BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Güney Kore sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Güney Kore sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

2 Kasım 2018 Cuma

Türkiye, Kuzey Kore'nin teklifini reddetti!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

TÜRKGÜN  HABER PORTALI




Kuzey Kore'nin Türkiye'de Elçilik Açma Talebine Ankara'dan Ret Cevabı Geldi.

Türkiye'nin Seul büyükelçisi Ersin Erçin, Kuzey Kore'nin Ankara'da bir elçilik açma ve Türkiye'den insani yardım alma konusunda talepte bulunduğunu açıkladı. Büyükelçi, Türkiye'nin ABD'nin Kuzey Kore yaptırımları devam ettiği sürece hiçbir şey yapamayacağını söyledi.

Türkiye'nin Seul büyükelçisi Ersin Erçin, Güney Kore medyasına yaptığı açıklamada Kuzey Kore'nin, Ankara'da bir elçilik açma ve Türkiye'den insani yardım alma konusunda talepte bulunduğunu açıkladı. 

Erçin ayrıca, Kuzey Kore'nin bu talebini "Yaptırımlar kalkmadan hiçbir şey yapamayız" ifadeleriyle cevapladığını açıkladı.


ELÇİ, KİM İLE GÖRÜŞTÜ


Sputnik'in haberine göre, Türkiye'nin Güney Kore büyükelçisi Ersin Erçin, geçen mayıs ayında Çin üzerinden trenle Kuzey Kore'ye geçerek Kuzey Kore Yüksek Halk Meclisi başkanı ve ülkenin 'De Facto başkanı' olarak da bilinen Kim Yong-nam ile görüştü.


AÇILMASINI TALEP ETTİ


Erçin, görüşmede Kim'in Kuzey Kore'nin Türkiye'yi Güney Kore'yle birlikte kendilerine karşı savaşmasına rağmen artık düşman olarak görmediğini açıkladığını aktardı. 

Erçin'e göre Kim ayrıca, Kuzey Kore'nin Türkiye'de bir elçilik açması ve ekonomik işbirliğinin canlandırılması konusunda talepte bulundu.


KUZEY KORE LİDERİ: YAPTIRIMLAR DEVAM ETTİĞİ SÜRECE BİR ŞEY YAPAMAYACAĞIZ


Ancak büyükelçinin, Türkiye hükümetinin ABD'nin Kuzey Kore yaptırımları devam ettiği sürece hiçbir şey yapamayacağını söyledi.

Kim'in Ersin'e cevabı ise, 'örtülü bir tehdit' olarak da algılandı: "Koşullar normalleştirildikten sonra geç kalmış olacağınızdan, daha fazla fırsat için daha önce gelmelisiniz."





YARDIMLAR DURDURULMUŞTU


Dünyadaki en büyük insani yardım bağışçısı olan Türkiye, 2017 yılında 8 milyar dolara ulaşan miktarla, 6.6 milyar dolar yardıma ulaşan ABD'nin de önüne geçti.

Türkiye ayrıca, birkaç yıl önce Kuzey Kore'ye seralar için pirinç ve teknik ekipman sağlamıştı ancak bu yardım, ABD ve Güney Kore'nin 'yardımlar ihtiyacı olanlara değil, orduya gidiyor' uyarısından sonra durdurulmuştu.


"ÖNCESİNDE GÜNEY KORE İLE GÖRÜŞECEĞİZ"


Türkiye'nin hem nükleer silahlardan arındırma programını, hem de devam eden barış sürecini tamamen desteklediğini belirten Erçin, yaptırımların kaldırılması durumunda Kuzey Kore'yle ekonomik işbirliğine ve yardıma hazır olduklarını belirtti. 

Erçin ayrıca, "Eğer bunu yapacaksak, öncesinde Güney Kore'yle görüşeceğiz" dedi.

Türkiye ve Kuzey Kore, 2011 yılından bu yana Seul'daki Türkiye büyükelçiliği ve Bulgaristan'ın başkenti Sofya üzerinden diplomatik ilişkiler geliştirdi. 

Türkiye'de büyükelçilik açılmasına ilişkin daha önce yine benzer bir talep, Kuzey Kore'nin Sofya büyükelçisi Cha Kon-il tarafından da dile getirilmişti.

















2 Temmuz 2018 Pazartesi

ABD, değişen ittifaklar ve uluslararası sistemin yeni dinamikleri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Amerika'nın dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkan çatışmaları çözüme kavuşturan global rolü, Amerikan dış politikasındaki önemini tamamen yitirmiş, yerini bütünüyle farklı Amerikan politikalarına bırakmıştır.
Tamer Ashraf

ABD eski dışişleri bakanlarından, efsane isim Henry Kissinger, 2003 yılında The New York Times’ta yer alan bir yazıda, ABD’nin dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir soruna kendi çözümü varmış gibi davrandığını ve özellikle Cumhuriyetçilerin dünyanın tüm hastalıklarına deva olarak sadece Amerikan hegemonyasını gördüklerini ifade etmişti. Kissinger’a göre ABD, hem güç dengesi arayışı içinde koalisyonlar oluşturmuş hem de değer içeren hedefler peşinde koşmuştur. Bir başka deyişle ABD, dış politikasında çıkarlarından ziyade dünyanın sorunlarına çözüm bulma sorumluluğuna vurgu yapmıştır.
Bugün gelinen noktada ise Kissinger’ın bu görüşlerinin geçerliliği konusunda önemli soru işaretleri oluşturan gelişmelere şahitlik etmekteyiz. 20 Ocak 2017’de iktidara gelen Donald Trump, “America First/ Önce Amerika” sloganıyla başlattığı yeni dönemde, ilk olarak "Amerikalı işçiler açısından önemli olanı yaptıklarını” söyleyerek, Trans-Pasifik Ortaklığı'ndan (TTP) çıkılmasını onaylayan karara imza atmıştır. Böylece, ABD ile birlikte Avusturalya, Brunei, Şili, Japonya, Kanada, Malezya, Meksika, Yeni Zelanda, Peru, Singapur ve Vietnam arasında Çin’e karşı oluşturulması öngörülen serbest ticaret bölgesi sonlandırılmıştır. Devamında ise ABD ile AB arasında imzalanması planlanan Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı antlaşması, Trump yönetimi tarafından rafa kaldırılmıştır.
ABD’nin Paris iklim anlaşmasından çıkması ve BirleşmişMilletler İnsan Hakları Komitesi’nden ayrılması, ABD’nin uluslararası arenada saygınlığını önemli ölçüde yitirmesine neden olmakla kalmayıp, uluslararası sistemde ortaya çıkan yeni bir çatışmayı da gözler önüne sermiştir. Söz konusu çatışma ulusalcı ve muhafazakar liderler ile küreselciler arasındadır. Bu durumu, Trump’ın eski baş stratejisti Steve Bannon, Paris iklim anlaşması konusunda şu sözleriyle açıkça ortaya koymuştur: “Paris İklim Anlaşması 'globalizmin' bir ürünüdür ve Başkan Trump’ın ulusalcı ve muhafazakar tabanında bir karşılığı yoktur.”
Sözün kısası, uzun yıllardır üniversitelerde öğrencilerimize okuttuğumuz Amerikan istisnacılığı (exceptionalism) ve Amerika’nın dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkan çatışmaları çözüme kavuşturan global rolü, Amerikan dış politikasındaki önemini tamamen yitirmiş, yerini bütünüyle farklı Amerikan politikalarına bırakmıştır. Obama ile yavaş yavaş başlayan ve Trump dönemiyle zirveye ulaşan bir yeni yönelim ise ABD’nin dünyanın jandarması olma rolünü bırakmasıdır. Bu yönelim ile birlikte Amerika, Trump’ın, müttefikleriyle arasında başlattığı “ticaret savaşlarıyla” döneme damgasını vurmuş, AB ülkelerinin İran ile yapılmış olan nükleer anlaşmanın korunması ısrarlarına kulaklarını tıkayarak bu anlaşmayı da iptal etmiştir.


Batılı müttefikler arasında güven bunalımı

Burada üzerinde durulacak konu G7 örneğidir. Zira G7 zirvesi ile Avrupa ülkeleri ve ABD arasındaki ayrışma ilk defa bu kadar açık ve net bir şekilde gözler önüne serilmiştir. ABD’nin müttefikleri olarak nitelendirilen bu ülkelere karşı alüminyumda yüzde 10, çelikte yüzde 25 vergi uygulanması kararı karşısında, AB Ticaret Komiseri Cecilia Malmström isyan etmiş ve "Amerika çok tehlikeli bir oyun oynamakta" demiştir. Merkel ise Trump’ın, bir taraf kaybederken kendi tarafının kazanmasını tercih ettiğini, kendilerinin ise “kazan kazan”dan yana olduklarını kaydetmiş, ancak G7 zirvesinde liderler, Trump’ı yeni gümrük vergilerini uygulamaması için hiçbir şekilde ikna edememişlerdir.
G7 Zirvesinden sonra Trump, yayınlamış olduğu ulusal güvenlik belgesinde, Amerika’nın iki düşmanından biri olarak andığı Kuzey Kore’nin lideri Kim Jong ile Singapur’da el sıkışmış ve dünyayı bir kez daha şaşırtmıştır. Bu zirvenin sonunda Kuzey Kore’ye yaptırımların devam edeceğini ilan etmiş olsa da Güney Kore ile askeri tatbikatları durduracağını açıklaması hem Japonya’ya hem de Güney Kore’ye soğuk duş etkisi yapmıştır. Askeri tatbikatları maliyetli bulan Trump, Japonya ile askeri tatbikatları devam ettireceği teminatını Japon Başbakanı Shinzō Abe’ye vermişse de görünen o ki ne Japonya ne Güney Kore ve ne de Batılı müttefiklerinin ABD’ye eskiden olduğu gibi güveni kalmamıştır.
ABD’nin dış politikasındaki bu dramatik değişimler silsilesini aşağıda değinilen gelişmelerden bağımsız okumamız imkansızdır.
Birincisi, ABD’li analistlerin 2008 finansal krizinden beri sözünü ettikleri dünyanın jandarması rolünü oynamak uğruna ABD’nin şimdiye kadar izlemiş olduğu aşırı emperyalist yayılma (imperial overstrech) politikasının ABD’nin ekonomisini olumsuz etkilemesidir. Forbes dergisinin yayınlamış olduğu 29 Şubat 2016 tarihli raporda, son 40 yılda Amerikan iktisadi hegemonyasının düşüşe geçtiği ve dünya ekonomisine hükmetme özelliğini yavaş yavaş yitirdiği vurgulanmıştır.
İkincisi, Trump dönemi politikalarının aslında önceki Obamadöneminde izlenen politikaların daha da hız kazanmış hali olduğunu söylemek yanlış bir tespit olmaz. Diğer bir deyişle, Trump’ın herkesin gözüne sokarak izlediği iktisadi ve güvenlik politikaları çok da yeni değildir. Obama, sözgelimi, Suriye iç savaşında ve Libya ayaklanmasında arkadan liderlik etme (leading from behind) politikası izleyerek maliyetli savaşlardan tıpkı Trump gibi kaçınmak istemiştir. Hatırlanacağı gibi Trump, maliyetli olduğu gerekçesiyle ABD’nin Suriye’den çıkacağını açıklamış, bölgede kalmasını isteyen Suudi Kralı'ndan ise Suriye’de kalması karşılığında 4 milyar dolar istemiştir. Obama döneminde ABD, Ortadoğu’da Rusya ile işbirliği yaparak, Arap baharı sürecinde savaşın maliyetini tek başına üstlenmek yerine Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığına göz yummuş ve böylece tek başına global bir güç olarak Ortadoğu’ya kendi hegemonyası altında yeni bir düzen getirmek yerine bölgede var olmanın maliyetini Rusya ile birlikte paylaşmak (burden sharing) istemiştir. Suriye’de Rusya’nın askeri varlığına Trump yönetimi de itiraz etmemiştir.

Aleni İsrail yanlısı politikalar

Üçüncü önemli bir nokta ise ABD’nin İsrail politikaları ile ilgilidir. Trump'ın “Önce Amerika” yerine neredeyse “Önce İsrail” diye tanımlayabileceğimiz politikalar izlemesi de ABD’nin özellikle AB ülkeleriyle ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. Bu paralelde, İsrail’in istediği yönde, İran ile uzlaşma politikasını bir yana bırakarak, nükleer antlaşmayı rafa kaldırmış, AB ülkelerinin iştahını kabartan İran pazarını, AB üyesi ülkelerin ellerinden almıştır. Belki de en önemlisi İran’ın yalnızlaştırılmasının, bölgede zaten var olan istikrarsızlığı daha da artıracak olmasıdır. ABD’nin İsrail’deki büyükelçiliğini anlı şanlı törenle Kudüs’e taşıması da Trump dönemi ABD’nin tarihte görülmedik bir şekilde sansürsüz ve aleni bir şekilde, Arap dünyasına hatta İslam dünyasına karşı İsrail’in yanında yer almış olmasına yol açmıştır. Bu da geçmişte, ABD’nin İsrail-Filistin çatışmasında izlemiş olduğu arabuluculuk rolünü eskisi gibi önemsemediğini, diğer bir deyişle, değerler vb peşinde koşmayı bıraktığını bize göstermektedir.
Dördüncü olarak üzerinde durulması gereken bir nokta da ABD’nin her şeye rağmen uluslararası platformda bir hegemon güç olması ve bunu da sahip olduğu askeri teknolojik üstünlüğüne borçlu olmasıdır. Ancak bilinen bir gerçek daha var ki bu da askeri teknolojik üstünlüğünü her an Çin’e kaptırabilecek pozisyonu. Bundan dolayı, ABD Hazine Bakanlığı, en az yüzde 25 hissesi Çinli yatırımcılara sahip olan şirketlerin ABD'de "endüstriyel açıdan önemli teknoloji" içeren şirketleri almalarını sınırlayacak kurallar hazırlamakta. Wall Street Journal’ın haberine göre ABD, özellikle Çin'in "Made in China 2025" sanayi planı kapsamında geliştirmeye çalıştığı birçok kilit sektörü (havacılık, deniz mühendisliği, ilaç, gelişmiş enerji araçları, robot) hedef alıyor.


ABD siyasetinde Evanjelik faktörü

Son olarak beyaz Evanjeliklerin güçlü bir şekilde desteklediği Trump’ın döneminde, ABD’nin giderek 1823 Monroe Doktrini’ni hatırlatacak şekilde yalnızcılık politikasına yöneleceği, ticarette daha korumacı siyasete ağırlık vereceği son gelişmelerden anlaşılmaktadır. Belki de en önemlisi yeni dönemde, ABD’nin izlemekte olduğu göçmen politikalarının, hem kendi iç kamuoyunda liberal kesimden hem de uluslararası siyaset çevrelerinden oldukça tepki toplamasıdır. Bunun en son örneği Anayasa Mahkemesi’nin Başkan Donald Trump’ın nüfusunun çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu 5 ülkeyle Kuzey Kore ve Venezuela'ya getirdiği seyahat yasağını onamasıdır. Söz konusu mahkeme, yasağın ayırımcılık oluşturacağı ya da başkanın yetkisini aşacağı yönündeki iddiaları reddetmiş, 4’e karşı 5 oyla kabul edilen karar, Trump yönetiminin politikalarına ilişkin olarak verilen ilk önemli karar niteliğinde olmuştur.
Bütün bu gelişmeleri alt alta sıraladığımız zaman uluslararası sistemin baş döndürücü bir hızla sürekli dönüşüme uğradığını görmekteyiz. 2000’lerin başında ABD’nin tek süper güç olarak tanımlandığı tek kutuplu sistemden artık bahsetmemiz imkansızdır. Sistem elbette çok kutupludur ve askeri teknolojik üstünlüğü elinde bulunduran ABD’nin halihazırda süper güç olduğundan ne kadar bahsetsek de Çin, her alanda ama özellikle savunma ve askeri alanlarda atmakta olduğu dev adımlardan dolayı yakın bir gelecekte, ABD’nin söz konusu üstünlüğünü devralacak gibi görünmektedir. Şimdilik Çin, ABD’yi siyaseten karşısına almadan yatıştırma politikaları izleyerek zaman kazanmaya çalışmaktadır.

11 Ekim 2017 Çarşamba

ABD DOST FALAN DEĞİLDİR!



SADECE HAKİKAT VE GERÇEKLER
Biz Türkiye'nin Batı'dan kopmasını istemiyoruz. Türkiye, Türk dünyasının lideri güçlü bir devlet olarak Batı'da yer alabilmeli…
Mustafa ÖNDER
Ortadoğu Gazetesi
Ama kendini sömürtmeden, kapılarda bekletilmeden, hainlerine kucak açılmadan…
Türkiye, kimsenin müstemlekesi veya jandarması değildir!
15 Temmuz sonrası başlayan "kıpırdanış" birilerini rahatsız ediyor.
Bunların başında ABD var…
Yıllarca "süper" diye büyüttüğümüz, oraya gidip gelmeden kimsenin iktidar olamayacağı ezikliğini yaşadığımız ABD çökme emareleri gösteriyor.
ABD'nin Vietnam, Afganistan ve Irak'taki çuvallaması ibretliktir.
Ülke içeride zaten sıkıntılı…
Üstelik o ABD, şimdi de Ortadoğu'dan siliniyor…
Sırf İsrail'in amaçlarını gerçekleştirmek için Ortadoğu'ya getirdiği kan ve zulüm, artık geri tepiyor…
Arap baharı, nükleer silah, NATO müttefiki, dost ülke, teröre karşı birliktelik yalanları tükendi.
Mızrak çuvala sığmıyor!
1940'lardan beri İnönü'nün içimize soktuğu bu engerek yılanı, ülkemizde her türlü fırıldağı çevirdi, ihtilâlleri, darbeleri, kalkışmaları, sinsi STK eylemlerini, ASALA ve PKK kahpeliğini hep sürdürdü…
Şimdi de bir FETÖ elemanı nedeniyle Türkiye'ye vize vermeme kararı aldı…
Devlet Bey, onbinlerce Ülkücüyle Ankara'da gövde gösterisi yaparken…
Hem de -ne tesadüfse- Mehmetçik İdlib'e girerken…
Coni'nin son hüneri bu değil…
Barzani'nin referandumu için sırtımızı sıvazlarken, PKK/PYD/Peşmergeye silah yardımını sürdürüyor…
Nihayet, misilleme olarak da Türkiye vizeyi durdurdu!
Vizede diplomasi atağı, İdlib kararı güçlü bir Türkiye'ye yakışandır.
Şimdi AKP ve Erdoğan sıkı durmalı, Bahçeli'nin "bu süreçte MHP'nin devletin ve hükümetin yanında sağlam, tavizsiz, milli çıkarlara uygun bir şekilde durma sözü"ne sadakat göstermelidir!
"Milli devlet" olma yolunda adım atılmıştır!
Conilerin Büyükelçisi tam bir küstah…
Hükümet bu adamı, açıklaması nedeniyle istenmeyen adam ilan ederek göndermelidir!
İçişlerimize karışmakta, casus barındırmaktadır.
Adaletin aradığı diplomatik dokunulmazlığı olmayan bir Türk'ü binada saklamaktadır.
Küstah elçi açık açık diyor ki: "Aldığımız vize yasağı kararı tamamen elçilik çalışanımızın tutuklanmasıyla ilgilidir."
Bu Coni, Türk demokrasisinin, Türk ekonomisinin ve Türk güvenliğinin sinsi bir düşmanıdır.
Ülkedeki her kaos öncesi, ülkemizi tehlikeli ilan etmekte, vatandaşlarını uyarmaktadır.
Belli ki her pis işin bizzat içindedir.
Ne yazık ki, vatanımızı ABD eyaleti sanan içimizdeki müstemleke kalemleri, devşirmeler, ABD ile karşı karşıya gelmemizin bizi felakete sürükleyeceği söylemeye başladı.
Tam bir algı operasyonu ve satılmışlık!
Unutmayalım; Lozan'ı senatosunda onaylamayan ülkedir ABD…
ABD'nin, 1940'lardan beri ülkemizde çevirmediği dolap kalmamıştır.
Şu "stratejik ortak, dost, müttefik" laflarından Türk'e gına gelmiştir.
Yakın zamanda 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'nda uyguladığı ambargo unutulamaz!
Yıllarca silah satıp üretim yaptırmadılar, bir savaş durumunda uçaklarımızı kullanmamıza engel oldular.
Haşhaşımızı yasaklatma kalktılar, tütünümüze, pancarımıza göz diktiler.
Kuzey Irak'ta askerimizin başına çuval geçiren de ABD'dir.
Orada asker konuşlandırıp PYD/PKK'ya destek olmaya, gözdağı vermeye devam ediyorlar.
Dikkat edin, iki gündür döviz ile oynanan oyun onların eseridir.
Unutmadık, 15 Temmuz'da çevirdiği dolaplar aşikârdır!
Dostsa o alçak meczubu niye iade etmez?
Kendisi ne kadar Türk düşmanı varsa barındırır, bizden paketlediğimiz papaz bozuntularını, konsolosluk memuru casusları ister, küstahlığa bakar mısınız?
ABD, dünyadaki savaşların, açlığın, zulmün ve göçlerin tek müsebbibidir!
Kuzey Kore örneğiyle, Japonya ve Güney Kore'ye silah satma komedisi son hüneridir.
Ortadoğu'da yaptığı da budur.
Bizim için ABD vazgeçilmez değildir ama ABD, Türkiye'ye mecburdur.

ABD, Türkiye'den asla vazgeçemez; yeter ki Türk Hükümeti yetkilileri dik dursunlar, çocukça girişimlerde bulunmasınlar.

26 Aralık 2017 Salı

TEHDİTLERİ SÖKMEYEN ABD KARŞISINDA YÜKSELEN YENİ GÜÇLER

Tamer Ashraf
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda belki de içerisinde bulunduğumuz yüzyılı baştan sona etkileyecek çok ama çok önemli bir karar alındı.
Peşinen söylemek gerekir ki güçlünün yegâne söz sahibi olduğu bir dünya düzeni artık kabul edilmiyor ve ABD'nin üstünlüğü elinde bulundurduğu anlayışı da aynı ölçüde mevcut durumda nihayete ermiş bulunuyor.
ABD'nin, haksız ve hukuksuz olarak, üstelik daha evvel bu anlamda yine BM çatısı altında alınan kararların aksi yönde bir tutum benimseyerek Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma ve bu şehre büyükelçiliğini taşıma kararı alması neredeyse tüm dünyanın tepkisini çekmişti.
ABD yönetiminin böylesi bir yanlışın içerisine düşmesi kuşku yok ki kendisi açısından hiç olmadığı kadar büyük bir prestij kaybı ve yıkımı da beraberinde getirdi.
Yarım asrı aşkın süredir her anlamda üstün bir konumda olan ABD'nin, büyük ölçüde kendi duruşuna göre şekillenen ülkelerarası politikalarda artık alışıla gelindik yaklaşımlar giderek yerini başkaca koşullara bırakacak.
Türkiye'nin girişimleri ve dönem başkanı olma sıfatıyla acil toplantıya çağırdığı İslam İşbirliği Teşkilatı'nın aldığı kararın, öncelikle BM Güvenlik Konseyi'ne getirilmesi ve burada ABD'nin dışındaki diğer tüm daimi ve geçici üyelerin Washington'un karşısında oy kullanmaları bir bakıma Genel Kurul'dan çıkacak sonucun habercisiydi.
ABD'nin bu ilk turdaki oylamada yalnız başına kalmasından sonra, son derece yakışıksız ve mesnetsiz şekilde dünyanın geri kalanını açıkça tehdit ederek, genel kurulda yapılacak oylamada kendileri aleyhinde oy verecek ülkelerin listelerini tutacaklarını ve onlara yapılan yardımları keseceklerini söylemesi dikkatlerden kaçmadı.
Ne var ki Türkiye ve Yemen'in, BM Genel Kurulu'na getirdiği, "ABD'nin Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma kararının geri çekilmesini isteyen çağırısı" yapılan tüm tehditlere rağmen 128 ülkenin onay ve desteği ile kabul edildi.
Kabul etmeyen sadece 9 ülke vardı ki bunlar da ABD ve İsrail ile beraber doğrudan ABD'den yardımlarla ayakta kalabilen Pasifik Okyanusu'ndaki küçük bazı ada ülkeleriydi.
35 ülkenin çekimser kalmayı tercih ettiği oylamada, bu ülkelerin büyük bir kısmının da mevcut durumda ABD'nin özellikle de askeri yardımlarına duydukları ihtiyaç paralelinde tutum takındıkları anlaşıldı.
Örneğin çekimser kalan ülkeler arasında bulunan Polonya, Romanya, Litvanya, gibi ülkeler, hali hazırda Rusya'dan kaynaklı endişeler ve ABD ile yürütülen askeri yardım anlaşmalarının ön plana alındığı bir yaklaşımı benimsemiş görünüyorlar.
Benzer şekilde oylama katılmayan ülkeler arasında yer alan Ukrayna ve Gürcistan gibi ülkelerin de aynı güdüyle hareket ettiklerini ilk bakışta söyleyebilmek mümkündür.
Fakat bütün bu tahliller neticeyi değiştirmeye yetmemiş, Türkiye'nin öncülüğünde bir araya gelen İslam Dünyası ile beraber BM Güvenlik Konseyi'nin diğer daimi üyeleri, ABD'nin klasik müttefikleri arasında gördüğü İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkeler de oylamada ABD aleyhinde karar sundular.
Belki de en önemli konu ABD'nin kendisine rakip olarak gördüğü Rusya ve Çin ile beraber bunlara yakın ülkeler dışında, müttefiklik ilişkileri bulunan çok sayıdaki ülkenin de ortak paydada buluşmaları olmuştur.
Dolayısıyla BM Genel Kurulu'ndan çıkan karar ABD'nin aldığı Kudüs kararının haksız, hukuksuz ve dünyanın ezici çoğunluğu tarafından geçersiz kabul edildiği sonucunu kesin bir şekilde ortaya koymuştur.
Diğer yandan ABD'nin bundan sonrası açısından yanlışını görüp görmeyeceği, ya da hatasındaki ısrarını sürdürüp sürdürmeyeceği konusu da önemlidir.
Trump'ın başkanlığında ABD, Rusya'nın son seçimlere müdahalesi bahsiyle iç siyasette gergin günler geçirirken, dış siyasette ise giderek yalnızlaşan, bırakın strateji belgelerinde açıklanan küresel üstünlüğü sağlamayı, bunu dahi koruma noktasında hızla büyük kayıplar yaşayan bir dönemin içerisine girmişe benziyor.
Dünyanın geri kalanı artık ABD'nin belirlediği ve takip etmeye koyulduğu politikalara uygun bir yol izlemek yerine, bunun dışında hareket etmeye çoktan başladılar bile.
Olan bitenlerden en mutlu olan ülkelerin başında ise kuşkusuz ki Rusya ve Çin'in geldiği aşikârdır, aynı zamanda ABD'nin yaşadığı kaybı üzerine fazlasını da katarak kendi lehlerine büyütmeye başlayan ülkeler de yine bunlardır.
Bu iki ülke birbirleriyle olan münasebetlerini geliştirirken, Rusya'nın siyasi ve askeri olarak Avrupa ve Ortadoğu'da etkisini artırmaya başlaması, Çin'in ise ekonomik olarak yeni bir küresel sistem inşası sürecinde alternatifler sunması üzerinde çokça durulacak yeni koşulların önemli bir ayağını oluşturuyor.
ABD giderek artan bir hızla kendi dost ve müttefiklerini kaybederken yanında sadece uçuk fikirleri bulunan ve istikrar vaat etmeyen, hemen hepsi Ortadoğu'da bulunan, üstelik yine tamamı ABD değerlerinin dışında olan belli başlı ülkeler kalacağa benziyor.
Avrupa artık ABD'den bağımsız hareket edecek siyasi, ekonomik ve daha önemlisi askeri politikaları uygulamaya geçirmeye başladı.
İngiltere kendisini AB'den soyutlayarak öte yandan ABD ile var olan ilişkisini ve küresel sisteme bakışını yine kendi görüşlerinin ağırlıkta olacağı bir anlayış üzerine oturtarak güç merkezi olma yolunda bir seçeneği tercih etti.
Türkiye aynı dönem içerisinde kendi yolunu tayin etmek üzere büyük atılımlar yaparak bölgesel gücünü pekiştirirken, BM'de yaşanan oylamada görüldüğü üzere etkisini giderek küresel seviyenin genelinde hissettirmeye koyuldu.
Bugün artık İslam dünyasında Türkiye'nin hemen herkes nazarında eskisine oranla çok daha prestijli ve güçlü bir imajı oluşurken, bunun İslam ülkelerinde yaşayan milletler nezdinde kabul görmesi aksini düşünen tüm rejimleri de mutlaka tesiri altına alacaktır.
Kudüs meselesinde dünyanın böylesi bir iklim içerisine girmesinin ana öncüsü, taraflı tarafsız herkesin kabul edeceği üzere Türkiye'nin elde ettiği büyük siyasi ve diplomatik başarıdan kaynaklanıyor.
Önümüzdeki dönemde Kore yarımadasındaki tansiyonun şimdiki haliyle yüksek seviye gerginlikte devam etmesi halindeyse Güney Kore ve Japonya'nın, ABD haricinde Çin başta olmak üzere diğer ülkelerle işbirliği mekanizmalarını geliştirme arayışı içerisine girmeleri sürpriz olmamalıdır.
Bu fatura ABD açısından git gide ağırlaşırken neticeye nasıl bir müdahale etme girişimleri olacak, Trump kalacak mı yoksa gidecek mi sorusuyla belki de doğrudan alakalı haldedir.
Ancak neresinden bakarsak bakalım dünya artık uluslararası siyasette eski alışkanlıkların var olmayacağı, iddia sahibi yeni ülkelerin varlığıyla beraber, yeni bir döneme girdiğini bizlere çoktan göstermeye başladı bile.

11 Şubat 2019 Pazartesi

Rusya yakınlaşması ABD karşıtı bir ittifaka dönüşür mü?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Çin ve Rusya'nın ortak küresel rakipleri olan ABD ile ilişkileri giderek daha gergin seyrederken, Şi Cinping ile Putin arasında uzun vadeli bir stratejik ittifakın temellerinin atıldığına dair senaryolar yüksek sesle dillendirilmeye başlandı.
Küresel güçler arasındaki sert rekabetin siyasi, stratejik ve ekonomik yansımaları çoğu zaman birbirleriyle girift biçimlerde iç içe geçerek uluslararası sistemi kontrol etme amaçlı bir hegemonya yarışının sürmesine yol açıyor. Liberal uluslararası sistemin ve bu sistemi ayakta tutan başlıca kurumlar ile yönetişim yapılarının temel taşıyıcı aktörü rolünden ABD’nin son yıllarda beklenmedik bir hızla çekilmeye başlaması, çok-kutuplu yeni küresel düzen içinde ABD, Rusya ve Çin gibi süper güçler arasında kurulabilecek ittifak arayışlarını ve bu ittifakların alabileceği muhtemel formları dünyanın tartışma gündeminde daha üst sıralara taşıdı.
Şanghay İşbirliği Örgütü’nün iki başat üyesi olarak Avrasya hattında siyasi, askeri ve ekonomik entegrasyon eksenlerini güçlendirmeye çalışan Çin ve Rusya’nın liderleri, geride bıraktığımız beş yıl içinde otuz civarında resmi görüşme ve toplantıda bir araya gelerek uluslararası platformlarda oldukça yakın bir çalışma ilişkisi kurdular. Hatta Çin Komünist Partisi Yönetim Komitesi ile Rusya Cumhurbaşkanlığı Ofisi arasında doğrudan iletişimi ve düzenli toplantılar organize edilmesini sağlamak için bir mekanizma dahi tesis edildi. İki ülkenin ortak küresel rakipleri olan ABD ile ilişkileri giderek daha gergin seyrederken ve Trump ekonomik konularda Çin’e, jeo-stratejik konularda ise Rusya’ya açık tehditler savurmaya devam ederken, Şi Cinping ile Putin arasında uzun vadeli bir stratejik ittifakın temellerinin atıldığına dair senaryolar daha yüksek sesle dillendirilmeye başlandı.
Peki, Çin Mao sonrası dönemin dış politika tasarımında en önemli prensip olarak gördüğü ve sıkı ikili ittifaklardan uzak durup uluslararası işbirliği opsiyonlarını açık tutmaya dayanan “bağlantısız diplomasi” geleneğini terk edip Moskova ile askeri ve stratejik iş birliğini derinleştirme yoluna girer mi? Yoksa Washington’dan gelen ticaret savaşları tehditleri sürdüğü müddetçe Moskova ile stratejik yakınlaşma kartını orta vadede önemli bir pazarlık unsuru olarak elinde tutmayı mı tercih eder? İşte bu sorular, küresel sistemin çok boyutlu bir biçimde yeniden yapılandığı yeni dönemin yakıcı soruları arasında olacak gibi görünüyor.

Adı konmamış ittifak

ABD’den bakıldığı zaman Çin ve Rusya, aslında çoktandır adı konmamış ve resmiyete dökülmemiş bir ittifak ilişkisi içindeler. Küresel sistemin daha çok-taraflı ve dengeli bir yönde dönüşüme uğraması, başta Birleşmiş Milletler ve IMF olmak üzere küresel yönetişim organlarının daha kapsayıcı biçimde reforme edilmesi, ABD’nin özellikle Avrasya ana kıtası ve Asya-Pasifik’teki etkisinin kırılması, küresel tedarik ve finans zincirlerinin ABD kontrolünden çıkarılması gibi kritik konularda ortak çıkarlara sahipler. Ayrıca Suriye’den Kırım’a kadar birçok bölgesel çatışmada birlikte pozisyon alarak ABD’nin manevra alanını daraltan adımları birlikte atabiliyorlar. Pekin ve Moskova’nın ortak çıkar tanımlamaları içinde en önemli unsur ise küresel sistemin siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel olarak ABD merkezli tekdüze bir yapıdan kurtarılması ve entegre bir Avrasya vizyonu etrafında yapılandırılan yeni küresel etkileşim ağlarının kurulması. Bu makro çıkar tanımlaması, Çin ve Rusya’yı ABD’ye karşı “stratejik müttefik” olarak tanımlamak için tek başına yeterli olmasa da, böyle bir ittifakın oluşması için gerekli olan rasyonel bir zemini ortaya koymuş oluyor. ABD’nin doğrudan kontrolü dışında yer alan ulaşım ve iletişim altyapıları kurulması, yine ABD etkisinden özerk teknolojik, finansal ve ticari ekosistemler oluşturulması, yeni kalkınma bankaları ve yerel para birimleri üzerinden işleyen yeni altyapı ve kalkınma programlarının yürütülmesi gibi adımlar, Rusya’nın Batı’ya olan yapısal bağımlılığının azaltılması, Çin’in ise elinde biriken sermaye fazlasını yüksek kâr getiren yatırımlara dönüştürmesi için hayati önemde.
Özellikle 2018, ABD ve Çin arasındaki ilişkilerin şekillenmesi açısından oldukça çalkantılı bir yıl oldu. Trump’ın işbaşına gelmesinden itibaren söylem düzeyinde dillendirilen “ticaret savaşları” -eskilerin deyimiyle- kuvveden fiile geçirildi ve özellikle Çin’i hedef alan ticaret kısıtlamaları ve vergi artışları birbiri ardına uygulamaya konuldu. Pekin ile Washington arasındaki ticaret savaşlarının durdurulması ve tarife artışlarının dünya ekonomisinin büyüme ivmesini olumsuz etkilememesi için detaylı müzakereler yapılıp ortak kararlar alınmış olsa da, Trump yönetimi Çin’den ithal edilen birçok ürüne yüzde 25 ek gümrük vergisi koyma kararından vazgeçmedi. Çin ekonomisinin 2018 yılı büyümesinin son yirmi yılın en düşük rakamı olan yüzde 6,2 seviyesine gerilemesinde, en büyük ihracat pazarı olan ABD tarafından uygulanan ithalat kısıtlamalarının elbette önemli rolü oldu. Diğer taraftan ABD yönetimi, Tayvan’a silah ihracatını onaylayıp üst düzey Amerikalı bürokratları Tayvan’ı ziyaret etmeye teşvik eden bir kanun çıkararak Çin ile ilişkilerindeki önemli kırmızı çizgilerinden birini daha aşmış oldu. Yine Güney Kore’ye, Çin ve Rusya’nın sert tepkilerine rağmen, THAAD füze savunma sistemleri yerleştirilmesi ve Güney Çin deniziyle ilgili tartışmalı konularda Çin’in karşısında pozisyon alınması, iki başkenti artan bir sıklık ve yoğunlukla karşı karşıya getiren önemli anlaşmazlık konuları oldu. Çin bir taraftan muazzam imalat sanayi üretiminin dünya pazarlarına ulaştırılması için ana geçiş güzergahı olan Malaka boğazının çevresinin ABD müttefikleri tarafından sarılmış olmasının verdiği rahatsızlıkla “Bir Kuşak Bir Yol” (OBOR) projesini yürütüp Avrasya ana kıtası üzerinde ulaşım ve iletişim aksları inşa etmeye çalışırken, diğer yandan Arktik deniz yolu da dahil olmak üzere, dünya pazarlarına ulaşmanın alternatif kanallarını araştırmaya devam etti.

“Stratejik koordinasyon”

Trump yönetiminin Pekin üzerindeki baskılarını arttırmasına karşı Çin yönetimi tarafından verilen dolaylı cevaplardan biri de, askeri teknoloji ve savunma sanayi alanlarında daha ileri ürünlere sahip olan Rusya ile askeri ilişkilerin güçlendirilmesi. Türkiye’nin de satın alacağı yüksek teknoloji ürünü S-400 füze savunma sistemlerini Rusya’dan satın alan ilk ülke olarak Çin, askeri işbirliği meselesinde ciddiyetini ortaya koymuştu. Bu adımla hem Rusya ile askeri yakınlaşma bir üst düzeye taşındı hem de ABD’ye karşı stratejik caydırıcılık kapasitesi arttırılmak istendi. Zira son yıllarda milli savunma bütçesini hızla arttıran Çin yönetiminin, Rusya’dan hem ürün tedariki hem de teknoloji transferi alanında destek alma konusunda son derece istekli olduğu sır değil. Diğer taraftan Çin dışişleri ve savunma bakanlarının Rusya ile ilişkilerini tanımlarken sık sık bilinçli olarak “stratejik koordinasyon” ifadesini kullanmaları, NATO jargonuna atıf yapılan bir kolektif güvenlik söylemi olarak görülüyor. Bu tür ifadelerin ve Rusya ile Çin arasında stratejik yakınlaşma ve askeri ittifak çağrışımı yapan her türlü unsurun ABD yönetimi nezdinde alarm zillerinin çalmasına ve parmakların panik düğmesine basmak için hazır tutulmasına yol açması şaşırtıcı değil.

ABD karşıtı stratejik yakınlaşmanın sınırları

Fakat Çin ve Rusya arasında gelişmekte olan ABD karşıtı stratejik yakınlaşmanın (entente) sınırlarını da net olarak çizmek gerekiyor. Bir defa Çin bazı ölçümlere göre dünyanın ikinci, bazı ölçümlere göre ise en büyük ekonomisi durumunda. Rusya ise bu listede (farklı ölçüm metotlarından dolayı) yedi ila dokuzuncu sıraya yerleştiriliyor. Dünya ekonomisinin imalat sanayi ve büyüme motoru olan Çin, modern üretim altyapısı, yetkin ve devasa insan gücü potansiyeli, muazzam finansal kapasitesi ve yüksek teknolojilerdeki hızlı yükselişi sayesinde, ABD merkezli pek çok küresel ekonomik ve teknolojik ağla zaten entegre bir durumda. Rusya için ise bu tarz bir ekonomik kapasite ve küresel entegrasyon durumu kesinlikle söz konusu değil. Dolayısıyla ABD ile küresel hegemonya rekabeti içindeki Rusya, daha çok askeri ve jeo-stratejik yetkinlikleri ile enerji kaynaklarına yaslanarak oyun planları kurarken, Çin hem askeri ve jeo-stratejik konuları gözetmek hem de ekonomik büyümesini sürdürmesini sağlayacak piyasa şartlarını ve teknolojik faktörleri hesaba katmak zorunda.
Rusya’nın ABD ve Batı dünyasıyla yaşadığı gerginliklerin ülke içindeki olumsuz etkilerini, enerji kaynakları ve dünya piyasalarına satış dışında herhangi bir kanalla yaşaması muhtemel değil. Fakat en büyük ihracat pazarı ABD olup elinde iki trilyon dolar civarında ABD hazine tahvili bulunan, iç piyasadan yaptığı ihracatın yüzde 60 civarındaki kısmı ABD merkezli şirketlere yönelen, ekonomik büyümesi için halen ABD’li ve Avrupalı şirketlerin yeni yatırımlarına ihtiyaç duyan Çin’in, Batı dünyasıyla ekonomi alanındaki karşılıklı bağımlılığı çok daha yüksek seviyede seyrediyor. Dolayısıyla Çin ekonomisinin rekabet gücündeki hızlı yükselişten rahatsız olan ABD’nin, ticaret savaşları sopasını kullanarak bu yükselişin hızını kestikten ve kendi rekabet üstünlüğünü garantiye aldıktan sonra, “kazan-kazan” formülüne dayalı karşılıklı ekonomik ilişkilerine devam etme yoluna girmesi de sürpriz olmaz.

ABD ile Rusya arasında artan gerginlik

Rusya’nın Soğuk Savaş döneminden beri Washington ile devam eden stratejik rekabeti zaman zaman (Çin ile hiç kıyaslanmayacak kadar) sertleşip fiziki savaşın eşiğine kadar gelebiliyor. Son yıllarda (özellikle Rusya’nın 2014’de Kırım’ı işgal etmesinden sonra) uygulanan diplomatik izolasyon ve ekonomik yaptırımlar, karşılıklı ilişkilerin epey gergin bir seyir izlemesinin somut yansımaları oldu. Rusya’nın G-8 üyeliğinin askıya alınmasından finans, enerji ve savunma sanayi şirketlerinin yaptırımlara uğramasına, Putin’e yakın oligarkların malvarlıklarının dondurulmasından onlarca Rus diplomatın sınır dışı edilmesine kadar, Trump öncesi ve sonrası ABD yönetimleri Rusya’ya karşı genelde sert bir çizgi izleyip caydırıcı olmaya çalıştılar. Suriye’deki savaş sırasında da ABD ve Rusya, gerek Suriye rejimine karşı farklı yaklaşımları gerekse sahadaki çıkarlarını savunurken faydalanmak istedikleri (YPG gibi) paramiliter gruplar sebebiyle sık sık karşı karşıya geldiler. Keza Trump yönetiminin İran’a karşı gittikçe sertleşen ve tehditkâr bir hal alan tavrı, Ortadoğu’da birçok alanda İran’la ittifak ilişkisini sürdüren Rusya ile yaşanan gerginlik unsurlarına bir yenisini ekledi. Geçtiğimiz günlerde iki tarafın da birbirini suçlayarak 1987 tarihli Orta ve Kısa Menzilli Füzeler Anlaşması’ndan (INF) çekildiklerini açıklamaları, son gerginlik unsuru olarak kayıtlara geçti.
Sonuç olarak, Rusya ile Çin arasındaki stratejik yakınlaşmanın her iki küresel güç için ABD’yi dengeleme konusunda çok önemli bir enstrüman olduğu şüphe götürmez bir gerçek. Avrasya aksında, kendi kontrollerinde ve bölge-merkezli gelişen siyasi, askeri, ekonomik ve lojistik ağlar kurarak ABD müdahalesini minimuma indirmek isteyen iki gücün pragmatik işbirliği yapması son derece rasyonel bir davranış. Diğer taraftan, uluslararası yaptırımlarla uğraşan Rusya için Çin, çok önemli bir enerji pazarı olduğu kadar, aynı zamanda muazzam bir finans ve teknoloji kaynağı konumunda. Sürdürülebilir ekonomik büyüme bağlamında enerji güvenliğine büyük önem veren Çin için de Rusya ucuz ve güvenilir bir enerji kaynağı olmakla birlikte, muazzam askeri ve jeo-stratejik gücüyle, ABD ile yaşanabilecek muhtemel gerginliklerde rol oynayabilecek stratejik bir dengeleme ortağı hüviyetinde. Fakat Çin’in ABD ve AB ülkeleriyle (özellikle ekonomik ve teknolojik alanlarda) derin bir karşılıklı bağımlılık ilişkisi var. Bazı güçlü düşünce okulları, bu ilişkiye zarar verebilecek radikal çıkışların Pekin açısından rasyonel olmayacağını savunuyor. Bu yüzden Çin’in, ABD’den gelen “ticaret savaşları” gibi salvolara çok sert tepkiler vermeden kendi özerk teknolojik, ekonomik kapasitesini orta vadede arttırmaya çalışması ve Rusya ile yakın ilişkisini (dışlayıcı bir ittifak görüntüsüne büründürmeden) derinleştirmeye devam etmesi kuvvetle muhtemel.


27 Şubat 2019 Çarşamba

Türkiye Ve Dünyadan Öne Çıkan Haberler

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ






Cumhurbaşkanı Erdoğan bazı kanaat önderleriyle görüştü

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Biz tökezlersek Avrupa'dan Amerika'ya kadar tüm Batı'da yükselişe geçen İslam düşmanları adeta zincirlerinden boşalmışa döner." dedi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Bugün Türkiye'nin 81 vilayetinin hepsinde olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki illerimizde de fiziki geri kalmışlıktan söz edilmesi artık mümkün değil." dedi.

Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden bazı kanaat önderleriyle bir araya geldiği görüşmeye ilişkin görüntü paylaşıldı.


Cumhuriyet tarihinin en büyük deniz tatbikatı devam ediyor.

Cumhuriyet tarihinde ilk defa ana vatanı çevreleyen üç denizde 103 geminin katılımıyla eş zamanlı gerçekleştirilen "Mavi Vatan2019 Tatbikatı" devam ediyor.
Cumhuriyet tarihinde ilk defa ana vatanı çevreleyen üç denizde 103 geminin katılımıyla eş zamanlı gerçekleştirilen "Mavi Vatan 2019 Tatbikatı" sürüyor.
Genelkurmay Başkanlığı Yıllık Tatbikat Programı çerçevesinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığınca planlanan ve Deniz Harp Merkezi Komutanlığı tarafından sevk ve idare edilen tatbikat, Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz olmak üzere aynı anda 3 denizde ilk defa icra edilecek fiili bir tatbikat olarak gerçekleştiriliyor.


Tatbikatın Doğu Akdeniz'i kapsayan bölümüne, Marmaris Aksaz Limanı'ndan çıkan 5 fırkateyn, 4 hücumbot, 2 denizaltı, 2 mayın avlama gemisi, 1 amfibi çıkarma gemisi, 1 akaryakıt gemisi, 4 yeni tip karakol botu, 1 Sahil Güvenlik Arama Kurtarma Gemisi ve 3 yardımcı sınıf gemileri ile SAS, SAT ve Amfibi hücum timleri ve deniz ve hava kuvvetlerine bağlı unsurlar katılıyor.

ABD Başkanı Trump ile Kuzey Kore lideri Kim bir araya geldi.

ABD Başkanı Trump ve Kuzey Kore lideri Kim, Vietnam'ın başkenti Hanoi'de bir araya geldi.
ABD Başkanı Donald Trump ile Kuzey Kore lideri Kim Jong-un Vietnam'ın başkenti Hanoi'de bir araya geldi.
Akşam yemeğinde bir araya gelen iki liderin görüşmesi samimi bir atmosferde başladı.
Singapur'da geçen yıl haziran ayında düzenlenen ilk zirvenin ardından ikinci zirve için bir araya gelen iki lider, akşam yemeği öncesi el sıkışarak ve gülümseyerek basına poz verdi.
Kuzey Kore lideri Kim, burada yaptığı konuşmada, "Geçen 261 günlük süre gerçekten çok büyük çabalara sahne oldu ve aynı şekilde sabırla da bu zaman zarfı içinde çaba gösterildi." dedi.

Kim, söz konusu görüşmeye ilişkin, "Başarılı bir görüşme olmasını umuyoruz." ifadesini kullandı.

Hocalı soykırımını unutmayalım, unutturmayalım.

Hocalı katliamı, Ermeni vahşetinin zirvesidir. Hocalı’da hunharca katledilenler sırf Azerbaycan halkından oldukları için sistemli, kin dolu ve kanlı bir akıbete, soykırıma maruz kaldılar.
On dördüncü asrın ünlü İslam alimi, tarihçi ve yazar İbn Haldun “coğrafya kaderdir” der. Toplumlar kendilerini kuşatan çevresel ve sosyal şartları ve komşularını seçme hakkına sahip değildir. 

Dostluktan yana, barışçıl halklar ve devletler kelimenin tam anlamıyla şanslıdırlar. Son iki yüz senelik tarihimize dönüp baktığımızda, Azerbaycan halkı için bunlardan bahsetmek zor olduğu gibi, komşuluk ilişkilerinde şansının hiç yaver gitmediğini de söylemek mümkün. Kafkasya’ya yabancı ve sonradan gelme bir unsur olan Ermenilerle komşuluk, halkımıza iki asırdır acılarla dolu bir kader getirmiş oldu.

Unutmayalım ki Ermeni lobisinin dünya çapındaki yalan mekanizması tam kapasiteyle çalışmaktadır. Buna dur diyecek, fitnelerini kendi başlarına yıkacak tek çare yine bizim hak sesimizdir.


BAE ve Suudi Arabistan Kızıldeniz’i bir içdeniz halinegetirmeye çalışıyor.

Kızıldeniz'in Hint Okyanusu’ndaki stratejik konumu, Bab el-Mendeb boğazı ve Süveyş kanalı gibi dünyanın en önemli su yollarını içinde barındırıyor olması, ekonomi ve güvenlik açısından bölgenin jeopolitik değerini arttırıyor.
Kızıldeniz bölgesindeki küresel güç rekabeti her ne kadar antik çağlara kadar uzansa da, bölgeye dönük bu rekabet, deniz ulaşımında yaşanan gelişmelere bağlı olarak 1488 yılında Avrupalıların Afrika’nın güney ucundan dolanıp Hindistan’a ulaşmalarıyla yoğunlaşmıştı


28 Şubat postmodern darbe nedir?.

28 Şubat zulmünün toplumda açtığı yaralar hala taze. Mağdurlar “Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile kazanımlar elde edildi. 28 Şubat zihniyeti farklı kimlikle pusuda. Eline fırsat geçtiğinde kazanımları ortadan kaldırma hevesinde olanlar var. Davaya sahip çıkılmalı” dedi.

Tarihe postmodern darbe olarak geçen 28 Şubat'ın toplumda açtığı derin yaralar hala taptaze. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun "28 Şubat bin yıl sürecek" sözü hiç unutulmadı. Rejim ve başörtüsü tartışmalarıyla zulmedilen nice insan hafızasındaki yerini koruyor.


27. yılında Hocalı soykırımı: Nedenler ve sonuçlar.

25-26 Şubat 1992'de eski Sovyet zırhlı birliğinin de desteğini alan Ermenistan ordusu Karabağ bölgesindeki Hocalı’da sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmadan 613 kişiyi soykırıma tabi tuttu.
Hocalı Soykırımı’nın üzerinden 27 yıl geçti. 25-26 Şubat 1992 tarihlerinde, Hankendi’deki 366 sayılı eski Sovyet zırhlı birliğinin de desteğini alan Ermenistan ordusu Azerbaycan’ın Karabağ bölgesindeki Hocalı’da sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmadan 613 kişiyi en ağır işkenceler uygulayarak soykırıma tabi tuttu. Katledilenlerin 63’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’i ise yaşlıydı. Soykırım sırasında sekiz aile tamamen yok edildi.

Bu vahim olaydan 487 kişi ağır yaralı olarak kurtuldu. Bin 275 kişi esir alındı, 150 kişi ise kayboldu. Yirmi altı çocuk hem yetim hem öksüz, 130 çocuk ise ebeveynlerinden birini kaybetti. Kuşatma altındaki insanların çoğu acımasız yöntemlerle öldürüldü. 
Uluslararası kuruluşlar ve dünya medyası olayı “insanlık dramı” olarak nitelendirdi. Esir alınanlara, özellikle de kadın ve çocuklara acımasız işkenceler uygulandı, ailelerinin gözü önünde tecavüz edildi.

Dünyayı ayağa kaldıran olay! Peş peşe açıklamalar geldi

Hindistan ile Pakistan arasındaki gerginlikle ilgili olarak Çin, ABD ve Fransa'dan açıklama geldi. 
Fransa, Hindistan'ın saldırısını "meşru" gördüklerini açıkladı.
Pakistan ve Hindistan arasında gerçekleşen sıcak temaslar sonrasında dünya ülkelerinden peş peşe açıklamalar geldi. 

Bugüne kadar 'Vazgeçin' diyorlardı şimdi 'Vazgeçmezseniz'demeye başladılar.

2019 öyle bir yıl ki, yerel seçim gündemine boğulmadan etrafta neler olup bittiğini çok yakından takip etmek tercihten öte bir zorunluluk haline dönüşmüş durumda.
Bugün, 31 Mart ve sonrası için Türk Amerikan ilişkilerine dair bir 'Senaryo analizi' yapma niyetindeyim.
Önce, gözümüzün önünde gelişmekte olan bir takım meseleleri veri olarak kabul edip öyle ilerleyelim.
Soçi’de yapılan Türkiye/Rusya/İran üçlü zirvesinin hemen öncesinde, Ankara’daki ABD büyükelçiliğinden isminin verilmesini istemeyen yetkili bir isim gazetecilere şöyle şeyler söyledi: 

Necmettin Erbakan 8.ölüm yıl dönümünde anılıyor

Eski başbakanlardan Pof. Dr. Necmettin Erbakan vefatının 8.yılındı anılıyor. Hayatı mücadelelerle geçen Refah Partisinin kurucu lideri Erbakan Saadet Partisi'nin genel başkanı iken 2011 yılında hayatını kaybetti.

Eski başbakan Necmettin Erbakan, ölümünün 8. yılında birçok devlet adamı ve vatandaşlar tarafından anılıyor. Peki Necmettin Erbakan kimdir? İşte Necmettin Erbakan'ın hayat hikayesi...


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html