işin perde arkasında ne var diye öğrenmek için biz de Ankara’da kendi kaynaklarımıza yöneldik.

MERKEL ERTELEME TALEBİNDE BULUNDU AMA ERDOĞAN ‘OLUR’ DEMEDİ

Merkel’in Erdoğan’ı aramasının nedeni evet Yunanistan meselesiydi.

Daha doğrusu Atina’nın, Türkiye’nin Meis Adası açıklarında sismik araştırma faaliyeti yürütmek için ‘Navtex’ adı verilen seyrüsefer bildiriminde bulunması üzerine bu durumu savaş sebebi saymak gibi bir havaya girmesi yüzünden oluyordu bütün bunlar.

Bu bildirimin ardından Yunan ordusu alarm durumuna geçirildi, Güney Kıbrıs’ta bulunan Genelkurmay Başkanı apar topar Atina’ya çağrıldı.

Atina’nın bu tutumu yüzünden ortama, sanki her an Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaş patlayacak gibi bir hava yayıldı.

Merkel’in Miçotakis ve Erdoğan’ı aramasının arka planında bu gelişmeler vardı.

Peki, Alman Şansölyesi Erdoğan’dan ne talep etti?

Görüşmenin içeriğinden haberdar olan çevrelerden aldığımız bilgilere göre, Merkel o görüşmede Avrupa Birliği liderler zirvesinin yeni tamamlanabildiğini dile getirdikten sonra Erdoğan’dan “Meis adası çevresinde yapılması planlanan sismik araştırma faaliyetlerini erteleseniz olmaz mı” diye talepte bulundu.

Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan, Merkel’in bu talebini karşılama anlamında bağlayıcı bir tutum sergilemedi, yani “Olur” demedi.

Zaten o görüşmenin ertesi günü Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, hem Türkiye’nin kararlılığını yansıtan, hem de Meis Adasının Anadolu’ya ve Yunan anakarasına olan uzaklığını hatırlatan yazılı bir açıklama yaptı.

Açıklamada, “Yüzölçümü 10 kilometrekare olan, Anadolu’ya 2 kilometre, Yunan anakarasına ise 580 kilometre uzaklıkta olan bir adanın 40 bin kilometrekare genişliğinde kıta sahanlığı alanı yaratması rasyonel ve uluslararası hukuka uygun bir tez değildir” denildi.

“AVRUPA’YI YANLARINA ÇEKMEK İÇİN BİLEREK TIRMANDIRIYORLAR”

Ankara’daki kaynaklar, Bild gazetesinin iddia ettiği gibi Merkel’in Miçotakis ve Erdoğan’ı araması sayesinde Türkiye ile Yunanistan arasında patlamak üzere olan bir savaşın önlendiği tezini doğru bulmuyor, bunu abartılı buluyor.

Savaş senaryosundan çok, Atina’nın, Avrupa’yı yanına çekmek için bilinçli bir şekilde böyle davrandığı dile getiriliyor.

Temas kurduğum üst düzey bir yetkili şunları söyledi:

“Gerilim artmadı aslında. Onlar (Yunanistan) bilerek tırmandırıyorlar. Yüksek sesle, abartılı, gürültülü bir şekilde bunu gündeme getirelim ki, Avrupa’yı yanımıza çekelim. Bilinçli yapıyorlar yani.”

Bu son olup bitenleri anlama bakımından şu yukarıda aktardığımız ifadelere bakınca taşlar yerli yerine oturuyor aslında.

Şöyle düşünün:

Brüksel’de yapılan Avrupa Birliği Liderler Zirvesi, anlaşma sağlanamaması nedeniyle 2 günde tamamlanması gerekirken 4’üncü gününe sarkmış.

Böyle bir ortamda, Akdeniz’de Türkiye’nin varlık göstermesini istemeyen Yunanistan, hem Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un desteğini arkasına alarak hem de birlik içindeki ihtilâflardan yararlanma çabasına girip ‘Çıngar çıkartıyor.’

Bir süredir Türkiye’nin taraf olduğu bölgesel gelişmelerin tümünde açıktan karşıt bir tutum sergileyen Macron’un Paris’te Kıbrıslı Rum liderle yaptığı görüşmeden sonra “Türkiye’nin AB sularındaki ihlâlleri cezasız bırakılamaz” sözünü hatırlamakta da fayda var.

Bu sözlere bakınca Yunanistan’ın Meis adası üzerinden tırmandırdığı bu son gerilimin arkasında ‘fitilleyici’ rolüyle Macron’un olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır. 







13 Ağustos 2020 Perşembe

Yunanistan Ege'de de hesap verecek

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Uluslararası hukuka göre Doğu Akdeniz'de söz hakkı olmadığı halde Mısır ile korsan anlaşma imzalayan Yunanistan, gerilimi tırmandırırsa Ege'de de hesap vermek zorunda kalacak. Atina gayri askeri statüde olan 23 adadan 16'sına asker ve silah yığmış durumda. Öte yandan Kahire yönetiminin Ankara ile iletişime geçerek "Türkiye'nin Akdeniz'deki ulusal güvenlik endişelerini dikkate alıyoruz" mesajını ilettiği iddia edildi.


Uluslararası hukuk uyarınca Doğu Akdeniz’de söz söyleme hakkı olmayan Yunanistan Mısır ile korsan anlaşma yaptı, Oruç Reis’in Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesindeki araştırma faaliyeti üzerinden kriz çıkarma çabasına girdi. İmza attığı eylemlerle Akdeniz’de gerilimin kaynağı haline gelen Yunanlılar, Adalar Denizi’nde de (Ege) yıllardır hukuku çiğniyor. Atina yönetimi Ege’de ağır silah sokulması yasak adaları ısrarla silahlandırıyor. Durumu uluslararası anlaşmalarla belirlenmiş ‘gayri askeri statü’ (GASA) kapsamındaki 16 ada şu an cephanelik gibi. Sorun, Atina-Ankara arasındaki diplomatik temaslarda çözülemedi.



MİDİLLİ, RODOS, LİMNİ...
1923 Lozan ve 1947 Paris Anlaşmaları gereği, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’de toplam 23 ada gayri askeri statüde bulunuyor. Uluslararası hukuk gereği bu adalara herhangi bir ülkenin silahlı kuvvetlerinin çıkması yasak. Ancak Yunanistan, bu adalara bir süredir askeri karakollar, kışlalar, helikopter pisti ve keşif gözetleme sistemleriyle birlikte aralarında özel kuvvetler personelinin de bulunduğu birlikler konuşlandırıyor. Şu an Midilli ve Rodos’ta birer Yunan tümeni konuşlu durumda. Limni, Sakız, Sisam, İstanköy adalarında ise birer Yunan tugayı bekliyor. Diğer adalarda da tabur ve alay seviyesinde değişik büyüklükte birlikler bulunuyor. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) adalardaki korsan faaliyetleri dikkatle izliyor.

79 KEZ İHLAL ETTİLER
Atina’nın silahlandırdığı adalarda ABD ve Avrupa ülkeleri de yasadışı faaliyetlerden geri durmuyor. Yunanlıların muhrip, fırkateyn ya da hücumbot konuşlandırdığı adalara ABD ve İngiltere gibi ülkeler de son 10 yıldır pek çok kez savaş gemisi gönderip liman ziyaretlerinde bulunuyor. Bu kapsamda şu ana kadar 8 devlet tarafından 7 adaya 79 kez ihlal yapıldığı not edildi. Atina bu yolla adalarda sözde hakimiyetini meşrûlaştırmaya çalışıyor.

ADACIKLAR NE DURUMDA
Atina, adalar üzerinden korsan girişimlerini Doğu Akdeniz ve Ege’de, mülkiyeti kendisine anlaşmalarla devredilmemiş 152 ada, adacık ve kayalıkta da sürdürüyor. Kısaca ‘EGAYDAAK’ olarak bilinen bu kara parçalarını Yunanlılar kendilerininmiş gibi yerleşime açıyor, buralara asker yığıyor. Lozan ve Paris anlaşmalarıyla Atina’ya Ege’de verilen ada sayısı 14 iken, Yunanlılar fiili durum yaratmak suretiyle EGAYDAAK statüsündeki 18 adayı da sahiplenip ada sayısını 32’ye çıkardı. Türkiye, EGAYDAAK konusundaki hassasiyetini, 1994 yılında Kardak çıkarmasıyla ortaya koymuş ancak Yunan tarafı oldubitti çabalarına devam etmişti.



OSMANLI’DAN TÜRKİYE’YE
Yunanistan’ın işgali altındaki adacıklar arasında Koyun, Hurşit, Fornoz, Eşek, Nergizcik, Bulamaç, Kalolimnoz, Keçi, Sakarcılar, Koçbaba, Ardacık, Gavdos, Dhia, Dionisades, Gaidhouronisi, Koufonisi ve Venedik kayalıkları bulunuyor. Türkiye, Lozan Anlaşması’nın 12. maddesi ile Paris Anlaşması’nın 14. maddesi hükümleri gereğince, mülkiyeti Yunanistan’a devredilen adalar dışındaki ada, adacık ve kayalıkların egemenliğinin Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyeti’ne ‘halefiyet yoluyla intikal ettiğini’ ve hukuken EGAYDAAK’ların Türkiye hakimiyetinde olduğunu savunuyor. Türkiye, EGAYDAAK’ların üzerindeki mevcut olan fiilî Yunan uygulamalarının hukuki statüyü değiştirmeyeceğini vurguluyor.

DEFAATLE UYARILDI
Bölgesel sorunların çözümüne ilişkin diplomasi öncelenirken bir yandan da olası tehditlere karşı hazırlık seviyesi en üst düzeyde tutuluyor. Oruç Reis sismik araştırma gemisinin Doğu Akdeniz’de yürüttüğü faaliyetler üzerinden Yunanistan’ın tırmandırdığı gerilim savaşa evrilirse, Ege’deki tüm adalar bundan nasibini alacak. Yunanistan, Ege ve Doğu Akdeniz’deki adalara yönelik uluslararası hukuka aykırı faaliyetlerine karşı Türkiye tarafından defaatle uyarılmış, Ege ve Doğu Akdeniz’deki tatbikatlar üzerinden gambot diplomasisi de devreye alınmıştı. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, son olarak ocak ayında bu soruna dikkat çekmiş, Yunanistan’ın Ege’de uluslararası anlaşmalarla belirlenen gayri askeri statüdeki 23 adanın 16’sını anlaşmalara aykırı olmasına rağmen silahlandırdığını belirterek, “Hiçbir şekilde hakkımızı çiğnetmeyiz” uyarısı yapmıştı.

MISIR'DAN MESAJ VAR
Yunanistan’la korsan bir anlaşma imzalayan Sisi yönetimindeki Mısır’dan ilginç bir hamle geldi. Middle East Eye adlı internet portalının iddiasına göre Kahire yönetimi, Ankara ile bağlantıya geçerek “Türkiye’nin Akdeniz’deki ulusal güvenlik endişelerini dikkate alıyoruz” mesajı iletti. Habere göre Ankara, Kahire’nin bu tavrından duyduğu memnuniyeti karşı tarafa bildirdi. Gelişme, bir Türk yetkiliye dayandırılıyor. Mısır’ın ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye yönelik 2013 Temmuz’undaki darbe sonrası iki ülke arasında kesilen diplomatik ilişkilerin bugünlerde yeniden başladığı belirtiliyor. Mısır ile Türkiye arasındaki ‘arka kapı diplomasisinin’ özellikle Libya ve Doğu Akdeniz’e ilişkin konularda nereye evrileceği merak konusu.



LAZON VE PARİS'E RAĞMEN
Yunanistan tarafından hukuki statüleri ihlal edilen Doğu Akdeniz ve Ege’deki tartışmalı adalar, uluslararası anlaşmalarla üç kategoriye ayırmak suretiyle askersizleştirilmiş ve silahsızlandırılmış statü teşkil edilmişti. Bu adalardan Boğazönü Adaları olarak bilinen Yunan adaları Limni ve Semadirek ile Türk adaları İmroz ve Bozcaada, Lozan’ın 4. maddesi ile askerden arındırıldı. Semadirek, Limni ve Taşoz ayrıca, Lozan’da 12. maddeyle silahsızlandırıldı. Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya adalarında da Lozan 12. maddeye göre asker bulundurmak, deniz üssü ve istihkam kurmak yasak. Ancak aynı anlaşmanın 13. maddesi, buralarda sadece polis-jandarma konuşlandırılmasının önünü açıyor. Adalara ilişkin bir anlaşma da 1947’de Paris’te yapıldı. Paris Anlaşması’nın 14. maddesine göre ‘gayri askeri statü’deki 14 tane adada Yunan tarafı ancak asayişi sağlayacak kadar polis-jandarma bulundurabiliyor. 1947’de GASA’ya dahil edilen adalar şöyle: İstanbulya, Rodos, Herke, Kerpe, Çoban, İleki, İncirli, Kelemez, İleriye, Batnoz, Lipso, Sömbeki, İstanköy, Meis.

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Ateşle oynayan Atina

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Akıl tutulması yaşayan Yunanistan’ın, Türkiye’yle Almanya’da görüşürken diğer yandan da kapalı kapılar ardından Mısır’la hiçbir hüküm doğurmayacak bir anlaşmaya varması, bekleneceği üzere Ankara’nın Atina karşısındaki tutumunu sertleştirmesine sebep oldu. 

Diplomaside yan çizen Atina, bir oldubitti ile Türkiye’yi Akdeniz’de küçücük bir alana kapatabileceğini düşünmesinin hiç de gerçekçi olmayacağını Akdeniz’de dalgalanan Türk bayraklı Oruç Reis gemisi ve ona eşlik eden donanma unsurları ile eninde sonunda idrak edecek.

Yunanistan’ın kokuşmuş iddiaları, Türkiye karşısında hissettiği aşağılık kompleksi ve AB’ye sığınmasına vesile olan şımarıklık ve korkaklığı elbette ki Osmanlı dönemine kadar uzanan tarihî bir süreçte ortaya çıktı. 

Yunanistan, yüz yıl öncesinin şartlarında Ege adalarını diğer güçlerin desteği ile zimmetine geçirmesini kendi başarısı ya da bizim güçsüzlüğümüzden olduğunu sanıp, bugün de Türkiye’den istediğini koparabileceğini sanıyor olsa gerek. 

Ne var ki, artık yıkılmakta olan savaş yorgunu bir imparatorluk değil, güçlenen ve meydan okuyan bir millî devlet söz konusu. Sadece 780 bin km2’lik kara parçasında değil, 460 bin km2’lik Mavi Vatan’da Türkiye’nin egemenliğine kastedenlerin sonunun hiç de iyi olmayacağı kesin.

Buna rağmen, Yunanistan AB’nin arkasına sığınıp Türkiye’ye sataşmaktan geri durmuyorsa, bu en kibar tabirle aklıselimi kaybetmek anlamına gelir. 

Akdeniz’in asırlardır Türkiye’nin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini göremeyen, Türkiyesiz burada kimsenin her istediğini yapamayacağını göremeyen, peşine taktığı Mısır ve BAE gibi akıl fukaralarıyla bir olup Türkiye’yi Meis Adası’nın ötesine hapsedebileceğini zanneden Atina, ateşle oynadığının farkına ne zaman varacak acaba.

Türkiye, Mavi Vatan’ın her karışında egemenlik haklarını koruyacağını ilan etmiş, bunun için somut adımlar atmış yine de diplomasiye bir şans vermişken, Yunanistan’ın Mısır’la bir olup sözde bir anlaşma yapması iyi niyetin suistimali değil de nedir? 

Yunanistan’ın Türkiye’yi Akdeniz’de küçük bir alanla sınırlandırabileceğini düşünmesi budalalık değil midir? Acaba Yunanistan “biz Mısır’la sınırlar konusunda anlaştık” dediğinde, Türkiye’nin “öyleyse biz aradan çekilelim, siz burada cirit atın” diyeceğini mi sandı bu gafiller?

Yunanistan, Türkiye ile masaya oturup sorunları enine boyuna tartışarak çözme imkânını Mısır’a taviz vermek pahasıyla riske atarak belki de Ege politikasındaki en büyük yanlışı yapmıştır. 

Bu yanlıştan dönmesi için aklıselimle davranması gereken Atina’nın hâlâ Türkiye’nin sınırı içinde haklı ve meşru şekilde sismik araştırma yapan Oruç Reis hakkında ileri geri konuşması abesle iştigaldir.

Yunanistan ve avanesinin şunu anlaması gerek: Akdeniz’in göz bebeği Kıbrıs, Türkiye için millî bir davadır ve ne Kıbrıs Türklüğünün ne de onu her şartta korumaya kararlı olan Türkiye’nin Akdeniz’de şakası yoktur. 

Bu bölgede Türkiye’nin rızası olmadan hiçbir girişim nihayete eremeyecek, Türkiye’nin onaylamadığı her teşebbüs, arkasında kim olursa olsun akamete uğrayacaktır. Kıbrıs’ta Türk kesiminin hakları gasbedildiğinde Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı ırkçı Rumların tahakkümünden ve zulmünden kurtardıktan sonra Kıbrıs semalarına yükselen KKTC bayrağı, Türkiye’nin kararlılığının sembolü olarak dalgalanmaya devam etmektedir.


Mustafa Kemal’in “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir” dediğinde neler yaşandığı, İzmir’den denize dökülenlerin kimler olduğu Türk milletinin aklından çıkmamıştır. Bunu unutmuşa benzeyen Yunanistan’ın Türkiye’ye kafa tuttuğunda neler olacağını tarihine bakıp hatırlamasının zamanı gelmiştir.

Ne taviz veririz, ne vazgeçeriz

Koronavirüs salgını ile birlikte bütün dünya büyük bir korku yaşayıp herkes evine kapanırken, sonrasında yepyeni bir dünya ile karşılaşacağımızı hep yazdık ve söyledik. Başkalarının durumu bizi ilgilendirmiyor ama Türkiye’nin yeni bir silkiniş içinde olduğu, bölgesinde ve dünyada belirleyen, yönlendiren ve etkileyen bir konuma geldiği muhakkaktır.

AZGINLIKLAR ARTTI

Bu durum elbette beraberinde bir kıskançlık da doğuruyor ve buna bağlı olarak önümüzün kesilmesi için doğrudan ve dolaylı hücumlar başlatılıyor. Türkiye zaten bir ateş çemberi içindeydi, bu durum daha da şiddetlenmiştir. Bu ateş çemberi sadece Türkiye’yi değil, Orta Doğu ve Kafkasları da içine almış durumdadır. 

Arkasındaki emperyalistlerin kışkırttığı ve yönlendirdiği Ermenistan, azgınlıklarına ve Azerbaycan’a karşı kanlı saldırılarına devam etmektedir. Bölgedeki diğer ülkeler de rahat ve güvenli değildir. 

Bu ağır ve amansız süreçten sağ salim ve en az hasarla çıkmak isteyen herkesin gözü Türkiye’dedir. Biz sadece kendimiz için değil, bütün mazlumlar, mağdurlar ve ezilmişler için tek ve son ümidiz. Dolayısı ile vazgeçmek, geri çekilmek, bize verilene razı olmak gibi bir hakkımız zaten yok.

MACRON DENİLEN AHLAKSIZ

Fransa zıvanadan çıkmış durumdadır. Macron denilen ahlaksız, kendi ülkesindeki kargaşa ve karmaşayı yatıştırmak yerine, tarihteki sömürgeci zihniyetinin peşinde koşmakta ve elinin ulaştığı her yeri karıştırmaya çabalamaktadır. Türkiye’nin karşısında her kim varsa, oraya koşmakta ve açık bir şekilde düşmanlık etmektedir. Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta yaşanan feci patlamanın bir sabotaj mı yoksa bir ihmal mi olduğu henüz anlaşılamamıştır ama Macron hemen oraya mevzilenmiştir. Nitekim, Lübnan’daki bu kargaşa içinde halkın sokağa dökülüp hükümetin istifasını istemesi ve yeni bir iç karışıklığın tetiklenmesi, oyunun ne kadar büyük ve ayrıntılı olduğunu gözler önüne sermektedir.

OYUNLARI BOZMAK ZORUNDAYIZ

Hiçbir şey tesadüf değildir. Doğu Akdeniz’de hak ve hukukumuzu her ne pahasına olursa olsun koruyacağımızın bütün dünyaya net bir şekilde gösterilmesi, sömürenleri, zorbaları, yağmacıları çok rahatsız etmiştir. Macron’un derdi de budur, Merkel’in sureti haktan görünüp bizi ikna etmeye çalışmasını altında da bu yatmaktadır. 

AB, bir haçlı ittifakı olduğunu her vesile ile ortaya koymaktadır. Rusya her zamanki sinsiliğini sürdürürken, ABD uzaktan kumandalı iş birlikçileri ile sahayı kontrol etmeye çabalıyor. 

Biz hem kendi haklarımızı korumak hem de bölgede oynanan oyunları bozmak zorundayız. Buna mecburuz. Ne Lübnan’a ilgisiz kalabiliriz, ne Suriye’yi görmezden geliriz. Ne Azerbaycan’ı yalnız bırakırız, ne Kuzey Irak’ın terör örgütlerine açılmasına müsaade ederiz. 

Ne Kıbrıs’ta taviz veririz, ne de işgal altındaki adalara sırtımızı döneriz. Ne Libya’yı boş bırakırız, ne Akdeniz’den imtina ederiz. Her yerde olmak, her yeri etkilemek ve yönlendirmek bir zorunluluktur. Biraz zayıf durmamız, biraz içe kapanmamız, biraz geri çekilmemiz durumunda sıranın hem de çok daha vahşi ve amansız şekilde bize gelmesi kaçınılmazdır.

DOĞRU ADIMLAR ATILIYOR

Hükümetimiz çok yerinde ve doğru adımlar atıyor. İsabetli kararlar alınarak uygulamaya sokuluyor. Lübnan’a el uzatılması ile yetinilmemiş, yeni ve ileri iş birliği için yeni kanallar açılmıştır. Libya ile vardığımız mutabakatların gereği her şart altında yerine getiriliyor. Kıbrıs’ta daha sağlam yürüyoruz ve Maraş’ın yerleşime açılacak olması ile yeni bir dönem başlayacaktır. 

Azerbaycan’ın yanında olmanın da ötesine geçtik ve bizzat kendisi gibiyiz. Suriye’de ve Kuzey Irak’ta özellikle bizim hinterlandımızda ne bir terör faaliyetine, ne de kontrolsüz bir gidişata izin verebiliriz. 

Nitekim, sınır içinde ve sınır ötesinde yapılan operasyonlarla terör örgütü nefes alamaz hale getirilmiştir ve elebaşları teker teker yok edilmektedir. Libya’daki varlığımız bütün dengeleri değiştirmiştir, ama henüz son söz söylenmemiştir. Her şeye hazırlıklı olmak durumundayız.

TÜRK MİLLETİNİN ŞAKASI YOK

Akdeniz’deki varlığımıza Yunanistan ve arkasındakilerin itirazları havada kalacaktır. Hiçbir tehdit bizi yıldıramaz. Oruç Reis’i ne durdurmaya, ne faaliyetlerini engellemeye hiç kimsenin gücü yetmez. Yunanistan haddini ve hududunu bilmek zorundadır. 

Bilmezlerse, neler olacağını anlamaları için tarihe bakmaları kendi menfaatlerine olacaktır. Sayın Bahçeli’nin de belirttiği gibi, Türk milletinin şakası yoktur. Ayağımızın altında dolaşanın akıbeti ezilmektir. 

Denizde provokasyon yapanları bekleyen makûs son, çırpına çırpına boğulmaktır. Kara sularımızdaki pervasızlıkların nihai sonucu batıştır, balıkların karnıdır, denizin dibidir. Türkiye’yi Akdeniz’den çıkarmaya, Anadolu coğrafyasına kıstırmaya ve sıkıştırmaya hiçbir ülkenin gücü yetmeyecektir.

Gelişmeler ve gösterdiğimiz dirayetin asıl sonuçları daha sonra ortaya çıkacaktır. Bu bilek güreşinin sonunda yeni bir dünya kurulacak ve Türkiye, gücü ve etkisiyle bu yeni düzenin belirleyici ülkesi olacaktır. Bunu bir hamaset olarak değil, yaşananların ortaya koyduğu kaçınılmaz bir gerçek olarak söylüyor ve buradan tarihe bir not düşüyorum.


Türkiye’nin deniz petrokarbonları politikasında milliliğin yeri!



Orta ve Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığından doğan haklarımızı savunmak üzere devletimizin yoğun harekât halinde olduğu günler yaşıyoruz. Türkiye’nin Mavi Vatan tanımı ve bu tanımın çerçevesindeki tezleri de halkımızdan yüksek derecede kabul görmüş durumda. Türk halkı artık bu alandaki haklarının farkında ve geri adım atılmasına izin vermeyecek.

Türkiye, kara suları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgelerden doğan haklarını ekonomik kıymete dönüştürmek için de yoğun çaba gösteriyor. Türkiye’nin taşıma su ile döndürmeye çalıştığı değirmenler genelde döndürülmedi. Şöyle ki; 1974’ten itibaren sularımızda petrol arama amaçlı sismik araştırma için MTA ve TPAO aracılığı ile kiraladığımız gemilerin çalışmaları engellendi. MTA bu nedenle 1976 yılında bir başka gemimizi yenileyerek Sismik-1 ismiyle milli olarak göreve sundu. Bu gemimiz araştırmalarda kullanıldıktan sonra İTÜ Denizcilik Fakültesi’ne eğitim amaçlı hibe edildi.

Yine geçtiğimiz yıl, Türkiye’nin kiraladığı Polar Empress isimli gemi de çeşitli engellemelere maruz kalmıştı.

Türkiye bu alanda kimseye bağımlı olmadan sularında araştırma yapabilmek için, MTA’ya ait Selen araştırma gemisine ek olarak, yerli imkânlarla inşa edilen Oruç Reis gemisini 2017’de hizmete aldı. Bugünlerde fotoğraflarını herkesin yakından takip ettiği Oruç Reis gemisi, alanında teknik olarak üstün sistemlerle donatılmış. Buna ek olarak bugün TPAO ’nun uluslararası şirketi olan TPIC bünyesinde hizmet veren Barbaros Hayreddin Paşa sismik araştırma gemisi de sismik deniz araştırmalarında kullanılıyor.

Bunlara ek olarak, 2017’ye kadar kiralama yöntemiyle derin su sondajı yapan Türkiye, bu tarihten sonra da kendi derin sondaj gemilerini satın almaya başladı. İlk milli sondaj gemisi olan “Fatih”, 2017 yılında TPAO envanterine girdi. Bunu 2018 yılında hizmete giren “Yavuz” takip etti. En son olarak da daha önce de Brezilyalı PetroBras için çalışan bir gemi İngiltere’den satın alarak “Kanuni” ismiyle bu yıl hizmete alındı. Sıfır yaptırılıp satın alınması halinde değerleri 2 milyar dolardan fazla olan bu 3 derin su sondaj gemisi, gayriresmî rakamlara göre 500 milyon dolar civarında harcama ile Türkiye Cumhuriyeti’ne kazandırıldı.

Böylece kiralamaya günde milyon dolarlar harcadığımız, ama engellemelerle karşılaşılabilen bir durumdan kurtulduk. Artık İsveç’ten ya da başka bir ülkeden kiraladığımız bir geminin siyasi baskı ile görevden çekilmesi gibi durumlarla da karşılaşmıyoruz. Yanına birkaç savunma gemisiyle alanımızda istediğimiz yere çalışmaya gönderiyoruz. Bugün göğsümüzü gererek, bu gemilerin videolarını, mehter, zeybek, Gök Girsin Kızıl Çıksın, Deniz Üstü Köpürür, Türkiyem, ve Gazi Osman Paşa gibi müzikler eşliği ile izleyip gurur duyabiliyorsak, işte bu “millilik” sayesindedir. Bugün Dışişleri Bakanımızın dediği üzere oldubittilere bu millilik sayesinde izin vermedik.

Parayla kiraladığımız, bizim olanın yerini tutamadı. Bundan sonra da kiralayarak kullandığımız, ya da satın aldığımızı sandığımız ama özünde tüm haklarına sahip olmadığımız her ürün, yarın ilişkili bir çatışma anında aleyhimize dönebilecektir.


“Başkasının ipiyle kuyuya inilmez” atasözümüz, içinde bulunduğumuz durumu gayet güzel ifade etmektedir. Bu konuda söylenmiş belki daha da oturan bir atasözümüz daha var. Biraz cinsiyetçi geldiği için onu buraya yazmıyorum, bulması sizden…


4 Eylül 2020 Cuma

Türkiye tahriklere rağmen Doğu Akdeniz'de diyalog istiyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki haklarını elinden alacak planlar peşinde koşan Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi ve Fransa, arkalarına Avrupa Birliği’ni de aldı.




Türkiye, Avrupa Birliği'ni (AB) arkasına alan Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi ve Fransa'nın tüm tahriklerine rağmen Doğu Akdeniz'de diyalog çağrılarını sürdürüyor.
Doğu Akdeniz'de gerginliğin fitili ilk kez, Kıbrıs Rum kesiminin adanın etrafındaki doğal zenginlikleri işletmek için kuzeydeki Türk tarafının hukuki ve meşru haklarını hiçe sayarak uluslararası anlaşmalar yapmasıyla başladı.
Doğu Akdeniz’de en uzun kıyılara sahip olan Türkiye, yıllardır devam eden hakça paylaşım çağrılarının dikkate alınmaması üzerine sismik araştırma gemileri ve askeri destek unsurlarını devreye soktu.
Batılı şirketler, hükümetlerinin de desteğini alarak Rumlarla geniş bir alanda doğal gaz araştırma ve sondajlarına girişti.
Türkiye ve KKTC'nin yıllarca, adanın çevresindeki zenginliklerin Kıbrıs sorununa adil ve kalıcı bir çözüm getirilmesiyle tüm halkın faydasına sunulması gerektiği yönündeki uyarıları konunun muhataplarınca görmezden gelindi.
Fransa ve Yunanistan’ın askeri tehditleri karşısında misliyle tedbirler alan Türkiye, hakça paylaşım için tüm taraflara masaya oturup diyalog yoluyla çözüm çağrılarını yineliyor.
Doğu Akdeniz'de büyük hidrokarbon sahalarının varlığı keşfedildikçe bu zenginlikleri işletmek isteyen bölge ülkeleri münhasır ekonomik bölge anlaşmaları yapmaya yöneldi.
Yunanistan ise Fransa’nın Doğu Akdeniz’de askeri varlığını artıran adımlarına güvenerek Türkiye’ye meydan okuyan tutumunu sürdürüyor.
2003'te Mısır, 2007'de Lübnan, 2010'da İsrail ile sözde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşmaları imzalayan Kıbrıs Rum yönetimine karşı Türkiye ve KKTC'nin uyarıları sürdü.

KKTC ve Türkiye'nin ortak komisyon önerisi dikkate alınmadı

Rum yönetimi, Batılı şirketlerle Türkiye ve KKTC'nin hak sahibi olduğu alanlarla çakışan şekilde hidrokarbon alanında çalışmalarına devam etti.

Mısır, Yunanistan, Rum yönetimi ve İsrail, Kahire'de oluşturdukları Doğu Akdeniz Gaz Forumu üzerinden Türkiye, Libya ve Lübnan gibi aktörleri saf dışı bırakmaya çalıştı. 
KKTC ve Türkiye, iyi niyetli bir açılım yaparak Birleşmiş Milletler (BM) aracılığıyla Rum tarafına hidrokarbon kaynaklar konusunda ortak bir komite kurulması önerisi sundu. Böylece adada adil ve kalıcı bir çözüm bulunana kadar kaynakların karşılıklı uzlaşma çerçevesinde sorunsuz şekilde işletilmesi yeni bir formül bulunabilecekti.
Ancak AB'nin desteğini arkasında gören Rum yönetimi iş birliğine açık olmadığını gösterdi.

Türkiye'nin denizlerde proaktif hamleler dönemi

Pek çok ülkenin mücadele sahasına dönüşen Doğu Akdeniz'deki en uzun kıyılara sahip olan Türkiye, yıllardır yaptığı diyalog çağrılarının dikkate alınmaması üzerine diplomatik ve askeri araçlarını daha yoğun şekilde devreye soktu.
Türkiye, Kıbrıs adasının batısı, doğusu ve güneyinde KKTC ile varılmış anlaşmalar çerçevesinde sismik araştırma faaliyetleri başlattı.
Türkiye, Yunan-Rum ikilisi ve Batılı şirketlere adanın zenginliklerine tek taraflı eylemlerle ve oldubittilerle el koyamayacakları, meselenin tarafların masaya oturmasıyla çözülmesi gerektiği mesajını çok daha güçlü verdi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve diğer yetkililer, Doğu Akdeniz'de "hakça paylaşım" için müzakere çağrıları yaptı.

Doğu Akdeniz'i Yunan-Rum gölüne dönüştürme provokasyonu

Atina yönetimi ve Rum kesimi ise niyetlerinin daha büyük olduğunu, yıllar öncesinden deniz yetki alanlarını birleştiren bir planla gösterdi.
Yunanistan, Ege Denizi üzerinden ada ve adacıklara kara suları hakkı iddia ederek, egemenlik alanını, Kıbrıs adasının tek sahibiymiş gibi hareket eden Rumların sözde yetki sahasıyla birleştirmek istedi.
"Sevilla haritasıyla" belirlenen Yunan hayallerine göre Türkiye, Antalya körfezine hapsedilecekti.
Antalya'nın Kaş ilçesine 2 kilometre, Yunanistan ana karasına ise 580 kilometre uzaklıkta bulunan 10 kilometrekarelik Meis adası üzerinden Atina yönetimi 40 bin kilometrekarelik hayali deniz yetki alanı tasarlamıştı.
Yunanistan'ın maksimalist talepleri Türkiye'yi bu planı bozmaya yöneltti.

Türkiye'nin karşı dengeyi kurması

Türkiye, Yunan-Rum ikilisinin arkasına AB'yi ve dünyanın dev enerji şirketlerini alarak sürüklediği gelişmelere, Libya yönetimiyle münhasır ekonomik bölge anlaşması yaparak yanıt verdi.
Yunan-Rum ikilisinin Anadolu yarımadası önüne çekmek istediği seddi Türkiye, deniz yetki alanlarını Libya'nınkiyle birleştirerek aşmış oldu.
Buna karşın, Libya'nın doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter'i destekleyen Fransa, Yunan-Rum ikilisiyle Türkiye karşıtı ittifakını güçlendirme yoluna gitti. Yunanistan'ı Türkiye'nin üzerine gitmesi konusunda cesaretlendirdi. Atina'yı Ankara'ya karşı askeri tehditler dillendirmeye yöneltti.

Tükiye Almanya'ya ara buluculuk imkanı verdi, Yunanistan fırsatı çöpe attı

Türkiye, uzun yıllar sonra, kara ülkesinin ayrılmaz bir parçası gördüğü "Mavi Vatan"da, dünyanın birçok ülkesi gibi hidrokarbon kaynakları için çalışmalarını yoğunlaştırdı.
Oruç Reis sismik araştırma gemisi 21 Temmuz’da ilan edilen Navtex kapsamında rotasını belirledi.
Araştırma sahasının Meis ve Rodos adaları yakınında olması beklendiği için Yunanistan'da infial yaşandı.
Almanya Başbakanı Angela Merkel’in uzlaşma çağrısı üzerine Türkiye faaliyetlerine ara vererek iyi niyetini ortaya koydu.
Türkiye, Berlin yönetiminin Yunan yetkililerle temaslarının sonuçlarını beklediği sırada iyi niyet ortamını yıkan bir hamleyle karşılaştı.
Yunanistan, 6 Ağustos’ta Mısır’la bir deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması imzaladığını duyurdu.
Anlaşma, Türkiye-Libya arasında kurulan deniz yetki alanı koridorunu ortadan kesecek şekilde tasarlanmıştı.
Bunun üzerine Ankara, Oruç Reis'in araştırmalarına devam etmesi kararını aldı.

Türkiye'nin askeri varlığı savaş çıkarmak için değil koruma amaçlı

13 Ağustos’ta Oruç Reis'i taciz etmek üzere harekete geçen Yunan Limnos fırkateynine, Kemal Reis fırkateyni engelleme yaptı.
Bu olay, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki sismik araştırma faaliyetlerini askeri unsurlarla güvenliğe almasının ne kadar doğal olduğunu gösterdi.
Yunanistan, çatışmanın yaşandığı gün ayrıca Doğu Akdeniz'de Fransa ile ortak askeri tatbikat düzenlediğini açıkladı.
Ankara’dan yapılan açıklamalarda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de donanmasıyla varlık göstermesinin sebebinin askeri çatışma başlatma önceliği taşımadığına dikkat çekiliyor.
Amaçlarının Doğu Akdeniz’de sondaj ve araştırmalar yaparak meşru ekonomik çıkarlarını temin etmek olduğuna işaret eden Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, askeri varlığın bu çalışmaların güvenliğini sağlamayı amaçladığını vurgulamıştı.
Akar bu durumu, AA Editör Masası’nda, "Bizim burada yaptığımız sadece sondaj ve araştırma. Biz buradan herhangi bir şekilde savaş filan çıkarmıyoruz. Biz orada hak, alaka ve menfaatlerimiz çerçevesinde tamamen barışçıl yol ve yöntemlerle, oradaki bize ait alanda, mantığın, matematiğin bize söylediği alan içinde kendi çalışmalarımızı yapıyoruz." sözleriyle özetledi.
Türkiye, Doğu Akdeniz'de meşru ekonomik çıkarları peşinde olduğunu, Yavuz sondaj gemisinin faaliyetlerinin de devam edeceğini duyurarak göstermiş bulunuyor.

Diyalog çağrısına askeri şovlarla yanıt

Doğu Akdeniz'de artan gerilim boyunca Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun hemen hemen tüm değerlendirmelerinde "kararlılık" mesajının yanında Yunan yönetimi başta olmak üzere Doğu Akdeniz'deki taraf ülkelere masaya oturma çağrısı yer aldı.
Çavuşoğlu pek çok konuşmasında, "diyalog yoluyla çözüm", "komşuluk hukuku", "ara buluculuk girişimlerine iyi niyetli yaklaşım" ve "adil paylaşım" parametrelerine vurgu yaptı.
Bakan Çavuşoğlu, son olarak dünkü konuşmasında, "Doğu Akdeniz'de herkesle masaya oturup hakça paylaşım için müzakereden yanayız." ifadelerini kullandı.
Ancak diyalog çağrıları Türkiye karşıtı cephede askeri caydırıcılık mesajlarıyla karşılık buluyor.
Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi, İtalya ve Fransa'nın Kıbrıs'ın güneyinde 26-28 Ağustos'ta yürüttüğü ortak tatbikatın ardından Fransa'nın bölgeye uçak gemisi ve diğer başka donanma unsurlarını göndermeye başladığı yönünde iddialar bulunuyor.
Türkiye'nin şu ana kadar çizgisi, tansiyonun çok yükseldiği anlarda dahi diyalog kanallarını sonuna kadar açık tutma ve gerginliğin kontrolden çıkmasını engelleme şeklinde ilerledi.
Ankara masada çözüm bulmaya öncelik tanırken, askeri imkan ve kabiliyetlerini gerektiği an gerektiği ölçüde seferber etmekten geri durmayacağı mesajını da tutarlı şekilde vermeye devam etti.
Sonuç olarak Türkiye'nin, öncelikle diyaloğa ve hakça paylaşıma hazır olduğu ancak askeri meydan okumalardan da çekinmediği görülüyor.


15 Eylül 2020 Salı

Üçüncü tarafların müdahalesi Doğu Akdeniz'de krizi derinleştiriyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Doğu Akdeniz'deki gerginliğin öncekilerden en önemli farkı, daha önce genellikle gerilimin düşürülmesi rolünü üstlenen üçüncü tarafların Yunanistan lehine harekete geçmeleri ve konuyu Türkiye üzerinde bir baskı aracı olarak kullanma istekleridir.




Doğu Akdeniz’deki gelişmeler, Yunanistan’ı esasen sadece küçük bir boyutuyla ilgilendiriyor. Ne var ki Atina yönetiminin konuyu Türkiye ile müzakere etmek yerine maksimalist bir anlayışla uluslararasılaştırma çabası ve konuyla normalde ilişkisi olmayan üçüncü tarafların konuya dâhil olma girişimleri nedeniyle süreç her geçen gün farklı bir dinamiğe bürünüyor.

Görünürde Doğu Akdeniz’deki sorun, Yunanistan ile Türkiye arasında kıta sahanlığının sınırlandırılmasına yönelik bir uzlaşmazlık. Ancak gerçekte mesele ne Türkiye ile Yunanistan arasındaki uzlaşmazlıkla ne bölgedeki potansiyel hidrokarbon rezervleriyle ne de Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesiyle sınırlı. Sorun, bunların hepsini kapsayacak şekilde bölgesel ve küresel sistemdeki dönüşüm ve bu dönüşümle beraber ortaya çıkmakta olan fayda ve maliyetlerle ilişkili. Doğu Akdeniz’e kıyısı bile olmayan devletlerin Atina yönetimi lehine keskin bir tavır almaları de bundan kaynaklanıyor. Bu noktada, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler Yunanistan ve GKRY üzerinden Türkiye’nin etkisini sınırlandırma ve Türkiye’yi kuşatma çabalarının önemli bir aracı haline gelmeye başladı.

Konunun görünen boyutu

Yunanistan Doğu Akdeniz’de Türkiye ile sınır oluşturacak resmi bir kıta sahanlığı ilanında bulunmamakla beraber, Doğu Akdeniz’in önemli bir kısmını Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile paylaşmak istemekte. İkilinin tahayyülünde Türkiye’ye “bahşedilen” Antalya Körfezi’yle sınırlı oldukça dar bir kıta sahanlığı alanı bulunuyor.

Türkiye ise Yunanistan ile GKRY’nin Doğu Akdeniz’deki oldubittilerini kabul etmediğini göstermek için bir yandan kendi kıta sahanlığını ilan edip Birleşmiş Milletler’e (BM) tescil ederken diğer yandan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Türkiye tarafından TPAO’ya verilen ruhsatlarla (Yunanistan ve GKRY’nin iddia ettiği ancak Türkiye ve KKTC’nin ilan ettiği) kıta sahanlığı alanlarında sismik araştırmalarda bulunmakta.

Süreç nispeten durağan bir görünüm arz ederken Türkiye ile Libya arasında 29 Kasım 2019’da imzalanan deniz alanlarına ilişkin mutabakat muhtırası bir dönüm noktası oldu. Zira söz konusu muhtıra Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki iddialarını tamamen ortadan kaldırır nitelikte. Bu husus, Türkiye’nin Libya özelinde ve bölge genelinde artan etkisiyle beraber düşünüldüğünde, sadece Yunanistan’ı değil, bölgede nüfuzları azalan diğer aktörleri de harekete geçirdi ve böylece gerilim tırmanmaya başladı.

Gerilimin tırmanmasını önlemek için AB dönem başkanı sıfatıyla Almanya arabulucu/uzlaştırıcı olarak devreye girdi, Türkiye sismik faaliyetlerini geçici süreliğine duraklattı, ancak Yunanistan, konjonktürden aldığı cesaretle, 6 Ağustos 2020’de Mısır’la deniz sınırı anlaşması imzalayarak süreci akamete uğrattı. Bunun üzerine Türkiye, Doğu Akdeniz’de kendi kıta sahanlığındaki sismik faaliyetlerine donanma himayesindeki Oruç Reis gemisiyle kaldığı yerden yeniden başladı.

Suriye ve Libya’da güç projeksiyonlarının akamete uğramasında Türkiye’nin etkisi olduğunu düşünen Macron, Yunanistan ve Doğu Akdeniz’i Türkiye’den rövanş almanın bir aracı olarak kullanmak ve bu vesileyle bölgede yeni bir güç projeksiyonu içine girmek istemektedir.

Madalyonun arka yüzü: Üçüncü taraflar

Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi kaynaklı çok sayıda uzlaşmazlık var ve iki ülke geçmişte bu sorunlar nedeniyle ciddi krizler yaşadılar. Günümüzdeki gerginliğin öncekilerden en önemli farkı, daha önce genellikle gerilimin düşürülmesi rolünü üstlenen üçüncü tarafların Yunanistan lehine harekete geçmeleri ve konuyu Türkiye üzerinde bir baskı aracı olarak kullanma istekleri.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ve bölge genelindeki hak ve menfaatlerini sınırlandırmaya yönelik kampanyada Yunanistan’ın yanında Fransa, BAE ve Mısır gibi devletler yer alıyor. Şüphesiz her bir devletin farklı çıkar hesapları bulunuyor, ancak çıkarlarının örtüştüğü noktayı, Türkiye’nin etkisinin sınırlandırılması oluşturuyor.

Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron Doğu Akdeniz’deki gelişmelerde son dönemde agresif söylemleri ve politikalarıyla ön plana çıkmakta. Macron’un Türkiye karşıtı hırçın tavrı, aslında sadece Yunanistan ve Doğu Akdeniz’le ilişkili değil. Nitekim Suriye ve Libya’da güç projeksiyonlarının akamete uğramasında Türkiye’nin etkisi olduğunu düşünen Macron, Yunanistan ve Doğu Akdeniz’i Türkiye’den rövanş almanın bir aracı olarak kullanmak ve bu vesileyle bölgede yeni bir güç projeksiyonu içine girmek istiyor. Bunu gerçekleştirmek için Yunanistan ve GKRY ile derinleştirdiği ilişkilerin yanı sıra NATO ve Avrupa Birliği (AB) platformlarını da kullanmak istiyor.

Bununla beraber, son dönem gelişmeleri dikkate alındığında Macron’un NATO üzerinden Türkiye’yi yalnızlaştırma girişimi başarısızlığa uğradı. Yunanistan ve GKRY ile birlikte konuyu AB-Türkiye sorunu haline dönüştürme girişimi ise -en azından şimdilik- başarıya ulaşamamış durumda. Macron, Akdeniz’e kıyısı olan AB ülkeleriyle gerçekleştirdiği toplantıda oluşturmak istediği Türkiye karşıtı sert duruşu da elde edemedi. Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtı söylemleri, Türkiye’yi caydırmaktan ziyade, sadece Türkiye’nin kararlılığını artırdı. Son süreçte Türkiye karşıtlığı üzerinden Macron’un elde ettiği tek “başarı” Yunanistan ile GKRY üzerinde artan nüfuzu ve yaptığı silah satışları oldu.

AB açısından bakıldığında, kısa vadede istediği amaçları gerçekleştiremese de Macron’un Türkiye’yi sınırlandırma politikasında AB kartını kullanmaya devam etmesi bekleniyor. Nitekim 24-25 Eylül’de düzenlenecek AB Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyi toplantısında Türkiye’ye yönelik olası yaptırımların Fransa tarafından gündeme getirilmesi ihtimali söz konusu. Üzerinde uzlaşılmış bir kıta sahanlığı alanı bulunmamasına rağmen “Türkiye’nin bir AB üyesinin egemenliğini zedelediği” argümanı üzerinden konuyu AB’nin birincil gündemi yapmaya çalışan Macron, henüz pratikte sonuç ortaya çıkaracak bir adım atabilmiş değil. Ancak Macron AB siyasetinde istediği sonucu elde etse bile bu durumun Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasına ne denli etkide bulunacağı meçhul. Diğer bir deyişle, AB, Türkiye üzerinde 1990’lı yıllarda olduğu kadar etkili bir pozisyona sahip değil ve Türkiye’de Doğu Akdeniz’deki hakların korunmasına yönelik büyük bir siyasi kararlılık ve toplumsal mutabakat bulunuyor.

Öte yandan Macron’un AB’de baskın bir rol oynamak istemesinin ve son dönemde Doğu Akdeniz ve Libya’da giriştiği saldırgan faaliyetlerin, bazı AB ülkelerinde rahatsızlık oluşturduğu söylenebilir. Bu rahatsızlığın bir boyutu AB siyaseti ile doğrudan ilişkiliyken bir diğer boyutu NATO ile ilişkili. Nitekim Almanya, İspanya, İtalya, Macaristan, Malta, Bulgaristan gibi ülkeler, Macron’un Türkiye karşıtı agresif politikalarını bir AB politikası haline getirme çabasına çekinceyle yaklaşmaktalar. Ayrıca AB’nin 27 üyesinin 21’i aynı zamanda NATO üyesi. Fransa’nın Türkiye ile Yunanistan arasındaki meselede müzakereleri önceleyen tutum yerine gerginliği artıran bir tutum takınması, NATO ittifak sisteminde çatlaklara yol açabilir. Gerginliğin artması, söz konusu 21 üye haricindeki diğer NATO üyeleri tarafından da arzu edilmeyen bir gelişme olacaktır. Zira Türkiye ile Yunanistan arasında gerilimi azaltmaya yönelik teknik görüşmelerin NATO bağlamında yapıldığı dikkate alındığında, örgütün etkili fonksiyon göstermesi önem arz ediyor. Bununla beraber, AB’nin söylem düzeyinde de olsa gerginlikte Yunanistan ile dayanışma içinde olduğunu açıklaması, Paris ve Atina yönetimlerini cesaretlendiren önemli bir faktör.

Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinin başında net bir tavır almayan ABD’nin son dönemde attığı bazı adımlarla hangi tarafa yakın olacağını yansıtmaya başladığı görülüyor. Nitekim Yunanistan’la askeri ilişkilerini geliştirmeye başlayan ABD, 1 Eylül’de GKRY’ye 1987’den beri uyguladığı silah ambargosunu -kısıtlı da olsa- kaldırma kararı aldı ve ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo adada sadece GKRY’ye yaptığı ziyarette bölgedeki gerilime ilişkin “kaygılarını” belirtti. Aynı ziyarette sorunun diyalogla ve diplomatik yollarla çözülmesi gerektiğini vurguladı. Önceki Türkiye-Yunanistan uyuşmazlıklarında ABD’nin gerilimi düşürücü rolü dikkate alındığında, şüphesiz atılan son adımlar, ABD’nin de eski pozisyonundan farklı bir tutum içine girmeye başladığını gösteriyor. Bu durumun sebepleri düşünüldüğünde, üç faktörün ön planda olduğu söylenebilir: ABD’de Kasım ayında düzenlenecek seçimler ve bu seçimlerde Yunan lobisinin önceki dönemlerden daha etkili bir rol oynamaya başlaması, ABD’de Türkiye’nin Barış Pınarı operasyonuyla birlikte artan Türkiye karşıtı havanın etkisi ve bölgesel güç mücadelesinde Türkiye’nin etkisini sınırlandırmak isteyen diğer aktörlerin ABD nezdindeki lobi faaliyetleri. Seçim sonucunda bir yönetim değişikliği olması halinde ABD’nin Yunanistan ve GKRY’yi destekleyici tutumunu daha belirgin hale getirmesi bekleniyor. Öte yandan Fransa’nın agresif tutumu ile AB ve diğer aktörlerin etkisiz pozisyonu düşünüldüğünde, krizin tırmanması veya askeri bir çatışmaya evrilmesi halinde ABD’nin gerginliği düşürücü bir rol oynaması da her zaman ihtimal dahilinde.

Müzakerelerden verimli sonuç alınabilmesi içinse Fransa’nın süreçten izole edilmesi veya agresif politikalarını sonlandırarak AB veya NATO bağlamında uzlaştırıcı ve yapıcı bir rol oynaması gerekmektedir.

Sorunun çözülme ihtimali

Doğu Akdeniz ve ötesini ilgilendiren sorun, sadece görünürdeki Türkiye-Yunanistan anlaşmazlığına indirgendiğinde bile sorunun kısa vadede çözülme ihtimali epey düşük duruyor. Zira Doğu Akdeniz’deki egemenlik alanları paylaşımı, Yunanistan’la yaşanan Ege’deki sorunlarla doğrudan ilişkili. Burada varılacak bir uzlaşma, Ege Denizi’ndeki sorunların en azından bir kısmı için emsal teşkil edecektir. Ayrıca on yıllardır çözülmeden ötelenen Ege Denizi’ndeki sorunlardan farklı olarak, bölgedeki potansiyel enerji rezervleri ve üçüncü tarafların soruna agresif bir tavırla dahil olması sorunun çözülme ihtimalini azaltıyor.

Hiçbir taraf aslında gerginliğin artmasını ve sıcak bir çatışmaya dönüşmesini arzu etmiyor. Ancak sorunun esaslı bir şekilde müzakere edilmesi önünde de ciddi engeller var. Türkiye açısından ele alındığında, konunun ön koşulsuz bir şekilde müzakere edilmesi savunulmakta. Oldubittilere meydan vermemek için de sahada sismik araştırma yapmak suretiyle tezlerinde kararlı olduğu vurgulanmakta. Bu noktada Türkiye’nin en önemli avantajı, müzakereye açık olması, hakkaniyetli bir paylaşımı savunması ve tezlerini destekleyecek güçlü bir siyasi, teknik ve askeri kapasiteye sahip olması.

Yunanistan ise Türkiye’nin ilan ettiği kıta sahanlığına karşı çıkmakta ancak konuyu müzakereye yanaşmak yerine sorunu uluslararasılaştırarak oluşturacağı siyasi baskıyla Türkiye’nin geri adım atmasını beklemekte. Diğer bir ifadeyle, Yunanistan konuyu muhatabıyla çözmeye çalışmak yerine üçüncü tarafların politikalarının arkasına sığınmayı tercih ediyor. Bu durum ise sorunun müzakereler yoluyla çözülmesi önündeki en önemli engel. Öte yandan üçüncü taraflar arasında en hırçın tavrı sergileyen Fransa’nın sorunun müzakereler yoluyla çözülmesini ne kadar istediği de tartışılmalıdır. Zira Macron yönetimi daha önce Suriye ve Libya’da nüfuz erozyonuna uğrasa da Doğu Akdeniz’deki gerilim sayesinde Yunanistan ve GKRY üzerinde etki sahibi olmaya başlamış durumda. Bu durum, Fransa’nın Beyrut’taki liman patlaması sonrasındaki Lübnan politikasından bağımsız okunamaz. Nitekim son gelişmeler Macron için yeni bir güç projeksiyonu oluşturma imkânı ortaya çıkardı.

Soruna müdahil olan aktörlerin tamamının Fransa gibi sürece olumsuz etkide bulunduğunu söylemek zor. Ancak bu aktörler ya isteksiz ya etkisiz durumda ya da sorunun çözümüne karşı duyarsız bir tavırdalar. Üçüncü tarafların soruna yapıcı bir şekilde dahil olması, sorunu çözemese bile iki ülkeye sağlıklı bir iletişim imkânı sağlayabilir. Nitekim müzakereden kaçan taraf olarak gözükmemek için gecikmeli de olsa Yunanistan’ın iletişim kanalını açması üzerine NATO çerçevesinde gerilimi düşürmeye yönelik teknik görüşmeler başlayabildi.

Sonuç olarak, sorunun kısa vadede çözülmesi zor görünse de sağlıklı iletişimin olmadığı ve müzakerelerin yapılmadığı bir ortamda gerginliğin tırmanması her zaman ihtimal dâhilinde. Müzakerelerden verimli sonuç alınabilmesi içinse Fransa’nın süreçten izole edilmesi veya agresif politikalarını sonlandırarak AB veya NATO bağlamında uzlaştırıcı ve yapıcı bir rol oynaması gerekiyor. Doğu Akdeniz’deki sorunda henüz ön plana çıkmayan GKRY konusunda Kıbrıs sorununda kapsamlı bir çözüm çerçevesi oluşturulması ve sorun çözümlenmeden Kıbrıs adası çevresindeki hidrokarbon arama ve çıkarma faaliyetlerinin dondurulması gerekir. Aksi takdirde günümüzde Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan gerginliğin bir benzerinin KKTC ile GKRY arasında da yaşanması kaçınılmaz duruyor. Böylesi bir istikrarsızlık ise üçüncü tarafların sorunlara daha fazla müdahil olmasını beraberinde getirecek ve sorunların çözüm ihtimali gittikçe zayıflayacaktır.


15 Ağustos 2020 Cumartesi

Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki politik amaçları ile askeri araçları arasındaki dengesizlik

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Yunanistan’ın üst düzey yetkilileri Türkiye’nin bölgedeki aktif politikasına yönelik tehdit düzeyinde açıklamalar yapıyorlar. Ancak ülkenin askeri gücü iddia edilen askeri kapasite ve kabiliyetlerin uzağında.




Son dönemde Doğu Akdeniz’de meydana gelen önemli gelişmeler Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde yeni bir gerginlik döneminin yaşanmasına sebep oldu. İki ülke arasında başta Kıbrıs ve Ege Denizi’ndeki anlaşmazlıklar olmak üzere var olan birçok sorun Türk-Yunan ilişkilerinin işbirliğinden ziyade çatışma eğilimli olmasını beraberinde getiriyor. 

Bu eğilim son dönemde Atina’nın Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki meşru haklarını savunmasına verdiği tepkilerde de kendisini gösteriyor. Yunanistan’ın üst düzey askeri ve sivil yetkilileri Türkiye’nin bölgedeki aktif politikasına yönelik tehdit düzeyinde açıklamalar yapıyorlar. Savunma Bakanı Nikos Panagiotopoulos ve Genelkurmay Başkanı Konstantinos Floros’un açıklamaları bu duruma örnek olarak gösterilebilir. [1]

Askeri güç, devletlerin dış politikalarını uygularken kullandıkları en etkili araçlardan biridir ve Yunanistan’ın, ilişkilerinde çok sayıda sorun yaşadığı bir ülkeye yönelik politikalarını desteklemek amacıyla askeri güç kullanma tehdidinde bulunması şaşılacak bir şey değil. 

Ne var ki, ülkelerin uyguladıkları politikaların başarıya ulaşması için bir araç olarak kullandıkları askeri kapasitelerini çok iyi hesap etmeleri gerekiyor. Bu noktada ise şu sorular öne çıkıyor: Yunanistan’ın askeri gücü üst düzey yetkililerinin iddia ettikleri kapasite ve kabiliyetlere gerçekten sahip mi? Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’e yönelik dış politikası ve söylemleri askeri gücü ile uyumlu mu?
Yunanistan’ın sınırlı bütçesi ile Türkiye’nin geliştirdiği silah sistemlerine cevap vermek bir yana, envanterindeki sistemleri harbe hazır halde tutması bile büyük bir zorluk arz ediyor.

Yunanistan’ın askeri gücü radikal söylemiyle uyumsuz

Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan sorunların köklerini Yunanistan’ın Birinci Dünya Savaşı’nın akabindeki Anadolu işgaline, 1820’lerdeki Yunan isyanına ya da daha gerilere götürmek mümkün. 

Uzun bir geçmişi bulunan bu sorunlar iki ülke arasındaki ilişkilerin temel özelliğinin karşılıklı güvensizlik olmasını beraberinde getirdi. Yunanistan’ın Türkiye’den yoğun bir şekilde tehdit algılaması ise bu ülkeyi askeri gücünü sürekli bir şekilde artırmaya itti. İki ülke arasındaki sorunların önemli bir kısmının Kıbrıs ve Ege konusunda yaşanması ise deniz gücünün önemini artırdı.

İki ülkenin deniz güçleri karşılaştırıldığında, büyük su üstü muharip platformlarda (fırkateyn ve korvet) Yunanistan’ın, Türkiye’nin yaklaşık üçte ikisi kadar kuvveti bulunuyor. Denizaltı konusunda ise Yunanistan’ın neredeyse Türkiye’ye denk bir kuvvetinin bulunduğu söylenebilir. 

Yunanistan’ın büyüklüğü ve kapasitesi düşünüldüğünde önemli bir deniz gücüne sahip olduğu düşünülebilir. Durum kâğıt üzerinde böyle olmakla birlikte ayrıntılı bir analiz iki ülke deniz güçleri arasındaki kapasite farkının çok daha büyük olduğunu ortaya koyuyor.


 Türkiye ve Yunanistan’ın Deniz Güçleri[2]
FırkateynKorvetHücumbotDenizaltıHelikopter
Türkiye1610191229
Yunanistan135201118

Kaynak: IISS verilerinden derlenmiştir.

Bu farkın en önemli sebeplerinden biri ise Türkiye’nin son dönemde savunma sanayi alanında göstermiş olduğu gelişmedir. 2019 yılında dünyanın en büyük yüz savunma sanayi şirketi arasında beş Türk şirketi yer almıştır. [3] 

Bu şirketler ve başka Türk şirketleri tarafından yapılan çalışmalar Türkiye’nin nitelik ve nicelik olarak üstünlüğünü korumasını ve artırmasını sağlarken aynı zamanda askeri gücünün dışa bağımlılığını da azaltarak Türkiye’ye büyük bir stratejik avantaj da sağlamaktadır. 

Türkiye, deniz gücü kapasitesini artırma çalışmalarını iki boyutta sürdürüyor: Yeni muharip platformlar geliştirilmesi ve mevcut platformların yerli sistemlerle modernize edilmesi.

Modern Ada sınıfı korvetleri büyük oranda kendi imkânları ile üreten Türkiye’nin daha büyük savaş gemileri geliştirme ve üretme çalışmaları da hızla devam ediyor. 

Bununla birlikte mevcut muharip platformların kabiliyetlerinin artırılması amacıyla modernizasyon projeleri de hızla devam ediyor. Bu durumun son dönemdeki önemli örneklerinden biri olarak donanmanın önemli gemilerinden olan Barbaros sınıfı firkateynlerin modernizasyonu projesi gösterilebilir. [4] 

Bunların yanı sıra Türkiye geliştirdiği ATMACA gibi füzeler ve daha birçok sistemle bölgedeki deniz gücü üstünlüğünü koruyor. Ayrıca İ sınıfı firkateyn, TF-2000, TCG Anadolu ve REİS sınıfı denizaltı projeleri yakın gelecekte iki ülke deniz güçleri arasındaki kapasite farkını çok daha belirgin hale getirecek.

Hava gücünün deniz muharebeleri üzerindeki etkisi İkinci Dünya Savaşı’nda oldukça net bir şekilde belli olmuş ve bu dönemden itibaren de bu etki devam etmiştir. Türkiye ile Yunanistan’ın hava güçleri arasında da deniz güçlerindekine benzer bir durum söz konusu. 

Yunanistan kâğıt üzerinde Türkiye’nin yaklaşık dörtte üçü kadar savaş uçağına sahip görünüyor. Her iki hava gücünün de büyük kısmını F-16’ların gelişmiş Block 50 ve 50+ modelleri oluşturuyor. Her iki hava gücü de AIM-120 AMRAAM’lar gibi modern hava-hava füzeleri kullanıyor. Fakat ayrıntılı bir analiz, Türkiye’nin, tıpkı deniz gücünde olduğu gibi çok daha etkili bir hava gücüne sahip olduğunu ortaya koyuyor. 

Bunun en önemli sebebi de tıpkı deniz gücündeki gibi yerli savunma sanayiinin oynadığı roldür. Türkiye hem savaş uçaklarının kabiliyetlerini artırmak hem de bu uçaklar için modern mühimmatlar geliştirmek amacıyla birçok proje ve ürün geliştirmiş ve geliştirmeye devam ediyor. Türkiye seyir füzesi (SOM füzesi) üretmekte, hava-hava füzesi geliştirme çalışmaları hızla devam etmektedir. 

Bunların yanında Türkiye’nin İHA/SİHA alanında göstermiş olduğu gelişme ve bu silahları Suriye örneğinde olduğu gibi oldukça etkili kullanabilme kabiliyeti Türkiye’nin üstünlüğünü gösteren bir başka unsur. Ayrıca TF-X projesi de hava gücünü yerli imkânlarla geliştirme ve hava üstünlüğünü gelecekte de koruma kararlılığının en önemli adımlarından birini oluşturmakta. 

Atina’nın Türkiye’nin bu üstünlüğünü dengelemeye yönelik verebildiği en önemli cevap ise F-16’larının bir kısmını yabancı bir şirkete (Lockheed Martin) modernize ettirme kararı alması oldu. [5] Bu noktada ise şu soru önem kazanıyor: Yunanistan mevcut askeri gücünü destekleyebilecek ekonomik kapasiteye sahip mi?
Türkiye'nin savunma sektöründeki atılım, nitelik ve nicelik olarak üstünlüğünü korumasını ve artırmasını sağlarken, askeri gücünün dışa bağımlılığını da azaltarak Türkiye’ye büyük bir stratejik avantaj sağlıyor.

Yunanistan’ın askeri gücü ile ekonomik kapasitesi ile uyumsuz

Yunanistan’ın ekonomik, coğrafi ve nüfus göstergelerinin küçük olmasına rağmen önemli bir askeri kapasiteye sahip olduğu ve Türkiye karşısında en azından kâğıt üzerinde çok geride olmadığı düşünülebilir. 

Bu durumu değiştiren ve iki ülke arasındaki farkı açığa çıkaran ise Türkiye’nin hızlı ekonomik büyümesi ve savunma sanayinde gerçekleştirdiği önemli hamleler olmuştur. 2001 yılında kendisinden 1,5 kat büyüklükte bir ekonomiye sahip ve ordusunun ihtiyaçlarını kendisi gibi dışardan temin etmek zorunda olan Türkiye’ye karşı askeri gücünü belirli bir düzeyde tutmak Yunanistan için çok zor değildi. 

Ancak 2019’a gelindiğinde kendi ekonomisinin 3,5 katı büyüklükte (bu oran 2013’te yaklaşık 4’tü) bir ekonomiye ve ciddi bir savunma sanayi altyapısına sahip olan ve bunu hızla geliştiren bir Türkiye ile askeri alanda bir rekabete girmek özellikle de 2008 krizinden beri zor durumda olan ekonomisi düşünüldüğünde Yunanistan için epey zor. [6] 

Bu durum kendisini askeri harcamalarda da gösteriyor. 2019 yılı verilerine göre Türkiye’nin askeri harcaması 20,4 milyar doları bulurken Yunanistan’ın askeri harcaması 5,5 milyar dolarda kalmış durumda.[7] 

Yunanistan’ın bu sınırlı bütçe ile Türkiye’nin geliştirdiği silah sistemlerine cevap vermek bir yana, envanterindeki sistemleri harbe hazır halde tutması bile büyük bir zorluk arz ediyor. Bu da iki ülke askeri güçleri arasındaki makasın önümüzdeki dönemde giderek daha da açılacağı anlamına geliyor.

Bu durum ise Yunanistan’ın aşırı tehditkâr açıklamalarına rağmen Doğu Akdeniz’de attığı adımlarda ABD ve Avrupa Birliği’nin (AB) desteğini alma çabalarını daha iyi açıklıyor. 

Ancak yakın gelecekte ABD’nin Çin’in gücünün büyümesi karşısında dikkatini ve askeri gücünü Uzakdoğu’ya daha çok odaklama zorunluluğu ve AB’nin Yunanistan’ı desteklemekten daha önemli konularla uğraşması durumunda Atina yönetiminin askeri gücü ile dış politikasını makul bir çizgide birleştirmek zorunda kalması muhtemel.

[1] “Yunanistan’dan küstah tehdit”, Hürriyet, 6 Haziran 2020, https://www.hurriyet.com.tr/dunya/yunanistandan..., (erişim tarihi: 10 Ağustos 2020); “Yunanistan Genelkurmay Başkanı’ndan Türkiye’ye açık tehdit: önce yakacağız, sonra…”, Haber 7, https://www.haber7.com/dunya/haber/2987052-yunanistan-genelkurmay-baskanindan..., (erişim tarihi: 10 Ağustos 2020).
[2] “The Military Balance: The Annual Assessment Of Global Military Capabilities And Defence Economics 2018”, IISS, s. 112, 113, 158.
[3] “Top 100 for 2019”, Defense News, https://people.defensenews.com/top-100/, (erişim tarihi: 10 Ağustos 2020).
[4] “BARBAROS SINIFI FIRKATEYN YARI ÖMÜR MODERNİZASYONU PROJESİ”, T.C. CUMHURBAŞKANLIĞI SAVUNMA SANAYİİ BAŞKANLIĞI, https://www.ssb.gov.tr/Website/contentList..., (erişim tarihi: 10 Ağustos 2020).
[5] “Lockheed Martin to upgrade Greek F-16 fighter jets”, GREEK CITY TIMES, 13 Aralık 2018, https://greekcitytimes.com/2018/09/13/lockheed-martin-to-upgrade-greek-f-16-fighter-jets/, (erişim tarihi: 11 Ağustos 2020).
[6] “GDP (current US$) – Greece, Turkey”, THE WORLD BANK, https://data.worldbank.org/indicator/NY.GDP.MKTP.CD?locations=GR-TR, (erişim tarihi: 11 Ağustos 2020).
[7] Nan Tian, Alexandra Kuimova, Diego Lopes Da Silva, Pieter D. Wezeman ve Siemon T. Wezeman, “Trends in World Military Expenditure, 2019, SIPRI Fact Sheet, Nisan 2020, s. 2.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html